• Son dönemde Rahip Brunson krizi, doların yukarıya fırlaması derken, ülkemizdeki belirsizlik ortamı adeta bir ekonomik karmaşaya dönüştü. Böyle olunca da her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Cebinde parası olan vatandaş ise kime güveneceğini şaşırdı. Daha iki hafta bile dolmadan, servetini kaybetme korkusu ile psikiyatriye başvuranların sayısı patladı.

    Bu insanları incelediğimizde dikkat çeken düşünce şuydu; “Dolar yükseldi, herkes kazandı, ben kaybettim.” Dolardaki yükselişi göremediği için kendilerine kızıyorlar ve suçluluk hissediyorlardı. Bu kişilere neden borsa ya da döviz ile ilgilendiğini sorduğumuzda ise, bize çoğunlukla şu yanıtı veriyorlardı:

    -Servetimi korumak için…

    -Peki servetinizi kimden korumaya çalışıyorsunuz, diye sorduğumuzda ise önce bir sessizlik… Sonra medyadan duyduğumuz klasik kendini kandırma cümleleri geliyordu. Aslında sorunun yanıtını çok iyi biliyorlardı. Kendilerini sistemin aktif oyuncularından korumaya çalışıyorlardı. İçgüdüsel olarak elinde olanın alınmasını istemiyorlardı.

    Çünkü kapitalist sistemin bankaları onları evlerinde ve işlerinde sürekli olarak rahatsız ediyordu. Bankalar müşterilerine hep aynı mesajı veriyorlardı:

    -Fakirleşiyorsunuz. Şuna yatırım yapın, kazanın, fakirleşmeyin.
    Medyadaki ekonomi yazarları ve akademisyenler de aynı sakızı çiğniyorlardı. Sınırlı bir çerçeveden verdikleri bilgilerle ve muğlak cümlelerle, cebinde parası olan insanları yönlendiriyorlar ve dediklerinin tersi bile çıksa, kıvırarak işi kurtarabiliyorlardı.

    BORSA BİR UYUŞTURUCUDUR, BİR KUMARDIR

    Sizde bilirsiniz. Serbest denilen piyasayı, kapital sahipleri kurdu. Medya, hatta sosyal medya bile bu kapital sahiplerinin elinde… Üniversiteler, bilim insanları ve binlerce ekonomist de onların emrinde… Bu piyasa yapıcılarının tek bir şeye ihtiyaçları var. YOLUNACAK KAZLARA…

    Onu da medya üzerinden çözüyorlar. İnsanların içerisindeki aç gözlülüğü tetikleyecek mesaj bombardımanına tutuyorlar. İnsanlar kendi ayakları ile geliyorlar ve sisteme dahil oluyorlar. Sadece bir araya gelmekle de kalmıyorlar. Bir süre sonra adeta bir sürüye dönüyorlar. Sonra bu sürü psikolojine girmiş olan insanlara çobanlık yapmaya başlıyorlar. Dolar ile, emlak piyasası ile, borsa, hatta ürün borası ile her taraftan silkelemeye başlıyorlar.

    Bir düşünün. Sizler doktor, avukat, mühendis, bankacı vb. olmuşsunuz. İyi para kazanıyorsunuz ve bir yaşam standardına sahipsiniz. En önemlisi bankada paranız var. Kapitalin her şey olduğu bir sistemde, kendinizi bir anda o paranın getirdiği bir OMNİPOTANSIN (tüm güçlülük hali) içinde buluyorsunuz.

    Sonra medyadan insanların paradan para kazandığını görüyorsunuz. Farkına bile varmadan, omnipotansınız sizi bu mecralara doğru çekiyor. Bir de yükselen bir hisseyi ya da dövizi yakalayarak mal varlığınızı artırdıysanız, tadından daha da yenmez oluyor.

    Oysa bu sistemde kazanılan para, kumarda ilk kazanılan para gibidir. Kişi tıpkı ilk uyuşturucusunu çeken ve yaşadığı hazzın peşine düşenler gibidir. Beyni kazanmanın hazzını yaşadığında bunu tekrar istiyor. Bir süre sonra ise, borsa ve yatırım araçlarının değişkenliğinin verdiği hazzın bağımlısı oluyorsunuz. Hatta rüyalarınıza bile giriyor.

    İstediğin kadar doktor, avukat vb. ol… Fark etmiyor. Piyasaya girdiğinde üst beyin devre dışı kalıyor ve içinde ki hayvan ortaya çıkıyor. Zaten borsada olanlara bir bakın, görürsünüz. Oradaki insanlar birbirini parçalayan, birbirinin kanını emen birer vahşi hayvan gibidirler. Çünkü sizin kazanmanız için birisinin kaybetmesi gereklidir.

