Evet, biz kendimizi daima savaş durumunda bilmeliyiz. Böyle bilirsek gerçekten savaş çıktığı zaman, hazırlık devri ile asıl uygulama devri arasında çok fark göremeyiz, şaşırmayız, kaybetmeyiz.
Bilinmektedir ki, bir orduyu oluşturan neredeyse her birey, yaşayan bir makinanın canlı organları, parçalarıdır. Bu makineyi işleten; her organını, her parçasını harekete geçiren araç; buharla çalışan motorlar değildir. Orduya hareket veren araç, ordu makinesini oluşturan canlı organların zihinlerindeki güç ve kanlarındaki ruhtur. Bu zihinlerde ve bu kanlarda gereken kuvvet ve akım hızı bulunmazsa makine durur ve başka hiçbir güç onu işletemez.
Savaşmak için düşmanı ordugahımızda beklemek olmaz; onu uzakta karşılamak daha doğrudur. Düşman az ise yetişebilenlerimiz onu durdurur veya püskürtür. Çok ise bütün savaşçılar yetişinceye kadar düşmana ateş ederek onu oyalar ve gerekirse biraz geriye çekiliriz. Fakat İleri gitmek, beklemekten iyidir. Hiçbir şey yapamazsak düşmanı görür, kuvvetini anlar, merak etmekten kurtuluruz.
Ordunun görevi, vatanı çiğnemek isteyen düşmana karşı ayağa kalkmaktır.
Bu kalkış, elbette yerinde durmak için değil, düşmana atılmak için olursa kalkılmış olduğuna değer.