• Son’a
    Mahiyet
    Mahkumiyet
    Parmaklık
    Masumiyet

    Yıl
    Zaman
    Eş ve kardeş
    Anlar hiçler

    Boşyere
    Bir bedene
    Cinayet
    Ölüm

    Özlem
    Uçrum gibi
    Mızrak
    Saplandı

    Avuç içi
    Kadar neden
    Bir deliden
    Bir veliden

    Aklı selim
    Fikri net
    Siniri garip
    Yirmi beş senelik

    Huzursuz
    Kuşkulu
    Uykusuz
    Bir ranzada

    Geçmez
    Yavaşlar
    Tutar dakikalari
    Geçmeyen saatler

    Tik taktan
    İbaret
    Suskunluklar
    Cehennem

    Cennet özgürlük
    Melek sen
    Gidiş
    Yokoluş
    Yirmi dört buçuk
    Seneden

    Altı ay ömür
    Verem
    Çürük ciger
    Rutubet vede nem
    Gözyaşı

    Pişman pişman
    Son bakış
    Gidiyorum
    Demeden...
  • 538 syf.
    Yorgun Savaşçı, salt tarihi bir roman değildir. Kemal Tahir’in resmi ideolojiyle, tarihi ezberlerle ve ya tamamen övgü ya da tamamen yergiye varan yargılamalardan sıyrılarak objektif olmaya çalışarak gerçekleştirdiği bir hesaplaşmadır.

    Bilenler hemen hatırlayacaklardır; Mehmet Aslantuğ ve Arzum Onan’ın başrolünde oynadıklar Sıcak Saatler isimli bir dizi vardı. Rahmetli Nihat Nikerel’in can verdiği Cehennem Cevdet karakteri vardı. Benim kitabı okuma sebebim daha doğrusu kitaptan haberdar olma sebebimdir Cehennem Cevdet.

    Cevdet’in kitaptaki Cehennem Cemil’i çok sevmesi ve kendisiyle özdeşleştirmesi sonucu üniversitedeyken kitabı sürekli okumuştur. Millet döne döne ceza hukuku ineklerken Cehennem Cevdet sürekli kitabı okumuştur. İki günde kitabı bitirir ve tekrar başlar tam 28 kez.

    Üniversite öğrenim sırasında birinci sınıfta ilk defa okuduğumda ben de çok etkilenmiştim fakat Cehennem Cevdet kadar. Ben o dönemler her yıl bir defa okumaya başladım. Sonra bazı yıllar es geçsem de bu yıl tekrardan başladım. Her yıl okunması gereken kitaplar listeme Yorgun Savaşçı’yı da böylece ekledim.

    Gelelim kitaba.. Birinci Paylaşım Savaşı’nın sonrasındaki olayların anlatıldığı kitapta tarihsel ezberlerimiz yıkılıyor aslında. Tarih derslerinde bize öğretilen Kurtuluş Savaşı’nda toplum öyle canla başla savaşı istedi ve savaştı ki bu ülke öyle kurtuldu masalının tarihi dayanaklarının o kadar da sağlam olmadığını anlatıyor.

    Burada geçmişe yönelik bir eleştiri veya yargılama söz konusu değil bana göre. Evet 1911 Trablusgarp Savaşı ile başlayan ve İstiklal Harbi ile biten uzun bir savaş döneminden bahsediyoruz. Dile kolay gelen hayata o kadar kolay gelmiyor ne yazık ki.

    Bir toplum düşünün ki uzun yıllardır savaş ve belirsizlik yaşıyor ki bunun en önemlisi bir dünya savaşı. Sonuçtaki memnuniyetsizlik ve bıkkınlık oldukça doğal. Ayrıca bu olayların yaşanmasının sebep olan İttihat ve Terakki üzerine o dönem henüz objektif çalışmaların az sayıda olması kitabın kahramanlarından Halil Kut Paşa vesilesiyle yapılıyor. Hürriyetin halk tarafından istenip istenmediği, Kurtuluş Savaşı düşüncesi ve halkın savaşa katılma isteği, ya da halka uygulanan dayatma ve diğerleri, yani yorgun bir halk, yorgun bir ordu sözün özü: Yorgun Savaşçı.

    Kurtuluş Mücadelesine farklı bir bakıştır Kemal Tahir’inkisi. Anadolu’dan bakar mücadeleye ve Cehennem Topçu Cemil üzerinden halkın hem engellerini hem de desteğini anlatır.

    Romanın baş karakteri: Cehennem Topçu Cemil. Savaşta gitmediği cephe kalmamıştır, sıkı bir İttihatçı’dır, çok iyi atıcıdır ki romanın ilk bölümüne adını veren Von Kres Paşa’nın Dürbünü’nü atıcılığı sayesinde kazanmıştır. “On buçukluk boforsla karıncayı gözbebeğinden vurur, kafatasını azıcık zedelerse şayet, para almaz” işte Cehennem Topçu böyledir. Cehennemliği yüreğindedir Yüzbaşı Cemil’in ve her zaman saklasa da öfkesi cehennem ateşidir.

    Sembolizmin kullanıldığı bir çok olay ve olguyu romanda bulmak mümkündür. Fakat unutmamak gerekir ki Kemal Tahir, tarihi bir roman sunmuyor bize. Açık yüreklilikle ve cesurca o dönemle hesaplaşıyor ve bir toplumun panaromasını sunuyor. Bu yönüyle çok anlamlı ve karmaşık bir organizmayı hafımızda canlandırıyor.

    Kitapta Kemal Tahir, gavur İttihatçıların halkın gözünde nasıl göründüğünü “Biz İngilizlere Hintli, İtalyanlara Habeş, Fransızlara Cezayirli, Japonlara Çinli, Amerikalılara Kızılderili ve hatta Almanlara Yahudi gibi görünüyoruzdur.” cümlesiyle o kadar güzel betimlemiştir ki; diyebiliriz ki; Yorgun Savaşçı yurtlarında düşman muamelesi gören İttihatçıların fotoğrafını en başarılı şekilde çekmiştir.

    Kitabı okurken o dönemde ve o şartlarda yaşıyor olarak görebilirsiniz kendinizi. Bu da Kemal Tahir’in üslubunun sadeliğinden kaynaklanıyor. Kitap okuyucusunu içine mükemmel şekilde çekiyor.

    Bir Not: Kitabın 80 Darbesi sonrasında filmi TRT’ye çektirilmiş fakat darbe hükümeti bu filmin halka gösterilmesinin sakıncalı olduğuna karar vermesiyle birlikte televizyonda yayınlanmamış, sonrasında Başbakanlardan Bülent Ulusu tarafından bütün kopyaları yaktırılmıştır. Filmin yönetimi Halit Refiğ’dir.
  • Kitaplıkta Yangın Var

    Georges Braque’a

    Şu topun ağzından kar yağıyor. Kafamızın içi cehennem gibiydi. Aynı anda ilkbahar, parmaklarımızın ucunda. Yeniden izin çıkmış adım atmaya, toprak ekime hazır, otlar fışkırmış.

    Her şey gibi, sarsıldı düşünce de.

    Kartal gelecektir.

    İşin içine ruhu da katan her eylem, ruh bunun farkında olmasa da, bir pişmanlık ya da üzüntüyle sonuçlanır hep. Buna boyun eğmek gerek.

    Nasıl mı geldi yazı bana? Tıpkı bir kuştüyü gibi kışın, camda. O anda ocakta bir söz savaşı başladı ve sürdü gitti bugüne dek.

    Gündelik bakışın ipeksi kentleri, yalnızca bizim çizebildiğimiz yollarla öbür kentler arasına sıkıştırılmış, özenimize yanıt veren şimşeklerin kanadı altında.

    İçimizde ne varsa sevinçli bir şenliğe dönüşmeli, önceden kestiremediğimiz, aydınlatamadığımız ve yüreğimize seslenecek bir şey, sadece kendi olanaklarıyla ortaya çıktığında.

    Sürdürelim sağı solu yoklamayı, tekdüze bir sesle, kümeli sözcüklerle konuşmayı, sonunda sustururuz tüm bu köpekleri, ota çimene karışır, dumanlı gözlerle izlerler bizi ve rüzgar silip götürür sırtlarını.
    Şimşek sürdürüyor beni.

    Yalnızca bir benzerim, erkek ya da kadın yoldaşım, beni uyuşukluğumdan çekip çıkarabilir, şiiri tetikleyebilir, eski çölün sınırlarına sürebilir beni, ona boyun eğdireyim diye. Başka hiçkimse. Ne gökler, ne ayrıcalıklı toprak, ne de insanı ürperten şeyler.
    Meşaleyim ve yalnızca onunla vals yaparım ben.

    Bir şiire başlamak olanaksızdır, kendine ve dünyaya ilişkin küçücük bir yanılgıyla başlamıyorsa insan işe ve bir damlacık olsun masumluk yoksa ilk sözcüklerinde.

    Şiirde her sözcük, ya da neredeyse hepsi, en eski anlamında kullanılmalıdır. Kimileri kopar gider, çokanlamlanır. Kimileri belleğini yitirir.
    Yalnız’ın takımyıldızı gergindir.

    Şiir ölümümü çalacak benden.

    Neden toza dönmüş şiir? Çünkü doğum öncesi karanlığının ve yeryüzü katılığının ardından çıktığı o Sıla’ya dönüş yolculuğunun sonunda, ışıktır şiirin varacağı yer. Varlığın yaşama katkısı.

