Murat Ç, bir alıntı ekledi.
14 May 14:07 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Vali Vekili Aynı Günümüz Atatürk Düşmanları Gibi;
19 Mayıs kutlamalarına bile katlanamayan, Atatürk'ten haz etmeyen Vaki Vekili'ne basın toplantısına devam etmesi için söz verdi komutan...

"Aziz milletim,
Ben Atatürk'ü tanımayan talihsiz bir nesildenim. Allahıma hamdolsun ki bugün kendilerini görmek bana da nasip oldu.(!) Daha görür görmez, Atamızı çelik mavisi gözlerinden tanımış fakat izni olmadığı için tanıdığımı belli etmemiştim. (!) Artık açıklayabilirim.

Atatürk yeniden Samsun'da!.. (!)

ATATÜRK Ölmez!.." (!)

Daha devam edecekti ama Vali Vekilinin kendini dağıttığını gören komutan ayağa kalktı. Açıklama sona ermişti.(!)

19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 18 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım)19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 18 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım)
Elfida., bir alıntı ekledi.
07 May 21:57

Böyle bir göğe bakmaya çok ihtiyacım var.
Gökyüzü pırıl pırıldı. İçinde bembeyaz uçuşan yıldızlara göre karanlıktı ama yine de pırıl pırıldı; sanki orada muazzam bir ışığı örtmekte olan kadife bir perde vardı, sanki parıldayan yıldızlar sadece o perdedeki delikler ve yırtıklardı, o anlatılmaz aydınlık da oralardan sızıp öyle parlıyordu. Gökyüzünü daha önce hiç o geceki gibi görmemiştim; öylesine parlak, öylesine çelik mavisi ve sertti, ama yine de kıvılcımlar saçıyor, ışıklar sızdırıyor, coşkuyla taşıyor, aydan ve yıldızlardan aşağıya akan ve bir yandan da için için yanan gizemli bir iç bölgeden geliyormuş gibi görünen ışıklarla kaynıyordu.

Amok Koşucusu, Stefan Zweig (Sayfa 3 - TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI - 5. BASIM EKİM 2017, İSTANBUL - ÇEVIREN: NAFER ERMİŞ)Amok Koşucusu, Stefan Zweig (Sayfa 3 - TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI - 5. BASIM EKİM 2017, İSTANBUL - ÇEVIREN: NAFER ERMİŞ)
Fatma Nur, bir alıntı ekledi.
 11 Mar 00:27 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · Puan vermedi

