• Gülten Akın, "durup ince şeyleri anlamaya" yönelimli, incelikli bir kadın şairimiz. Şiirlerinde olduğu gibi şiir üzerine görüşleri de çok kıymetli.
    Eserini üç ana başlık altında toplamış. İlk bölümde, 'içerik gelişimi' hakkında. 15 büyük şairimiz ele alınıyor. İkinci bölüm, 'Şiirde yapı' üzerine, yapısalcı şiiriyle Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi, gibi şiire yapı bakımından yaklaşan, bu anlamda şiire yön veren şiir anlayışlarıyla üstadlarımız. Onlarda anlam ikinci plana atılmış gibi ama bunu ancak Ahmet Haşim için kullanmalıyız. Daha sonra gelen Ahmet Muhip Dranas, Metin Altıok, Süreyya Berfe -burada bir parantez açmak gerekir ki Süreyya Berfe'nin yapısalcı şiiri dikkate şayan. "Yorgunluktan başım düşüyor." "Yüzümün rengi durdu." "Oda çekmiş sıcağını." "Gözlerim soldu." vb. bu dizeler onun özgün şiirinin bir örneği olan Bir Dost Bulamadım Gün Akşam Oldu'dan alıntı. Açıkça görülüyor ki, Berfe'nin şiiri, farklı bir aşamada, ayrı bir yerde- gibi yapı, Berfe' de örnek verdiğim gibi farklı bir boyutta.
    Son bölümde de şiirleriyle pek tanınmayan, yine de özgün kalemleriyle başarılı olmuş şairlerin/yazarların şiir anlayışları üzerine eğilmiş. ( Enis Batur, Murathan Mungan, Barış Bıçakçı gibi)