    Ozan keşfettiğini tutmaz elinde, onu aktarır ve az sonra yitirir. Yeniliği buradadır işte, sonsuzluğu ve ölümü de.

    Benim mesleğim bir uç mesleğidir.

    İnsanlarla doğar, tanrılar arasında avunçsuz ölürüz.

    Tohumu içine alan toprak, hüzünlüdür. Onca şeyi göze alan tohumsa mutlu.

    Bir ilenç vardır ki hiçbirine benzemez. Tembel gözlerini kırpıştırır durur, iyi huyludur, güven verici çizgiler takınır yüzüne. Ama nasıl çeviktir bilsen, kandırmaca zamanı geçtiğinde, nasıl yıldırım gibi koşar hedefe! Büyük olasılıkla adlandırılmak istemeyecektir -çünkü kötücüldür karaltısında tezgahını kurduğu gölge, yeri de bütünüyle gizlenmiştir- ve tam zamanında sıvışıp, kaybolacaktır ortadan. Oldukça korkunç meseller çizer, bir iki öngörülü kişinin gökyüzü perdesine.

    Devinimsiz kitaplar. Ama esneklikle günlerimizin içine işleyen kitaplar; gelip bir sızlanma sesi çıkarırlar orada, şenliklerinin açılışını yaparlar.

    Nasıl söylesem özgürlüğümü, şaşkınlığımı, bunca dolandıktan sonra: ne dip kaldı ne tavan.

    Kimi zaman bir tay, uzaklardan bir çocuk gölgesi yaklaşır alnıma bir öncü gibi ve atlayıp geçer kaygımın engelini. İşte o zaman, ağaçların altında yeniden konuşmaya başlar çeşme.

    İstiyoruz ki bizi seven kadınlar, merak etseler de tanımasınlar bizi. Onları seviyoruz.

    Işığın yaşı vardır. Gecenin yoktur oysa. Hangisiydi öyleyse bu kusursuz pınarın zamanı?

    Birkaç ölüsü olmamalı insanın, öyle asılı ve üstüne kar yağmış gibi duran. Bir tane olmalı, iyi cins kumdan. Ve dirilme olasılığı bulunmamalı.

    Çok ya da hiç geri çekilme olanakları kalmadığında bile kendilerini beslendikleri kaynaktan koparabilecek kişilerin yanında duralım biraz. Bekleyiş, başdöndürücü bir uykusuzluk oyar içlerinde. Güzellik başlarına çiçekten bir şapka yerleştirir.

    Kuşlar, siz ki incelikliğinizi, tehlikeli uykularınızı, bir saz demetinin ellerine bırakıyorsunuz, soğuklar geldiğinde nasıl da benziyoruz size!

    Dolduran ellere hayranlık duyarım ben, ve çiftlemek, yanyana getirmek gerektiğinde, yüksüğü geri çeviren parmağa.
    ‘Yaşamımızın akıntısı ne kadar da ele avuca sığmaz’ derim kimi zaman kendi kendime, çünkü onun kararsızlığı ve oynaklığı değil tek derdimiz: kolların bacakların kolay hareketleri de, gitmekten mutlu olacağımız yere, aradığımız kıyıya, farklılıklarıyla bizi zenginleştirecek aşklara götürebilecek o devinim de yarım kalıyor hep, bir imgeye indirgeniyor hemen, düşüncemizin üstünde bir koku küresi gibi duruyor öylece.
    İstek, istek belki kimbilir, ne var ki görünmez alevlerle, görünmez zincirlerle donanmış bir iki gerçek baskınlıktan yola çıkarak, kararlılığımızdan yarar sağlayabiliyoruz ancak ve adım adım kendilerini ortaya vurduklarında, parıldatıyorlar bizi.

    Güzellik, o yüce yatağını tek başına yapar. İnsanlar arasındaki ününü, tuhaf bir biçimde, onların yanında ama bir kenara çekilerek kurar.
    Saz dikelim ve bağ kütükleri yetiştirelim yamaçlarda, düşüncemizin yaralarının kıyılarında. Parmakları acımasız, elleri özenli, bu matrak yer, tam aradığımız gibi.

    Keşfedenin tersine, icadeden kişinin şeylere eklediği, varlıklara kattığı şey, maskelerdir, aralıklardır yalnızca, ve demirden bir bulamaç.

    İşte sonunda tüm yaşam, senin sevdalı gerçeğinin tatlılığını koparıp aldığımda en derininden!

    Bulutun yanında kalın. Aygıtın yanında bekleyin sabahı. Her tüm tohumdan nefret edilir burada.

    İnsanların iyilikseverliği, kimi keskin sabahlarda. Çıldırmış havanın kaynaşmasında yükseliyorum, kapatıyorum kendimi, yutulmamış bir böcek gibi, izlenen ve izleyen.

    Yemyeşil dağda açan tüm çiçeklerin demet demet üstünden geçtiği bu katı biçimli sulara karşı, saatler tanrılarla evlenirler.

    Taptaze güneş, sarmaşık gibi sarıldığım.
    René Char
    Sayfa 57 - Yapı Kredi Yayınları
  • "Saatler içinde seni Cehennem Kapısı'na geri götürebileceğimin farkındasın, değil mi? Zavallı Muzzen revire girdi mi değişimi yapmak çocuk oyuncağı olacak."

    "Yap o zaman. Hapishane müdürüne planlarını anlatmayı iple çekiyorum."

    "Geri dönerken bir dilin olacağını da nereden çıkardın?"
  • Bu Gün Seni Yüreğimde Öldürdüm...!
    Ne Zaman Islatsa Yağmur Bu Kaldırımları Buğulu Bir Hal Alır Gözlerim Sonra Süzülür Gözyaşı Tanecikleri...
    Ne Zaman Ağlayıp Sızlasa Bir Yorgun Bulut Kıramaz Gönlüm Esaret Zincirlerini...
    Yüreğim Saçlarımdan Dağınık Gözlerimde Ümitsiz Bir Bekleyiş, Kederler İçinde Yalnızlığımı Öğütüyorum...
    Sevgimi Ayağının Altına Paspas Etmiş Birine Aşk'ı Fısıldıyorum...
    Yüreğimi Izdırap Nameleri Yurt Edinmiş...
    Ne Yana Dönsem Kaderin Acı Sillesi, Kime Açsam Elimi Kadersizliğin Ta Kendisi Umutsuzluğun Resmi, Çaresizliğin Gölgesi...
    Artık Söyleyemiyorum Umut Şarkılarını...
    Aramızda Koca Bir Okyanus, Önümde Fırtınalar, Ben Salıp Gitmişim Hayatımı...
    Hangi Yana Savurursa Savursun Artık Önemli Değil Nerde Ne Halde Olduğum...
    Çaresizim, Umutsuzum, Sancılıyım, Yorgunum, Kederliyim, Her Şey Sağır İçimde...
    Dünyadan Bezginliğim Dünyalar Kadar Eski..
    Bedenim Onda Sürgün Yüreğim Bende Tutsak...
    Hazan Rüzgarlarının Estiği Belirsiz İklimlerde Üşüyorum...
    Rüyalarım Kadar Durgunum....
    Saçlarım Anılarım Kadar Dağınık Çehrem Bir Dal Gibi Kırık...
    İki Yokluk Arasında Varlığım...
    İçten İçe Bitiriyorum Hayat Denilen Bu Filmi...
    Git Gide Değişiyor Bir Şeyler...
    Bir Şeyler Gidiyor Dönmemecesine, Ne Çocukluğumuz Kalıyor Yanımızda Ne Eski Umutlar...
    Her Şey Yenileniyor, Acılar Bile...
    Çekip Gidiyor Gülüşlerimiz Gidiyor Vefalı Sandıklarımız...
    Yapamadıklarımız Kalıyor Yalnızlığımız Omzumuzda ve Ellerimizde Hüzün Kalıyor...
    Hiç Düşündünüz mü, Mutluluk Ne Kadar Mutludur?
    Ya Hüzün?
    Ne Kadar Hüzünlüdür?
    Uzaktan Mutlu Görünenler Mutlu mudur Hep?
    Her Mutluluğun İçinde Hüzün Yok mudur?
    Ya Kanayan Bir Yara?
    Diyeceksiniz Belki Bana "Neden Bu Kadar Hüzünle Berabersin Hep, İçimizi Kararttın" Diye...
    Haklısınız Belki de, İnsan Hep Mutlu Olmak İster Hak Ettiği Gibi Yaşamak İster Ama Bilir misiniz Peki Işıklar Altında Sönük Kalmayı?
    Ben Mutsuzum Desem Kaç Kişi Anlar Beni?
    Mutluluğu ve Aşk'ı Yaşamak Zordur...
    Yaşadığım Şey Aşktır Dersin Yanılırsın Mutluyum Dersin Ama Kendini Kandırırsın...
    Gerçek O Kadar Uzaktır ki Aldanırsın, Aldatılırsın...
    Meçhuldeyim Dersin Artık Belki Ama Bilmezsin Kendi İçinde Meçhulsün...
    Yalnızsın Yürekten, Yüreğinde Seni Terk Etmiş Kendi İçinde...
    O da Restini Çekmiş Kadere, Yalnızlığa, Hüzne, Aşk'a...
    Alışıyorum Gittikçe Her Gün Bir Parça Daha Alışıyorum Yalnızlığıma...
    Nicedir Unutmuşum Saymayı Bile Günleri Dağılıp Gitmişler Her Biri Bir Yana...
    Ne Gideceğim Bir Yer Ne de Özlediğim Bir Şey Var...
    Bir Sigara Yakıyorum, Bir Kağıda Bir İki Dize Yazıyorum Yerini İyi Bilen Onurlu Bir İki Sözcük...
    Kımıldamıyor Hiç Ne Akrep Ne Yelkovan, Yani Tam Böyle Bir Şeye Benziyor Zaman...

