Size bir öğretmenlik anımdan bahsedeyim. Görev yaptığım son okuldaki ilk öğretmenlik günüm idi. Bilirsiniz, ilk gün hep bir tanışma merasimi ile geçer. Okulun son saatiydi ve 5. sınıfa dersim vardı. Yaşları 10-11 olan bir grup çocuk... Tanışıyoruz. Sıra Orkun isimli sarışın, fırlama, zeki çocuğuma geldi.
-Ee Orkun, peki sen ne olmayı düşünüyorsun büyüyünce, dedim. Gözlüğünü düzeltip ciddiyet takınışı hala gözlerimin önünden gitmez.
- Öğretmenim, ben aslında 5 yaşıma kadar mimar olmak istiyordum. Evler yapacaktım. Ama sonra ben 5 yaşımdayken dayım trafik kazası geçirdi. Arabanın içinde küçücük olan kuzenim de vardı. Onlar öldüler. Ama ne oldu biliyor musunuz, onlara çarpan adam hapse girmedi. Hem adam içki içmiş. Sarhoşmuş. Ama yine de hapse girmedi. Işte o zamandan sonra ben avukat olmaya karar verdim. Suçlu insanların hapse girmesini sağlayacağım .

Ah! Ah çocuk! Keşke dünyayı senin eline verseler de cenneti başka yerde aramasak...
O gün sanki çarpildim. 10 yaşındaki Orkun sanki koca bir adamın kafasını taşıyordu.
En çok da kalbini taşıyordu.
Fakat ne yazık ki koca adamlar, Orkun 'un koca kafasından ve olculemez kalbinden yoksunlar.
Sonra aklıma Bülbülü Öldürmek kitabındaki o cümle geldi.
"Sanırım avukatlar da bir zaman çocuktu. "

