• Sana doğru yürüyenin akılda başka olanı biten yoktur.
    Mütevazı görünme çabası ile akla,
    fikre, ortaya gelişin dayandığı bu muhteşem varoluşu kim tartışmaya açabilir.
    'içimde büyüdün"demişti, Camilla,Arturo'ya.
    Satırlardan, kitap kapaklarında düşmeyen sonsuz ayrılık içeren muhteşem bir kabullenişle seviyordum seni.
    ''Tıpkı, Bandini gibi ''
    Yani hem canın cehenneme,
    hem cennetin hammaddesi sensin..
    Yine, benzetildiği şeylerin zerafetine nişane edilen,kusursuzluğu ile ödün bütün kabahatlere,
    içinde benzersiz karşılaştırmaları, kıyasları soluk almaksızın akıl koridoru doldurmalarıyla sen,
    tevazu gösteriyorsun.
    içinde benzersiz karşılaştırmaları,
    kıyasları soluk almaksızın akıl koridoru doldurmalarıyla
    orada birmilyonışıkyılı mesafesinde,
    nasıl parıldıyorsun.
    Sanıyorsun ki, eskisi gidip yenisi gelince devrim yaptı yüzünde güzellik,
    bir sürü heykel dikildi Viyana'da, prag'da meydanlara.
    ay sende, gezegenler, kuzey ışıkları sende zira..
    Bir bok bilmiyorsun.
    Ne sevmeyi güzel,
    ne durmayı uzakta adabıyla..
  • Nazan Bekiroğlu’nun kaleminden çıkan Lâ Sonsuzluk Hecesi, Adem ile Havva’nın yaratılışı ile dünyanın varoluşunu masalsı bir şekilde anlatıyor.
    Cennetin kokusu, ırmakları, çiçekleri, tüm canlılar mükemmel tasvirleriyle gözümüzde canlanıyor.

    ilk insan, ilk Peygamber Hz. Âdem'in yaratılışı, cennetteki varoluşu sonrasında Havva'nın yaradılışını, yasak meyvenin yenilişi sonrasında duyulan pişmanlık, affediliş ,dünyaya gönderiliş, Habil ve Kabil arasında yaşananların dile getirilişi.İlk pişmanlık, af dileme...
    İlk aşk olarak nitelendirilen Adem ile Havva‘nın birbirini bulması ve sonsuza kadar adlarının birlikte anılması.

    Ve ilk insanların cennetten çıkışı. Dünya hayatına başlamaları. İlk zorluklar, ilk hayatta kalma mücadelesi. İlk iki seven insanın birbirine kavuşması. İlk gözyaşları... Nazan Bekiroğlu‘nun tasvirleri cennetten koparıp dünya hayatına sürüklüyor.

    Cennetin ardından dünya hayatının ilk görüntüleri anlatılıyor. Havva’nın cennetten bir armağan olarak annelik duygusunu getirmesi ve ilk çocukları doğurması insanlığın türemesini sağlıyor...
  • Bir çiçek
    Açılmış güneşe bakıyordu
    Karıştı ortalık her yer toz duman
    Bir adam belirdi o hengamede
    Kendini çiçeğin üstüne attı
    Üstünden tüm insanlık geçti adamın
    Ceketi gömleği toza bulandı
    Zaman geçti ortalık durulunca
    adam ayağa kalktı
    Çiçeği korumak isterken kırmıştı
    Kahroldu adam içine kapandı
    Tanrıya haykırdı
    Hayat istedi hayatını adadı
    Tanrı tarafından
    Cennet var edildi
    Sebebsiz değildi tâbiki
    Cennete sahip olması gereken
    Bir çiçek vardı....
    Bir çiçek vardı öyle bir çiçek ki
    Sayesinde tüm çiçekler
    Tekrar dirildi
    Adama gelecek olursak
    Toz kaplı ceketini sırtından hiç çıkarmadı
    Onun yerine suya attı kendini
    Su kár eder sandı niye sanmasın
    Su bu temizler herşeyi
    Ama öyle olmadı adam çamura boğuldu
    Bir zaman sonra güneş tekrar doğdu
    Kurudu adamın üstü başı
    Adam için içine yandı Taşa döndü
    cenneti var eden adamın ödülü
    Cehennem olmak oldu

    Abdullah Kara
  • zaten cennetin yolu çok uzak, oradakiler de öyle mutlu ki, cenneti bırakıp yoksul bir çocuğun başına gelecek değiller ya! Ama annem benim hasta olduğumu öğrendiyse cennetle bile içi sızlamıştır. Ölmezden önce o da çok hasta olmuş da!



