• Konfüçyüs soyundan gelen kongzi soyunu devam ettirmek için erkek bit evlat istemektedir ama Meili ile ilk çocukları bir kız olmuştur ve çinde ikinci çocuk yapmak yasaktır. Aile bu ikinci çocuğu yapmak için güvenli kalabilecekleri yerler ararken başlarına ilginç, üzücü olaylar gelmektedir. Bu oloylar en çok meiliyi etkilemektedir. Meili çocuk yapmak yerine kariyer yapmayı hayal etmekte ama peşini bırakmayan talihsiz olaylar hayatını çok zor hale getirmektedir.
    Kitap ortalara doğru ilginç bir hal almaktadır, sonlara yaklaştıkça biraz bendeki anlamını yitirdi, bunda meyilinin son çocuğunu 5 sene karnında taşıması etkili oldu ve kitap bir sonuca bağlanmadan anlamsız bitti.
  • "Kitap okumayan çocuklar, hangi hazinelere sahip olduklarını bilemezler. Bu hazinelerin ne kadar değerli olduğunu bilselerdi, tüm gece uyumayıp mum ışığında okurlardı."
  • "Hayat acılarla dolu bir denizdir. Yine de başını çevir... kıyıyı göreceksin."
  • "Bazı hatıralar uçup gitmiyordu; zorla geri geliyorlar, rüzgara karşı uçuyorlar ve zihnin içinde inatçı bir şekilde dolanıyorlardı."
  • Başlarda çok ağır ilerlese de elimden bırakamadım. Dehşete düştüğüm, umutsuzluk hissettiğim yerler oldu. Sonu daha güzel bitirilebilirdi. Uzatıldığı için etkisi azalmış. Çok emin olamadım ama çeviri hataları var gibi görünüyor.

    Kitap bittiğinde aklınızda bir soruyla kalakalıyorsunuz: "Erkek çocuk gerçekten gerekli mi?"
  • İlk olarak Promete’nin insanlara yazıyı, matematiği, astronomiyi, tıbbı, hayvanları evcilleştirmeyi, gemi yapmayı, kâhinliği öğrettiği efsanesi nedeniyle, batı dünyasında, bütün kültürlerin Yunanlılardan kaynaklandığı inancı yüzyıllar boyu süregelmiştir. Diğer taraftan, Tevrat da bir kısmı tanrı tarafından yazdırılmış, bir kısmı İsrailliler tarafından yaratılmış ilk dinsel ve edebî kitap olarak kabul edilmişti.

    Geçen yüzyıl içinde, Mezopotamya’da yapılan kazılardaki buluntular, çıkan binlerce yazılı belgenin çözülüp okunması ile her iki inanç da kökünden sarsıldı. Çünkü Promete’den an az 2000 yıl önce Sumerliler bunların hepsini bulmuşlar, yapmışlar ve kullanmışlardı. Diğer taraftan Tevrat’taki birçok konuların Sumerlilerden kaynaklandığı, metinler okundukça meydana çıkmış ve çıkmaktadır.

    Bilindiği gibi Sumerlilerin en önemli bulgularından biri, dillerine göre bir yazı icat etmeleri, onu geliştirmeleri ve kil üzerine yazarak zamanımıza kadar ulaşmasını sağlamaları olmuştur. Bulunan belgeler arasında büyük değeri olanlar edebî yazıtlardır. Bunlar daha çok Sumerlilerin tanrıları ve dinleri ile ilgili konuları kapsamaktadır. Sumer yazarları ve ozanları tanrılarıyla ilgili çeşitli efsaneler yaratmışlar, şiirler yazmış, ilâhiler bestelemişlerdir. Bunlardan başka, destanlar, ata­sözleri, hikâyeler gibi konular da bulunuyor bunlar arasında.

    Sumerlilerin dinleri ve edebî yapıtları gerek kendileri zamanında yaşayan, gerek daha sonra gelen Ortadoğu milletlerini etkisi altına alarak izleri, bir taraftan Yunanlılar yoluyla Batı dünyasına, diğer taraftan Tevrat ve Kur’an’a kadar ulaşmıştır.

    Sumerlilerden Tevrat’a geçen konular üzerinde Batıda bazı yayınlar yapılmışsa da bu hususta ülkemizde bir yayın yoktu. Aynı konuların Kur’­an’da bulunup bulunmadığı, bulunuyorsa ne düzeyde olduğu soruları beni bir hayli meraklandırmıştı. Bu nedenle geçtiğimiz aylarda Sumer edebiyatından ve efsanelerinden Tevrat ve Kur’an’a geçen konuları karşılaştırmak suretiyle oldukça ayrıntılı bir yazı hazırladım. 1

    Sumerlilerin dillerinin Türkçeye benzediği ve dağlık yerden göç ettikleri kamsı gittikçe yaygınlaşmaktadır. Bu nedenle Orta Asya Türk Kültürü ile onların kültürü arasında bir bağlantı bulabilir miyim, düşüncesi ile Prof. Bahaâttin Ögel’in Türk Mitolojisi 2 kitabını zaman zaman incelemekte idim. Hakikaten bazı parellellikler tesbit ettim. Bunları bir başlangıç olarak bu kongrede sunmaya karar verdim. Fakat araştırma­larım ilerledikçe konunun daha genişleyeceğini ve kongre süresini aşacağım anlayarak araştırmayı kısa kesmeye mecbur oldum.

    Bahaattin Ögel, Türk mitolojisi temelinin uzay ve dünya ile ilgili inanış ve anlayış olduğunu yazmış. Sumer mitolojisinde de böyle. Sumerliler yaradılış ve evrenle ilgili düşüncelerini toplu bir halde yazmamışlar Ancak bunlar, destanların baş kısımlarında veya ortalarında kısım kısım anla­tılmış. Aynı geleneği Türk destanlarında da buluyoruz.