Bir roman kadar uzun hayat kadar kısa ısrarla okumanızı tavsiye ederim
Bu arkadaş günah çıkartmış bu yazısıyla ama yatacak yeri yok bu dünyada....
KÖPEKLERİ ÖLDÜREN ESKİ BİR BELEDİYE İTLAFÇISI..( ibret için aklıma her düştükçe paylaşırım bunu )
Adım Yaşar Berberoğlu
Eski bir sabıkalı
Eski bir katil
Eski bir katliam sanığıyım…
Bir hafta kadar önce sizlere imdaaaat; diyerek gönderdiğim mesajda:
Emekli bir memurum... Zeynep Kamilde iki köpeğimi Üsküdar Belediyesi zehirlemek istiyor… Bana yardım edin lütfen. Onların öldürüleceklerini bilmenin çaresizliği içinde yüz kiloluk cüssemle sadece ağlayabiliyorum…; diye yazmıştım..
Bir çok insan, özellikle mimar Meral Olcay hanım ve sokaktaki melekler ilgilendi. Sağ olsunlar..
Oysa…
Oysa ben de eski bir Üsküdar belediyesi çalışanı ve Üsküdar Belediyesinin maaşlı katiliydim.
Aşağıda yazacaklarım noktasına kadar gerçek olup asla bir kurgu ve hayal ürünü değildir.
İster kızın
İster küfredin
İster gülün, gerçek bu…
İbret olsun diye yazdığım geçmişimi okursanız acımasız bir katliam sanığının acınacak öyküsünü öğrenmiş olacaksınız.
Yıl 1983
20 li yaşlardaydım.
Üsküdar Belediyesi Ümraniye şubesinde zabıta memuruydum.
Yaka numaram 6641
Sicil numaram 28700
Aynı zamanda İstanbul Üniversitesinde okuyordum.
Bir gün zabıta amirliğine bir şikayet telefonu geldi.
Adamın biri bahçesine bağladığı köpeğinin gözlerinden kuduz diye şüphelenmiş.
Amir sen Karadenizlisin tabancayla o işi üzerine al; dedi
gururum okşandı.
Tamam; dedim,
Arabaya atlayıp zanlının! adresine gittik.
7.65 çapında bir tabanca verdiler elime
hadi; dediler...
Köpeğe yaklaştığımda önce elimdekini yiyecek bir şey sanıp kuyruğunu sallamaya başladı.
İyice yanaşıp alnına nişan aldım.
Son birkaç saniyede onu öldüreceğimi anlamış gibi canhıraş ipini çekmeye çalıştı.
Tetiği düşürdüm.
Alnının tam ortasında bir beyazlık gördüm sanki, ardından kan fışkırdı.
Hayvan geriye doğru bir takla attı.
Sürünerek zincirinden kurtulmaya, benden kaçmaya çalışıyordu..
Bir daha sıktım.
Boynu düştü..
Beni tebrik ettiler.
Belediyenin temizlik işlerine bağlı iki kişilik köpek itlaf ekibi vardı.
Bu kişiler köpek zehirlemeye çıktıkları zaman vatandaşın tepkisini
çektiklerinden beni onların başına hem koruma hem de amir olarak vermişlerdi.
Silahla yaptığım şov amirimin beni ödüllendirmesine yetmişti.
Sabahleyin belediyenin altındaki kasaptan 3-4 kilo kıyma alır içine zehri iyice karıştırır ve infaza çıkardık.
Aslında duygusal bir insandım.
Hatırı sayılır dergi ve gazetede yayınlanmış onlarca şiirim vardı.
dalida, rodrigo; beethoven bile dinlerdim.
işin garibi yakında psikoloji öğretmeni olacaktım.
ama bunlar hayvan katliamı yapmamı engellemiyordu.
öldürdüklerimiz ne de olsa köpekti..
bir köpek için üzülmenin mantığı olabilir miydi..
o zamanlar ümraniye köpek cenneti gibiydi.
her tarafta koloniler halinde köpekler mevcuttu.
genellikle şehrin dışındaki gecekondu mahallelerinde öldürmeye giderdik.
oradaki köpekler kuru ekmeğe hasretti.
bizim kıymanın kokusunu metrelerce uzaktan alır etrafımızda pervane olurlardı.
heyecanla kuyruk sallar “ne olur bize bir tutam verin” diye adeta yalvarırlardı.
kıymayı attığımızda bu karşılıksız iyiliğimizin mantığını çözemeden, minnet dolu şaşkın bakışlarla onu havada kaparlardı.
damaklarına bulaşan et kokusunun mutluluğuyla kuyruklarını sallar, bize teşekkür etmek için üzerimize sürtünürlerdi..
sonra..
sonra titremeye başlarlardı.
ardından nefes almaları zorlaşırdı.
boğulur gibi hırıltılar çıkararak nefes almaya çalışırlardı..
ağızlarından burunlarından köpükler çıkmaya başlardı.
bazen kan kusarlardı..
soluk borularını, midelerini parçalardı zehir..
bunlar olurken genellikle gözlerimize bakmaya çalışırlardı
bana bir şey mi yaptın..;
beni kurtarabilir misin; der gibi bakarlardı.
lütfen bana yaradım et;
beni neden kandırdın;
bana bunu neden yaptın; der gibi bakarlardı
en çokta çırpınırlardı ölürken.
vücutlarının bir kısmı felç olur
bir kısmı kasılır
bir kısmı titrer..
çok karmaşık bir olaydır zehirlenen köpeğin ölümü.
bazıları çığlık çığlığa can çekişirken
bazıları hafif iniltilerle
bazıları da sessizce ölürlerdi..
nedense hepsi ağlardı can verirken..
bakışları bir bilmece gibi olurdu hep..
bakışlarının okunmasına asla izin vermezlerdi ölürken.
kıyma yetsin diye az az atardık..
az attığımız için daha zor ölürlerdi..
çırpına çırpına ölürlerdi..
can çekişmeleri dakikalarca sürer, çocuklar onları izlerdi..
şişmiş cesetlerini bir kamyonete atıp çöp sahasına götürürdük.
iki kişinin amiri olmak beni fazlasıyla mutlu ederdi.
bir sorumluluğumun olması önemliydi benim için.
düşünebiliyor musunuz; öldürme emri verebiliyordum.
hayvanların kaderleri iki dudağımın arasındaydı..
zabıta şapkamla gurur duyuyordum.
ekiptekilerin biraz önlerinden yürürdüm hep.
amirleriydim ne de olsa..
koskoca ümraniyenin bu büyük sorununun sorumluluğu benim üzerimdeydi.
az iş değildi bu: yöneticilik yeteneği ve dirayet isterdi..
öyle sıradan insanın yapacağı kadar basit bir iş değildi.
bir ilçenin köpek sorununu çözen önemli bir memurdum ben..
akşamları rakı masasında süsler süsler anlatırdım bu infazları..
çeşitli maskaralıklarla ölen köpeğin taklidini yapar güldürürdüm herkesi..
bir cellattım ben.
dilediğimi öldürtüyordum.
yok etmenin psişik cazibesi beni sarmıştı.
gücün doruklarında hastalıklı bir mutluluk yaşıyordum.
köpeklerin tanrısıydım ben.
asırlardır süren bastırılmış vahşi duygularımı tatmin ediyordum.
avlanma çağlarından beri genlerimden silinmeyen ilkel duygularımı besliyordum.
ölüm emri vermenin girdabıyla karanlık, sadist duygularımı doyuruyordum.
sanırım 20 gün kadar sürdü bu katliamlara katılmam.
benim için biçilmiş kaftandı bu iş.
çünkü işimizi kısa sürede bitirip ellerimi yıkayıp üniversiteye gidebiliyordum.
ben bir toplumbilimci adayıydım..
felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji dersleri verecek formasyonla donatılıyordum.
bir gün infaz için ümraniye kazım karabekir mahallesine gidecektik.
orada çok köpek vardı.
dolayısıyla zehirli kıymayı daha çok hazırlamıştık.
ilk iki köpeğe kıymayı attığımı hatırlıyorum.
yaşlı bir adam bizi kömürlüğüne götürdü.
orada tanımadığı bir köpek doğurmuş 7-8 yavru yapmıştı.
onları öldürmemizi istiyordu.
yavrular ananın memelerine yumulmuştu.
ana bizi görünce tedirgin oldu.
yavrularını korumakla kaçırmak arası kıvranmaya başladı.
ancak kıymayı görünce sevindi.
çocuklarına süt verecekti
yemeli sütü çoğalmalıydı.
üstelik bu gecekondu semtinde kıyma onun için olağanüstü bir ziyafetti.
mutlulukla ete uzandı.
kuyruğunu salladı.
bakışlarıyla teşekkür etti.
bir tane daha attık.
onu da bir hamlede yuttu..
titreme nöbetleri başladı..
sarsıldıkça yavrularının ağzı memesinden kopuyordu; onları patisiyle tekrar memesine iterken ölüm nöbetleri sıklaşıyordu.
ihtiyar.
yavrularına da yavrularına da verin.. ben ne yapacağım onları..; diye sürekli söyleniyordu..
kıymadan küçük parçalar koparıp yavrulara yedirmeye çalışıyordum.
ama çok miniklerdi ve yemekte zorlanıyorlardı.
bu arada ağzından köpükler çıkmaya başlayan anne bana doğru sürünerek geldi. isıracak diye bir elime aldığım taşı kafasına vurmaya hazırlanıyordum ki olağanüstü bir şey oldu: ayağımı, ellerimi kanlı diliyle yalamaya başladı..
bir yandan burnunun ucuyla yavrularını iterek yerdeki zehirli kıymadan uzaklaştırmaya çalışıyor
diğer yandan gözlerime yalvararak bakıp ;ne olur onlara zehirli kıyma verme; der gibi başını sallıyordu..
iki-üç kıyma yediği halde ölmemekte direniyordu.
ağzından kanlar gelmeye başladığı halde can havliyle yavrularının uzaklaştırmaya çalışması, ellerimi yalvarır gibi yalaması ilginç bir sahne oluşturuyordu.
sanırım manzara şuurumu biraz bulandırmıştı..
ihtiyar adam yavruları gösterip.
memur bey ağzını parmaklarınla açıp öyle sok kıymayı… ağzını açıp öyle sok..; deyip duruyordu..
birdenbire bir şeyler oldu bana..
devletin memuruydum ve adam bana emir veriyordu..
sinirlendim.
ben devlet memuruyum. bana nasıl emir verir gibi konuşursun lan; diye bağırdım.
yavruların hali sanırım etkilemişti beni.
içimdeki insani duygular canlanmıştı sanırım.
sonra ben ne yapıyorum yahu; dedim kendi kendime.
sapık mısın lan; dedim kendi kendime
yavruları var daha gözleri açılmamış, bu şerefsiz ihtiyarın sözüne bakıp onları nasıl öldürüyorsun lan; dedim kendi kendime..
adama daha çok sinirlendim.
öldürmüyorum lan pezevenk. defol git; diye bağırdım
emrimdeki itlaf işçilerine; bugün bu kadar yeter, hadi gidiyoruz; dedim.
uzaklaşırken yavruların, yerde son çırpınışlarını yapan annenin memelerini emmeye çalıştıklarını gördüm en son..
birde; kıyma yediği için yerde çırpınan, gözleri henüz açılmamış yavrunun o durumdayken bile annesini arandığını gördüm..
Belediyeye döndüğümüzde moralim bozuktu..
mutsuzdum.
garip bir hüzün çöreklenmişti içime..
elbisemi değiştirip meyhaneye gittim.
o gece sabaha kadar kabus gördüm..
insanların beni zehirlediklerini, ağzımdan kanlar geldiğini, nefes alamadığımı…
sabaha kadar o yavru köpeklerle uğraştım.
onların, anamı neden öldürdün amca; diye ağlaştıklarını gördüm..
ertesi gün zabıta amiri zaim sancak;a bu ekipte çalışmak istemediğimi söyledim.
ve o ekipten böylece ayrıldım.
sonraki günlerde vicdan azabı beni kuşatmaya başladı.
bu azap gün geçtikçe çığ gibi büyüdü
orman yangını gibi büyüdü.
bu azap gün geçtikçe işkence olmaya başladı
bu azap boynuma bir kement gibi
beynimde bir yangın gibi
alnıma bir leke gibi kaldı hep..
hiçbir zaman aklımdan çıkmadı yaptığım katliamlar.
otururken, kalkarken, yerken, uyurken..
gülme yeteneğimi kaybettim o günden sonra..
daha suskun
daha içine kapanık bir insan oldum. sürekli bir kabusun içinde yaşadım
üniversiteyi bitirdiğimde pendik belediyesinde şube müdür yardımcısı oldum..
bugünkü başkan yardımcısı düzeyi yani..
temizlik işlerinden de sorumluydum.
itlaf ekibi bana bağlıydı.
asla köpek öldürtmedim.
belediyede yıllarca müdürlük yaptım ve cinayetlerimin diyetini vermek için vatandaşın hiçbir şikayeti kaale almadım.
onları çağırıp nasihat ettim.
onlara köpeklerin asla öldürülmemesi gerektiğini, öldürmeye hakkımız olmadığını anlattım.
her insanın içinde bir katil vardır.
genlerinde mağara döneminden kalma öldürme güdüleri vardır.
insan beyni bilimle, sanatla, sevgiyle aydınlandıkça bu güdüler azalır ve yok olur.
sonraki yıllarda yaptığım katliamların azabı daha çok büyüdü
cinayetlerimin acısı beni daha çok kuşattı.
karınca ezmemek için yolumu değiştirmeye başladım.
odamdaki sivrisineklerini camları açıp çıkarmaya çalıştım. asla öldürmedim.
akrep yakalasam emin bir yere bıraktım.
ama köpekler
köpeklerin karşısında kendimi hep suçlu hissettim.
onlarla asla göz göze gelemedim.
onlardan utandım.
onlardan kaçtım.
nerede bir yalnız yavru görsem içim kan ağladı.
annemi sen mi öldürdün…? diye hep sorguluyorlardı beni sanki..
bir an olsun yakamı bırakmadı o yavruların haykırışları..
beynimden zehirlenen köpeklerin çığlıkları eksik olmadı hiç..
bir katilin suçluluk duygusu içinde, aşağılık duygusu içinde yaşadım hep.
bunları yazmaktaki amacım tüm katillere seslenmektir.
katillere, katil adaylarına sesleniyorum: öldüreceğiniz hayvanın gözlerine bakın; orada zavallılığınızı göreceksiniz..
orada ben sana ne yaptım.. seni korumanın, sana köle olmanın dişinde ne yaptım; diye yakaran bir ana bir baba bir kardeş göreceksiniz..
orada sessiz bir çığlık
orada çaresizlik
orada acı göreceksiniz..
orada merhametsizliğinize karşı sevgi
canavarlığınıza karşı saygı göreceksiniz..
itlaf ekibindeki arkadaşlar..
lütfen öldürmeyin..
öldürmek size ve ailenize uğursuzluk getirecektir.
psikolojiniz bozulacak, hayat size zehir olacaktır.
o hayvanların çırpınışları sizi çarpacaktır.
o hayvanların ağızlarından çıkan köpükler
o hayvanların ağızlarından dökülen kanlar sizi boğacaktır.
amirler, müdürler size sesleniyorum: siz isterseniz hayvanlar ölmez..
inanın asla öldürmeye mecbur değilsiniz..
onların yaşamı iki dudağınızın arasında.
onların yaşama haklarına saygı duyar ve birazcık fedakarlık yaparsanız ne olur sanki..
küçük dağları ben yarattım demeyin asla..
ben nasıl çırpınıyorsam şimdi zehirlenmiş bir köpek gibi
nasıl boğulur gibi yaşıyorsam 24 saat
her anım bir yangının içinde nasıl geçiyorsa
sizde öyle olacaksınız yarın..
inanın içinizde bir damla insanlık varsa
her öldürdüğünüz köpek için, bin kez öleceksiniz..
bende müdürlük yaptım sizin gibi
öldürtmedim ve hiç bir şey olmadı..
hayvanları şikayet eden ruh sağlığı bozuk bazı kişilere alet olmayın lütfen.
sevgisiz büyüyüp toplumda canlı bomba gibi gezen canavarların şikayetlerine kulak asmayın lütfen..
sokağını bekleyen, orayı sahiplenen köpekleri öldürtmek isteyen psikopatların maşası olup masum canlara kıymayın lütfen..
ve siz köpekler..
katiline bile sevgiyle yaklaşan
katilini bile koruyan müthiş canlılar.
sizin karşınızda insanlığımdan utanç duyuyorum.
siz olmazsanız yaşamak için sebebim kalmayacak biliyor musunuz.
hiçbir ilaç dindiremez size yaptıklarımın acısını
hiçbir psikiyatr teskin edemez, kandıramaz beni suçluluğumdan olayı
hiçbir tanrı kurtaramaz beni vicdan azabından
hiçbir cehennem yeterli gelmez günahlarımın kefaretine..
siz köpekler
sizleri kalleşçe kandırıp öldürdüm hep
arkanızdan vurdum sizi
alçakça vurdum sizi..
zavallının biriyim ben.
şerefsiz bir mazisi olan katilim ben..
acıların okyanusunda çırpına çırpına boğulmak yetersiz benim için.
şimdi sadece intihar kokuyorum
şimdi her hücremde bir köpek mezarı var .
zehirlenirkenki çırpınışınızı yaşıyorum sürekli
sürekli yavrularınızın çığlıkları kulaklarımda
ne çıldırabiliyorum, ne ölebiliyorum.
ben köpekleri değil, kendimi zehirlemişim meğer..
biriniz beni silkeleyip uyandırsın lütfen bu kabustan.
ve asla hayvan öldürmedin, bir karabasandı gördüğün; desinler lütfen.”