    Bugün Dünü Geride Bırakan Bugün, Tüm Acılara Acımalara Acımasızlara İnat Yine Bugün İşte...!
    Duman Altı Olmuş Her Ayrıntı...
    Her Sigara da Kendime Dönüyor Yine Düşüncelerim...
    Garip Bir Akşam Saati...
    Ardı Sıra İçtiğim Sigaranın Dumanında Hissediyorum Çektiğim Buhranların Acısını...
    Yoğunlaşan Duygularımı Boşluğa Haykırarak Dağıtmak İstiyorum...
    Her Şey Bir Hiçliğe Teslim Olmuş Yaşanmışlığımda...
    İç Dünyamın Dışa Dönük Yüzünde Soluyor Tüm Tebessümlerim...
    Geçmişle Gelecek Arasında Bir Yerde Takıldım Kaldım...
    Seninle Sensizlik Arası Bu, Ağlayan Zaman Diliminde Yüreğim Tutuluşu...
    İçimdeki Karanlık İçler Acısı...
    Gökkuşağının Kalbimdeki Renkleri Solmuş, Renklerin Hepsi Matemde...
    Birazdan Asla Geriye Dönülmeyecek Bir Yolculuk Başlayacak İçimde...
    Kaybettiklerimi, Kaybedeceklerimi Kale Almadan Vazgeçeceğim Her Şeyden...
    Öylesine Hızlı Hareket Edeceğim ki Tüm Geçmiş Akıp Gidecek Parmak Uçlarımdan...
    Yokluğunun Yarattığı Aşk Karşısında Boynum Bükük...
    Çoktu Yokluğun, Hakkım Çoktu Ama Yine de Yoktum Sende...
    Her Gün Ayrı Bir Acıyla Dolduruyorken Bavulumu Sayıyorum Son Yolculuğuma Çıkacağım Günleri...

    Ne Garip Bir Duygudur Aslında Yaşamak...
    Günün Ağarmasına İnat, Hala Karanlıktır Gördüklerin, Işık Yoktur, Ufuk Yoktur...
    Yaşadığın Haksızlıklar, Aşk'ta ki Hayal Kırıklıkların Sarar Tüm Benliğini...
    Ezilirsin Altında Hayatın...
    Gözlerin Hala Islak Islak, En Hüzünlü Şarkıların Ağır Dizeleridir Dilindeki...
    Kırılgandır Bazen Yaşamak...
    Kah Güldürür Hayal Ettiklerin Kah Yaslara Boğulursun...
    İçinde Fırtınalar Kopar ve Yürek Mücadeleden Yorgun Düşer...
    Evet! Yürekte Yorgun Düşebiliyor Bazen...
    Bazen Hissedemeyebilirsin Ağrılarını Veya Sevinçleri Duyamazsın Rafa Kaldırırsın Kimi Zaman Duygularını...
    Sonra Kara Bulutlar Kaplar Çürüyen Bedenini Yüzün Eskir, Unuttuğun Yanların Düşer Sayfalara...

    Umutların Tükendiği Saygının Bittiği Yerde Artık Her Şey Anlamsızdır Her Şey Boştur...
    Öylesine Yaşarsın, Yaşadığın İçin Yaşamaya Devam Edersin...
    Şimdi Öyle Bir Noktasındayım ki Hayatımın, Bir Adım Atsam Düşecek Gibiyim...
    Sokağını Kaybetmiş Küçük Bir Kız Duruyor Islak Gözbebeklerinde...
    Tüm Suçları Kabul Etmişcesine Suskun Tüm Hüzünleri Hak Etmiş Kadar Durgun...
    Yitik Zamanlarda Zamansızlığımı Yaşıyorum...
    Penceremden Görünen Bahar Olsa da Gönlümde Kışı Yaşıyorum...
    Etraf Çiçeklenmiş Olsa da Sensizliğin Ürperten Soğuğundayım...
    Ellerimi Isıtmaya Çalışsam da Titriyor Bedenim...
    Kırık Bir Kalp Aşk'a ve Sana Yenik Bir Ben Bir Küçük Oda Sevgim İçinde, Kilit Vurmuşum Kapısına...
    Bütün Hatıralarını Kaldırıyorm Bir Köşeye, Üstüne Kilitler Vuruyorum Açılmamacasına...
    İsminin Üstüne Bir Çizgi Çekiyorum Yavaşca...
    Kimi Zaman Ağlayabiliyor İşte İnsan Kimseler Yokmuşçasına...
    Kaçmak Zorunda Kalıp En Sevdiğinden Gidebiliyor İşte Uzağa...
    Dakikalar Özleyişte Saatler Tükenişte Durmuş...
    Çaresizliği İçiriyor Yudum Yudum...
    Benden Sana Giden Tüm Sözler Mahkumiyete Girdi, Artık Hiç Özgürlüğe Kavuşamayacak Cümlelerim...
    İstesem de Özgür Bırakmayacağım Hece'lerimi...
    Hiç Bir Sorunun Cevabı Yok Bundan Böyle...
    Bildiğin Soruları Cevaplamaktan Çıkışı Olmayan Labirentinde Kaybolmaktan Yoruldum...!
    Eğer İle Başlayan Cümlelerin Ortasında, Keşkelerden Yorulmuş, Acabalara Boğulmuş Bir Vazgeçişteyim...
    Hiç Yaşamadıklarımla, Hep Yapmayı İsteyipte Yapamadıklarımla, Daima Ertelediğin Her Şeyle Birlikte Gidiyorum.
    Seni Değil Kendimi Son Kez Uğurluyorum...
    Bazen Soruyorum Kendime; Neden Bu Sevgi, Nereden? Cevap Yok İçimde...
    Kendim Yaşamak İstedim Bu Serüveni, Belki Bu Kez Olur Dedim, Belki Şaşırtırdın Beni, Belki Hiç Uyanmazdık Rüyadan Ama Sadece Uzaktan Sevmekle Ruh Doymuyor...
    Kıskandım Seni, Tek Kabullenemediğim Paylaşmaktı, Çünkü Paylaşmak Bana Yasaktı...
    Ben Fazla Geldim, Aşkım Fazla Geldi, Sevgim Boğdu Seni Kendi Nefesiyle.
    Korktun, Böyle Bir Duygu Yabancıydı Sana, Korktun Ölesiye...
    Hazır Değildin, Zamanı Değildi Şimdi Sevmenin...
    Ben İstemez miydim Bitmesin, Ben İstemez miydim Zaman Dursun; Geçmesin, Ben İstemez miydim Devam Edelim, Bahar Doğsun Bize Ama Olmuyor...
    Bitmeli Diyor Bir Ses, Bitmeli...!
    Peki Ya Yürek, Hiç mi Önemli Değil?
    Ben Yine Yanlış Bir Yola mı Girdim?
    Yine Yalan Bir Aşk'a mı Bulandım?
    Ben Yine mi Hata Yaptım...!
    Bitmek, Tükenmek, Hele de Ayrılmak Bana Göre Değildi Ama Yine de Bitiyorsa, Bitmeli İse Ne Yapılabilir ki...!
    Belki de Hiç Yoktun Sen, Yüreğimin Bahara Dönmesi Sözlerinden Değildi...
    Sakladığım Fotoğraflardaki de Sen Değilsin Belki de...
    Oysa Ne Güzel Düşlerim Vardı Senin de İçinde Olduğun...
    Bir Akşam Çayı İçmekti Mesela, Güneş Batarken Bir Çay Bahçesinde Sessiz ve Tebessümle...
    Ne Güzeldi Sana Dair Olan Hayallerim, Ne Büyüktü O Hayallerin Verdiği Mutluluk Yüreğime...
    Öyle İşte...
    Olmadı...