    Sumer yaradılış efsanesine göre, önce her taraf derin ve geniş bir su ile kaplıydı. Bunun adı tanrıça Nammu. Bu tanrıça sudan bir dağ çıkarıyor. Oğlu hava tanrısı Enlil onu ikiye ayırıyor, üstü gök, altı yer olu­yor. Göğü, gök tanrısı An, yeri de yer tanrıçası Ninki ile hava tanrısı Enlil alıyor. 3 Buna göre önce evreni meydana getiren suda olan ana tanrıça ile hava tanrısıdır. Gök ve yer birer tanrı değil onların sahibidirler.
    Türk efsanelerinde çok çeşitli yaradılış motifi var 4 Buna rağmen ana motif birbirlerine benziyor. İlk olarak evren büyük bir sudan oluşuyor. Tanrı Ülgen, bazısında insan olan kişi, bazısında şeytan olan Erlik ile bu suların üzerinde uçuyor. Birinde denizden bir taş çıkarak Ülgen’e konacak bir yer oluyor. Başka birinde Erlik, diğerinde kişi, bir diğerinde ise yaban ördeği suyun içinden toprağı çıkararak yeri meydana getiriyor.

    Bir başkasında ise Su içindeki tanrıça Akana veya Ak-ene, Ülgen’e yeri ve göğü nasıl yaratacağını söylüyor (s. 332). Ülgen de yere ve göğe “ol” diyor, onlar da oluyorlar (s. 433).

    Ülgenin yer ve göğe “olun” demesi ve evreni 6 günde yaratarak yedinci gün dinlenmesi Tevrat ve Kur’an’daki Allahın “ol” diyerek yeri göğü 6 günde yaratması ve yedinci günü dinlenmesi motifi ile paraleldir.

    İnsanın yaradılışı: Sumer’de tanrılar çoğalmaya başlayınca kendi iş­lerini yapıp yetiştiremediklerinden yakınıyor ve bütün tanrıların yara­tıcısı tanrıça Nammu’ya gelerek işlerini yapacak kimseler yaratması için yalvarıyorlar. O da oğlu bilgelik tanrısı Enki’yi derin uykusundan uyan­dırarak tanrıların işlerini görecekleri yaratmasını söylüyor. Enki de annesine derin sudan çamur almasını, ona tanrıların görüntüsünde şekil vermesini, ona bu işte yer tanrıçası ile doğum tanrısının yardım edece­ğini söylüyor. Enki, ey anneciğim! yeni doğanın kaderini söyle, diyor, so­nunda o bir insan oluyor. 5

    Türk efsanelerinde insanın yaradılışı: Bunların birinde tanrı Ülgen deniz yüzünde toprak parçası görüyor. Bu toprağa “insan olsun” diyor, o insan oluyor. Adı Erlik. Bu tanrı ile kendini bir tutmaya kalkınca, tan­rı etleri çamurdan, kemikleri kamıştan 7 insan daha yaratıyor Türk Mem­lük efsanesinde, bir mağaraya dolan çamurlardan, yağmur ve sıcak etkisiyle 9 ay sonra ilk erkek meydana geliyor. Buna “Ay Atam” demiş­ler, tekrar mağraya dolan çamurlarla 9 ay sonra da bir kadın dünyaya gelmiş. Buna da “Ayva akyüzlü” demişler. Başka bir efsanede tanrı in­san şeklinde 7 erkek ve 4 kadın yapmış. Diğer bir Altay efsanesine göre tanrı Ülgen insanın etlerini topraktan, kemiklerini taştan yapıyor. Kadını da erkeğin kaburgasından. Kadının, Tevrat’a göre Adem’in kabur­gasından yaratılması, Adem ile Havva’nın cennetten kovulması motifi hak­kında Ögel kitabının 475’inci sahifesinde bazı yorumlar yapmışsa da yine bu hikâyenin kaynağı Sumerlilere dayanmaktadır.

    Sumer’de Dilmun adında saf temiz tanrıların yaşadığı bir ülke var. Hastalık, ölüm bilinmeyen yaşam ülkesi. Fakat orada su yok. Su tanrısı, güneş tanrısına, yerden su çıkararak orasını tatlı su ile doldurmasını söylüyor. Güneş tanrısı istenileni yapıyor. Böylece Dilmun meyva bahçele­ri, tarlaları ve çayırları ile tanrıların cennet bahçesi oluşuyor. Bu bahçede yer tanrıçası 8 şifa bitkisi yetiştiriyor. Bunlar meyvelenince bilgelik tan­rısı Enki hepsinden tadıyor. Yenmesi yasak olan bu meyveleri yiyen tan­rıya, tanrıça çok kızıyor ve onu ölümle lânetleyerek ortadan yok oluyor... Diğer tanrılar büyük güçlüklerle yer tanrıçasını bularak tanrıyı iyi et­mesi için yakarıyorlar. Tanrıça, tanrının 8 bitkiye karşı hasta olan 8 or­ganı için birer şifa tanrısı yaratıyor. Bunlardan 5 tanesi Tanrıça. Hasta olan organlardan biri kaburga. Onu iyi eden tanrıçanın adı, kaburganın hanımı anlamına gelen Nin.ti’dir. Bu kelimede Nin hanım, ti kaburga­dır. ti’nin diğer anlamı “yaşam” dır. Bu hikâye Tevrat’a geçerken ka­burgadan bir kadın yaratılmış ve ti kelimesinin ikinci anlamı alınarak “kaburganın hanımı” yerine İbranicede “hayat veren hanım” anlamı­na gelen “Havva” adı verilmiştir. 6

    Özbeklere göre İnsanın ilk atası Kil Han imiş. Ögel, bunun İran’da­ki Kil Şah’ın bir devamı olduğunu söylüyor. Tevrat’taki “Adam”ın anla­mı da kırmızı toprak.

