• Bir duyguda boğulmak için şiire, hayatı anlamak için aforizmalara dalmak gerekiyor.

    Hayatta her şey insan için. Varlık olarak insanı tanımlamak için insan ve beşer kavramları kullanılır. Beşer olarak duygulara meyilliyiz, en çokta mutluluğa. Herkesin mutluluk tanımı farklı olsa da gidilmek istenen son duraktır. Bir anne için evladının iyi olması, bir hasta için sağlığının iyi olması, bir aşık için sevgiliye kavuşmak, bir asker için düşmanı yenmek, bir öğretmen için başarıyı ulaşmak... diye mutluluğun kavramları uzar gider.

    Insan olmak kavramı ise şöyle anlatılabilir. Insan "unutan" demek. Unutmak kavuşmanın sağladığı rahatlığın saniyesinde yaşanılan bir şeydir. Bu yüzdendir ki yazılanlar birbirinin tekrarı olsa da anlamlıdır. Hatırlamıyoruz ki aynı olduğunu bilelim. Unutmaya meilli olmak okumaya ve duyguları beslemeye iter.

    Iste bu noktada bizler hep olmak istediğimiz rotanın, yazılan duraklarına gideriz.

    Özlemek için Nazım'a
    Rakı için Can Yücel'e
    Sevmek için Ahmet Arif'e
    Sevilmek için Cemal Süreyya'ya
    Yasamak için Melih Cevdet'e
    Gökyüzü için Turgut'a
    Mavi için Edip'e
    ...

    sığınır, sığınır da özledim diyemez Nazım okuyorum deriz, yaşamayı hissetmek ne unuttum Melih Cevdet'e uğradım deriz.

    Düşünmek için Cibran'a uğrarız. Her telden tutar seni Cibran. Hayatı yazmıştır. Olunması gerekeni, olanı ve bekleneni. Çoğunlukla olması istenen yazılır, çünkü kimse bulunduğu yeri, duyguyu, zamanı beğenmez.

    Kaçmak istersin ya olduğun zamandan, kendinden... duygu için yol belli düşünmek için yol belli. Insan (unutan) dan beklemeye vakit harcama, içindeki duyguya seslenen bu yoldan geçmiş şaire, yazara bir uğra.

    Keyifli okumalar!
  • Cemal Süreya ve Sezai Karakoç üniversitede sınıf arkadaşıdır ve sınıflarında 'Muazzez Akkaya' isminde bir de kız varmış. İkisi de bu kızı gizliden gizliye severlermiş. Sınıfta gün boyu aynı kıza duydukları ilgiyi birbirlerine anlatırlarmış. Hatta Muazzez'e yazdıkları şiirleri birbirlerine okurlarmış. Sonra bu aşk, zamanla kızışmış ve birbirlerine 'ben elde ederim, sen edersin' derken 'kim elde edecek?' diye iddiaya tutuşmuşlar. Kaybeden büyük bir bedel ödeyecek demişler. Ve bu bedel ömrü boyunca üzerinde kalacak. Bedene fiziksel bir zarar olmayacak diye de karar kılmışlar. Ve sonunda adını değiştirmeye gelmiş olay.

    Cemal Sürey(y)a kazanırsa ;Sezai Karakoç'un soyadı 'Karkoç' olacak.

    Sezai Karakoç Kazanırsa ; CemaL Süreyya'nın soyadı 'Süreya' olacak.

    Tahmin ettiğiniz gibi kızı Sezai Karakoç elde eder ve onunla çıkmaya başlar. Cemal Süreyya da gidip tek 'Y' harfini attırır soyadından... İşte Süreyya'dan Süreya'ya geçiş dönemi böyle olmuştur.

    Peki sonrasında ne oldu?