…bir kadının Shakespeare’in çağında Shakespeare’in oyunlarını yazmış olabilmesi her yönüyle ve tümüyle olanaksızdı. Gerçeklere ulaşmak olağanüstü güç olduğundan, izin verin, düş gücümü harekete geçirip Shakespeare’in Judith adında son derece yetenekli bir kız kardeşi olmuş olsaydı neler olurdu diye şöyle bir tahmin yürütmeye çalışayım. Shakespeare büyük olasılıkla liseye gitmiş, Latince –Ovid, Virgil ve Horace- ve gramer ile mantık üzerine bilgi edinmişti, çünkü annesine yüklü bir miras kalmıştı. Çok iyi bilindiği gibi tavşan avlayan, belki de geyik vuran ele avuca sığmaz bir oğlandı ve yapması gerekenlerden çok daha önce, kendisine normalden çok daha kısa bir sürede çocuk doğuran, komşu çevrelerden bir kadınla evlenmek zorunda kalmıştı. Bu felaket, onun şansını denemek için Londra’ya gitmesiyle sonuçlandı. Tiyatrodan hoşlandığı anlaşılıyor; bu işe sahne kapısında nöbet tutmakla başladı. Kısa sürede tiyatroda iş bulup başarılı bir oyuncu oldu ve dünyanın merkezinde yaşamaya başladı; artık herkesle karşılaşıyor, herkesi tanıyor, sanatını tahtaların üzerinde uyguluyor, zekâsını sokaklarda kullanıyordu; kraliçenin sarayına giriş hakkını bile elde etti. Bu arada, olağanüstü yetenekli kız kardeşinin evde kaldığını varsayalım. O da aynı ölçüde maceracı, aynı ölçüde yaratıcıydı ve dünyayı tanımak için yanıp tutuşuyordu. Ama okula gönderilmedi. Horace ve Virgil okumak bir yana gramer ve mantık gibi bir olanağı dahi yoktu. Arada bir eline bir kitap, belki de erkek kardeşininkilerden birini alıp birkaç sayfa okuyordu. Tam o anda annesi ya da babası içeriye girip çorapları yamamasını ya da pişen türlüye bakmasını ve kitap kâğıtla oyalanmamasını söylüyordu. Sert ama şefkatle konuşurlardı, çünkü bir kadın için yaşam koşullarının ne denli zorlu olduğunu bilen ve kızlarını seven dürüst insanlardı –hatta büyük olasılıkla Judith babasının gözbebeğiydi. Belki de bir elma ambarında gizlice birkaç satır karalamış ama yazdıklarını özenle saklamak ya da yakmak durumunda kalmıştı. Ne var ki, daha yirmisine varmadan tanıdık bir yün tüccarıyla arasında söz kesildi. Evlilikten nefret ettiğini haykırdığı için babası tarafından dövüldü. Sonra babası onu azarlamaktan vazgeçti. Bunun yerine kendini incitmemesi, bu evlilik meselesinde onu utandırmaması için kızına yalvardı. Ona bir dizi boncuk ya da güzel bir etek vereceğini söyledi; gözlerinde yaşlar birikmişti. Judith ona nasıl karşı koyabilirdi? Babasının kalbini nasıl kırabilirdi? Ancak yeteneğinin gücü onu buna zorluyordu. Eşyalarını küçük bir çıkına koyup bir yaz akşamı iple pencereden aşağıya indi ve Londra’nın yolunu tuttu. Henüz on yedisinde değildi. Çalılıklarda ötüşen kuşların sesi kulağa onun sesi kadar hoş gelmezdi. Erkek kardeşininki gibi bir yeteneğe, sözcüklerin uyumu konusunda son derece canlı bir imgeleme sahipti. Yine kardeşi gibi tiyatrodan hoşlanıyordu. Sahne kapısına dikilip oynamak istediğini söyledi. Adamlar gülüp onunla alay ettiler. Şişman, ağzı bozuk bir adam olan tiyatro müdürü kaba bir kahkaha savurdu. Kanişlerin dans etmesi ve kadınların oyunculuk yapmasıyla ilgili bir şeyler böğürdü, hiçbir kadın tiyatro oyuncusu olamaz dedi. Bir şeyler çıtlattı –ne olduğunu tahmin edebilirsiniz. Sanatında eğitim görmesi mümkün değildi. Akşam yemeği için bir tavernaya gidip geceyarısı sokaklarda dolaşabilir miydi? Ne var ki yazarlık dehası kıza rahat vermiyor, erkeklerle kadınların yaşamlarını ve huylarını inceleyerek açlığını doyurmak için yanıp tutuşuyordu. Sonunda –yüzü inanılmaz biçimde Shakespeare’e benziyordu; aynı çelik mavisi gözlere, aynı kavisli kaşlara sahipti- en sonunda oyuncu menajer Nick Green, ona acıdı; Judith bu beyefendiden hamile kaldığını öğrendi ve böylece –bir kadın bedeninde kıstırılıp kalmış bir şair ruhunun şiddetini ve ateşini kim ölçebilir? –bir kış gecesi canına kıydı ve şimdi otobüslerin durduğu bir kavşakta gömülü yatıyor.
Eğer Shakespeare döneminde bir kadın Shakespeare'in yeteneğine sahip olsaydı hikaye aşağı yukarı böyle olurdu, diye düşünüyorum.
...
Shakespeare'in kızkardeşi hakkında uydurduğum hikayemi gözden geçirirken bana doğru gelen şuydu: On altıncı yüzyılda büyük bir yetenekle doğan her kadın mutlaka delirirdi, kendini vururdu, ya da köyün dışındaki ıssız bir kulübede geçirirdi hayatının son günlerini, yarı cadı yarı büyücü sanılır, korkulur ve alay edilirdi. Yeteneğini şiirde kullanmayı denemiş olan üstün yetenekli bir kızın başkaları tarafından kösteklenip engellenince, acı çektirilince, kendi çelişkili dürtülerinin arasında kalınca ruh ve bedeb sağlığını mutlaka kaybedeceğine emin olmak için psikoloji konusunda uzman olmak gerekmez. Şiddet görmeden; akıldışı olabilir ama acılar çekmeden hiçbir kız Londra'ya gidip bir tiyatronun sahne kapısında duramaz ve aktör -yönetmenlerin karşısına çıkamazdı- çünkü iffet bazı toplumların bilinmeyen nedenlerle uydurduğu bir fetiş olsa bile bir kadının öyle olması istenirdi

Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf (Sayfa 52)Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf (Sayfa 52)
Buğlem Kaya, bir alıntı ekledi.
09 Mar 17:30 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Çelik mavisi gökte hiç kuş uçmaz çıplak, gri toprakta hiçbir hareket yoktur. Her yeri sessizlik kaplamıştır. Dinlemeye kalkarsanız, bu boş arazide sessizlikten başka hiçbir şey duramazsınız. Sadece sessizlik; tam, kalbi yoran bir sessizlik.