    Görüldüğü gibi gerek tek tanrılı dinlerde, gerek Türk efsanelerinde, Sumer’de olduğu gibi, evren sudan, insan topraktan meydana gelmiştir.

     Türklerin Yeraltı Dünyası hakkındaki inanışları da Sumerlilerin ina­nışına benziyor Sumerlilere göre Yeraltı Dünyasında ölüler nehir yoluyla götürülüyor. Nehrin sonunda Yeraltı tanrıçası Ereşkigal’ın 7 kapıdan ge­çilen sarayı bulunuyor. Oraya gitmek isteyenler için bazı yasaklar var. 7 Aynı motif Türk efsanesinde de bulunuyor. 8 Ögel Kur’an’daki cennetin ırmağı olarak yorumlamak istemişse de bunun Sumer’deki Yeraltı nehri olduğu kuşkusuz. Aynı nehir Tevrat’ta, Şeol, Yunan’da Hades olarak bu­lunmaktadır.

    Sumer metinlerinde gök gürültüsü bulutlarını simgeleyen İmdugud adlı kutsal bir kuş var. Bu kuş kaderleri veriyor, sözüne karşı gelinmi­yor ve yardımlar yapıyor. Onun kanatları açılınca bütün göğü kaplıyor. 9 Bu kuş Akadlılarda Anzu adını alarak birinci yüzyıla kadar çiviyazılı metinlerde varlığını korumuştur. Bazen kartal olarak da algılanan bu kuş ve yılanla ilgi bazı hikâyeler var Sumer metinlerinde. Bunlardan bi­rinde aşk tarnıçası İnanna tanrılar bahçesinde dalsız budaksız bir ağaç yetiştiriyor. Ağacın tepesine Imdugud kuşu, ortasında Lilit isimli bir cin ve köküne de bir yılan yuva yapmış. Bu yüzden tahtasından yapmak is­tediğini yaptırmak için ağacı kestiremiyor. Gılgameş imdadına yetişip on­ları kaçırıyor ve ağacı keserek tanrıçaya veriyor. 10

    İkinci hikâye: Kral Etana’nın çocuğu olmuyor. Çocuk yaptıran bitki gökte imiş ama göğe çıkma imkânı yok. O, bir gün bir çukura düşmüş kartal yavrularını bir yılanın yemesinden kurtarıyor. Kuş buna çok se­viniyor. Buna karşılık olarak, kralın otu alabilmesi için kanatlarının üze­rine bindirerek göğe çıkarmaya başlıyor. Kuş her yükselişte aşağıda ne gördüğünü sorması üzerine kral evvelâ geniş bir alan olduğunu, gittikçe onun küçüldüğünü, en sonunda da birşey göremediğini, korktuğu için hemen indirmesini söylüyor. 11

    Üçüncü hikâye: Kahraman Lugalbanda, Zabu ülkesinden kendi şeh­ri olan Uruk’a dönmesi için, İmdugud kuşunun dostluğunu kazanmak istiyor. Kuş yuvasında bulunmadığı zaman yavrularına yağ, bal, ekmek veriyor ve onlara bakıyor. Kuş yavrularına böyle güzel bakana candan dost olmaya, ona yardım etmeye karar veriyor ve Lugalbanda’nın şehri­ne rahatlıkla dönmesini sağlıyor. 12

    Bu üç hikâyedeki kuş ve yılan motifi Asya efsanelerinde çeşitli şekil­de bulunuyor. Telüt Türkleri arasında Merküt soyundan bir boya göre sağ kanadını güneş, sol kanadını ay kaplayan kutsal bir gök kuşu var (B. Ögel, s. 599). Sibirya’da şehirlerin ve yurtların yanında bir sırık üzerin­de ağaçtan yapılmış bir kuş resmi bulunuyor. Kuşa gök kuşu, direğe de göğün direği deniyor. Orta Asya ve Sibirya efsanelerinde bu direk “Hayat ağacı” gibi anlatılmış. Hayat ağacı yerle göğü birleştiriyormuş (B. Ögel, s. 598). Bu kuş ve ağaç İnanna’nın bahçesine diktiği dalsız budak­sız ağaca benziyor. Sibirya ve Orta Asya şamanları kartalı tanrı elçisi olarak görmüşler, esasen Şamanlığın babası da kartal imiş. Altaylıların Kögütey destanında kahraman Karabatur, atlarım çalan Kaankerede adın­daki kuşu ararken onun iki yavrusunu ejderden kurtarıyor. Kuş da Ka­rabutur’a atlarını geri veriyor? Yolda düşmanları tarafından öldürülen kahramanı, kuş hayat suyu vererek canlandırıyor. 13

    Kırgızların kahramanı Ertöştük, tepesi göklere uzamış bir çınar ağacı üzerinde Alp Karakuş’un yavrularım yemeğe gelen ejderi öldürüyor. Kuş da ona birçok iyilik yapıyor. 14

    Başka bir efsanede Ertöştük’ü kuş yeraltından yeryüzüne çıkarıyor. Çıkarken yiyecekleri bitiyor. Adam etlerinden koparıp veriyor. Yeryü­züne çıktıklarında adamın etlerini iyi ediyor kuş. Bu iyileştirmenin, ku­şun hayat ağacı üzerinde olmasındandır, deniyor (B. Ögel, s. 541).