    İnsan Ne Kadar Yetenekli Oluyormuş Acıyla Yoğrulunca...!
    Baştan Sona Yalanmışsın, Hiç Olmamış HiçYaşanmamalıymışsın...
    Belki Aldandım, Yanıldım, Yaralandım, Çok Kırıldım Ama Öğrendim, Sen Beni Kalbine Kalbinin Tenha Sokaklarına Hiç Yakıştıramamışsın...!
    Sana Dair Çok Fazla Olmayan Anılarımı Duvarlarıma Astığım Bu Gün Karar Verdim Senden Gitmeye...
    Sana Hoşçakal Demek Hiç Kolay Değil Ama Sen İstedin Diye İlk ve Son Kez Sığdırıyorum Dudaklarımın Sınırlarının İçine...
    Çok Kanattın, Çok Yara Açtın, Gözlerimin Mavisini Bulandırdın...
    Çok Çaldın Gülüşümden, Çok Eksilttin Çocuk Yanlarımı...
    Bak Şimdi Şu Halime, Yüreğim Kor Olmuş...
    Üflesen Sevgini Yeniden Alevlenir mi?
    Alevlense Bile Eskisi Gibi Isıtır mı?
    Artık Çok Geç...!
    Bak, Hayat Veren Nefesin Yüreğimdeki Koru Biraz Olsun Alevlendirse de Hemen Sönüp Küle Dönüyor...
    İçindeki Canı Sarıp Isıtsa da Yüreğimdeki Kor Ağır Ağır Sönüyor...
    Söndükçe Yüreğimdeki Kor Bu Can Bu Ruh Soğuyor Adeta Buz Kesiyor...
    Hoyrattır Artık Sana Suskun Yüreğim...
    Sözüm Geçmez Geç Kalmış Baharın Açmayan Çiçeklerine...
    Gücüm Yetmez Seni Gittiğin Yollardan Döndürmeye...
    Senden Kopacağım Artık...
    Sensizliğin Rıhtımında Dalgalarıyla Boğuşacağım Yalnızlığımın...
    Bir Daha Hayal Edilemeyecek Aşkının Umuduyla Kavrulacağım...
    Senden Beni Alacağım Benden Seni Söküp Aldığın Gibi Yerime Yaşanmamış Mutluluklar Bırakacağım...
    Hatırlamayacaksın Bile Gözlerimi...
    Ne Şiirlerimle Islanacak Ne de Gözlerimle Isınacaksın...
    Söz Veriyorum Hayatından Çıkacağım, Ağlatmayacağım Artık Seni..
    Sürgüne Gitmeyeceğim Gözlerinin Derinliğinde...
    Şiirlerimin Ortasına Yangınlarım Düşmeyecek Bir Daha...
    Çıkardım Seni Sakladığım Yerden, Çıkardım Kendimi Kendimden ve Çıkardım İşte Sonunda Seni Yüreğimden...
    Artık Benim İçin Öldün...
    Bu Gün Seni Yüreğimde Öldürdüm...
    Hiç Bitmeyecek Olan Seni Nasılda Küçültün...
    Resmini İndirip Gözlerimden Gitmek İstiyorum, Zamanın Olmadığı, Duygu Denen Şeyin Varolmadığı, Kimsesizliğimin Hayat Bulacağı, Tek Solukluk Nefesin Bile Uğramadığı, Işıksız, Sabahsız, Güneşsiz, Yıldızsız, Canımın Canımdan Usanmayacağı, Mekansızlığın Olduğu Bir Yere Gitmek İstiyorum...!
    Eskiden Sensiz Geçen Dakikalarımı Sayardım Ama Çok Birikti Sensiz Geçen Zamanım Aradan Yüzyıllar Geçince Sayamadım...
    Sayacak Bir Şeyim Olmayınca Sayılmayan Bir Şeyler Arıyorum Şimdilerde...
    Aslında Boşuna Bir Çırpınış Benimkisi Ya da Bazı Şeyleri Bitiremediğimin Ta Kendisi...
    Bazen Mutlu Olmanı Dileyeceğim Geliyor Ama Bu Teslimiyet, Bu Sensizliğe Kendimi Salıveriş, Bu Seni Boşverivermişlik Yakışmıyor Bana...
    Bak, Adın Acıtmıyor Artık İçimi..
    Yok, Kandırmıyorum Ben Yine Kendimi, İnan Bana Bunlar Bir Toparlanışın Sessiz Sedasız Bir Dirilişin Dizeleri...
    Bugün Seni Affedilmemelerin Pişmanlığına Bıraktım..
    Yok Saydığım Üzüntülerime Ekledim...
    Son Perdesini Çekiyorum Artık Bu Aşk'ın...
    Usulca Örtüyorum Gecenin Yorgunluğunu...
    Akşamın Ayaz Soğuğunda Yatağıma Yorgan Yaptığım Resmini Kaldırıyorum...
    Ellerimi Hayalinden Çekip Sevda Sözlerimi Kaldırıyorum Dudaklarımdan...
    Kapımı Kapatıyorum Olmayan Suretine...
    Nefesimi Ayırıp Nefesinden Sana Ait Olan Gözyaşlarıımı Kurutuyorum Gözlerimden...
    Unuttum Adını...!
    Unuttum Yarasını...!
    Unuttum Alıp Götürdüklerini...!
    Ağladım Son Defa Kıymet Bilmeyişine, Beni Her Anlamadığında Anlar Bir Gün Diye Bekleyişlerime...
    Işığını Senden Alan Gözlerim Bundan Sonra Senin İçin Hiç Bakmayacak...
    Günden Güne Hasretinle Tutuşan Bu Ateş Artık Yüreğimi Hiç Yakmayacak...
    Seninle Doldurduğum Sevda Pınarlarım Asla Senin Yönüne Doğru Akmayacak...
    Dinecek Fırtınalar, Zincirlerim Kırılacak...
    Sana Dair Ne Varsa Silip Atıyorum Kalbimden...
    Önce Yüzünü, Sonra Dokundukça Titreyen Ellerini Çıkarıp Atıyorum...
    Göz Göre Göre, İçimdeki Düşleri Öldüresiye, Yapamayacağımı, Hep Eksik Kalacağımı Bile Bile Senden Vazgeçiyorum...!
    Nasıl Hesapsız Bağlandıysam Sana, Nasıl Sevdamı Tuz Yapıp Bastıysam Yarama, İçimi Ağlaya Ağlaya Nasıl Kuruttuysam Elbet Vazgeçmenin Yolunuda Bulurum Meçhul Bir Zamanda...
    Ne Acı Değil mi?
    Artık Yanımda Yürütmeyeceğim Seni...
    Adımlarımı Yalnız Atacağım Karanlığa, Yarınlara...
    Sen Diye Bakmayacağım Her Gördüğüme...
    Sevmiştim Değil mi Ben Seni, Yavaş Yavaş Sevmiştim, Şimdi İse Yavaş Yavaş Unutacağım...
    Yüreğim Son Çırpınışlarını Yapsa da Sen Diye Yüreğimi Hasretinle Öldüreceğim...
    Yok Oluşların Hayırlı Olsun Bana...
    Simdi Unutma Zamanı...
    Seninle Büyüttüğüm, Yazdığım, Var Ettiğim Şiirlerimi ve Masalımı Unutma Zamanı...
    Titrek Ellerimle Yazdığım Şiirleri Yırttım Bugün, Ateşe Verdim Birikmiş Yazıları...
    Daha Ne Kadar Yaşarsın Bu Yürekte, Ne Kadar Acı Verirsin, Ne Kadar Yüklenirsin Ruhuma, Daha Ne Kadar Ağlarım Bilmiyorum...
    Sonu Geldi Artık, Yüreğimi Susturuyorum...
    Neyin Bedelini Ödüyorum Bilmiyorum Ama Artık Yıldızlar Olmayacak Hayatımda, Kapkara Bir Çığlık Gibi Geçecek Zaman Buralarda...
    Kaldırımlara Yağmur Çiseleyecek Benim İçime Acı...
    Bir Sancının Faili Olacak Acılarım...
    Yarını Olmayan Bir Meçhulü Oynuyorum Beklentisine Küsmüş Bir Çocuk Gibi..
    Sen Beni Öldürürken Ben Hep Tetikte Duran Bir Yürekle Seni Yaşattım...
    Sevginle Çoğaltırken Beni, Sevgisizliğinle Sefil Edendin..
    Ben Seni Gecikmiş Bir Baharda Koklayıp İçime Basmış Olsamda Sen, Bahar Tadını Çoktan Kışın Dönüşümüne Çeviren Oldun...
    Sanma ki Utancımdan Başımı Yerden Kaldıramayışım...
    Sadece Seni Sevdiğim İçin Boynumdaki Pişmanlığım Çok Ağır...!
    Ben Uğruna Döktüğüm Gözyaşlarıma Çektirdiğin Acıları Değil, Gururumu Onurumu Ayaklarının Altında Ezdirişime Çiğnetişime Ağlıyorum...!
    Gözlerim ve Bedenim Beni Affeder Biliyorum Ama Ya Gururum Ya Onurum?
    Onlar Beni Hiç Ama Hiç Affetmeyecekler Biliyorum...!
    Şimdi Yokluğunu Siyah Bir Elbise Gibi Giyinip Kuşanma Zamanı...
    Bu Gün Yüreğimde ki Hüznün Hasat Zamanı...
    Yine Yeniden Seni Sevdiğim İçin Sevdamdan, Aşkımdan, Hasretlerimden, Özemlerimden, Hayallerimden, Düşlerimden, Gururumdan, Onurumdan Özür Dilerim...!
    Bu Aşk Gönlüm Son Günahı Gözyaşlarımı Damla Damla Son Kaybedişim, Gururumu Onurumu Ayaklarının Altına Son Serişim Olsun...!
    Bundan Sonra Savaşım Kendimle, Savaşım Sevgimle, Savaşım Bilinmeyenimle...
    Bir İnsan En Fazla Kaç Kez Ölebilir ki?
    Ben Zaten Yaşarken Ölmüşüm...
    Kendimi Akışına Bıraktım Hayatın...
    Nereye Götürürse Orada İneceğim ve Son Durakta Bir Bekleyenim Olmayacak...
    Çok Yorgunum Yaşadığım Aşk Arbedesinden Sonra...
    Bazen Diyorum Keşke Sevmeseydim Bu Kadar...
    Bazen Komik Geliyor Gönlünün Kapısında Sabahladığım Geceler...
    Yalnızlığı Benimsemişken Yüreğim, Gözlerim Alışmışken Ağlamaya, Sevmeye Tevbe Etmişken Nerden Çıkmıştın ki Sen?
    Neden Gelmiştin?
    Gözlerime Bir Kere Bakıp Gitmek İçin mi?
    Yüreğimdeki Yalnızlığı Bir Hafta Bir Ay Yok Edip Sonrasında Sensizliğe Mahkum Etmek İçin mi?
    Sırf Ben Tevbebi Bozup Seni Sevmem İçin mi Gelmiştin?
    Yoksa Yüreğimin Kapılarını Açmam Senin İçin Ağlamam İçin mi?
    Sen İzin Vermiştin Oysa Gözlerimde Gözlerini Yaşatmama...
    Gülüşlerinin Gülüşlerim Olmasına...
    Senin İçin Şiirler Yazmama...
    Senli Gelecekleri Hayal Etmeme...
    Şimdi Sana Ağlıyorum...
    Gecelerin Koynumda Sabahlıyorum...
    Yürümüyorum, Koşmuyorum, Ağlarken Hıçkırmıyorum, Sessizce Kan Kusuyorum ve Usul Usul Kanıyorum İçimden...
    Bak İşte Ağladım Bitti, Ben Bittim ve Ben Tükendim...
    Biten Yalnız Ben Değildim Şu Ömre Sığdıramadığım Sevgin, O da Bitti, O da Tükendi...
    Şimdi Çok Düşündüm ve Koydum Son Noktayı...
    Kilitledim Aşk Kapısını...
    Şimdi Hayatımda İki Şey Var...
    Sigaram, Birde Gönül Yaram...
    Kabulümdür Issız Geceler, Sessiz Heceler, Yaralı Düşler, Matem Dolu Mevsimler...
    Düşmeme İzin Verdiğin Bu Çukurda Artık Bir Harfim Yok Sana Dair...
    Ruhumda Açtığın Yaraların Nasıl Olduğunu Sormak İçin Bile Çok Geç Kaldın...
    Oysa Kısa Bir Cümlen Yeterdi Yılların Acısını Silmeye...
    Artık Çalınmaya Müsait Bir Ruhun Var Bedenimden ve Sana Verdiklerimden Çok Uzakta Duran...
    Her Şeye Rağmen Seni Sevmek Güzeldi...
    Sevgimi Yazdığım Şiirler, Yüzüme Düşen Bir Yağmur Damlasıyla Beraber Yıldızsız Gecelerde Ürkerek Uyanmak Güzeldi...
    Soğuk Sabahlarda Gökyüzüne Baktığımda
    Sana Benzettiğim Güneş, Her Gün Batımında Seni Daha Çok Sevdiğimi Anlamam ve Seni Sevdiren Her Gün Batımı Güzeldi...
    Seni Düşünmek Yanmak Gibi Bir Şeydi Cehennem Ateşinde...
    Yorulmadan Koşmaktı Boşa Geçen Yılların Peşinden...
    Ay Işığını İzleyip Ağlamak, "Neden Ağlıyorsun?" Diye Sorulduğunda "Ağlamıyorum!" Deyip Kaçmak, Karanlıklarla Kucaklaşmak, En Sıcak Akşamlarda Bile Donarcasına Titremek, Adını Mırıldanarak Şiirlerde Ölmek ve Çektiğim Tüm Acılara Rağmen Sevilmemek Güzeldi...
    Unutmadan; Bir Gece Yarısı Uğrunda Ölmek, Seni Sevmek Kadar Olmasa da Çok Güzeldi...
    Varsın Giderken Dökülen Bir Avuç Gözyaşı Olsun Gözlerimden, Varsın Yıllarımın Sana Ait Olan Kısmı Heba Olsun...
    Sensizliğin Duvarına Son Kez Yaslanırken Bir Haykırışın Sesini Duy...
    Çünkü Sende Biliyorsun ki, Benim Gibi Kimseler Sevemez Seni...