    AÇ GÖZLÜLÜK ŞEMPANZE YÖNÜMÜZ

    İşte bu şekilde sistem sürekli olarak içimizdeki hayvanı beslenmeye devam ediyor ve insan olmaktan çıkmaya başlıyorsunuz. Artık diğerlerinin kayıplarından, daha doğrusu kanından beslenen birer yaratık, daha doğrusu birer kanibalist haline geliyorsunuz.

    Sistem ise ‘serbest piyasa, rekabet, hata yapmasaydın kazanan sen olabilirdin’ gibi masumlaştırıcı mesajları medya üzerinden vermeye devam ediyor. Yaşanan bu kanibalistliği ise ‘servetini koruyorsun’ mesajları ile normalize ediyorlar. Bir süre sonra tıpkı eroin, kokain, hatta kumar bağımlısı gibi, yaşadığın aç gözlülüğün ve kazanma hırsının bağımlısı oluyorsun.

    Peki bu aç gözlülük nereden geliyor?

    Frans de Waal’a göre, şiddete düşkünlüğümüz ve aç gözlülüğümüz şempanzelerden geliyor. Örneğin bir şempanze, diğer şempanzenin beynini yemek için kafasını ağaca vurarak parçalar (1). Peki bizim borsada ve serbest denilen piyasada yaptığımızın bundan bir farkı var mı?

    İnsan olmak ise bir üst kimliktir, altta ise biyo-psiko-sosyal bir hayvan yatar. En zeminde biyolojimiz vardır, istesek de kaçamayız. Çünkü genlerimizin orijini ağır basar. En önemlisi kapital sahipleri bunu biliyor ve kişinin içindeki şempanzeyi ortaya çıkarıyorlar. Üstteki psikolojiyi etkileyerek, egoları yaratıyor ve bir şempanze açgözlülüğünde de yaşatıyorlar. Piyasada olan da budur.

    PİYASA SERBESTTİR, AMA BAZILARI DAHA SERBESTTİR

    Peki bu piyasa manipüle edilebilir mi? Tabii ki de edilebilir. Herbert Simon ‘sınırlı rasyonel’ kavramını ortaya atmıştır. Yani sistemin ileri sürdüğü rasyonel bireyin tersine, bilginin tamamına ulaşılamayan ve bilişsel yanlılıklar yaşayan bireyler vardır (1). Eksik bilgiyle, sürekli olarak belirsizliği içeren ve durağan olmayan bir ortamda karar vermeye çalışırlar. Bu ise bireyi bilişsel kısa yolları kullanmaya iter. Hataları ve para kaybını beraberinde getirir (2).

    Peki bu rasyonel bilgi kimin elindedir?

    Tabii ki de piyasa yapıcıların ve sistemin kuran kapital sahiplerinin elinde… Yani Orwell’in Hayvan Çiftliği kitabında ‘her hayvan eşittir, ama bazıları daha eşittir’ diye yazar ya… Serbest piyasada da herkes serbesttir, ama bazıları daha serbesttir. Zaten borsayı ve doları inceleyin, tepedekilerin birçok hareketinizi bildiği hissine kapılırsınız.

    Ki, bu durum gerçektir. Sistem sahipleri hareketleri önceden planlarlar. Gazetecileri, ekonomistleri, hatta akademisyenleri kullanarak, insanları bu durumun spontan geliştiğine inandırırlar. ‘Eksiklik sende arkadaş! Tam görememişsin’. Mesaj ise budur.

    PİYASA YAPICI SENİN REFLEKS EŞİĞİNİ BİLİR

    Aslında borsaya giren insanlar, ilk olarak bazı hareket kalıplarına inandırılırlar. Sürekli olarak tekrarlanan bu hareketler otomatiğe bağlanır. Bir süre sonra bu otomatik davranışı refleks olarak göstermeye başlarlar. Zamanı geldiğinde ise bu refleks tetiklenerek, piyasa yapıcılar çok büyük vurgunlar yaparlar.

    Örneğin dolar düşerse borsa yükselir algısı… Daha geçenlerde dolar düşerken borsaya refleks olarak saldıranlar, borsada da düşme ile karşılaştılar. Dolar ile borsa birlikte düştü. Gerçekte ne oldu? Piyasa yapıcılar açıkça vurgun yaptılar. Sistemin ekonomistleri ise hemen devreye girdiler ve yatıştırıcı açıklamalar yaparak kazları susturdular.