G, Fedailerin Kalesi Alamut'u inceledi.
08 May 22:28 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Hayatı boyunca ne o bölgeye gitmiş ne de o bölgeden yetişmiş biri Bartol. Yarattığı kurguyu görünce hayranlığımın yanı sıra bu yaratıcılığının kaynağını bulma isteğiyle kavruluyorum. Yazdığı tek romanın bu olması da kafaları karıştırıyor. Oysaki yazar muazzam bir üsluba sahip.

Kitaba gelecek olursak, beni sarmaz diyenleri bile içine çekeceğine inandığım ve arkasında durduğum müthiş bir eser. Ne yalan söyleyeyim, yazarın İngiliz, Rus veyahut Amerikalı olmamasından ötürü popüler olmadığı kanaatindeyim. Öte yandan kitabın verdiği ilhamla naçizane bir öykü yazmıştım. Paylaşmak isterim.

YEŞİL

Hasan Sabbah’ın bir müridiyim ben. Onun için her şeyi yaparım; yeri gelir onun için ölürüm, yeri gelir onun için öldürürüm. Bazen kalenin dışında, bazen ise kalenin içindeyim… Ama her daim onunlayım. Kalbim onunla, bedenim onunla ve ruhum tabii ki onunla. O ki bize cenneti getiren, cenneti iliklerimizde hissettiren ve her istediğimizde tüm güzellikleri ayağımızın altına seren! Şüphesiz ki her daim ona inanacağım ve bu uğurda her şeyimi feda edeceğim. Söylediklerim, su götürmez bir gerçektir.

Alamut Kalesi’nin anlamı çok büyüktür. Bir başkaldırış, bir çözüm noktasıdır. Bunu dahi anlayamayan kendini bilmezler, efendimizi mütemadiyen suçlarlar ama onunla cenk edemeyecek kadar da acizdirler. Bu böyle biline ki, bu cesaretsiz mahluklar bizim inancımızdan ve yapacaklarımızdan bir köpek gibi korkmaktadırlar. Sahip oldukları aşağılık düşünceler, tıpkı veba gibi bu coğrafyayı kirletmekte ve bir an önce yok edilmeleri gerekmektedir. İşte böyle bir ortamda Hasan Sabbah tek kurtuluştur! Size bunları anlattığım mekanın yaratıcısı, gerçek sahibi olan Hasan Sabbah! Peki ben neredeyim?

Büyük bir avludayım. İzin verin size etrafı izah edeyim; size buraların havasını içinize çekme, bu güzellikleri zihninizde yaşama fırsatı vereyim. Paylaşmak, büyük bir erdemdir nihayetinde. Ağaçlarla çevrili bir avludayım. Papatyalardan, ortancalara, kasımpatılara… Bir sürü ama bir sürü çiçek var burada. Renk cümbüşü içerisindeyim. Kokuların şahaneliği burna bayram ettirir cinsten. Ağaçların gölgesi, esen ılık rüzgar ve her rüzgarda biraz daha benliğimize karışan harika kokular… Yaratıcıya minnet ettirircesine güzeller. Doyasıya koklanası, doyasıya bakılası… Peki sadece çiçekler mi var burada? Hayır! Gözlerini bana dikmiş siyah saçlı bir hatundan söz etmek isterim! Yeşil gözlü, beyaz tenli bir afetten. Çıkık elmacık kemikleri, muhteşem dudakları, tanrının bir milimetre bile yanlış çizmediği burnu olan bir afetten. Seyrederken sadece gözlerine odaklanıyorum ama bir yandan da gözün yaradılışına aykırı bir şekilde her yerini olabildiğince incelemeye çalışıyorum. Olmuyor ama deniyorum işte. Bakışlarında ölüyorum. Tekrar doğuyorum. Bakışlarında boğulurken aldığım keyfi anlayabilir misiniz? İnsan boğulurken keyif alır mı? Alıyormuş işte. Ben alıyorum. Ona bakarken yeniden doğuşu tadıyorum; ara sıra da kayboluşu. Bir insana bunu yaşatan ne olabilir? Aşk mı, inanç mı, sevgi mi? Bilmiyorum fakat yaşamaktan keyif alıyorum. Bu duyguyu seviyorum!

Sokrates’in bir öğrencisiyim ben. Her daim dinlerim, kendime dersler çıkarır, ona özenirim. Boşvermişliğine, kendisini ifade ediş biçimine hayranlık duyarım. Hayatı ele alış biçimine imrenir, ertesi gün para için yapmayacağım şey olmadığını fark edince kendimden nefret ederim. Lakin yine de giderim pazar yerine Sokrates’i dinlemeye. Mermer kaplı Atina sokaklarında çıplak ayakla yürüyüp paspal bir şekilde bir orada bir burada anlatan, erdemlik tohumlarını cömertçe etrafa serpmekte bir beis görmeyen bu adamı dinlemeye giden her genç gibi ona sorular sormaktan geri durmam. Her seferinde açık bir şekilde yanıtlar sorularımı. Sakalını okşarken diker bakışlarını bana, aşağılamaz. Zira aşağılarsa bu erdemli bir davranış olmaz. Bazen büyütür gözlerini, bazen dalar uzaklara. Ama her zaman bir cevabı olur.

İzin verin size anlık bilgiler vereyim. İşte yine sıcak bir Atina gününde pazar yerindeyim. Sokrates’in nerede olduğunu kestirmek hiç güç değil burada. Zira etrafındaki gençleri gördüğünüz anda anlıyorsunuz kendisinin görkemli varlığını, devasa düşünce bulutunun hacmini… Bir hayli popüler, bir hayli etkin Atina sokaklarında. Karısı ve çocukları pek hoşnut değil bu durumdan. Ama onun için düşünmek, hayat demek. “Ne pahasına olursa olsun, evlenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz.” sözünden anlayabildiğimiz kadarıyla Sokrates’in sokaklardaki yaşamı, evdekinin pek bir üstünde. Burada bu sözün bir numaralı öznesi olan Xanthippe’den söz etmeyeceğim. Kendisini suçlamıyorum; şüphesiz ki onsuz Sokrates, bildiğimiz Sokrates olmazdı. İnsanlar, ilişkiler, anılardır bizi bizler yapan. Deneyimsiz, anısız ve macerasız bizler, boş bir levhadan farksızız.