    Neden Hep Sonbahar Bana Kalan?
    Suçum Neydi Yada Neydi Bende ki Farklılık?
    Seni Sevmem En Büyük Aykırılıktı...
    Senin Aşkın Bana Haramdı...
    Günahtı Gözlerin Ama Ben Hep Sevap İşledim...
    Sen Beni Sevmeyi Beceremesen de Ben Bu Küçücük Yürekte Seni Besledim...
    İstedim ki Günah Olma, İstedim ki Sevabıma Ortak Ol...
    Seni Sevmek, Uzun Sonbahar Gecelerinde Uzun Bir Yolda Sarı Yaprakları Alıp Ayağının Altına...
    Umuda Koşabilmekti...
    Bir Uçurumdan Taş Bırakmaktı Boşluğa...
    Kafanı Öne Eğerek Bir Düşüşü İzlemekti Bir Bakıma...
    Zor da Olsa Bulmaktı İşte Karanlıkta Son Bir Umut...
    Dilim Varmıyor Artık Söylemeye, Ağarmış Saçlarım ve Titreyen Ellerimle "Unutamadım Seni, Nerdesin?"Diye...
    Gidiyorum Sonu Belirli Olmaya Bekleyişlere Ama Unutma ki Kelebekler Bilirken Ateşin Sonu Olacağını Yine de Sarılırlar Ona Bir Sevgili Edasıyla...
    Bu Son Şiir Yazdığım, Belki de Veda, Attığım Son İmza Yüreğine...
    Ve Son Damla Şimdi Düştü Düşecek Gözlerimden...
    Koca Bir Hayat Bırakıyorum Sana...
    En Çok İstediğin Yokluğumsa Eğer Yok Olacağım Gün Batımında...
    Bu Son Şiir, Dün Kopardım Henüz Dolduramadığım Sayfaları...
    Bitti Sözlerim, Umutları Yaktım, Dünleri Aldım, Yarınları Dilediğince Sana Bıraktım...
    Sev Diye Yalvarmıyorum, Bu Sefer Sana Gel Demiyorum İşte...!
    Uçurumun Kıyısında Ölümü Beklerken "Umut" Diye Seslenmiyorum Sana, Yada Hapsolduğum Gecelerde Çıkıp Gelmeni Beklemiyorum...
    Sandığım Bir Ömürdü Belki Ama Sana Saatler Bile Uzun Geldi...
    Bana Verdiğin Bir Kaç Dakika Diğer Aşklarını Geciktirdi...
    Sevgin Kurumuş Bir Çiçek Şimdi, Kağıtlarda Kalan Şiirler...
    Boynumu Büktüren Sözlerine, Avuçlarımda Eriyen Yaşamadığım Yıllarıma, Seni Düşündükçe Çoğalan Sevgime, Özlemlerime Elveda...!
    Çektiğim Acıları Sana Bırakıyorum, Bir Ömür Onlarla Sarmaş Dolaş Kal...
    Hayatın Boyunca Benim Gibi Terk Edilişlerle Vedalarla Kal...!!!

    Hüznün Ardına Sığınmakla Kapanmıyor Açılan Yaralar...
    Kirpiklerimin Diplerinde Biriken Yaşların Sorgusuz Sualsiz Hesapsızca Akmasına Engel Değil...
    Fazla Bunca Şey Bana Taşıyamayacağım Kadar Fazla...!
    Anlatamadım Daha Doğrusu Uğraşmadın Beni Anlamaya...
    O Bilindik Sözlerle Geçiştirdin Her Zaman...
    Her Zaman Bencildin Her Zaman Acımasız...
    Kıydın İşte Sonunda Bana Acımadan...
    Sonunda Işığım Söndü, Karardım...
    Koyu Karanlıklardayım...

    Bu Yazı Bitsin Artık...!
    Yalanlarla Bitsin...
    Baştan Sona Yalandı Nasılsa...
    Parçalanmışlıkların Alınmak İstenmeyen Öcüyle, Kelimelerin Güçsüz Yüklenişleriyle Bitsin, Nedensiz Bitsin...!
    Ben Bilmiyorum Hala, Bu Sensizlik Yakıştı mı Bana?
    Üstüme Giydirdiğin Bu Kapkara Sensizlik Yakıştı mı Gerçekten Bana...?!
    Aklıma Takılan Her Bir Soru Delip Geçerken Ruhumu, Soruyorum Beni Neden Katlettiğini...!
    Biliyor musun Sensizde Geçer Hayat, Hüzünle Izdırapla Biter Elbet Yanında Beni de Götürerek...
    Düşünüyorum Bazen Hakettim mi Bunları, İnan Cevabını Bulamıyorum...
    Ama Şunu Bil ki; Ben Artık Yana Yana Köz Olmuş Bir Sevda Kalıntısından Başka Bir Şey Değilim...
    Ve Sen Bundan Böyle Ne Günahsın Bana Nede Sevapsın Sevdama...!!
  • Ölüm Ötesi Dönüşüm: Ka, Ba ve Kabala

    Günlük kullanımda "ruh" ve "tin" esas itibarıyla aynı anlamı taşırlar. Bunlar etrafını saran somut fiziksel bedeni süren veya arkasında yatan dirilik gücü olan esrarengiz bir bilinç hali veya varlığı açıklamak için kullanılırlar. Önde gelen dünya dinlerinin öğretilerine göre mistik ruh veya tin bir şekilde ölümden sonra varlığını sürdürmektedir. Bu öğretilere göre biz nasıl maddi bir beden içinde yaşayan insanlar olarak lineer zaman çizgisi içinde büyüyüp öğreniyorsak, ruh veya tin de bir dizi yaşamda (enkarnsyon) bilgi ve deneyimde gelişmektedir. Ancak, ruh ve tin olarak tabir ettiğimiz bu iki kelime arkasında geçmiş zamanlarda daha karmaşık anlamlar olabileceği hakkında çok kanıt vardır. Bunların aynı anlama gelmediği konusunda belirgin bir olasılık vardır. Olası olarak geçmiş bir dönemde bu iki kelimelerin anlamları karıştırıldı ve esas manaları tarihin akışı içinde kayboldu. Bir bakıma bu iki kelimenin arasındaki anlam farkının kaybı günümüzde yaşanan ruhsal şaşkınlığın özünde yatabilir. Belki de bu iki kelimeye gerçek tarihsel anlamlarını aşılamanın zamanı gelmiştir.

