• Ben sandım ki o da sever beni. Belki kalbine sokar, orada uyur kalırım.
  • 440 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Çıkacağını daha önceden duyup gidip İzmir kitap fuarından indirimle aldığım bu kitap, Kurt Cobain hakkında, çok yoğun ve titiz bir araştırmanın ürünü olan bir eser. Yazar Cobain'ın yakın çevresi ve tanıdıkları ile konuşmuş, günlüklerini incelemiş hatta Cobain'ın orijinal intihar notuna bile ulaşmış ve Cobain hakkındaki en kapsamlı biyografiyi yazmış. Çocukluğunda ailesinin boşanmasını gören ve bunun yıkımını kaldıramayıp acılarını unutması için uyuşturucuya koşan, uyuşturucunun harcadığı bir büyük yeteneğin adım adım intihara sürüklenişini okurken nutkunuz tutuluyor. Hele birde benim gibi ergenliğinde deli gibi Cobain ve Nirvana fanı iseniz daha da boğazınız düğümleniyor. Epsilon yayınlarına bu kitabı çevirdikleri için minnettarım.
  • 224 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Şeytan, bir sürü ismi olan bir olgu. Bir sürü dinsel mitolojik öykünün kahramanı. Cennetten kovulmamıza sebep, önümüzde eğilmeyen melek. Bir çok dinsel figürün baş kahramanı. Tanrının düşmanı, kovulmuş bir melek ya da düşmüş bir melek. Bir imparatorluk kralı cehennem sahibi. Aslında öykü çok değişik değil tek tanrılı dinlerden önce süregelen bir öykü. Pek çok mitolojik öykünün en önemli figürleri. İyi ve kötünün çarpışmasının doruk noktası. Dillere pelesenk olmuş bir figür. Her türlü üçkağıtın, düzenbazlığın, cinayetin, yolsuzluğun kaynağı. Şeytana uyulur işte eni kökü. Bir suç işlemek için irade değil de şeytan suçludur. Kültürel olarak böyle ve bu insan olmanın gereği gibi. Ego ayakta kalmak için savunma mekanizmaları geliştirmiştir bu da en büyüklerinden biri. Bir yansıtma ihtiyacı. Oysa tecavüz edip şeytana uymakla durumu açıklamak pek akla uygun bir söylev değil.
    “Yalnızca başkalarını aldatabilene nasıl büyük yalancı denir? Asıl kendine yalan söyleyip bir de ona inanacaksın -işte sanat budur!”
    Kendimize yalanlar söyleriz her zaman bunu da bir sebebe bağlarız. Şeytan bu konuda biçilmiş bir kaftan sanki. O suçlu ve kötü bense ona uydum. Oysa insan doğası kötü hayvani ve vahşi. Bunu anlamak için yapılan tüm çalışmalar, yazılan öyküler aksini ispat edememiş. Aradığımız şeytan içimizde oysa dışarıda değil. Şeytan bir çıkarım bir rasyo aslında içimizdeki ile olan arasında bir rasyo.

    “Rasyonalizm de budalaların aklıdır. Ama çaresiz budala rasyoyla yetinirken, akıllı insan onun ötesine geçer. Budalalıkta kök salmış kişinin gözünde, rasyosu bir bayramlık elbiseden ibarettir; böyle biri, herkesin üstünde görebileceğin bu ceketi, diğer insanlar görsün diye taşımaktadır; ve fakat rasyodan zerre kadar nasibini almadan yaşar, uyur, çalışır, aşık olur, nihayet korkudan titreye titreye ölür gider.”

    Hepimiz yaşayıp giderken bir sürü yola sapıp bir sürü kandırmaca içinde yaşıyoruz. Bu süreçte bir çıkış ararken bazıları inanç sitemlerine dalıyor bazıları doğaya bazıları tasavvufa. Hepimizin çıkış noktası ayrı.
    Kitap insan kılığına girmiş canı sıkılmış şeytanı betimlerken herkesin yanlızlığına dikkat çekiyor:

    “Yalnızlığım çok büyük, çok derin olduğu için oynuyorum; yalnızlığımın dipsizliğinden korkuyorum! Kendimi karanlık bir uçurumun kenarında buldum; aşağı habire sözcükler atıp duruyorum; nasıl da ağır sözcükler, ama düştüklerinde en ufak bir ses gelmiyor. O uçuruma kahkahalar, tehditler ve gözyaşları atıyorum. Aşağıya tükürüyor, bağrına taşlar, kaya parçaları fırlatıyor, dağlar tepeler deviriyorum -ama hep aynı boşluk, hep aynı sessizlik. Hayır, samimiyetle söyleyeyim, uçurumun dibi yok dostum ve sen de ben de boşuna uğraşıp didiniyor, ter döküyoruz!”