    Bir Uygur efsanesinde, Bilge Buka’nın atalarından birinin dibinde yattığı ağaca bir kuş gelerek ötmeğe, daha sonra adamı tırmalamaya baş­lamış, o sırada ağaçtan zehirli bir yılan indiğini görerek adam kuşu bı­rakmış. Bu kuşa Uygurlar tanrı gözüyle bakıyorlarmış (B. Ögel, 86).

    Ögel, bu kuş motifinin eski İran Zend Avesta’dan gelmiş olabileceği­ni söylüyor. Bunda Hazer denizi ortasında bir ağaç üzerinde bir kuş bu­lunduğu yazılı imiş. Tahmuruf ve zal’in tılsımları bu kuştan geliyormuş. İranlılar buna Sireng veya Simurg diyorlar. Araplar da adı Anka, Züm­rüdü Anka. 15 Bunun Araplardan İran’a geçtiği de söyleniyormuş. Buna karşılık Ögel’e göre Türklerdeki Hüma kuşu, peygamberin hadislerinde cennet kuşu olarak bildirilen kuşmuş. Bu cenette oturuyor, zaman za­man 7 kat göğe çıkıp tanrıya gidip geliyor, deniyormuş. İranlılar bunun Çin topraklarında yaşayan bir kuş olduğunu, savunuyorlarmış. Çin ede­biyatında “Cennet Kuşu” motifi büyük önem taşıyormuş. Bu kuş moti­finin, “gök gürültüsü kuşu” adı altında Alaska’dan Güney Amerika’ya kadar bulunduğunu müşahade ettim. Çeşitli adlar almış ve efsanelere karışmış bu tanrısal kuş hikâyesi İ.Ö. en az 3000 yıllarında Sumerliler­de başlamış olduğunu gördük. Hüma kuşunun da aynı kaynaktan geldi­ği kuşkusuzdur Çünkü Sumer’in taıırısal bahçesinde, cennet bahçesindeki dalsız budaksız bir ağaç üzerine tünemiş bu kuş 7 kat göğe çıkıyor.

    Görüldüğü gibi, Sumerlilerin İmdugud kuşu, Akatlılarda Anzu, Arap­larda Anka, Zümrüdü Anka, İran’da Simurg, Hindlilerde Garuda, Türklerde Hüma adları altında çeşitli efsanelere konu olarak sürmüştür. Amerika yerlileri arasına kadar uzanan bu kuş motifi de Sumerlilere mi dayanıyor, yoksa hepsi birden daha önce var olan bir kültürden mi alın­mıştır, bunu şimdi söyleyemiyoruz.

    Sumer’de kahramanlar tanrılarla bağlantılı, insanüstü güçlere sahip. İlk işleri ülkeye zararlı olan büyük güçteki hayvanı öldürmek. Aynı mo­tifi Türk kahramanlarında da buluyoruz.

    Sumer’de 7 temel sayı olarak görülüyor. 7 dağ aşmak, 7 kapı geçmek, 7 kat gök, 7 tanrısal ışık, 7 ağaç gibi. Türklerde temel sayı 9 olmasına karşın 7 sayısı da bulunuyor. Ögel’e göre bu Mezopatomya’dan batı Türk­lerine geçmiş. Göktürk devrinde Kozmolojik bir anlam kazanmış. 7 ik­lim, 7 yıl, 7 gün, 7 gök kısrağı gibi (B. Ögel, s. 314).

    da bağlantı kurdukları düşüncesiyle kutsal sayılmış. Onun için dağ olmayan Mezopotamya’da Sumerliler tanrı evlerini yapay tepeler üzeri­ne yapmışlardır.

    Sumerliler kendilerine “Karabaşlı” derlerdi. Bu deyimin Türkler­de olup olmadığını merak ediyordum. Divan-ı Lûgat-it Türk, cilt III, s. 222’de, Türkler arasında erkek ve kadın kölelere “Karabaş” deyimi kul­lanıldığı yazılı. Manas destanında ise Manas ziyafete yalnız çağrıldığın­da “karabaşlı kişiyiz” demiş. Bu yalnız başımıza “yiğidiz” demekmiş (B. Ögel, s. 513). Alanguva hikâyesinde, Alanguva ışıktan olan çocukları için onların tanrı oğlu olduklarını, “karabaşlı” insanlarla karıştırılma­malarını söylüyor. 16

    Sumer’de birbirine karşıt olan nesnelere kendi özelliklerini saydıra­rak atışmalar yaptırılmıştır. Kuş balık, bakır gümüş, kazma saban, yaz kış gibi. Bu Türklerde de varmış. Buna “aytışma” deniyor. Bunun örne­ğini Divan-ı Lûgat-it Türk yaz ile kışın atışması olarak buldum. 17 Konu değişik ama motif aynı. Türklerde de Sumer’de olduğu gibi yaz ve kış tanrıları bulunuyor.

    Sumer bilgin ve yazarları vaktiyle yaratılmış ve düzenli olarak işle­yen kozmik varlıkları ve kültür olaylarını m e kelimesi altında toplamış­lardır. Bir tablet üzerinde 100’den fazla m e bulunmuşsa da bunların ancak 60 kadarı okunabilmiştir. Bu kelimenin anlamı bilinmiyor. Bir­birlerine karşıt kavram ve nesneleri içeriyor gibi görünüyor. Kavga ba­rış, doğru yanlış, beylik tanrılık, krallık çobanlık, yalancılık doğruluk, fahişelik gök cenneti fahişeliği gibi. 18 Bu tarz Türklerde de var: Tanrı şeytan, iyilik kötülük, bilgi cehalet, sadakat vefasızlık, yükseklik alçak­lık, ölür yaşam gibi. Buna dualizm deniyor. Ögel’e göre İran mitoloji­sinden girmiş Türklere. Eski Türk Maniheizminde bunlar iki yıldız, daha doğrusu iki kök sembolü ile ifade edilmiş. Hayat ve ölüm ağacı kökleri olabileceği söylenmiş (B. Ögel, s. 421).