Sır Perdesi Aralanıyor - Kızıl Dosya, Arthur Conan Doyle (Sayfa 108 - Martı)Sır Perdesi Aralanıyor - Kızıl Dosya, Arthur Conan Doyle (Sayfa 108 - Martı)

Hadi bana çelik mavisi bir gece getir
Hadi dostlukları tek tek koparıp getir
Alnımdan öp beni e mi, yitik sıcaklığımı getir
Gençliğimi çılgınlığımı deli günlerimi getir
Ne o sarıyıldız sen de mi ağlıyorsun


Hasan HÜSEYİN

ana bir şimşek çak
ortalık fena karanlık
yüreğim örtülüyor
ağır bir dalgınlığa genişliyorum
durmadan değişen o mevsimde
dağlarda kalın
omuz omuza bulutlar
çok fena kalabalık
ellerim çıplak
bana bir şimşek çak
kötü bir tuzaktayım
bilmem ne yapsak
aklımda fikrimde onlar
yaşlı ve genç
erkek ve kadın
korkularıma tutsak

bana bir şimşek çak
içim içime sığmıyor artık
vahim bir çağrışımdan
daha vahimine atlamaktayım
bana bir şimşek çak
belki fena halde
yanılmaktayım
o ince kız çocuğu
gün doğmadan her sabah
bir hapisaneden bir nezarethaneye
kelepçeli götürülüyor
dudakları titrek
gözlerinde buğu
bilmem ki nasıl anlatayım
bağışlanmaz suçu dünyayı sevmek
bir de o
adını bile bilmediği
kıvırcık saçlı 'devrimci' öğrenciyi
fakülte kapısında vurulmuş
yağmurun altında
çıplak
bana bir şimşek çak
çok yanlış anlaşılmaktayım
hesabım yanlış bir mahkemede görülüyor
içimdeki zemberek
boşandı boşanacak
yaşamak mı gerek
yoksa unutmak mı
şaşırmaktayım
galiyef yoldaş ne olacak
galiyef yoldaş sibirya sürgünü
sanki yalın bir bıçak
kayarak
bir kırlangıç hızıyla
bulutların arasından
karanlığın böğrüne saplanacak

galiyef yoldaş ne olacak
galiyef yoldaş sibirya sürgünü
elinde bir mektup eski yazıyla
artık yüzünü bile unuttuğu
karısından
burnunda sadece kokusu var
ilkbahar kadar müşfik
sonbahar kadar yumuşak
galiyef yoldaş ne olacak
avrasyada hala mazlumların uğultusu
kısa bozkır atlarının nallarından
gizli kıvılcımlar ki etrafa saçılıyor
azadlık mermileridir
çekirdekleri çelik
cehennem gibi sıcak

bana bir şimşek çak
sala veriliyor görünmez minarelerden
izmir de istibdat'ı yaşamaktayım
bir yangın soluğu sokak içlerinden
kordonboyunda muzaffer atlılar
fahrettin paşanın süvarisi
bana bir şimşek çak
yolumu aydınlatacak
gazi'nin gözlerinden
mavi bir şimşek
kuva-yı milliye mavisi
aynı emaneti taşımaktayım
'hürriyet ve istiklal benim karakterimdir'
çünkü hain sinsi ve korkak
aynı düşmana karşı
savaşmaktayım