Sokrates’in etrafını çevreleyen gençlerin arasına karışıyorum. Sokrates’in tam çaprazında! Yine o! İnanabiliyor musunuz? Burada da o var. Yeşil gözlü, beyaz tenli. Bu sefer kızıl saçlı. Tıpkı Hypatia gibi. Durun durun; kesinlikle Hypatia bu. Ama bu imkansız. Hypatia değil; Hypatia olamaz! Her yerde karşıma çıkıyor. Bu kez bana değil, Sokrates’e bakıyor. Olabildiğince Sokrates’e yoğunlaştırıyor bakışlarını. Sokrates’i ölesiye kıskanıyorum. Sokrates’i öldürmek istiyorum. Hasan Sabbah’ın Sokrates’i öldürme emri vermesini diliyorum. “Sokrates ölmeli!” diyorum sessiz haykırışlarla. Platon’u, Xenophon’u ve diğerlerini… Sokrates’ten başlayarak öldürmeliyim. Baldıran zehiriyle, belki de bir buz baltasıyla. Ama hepsini!

Zihnimdeki parçalar kayıyor. Çukurun içinde yuvarlanıyorum. İşte sonunda bana bakıyor ama bilincimi yitirmek üzereyim. Dayanamıyorum. Yeşil gözlerine tutunmaya çalışıyorum. “Tut beni.” diyorum. Duymuyor, duymadığına eminim. Sokrates bağırarak konuşuyor; sesini bastıramıyorum. “Ah lanet olası ihtiyar!” diyorum.

Stefan Zweig’in iyi bir okuyucusuyum ben. Bütün yalnızlar gibi özgür ve bütün özgürler gibi yalnız hissediyorum. Nietzsche’yi anlattığında bir başka seviyorum onu. Dehasının parıltılarını her kitabında bir ışık buklesi şeklinde bizlere sunarken verdiği ilhamı kelimelerle anlatamıyorum.

Gözlerim yarı kapalı. Neresi burası? Komodinin üstündeki eşyalardan, odanın kasvetli havasından anlıyorum; Rua Gonçalves Dias 34, Petrópolis, Rio de Janeiro burası.

Bunaltıcı odayı izlemeye dalmışken yeni fark ediyorum kollarımın arasındaki beyaz tenli yeşil gözlü kadını. Yine o! Gözleri yarı açık yarı kapalı. Bana bakıyor; ne olduğu çözemiyor.

Arka planda Sokrates’in sesi yankılanıyor.

“Hayattan uzaklaştığımız ölçüde gerçeğe yaklaşırız!” diye haykırıyor.

Ben ise gerçekliğimden her geçen saniye hızlıca uzaklaşıyorum. Hakikatin esiri olmak üzere yol alıyorum; farkındayım ama durduramıyorum. Teslim oluyorum yavaşça, en azından yeşil gözlerinde boğularak yapıyorum bunu. Göz kapaklarımın her saniye mikro santim boyutlarında kapandığını hissedebiliyorum. Bir şeylerin ters gittiğini anlıyor; görüyorum. Tam olarak bana bakıyor, üzgün bakışlar atıyor, ne olduğunu çözmeye çalışıyor ama çözemiyor. Onun üzülmesini gönlüm el vermiyor; ah dayanamıyorum. Son enerjimle ellerini tutuyorum; kaşlarını çatıyor, bilincim kapanıyor, yeşil…

Boğuluyorum. İnsan boğulmaktan keyif alır mı? Alıyormuş işte!

Victor Hugo
MAHOMET
HZ.MUHAMMED Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında durup su içen develeri izliyordu arada sırada böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu. Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdiSessizce dinler, en son konuşurdu kendisi ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı oturur yere, elbiselerini kendi yapardı artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki yine, her günkü vaktinde mescide geldi, Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi"Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur onsuz bir değerim olmazdı."Bir zat ona: "Ey müminlerin gerçek Sultanı! Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.O da: "Melekler ölümümü müzakere etti; Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinizeBir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önündeBen ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi; Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikteOna: "Tanrı yardımcın olsun! " diye seslendi.Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun! Allah benim adımı andı! Bundan emin olun topraktan insan, nurdan bir peygamberim İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim; Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı; Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti; Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir; Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte! Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle; Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar! " diyordum kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculuktaFakat ne olursa olsun geri adım atmadım zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım işte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi inanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri; Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar; Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin içinYedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine! Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacakCennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti ardından: "Ey insanlar! Size sesleniyorum vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi"Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana, ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince"Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru"İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi"Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri, ve, Melek ona: "Allah seni bekliyor" dedi memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.

Kitap Kurdu, bir alıntı ekledi.
31 Mar 16:52 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Barış, bombasını kuşanmış yürüyen bir kadının ya da bir büyükelçiyi öldürmek üzere silahlanan genç bir polisin son dakikalarında, zihninden geçecek anlık bir parıltıda yatıyor. “Ben ne yapıyorum?” Bu kısacık soruyu sordurabilmek o kadar zor ki...
Bu soruyu soracak olgunluğa insan bazen binlerce sayfa okuduktan sonra erişir. Bu soru bazen adaleti ya da cenneti feda etmeyi gerektirir çünkü; bu soru kişinin kendisiyle tanışmasıdır.

Eylemle düşünce arasına düşen gölgeyi incecik bir parıltıyla çatlatmak gerek... Yoksa T.S. Eliot’ın dediği gibi dünyanın sonu bir infilakla değil bir sızlanmayla gelebilir.

Barış insanların her şeye rağmen yaşamayı sevmesi demek.

OT Dergi Sayı: 47, Kolektif (Sayfa 20)OT Dergi Sayı: 47, Kolektif (Sayfa 20)

Mü’minler Kimlere Karşı Merhametli Olmalı :
Mü’minler Kimlere Karşı Merhametli Olmalı?
İblis gibi hatasında ısrar eden; kendisi O’nun rahmetinden umudu kestiği gibi, başkalarını da O’nun rahmetinden uzaklaştırmak için her tür şeytanlık düşünen kimseler ilahi rahmetten ebediyyen mahrum kalacaklardır.

Mü’minler Kimlere Karşı Merhametli Olmalı?

“ Muhammed (sav) Allah’ın elçisidir ve onun safında olanlar kâfirlere karşı eşidda/çok çetin/kararlı ve ödünsüz, ruhama/birbirlerine karşı ise çok merhametlidirler. Onları hep rükû ve secde halinde Allah’ın kerem ve rızasını ararken görürsün; onların nişanları yüzlerindeki secde izleridir. Bu onların Tevrat’taki temsilidir. Bir de onların İncil’deki temsili var: Onlar filiz vermiş tohum gibidir; derken o filizi (Allah) güçlendirir ve kalınlaştırır ki kökü üzerine dimdik dursun da üreticiyi sevindirsin. Böylece o, kâfirleri kinlerine mahkûm etmiş olur. Allah onlardan iman eden ve ıslah edici eylemler ortaya koyanlara limitsiz bir bağış ve büyük bir ödül vaat etmiştir.” (Fetih, 48/29)

Giriş

Ayetin indiği dönemin arka planında Hudeybiye Anlaşması vardır. Ayet, Hudeybiye’de “Allah’ın Rasulü” ifadesini anlaşmadan sildiren Mekke elçisi Süheyl b. Amr’ın şahsında tüm kâfirlere yapılmış ihtar niteliğindedir. Rıdvan Biatı’yla mü’minlerin dosta ve düşmana karşı gösterdiği onurlu, kararlı duruşu ifade etmekte, adeta deklarasyon yayınlamaktadır.

Birbiriyle uyumlu iki tavır vardır yukarıdaki ayette: Birincisi “eşidda”dır; sert, kararlı, ödünsüz ve çetin. İkincisi ise “ruhama”dır; merhametli ve şefkatli. Bu iki tavır aynı zamanda iki sınırı ifade ediyor. Bu sınırlar; ilkeler ve mücadele yöntemiyle ilgilidir. Yoksa insan ilişkilerinde, dar alandaki toplumsal ilişkilerde, medeni münasebetlerde mü’minlerin kâfirlere karşı merhametle, şefkatle muamele etmesi hiçbir ayette yasaklanmış değildir.