    Bu iki terimin inceliklerini daha net bir şekilde anlamak için, kadim Mısır'ın zengin ve karmaşık uygarlılığının öğretilerine göz atalım. Her şeyden önce eski Mısır halkının günümüzdeki insanlardan farklı bir yaşam sürdürdüğünü idrak etmemizde önem vardır. Kadim Mısırlılar her anı ve her yaşamı günlük yaşamımızı aşan ruh ve tin anlayışına sıkı bir bağlılık içinde geçiriyorlardı. Onlar için zaman bir saatin tıklamasıyla veya güvenli bir geleceğin ümitleriyle ölçülmezdi, ama sadece dünyasal zamanı değil öte alemi de kapsayan daha geniş bir kavram üzerine kuruluydu. Hatta, inanılmaz yapıları ve kutsal ilimleri dahil bütün kültürleri ölüm ötesi yaşam ve ölüm anında insan şuurunu diri tutan yaşamsal güce neler olduğu anlayışı üzerinde kuruluydu.

    Bu kadim kutsal bilim alimleri şuurun bedenden ayrıldığı anda bir kafa karışıklığı yaşandığını öğrendiler. Bu kargaşalık halini irdelerken, bu önemli anda bir ayrışımın oluştuğunu idrak etiler. Şuur iki farklı hal veya varlığa ayrılmıştı. Bu iki hale değişik adlar verdiler.

    Şuur ayrışımın ilk bölmesine "BA" adı verdiler. Bu ölümsüz varolma halidir. Bu şuurun yeniden doğan tarafıdır. BA ölüm anında şuurdan ayrılır ve ruhlar kuyusuna dönerek tekrar doğmayı bekler. Günümüzdeki terminolojide "ruh" ve "tin" aynı anlama gelmektedir. Ama daha yakın baktığımızda "ruh" kelimesinin BA'ya tekabül ettiğini görürüz, ruh ölümsüzdür, tekrar doğar ve tam aydınlanmaya doğru kutsal yolculuğunu devam eder. Dini edebiyatta hepimizin içinde bulunan ilahi kıvılcım, hayvani nefsimizi yenmemize ilham veren çok boyutlu varlığın bir yönü, ben merkezli egonun ihtiraslarının ötesine çıkıp evrensel realiteyle bağımızı yaşamamızı sağlayan unsur olarak açıklanmıştır. "Yaşam Soluğu" denilen bu görülmeyen güç veya öz büyük deneyim, arınma ve aydınlanma yolculuğunda bedenden bedene göçmektedir.

    Kadim Mısır'ın hiyeroglifleri veya sembolik dilinde, BA bazen kanatlı bir insan başı ve bazen bir insan başlı bir kuş olarak gösterilir. O, ölüm anında dünyayı terk ettiğimizin farkında olan parçamızdır bundan dolayı kanatlı bir insan veya insan-kuşu olarak gösterilir. Kuş motifi bu yazının ikinci bölümünde daha daha iyi anlaşılır. Şu kadarını söyleyelim ki, BA'nın kuş sembolü Hayat Ağacından kendini serbest kılıp yer çekiminden ve maddi alemden kurtulup kozmosa uçabilen gücü temsil eder.

    Ölüm anındaki büyük ayrışımın ikinci unsuruna "KA" denilirdi. KA, insan şuurunun Dünyada kalan tarafıdır ve hiyerogliflerde bir ufuk önünde iki uzanmış kol olarak temsil edilmektedir. Önceki şuurlu varlığın psişik tortusu veya "hayaleti" olarak tanımlanır. O ruhtur. O, fiziksel bedenimizin işgal ettiği yerle, sahip olduğu eşyalarla ve tanıdığı insanlarla bağlantısı olan tarafımızdır. O yaşam mekanına musallat olur. O halde, canlandırıcı güç olarak BA'nın bedeni terk ettiğinde KA, şuurun arda kalan unsurudur. O, gölge veya ruhsal şuurun psişik izidir, veya bir yere musallat olan ve tekrar tekrar beşeri yaşamını yaşandığı illüzyon nitelikte cennet ve cehennemlerde mekan eden "ruhtur". O halde, görülebilir ki bu bağlamda "ruh" sözcüğü "KA" anlamına gelmektedir.

    Mısırlıların KA ve BA arasındaki yakın ilinti konusunda bilgi ve anlayışlarından dolayı ölüm ötesi bilimi, tin ve ruh, kan ve toprak, eşyalarımız ve ruhumuz, atalarımız ve kişisel varlığımız arasındaki yakın bağı bilmekteydiler.

    Birçok filozoflar, Hinduizm, Budizm gibi dinler ve çeşitli ruhsal gelenekler BA hakkında açıkça söz etmişlerdir. Ancak KA hakkında anlayış bir kenara atılmıştır. Batıl inanç ve efsanelere karışan Mısırlıların ölüm ötesi bilimi modern dünyada unutulmuştur. Mısırın bu büyük bilimini yeniden irdelemekte önem vardır. Böylece arayış içinde günümüzün insanları olarak bizlerin daha geniş bir bakış açısından yeryüzünde yaşamımızın anlamını görme fırsatına sahip oluruz.

    Bu ilginç konuyu irdelerken, birçok Hollywood filmin insan deneyimin bu esrarengiz yönü veya "Ka" hali üzerinde odaklamaya başlamaları ilginç bir husustur. Belki de KA konusunda kültürel şaşkınlığımız bu fenomenin kökünde yatar. Hatta, bu filmlerin senaryoları esrarengiz KA hali üzerinde düğümlenmektedir. Örneğin, 2000 yılının en iyi filmleri arasında seçilen Altıncı Duyu (The Sixth Sense) konu olarak sadece etrafındaki ruhları KA hallerinde görebilen bir çocuk hakkında değil, ama KA halinde yaşantısına yeni başlayan bir adam hakkındadır. Bu adam (Bruce Willis rolüyle) film boyunca, yaşamadığını ve KA halinde olduğunu anlayıncaya dek, zamanın çoğunu şaşkınlık içinde etrafında gördüğü muammaları çözme çabasında geçiriyor. Bir bedensiz ruh olarak fiziksel realite açısından artık yaşamamasına karşın, yaşam sırasında yaptığı hataları anlamak üzere - ve belki de düzeltmek üzere - rüyamsı bir senaryoda rol almaktadır. Görünürde gerçek olan, ama illüzyona dayalı drama içinde hareket ederek, önceki yaşamdan kalan izi KA bu hatalardan öğrenme fırsatı ile karşılaşmaktadır. Birçok ruhsal geleneklerde bu illüzyona dayalı manzaralara KA veya bedensiz ruha günahlarından arınma veya "iyi yaşantısı" için ödüllendiren ortamlar sağlayan cennet ve cehennem olarak tanımlanmaktadır.

    Halayet (Ghost) filmi de KA hali hakkındadır. New York metro sisteminde hortlayan karanlık ruhu hatırlıyor musunuz? Deli hayalet, hortlanmış KA belki de ilelebet New York'un yeraltı Metro sisteminde tutsak kalmıştı. Bu patolojik varlığın Metroda intihar ettiği intiba veriliyor. KA'sı delirmiş olduğundan olayı tekrar ve tekrar yaşamaya mahkumdur. Ayrıca, Altıncı Duyu filimdeki Bruce Willi karakteri gibi, Hayalet filminin kahramanı Patrick Swayse'nin KA'sına da "düzeltme" fırsatı sunulmuştur.

    Bu yıl diğer bir en iyi filim adayı Amerikan Güzeli (American Beauty) filminde, Kevin Spacey karakteri henüz yeni ölmüşken, kamera mahalleden uzaklaşırken, filmde sesini duyuyoruz. Şöyle demektir: "Bilir misiniz, öldüğünde tüm yaşamınızı tekrar yaşarsınız derler. Ama söylemedikleri bir şey vardır, aslında tüm yaşamınızı tekrar yaşarsınız, ama sonsuza dek. Ama merak etmeyiniz, bunu öğreneceksiniz." Bu KA hali konusunda popüler kültürde söylenmiş oldukça yerinde bir sözdür.

    Aşkın Gücü (What Dreams May Come) filminde Robin Williams karakteri ölür ve tıpkı hayatayken çok sevdiği güzel resimlere benzeyen bir yere gider. Filmdeki karakterin KA halinde kendi sonsuzluğunu "yarattığını" ima edilir. Bu arada karısı intihar eder ve bir tür cehenneme gönderilir. Film KA'nın rüyamsı, sanrılı deneyimi kişinin yaşam şekli ve inanç sistemine bağlı olduğunu anlatmaktadır. Bu ayrıca, kadimlerin KA yönünün ölüm anında ayrılışına nasıl baktıklarını açık bir şekilde anlatmaktadır. Dünyasal yaşantınız olduğu gibi ölüm anından sonra belki de sonsuza dek KA halinde tekrarlanmakta.