    Burada Sumer kültürü ile Türk kültürü arasındaki parelellikleri elim­den geldiğince özetlemeye çalıştım. Bunlara daha birçokları ekleneceğinden kuşkum yok. Rahmetli Prof. Bahaeddin Ögel’in belirttiği gibi, Türk efsane ve destanlarında komşularından, Mani dininden, budizmden, Lama dininden, İran’dan, Hrıstiyanlık ve Müslümanlıktan birçok etkiler bulunduğu anlaşılıyor. Sumer etkisi bunlar yoluyla mı gelmişti, yoksa vaktiyle aynı Topraklar üzerinde yaşamış olmalarından mı kaynak­lanıyordu?

    Bunu bugün söyleyecek durumda değiliz. Yalnız şunu belirtmeden geçemeyeceğim; Sumerlilerin yaradılış efsanesinden biraz farklı olan Babil yaradılış efsanesinden Türklerde bir iz bulamamam oldukça ilginç.

    Aziz Atatürk’ün büyük bir içtenlikle arzuladığı bu tür araştırmaları, daha derin ve kapsamlı olarak genç kuşakların yapacağı ümidiyle sözlerimi bitiriyorum. Teşekkürlerimle.

    Dipnotlar
    1 Muazzez İlmiye Çığ, Sumerlilerden Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlığa Ulaşan Etkiler ve Din Kitaplarına Giren Konular, yayınlanmak üzere.

    2 Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar), cilt I, Ankara 1989.

    3 Samuel Noah Kramer, History Begins at Sumer, Tarih Sumer’de Başlar, çeviren: Muazzez İlmiye Çığ. Ankara 1990 s. 64-69.

    4 Türk Mitolojisi kitabında yaradılış efsanelerine ait sahifeler: s. 279, 432, 446, 451, 465, 466, 469, 475, 483, 486.

    5 Samuel Noah Kramer, The Sumerian, Their History, Cultur and Caracter Chicago 1963, p. 150-151.

    6 S. N. Kramer, a.g.e ., s. 123-124.

    7‘ S.N. Kramer, a.g.e ., s. 203.

    8 B. Ögel, a.g.e ., s. 111-112.

    9 Thorkild Jacobsen, The Treasures of Darkness, A History of Mesopotamian Religion, Ameri­ka 1978, p. 128.

    10 S.N. Kramer, a.g.e ., s. 123-124.

    11 Ay. es ., s. 43-44.

    12 A .g.e ., s. 179-180.

    13 Murat Uraz, Türk Mitolojisi, İstanbul 1992, s. 288-289.

    14 Ay. es ., s. 288-289.

    15 Bu kuşa ait ayrıntılı bilgi için bkz .: Jussi Aro, Anzu and Sumurgh, Kramer Anniversary, Vo­lume, Alter Orient und Altes Testament, Band 25 (1976), p. 25-28. Araplar bu kuşun Kaf dağında yaşadığına, tüyünü ele geçirenlerin ölümsüz olacağına inanıyorlar.