Bu iki tavır ve iki sınır bir kabileyi, bir ırkı, sırf kendi renginden, kendi takımından olduğu için her halükârda tutan ırkçıların tutumundan farklıdır. Çünkü bir peygamberin safında bulunmak, onun yanında saf tutmak, doğuştan elde edilmiş bir paye değildir; kazanılmış, elde edilmiş bir haktır.

İlahi övgüye mazhar olan bu iki tavır, emekle elde edilmiş bir ürün gibidir: Kökleri üzerinde dimdik duran hoş bir ekin, güzel bir filiz. Tevrat ve İncil’de de aynı tasvirler, önceki peygamberlerin zamanındaki mü’minler için yapılmıştır.1

Bu Kur’anî bilinçlenme yolculuğumuzda iki nur diğerlerinden daha parlak bir şekilde önümüzü aydınlatacaktır. Bunlardan biri hududullah2 diğeri ise vasat ümmet’tir.3

Biz vahye iman eden mü’minler için Allah’ın hayatımız çerçevesinde çizdiği güvenlik sınırları çok önemlidir. Biz o sınırlara riayet ettiğimizde dünya ve ahirette tehlikelerden korunacağımıza iman ediyoruz. Diğer yandan ruhama ve eşidda kavramları üzerinden, insan ilişkilerini itidal ekseninde ele alacağımız bu çalışma için “vasat ümmet” vurgusu da çok önemlidir. Çünkü her şeyi çift kutuplu olarak yaratan Yüce Allah, itidalin, dengenin ve vasatın nerede durduğunu da vahiyle bize beyan edip yol göstermiştir.

Kur’an bir bakıma gazaptan kurtuluşun, iç huzurun ve manevi mutluluğun güvencesidir:

“Çünkü o (Kur’an) da, insanlar için bir rehber ve rahmettir.” (Neml, 27/77)

Kur’an rahmetullah’tır. Ancak kim için rahmetullah’tır? Bu sorunun cevabını araştıracağımız çalışmamızda ruhama’nın sınırlarını Rabbimiz nasıl çizmişse onu ortaya koymak niyetindeyiz.

Ruhama’nın ve eşidda’nın da sınırlarını adalet ekseninde çizecek olan ötekisi olmayan Allah Teâlâ’dır. Çift kutuplu ve zıt kutuplu olan insanoğlu ise, itidali tayin konusunda sınırları doğru çizmekten acizdir. Sınırları doğru tayin etmek, ancak vahyin rehberliğinde mümkündür. İşte biz bu çalışmamızda bunun imkânlarını araştırmak ve ortaya koymak istiyoruz. Üzerinde duracağımız ana soru şudur:

Mü’minlerin merhameti ve sertliği kime karşı nereye kadardır?

A- Ruhama’nın Tefsiri ve Sınırları

“Mü’minler sadece kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile hareket edin ki, O’nun merhametine nail olasınız.” (Hucurat, 49/10)

Ruhama’nın sınırlarını tayin etmek için Kur’an’da mü’minlerle diyalogun ilkelerini, Müslümanlar arasındaki münasebetlerin ölçülerini ana çizgilerle ortaya koymak gerekir.

Yüce Allah’ın er-Rahman, er-Rahim isimleri ve özümüze yerleştirdiği rahmet duygusuyla ilgili Kur’an’ın rehberliğine başvurduğumuzda, önümüz vahyin nuruyla aydınlanmaktadır.4

Allah’ın rahmeti geniştir. Ama buna rağmen bundan yararlanma konusunda inatçı ve nankör kesilenler imtihan dünyasının bir gerçeğidir. Allah’ın rahmetinden kimler umut keser? Allah’ın rahmetinden kâfirler umut keser. (12/87) Umutsuzluk İblis’in asli özelliğidir. Allah’ın rahmetinden umut kesmek mü’minlere yakışmaz. (39/53) “Mü’min kimse Allah’ın azabının miktarını bilseydi cenneti umut edemezdi, kâfir de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilseydi, O’nun rahmetinden umudunu hiç kesmezdi.” (Müslim)

Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. (A’raf, 7/156) O, Ğafur ve Rahim’dir. (A’raf, 7/167) Mağfiret, Aziz, Hakim sıfatlarının şahididir. (5/118.) Rasulullah’ın hadisteki tefsiriyle ifade edersek: “Allah’ın kullarına merhameti annenin çocuğuna merhametinden fazladır.”5

Peki, Allah’ın rahmetinden nasıl yararlanacağız?

Küçük kusurların affedilmesi büyük günahlardan kaçınmaya bağlıdır. (Şura, 42/37; Necm, 53/32)

İnsan ilişkilerinde cezalandırma arzusunu öne çıkarmak doğru değildir; affı esas almak gerekir: Cahillerden yüz çevirenin affı esas alması elzemdir; dolayısıyla affı davranış biçimi olarak benimsemeyenler cahillere benzemiş olurlar. Çünkü cahiller duygu ve düşüncelerini davranışlarını kontrol altında tutamaz, fevri hareket ederler. (A’raf, 7/199)

Kötülüğü kötülükle değil, iyilikle savmak lazımdır. (Ra’d, 13/22; Fussilet, 41/34-35) Zulümle mücadelenin yöntemi zulüm olamaz; meşru olmalı, adaleti esas almalıdır. (Şura, 42/40-43) Mesela zulme karşı tepkide amacı aşıp saldırganlık yapmak haramdır. (Bakara, 2/190)

Öte yandan Rahman ve Rahim’in diğer kutbunda yer alan el-Kahhar sıfatı, Kur’an’da bunlar kadar sıklıkla vurgulanmamıştır.6 Allah daha iyisini bilir; ancak bu karşılaştırmadan şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkündür: Yüce Allah’ın şefkat ve merhameti kahrından daha önde, ön planda durmaktadır.

Yüce Allah el-Ğafur/affedici ve er-Rahim’dir/merhameti kendisine ilke edinmiştir. Rahman, rahim, rahmet, merhametle aynı kökten türeyen ve mü’minlerin bir sıfatı olarak beyan edilen “ruhama” sadece yukarıdaki ayette geçmiştir. (Fetih, 48/29)

Rahmetini dilediği kimselere dağıtma hakkına sahip olan Rabbimiz, şefkatin de merhametin de asıl kaynağıdır; kime isterse şefkat ve merhametle muamelede bulunur.7

Rabbimizin rahmetini dağıtmadaki adaleti, biz mü’minler için en temel ilkelerdendir. Hiç şüphesiz biz insanlar mutlak adaleti uygulama imkânından mahrumuz. Ancak ne kadar adaletli olursak, o kadar Rabbimizin merhametine layık olduğumuzu ortaya koymuş oluruz.

Nefsimizin kötülüklerine karşı direnme kabiliyetini özümüze yerleştirmesi, hemen cezalandırmaması, ihmal etmemesi ama imhal etmesi/ertelemesi de bu rahmetinin bir eseridir.8

Merhamet ve şefkatle muamele eden Yüce Rabbimizin insanları darlık ve sıkıntıdan kurtarması, zorlukla beraber kolaylığı da yaratması,9 merhametinin, şefkatinin şahitleridir.

B- Allah’ın Rahmeti Kimler İçindir?

Her şeyi belli bir ölçüye göre yaratan Rabbimiz rahmetini de adaletli bir şekilde dağıtmaktadır. Küfrü, nifakı, zulmü ve fıskı hayat tarzı haline getiren, bir kimlik olarak yüreğinde taşıyan, tüm benliğini küfr, nifak, zulüm ve fısk ile kirletenler O’nun rahmetinden mahrum kalacaktır.

Rabbimiz Kur’an-ı Mubin’de rahmetini kimlere indireceğini beyan etmiştir. Bize düşen ilahi mesaja kulak vermek, gönül vermek ve gereğini ifa etmektir.

Allah rahmetini ilkesiz ve ölçüsüz bir şekilde mi dağıtır? Kesinlikle hayır; her şeyin kaderini yaratan Rabbimiz rahmete bir kader/ölçü yaratmıştır. Bu nedenle Allah, rahmetini bazı kimselerden esirger.

İyilerin nimette olması Allah’ın rahmetinin bir şahididir. Öte yandan O’nun rahmetinden yararlanmayı iradesi ile reddedenlerin cehenneme gitmesi kendilerine yaptıkları bir zulümden ibarettir. (İnfitar, 82/13-14)

Rahmet ve adaletle kullarına muamele eden Yüce Allah ihmal etmez, imhal eder; imtihan için gereken süreyi vermeden cezalandırmaz. (Nahl, 16/61) Yüce Allah kâfirlerden zulümde ileri gidenleri, günahta ısrar edenleri cezalandırır. (Sebe, 34/17) Ebedi azap, bile bile yalanlayan, yüz çeviren nankörler içindir. (Taha, 20/48)

Peki, Allah’ın rahmeti kimler içindir?