    İlk Not'yla, "Şiir kıskançtır. Başka uğraşların ondan zaman ve ilgi çalmasına küser. " diyerek başlıyor söze.
    İlk şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca oluyor. Dağlarca'nın Çocuk ve Allah adlı kitabı itibariyle şiir dilini tahlil ediyor. Onun için "biçim,öz, dil birliği" vardır diyor. Ona göre Dağlarca ikilikler üzerine bir denge sağlamıştır. "İlk şiirinden son şiirine dek kendini geliştirmiş bir ozandır."
    Behçet Necatigil, şiiri ve yaşamı iç içe bir şair. "Ozan daha çok çevirmiş gözlerini içeri," deyip "Dil kıvrak, anlatım etkin, usta işi. Kendini ezberleten şiiler." diye ekliyor.
    ( Her şairi ve şiirini incelerken, sonuna da, beğendiği bir iki şiirini de koyuyor G.Akın)
    Cahit Külebi, " Gerçek ozandır, seçkindir." diyor. Garip şiiriyle benzerliği, yalın oluşu. Farklı yanı ise, "Anadolulu. Yıpranmamış." olmasıdır.
    Necati Cumalı için, "Kısa halk destanları türünde başarılı olduğu hep" diyerek Cumalı'nın şiirinin folklorik özelliğini öne sürüyor. Ardından, " süse başvurmadan, yalın yazıyor." derken öykülemeyi amaç olarak kullandığı için de eleştiriyor. Hatta bunun için, "keşke şiirlerinde daha çok- öyküden çok- dram egemen olsaydı." diye sitem bile ediyor.
    Ceyhun Atuf Kansu, "Dünya kardeşliğinin, sevgisinin ozanı. Halkın mutluluğu için yazan ozan." Dünya bizimdir. Şiiri hepimiz içindir. Öyleyse 'bağbozumu' sofrasına buyuralım.
    Atilla İlhan. Şiirini yüceltiyor. Doruklara vardırıyor. "Atilla İlhan'da öyle şeyler var ki, insan onlardan sonra şiir okumak istemez. Yüzyıl doyurur adamı." iddialı! Yerel sözcüklere başvuruyor İlhan. Bireyci ve toplumcu şiir çizgisi olan bir şair.
    Ve Ahmed Arif. Onu ayıralım. Zira 'incelik ve korkusuzluk' sıfatları bir arada kullanılmamıştır bir şair için. Onun şiiri böyle, has şiir. "Ahmed Arif'in şiiri baştan sona somut gerçeklere dayanan bir şiir. Zor bir şiir." Hakkını veriyor. Ziyadesiyle.Sonra, "Benzersiz bir ozan." gerçekten benzersiz o!
    Orhan Veli. Devrimci bir şair. Türk şiirinin çizgisini değiştirmiş, dilde ve özde yalınlığı kullanmış, diğer 'Garip'çiler ile birlikte öncü bir şair Orhan Veli.
    Kendi yorumumu söylemem gerekirse, şiiri konuşma diline bu denli yakınlaştırıp da şiir tadını verebilecek, bu inceliği sindirebilecek bir başka şair yoktur diyorum.
    Anlatımda, mitoloji ve masallar öğelerine başvurmuş. Çok yoğun ve doyumsuz bir şiir.
    Oktay Rifat. Orhan Veli ile birlikte aynı çizgideler. Ancak Gülten Akın onu, Anday ve Orhan Veli'den ayırıyor bir noktada. "Oktay Rifat'ın şiire girişi, Anday'ın ve Orhan Veli'ninkinden çok daha sağlam, daha ölçülü." diyor. Folklora yaslanıyor. Anlam geliştiriliyor ve genişletiliyor.
    Melih Cevdet Anday. Rahatı Kaçan Ağaç kitabına yaptığı yorumda, "Japon şiirlerine benzer küçük şiirlere" benzetmiş. "halk şiirinden esinlenmiş olanlar" ve "içli, romantik şiirler, düşlerin ve dileklerin şiiri." şeklinde yorumlamış.
    Edip Cansever için, "Dize ustasıdır." demek yeterli olur sanırım.
    Turgut uyar'a duygusallığı yakıştırıyor. Ona göre, "Hoş bir duygusallığı var."
    Cemal Süreya. Yine şiirde değişen bir çizgi daha. İkinci Yeni şairlerinden. Erotik şiirin, "cinsel sevinin şairi."
    Metin Eloğlu, "Türk şiirinin 'kendi başına' olanlarından biri." diyor. Bu 'kendi başınalık' özgülüğü de beraberinde getiriyor tabii. 'Dilde benzersizlik' diye tanımlanabilir onun şiiri.
    Can Yücel'de mizah ön planda. Ancak bununla sınırlamamak lazım. Dildeki ekonomik yapılaşmada da başarısı görülüyor. Örneğin "Ideot'lojik" sözcüğü üzerinde duralım. Gülten Akın şöyle yorumluyor bunu. "İdeot'lojik yerine aptalca, sersemce diyemezdi. Çünkü anlatmak istediği bu değil. Hem ideolojik'ten kaynaklanan bir maraza bu belli, hem de olmaması gereken, yersiz, aptalca..."
    Ahmet Haşim'in sezgisel, imgesel şiir anlayışı. Anlamdan ziyade musikiye yakın, yani söz-müzik birlikteliği, ancak müziğe daha yakın onun dili. Ağır ama yoğun. Hoş... "Kendi özel dilini ve şiirini kurmuş" diyebiliriz.
    (Gülten Akın Haşim'in şiirini - tıpkı diğer şairlerde olduğu gibi- mısra mısra Hatta sözcük sözcük ele alıp tahlil ediyor.
    Ahmet Hamdi Tanpınar... Edebiyatımızın bel kemiği. Üstadımız. Gözdemiz. "Ne zamanın içinde olan,
    Ne de büsbütün dışında olan" büyük şairimiz. Bir lahza duralım ve nihayete vardıralım sözümüzü. Ona ithaf ettiğim şu dörtlükle.

    Ahmet Hamdi'ye
    Döndüm yine yalnız olarak kendime,
    Beyhude bir yolculuğun ardından.
    Yok kimse gönlümü avutacak,
    Gölgesiz bir ömür bu yaşadığım.