    16 Murat Uraz, a.g.e ., s. 323.

    “ Divanü Lûgat-it Türk, Tercümeei: Besim Atalay, cilt I, e. 248, 529, III, s. 178, 278, 367. ‘° S.N. Kramer, a.g.e ., s. 116. 
    Türkçenin Dirilişi Hareketi Makaleler
  • Bu arkadaş günah çıkartmış bu yazısıyla ama yatacak yeri yok bu dünyada....
    KÖPEKLERİ ÖLDÜREN ESKİ BİR BELEDİYE İTLAFÇISI..( ibret için aklıma her düştükçe paylaşırım bunu )
    Adım Yaşar Berberoğlu
    Eski bir sabıkalı
    Eski bir katil
    Eski bir katliam sanığıyım…
    Bir hafta kadar önce sizlere imdaaaat; diyerek gönderdiğim mesajda:
    Emekli bir memurum... Zeynep Kamilde iki köpeğimi Üsküdar Belediyesi zehirlemek istiyor… Bana yardım edin lütfen. Onların öldürüleceklerini bilmenin çaresizliği içinde yüz kiloluk cüssemle sadece ağlayabiliyorum…; diye yazmıştım..
    Bir çok insan, özellikle mimar Meral Olcay hanım ve sokaktaki melekler ilgilendi. Sağ olsunlar..
    Oysa…
    Oysa ben de eski bir Üsküdar belediyesi çalışanı ve Üsküdar Belediyesinin maaşlı katiliydim.
    Aşağıda yazacaklarım noktasına kadar gerçek olup asla bir kurgu ve hayal ürünü değildir.
    İster kızın
    İster küfredin
    İster gülün, gerçek bu…
    İbret olsun diye yazdığım geçmişimi okursanız acımasız bir katliam sanığının acınacak öyküsünü öğrenmiş olacaksınız.
    Yıl 1983
    20 li yaşlardaydım.
    Üsküdar Belediyesi Ümraniye şubesinde zabıta memuruydum.
    Yaka numaram 6641
    Sicil numaram 28700
    Aynı zamanda İstanbul Üniversitesinde okuyordum.
    Bir gün zabıta amirliğine bir şikayet telefonu geldi.
    Adamın biri bahçesine bağladığı köpeğinin gözlerinden kuduz diye şüphelenmiş.
    Amir sen Karadenizlisin tabancayla o işi üzerine al; dedi
    gururum okşandı.
    Tamam; dedim,
    Arabaya atlayıp zanlının! adresine gittik.
    7.65 çapında bir tabanca verdiler elime
    hadi; dediler...
    Köpeğe yaklaştığımda önce elimdekini yiyecek bir şey sanıp kuyruğunu sallamaya başladı.
    İyice yanaşıp alnına nişan aldım.
    Son birkaç saniyede onu öldüreceğimi anlamış gibi canhıraş ipini çekmeye çalıştı.
    Tetiği düşürdüm.
    Alnının tam ortasında bir beyazlık gördüm sanki, ardından kan fışkırdı.
    Hayvan geriye doğru bir takla attı.
    Sürünerek zincirinden kurtulmaya, benden kaçmaya çalışıyordu..
    Bir daha sıktım.
    Boynu düştü..
    Beni tebrik ettiler.
    Belediyenin temizlik işlerine bağlı iki kişilik köpek itlaf ekibi vardı.
    Bu kişiler köpek zehirlemeye çıktıkları zaman vatandaşın tepkisini
    çektiklerinden beni onların başına hem koruma hem de amir olarak vermişlerdi.
    Silahla yaptığım şov amirimin beni ödüllendirmesine yetmişti.
    Sabahleyin belediyenin altındaki kasaptan 3-4 kilo kıyma alır içine zehri iyice karıştırır ve infaza çıkardık.
    Aslında duygusal bir insandım.
    Hatırı sayılır dergi ve gazetede yayınlanmış onlarca şiirim vardı.
    dalida, rodrigo; beethoven bile dinlerdim.
    işin garibi yakında psikoloji öğretmeni olacaktım.
    ama bunlar hayvan katliamı yapmamı engellemiyordu.
    öldürdüklerimiz ne de olsa köpekti..
    bir köpek için üzülmenin mantığı olabilir miydi..
    o zamanlar ümraniye köpek cenneti gibiydi.
    her tarafta koloniler halinde köpekler mevcuttu.
    genellikle şehrin dışındaki gecekondu mahallelerinde öldürmeye giderdik.
    oradaki köpekler kuru ekmeğe hasretti.
    bizim kıymanın kokusunu metrelerce uzaktan alır etrafımızda pervane olurlardı.
    heyecanla kuyruk sallar “ne olur bize bir tutam verin” diye adeta yalvarırlardı.
    kıymayı attığımızda bu karşılıksız iyiliğimizin mantığını çözemeden, minnet dolu şaşkın bakışlarla onu havada kaparlardı.
    damaklarına bulaşan et kokusunun mutluluğuyla kuyruklarını sallar, bize teşekkür etmek için üzerimize sürtünürlerdi..
    sonra..
    sonra titremeye başlarlardı.
    ardından nefes almaları zorlaşırdı.
    boğulur gibi hırıltılar çıkararak nefes almaya çalışırlardı..
    ağızlarından burunlarından köpükler çıkmaya başlardı.
    bazen kan kusarlardı..
    soluk borularını, midelerini parçalardı zehir..
    bunlar olurken genellikle gözlerimize bakmaya çalışırlardı
    bana bir şey mi yaptın..;
    beni kurtarabilir misin; der gibi bakarlardı.
    lütfen bana yaradım et;
    beni neden kandırdın;
    bana bunu neden yaptın; der gibi bakarlardı
    en çokta çırpınırlardı ölürken.
    vücutlarının bir kısmı felç olur
    bir kısmı kasılır
    bir kısmı titrer..
    çok karmaşık bir olaydır zehirlenen köpeğin ölümü.
    bazıları çığlık çığlığa can çekişirken
    bazıları hafif iniltilerle
    bazıları da sessizce ölürlerdi..
    nedense hepsi ağlardı can verirken..
    bakışları bir bilmece gibi olurdu hep..
    bakışlarının okunmasına asla izin vermezlerdi ölürken.
    kıyma yetsin diye az az atardık..
    az attığımız için daha zor ölürlerdi..
    çırpına çırpına ölürlerdi..
    can çekişmeleri dakikalarca sürer, çocuklar onları izlerdi..
    şişmiş cesetlerini bir kamyonete atıp çöp sahasına götürürdük.