    Muazzez Akkaya Sezai Karakoç'un kendisi ile bir iddia sonucu çıktığını öğrenir. Biraz da sorunları olan Muazzez bunu kaldıramaz ve okulu bırakıp ve memleketi olan Geyve'ye gider. Sezai Karakoç bu duruma çok üzülür ve Muazzez Akkaya'ya ithafen Mona Rosa'yı yazar. Şair Karakoç,1950 yılında Mülkiye'de öğrenci iken yazmıştır ancak 2002 yılına kadar yayımlanmamıştır
  • Ölüyorum tanrım
    Bu da oldu işte.

    Her ölüm erken ölümdür
    Biliyorum tanrım.

    Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
    Fena değildir...

    Üstü kalsın...

    Türkiye'nin unutulmaz şairlerinden Cemal Süreya'nın hayatını anlatan harika bir biyografi kitabı. Yazarımız uzun çaba ve araştırmalar sonucunda oluşturduğu bu kitabı Cemal Süreya'nın eşsiz şiirlerine, şiirlerinin doğuşuna ve kendi hislerine de yer vermiş. Kitap aslında çok hüzünlü. Ama bir o kadar da kuş cıvıltılarıyla dolu. Her sayfasında uçan kuşlar ve Cemal Süreya'nın çok beğenilen imzası yer oluyor. Öncelikle şunu söylemeliyim ki büyük heyecan ve hayranlıkla okuduğum bu kitap sonunda farkettim ki Cemal Süreya hakkında hiçbir şey bilmiyormuşum.
    Hayata Dersim'li Cemo olarak gözlerini açan Cemal Süreya'nın özellikle çocukluk hayatı, memleketlerinden sürgün edilmesi, üvey anne ve babasının ölüm hikayelerini okuduğunuzda eminim benim gibi içiniz cız edecek. Cemo'dan Cemal Süreya yaratmak onun için hiç kolay olmamış. Aşkları, evlilikleri ve çocukları. Gerçekten çok hüzünlenerek okudum hayatını. Yazarımız Hüseyin Cengiz'le bu kitapla tanıştım ve yine bir kitap içinden birçok kitap bulan ben, yazarın bir diğer kitabı olan "Ve sonra yol bitti" yi de listeme dahil ettim.
    Yazara da sonsuz teşekkürler. Titiz araştırma ve anlatımıyla harika "Bir Cemal Süreya Romanı" olmuş.