1. Allah’a Gönülden Teslim Olanlar

“O gün kim azaptan esirgenirse, kesinlikle Allah ona rahmet etmiştir. Bu ise apaçık bir kurtuluş demektir.” (En’am, 6/16)

Allah’ın rahmeti, kendisine gönülden teslim olanlaradır. Allah’ın çizdiği sınırları ihlal eden, inatla kırmızıçizgileri geçen, günahı bir hayat tarzı olarak sürdürenler, tavır ve duruşlarıyla Âlemlerin Rabbi’ne karşı savaş açmış sayılırlar. Bu savaştan hiçbir insanın kazançlı çıkma ve zaferle çıkma ihtimali yoktur; böyle kimselerin payına düşecek olan mutlak bir hezimet ve ebedi hüsran boyunlarına ateşten halkalar olarak takılacaktır.

2. Kötülüklere Karşı Mallarıyla Canlarıyla Cihad Edenler

“Rabbimiz! Onları ve onların atalarından eşlerinden ve nesillerinden iyi ve dürüst olanları güzelliğin merkezi olan cennetlere yerleştir! Çünkü Sen, evet Sensin her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden! Ve onları tüm kötülüklerden koru! Ki Sen o gün birini kötü duruma düşmekten korursan, bu rahmet ettiğin anlamına gelir: En büyük başarı işte budur.” (Mü’min, 40/8)

Şefkat ve merhameti sonsuz ve sınırsız olan Rabbimizin rahmeti; kendisini seyyiatlardan/kötülüklerden koruyan, kötü fiillerden koruyanlar içindir. Yukarıdaki ayet bunu bir dua formunda beyan etmektedir.

Ebedi hüsrandan, ebedi helakten kurtuluş için Allah’ın rahmetine dünyada sığınmak gerekir; Hz. Musa ve yetmiş arkadaşının yaptıkları gibi.

“…Rabbimiz bize acıyıp da bizi bağışlamazsa, işte o zaman büsbütün kaybedenlerden olacağız, diye dövündüler.” (A’raf, 7/149)10

Bize merhamet etmesi ve mü’minlere merhametle muamele etmeyi başarabilmemiz için özümüzle, sözümüzle, amellerimizle Rabbimize yakarmalıyız:

“…Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz yükü bize taşıtma! Günahlarımızı affet, bizi bağışla, bize merhamet et! Sen bizim mevlâmızsın; Kâfirler güruhuna karşı Sen bize yardım et!” (Bakara, 2/286)

Allah’ın rahmeti, zalimlere karşı kesintisiz cihad sürdürenler içindir. Bu rahmetten bir peygamber çocuğu olduğu halde, Nuh Peygamber’in oğlu yararlanamamıştır. Hatta baba şefkatinin etkisiyle, manevi aileden sayılmayan kâfir oğlunu Felah Gemisi’ne davet ettiği için Nuh Peygamber’in istiğfar dilemesi gerekmiştir.11

Allah’ın rahmeti, İslami mücadeleyi hayat tarzı haline getirenleredir. Ebedi hüsrandan kurtuluş ilahi rahmetledir ve Allah’ın rahmeti, Nuh Peygamber gibi, zalimlere karşı Allah’ın rahmetine sığınarak kesintisiz mücadele yürütenler içindir.

3. Tevbe Edenler

“Her ikisi de (Âdem ve eşi) dediler ki: Rabbimiz! Biz kendi kendimize zulmetmişiz, eğer bizi bağışlamaz ve bize acıyıp esirgemezsen, ebediyyen manevi iflasa sürüklenenlerden oluruz.” (A’raf, 7/23)

Allah’ın rahmeti Âdem ve eşi gibi özeleştiri yapan, hata yaptıktan sonra ısrar etmeyip hemen tevbe ederek hakka dönen kimseler içindir. İblis gibi hatasında ısrar eden; kendisi O’nun rahmetinden umudu kestiği gibi, başkalarını da O’nun rahmetinden uzaklaştırmak için her tür şeytanlık düşünen kimseler ilahi rahmetten ebediyyen mahrum kalacaklardır.

C- Mü’minlerin Merhametle Muamele Etmesi Gereken Kimseler

1. Allah’a ve İndirdiklerine İman Edenler

İman etmek; dünya ve ahirette Allah’ın güvencesi altına girmektir. Bu güvence nefsimizin kötü arzularına karşı kendimizi güvence altına almayı, çevremizin bizim elimizden dilimizden emin olmasını da içerir. İman bir te’liftir aynı zamanda; mü’minlerle aramızdaki bir kaynaşma, pekiştirme aracıdır. Vahye iman beyyinat ile, kin, nefret, bağy gibi nefsin öteki kutbunda bulunan vahdeti bozan kötülükleri de önler.12

Aramızdaki ihtilaflarda hakem olarak Allah’ı ve vahyini; Rasulullah’ı ve sünnetini tayin etmeliyiz. Kur’anî ilkelerden olan şura ve istişare vahdeti ortadan kaldıran fitnelere karşı alınmış İslami tedbirlerdir.13

Uhuvveti mü’minlere has kılmak gerekir. Akrabalar ile medeni ilişkiler ve nezaket her mü’minin şiarıdır. Ama uhuvvet anlamı taşıyan yakınlıklar kurmak caiz değildir. Ancak kâfirlerle müşriklerle arkadaş olmanın bir sakıncası yoktur. Nitekim Kur’an’da Rasulullah’tan söz ederken Necm Suresi’nde “arkadaşınız” denilmektedir. (Necm, 53/2)

Bir mü’min, imanı ve ilkeleri söz konusu olduğunda ailesini değil davasını seçmek zorundadır.14 Kâfirler insanlıkta kardeşimizdir; ama dar anlamda ailemizden biri değildirler. Rabbimiz Nuh Peygamber’e, oğlu için, “O senin ailenden değil!” buyurmuştur. O yüzden canından kanında da olsa, oğlunu Felah Gemisi’ne alma hakkı kendisine verilmemiştir. Hz. İbrahim’in babası onun ailesinden değildir; o, babasına kayıtsız şartsız itaat etmek zorunda değildir. Hz. Lut’un eşi helak edilenler arasındadır.15 Gerçek aile, mü’minlerden oluşur. Çünkü asıl olan, kalıcı olan, ebedi olan kan bağı değil din bağıdır. (Hucurat, 49/10) Bu nedenledir ki, nikâh da mü’minlerle yapılır; kâfirlerle evlenmek, mü’minlere haramdır.16

İlkeli siyasi emaneti tevdi etme anlaşması olan biatin taraflarının mü’min olması gerekir. (Fetih, 48/10)

Kâfirlerle olan ilişkiler şirk, küfr, nifak anlamı taşıyorsa onlarla velayet ihtiva eden bir zeminde münasebet kurmak anlamına gelir. Ki, şirk, küfr, nifak, fısk ihtiva eden ilkelere ve emirlere itaat etmek bir mü’min için haramdır. Harama itaat de haramdır.17

Kâfirlerle birlikte olup mü’minlere karşı pakt oluşturmak, onlarla velayet ilişkisi kurmak anlamına geleceği için haramdır. Çünkü “doğrularla beraber olmak” akidevî görevlerimizden biridir.18

Biat ve velayeti mü’minlere has kılmak gerekir. Kâfirlere eman vermek eman almak caizdir; ama onlarla biatlaşmak; onları veli edinmek haramdır.19 Diğer yandan veli edinmemek diyalogu kesmeyi gerektirmez. Çünkü mü’min olmak, ne olursa olsun kendi tarafını tutan bir tür ırkçılık değildir. “Bir kavme olan düşmanlığımız bile bizi adaletsizliğe sevk etmemeli”dir.