    Didindik durduk, onunla beraber şiir için. 'Zamanın ne içinde ne de büsbütün dışında.'

    Bir şairi ve şiirini, bir de şairin gözünden görmeli. İncelikli kadın ve şairimiz Gülten Akın'ın gözünden.
  • Bir duyguda boğulmak için şiire, hayatı anlamak için aforizmalara dalmak gerekiyor.

    Hayatta her şey insan için. Varlık olarak insanı tanımlamak için insan ve beşer kavramları kullanılır. Beşer olarak duygulara meyilliyiz, en çokta mutluluğa. Herkesin mutluluk tanımı farklı olsa da gidilmek istenen son duraktır. Bir anne için evladının iyi olması, bir hasta için sağlığının iyi olması, bir aşık için sevgiliye kavuşmak, bir asker için düşmanı yenmek, bir öğretmen için başarıyı ulaşmak... diye mutluluğun kavramları uzar gider.

    Insan olmak kavramı ise şöyle anlatılabilir. Insan "unutan" demek. Unutmak kavuşmanın sağladığı rahatlığın saniyesinde yaşanılan bir şeydir. Bu yüzdendir ki yazılanlar birbirinin tekrarı olsa da anlamlıdır. Hatırlamıyoruz ki aynı olduğunu bilelim. Unutmaya meilli olmak okumaya ve duyguları beslemeye iter.

    Iste bu noktada bizler hep olmak istediğimiz rotanın, yazılan duraklarına gideriz.

    Özlemek için Nazım'a
    Rakı için Can Yücel'e
    Sevmek için Ahmet Arif'e
    Sevilmek için Cemal Süreyya'ya
    Yasamak için Melih Cevdet'e
    Gökyüzü için Turgut'a
    Mavi için Edip'e
    ...

    sığınır, sığınır da özledim diyemez Nazım okuyorum deriz, yaşamayı hissetmek ne unuttum Melih Cevdet'e uğradım deriz.

    Düşünmek için Cibran'a uğrarız. Her telden tutar seni Cibran. Hayatı yazmıştır. Olunması gerekeni, olanı ve bekleneni. Çoğunlukla olması istenen yazılır, çünkü kimse bulunduğu yeri, duyguyu, zamanı beğenmez.

    Kaçmak istersin ya olduğun zamandan, kendinden... duygu için yol belli düşünmek için yol belli. Insan (unutan) dan beklemeye vakit harcama, içindeki duyguya seslenen bu yoldan geçmiş şaire, yazara bir uğra.

    Keyifli okumalar!
  • Cemal Süreya ve Sezai Karakoç üniversitede sınıf arkadaşıdır ve sınıflarında 'Muazzez Akkaya' isminde bir de kız varmış. İkisi de bu kızı gizliden gizliye severlermiş. Sınıfta gün boyu aynı kıza duydukları ilgiyi birbirlerine anlatırlarmış. Hatta Muazzez'e yazdıkları şiirleri birbirlerine okurlarmış. Sonra bu aşk, zamanla kızışmış ve birbirlerine 'ben elde ederim, sen edersin' derken 'kim elde edecek?' diye iddiaya tutuşmuşlar. Kaybeden büyük bir bedel ödeyecek demişler. Ve bu bedel ömrü boyunca üzerinde kalacak. Bedene fiziksel bir zarar olmayacak diye de karar kılmışlar. Ve sonunda adını değiştirmeye gelmiş olay.

    Cemal Sürey(y)a kazanırsa ;Sezai Karakoç'un soyadı 'Karkoç' olacak.

    Sezai Karakoç Kazanırsa ; CemaL Süreyya'nın soyadı 'Süreya' olacak.

    Tahmin ettiğiniz gibi kızı Sezai Karakoç elde eder ve onunla çıkmaya başlar. Cemal Süreyya da gidip tek 'Y' harfini attırır soyadından... İşte Süreyya'dan Süreya'ya geçiş dönemi böyle olmuştur.

    Peki sonrasında ne oldu?