    Kendi yalnızlığımızı, çaresizliğimizi anlatmak içinse kelimeler kullanıyoruz. “Hırsız bir komisyoncu” olarak tanımlıyor yazar kullandığımız dili ve gerçekleride aşılmaz bir duvar. Bedene hapsolmuş ruh ise bir çıkış arıyor bunu da inanç sistemleri sağlıyor elbette. Sonsuz bir yaşamı vadettiği bir gerçeklik. “Dünya aldatılmak ister” diyor yazar. Kandıran kim kandırılan kim belli değil elbette. Şeytan insan kılığında kelimeler eşliğinde güzelce kandırılıyor ve sonunda insan oluyor. İnsan olmanın sınırları içine giren bir ölümsüz ruh. Farkımız var mı diye bana sormayın kendinize sorun. Derin bir çok cümlenin gösterdiği bu dar patikada kendinize ait çakıl taşlarını toplamanızı diliyorum.
    Keyifli okumalar!
  • 160 syf.
    ·9/10
    * Tadında Spolier vardır! (Spoiler görmek isteyene, spolier'de görünebilir okumak istemeyen, en sondaki linke tıklayıp, onu izlesin. Bu kadar yazının bir çift göze sığdırılmış halidir o gözler.)

    https://i.hizliresim.com/363MqO.jpg

    Katkılarınızdan dolayı teşekkürlerimi ve şükranlarımı iletiyorum: öⓕ , ayse , Gülşen... , Sinem

    Başlamadan evvel, uzun soluklu bir inceleme okuyacağınızı bilmenizi isterim. İncelemede kitabın içinde yer alan Ezidi topluluğu hakkında, yaptığım araştırmalar ve izlediğim belgesellerin paydası altında edindiğim bilgiler de mevcut.
    İncelemeyi okumadan, direkt yorum kısmına koşup, ‘çok uzun olmuş, sıkıldım okurken. Kısa olsa daha güzel olur.’ Diyen kişiler için ise, bir link bırakıyorum → https://i.hizliresim.com/9a3AQ9.jpg

    Gereken mesaj da ulaştığına göre, incelememize geçelim. Şunu baştan söylemem gerekir diye düşünüyorum. Okuyacağınız incelemede fazlasıyla realizm olduğu için, canınızı sıkabilir. Lakin sıkılan ve huzursuz olabilen insan, duygularını henüz yitirmemiş olan insandır.

    Bilimde insanın tanımı Latince ‘homesapiens(hommie)’ demektir. Lakin günümüzde bazı aşağılık insanlar, bu tanımı hak etmiyor. Onlara şu tanımı vermeli bilim dünyası: ‘Ferox enim et occidit a duro sola populo.’ yani, ‘vahşi ve acımasız insan.’ Huzursuzluk kitabını elime aldığım ilk andan itibaren, içinde yatan acıyı daha okumadan hissede bilmiştim. Arka kapağı incelediğimde gözüme şu söz çaptı: “Merhamet zulmün merhemi olmaz!” büyülenmiştim. Gerçekten de merhamet etmek veya acımak zulmün önüne geçip, açılan yaralara merhem olmuyor. Yıllardır süregelen zulümlere karşı gösterilen acıma ve merhamet duygusu, bu söz ile yok olup gidiyor.

    Romanımız İstanbul’da gazetecilik yapmakta olan İbrahim’in gözünden şekilleniyor. Bir gün gazeteye, Amerika’da cinayete kurban giden Mardinli bir pizzacının haberi gelir. Haberi inceleyen, İbrahim’in içinde bir merak duygusu uyanır. Çünkü hem kendi memleketi Mardin haberin içinde geçiyor hem de Mardinli bir insanın Amerika’da cinayete kurban gitmesi oldukça garip geliyor. Olayı araştırmaya başlıyor. Yaptığı araştırmalar neticesinde cinayete ruban giden şahsın, çocukluk arkadaşı Hüseyin olduğunu öğreniyor. Oldukça şaşırıyor ve üzülüyor. Çocukluk arkadaşı Hüseyin kendi halinde, merhametli, zeki, duygusal bir insan. Nasıl olur da cinayete kurban gider. Bu soruyu bizler gibi İbrahim’de kendine soruyor ve bir cevap bulamıyor. Olayın arkasında yatan sır perdesini aralamak için, Mardin'e gitmeye karar veriyor. Gazeteden gerekli izin onayını aldığı gibi, yolculuğa başlıyor. Mardin'e gir girmez İbrahim, kendini bir yabancı gibi hissediyor. Kendi memleketinde bir gurbetçi gibi hissediyor kendini. Doğup büyüdüğü topraklara yabancılaşma duygusu içerinde sokaklarda yürüyor. Sokakları gezerken, artık kimsenin çelik çomak oynamadığını görüyor. Şehri turlarken bir yandan da Çocukluk arkadaşı Hüseyin’i düşünüyor.