    Zamanla derin bir uykuya daldı. Bu uyku ancak çekilen acıların dinmesiyle mümkündür. O durgun, derin uyku ki bundan uyanmak insana acı verir. Bu uyku ölüm bile olsa kim uyanıp da gene yaşamanın bütün çile ve yüklerine; bugünün dertleriyle yarının kaygılarına ve hele dünün üzücü anılarına yeniden dalmak ister?



    Bazen tatlı bir müzik nağmesi, sessiz bir yerdeki bir su şıpırtısı, bir çiçek kokusu ya da tanıdık bir söz insanın hayalinde ansızın silik bir anı uyandırıverir ki bir soluk gibi uçup giden bu anı sanki bu yaşadığımız hayattan değildir de, çok eski, çok daha mutlu bir başka hayattan bize yadigar kalmıştır.



    Ah, insan kardeşlerimizi baskı altında tutup ezerken, insansal hataların karanlık sonuçlarını, bir kezcik aklımıza getirsek…bu karanlık sonuçların, yoğun ağır bulutlar misali, evet, yavaş yavaş, gene de önlenemez biçimde göğe yükseldiklerini ve zamanı gelince gereken intikamı başımıza yağdıracaklarını bir kez düşünsek… hayalhanemizde ölmüşlerimizin seslerinin, hiçbir güçle bastırılamayan, hiçbir buyurganlıkla susturulamayan köklü kanıtını tek bir an işitsek, şu hayatın her bir gününün beraberinde getirdiği eziyet ve haksızlıkların ıstırap, sefalet zulümlerin biri bile ayakta kalır mıydı hiç?



    Bazı kez üzerimize öyle bir uyku çöker ki, bedenimizi tutsak eder ama zihnimizi çevrede olup biten seylerin ayırdına varmaktan alıkoyamaz. Ağır bir uyuşukluk, bir halsizlik; düşünce ve hareketlerimize egemen olamamak eğer uykuysa bu duruma da uyku diyebiliriz, bununla birlikte bütün olup bitenlerin de ayırdındayızdır. Böyle zamanlarda düs görsek bile o anda gerçekten konuşulan sözler ve gerçekten duyulan sesler şaşılacak bir biçimde düşümüzün arasına karışır ve sonunda gerçekle hayal öyle birbirine girer ki sonradan bunları ayırt etmek hemen hemen olanaksızlaşır. Bu uyku halinin en çarpıcı özelliği bu da değildir. Bu sırada görme ve dokunma duyularımız uyuşmuş olsa bile dış dünyadaki bir nesnenin hiç ses çıkarmadan salt varoluşu bizim uykulu hayal ve düşüncelerimize etki, hem de çok büyük etki yapabilir. Oysa, uykuya daldığımız zaman bu nesne bizim yakınımızda değildir, hatta uyanıkken onu görmemişizdir, gene de varlığını düşlerimize duyurur.



    Türkler, dua ederken yüzlerini sıvazladıktan sonra gündoğusuna doğru dönerlermiş.

    Sevginin yetersiz kaldığı yerde nefret başarıya ulaşır.



    Dünyamız bir kırık düşler dünyasıdır. Ve kırılanlar çoğu zaman en özenerek beslediğimiz ruhumuzun ve en soylu yönünü yansıtan düşler ve umutlardır.



    Eğer ölmüşlerin ruhları gerçekten bazen yeryüzüne dönüyor ve hayattayken tanıdıkları kimselerin sevgisiyle ölümden de güçlü olan sevgiyle kutsallaşan yerleri ziyaret ediyorlarsa Agnes'in ruhu da bazen bu kuytu köşeye gelip dolaşıyor olmalıdır. Buna inanırım. Gerçi bu kuytu köşe bir kilisenin içindedir; Agnes de hayatta zayıf davranıp hata işlemiştir- ana ben gene de onun ruhunun her şeye karşın buraya geldiğine inanıyorum.