    Muazzez Akkaya Sezai Karakoç'un kendisi ile bir iddia sonucu çıktığını öğrenir. Biraz da sorunları olan Muazzez bunu kaldıramaz ve okulu bırakıp ve memleketi olan Geyve'ye gider. Sezai Karakoç bu duruma çok üzülür ve Muazzez Akkaya'ya ithafen Mona Rosa'yı yazar. Şair Karakoç,1950 yılında Mülkiye'de öğrenci iken yazmıştır ancak 2002 yılına kadar yayımlanmamıştır
  • Ölüyorum tanrım
    Bu da oldu işte.

    Her ölüm erken ölümdür
    Biliyorum tanrım.

    Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
    Fena değildir...

    Üstü kalsın...

    Türkiye'nin unutulmaz şairlerinden Cemal Süreya'nın hayatını anlatan harika bir biyografi kitabı. Yazarımız uzun çaba ve araştırmalar sonucunda oluşturduğu bu kitabı Cemal Süreya'nın eşsiz şiirlerine, şiirlerinin doğuşuna ve kendi hislerine de yer vermiş. Kitap aslında çok hüzünlü. Ama bir o kadar da kuş cıvıltılarıyla dolu. Her sayfasında uçan kuşlar ve Cemal Süreya'nın çok beğenilen imzası yer oluyor. Öncelikle şunu söylemeliyim ki büyük heyecan ve hayranlıkla okuduğum bu kitap sonunda farkettim ki Cemal Süreya hakkında hiçbir şey bilmiyormuşum.
    Hayata Dersim'li Cemo olarak gözlerini açan Cemal Süreya'nın özellikle çocukluk hayatı, memleketlerinden sürgün edilmesi, üvey anne ve babasının ölüm hikayelerini okuduğunuzda eminim benim gibi içiniz cız edecek. Cemo'dan Cemal Süreya yaratmak onun için hiç kolay olmamış. Aşkları, evlilikleri ve çocukları. Gerçekten çok hüzünlenerek okudum hayatını. Yazarımız Hüseyin Cengiz'le bu kitapla tanıştım ve yine bir kitap içinden birçok kitap bulan ben, yazarın bir diğer kitabı olan "Ve sonra yol bitti" yi de listeme dahil ettim.
    Yazara da sonsuz teşekkürler. Titiz araştırma ve anlatımıyla harika "Bir Cemal Süreya Romanı" olmuş.