    *'Cinayete kurban giden' kelimesini sık sık vurguluyorum. Bilerek yapıyorum bunu

    Nasıl olur da Hüseyin bu durma düşer, küçükken bilek güreşi oynardık. O ise yenileceğini baştan kabullendiği için bizimle oynamazdı. Bu denli uysal ve naif bir insan nasıl olur da cinayete kurban gider diye derin derin düşünüyor. Aklını kurcalayan bu soruları cevaplandırmak için, Mardin’de Hüseyin ile bağlantısı olan kişiler ile görüşmeye başlıyor. İlk olarak Adviye Hanım, yani Hüseyin’in annesini ziyaret ediyor. Adviye Hanım, İbrahim’in eline bir eski fotoğraf albümü sıkıştırıyor(Gazetede Hüseyin’in hakkında incelediği fotoğraflar albümünden daha detaylı bir albüm.). Geri getirmeye unutma sakın! Bu oğlumdan kalan son hatıra.

    İbrahim, Hüseyin’in sevdiği bir kız olduğunu biliyor ve Adviye Hanım’a soruyor: ‘O kızında resmi var mı burada?’ Adviye Hanım şiddetli bir şekilde ellerini sallayarak yok diyor. O şeytanın resmi yok. Önceden vardı ama resminin gözlerini oydum. Bize zarar vermesin diye duvarlara üzerlikler astım. Evin her yerini marullar ile donattım. İşte asıl gizem bu cümlenin altında yatıyor: ‘Evi marullar ile donattım.’ Marulla nasıl bir önlem alınabilirdi ki? Bu soruyu biz okurlar gibi, İbrahim’de düşünüyor. Evin her köşesinde Marullar var. Televizyonun üstünde, sehpada, koltukta, yatakta ve her yerde. Nedir bu marulun altında ki, sır perdesi.

    Kitabın içinde yatan gizem, ileri ki sayfalarda kendini hissettirecek acı ve huzursuzluk duygusunun sinyallerini veriyor. İbrahim, aile fertlerinin bu denli nefret ve korku duydukları bu kadını, merak ediyor. Ne yaptı ki? Bu insanlar bu kadar nefret doyuyor? Adviye Hanım bu konu hakkında çok dolu ve fazlasıyla asabi olduğu için, İbrahim bu sorunun yanıtını öğrenmek ve olayı aydınlatmak için, Aysel yani Hüseyin’in kardeşi ile konuşmaya karar veriyor. İlk olarak marul olayını cevaplamasını istiyor. Aysel şöyle yanıtlıyor: ‘Marulun bir anlamı var. O şeytan kız maruldan korkuyordu. Zaten o kızın olayı marul sayesinde anlaşıldı.’ Aldığı bu cevaplar karşısında, olayı daha da merak etmeye başladı İbrahim.

    Bahsi geçen kızın, Adı Meleknaz ve Şeytan olduğu düşünülüyor. Şeytan ile marul arasındaki bağ beni çok düşündürmüştü ki, İbrahim’i de düşündürüyor. Deyim yerinde ise ‘şaşa kalmış’ bir şekilde olayları anlamaya çalışıyordu. Olaylar tamamen bir karmaşaya bürünmüştü İbrahim’in zihninde. Amerika’da öldürülen pizzacı, evdeki marullar, şeytan kız ve dahası. Ama elbette bu karmaşa, yerini yavaş yavaş sükuta devredecekti. İbrahim, Aysel'e soruyor: ‘Peki bu şeytan kız yani Meleknaz, Hüseyin’in karısı mıydı?’ Hayır, cevabını alınca içinden benim gibi haydaaaaaaaaa diyor(Böyle bir şey yok tabi). Hüseyin, Meleknaz için nişanlısı Sayfiye’yi bile bırakmış. Neden diye merak ediyoruz doğal olarak. Çünkü Meleknaz’a aşık olmuş, ama nasıl bir aşk. Bunu kitabı okuduğunuzda göreceksiniz.