    Zaten borsada eğitim, titr ya da para miktarı önemli değildir. Bu içgüsüdel davranışı farkında olmadan sergilersiniz. Piyasa yapıcı ise senin o refleksi vermeni bekler. Örneğin kişi dolar düşerken elindeki doları satmaz, ama iyice dibe düştüğünde kendini koruma amacı ile refleks olarak satar. Piyasa yapıcı ise sabırla bu satışı ve balığın ağa düşmesini bekler.

    SİSTEM BEKLEMENİZE İZİN VERMEZ

    Çünkü sistemin sahipleri, etik dışı çalışan bilim insanları sıradan insanın zaaflarını buldururlar. Sonra piyasa yapıcı ekran üzerinden bir bilgi, bir grafik yani bir uyarı gönderir. Bu uyarı beyinde bazı hormonların salınmasına yol açar. Kişi o an bir acı hisseder gibi refleks olarak zarardan kaçar.

    Aslında beklese kazanacak. Ama o gelen uyarıdan sonra bekleme şansı kalmaz. O anda kişide mide bulantısı, terleme, anksiyete ve karın ağrısı başlar. İşte o an bir bağımlının uyuşturucuyu aşermesi (craving) gibi, borsadaki kişi de yapacağı işlemi aşerir. İşlemi yapıp sattığında ise bir rahatlama… Sanki bir sınavdan çıkmış gibi ya da canını kurtarmış gibi rahatlar.

    Diyorum ya, beklese kazanacak. Ama ekran üzerinden gelen bir uyarı ile, dürtüsel ve refleksif yanıtları tetiklenir ve kişi satışı yapar. Piyasa yapıcı bu satışı en alttan alır. Hisse yükseldiğinde ise yine aynı uyarı ile satan kişinin en yüksekten tekrar almasını sağlarlar.

    Bilim insanları ve akademisyenler ise sınırlı rasyonel bilgiyi insanlardan saklarlar. Onları görevi yolunan kazların inanacağı masallar uydurmaktır. Çünkü doğruyu açıklasalar, Doç. ve Prof. unvanlarından ve kazandıkları milyon dolarlarından olurlar.

    KAPİTALİZM MEGA ŞEMPANZEYİ YARATTI

    Biz dolar, borsa, piyasa anlatıp dursak da, bilimsel olarak şu tespitte bulunmak yanlış olmaz. KAPİTALİZM MEGA ŞEMPANZEYİ YARATTI. Örneğin Bill Gates, sistemde bir mega şempanzedir. İşte bu ortamda herkes Bill Gates olmak ister. Herkes para ve güç sahibi olmak ister.

    Çünkü onların şişip patlayacak kadar sahip oldukları para ve güç ise, onlara mutluluk getirmez. Açlıklarını ve aç gözlülüklerini daha da artırır. İşte bu nedenle mega şempanzeler, tüm dünyayı yiyip yutsalar bile doymazlar. İşte bu nedenle tüm yollar yeni bir dünya savaşına doğru çıkar.

    Peki dünyada insan gibi yaşayan bir ülke kaldı mı?

    Yanıt… Kuzey Kore…

    Çünkü kapitalizm oraya girmedi. İnsanlar, insan gibi yaşıyor. Ne sistemin cep telefonları, bilgisayarları, arabaları, ne de medyası, sosyal medyası… Hiç biri insanın ihtiyacı değildir. Bize sistemin özgürlük olarak yutturduğu şeyler ise, tüketim hayvanlığından başka bir şey değildir. Demokrasi bile manipülatiftir. Size istedikleri kişiyi başkan diye yutturabilirler.

    Peki çözüm nedir?

    Bu borsa insani değil… Bu Dolar insani değil… Medyada görünen ekonomistler etik değil…

    Çözüm, bu sınırlı rasyonel ve manipülatif piyasadan çıkmak… Liberal denilen ekonomiye kapıları kapatmak…

    En önemlisi, içimizdeki insana ve insani olana yatırım yapmak…

    Çünkü sistemin beslediği hayvanla mücadele ettiği kadar, insan kalabilirsin.