    Bu filmlerde, filmciler güncel seyircide psişik bir damara basmış bulunuyorlar. Kitleler için yaratıkları selüloit rüya ve illüzyonlar KA'nın yaşayabileceği çeşit çeşit deneyimlere kıyaslanabilir. Olası olarak bu senaryoları bilinçaltına aşılamakla hem KA halini öğretip, hem de ince bir şekilde onun yolculuğunu etkiliyorlar mı?

    Kadim Mısırlıların inanç ve uygulamalarına geri dönemlerim ve bu fani KA halini daha yakından irdeleyelim. Öğretilerine göre KA halinin çeşitli yönlerini anlamak için bazı anahtarlar vardır. Onlar KA'nın oluşumu fiziksel şeklin oluşumu, deneyimleri ve kalıntıları ile derinden ilgili olduğunu inanıyorlardı. KA, ebeveyn ve atalarımızın bütün genetik malzemesini taşımaktadır. Mısırlılar, bütün atalarının kalıntıları kişisel KA'nın oluşumda payı olduklarını biliyorlardı. Dolayısıyla, uygulamalarında atalara saygı ve isimlerini anımsama önemli bir yer almaktaydı. Ataların KA'ları hepimizin içinde yaşadığını inanıyorlardı. Genleri nesilden nesle geçerek doğan her çocukta yaşamaktadır. Şu anda bütün atalarımız gözlerimizden bakıyor. Kadimler inanırdı ki sadece adlarını çağırmakla bütün bilgi ve bilgelikleriyle birlikte onları ortaya çıkarabiliriz.

    Mısırlılar, ayrıca kişinin bu yaşamda sahip olduğu eşyalarının varolduğu sürece KA halinin bir kısmını tuttuğunu inanırlar. Bir zaman fiziksel forma nüfuz eden BA özüyle dolu olarak bu gücün bir enerji izini tutmaktadır. Bundan dolayı psişik hassas kişiler elleriyle tutukları cisimlerden bir zaman ona sahip olan kişilerin yaşam deneyimleri hakkında birçok şey sezebilirler. Pişik hassas bu kişiler KA enerjisinin izlerini algılama gücüne sahiptirler. Bundan dolayı kadimler bilinçli bir şekilde mümkün olduğu kadar az eşyaya sahip olmayı tercih etmişlerdir. Çünkü KA halini ölümden sonra kontrol edebilecekleri bir şekilde korumak istiyorlardı. KA'larını her tarafta dağıtmamak çok önemli sayılıyordu. Dolayısıyla, uygulamalarının önemli bir kısmı KA'yı muhafaza etmek üzerine odaklanıyordu.

    Bunun başarabilmek için, KA ve BA'larının ölüm anında bölünmemesi için yapmaları gereken önemli işlemler vardı. Öldükleri zaman sahip oldukları az sayıda KA objeler aile ve dostları tarafından toplanıp bedenleri ile birlikte mezarlarına konulmaktaydı. Mumyalama ile bedenin muhafaza edilmesi de bu işlemin bir parçasıydı. Mısırlılar inanıyorlardı ki bedenin çürümesi yavaşlatıldığı sürece bedende de KA ve daha bütün bir şekilde muhafaza edilebilir.

    Mezar hırsızları ve batılı hazine avcıları birçok eski Mısırlı mezara girdiklerinde tam yukarıda anlatılan şeyi buldular. Onlar mezara yatırılan kişinin sahip olduğu KA objelerini buldular. Ayrıca kişinin mumya kalıntılarını buldular. Genelde kapının üstüne mezarın huzurunu bozacak kişileri lanetleyen bir yazı bulunmaktaydı. KA objelerin ve KA bedenin rahatsız edilmemesi Mısırlıların ölüm ötesi bilimlerinin hayati bir parçasını içermekteydi. Hatta aşağıda göreceğimiz gibi KA'nın ve KA objelerinin rahatsız edilmeden korunması bir tür ölümsüzlüğün anahtarlarıydı. Formül şöyleydi: BA'nın tekrar bir reenkarnasyon durumuna düşmesini ve KA'nın daha önce yaşadığı hayatın fantezisini sürekli yeniden yaşayarak tekrarlamasını önlemek üzere, KA'yı rahatsız olmayacağa bir şekilde korumak gerekir. Bu BA'yı "topraklar" ve reekarne olup tekrar doğmasını önler. BA ve KA arasındaki ince bağ kopmadığı için BA'nın etrafımızı saran çeşitli görünmez alem ve boyutlarda Şamanik bir gezgin olarak dolaşması sağlanmış olur. Bu gezegenler, yıldızlar ve hatta galaksileri de içerir ama sadece onlarla sınırlı değildir.

    KA'yı mezarda tutmak ve dünyaya bir hayalet olarak dolaşmasını önlemek için belirli ritüeller tasarlanmıştı. Bunun başarılı bir şekilde yerine getirilmesi durumunda BA da reekarnasyon çemberinden kurtulmuş olurdu. Bu durumda BA birçok değişik ölüm ötesi alemlere istek üzerine girebilecekti. Mısır mitolojisinde bu durumun başarıldığında BA'nın bir "ışık bedenine" veya gökyüzünde bir yıldıza dönüşebileceği açıkça belirtilmiştir. Bu bilimin dikkatli uygulanmasıyla ölüm anında şuurun ayrışması önlenir ve bir derece ölümsüzlük elde edilmiş olurdu.

    Gördüğümüz gibi, kadim Mısırlıların bilimi şuurun ölümsüzlüğü bilimiydi. Hem KA'yı, hem de BA'yı muhaza etmeye yönelik bir ölüm ötesi bilimiydi. KA halinin daha önceki varlığın sürekli fantezilerini tekrar yaşamasını önlemeye yönelik uygulamalar içermekteydi. Hatta eski Mısırlılar ölüm anında bu garip süreci değiştirebilecek bir sistem yaratmışlardır ve araştırmalar diğer birçok farklı topluluğun da bu inançları paylaştığını göstermiştir. Hatta, Tibet Ölüler Kitabı da dahil olmak üzere Tibet Tantra'sında dönüşüm uygulamalarının da bireysel uygulayıcıyı bu aynı amaca doğru yönlendirmek için tasarlanmıştır.

    Kadim Mısırda kutsal ölüm ötesi bilimi iki şey üzerinde odaklanmıştı. Biri BA'nın reenkarnasyon sürecine son vermektir. Diğeri de KA'nın fantastik, rüyamsı halini kaldırmaktır. Görünüşe göre bilim ölüm zamanında bir daha ayrılamayacak şekilde KA ve BA'nın özlerini yeniden birleştirmekti.

    Ama dahası da var. Neredeyse ölümsüz varlık aynı zamanda dünyasal ruh aleminin bekçisi ve geliştiricisi olacaktı. O artık Dünyada olup biten olaylara etkisi olan, bütün dünyalıları daha yüksek bir ruhsal farkındalığa getirmek üzere yardımcı olabilecek kapasitede bir varlığa dönüşmekte.

    Bu kutsal görevi yerine getirmek için kişinin yaşamını nasıl idame ettiği, nasıl bir yaşam sürdüğü hayati bir önem arz etmekteydi. Böylece kadim Mısırlılar yaşamda süregelen her karşılıklı etkileşim, karar ve güdü KA'nın bir yönünü içermekteydi. Varoluşun sonsuz olduğunu ve gelişmenin bedenin ölümden sonra devam ettiğini inandıkları için bu dünyada olacak şeylerin ölüm ötesine yansıyacağını biliyorlardı. Bu Uzak Doğudaki "karma" yasasına çok yakın bir kavramdır. Dolayısıyla, eski Mısırlılar kimle iletişim ve dostluk kurdukları, kiminle cinsel cinsel ilişkiye girdikleri ve iş yaptıkları konusunda çok dikkatli davranıyorlardı. Önemli olan erdem ve basiretli yaşam sürmek, kişisel KA'larının bu yaşamda negatif deneyimlerle kirlenmesiydi. Varoluşun esas anlamı ve kişinin çevre ile ilişkisi üzerinde sessizce tefekkür etmekle geçen saatler önemli bir yer işgal etmekteydi. Bu tür bir yaşamın hakikat, içsel görü ve idrak, bilgelik ve şefkatin oluşturduğu yüksek ruhsal vasıfların geliştirilmesi ve deneyimlenmesine yol açacağa inanılırdı.

    Mısırlılar bizim yıldızların "tohumları" olduğunu inanırlardı. İnsanları yürüyen, konuşan, düşünen ve şuurlu "yıldız nesnesi" oldukları inanılırdı. Bu da gerçekten doğrudur. Bedenlerimiz kadim sönmüş yıldızlardan, kozmik artıklardan ve galaktik partiküllerden gelen uzay tozlarından oluşmuştur. Bu gezegende tarihimiz boyunca toz ve su mucizevi bir şekilde canlı yıldız nesnesini yaratmıştır.