    İbrahim öğrendiği bilgiler paydası ışığında. Meleknaz’ın Suriyeli bir mülteci olduğunu öğreniyor. Hüseyin ile Meleknaz sığınma kampında tanışıyor. İbrahim bunları öğrendikten sonra istirahat etme gereği duyuyor. Derin derin düşünmeye başlıyor. Kendi benliğini, Dünya’yı ve Hüseyin’i düşünüyor…

    (Bu kısımdan sonra olayları kısarak anlatacağım, Çünkü kitabı okumanızı istiyorum. Tadında Spolier olsun)

    Hüseyin, Meleknaz’ı araştırmaya devam ediyor ve bir süre sonra marullar ile Meleknaz arasında bir bağlantı kurabiliyor. Meleknaz’ın Ezidi olduğu öğreniyor. Öğrendiği bilgilere göre Ezidiler, marul görünce panikler ve korkarak oradan uzaklaşırmış. Bu marul olayı Hüseyin’in ailesi tarafından nasıl öğrenildi? Asıl soru bu. Bu sorunun yanıtı ise şu: Hüseyin, Meleknaz’ı ikna edip kendi evine getirir. Bu arada Meleknaz’ın birde bebeği vardır. Görme duyularını kaybetmiş bir haldedir bebek. Hüseyin, Meleknaz ve bebeği alıp evine getirir. Annesine durumu açıklar. Sığınma kampında tanıştıklarını ve onu sevdiğini dile getirir. Annesi bu duruma karşı çıkar, fakat Hüseyin’in ısrarı karşısında çaresiz kalır.

    Meleknaz ve bebeği, Adviye Hanımın evinde yaşamaya başlar. Bu süre içerisinde Meleknaz ev halkıyla hiç konuşmuyor içine kapanık bir tavır sergiliyor. Sadece bebeğini uyuturken hangi dil olduğunu aile fertlerinin algılayamadığı, ninniler söylüyordu. Ev ahalisi onun sessiz, sakin haline görünce onu yavaş yavaş kabullenmeye başlıyor. Bir gün evde yemek sofrası için hazırlıklar yapılıyor. Meleknaz’da yardım etmek için mutfağa gidiyor.

    O sırada Aysel salata yapmak için, dolaptan marul çıkarıyor. Bunu gören, Meleknaz panik içerisinde çığlık atarak evden uzaklaşıyor. O kadar panikliyor ki ev halkı bu paniğe anlam veremiyor. Şaşkın şaşkın baka kalıyorlar. Ahali olayı anlamlandırmaya çalışırken Hüseyin’in amcası mutfağa göz gezdiriyor. Aysel'e soruyor: 'Bu marulu çıkardığında mı korkup kaçtı?' Evet, yanıtını alınca, Amca besmele çekmeye başlıyor ve ardından, bu kız yezidi(onların deyimi ile yezidi aslında Ezidi’dir) ev halkı çığlık atıyor. Herkes alelacele dualar okumaya başlıyorlar. Allah'ım sen bizi şeytanın şerrinden korku deyip, tespih çekip, duaları her köşeye üflüyorlar. İşte bu olaydan sonra asıl huzursuzluk baş gösteriyor. Olaylar boyut değiştiriyor. Artık Hüseyin’in sevdiği insan, aile fertleri tarafından şeytan ilan edilmiş bir ezidi kızıdır. Ama bu durumu Hüseyin önceden biliyor ve onun için bir sorun teşkil etmediğini ailesine anlatmaya çalışıyor. Lakin yıkılmayan tabular Hüseyin’in anlattıkları karşısında bir taş gibi duruyor. Kimse Hüseyin’i dinlemek istemiyor.

    Acilen onu terk etmesi gerektiğini söylüyorlar, onu şeytan olduğunu vurguluyorlar. Hüseyin aşkı karşısında dimdik durmaya devam ediyor. Bu olayları öğrenen İbrahim, Meleknaz’ın geçmişini merak ediyor ve araştırmaya koyuluyor. Araştırdıkça acı ile bütünleşmiş bir yaşam sirayet ediyor satılara. Din paydası altında yapılan, zulümler, işkenceler, tecavüzler, köle ticareti gibi aşağılık hadiseler. Bu olaylar yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor. Meleknaz’ın şahit olduğu iğrenç olaylar. IŞİD adı verilen cahil ve yobaz gruba mensup mahlukatların kendilerine yaptıklarını okuduğumda, gözlerimden akan yaşlar beni hala huzursuz eder. Ezidilere yapılan bu davranışlar tamamen insanlık dışı davranışların vücut bulmuş hali. Vahşilik, cahillik ve yobazlıktan başka bir şey değil. Dinleri yüzünden tecavüze uğrayan çocuklar, bir paket sigaraya satılan kadınlar gibi birçok elem verici hadise satırlara aktarılıyor.