    Ve son olarak birçok kişi Cemal Süreya mı? Süreyya mı? diye merak eder. Bu sorunun cevabını da bu kitaptan -yok artık bu nedenle mi?- diyerek öğreneceksiniz.
  • 18 mart Canakkale 2
    Türkiye harp içinde değildi. Batı devletleri
    sefirleri henüz Istanbul'dan ayrılmamışlardı. Bir taraftan Osmanlı hükümetinin harbe girmesine lüzum olmadığı, kendilerinin cephelerine katılmasa bile, tarafsız kalması, devletin bü­
    tünlüğü ve emniyeti hakkında teminat vermeye hazır oldukları
    hakkında durmadan teşebbüslerde bulunuyorlardı. Diğer taraftan Istanbul'a gelen Alman gemilerinin aynı zamanda Türkiye için de bir tehlike teşkil ettiği ve bunların silahsızlandırılarak mürettebatın enterne edilmesi taleplerini tekrarlıyorlardı. Hükümet ise bunları savsaklama, aldatma peşinde idi.
    Sözleri ve teşebbüsleri birbirini tutmuyordu. Hatta bir taraftan ve güya el altından kendileriyle anlaşma müzakereleri bile yürütülüyordu. Hele Bahriye Nazırı Cemal Paşa ile Maliye Nazırı Cavit Beyin batı devletleri karşısındaki durumları
    büsbütün garipti. Her gün bir başka türlü davranarak olayları
    idareye çalışıyorlar, her gün biraz daha ezilip büzülüyorlardı.
    Fakat ne var ki, her şeyi kendi kapalı çevrelerinde kararlaş­
    tıran dört kişi, yani Enver Paşa ile Talat Paşa, Halil Bey ve
    Sait Halim Paşa, işlerinden onları bile haberli kılmıyorlardı.
    Zaten Türk-Alman ittifakından ve imzadan önce, bu yakın
    kabine arkadaşlarına dahi haber vermiş değildiler. Her şey
    olupbittikten sonra onlara, sanki önemli bir şey değilmiş amma, gene de arada memnun olacakları bir şey olmuş gibi söz
    arasında şöylece olayı bildirmişlerdi.
    Ondan sonra Talat Beyle Enver Paşa artık, hem kendilerini,
    hem başkalarını aldatmakla meşgul oldular. Mesela Çanakkale'
    deki gemiler Istanbul'a hareket ederken Talat Bey, sadrazamın
    bir sualine, gemilerin Çanakkale'de kömür almış olduklarını,
    misafirlik devresinin bittiğini ve şimdi nerede ise Akdeniz'e
    açılmak üzere olduklarını söylüyordu.
    O sırada bir oyun daha oynandı. Daha Alman gemileri Istanbul'da görünmeden, Halil Beyin bulduğu bir formülle bu
    gemileri Osmanlı hükümeti güya satın almış oldu. Gemilere
    Türk bayrağı çekildi. Alman mürettebata renkli kırmızı fesler
    dağıtılarak bu mürettebat, güya Türkleştirildi. Fakat gemiler
    gene Alman kumandanının ve mürettebatının elinde kaldılar.
    Bu kumandan gene Alman sefiri ve Berlin'le muhabereye devam etti. Tamamen başına buyruk olarak hareket etti (1) . Ama
    gemilerin birine «Yavuz», diğerine «Midilli» ismi verildi
    '
    sevket sureyya aydemir Tek adam 1
    Şevket Süreyya Aydemir
    Sayfa 207 - remzi kitapevi
  • CEMAL SÜREYA’NIN SOYADI HİKAYESİ:
    Cemal Süreya ve Sezai Karakoç üniversitede sınıf arkadaşıdır. Ve sınıflarında 'Muazzez Akkaya' isminde bir de kız varmış. İkisi de bu kızı gizliden gizliye severlermiş. Sınıfta gün boyu aynı kıza duydukları ilgiyi birbirlerine anlatırlarmış. Hatta Muazzez'e yazdıkları şiirleri birbirlerine okurlarmış. Sonra bu aşk, zamanla kızışmış ve birbirlerine 'ben elde ederim, sen edersin' derken 'kim elde edecek?' diye iddiaya tutuşmuşlar. Kaybeden büyük bir bedel ödeyecek demişler. Ve bu bedel ömrü boyunca üzerinde kalacak. Bedene fiziksel bir zarar olmayacak diye de karar kılmışlar. Ve sonunda adını değiştirmeye gelmiş olay..
    Cemal Sürey(y)a kazanırsa ;Sezai Karakoç'un soyadı 'Karkoç' olacak..
    Sezai Karakoç Kazanırsa ; Cemal Süreyya'nın soyadı 'Süreya' olacak.
    Tahmin ettiğiniz gibi kızı Sezai Karakoç elde eder ve onunla çıkmaya başlar. Cemal Süreyya da gidip tek 'Y' harfini attırır soyadından..
    İşte Süreyya'dan Süreya'ya geçiş dönemi böyle olmuştur..
    Peki sonrasında ne oldu?
    Muazzez Akkaya Sezai Karakoç'un kendisi ile bir iddia sonucu çıktığını öğrenir. Biraz da sorunları olan Muazzez bunu kaldıramaz ve okulu bırakıp ve memleketi olan Geyve'ye gider.
    Sezai Karakoç bu duruma çok üzülür ve Muazzez Akkaya'ya ithafen Mona Rosa'yı yazar. Şair Karakoç,1950 yılında Mülkiye'de öğrenci iken yazmıştır bu şiiri ancak 2002 yılına kadar yayımlanmamıştır...