Medine Vesikası ekseninde konuyu inceleyelim: Bu vesika, Peygamberimizin Hicret’ten sonra bir tarafında mü’minlerin olduğu, diğer tarafında kâfirlerin olduğu ilginç bir belgedir. Bu belge ilkelerin tartışmaya açıldığı bir anlaşma değildir, münasebetleri adalet ekseninde düzenleyen ortak hukuk oluşturan, bir tür “anayasa” niteliğindeki örnek bir anlaşma metnidir.20

Ma’ruf olan bir şey hakkında söz verdiğimizde kişinin mü’min olup olmaması önemli değildir. Diğer yandan Yahudiler ümmilere -kendilerinden olmayanlara- karşı sorumluluk hissetmezler.21 Ama mü’minler ma’ruf bir temelde verdikleri sözün muhatabı kim olursa olsun yerine getirme konusunda kendilerini sorumlu hissederler. Kendilerinden olmayanlara karşı sorumluluk hissetmemek, karanlık güçlerin özelliğidir ve bir Yahudileşme örneğidir.22

Tevhide iman etmek; sınır çizmeksizin tüm hayatımız üzerinde tasarruf hakkını Allah’a tanımayı gerektirir. Bir başka deyişle O’nu kendimiz için ve içinde yaşadığımız hayatın Rabbi olarak görmektir. Tevhide iman ilahi rahmetin de ön koşullarının başında gelir. Yani ilahi rahmet; tüm âlemlerin ve şuhud’un da gayb’ın da rabbinin Allah olduğu bilinciyle yaşayanlaradır:

“Kendilerine ‘sizi bekleyen (ahiret) ve geride bıraktığınız (hayattan) dolayı sorumluluktan tir-tir titreyin ki, ilâhi rahmete nail olabilesiniz’ denildiğinde (insanların çoğu yüz çevirdiler).” (Yasin, 36/45)

2. Allah’a ve Elçisi’ne İtaat Edenler

Allah’a ve Elçisi’ne itaat edenlere karşı merhametli olmalıyız. Allah’a ve Elçisi’ne itaat edenlere Allah merhamet eder; biz de merhametimizi öncelikle dinde kardeş olanlar için seferber etmeliyiz:

“Allah’a ve elçisine tabi olun ki, rahmete mazhar olasınız!” (Ali İmran, 3/132)

3. Vahye Gönül Veren Takva Sahipleri

İlahi vahyin geliş amaçlarından biri de insanların rahmetten yararlanmasını sağlamaktır:

“Ne yani, sizi uyarsın, sorumluluğunuzu hatırlatsın ve bu sayede rahmete nail olasınız diye içinizden bir adam eliyle Rabbinizden size bir bildiri gelmesinde şaşılacak ne var?” (A’raf, 7/63)

Kur’an’ı can kulağı ile dinleyen, ona can-ı gönülden bağlanan, vahyin konuştuğu yerde kendi görüşünden vazgeçen, susup dinleyen, peygamberlerin yoluna tabi olan takva sahiplerine merhamet olunur:

“İşte bu da Bizim indirdiğimiz mübarek bir kelamdır: Şu halde ona uyun ve takva sahibi olun ki, rahmete nail olasınız.” (En’am, 6/155)

“Artık Kur’an okunurken onu can kulağıyla dinleyin ve sesinizi kesin ki rahmete nail olabilesiniz.” (A’raf, 7/204)23

İlahi rahmet hayatını Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile sürdüren muttakileredir. Ki, muttakiler bozguncuların, fitnecilerin ve zalimlerin oyunlarını bozarlar. Bu sebeple biz de merhametimizi göstereceğimiz kimselerin başına, kardeşlerinin arasını düzelten muttakileri almalıyız. (Hucurat, 49/10)

4. Namazında Devamlı ve Kararlı Olanlar

“Şu halde namazı hakkını vererek kılın, zekâtı gönülden verin ve Rasul’ü izleyin ki merhamete mazhar olmayı umut edebilesiniz.” (Nur, 24/56)

Bu ayete göre merhamete nail olmanın şartları; namazı gereğince kılmak, gönülden zekât vermek ve bu konularda Rasululullah’ı model almak, onun şahitliğine tabi olmaktır.

Biz mü’minler de namazında devamlı ve kararlı olan; onu diğer yükümlülüklerle -zekâtla- takviye edenlere karşı merhametli olmalıyız.

5. Kendilerini Tevbe, İstiğfar ile Arındıranlar

“(Salih) şöyle dedi: Ey kavmim! Niçin iyi olan dururken kötü olanın çabucak gelmesini istiyorsunuz? Niçin Allah’tan bağışlanma dilemiyorsunuz? Belki affedilirsiniz.” (Neml, 27/46)

Salih Peygamber’in dilinden ilahi kelama yansıyan bu ayetin mesajına göre; merhametle muamele etmenin ve merhameti hak etmenin ön şartı istiğfardır.

Merhamet, nefislerini arındırmak için fırsatı ganimet bilenleredir. Günahta ısrar etmeyip, hatasını anlayınca kararlı bir şekilde dönen, nefsini kirliliklerden arındırmaya çaba sarf eden mü’minlere karşı merhametle muamele etmeliyiz. (Neml, 27/46)

6. Anne-Baba

“(Ey insan!) Allah ile birlikte başka bir ilah edinme! Sonra kınanmış olarak bir köşeye atılıp orada bir başına kalakalırsın. Zira senin Rabbin, başkasına değil yalnızca kendisine kulluk etmenizi emreder. Bir de anne babaya iyilik etmeyi… Eğer onlardan biri, ya da ikisi senin yanındayken yaşlanırsa, sakın onlara ‘öf’ bile deme ve onları azarlama! Aksine onlara gönül okşayıcı şeyler söyle! Dahası, o ikisine alçak gönüllü davranarak merhametle kol-kanat ger ve de ki: Rabbim! O ikisinin beni küçüklüğümde sevgiyle görüp gözettikleri gibi, Sen de onları merhametinle kolla!” (İsra, 17/22-24)

Eğer anne-babamızı bir köşeye atar ilgilenmez isek, Allah Teâlâ da ahirette bunun adaletli sonucu olarak, bizi bir kenara atar, bizimle ilgilenmez. Nasıl anne baba küçükken bize merhametle muamele ettiyse biz de empati yaparak yaşlanıp küçük bir çocuk gibi ruhî hassasiyet kazandıklarında onlara merhametle muamele etmeliyiz.24

7. Allah İçin Hicret ve Cihad Edenler

“İmanda sebat eden, zulüm diyarından göç eden, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden ve onlara kucak açıp yardım edenlere gelince: İşte bunlar birbirlerinin gerçek dostudurlar. Ama iman etmiş fakat zulüm diyarından göç etmemiş kimselerin, göç edinceye kadar korunup gözetilmeleri konusunda size hiçbir sorumluluk düşmez. Şu var ki, eğer dini baskıya karşı sizden yardım isterlerse, bu durumda size düşen yardım etmektir; yeter ki kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa karşı olmasın: Çünkü Allah yaptıklarınızı tümüyle görmektedir.” (Enfâl, 8/72)

İmanını hicretle takviye eden, ispat eden mü’minlere karşı merhametle muamele etmeliyiz. İman edip hicret eden, imanının ortaya koyduğu fedakârlıklarla imanını takviye eden mü’minlere kucak açmak, kol kanat germek, dostluk ve himayemize almak mü’min olmanın gereğidir.

Sözün Özü

Asla kaba ve nezaketsizlik anlamına gelmeyen, sadece maddi değil manevi duruşu da içeren eşidda; daha geniş bir çalışmanın konusudur ve kâfirlerle diyalogun nasıl olması gerektiğine ilişkin ipuçları taşımaktadır.

Eşidda ve ruhama arasındaki itidalli tavır; vasat ümmet olan Müslümanların insanlık önündeki dengeli duruşunu özetlemektedir: Şedid ama merhametli; merhametli ama şedid!

Eşidda ile ruhama arasındaki dengeyi doğru kurmak önemlidir. Mehmet Akif’in şiirindeki Müslümanca duyarlılık, bu iki duruş arasındaki dengeyi özetlemekte, şiir tadında tefsir etmektedir:

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

Dipnotlar:

1-Kitab-ı Mukaddes/Ahdi Atik, Tevrat, Tesniye, 33/1-3; Ahdi Cedid/İncil, Matta, 13/31-32; Markos, 4/26-27.

2-Dokuz ayette geçen hududullah tamlamasının tamamı, Kur’an’da Allah’a nispet edilmektedir. Hayatın her alanıyla ilgili mü’minler için çizilmiş güvenlik sınırlarını ifade etmektedir. Allah’ın sınırlarını çiğneyenler bedeviler ve nezaketten haktan hukuktan bihaber katı yürekli kâfirlerdir. Allah’ın sınırlarına riayet edenler ise cennetle müjdelenmektedir; bkz. Tevbe, 9/112. Bedeviler Allah’ın sınırlarını korumada şehirlilere göre daha katı ve fevridir; Tevbe, 9/97. Oruç, Ramazan ve i’tikafla ilgili sınırlar için bkz. Bakara, 2/187. Boşanma ve aile hukukuyla ilgili sınırlar için bkz. Bakara, 2/229-230; Mücadele, 58/4; Talak, 65/1. Mirasla ilgili Allah’ın sınırlarının ihlali isyan anlamı taşımakta ve ateşle uyarılmaktayız; bkz. Nisa, 4/13-14.