    Meleknaz bu olayların hepsine şahit oluyor. Esir düştükleri IŞİD’in elinde defalarca tecavüze uğramış, duyguları elinden çalınmış bir insan. Düşünsenize karanlık bir ortamda 4-5 yaşındaki çocuklara 60-70 yaşında yaşlı ve pis zihniyetlerin tecavüz ettiğini. Düşünmesi bile insana acı veriyor, yaşamasını siz düşünün. Meleknaz burada esir düştüğü süre boyunca hamile kalıyor. Fakat kendisi bu çocuğu hiç istemiyor, çünkü yaşadığı onca iğrenç olay aklına geliyor. Bir gün bir fırsatını bulup Meleknaz ve Arkadaşı Zilan ve onun kardeşi Nergis kaçmayı başarıyor. Ezidiler için kutsal mekan olan Ulu Şengal dağına doğru yol alıyorlar. Sana sığındık diye tanrıya yalvarıyorlar bu sırada Meleknaz’ın karnı burnunda, gökyüzünde kavurucu güneşin sıcaklığı tenleri kavuruyor. Kan ter içinde dağa tırmanıyorlar. Bunun yanı sıra içlerinde yakalanma korkusu daima kendilerini huzursuz ediyor. Bir dereden su dolduruyorlar ve içiyorlar. Lakin yiyecek başka hiçbir şeyleri yok. Birden silah sesleri yankılanıyor dağın eteğinden, panik içerisinde koşuyorlar ve bir mağaranın kuytusuna ilişiyorlar. Mağaranın içinde ağır bir koku geliyor burunlarına. Kafalarını çevirip baktıklarında Ezidi ailelerinin katledildiği ve cesetlerinin çürüdüğü görüyorlar. Dışarıya çıkmaya korktukları için o cesetlerin yanına kıvrılıp yatıyorlar. Düşünsenize, empati kurun. Tanıdığınız kişilerin cesetlerinin yanında uyumak nasıl bir acıdır.

    O gece Meleknaz’ı doğum sancısı tutuyor. Çaresizce acı içerinde kıvranıyor Meleknaz. Arkadaşı Zilan yardım ederek Meleknaz’ı doğurtuyor. Zilan, bebeği bir mucize olarak görüyor, fakat Meleknaz bebeği istemiyor. Ona bakmak istemiyor. Ama ağladığında anne şefkatinden dolayı onu emziriyordu. Zilan’ın kardeşi Nergis ise, yaşadığı olaylardan dolayı içine tamamen kapanmış hiçbir şey söylemden öylece duruyordu. Ölü cesetlere bakıp bakıp duruyordu. Birkaç gece böyle geçiyor, açlık hala vücutlarda bir rahatsızlık duygusu hissettiriyor. Bir sabah Zilan uyandığında, kardeşi Nergis’i yanında görmüyor. Bir uçurumdan aşağıya kendini attığını görüyor. Uçurumun dibine doğru gidiyor. Başı kana bulanmış Nergisin kafasını kavrıyor göğsüne basıyor o sırada, Nergisin ağzından şu cümle çıkıyor: ‘Ben bir insandım abla.’ Sonrasında oracıkta can veriyor o masum çocuk Nergis. Zilan, onu tanrıya emanet edip Meleknaz’ın yanına gidiyor. Olan biteni Meleknaz’a anlatıyor. Ve çaresizce yollarına devam ediyorlar.

    Açlık yüzünden artık bitap düşmüşlerdi. Meleknaz bebeği bir ara bir kayanın üstüne bırakıp uzaklaşıyor ve sonrasında gönlü el vermiyor tekrar geri dönüp alıyor yanına. Ve sonrasın da yiyecek bir şey olmadığından dolayı, Meleknaz’ın sütünden hem kendisi hem de Zilan faydalanmak zorunda kalıyor. Gerçekten de bu bebek tanrı tarafından gönderilen bir mucize, işte burada anlaşılıyor. Sonra bebeğe bir isim koymaya karar veriyorlar. Sonra bebeğin ismi Zilan’ın kardeşi Nergisin ismine bürünüyor. Artık Nergis o küçük bedende can buluyor. İncelemenin sonunu bağlamadan bitirmek istiyorum. Çünkü kitabın başlığı gibi Huzursuzluk duygusu içimi tırmalıyor.

    Bu olayları bu insanlara, yaşatan aşağılık mahkukatlar ile aynı havayı solumaktan utanıyorum…

    Kendimce şöyle bir yorum getirmek istiyorum. İnsanlar Dünya’yı kendi elleriyle yaşanmaz bir hale getiriyor. Dini, dili, ırkı, tenine göre sınıflandırma yapılıyor. İnsanlar vahşice hareket ediyor. Öldürmek zevk veriyor. Fakat dönüp baktıklarında aslında asıl kaybedilenin insanlık olduğunu görmüyorlar. Kitap’ta da dediği gibi insanlar: ‘ Kendi kanının tadından sarhoş olur’. Huzursuz olmak iyidir. Huzursuzluk insan olduğumuzu hatırlatır bizlere. Sıkılan beden, duygularını henüz yitirmemiştir. Günümüzde kitap da anlatılan bu tarz iğrenç olaylar hala devam etmekte. Bunun birinci sebebi ise cahillik. Marx’ın bir sözü var “Din Toplumun Afyonudur” bu söz şöyle olmalı. Din cahillik ile bütünleştiği zaman bir afyondur.