    Dolayısıyla, ölüm ötesi birçok aleme gezginlik kadim Mısırlı rahip/bilim adamlarının ritüel ve uygulamalarının önemli bir parçasıydı. Uygulama ve ritüellerini dikkatli bir şekilde yerine getirdiklerinde bile halen ölüm anında ayrışılan KA ve BA açısından şaşkınlık yaşandığını öğrendiler. Reenkarnasyon çemberinden kurutulan BA, halen çok yönlü ve anlaşılması zor ölüm ötesi alemlerinde yolunu bilmemekteydi. Bir haritaya danışmadan, yaşamdayken öğrenebileceği bir rehberin yardımı olmadan astral oyun sahası anlaşılması oldukça fazla karmaşık bir yerdir.

    Bu kadim rahip/bilim adamları meditasyon, Şamanik maddeler ve kutsal ritüeller kullanarak etrafımızı görünmez bir ağ gibi saran yüksek diyarlarda Şamanik yolları gezdiler. Günümüzde "Ölüme yakın deneyimler" denilen hallere girerek bu kadim Şamanlar astral alemlerin sisli peçelerini aştılar. Ölüm ötesi sonsuz alemlerde yolculuk yapmak için uygulamalar veya bir dizi ritüel geliştirdiler.

    Bütün bu Şamanik çeşitli yolculukları sınıflandırıp karşılaştırılırken Şaman veya ölümü deneyimleyen kişinin ölüm ötesi yaşamda neler olduğunu anlamasını ve nereye gidileceğini gösteren bir sistem inşa ettiler. Haritalarına "Hayat Ağacı" dediler. Bu ağacın amacı ölümde birleşen KA ve BA'nın astral yollarda seyahat etmesini sağlamaktı. Bu haritanın hayati önemi bu makalenin ikinci bölümünde açıklanacaktır.

    Ayrıca, bu bilim, gezegenimizde hatlar döşeyen birçok kadim "ley" çizgilerle ilgili olabilir. Bu çizgiler İngiltere'den İrlanda'ya, dağlardan bozkırlara dek dünyanın her tarafında bulunmuştur. Ley çizgiler 6 bin metre yüksekliğinde Ant dağlarında bile bulunmuştur. Genelde mükemmel şekilde düz çizgilerdir. Anlamları uzun yıllardır bilinmemekteydi. Onların UFO pistleri olduğu veya kadim karayolları olduğu konusunda spekülasyonlar yürütülmüştür. Paul Devereuax'nın araştırmalarına göre onlar kadim Şamanik yollardır. Şamanik ruh yolları olarak gelişmiş ruhların hareket edip başka alemlere girmeleri sağlandığı iddia edilmekte. Bundan dolayı eski Şamanlar hem bu ley çizgilerin üzerinde gömülürlerdi. Böylece KA'ları kutsal bir yerde muhafaza edilmekteydi. Avrupa'daki Şamanik geleneğe göre krallar ve rahipler akan dere ve nehirlerin altında gömülmeleri ön görülmekteydi. Nehre baraj kurup küçük bir su geçidi yaparlardı, sonra cesedi nehir yatağında gömüp suyu serbest bırakırlardı. Böylece ceset bulunamayacağı bir şekilde muhafaza edilmiş olurdu ve nehir veya deredeki su akışı doğal bir ley çizgisi oluşturduğu kabul edilmekteydi. Hint geleneğindeki İndra'nın ağı gibi leyler gökyüzünde yıldızlar arasındaki yollar olarak yansımaktaydı. Mikrokozmos ve makrokozmosu birleştiren kutsal dili okuyabilenler için, daha büyük evren içinde dünya bütün taşları, ormanları, dereleri ve nehirleri ile yıldız ve gezegenlerin dünyadaki temsilcileriydi. Böylece dünyada dolaşan üstatlar sadece toprağın psişik motiflerini takip etmiyorlardı, ama aynı zamanda dünyayı aşarak yıldızların arasında yürüyorlardı. Avustralyalı yerliler taşların yıldızların şarksını söylediklerini inanırlardı. Dikkatli dinlerlerse gök kürelerinin müziğini duyabileceklerini inanırlardı.

    Yaşadığımız ve üzerinde dolaştığımız bu dünya sayısız KA ruhların ruhsal kalıntılarıyla doludur. Toprağın kendisi ölü bitki, hayvan ve insan artıklarından oluşmuştur. Her biri toprağa KA'sını bağışlamıştır. Yediğimiz yemek geçmişte varolan sayısız yaşam formların kalıntılarını içeren toprakta yetişmiştir. Her biri toprağa bir o toprakta bir şarj kaydetmiştir ve o da yediğimiz yemeğe ve içtiğimiz suya ilave edilmektedir. Bundan dolayı bazı Tibet Budist uygulamalarda et yenmeden önce bazı mantralar zikredilir. Eğer uygulayıcı aydınlanma yoluna koyulmuşsa, tam şuurluluk ve farkındalıkla bir hayvanın etini yemekle onun gelecekte aydınlanmasına neden olacağı inanılmaktadır. Ruhsal açıdan ele alındığında uyanmış uygulayıcı kendi özünü hayvanın KA'sı ile iliştirmiştir.

    KA özünün toprağa aktarılması ayrıca çağlar boyunca inanılan kan ve toprağın arasındaki bağın sebebidir. Soykırımı uygulandığında bile öldürülen halkın KA özü bir zaman yaşadıkları topraklarda mekan eder.

    Bu bakış açısından, Amerikan yerlileri halen Amerika Birleşik Devletlerinin ruhsal manzarasına hakim durumdalar. Toprağı ne kadar kazıp doğayı tahrip etsek, sadece çevreyi değil, doğada mekan eden KA ruhları da tahrip etmiş oluruz. Poltergeist filmi bu cahil davranışın sonuçlarını açıkça gösterir. KA ruhu rahatsız olup kaçtıkça, bizim geleceğimiz de bozulur ve tahrip olur. Eski mezarlıkların kazılması, atalarımızın kutsal tabutların açılması, ley sistemin yok edilmesi nihai olarak ruhsal aydınlanmayı yok eder.

    Giderek ruhsal mirasımızla irtibatımız azalıp betonlaşmış maddi dünyamızın çekiciliğine kapılmış hapsoldukça, giderek yaşantımızda açgözlülük, kibir, şehvet, kin ve şiddetin karanlık ihtirasları hakim olmaya başlar. Işık, ahenk ve güzelliğin ilahi alemine karşı kör olarak ruh ve tin; KA ve BA diyarlarının kutsal bilgisini feda etmekteyiz. Maddi kazanç için manevi değerlerimizi takas ederken, New York Metrosunda hortlayan kayıp ve öfkeli hayaletle farksız olmaktayız. Gezegenimize karşı saygısızlık, KA'ımızın menşei ve zilyedimize karşı saygısızlık ayrıca sonsuzluktaki konumumuza karşı saygısızlıktır. Kendi tasarım ürünümüz olan bir cehennem diyarını yaratmaktayız. Bu diyarda KA'ımız terk edilmiş bir şekilde sonsuza dek anlamsız yaşamlar sürecektir.

    Dolayısıyla, görüyoruz ki "ruh" ve "tinin" çok farklı anlamları vardır. Biri enkarne olan ve reenkarne olan Tanrının izi BA'dır. Diğeri tinin dünyada maddi ve psişik tezahüratı KA'dır. Kumda bir iz gibi, kadimlerin dökülen harabeleri gibi KA sadece tinin veya Özün izini bırakır. Değişen değerlerin hükmettiği, ışık ve karanlığın güçleri mücadele ettiği bu günlerde atalarımızın bilgisini arayıp tanımak ve öğrenmek bize kalmıştır. Böylece ilahi diyarlara tekrar erişip rotamızı çizebilir ve yıldızlar arasında ölümsüz yerimizi alabiliriz.
  • Sokağın diğer ucunda peydahlanan kırmızı bir şey beni olduğum yere çivilemişti. Öylece kalakalan sadece ben değildim. Köpekler havlamıyor, rüzgâr esmiyor, saatler bile ilerlemiyordu. Hayat havada asılı kalmış bir martı boku gibi duruvermişti. Kainattaki tek devinim, kaldırımda bir şiir gibi süzülerek bana doğru yaklaşan arzunun o kızıl nesnesine aitti. "Düldül!" diye inledim ihtirasla. "Bir tur verir misin, gezeyim?" diye sordum gururumu ayaklar altına alma pahasına. "Veririm," dedi Mümtaz abi. O bir saniye, mutluluktan bayılacağım sandım. Ama sonra ayı gibi gülerek elini şaklatıp nah işareti yaptı. "Bunu veririm, ister misin?" Şeytan diyordu, kafa göz giriş piç kurusuna. Belki o sikindirik Düldülünden çıkamadan, birkaç tane yapıştırıp kaçabilirdim. "Ayıp ediyorsun Mümtaz abi," dedim yutkunarak. "Ne olur yani, biraz kullansam?" "Nasıl kullanacaksın lan sen bunu o boyunla?" "Kullandım ki daha önce," diye yalan attım. "Yok ya?" Artık iyiden iyiye kafaya alıyordu beni. "Kuzenimin de var aynısından," dedim. "İki tekerlekli bisiklet sürmeyi kıvıramayınca bundan aldılar." Tanrım, ölecektim kıskançlıktan. "Siktir lan, indirme beni aşağıya!" Bunu söyledikten sonra da çekti gitti serseri, egzozuna boğuldum. Metaforik anlamda yani.