    iki kişinin amiri olmak beni fazlasıyla mutlu ederdi.
    bir sorumluluğumun olması önemliydi benim için.
    düşünebiliyor musunuz; öldürme emri verebiliyordum.
    hayvanların kaderleri iki dudağımın arasındaydı..
    zabıta şapkamla gurur duyuyordum.
    ekiptekilerin biraz önlerinden yürürdüm hep.
    amirleriydim ne de olsa..
    koskoca ümraniyenin bu büyük sorununun sorumluluğu benim üzerimdeydi.
    az iş değildi bu: yöneticilik yeteneği ve dirayet isterdi..
    öyle sıradan insanın yapacağı kadar basit bir iş değildi.
    bir ilçenin köpek sorununu çözen önemli bir memurdum ben..
    akşamları rakı masasında süsler süsler anlatırdım bu infazları..
    çeşitli maskaralıklarla ölen köpeğin taklidini yapar güldürürdüm herkesi..
    bir cellattım ben.
    dilediğimi öldürtüyordum.
    yok etmenin psişik cazibesi beni sarmıştı.
    gücün doruklarında hastalıklı bir mutluluk yaşıyordum.
    köpeklerin tanrısıydım ben.
    asırlardır süren bastırılmış vahşi duygularımı tatmin ediyordum.
    avlanma çağlarından beri genlerimden silinmeyen ilkel duygularımı besliyordum.
    ölüm emri vermenin girdabıyla karanlık, sadist duygularımı doyuruyordum.
    sanırım 20 gün kadar sürdü bu katliamlara katılmam.
    benim için biçilmiş kaftandı bu iş.
    çünkü işimizi kısa sürede bitirip ellerimi yıkayıp üniversiteye gidebiliyordum.
    ben bir toplumbilimci adayıydım..
    felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji dersleri verecek formasyonla donatılıyordum.
    bir gün infaz için ümraniye kazım karabekir mahallesine gidecektik.
    orada çok köpek vardı.
    dolayısıyla zehirli kıymayı daha çok hazırlamıştık.
    ilk iki köpeğe kıymayı attığımı hatırlıyorum.
    yaşlı bir adam bizi kömürlüğüne götürdü.
    orada tanımadığı bir köpek doğurmuş 7-8 yavru yapmıştı.
    onları öldürmemizi istiyordu.
    yavrular ananın memelerine yumulmuştu.
    ana bizi görünce tedirgin oldu.
    yavrularını korumakla kaçırmak arası kıvranmaya başladı.
    ancak kıymayı görünce sevindi.
    çocuklarına süt verecekti
    yemeli sütü çoğalmalıydı.
    üstelik bu gecekondu semtinde kıyma onun için olağanüstü bir ziyafetti.
    mutlulukla ete uzandı.
    kuyruğunu salladı.
    bakışlarıyla teşekkür etti.
    bir tane daha attık.
    onu da bir hamlede yuttu..
    titreme nöbetleri başladı..
    sarsıldıkça yavrularının ağzı memesinden kopuyordu; onları patisiyle tekrar memesine iterken ölüm nöbetleri sıklaşıyordu.
    ihtiyar.
    yavrularına da yavrularına da verin.. ben ne yapacağım onları..; diye sürekli söyleniyordu..
    kıymadan küçük parçalar koparıp yavrulara yedirmeye çalışıyordum.
    ama çok miniklerdi ve yemekte zorlanıyorlardı.
    bu arada ağzından köpükler çıkmaya başlayan anne bana doğru sürünerek geldi. isıracak diye bir elime aldığım taşı kafasına vurmaya hazırlanıyordum ki olağanüstü bir şey oldu: ayağımı, ellerimi kanlı diliyle yalamaya başladı..
    bir yandan burnunun ucuyla yavrularını iterek yerdeki zehirli kıymadan uzaklaştırmaya çalışıyor
    diğer yandan gözlerime yalvararak bakıp ;ne olur onlara zehirli kıyma verme; der gibi başını sallıyordu..
    iki-üç kıyma yediği halde ölmemekte direniyordu.
    ağzından kanlar gelmeye başladığı halde can havliyle yavrularının uzaklaştırmaya çalışması, ellerimi yalvarır gibi yalaması ilginç bir sahne oluşturuyordu.
    sanırım manzara şuurumu biraz bulandırmıştı..
    ihtiyar adam yavruları gösterip.
    memur bey ağzını parmaklarınla açıp öyle sok kıymayı… ağzını açıp öyle sok..; deyip duruyordu..
    birdenbire bir şeyler oldu bana..
    devletin memuruydum ve adam bana emir veriyordu..
    sinirlendim.
    ben devlet memuruyum. bana nasıl emir verir gibi konuşursun lan; diye bağırdım.
    yavruların hali sanırım etkilemişti beni.
    içimdeki insani duygular canlanmıştı sanırım.
    sonra ben ne yapıyorum yahu; dedim kendi kendime.
    sapık mısın lan; dedim kendi kendime
    yavruları var daha gözleri açılmamış, bu şerefsiz ihtiyarın sözüne bakıp onları nasıl öldürüyorsun lan; dedim kendi kendime..
    adama daha çok sinirlendim.
    öldürmüyorum lan pezevenk. defol git; diye bağırdım
    emrimdeki itlaf işçilerine; bugün bu kadar yeter, hadi gidiyoruz; dedim.
    uzaklaşırken yavruların, yerde son çırpınışlarını yapan annenin memelerini emmeye çalıştıklarını gördüm en son..
    birde; kıyma yediği için yerde çırpınan, gözleri henüz açılmamış yavrunun o durumdayken bile annesini arandığını gördüm..
    Belediyeye döndüğümüzde moralim bozuktu..
    mutsuzdum.
    garip bir hüzün çöreklenmişti içime..
    elbisemi değiştirip meyhaneye gittim.
    o gece sabaha kadar kabus gördüm..
    insanların beni zehirlediklerini, ağzımdan kanlar geldiğini, nefes alamadığımı…
    sabaha kadar o yavru köpeklerle uğraştım.
    onların, anamı neden öldürdün amca; diye ağlaştıklarını gördüm..
    ertesi gün zabıta amiri zaim sancak;a bu ekipte çalışmak istemediğimi söyledim.