    *Ezidiler Hakkında: ‘Yezid’ Farsça’da melek ya da ilah anlamındaki “İzed” kelimesinden gelmektedir. Kürtçe olan Ezidi kelimesi ise “Allah’a inananlar” demektir. Ezidiler kendilerini Hazreti Adem’den beri tek Tanrı’ya inanan ilk insanlar olarak kabul etmektedirler. Sonradan Ezidi olmak imkansızdır, sadece bir kişi doğuştan Ezidi olabilir. Semavi dinlerde ‘Şeytan’ denilen meleği Ezidilerin ‘Melek Tavus’ olarak adlandırması, onların Şeytan’a taptıklarına dair hatalı bir düşüncenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İslam inanışına göre Şeytan lanetli bir melektir. Ezidilere göre ise, Şeytan, Allah’tan başkasına secde etmeyecek kadar O’na bağlıdır. Bunun için de Şeytan, ilk başta cennetten kovulmasına rağmen sonradan Tanrı tarafından affedilir ve dünyanın yönetimini artık Melek Tavus olarak anılan bu meleğe verir.

    IŞİD’in aşağılık faaliyetlerini kanıtlayan görseller → https://i.hizliresim.com/nQa9El.jpg - https://i.hizliresim.com/36O3EO.jpg

    Son olarak sizi bir video ile baş başa bırakacağım. Lütfen izleyin. Ezidi kızın bakışları ile bütünleşin. O gözlerde Meleknaz’ı, Nergis’i, Zilan’ı, Hüseyin’i görün… https://youtu.be/4DsBnR8Ejso
  • 139 syf.
    Haydi müzikle girelim olaya bu sefer de. Kabil'in yolculuğu, kulaklarımda ister istemez şu güzel şarkıyı çınlattı: https://www.youtube.com/watch?v=BpzdcBCCTUE
    İnceleme mi? Ona da sıra gelecek. Hem de, liseliler bilmez bu sloganı, "önce hüplet, sonra gümlet" tadında bir inceleme olacak. Ya da şöyle diyelim, rahmetli Kemal Sunal'ın İnek Şaban karakterinin yaptığının tam tersini yapacağız. Önce öpeceğiz, sonra döveceğiz bu güzelim eseri.

    Öncelikle ilk kez bir Saramago eseri okuduğumu belirteyim. Yazım olarak farklı bir tarzı var. Diyaloglarda konuşma çizgilerini sevmiyor sanırım, nokta ve virgülü bolca tüketiyor, diyaloglar tek bir paragraf halinde olunca da takibi biraz güçleşiyor. Konuşanın değiştiğini ancak büyük harfle başlandığında anlıyorsunuz. Soru işareti veya ünleme de rastlamadım. Lakin bu kısımda övgü yapacaktık değil mi? Hemen yapalım: tarzına aşina olduktan sonra sizi öyle bir yolculuğa çıkarıyor ki Saramago, uyanıklık halinde iken rüya görüyor gibi oluyorsunuz. Anlatımı muhteşem, üslubu gayet yakalayıcı türden. Ben beceremesem de, müsait zamanı olup kitaba başlayanlar bir solukta dahi bitirebilirler ve ne ara bittiğinin farkına dahi varmayacaklardır. Kitapta geçen, adem elması ile ilgili kısım güzeldi ve göbek deliği ile ilgili kısmı da ne yalan söyleyeyim beğendim. Var mıdır yok mudur paradoksuna bulanmaya gerek yok, cevabı olmayan bir soru bu nihayetinde.

    BU KISIMDAN SONRA YER YER SPOILER OLACAKTIR!

    Kitabı edebi bir eser olarak çok beğendim. Yalnız dini konularda yaklaşımına elbette ki birkaç çift lafım olacak. Hemen belirteyim, bazı konular hakkında detaylı bilgiye sahip olmamakla birlikte takıldığım yerleri araştırarak ve bazılarına da sadece mantığımla yaklaştığım şekilde yorum yapmayı uygun buldum. Umarım hataya düşmem.