attila ilhan

Aşık İhsani


Demem şu ki sevdiğim, ortaçağdan bu yana bana öyle bir ters geldi ki,1971 Mart,Nisan,Mayıs ve sonrası….Yıkılası mahpushaneler tıklım tıklım evde, yolda,işte, sokakta, on on, yüz yüz, bin bin adam toplanmakta. Anlayacağın ne kadar ben çağımdan ve üzerinde büyüyüp suyunu içtiğim toprağımdan yanayım diyen aklı işleyen, genç, yazar, öğretmen, sanatçı, işçi-köylü varsa ve hatta kim ki okur-yazarsa şimdi bunlar küme küme, her yerde bahtı kara Türkiye’mde içerde.Yani budandıkça artan ve Türkiye’min o silinmez gibi yüz karasını yeryüzünde çıra çıra ağartan bu her biri bir yurtseverin yeri şimdi küfürden yapılı ve işkence kapılı birer zindan ipleri.
İşte böyle iki gözüm, daha sözüm bitmedi .Eli kolu kanlı, kirli yıkılası karanlık biraz daha çarkederek geriye ak beyazı yığın yığın içeriye aldı. Ama bu kadarla yetmedi. Tadı bal ve o kadar da kutsal bu yerin gerçek öz sahibi devrimcilerin birer hain gibi duyurarak adını ve anayla babaya evladını gammazlatıp duran ve kardeşi kardeşe kahpecene vurduran, bu karanın da karası zehirini var gücüyle kusmakta. Ve de işin en kötüsü sözüm ona demokrasi erleri, yani muhalefet liderleri mezarına girmiş birer ölü gibi susmakta. Şimdi anladın mı? Bu işin nedenini ve neden yurdumun aşı, işi, eğitimi olmayan çocukları köşe başlarında satar körpecik bedenini. Ya da neden ekmeği kuru, acı ve çoğunlukla dokuz nüfus tek oda da kiracı. Kendi bile ayağı çarıktan, başı sarıktan kurtulamayan köylüm, biri karısının çeyizini, diğeri sarı öküzünü satıp birazcık karın doyurmak için, soluğu alır giderek kalır dili ve töresini bilmedikleri Almanya’larda.
Gazetelerde gördün mü? bilmem. Gençler ölüyor. Bizim gençlerimiz. Ama hayır sevdiğim hayır. Bu gençler ve bunlar gibiler sanılmasın göçüp göçüp gittiler. Bunlar sadece Türkiye’de devrim tarihinin iç budak göbeğine birer altın başlı çelik çivi gibi gömüldüler.
Hani 12 Mart’ta ihanetle suçlanan siyasi kodamanlar vardı ya sevdiğim. İşte onlar kurtardıkları gibi başlarını yüzbinler, milyonlara çıkardılar ardından maaşlarını. Sonra iyiden iyiye beylerin maaşı ödensin diye, günü kara fukara halkımın sırtına ekmekten kömüre, tütünden demire, havadan suya, gazdan tuza zam gene geldi.
Hele işsizlik öylesine büyümekte ki deme gitsin. Her köşede bir dev gibi ayakta. Ortada bir de gammaz direttiler ipe tesbih dizer gibi arda arda. İnan görülmemiş zülüm ve işkencenin en adisi bunlarda.Daha nasıl desem. Bilirsin hani o bir devrim devrim diye gelen ve aklınca bir şey bilen yaşlının üstünde yaşlı ve anlaşıldı ki boş bir küfe gibi başlı bilmem neyin balyozcu başı, devrime karşı en çok çıkarak, anayasa duvarını yıkarak foseptik çukuru açar gibi açtı savaşı. Sonra birer birer sözüm ona sözcüler yat borusu haline getirilen radyo ve gazetelerden bağır bağır avazları çıktığı kadar “Gençliğin yabancı ideolojiye kandığını, onlar için idam fermanı hazırlandığını deyip deyip utanmadan bağırdılar. Ama hayır sevdiğim hayır. Bu gençler peşlerine düşen birkaç ağzı salyalı ite ve idamlı, zindanlı tehdite dönüpte bakmaz. Ve atasının armağanı yerini, yani alnının ak terini emperyalist sömürüye bırakmaz.
Ha! az daha unutuyordum. Hani o bir işe girebilmek için rüşvet parası biriktiremiyen komşumuz onbir çocuk babası hamal Hamo vardı ya.Hani karısı giden yıl hastahane kapıları önünde ,boş bir yatak beklerken ,bayramın ilk gününde ölmüştü. İşte onu kaybettik. Bir de önceki gün komşulardan biri ölüsünü gömdürdüğü tabutu gece camiden aşırıp yaktı.Tabutluğun bir yerine bir de şöyle bir mektup bıraktı. ”Açlığa ne ise ya soğuğa dayanamadık. Bir tabut götürüp yakacağım. Allah afetsin” Ha! ha! öyledir. Belki bu gerçekler elleri ve nefesleri kan kokan, paslı, isli kafaların gitmeyebilir hoşuna. Ama inan bir tanem sarı balın arısını ve öz karısını satar gibi vatanımızı satanların çabaları boşuna. İşte sana bir örnek: Hey! Boyu boyum, huyu huyum, yolu yolum kafam yüreğim, kolum. Bu içi yanan ve devrimi getirmekle suçlanan gençler ne dediler biliyormusun? yargılanırken birer birer “Türkiye halkı ve kurtuluşu yolundaki eylemde ölümü kucaklarız” Hah! ha! ha! hayd! be kökü kanlı kırlarımı süsleyen gök mavisi çiçeğim. Ha! ha! hayd! be!.Çeliğin suyu ve altının sarısı kadar öz bu söz, zülmün sırça sarayını zülmedenin başına boz bulanık bir toz gibi yıktı. Bana gelince ve sen birgün he evet he deyince seninle oturup yan yana sana anlatacaklarım çok.Şimdilik hurda bir demir yığını gibi, gözaltındayım burda. Ama ey! benim soğuk duvar diblerinde üstü başı ,ayağı çıplakların beklediği güneş kadar sımsıcağım. Hiç kuşkun olmasın sazıma ve şiirlerime başı kör deyimi mermi dolu silaha sarılır gibi gene sarılacağım.Gene türkülerimi yapıp gene haykıracağım.