    ve o ekipten böylece ayrıldım.
    sonraki günlerde vicdan azabı beni kuşatmaya başladı.
    bu azap gün geçtikçe çığ gibi büyüdü
    orman yangını gibi büyüdü.
    bu azap gün geçtikçe işkence olmaya başladı
    bu azap boynuma bir kement gibi
    beynimde bir yangın gibi
    alnıma bir leke gibi kaldı hep..
    hiçbir zaman aklımdan çıkmadı yaptığım katliamlar.
    otururken, kalkarken, yerken, uyurken..
    gülme yeteneğimi kaybettim o günden sonra..
    daha suskun
    daha içine kapanık bir insan oldum. sürekli bir kabusun içinde yaşadım
    üniversiteyi bitirdiğimde pendik belediyesinde şube müdür yardımcısı oldum..
    bugünkü başkan yardımcısı düzeyi yani..
    temizlik işlerinden de sorumluydum.
    itlaf ekibi bana bağlıydı.
    asla köpek öldürtmedim.
    belediyede yıllarca müdürlük yaptım ve cinayetlerimin diyetini vermek için vatandaşın hiçbir şikayeti kaale almadım.
    onları çağırıp nasihat ettim.
    onlara köpeklerin asla öldürülmemesi gerektiğini, öldürmeye hakkımız olmadığını anlattım.
    her insanın içinde bir katil vardır.
    genlerinde mağara döneminden kalma öldürme güdüleri vardır.
    insan beyni bilimle, sanatla, sevgiyle aydınlandıkça bu güdüler azalır ve yok olur.
    sonraki yıllarda yaptığım katliamların azabı daha çok büyüdü
    cinayetlerimin acısı beni daha çok kuşattı.
    karınca ezmemek için yolumu değiştirmeye başladım.
    odamdaki sivrisineklerini camları açıp çıkarmaya çalıştım. asla öldürmedim.
    akrep yakalasam emin bir yere bıraktım.
    ama köpekler
    köpeklerin karşısında kendimi hep suçlu hissettim.
    onlarla asla göz göze gelemedim.
    onlardan utandım.
    onlardan kaçtım.
    nerede bir yalnız yavru görsem içim kan ağladı.
    annemi sen mi öldürdün…? diye hep sorguluyorlardı beni sanki..
    bir an olsun yakamı bırakmadı o yavruların haykırışları..
    beynimden zehirlenen köpeklerin çığlıkları eksik olmadı hiç..
    bir katilin suçluluk duygusu içinde, aşağılık duygusu içinde yaşadım hep.
    bunları yazmaktaki amacım tüm katillere seslenmektir.
    katillere, katil adaylarına sesleniyorum: öldüreceğiniz hayvanın gözlerine bakın; orada zavallılığınızı göreceksiniz..
    orada ben sana ne yaptım.. seni korumanın, sana köle olmanın dişinde ne yaptım; diye yakaran bir ana bir baba bir kardeş göreceksiniz..
    orada sessiz bir çığlık
    orada çaresizlik
    orada acı göreceksiniz..
    orada merhametsizliğinize karşı sevgi
    canavarlığınıza karşı saygı göreceksiniz..
    itlaf ekibindeki arkadaşlar..
    lütfen öldürmeyin..
    öldürmek size ve ailenize uğursuzluk getirecektir.
    psikolojiniz bozulacak, hayat size zehir olacaktır.
    o hayvanların çırpınışları sizi çarpacaktır.
    o hayvanların ağızlarından çıkan köpükler
    o hayvanların ağızlarından dökülen kanlar sizi boğacaktır.
    amirler, müdürler size sesleniyorum: siz isterseniz hayvanlar ölmez..
    inanın asla öldürmeye mecbur değilsiniz..
    onların yaşamı iki dudağınızın arasında.
    onların yaşama haklarına saygı duyar ve birazcık fedakarlık yaparsanız ne olur sanki..
    küçük dağları ben yarattım demeyin asla..
    ben nasıl çırpınıyorsam şimdi zehirlenmiş bir köpek gibi
    nasıl boğulur gibi yaşıyorsam 24 saat
    her anım bir yangının içinde nasıl geçiyorsa
    sizde öyle olacaksınız yarın..
    inanın içinizde bir damla insanlık varsa
    her öldürdüğünüz köpek için, bin kez öleceksiniz..
    bende müdürlük yaptım sizin gibi
    öldürtmedim ve hiç bir şey olmadı..
    hayvanları şikayet eden ruh sağlığı bozuk bazı kişilere alet olmayın lütfen.
    sevgisiz büyüyüp toplumda canlı bomba gibi gezen canavarların şikayetlerine kulak asmayın lütfen..
    sokağını bekleyen, orayı sahiplenen köpekleri öldürtmek isteyen psikopatların maşası olup masum canlara kıymayın lütfen..
    ve siz köpekler..
    katiline bile sevgiyle yaklaşan
    katilini bile koruyan müthiş canlılar.
    sizin karşınızda insanlığımdan utanç duyuyorum.
    siz olmazsanız yaşamak için sebebim kalmayacak biliyor musunuz.
    hiçbir ilaç dindiremez size yaptıklarımın acısını
    hiçbir psikiyatr teskin edemez, kandıramaz beni suçluluğumdan olayı
    hiçbir tanrı kurtaramaz beni vicdan azabından
    hiçbir cehennem yeterli gelmez günahlarımın kefaretine..
    siz köpekler
    sizleri kalleşçe kandırıp öldürdüm hep
    arkanızdan vurdum sizi
    alçakça vurdum sizi..
    zavallının biriyim ben.
    şerefsiz bir mazisi olan katilim ben..
    acıların okyanusunda çırpına çırpına boğulmak yetersiz benim için.
    şimdi sadece intihar kokuyorum
    şimdi her hücremde bir köpek mezarı var .
    zehirlenirkenki çırpınışınızı yaşıyorum sürekli
    sürekli yavrularınızın çığlıkları kulaklarımda
    ne çıldırabiliyorum, ne ölebiliyorum.
    ben köpekleri değil, kendimi zehirlemişim meğer..
    biriniz beni silkeleyip uyandırsın lütfen bu kabustan.
    ve asla hayvan öldürmedin, bir karabasandı gördüğün; desinler lütfen.”