    En baştan başlayalım. Tam da o yasak meyve kısmından. Ne de olsa, ne olduysa ondan sonra oldu. Havva yasak meyveye yaklaştı, sonra suçuna Adem'i de ortak etti. İkisi de yasak meyveden yediler ve cennetten kovuldular. Bu kısmın farklı versiyonları da mevcuttur. İşte şeytan, yılan kılığında gelip onları ayarttı, meyve iyilik ve kötülük bilgisinin meyvesi vs. Yalnız şu konuya hastayım ki, değinmeden geçemeyeceğim. Saramago da basit argümanlara sığınmış bu konuda. Neymiş, ağaç madem yasaktı, Tanrı neden onun etrafına bir tel falan çekmedi? Arkadaşım. Sen insansın. Seni sen yapan en yüce nimetlerden biri de ne? İrade. E peki, sen, sana yasak olduğu söylenen bu şeye yaklaşıp da iradene hakim olmuyorsan o zaman kabahati neden Yaratıcıya buluyorsun? Sen iradesi olmayan bir hayvan olsan, mesela bir keçi olsan, seni o ağaçtan uzak tutmak adına o ağacın etrafı elbette ki telle çevrilebilirdi. Çünkü hayvanda irade aramak hata olurdu.

    Bunun farklı versiyonları da mevcut: Dünyada milyonlarca kötülük var, Tanrı varsa ve iyi olduğunu iddia ediyorsa neden bunca kötülüğe engel olmuyor? Sanırım inançsızlar Tanrıyı şöyle bir şey hayal ediyorlar: Tanrı, hey Tanrı, sana diyorum! Baksana buraya! Seni yaşlı bunak, kulakları da ağır işitmeye başladı bunun. E tabii onca yüzyıldan sonra... Bak bak, tam da şurada, işte işte bak şurada, yahu gözün de mi görmüyor? Orada. Hah tam da orada işte. Bak gördün mü açlıktan kırılanları? Yahu onlar senin kulun değil mi, ne diye açlıktan kırılmalarına seyirci kalıyorsun? Yiyecek bir şeyler göndersene. Ne yapman mı gerek? Bir de bana mı soruyorsun? Gökten ekmek atamayacağına göre biraz yağmur falan yağdır işte ne bileyim ben! Sonra bak bak, tam da şurada, yetişkin kulların, minik kullarına tecavüz ediyor. Onları şeyinden tavana assana! Zevk mi alıyorsun bu durumdan? O işi hallettikten sonra bir de tam şurada, senin adını kullanarak kulların birbirini katlediyor. Beni pek alakadar etmez ama senin namını kirletiyorlar, bir de oraya el atmalısın ve "bu savaş benim savaşım değil" falan demelisin. En azından bunu yapsan yeter sanırım. Bu durumları düzelt, belki dünyayı güllük gülistanlık bir yer haline getirirsin ve ben de sana inanabilirim bu sayede...
    Haşa!..

    Tanrının hep iyiyi göndermesi gerektiğini düşünmek, bana abes geliyor. Kaldı ki iyi ve kötünün nerede başlayıp nerede bittiğini de kestirmek güç olabiliyor bazen. Mesela kitapta da, Kabil'in içini acıtan ve belki de bu acıyla sürekli Tanrı'ya karşı saldırı malzemesi olarak kullandığı, Sodom'lu çocukların felakette ölmesi ve onların masum oldukları halde kurtarılmaması düşüncesi, durumun Kabil'in istediği düzlemde gelişmesi halinde de iyi bir sonuç veremeyebileceğini düşündürdü bana.
    Hepsini geçtim, iman eden herkesin de bildiği üzre, Amentü duasında şöyle geçer: "hayır ve şerrin Allahü Teâlâ'nın yaratmasıyla olduğuna inandım." Yani demem o ki, iyi olanın ondan olduğuna inanıyorsan, kötü olanın da ondan olduğuna inanmalısın. Ne güzel demiş Yunus: Kahrın da hoş, lütfun da hoş... Ha ben zaten iman etmiyorum diyorsan ne desek boş.

    Adem ve Havva cennetten kovulduktan sonra, cennete tekrar giremesinler diye kapıya bir nöbetçi dikilir: bir kerubi. Adı Azrail. Azrail bu görevden alınıp da sonra ölüm meleği mi olur, yoksa başka bir şey mi, bu kısım kitapta yok. Ama yine burada acımasız Tanrı'ya yüklenilir. Tanrı, yarattıklarına bir cennet meyvesini bile çok mu görür? Ne varmış ki hata ettilerse? Ve Azrail onlara acır ve yardım eder. Şşt... Tanrı'ya sakın söylemeyin gibilerinden de ima eder. Yahu Tanrı'nın emrinden çıkmayacak bir meleğin, Tanrı'nın arkasından kolayca iş çevirebileceğine inanıyorsunuz da peki ya o acımasız Tanrı, size kendinden bir lütuf olduğunu belli etmeden, Azrail vasıtasıyla yardım ediyorsa? Yok canım çok iyimsersin...