    Ve son olarak birçok kişi Cemal Süreya mı? Süreyya mı? diye merak eder. Bu sorunun cevabını da bu kitaptan -yok artık bu nedenle mi?- diyerek öğreneceksiniz.
  • 18 mart Canakkale 2
    Türkiye harp içinde değildi. Batı devletleri
    sefirleri henüz Istanbul'dan ayrılmamışlardı. Bir taraftan Osmanlı hükümetinin harbe girmesine lüzum olmadığı, kendilerinin cephelerine katılmasa bile, tarafsız kalması, devletin bü­
    tünlüğü ve emniyeti hakkında teminat vermeye hazır oldukları
    hakkında durmadan teşebbüslerde bulunuyorlardı. Diğer taraftan Istanbul'a gelen Alman gemilerinin aynı zamanda Türkiye için de bir tehlike teşkil ettiği ve bunların silahsızlandırılarak mürettebatın enterne edilmesi taleplerini tekrarlıyorlardı. Hükümet ise bunları savsaklama, aldatma peşinde idi.
    Sözleri ve teşebbüsleri birbirini tutmuyordu. Hatta bir taraftan ve güya el altından kendileriyle anlaşma müzakereleri bile yürütülüyordu. Hele Bahriye Nazırı Cemal Paşa ile Maliye Nazırı Cavit Beyin batı devletleri karşısındaki durumları
    büsbütün garipti. Her gün bir başka türlü davranarak olayları
    idareye çalışıyorlar, her gün biraz daha ezilip büzülüyorlardı.
    Fakat ne var ki, her şeyi kendi kapalı çevrelerinde kararlaş­
    tıran dört kişi, yani Enver Paşa ile Talat Paşa, Halil Bey ve
    Sait Halim Paşa, işlerinden onları bile haberli kılmıyorlardı.
    Zaten Türk-Alman ittifakından ve imzadan önce, bu yakın
    kabine arkadaşlarına dahi haber vermiş değildiler. Her şey
    olupbittikten sonra onlara, sanki önemli bir şey değilmiş amma, gene de arada memnun olacakları bir şey olmuş gibi söz
    arasında şöylece olayı bildirmişlerdi.
    Ondan sonra Talat Beyle Enver Paşa artık, hem kendilerini,
    hem başkalarını aldatmakla meşgul oldular. Mesela Çanakkale'
    deki gemiler Istanbul'a hareket ederken Talat Bey, sadrazamın
    bir sualine, gemilerin Çanakkale'de kömür almış olduklarını,
    misafirlik devresinin bittiğini ve şimdi nerede ise Akdeniz'e
    açılmak üzere olduklarını söylüyordu.
    O sırada bir oyun daha oynandı. Daha Alman gemileri Istanbul'da görünmeden, Halil Beyin bulduğu bir formülle bu
    gemileri Osmanlı hükümeti güya satın almış oldu. Gemilere
    Türk bayrağı çekildi. Alman mürettebata renkli kırmızı fesler
    dağıtılarak bu mürettebat, güya Türkleştirildi. Fakat gemiler
    gene Alman kumandanının ve mürettebatının elinde kaldılar.
    Bu kumandan gene Alman sefiri ve Berlin'le muhabereye devam etti. Tamamen başına buyruk olarak hareket etti (1) . Ama
    gemilerin birine «Yavuz», diğerine «Midilli» ismi verildi
    '
    sevket sureyya aydemir Tek adam 1
    Şevket Süreyya Aydemir
    Sayfa 207 - remzi kitapevi
  • CEMAL SÜREYA’NIN SOYADI HİKAYESİ:
    Cemal Süreya ve Sezai Karakoç üniversitede sınıf arkadaşıdır. Ve sınıflarında 'Muazzez Akkaya' isminde bir de kız varmış. İkisi de bu kızı gizliden gizliye severlermiş. Sınıfta gün boyu aynı kıza duydukları ilgiyi birbirlerine anlatırlarmış. Hatta Muazzez'e yazdıkları şiirleri birbirlerine okurlarmış. Sonra bu aşk, zamanla kızışmış ve birbirlerine 'ben elde ederim, sen edersin' derken 'kim elde edecek?' diye iddiaya tutuşmuşlar. Kaybeden büyük bir bedel ödeyecek demişler. Ve bu bedel ömrü boyunca üzerinde kalacak. Bedene fiziksel bir zarar olmayacak diye de karar kılmışlar. Ve sonunda adını değiştirmeye gelmiş olay..
    Cemal Sürey(y)a kazanırsa ;Sezai Karakoç'un soyadı 'Karkoç' olacak..
    Sezai Karakoç Kazanırsa ; Cemal Süreyya'nın soyadı 'Süreya' olacak.
    Tahmin ettiğiniz gibi kızı Sezai Karakoç elde eder ve onunla çıkmaya başlar. Cemal Süreyya da gidip tek 'Y' harfini attırır soyadından..
    İşte Süreyya'dan Süreya'ya geçiş dönemi böyle olmuştur..
    Peki sonrasında ne oldu?
    Muazzez Akkaya Sezai Karakoç'un kendisi ile bir iddia sonucu çıktığını öğrenir. Biraz da sorunları olan Muazzez bunu kaldıramaz ve okulu bırakıp ve memleketi olan Geyve'ye gider.
    Sezai Karakoç bu duruma çok üzülür ve Muazzez Akkaya'ya ithafen Mona Rosa'yı yazar. Şair Karakoç,1950 yılında Mülkiye'de öğrenci iken yazmıştır bu şiiri ancak 2002 yılına kadar yayımlanmamıştır...