3-İslam ümmetine Rasulullah tevhid ve adaletin şahididir; biz de insanlığa şahit olmakla yükümlüyüz; bkz. Bakara, 2/143.

4-Sadece marifesi geçen, nekrası bulunmayan er-Rahman Kur’an’da 57 defa geçmektedir. Er-Rahim ise marife olarak 34 defa, nekra olarak 81 defa geçmektedir. Yaklaşık doksan ayette, özel olarak Yüce Allah’ın merhameti bu sıfatlarla vurgulanmaktadır.

5-Allah’ın kullarına merhameti annenin çocuğuna merhametinden daha fazladır. (Buhari, Müslim; Riyazu’s-Salihin, 444-491) Allah’ın rahmeti gazabının önündedir; rahmeti gazabına galiptir. (Buhari, Müslim) Allah rahmetini yüze bölmüş, birini yeryüzüne indirmiş, doksan dokuzunu kıyamete saklamıştır. (Buhari, Müslim)

6-“Galip, saltanat ve hükümdarlık sahibi, sözünü ve emrini dinletme sıkıntısı çekmeyen güç sahibi” anlamlarına gelen Kahhar sekiz ayette geçmektedir: Yusuf, 12/39; Ra’d, 13/16; İbrahim, 14/48; Sad, 38/65; Zümer, 39/4; Mü’min, 40/16.

7-Şefkat ve merhametin Rabbi de dağıtıcısı da Yüce Allah’tır: İsra, 17/54; Mü’minun, 23/109, 118; Ankebut, 29/21; Mülk, 67/28.

8-Kral’ın karısı şöyle dedi: “Bununla ben kendimi temize çıkarıyor değilim, o kötülüğü işlemesini ona ben kendim ısrar ettim; ne var ki Rabbimin rahmeti bunu temizler; şüphesiz Rabbim rahmeti sınırsız bir bağışlayıcıdır.” (Yusuf, 12/53)

9-Allah hayatı tümüyle zorluk ve meşakkatlerle formatlamamıştır; her zorluğun yanında kolaylığı da yaratmıştır; nice zorluğa rağmen bir çıkış yolu her zaman vardır: Mü’minun, 23/75; İnşirah, 94/1-8.

10-Hz. Musa, “Buzağı Heykeli”ne tapan toplumun işlediği zulmün toplumsal bir cezaya dönüşmemesi için en dürüst olanlarla Allah’tan bağışlanma talep etmiştir: “Ve Musa, belirlediğimiz bir zaman ve mekânda hazır olmak üzere toplumu arasından yetmiş iki adam seçti. O zaman onları derin bir sarsıntı tutunca, şöyle dedi: Rabbim! Dileseydin bunları ve beni daha evvel helak ederdin. Şimdi içimizdeki beyinsizler yüzünden bizleri de helak eder misin? Bu Sen’in sınamandan başka bir şey değil, onunla dilediğini sapıklığa terk eder, dilediğini doğru yola yöneltirsin! Sen’sin bizim velimiz: O halde bizi bağışla, bize merhamet et! Çünkü Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” (A’raf, 7/155)

11-Nuh Peygamber, oğlunu “Felah Gemisi”ne davet ettiği için Allah’tan istiğfar dilemek zorunda kalmıştır: Hud, 11/446-48.

12-İman mü’minlerle aramızı te’lif eder: Enfal, 8/63. Beyyinata rağmen aramızda bağy olmamalı; kıskançlık vahdeti bozar. (Bakara, 2/213; Ali İmran, 3/19; Şura, 42/14; Casiye, 45/29) Eğer araya kin, nefret, bağy, adavet, ihtilaf, itikadın farklılaşması gibi fitneler girerse Ehli Kitab’a benzemiş oluruz. (Maide, 5/64; Yunus, 10/93; Meryem, 19/37; Mü’minun, 23/52-53; Fussilet, 41/45; Zuhruf, 43/65; Haşr, 59/14)

13-Anlaşmazlıkları çözerken Allah’a ve Rasulü’ne müracaat etmek gerekir: Nur, 24/48, 51; Neml, 27/78. Bir mü’min diğer bir mü’mini hata ile olması dışında öldüremez; bilerek öldürmek onu ebedi cehennemlik kılar: Nisa, 4/92. İşlerimizi aramızda başına buyruk bir şekilde dayatma ile değil şura ve istişare ile yürütmemiz, Allah’a ve Rasulü’ne itaat anlamına gelir: Şura, 42/38. Yöneticilere mü’min olması, helali esas alması, ma’ruf olanı emretmesi, münkerden sakındırması koşuluyla itaat edilir. (Nisa, 4/59; Haşr, 59/8)

14-Mus’ab b. Umeyr (r) Bedir’deki esirler arasında yer alan ailesinden birisi -kardeşi- için “Onun ailesi zengindir, çok fidye alırız, onu mutlaka yakalayın, dikkat edin!” demiştir.

15-Bizim asıl ailemiz mü’minlerdir: Tevbe, 9/23, 113; Hud, 11/46; Lokman, 31/15; Hucurat, 49/10; Mümtehine, 60/3.

16-Nikâh akdini mü’minlerle sınırlamak gerekir. Çünkü kâfirlerle, müşriklerle evlilik anlaşması yapmak haramdır. (Bakara, 2/221; Nur, 24/3) Ehli Kitab’la evlilikler azimet değildir; şartlı ve ruhsatlıdır. Erkekler kalbini İslam’a ısındırmak için mevzii evlilikler yapabilirler. Ancak bu, örnek bir model değildir. Hz. Ömer yerinde bir kararla şartların değişmesiyle nasıl Müellefe-i Kulub’a zekâttan pay vermeye son verdiyse Müslümanların Ehli Kitab’la yapacağı evlilikler de reel şartlara göre gözden geçirilmesi gereken bir ruhsattır. Diğer yandan her Hıristiyan ve Yahudi olma iddiasında olan kimse de Ehli Kitabp çerçevesinde değerlendirilmemelidir. Mesela din konusunda mü’minlerle savaşan, çatışan ve kavga eden bir kimse Ehli Kitab sayılmaz.

17-Bir mü’min haram olan bir emre kimden gelirse gelsin itaat etmek zorunda değildir: Maide, 5/51, 54; Lokman, 31/15; Nur, 24/22.

18-Mü’min olmak kendimiz gibi olanlarla dayanışmayı gerektirir; doğrularla beraber olmak Allah’ın üzerimize yüklediği sorumluklardandır: Ali İmran, 3/28; Nisa, 4/1, 139; Tevbe, 9/23, 71.

19-Kayıtsız şartsız itaat anlamında kâfirlerle anlaşma yapmak caiz değildir. Kâfirlerle canımızı, malımızı, namusumuzu, neslimizi ve dinimizi emanet edecek derecede güvenmeyi gerektiren velayet ilişkisi kurmak caiz değildir: Bakara, 2/257; Mücadele, 58/22.

20-Hamidullah Muhammed, İslam Peygamberi, s. 188-201, İrfan Yayıncılık, 1991, İstanbul.

21-Yahudiler kendilerinden olmayanlara karşı sorumluluk hissetmezler; bu nedenle kendi aralarında faiz alış verişi yapmazlar ama diğer insanlarla bu ilişkiyi meşru görüler; bkz. Maide, 5/1.

22-İslamoğlu Mustafa, Yahudileşme Temayülü, Denge, 1995, İstanbul.

23-İlahi rahmet; ilahi vahye sahip çıkanlar içindir. (Hud, 11/119)

24-Mekke müşrikleri kendilerine ma’rufu emreden Hz. İbrahim’e asi olmuş evlat durumuna düşmüşlerdir: Kehf, 18/80-81

serenkuru, bir alıntı ekledi.
18 Haz 2017

Bütün insanlar aynı dilde acı çeker;aynı dilde gülümsedikleri gibi...

Cenneti Öldürmek, Ma Jian (martı)Cenneti Öldürmek, Ma Jian (martı)
Welat Malgir, bir alıntı ekledi.
04 Nis 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Çocukluktaki düş gücü öldürmek onu var olan şeylere köle yapar,dünya tutsak ve bu nedenle cenneti yaratmayan varlık olur.

Eğitim Üzerine, Bertrand Russell (Cem yayınevi)Eğitim Üzerine, Bertrand Russell (Cem yayınevi)