    "...kendi adlarına ya da kendileri yüzünden işlenen bütün cinayetleri üstlenmeleri gerekir." Bu da tam bir "ben yapmadım miki yaptı" örneği. Işid'i ele alalım mesela. Adamlar "Allahuekber" diyerek kafa kesiyorlar. Şimdi bu adam Allah yoluna bir iş mi işlemiş oldu? Bu eyleminden dolayı cennetle mi mükafatlanacak? Geçiniz efenim. Biliyorsunuz ki bu adamlar, inandıklarını söyledikleri ve uğruna zafer kazanmayı diledikleri dinin gereklerini bile yerine getirmekten acizler. İbadet etmeyi dahi bilmediklerini okumuştum ama kaynağı bulamadım maalesef, yalnız günahlarını kolaylıkla Allah'a ve onun gönderdiği dine mal edebilmekteler. Ne güzel iş valla...

    "Sonuç olarak, ya şeytan bizim sandığımızdan daha güçlü ya da biz, dünyanın kötücül tarafı ile iyicil tarafı arasında çok ciddi bir zımni -en azından zımni- bir suç ortaklığıyla karşı karşıyayız." Saramago! Ey Saramago! Hani Tanrı iyi değildi? İyiden yana değildi? Yoksa kötücül taraf derken Tanrı'yı, iyicil taraf derken de şeytanı mı kastettin? Yok öyle değilse bildiğimiz üzre şeytan kötücül taraf olacak, iyicil taraf da Tanrı olmalı. Suç ortaklığı kısmına gelecek olursak da, Tanrı yeri geldiğinde, Eyüp peygamber örneğinde olduğu gibi insanı bolluğa da darlığa da sürükleyebilir. Buna biz imtihan diyoruz. "Eee, seni bilen ve ne yapacağına baştan sona hakim bir Tanrı'nın seni imtihan etmeye ihtiyacı mı var ki?" dersen, cevabı başta da vermiştik: İrade. İradesi olan bir varlıksın sen unutma, bir keçi değilsin.

    Kitabın içeriğinden bahsedelim biraz. Çokça çekişme oldu incelemede malum. Adem ve Havva'dan başlayan olaylar silsilesi, baş kahramanımız Kabil'in, kardeşi Habil'i öldürmesi ile devam ediyor ve Kabil bir yolculuğa mahkum ediliyor bir yerde. Bu yolculuk cidden bir mahkumiyet midir yoksa farkında olmadan Kabil de, o nefret ettiği Tanrı'nın yolunda mı hareket etmektedir, bilinmez. Misal ben bu fikre, İbrahim'in, oğlu İsmail'i (kitapta İshak yazar ama İshak değildir doğrusu) kurban etmeye gidişi evresinde kapıldım. Kabil eliyle İsmail, kurban edilmekten kurtulmuştur. (Bu kısımda, kitabın Eski Ahit baz alınarak yazıldığını gözardı etmişim. Eski Ahit'te İsmail değil İshak diye geçiyormuş. Hata için özür dilerim.) Yahu her zaman kötülükleri Tanrıya mal edecek değiliz ya, bırakın da biraz iyilikleri mal edelim Tanrıya. Bunun yanında Musa, Babil Kulesi, Sodom ve Gomore, Lut, Eyup ve Nuh tufanı gibi olaylar da anlatılıyor kitapta. Tufan sonrasında Kabil'in oynadığı oyun ve neticesi, insanlık adına değişik sorgulamalara itse de bizi (yahu madem öyle, bu insanlık nasıl yeniden türedi?), bu soruların cevabı kitapta yok. Ve son olarak da şunu söylemek isterim ki, bana kalırsa kitaptaki o, iki keçiyi güden adam Tanrı'ydı. "Yahu deminden beri inançlı olduğunu ima ediyorsun da Tanrı'nın insan sıfatında yeryüzüne inişini nasıl kabul ediyorsun?" diye sorabilirsiniz. Bunu ben yapmadım. Bu Saramago'nun eseri ve Saramago bana kalırsa içten içe şu mesajı vermek istemişti: Keçilerden biri iyilik, diğeri kötülük. Tanrı sonsuza dek bu keçileri güdecek ve de iplerini kemirmelerine engel olacak. Eğer olmasaydı zaten ipler kemirilecek ve iyilik ile kötülük, biri diğerine üstün gelene dek kavgaya tutuşacaktır. İyilik kazanır belki işte, ne güzel, diye düşünebilirsiniz. Biri olmadıkça diğerinin manasının olmadığını idrak etmenizi salık veririm.