...............
....................
..............................


Metin yazarı:Aşık İhsani
Metini Okuyan:Aşık İhsani

Kemal Tuncar, bir alıntı ekledi.
26 Oca 16:57

Bütün gün gökyüzü apaçıkken, şimdi, Batı'dan gelen bulutlar kaplıyor her yeri.
Önce çelik mavisi, sonra kapkara... Işık, azıcık, — geçiyor.------Ve, hep, gürültü... Nasıl dayanırım -- --

Uzak, Oruç Aruoba (Sayfa 34)Uzak, Oruç Aruoba (Sayfa 34)

Hadi bana çelik mavisi bir gece getir ..
Hadi dostlukları tek tek koparıp getir ..
Alnımdan öp beni e mi?
Yitik sıcaklığımı getir ..

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Bana Bir Şimşek Çak
bana bir şimşek çak
ortalık fena karanlık
yüreğim örtülüyor
ağır bir dalgınlığa genişliyorum
durmadan değişen o mevsimde
dağlarda kalın
omuz omuza bulutlar
çok fena kalabalık
ellerim çıplak
bana bir şimşek çak
kötü bir tuzaktayım
bilmem ne yapsak
aklımda fikrimde onlar
yaşlı ve genç
erkek ve kadın
korkularıma tutsak

bana bir şimşek çak
içim içime sığmıyor artık
vahim bir çağrışımdan
daha vahimine atlamaktayım
bana bir şimşek çak
belki fena halde
yanılmaktayım
o ince kız çocuğu
gün doğmadan her sabah
bir hapisaneden bir nezarethaneye
kelepçeli götürülüyor
dudakları titrek
gözlerinde buğu
bilmem ki nasıl anlatayım
bağışlanmaz suçu dünyayı sevmek
bir de o
adını bile bilmediği
kıvırcık saçlı 'devrimci' öğrenciyi
fakülte kapısında vurulmuş
yağmurun altında
çıplak
bana bir şimşek çak
çok yanlış anlaşılmaktayım
hesabım yanlış bir mahkemede görülüyor
içimdeki zemberek
boşandı boşanacak
yaşamak mı gerek
yoksa unutmak mı
şaşırmaktayım
galiyef yoldaş ne olacak
galiyef yoldaş sibirya sürgünü
sanki yalın bir bıçak
kayarak
bir kırlangıç hızıyla
bulutların arasından
karanlığın böğrüne saplanacak

galiyef yoldaş ne olacak
galiyef yoldaş sibirya sürgünü
elinde bir mektup eski yazıyla
artık yüzünü bile unuttuğu
karısından
burnunda sadece kokusu var
ilkbahar kadar müşfik
sonbahar kadar yumuşak
galiyef yoldaş ne olacak
avrasyada hala mazlumların uğultusu
kısa bozkır atlarının nallarından
gizli kıvılcımlar ki etrafa saçılıyor
azadlık mermileridir
çekirdekleri çelik
cehennem gibi sıcak

bana bir şimşek çak
sala veriliyor görünmez minarelerden
İzmir de istibdat'ı yaşamaktayım
bir yangın soluğu sokak içlerinden
kordon boyunda muzaffer atlılar
fahrettin paşanın süvarisi
bana bir şimşek çak
yolumu aydınlatacak
gazi'nin gözlerinden
mavi bir şimşek
kuvayı milliye mavisi
aynı emaneti taşımaktayım
'hürriyet ve istiklal benim karakterimdir'
çünkü hain sinsi ve korkak
aynı düşmana karşı
savaşmaktayım