    Başka şansımız yok…

    Ahmet Koyuncu
  • Birisi vardı
    Sinsice şiirler yazan cep telefonuna
    Fark ettirmeden çevresindeki hava ve insan akımına
    Dokunmadan haliyle suya ve de sabuna
    Bir şeyler yazardı
    Ve şiir derdi onlara
    Bazen aklına bir şey gelmeyince
    Cep telefonunun klavyesi yetiştirdi yardımına
    Alay ederdim ben de
    Klasik türk espri anlayışıyla
    Sen mi yazıyorsun o mu diye
    Gülüp geçerdi
    Klasik türkle mücadele yöntemi gereği
    Gördüm bir gün kitabı çıkmış
    Cebimden gelen diye
    Göndermiş bana da, arkadaşız unutmamış
    İlk şiire baktım hemen ben de
    "Birisi vardı" yazıyordu en üstte
    Tek başına kalmam dedim o an
    Cep telefonum oldukça ben
    Kimse okumasa da hiç bir zaman
    Bileceksin sonuçta tamamen
    Sen, ben ve tüm cep telefonu şairleri
    Çaldırıp kapattıkça insanları cepten
    Cep telefonları bitirecek şiirleri
    Şairlerini ümitsizce bekleyen
  • Cep telefonları dramatik olamıyor.
  • Asr-ı Saadet'te cep telefonları yoktu fakat uzaklardaki kardeşleri için endişe edebiliyorlar, lokmalarını bölüşebiliyorlardı. Şimdi ise cep telefonlarımız var ve herkes birbirinin kuyusunu kazmakla ve yediği yemeklerin fotoğraflarını paylaşmakla meşgul... Kim size modern dünyanın daha iyi bir yer olduğunu söylerse, hiç çekinmeden ve gönül rahatlığıyla koca bi si.tiri çekebilirsiniz.
  • İnsanın yarattığı dijital çevrenin sınırları cep telefonlarının, internet ağlarının sınırlarıyla eş değer hâle geldi. Bilgi toplumundaki birey doğal mekânları, dijital çevrenin sakinleriyle (sosyal medya) paylaşmak için kullandığı ve elitist duruşuna fon sağlayan bir manzaradan başka bir şey olarak görmedi. Sonuç olarak bilgi toplumundaki bireye gereken, doğallığını yitirmemiş ekosistemler değil, gezdiği yerlerin fotoğrafını çekmesini sağlayan akıllı cep telefonları ve bu fotoğrafları sanal çevredeki insanlarla paylaşmasını sağlayacak internet ağlarıdır.
    Kolektif
    Sayfa 29 - Yasin Koç | Dijital Ekoloji ve Değişen Dünya
  • Cep telefonları ile tamamıyla işlevsizleşmesine rağmen hala muhafaza edilen kırmızı telefon kulübeleri ve değişmeyen modeliyle Londra taksileri ve otobüsleri, şehir kültürü ile gelenek arasındaki güçlü bağın en çarpıcı örneğinin Londra'da yaşanmakta olduğunu bugün de gösteriyor.
  • AŞK METAMORFOZU..
    AŞKIM... HA CANIM? ️EFENDİM CANIM... ️EFENDİM... ALO!...
    “İlk aşk” güzel...
    Bir de ilk aşkın “ilk günler” i...
    Gerisi? Gerisi sürükleniş.Cep telefonları tanıktır sürüklenişe. Başlangıçta tek çalışta açılır, sonra üç-dört çalışta, daha sonra yedi-sekiz çalışta, giderek çalınır açılmaz, dönülür aranır, sonra şarjı biter açılmaz, çantadadır duyulmaz, evde unutulmuştur...
    Başlangıçta “Aşkım!” diye coşku ve sevinçle açılan telefonlar bir süre sonra “ Ha, canım?” a daha sonra “ Efendim canım” a, giderek “Efendim” e, sonunda “Alo” ya döner... 🤔
    Masal gibi başlar tüm aşklar ve fiyaskoyla sonuçlanır...
    Yani kapıp koyvermeyin kendinizi...
    Bilimsel araştırmalar bile 3 yıl biçti aşka...
    Benim biçtiğim süre 3 ay... 🤔
    Bizim esas oğlan da fonda “Yeter ki onursuz olmasın aşk” çalarken iki kadınla aşk yaşar ve hangisinin gerçek olduğuna kitabın nihayetinde karar verir.
    Kitapta benim de çok sevdiğim bazı şarkılar çalındı ve sözler yazıldı.
    Melike Demirağ “Arkadaş” en çok adı geçen şarkı.
    Benim favorim ise işte bu:

    https://youtu.be/xIjk_fCVcH4

    AMAN PETROL CANIM PETROL
    ARTIK SANA SANA SANA MUHTACIZ PETROL

    Petrol olmazsa diş fırçan olmaz, oto lastiğin olmaz, asfalt olmaz, ordu olmaz, savaş uçakları, tanklar, füzeler, gemiler olmaz...
    Petrol olmazsa yaşam durur...
    İnsanlık yüz yıl geriye gider.
    Petrol yaşamsal bir ürün...
    Dünya savaşlarının sebebi petrol ve doların gücü tüm romanda baş rolde...

    Romanda Dünya hakimi olmayı isteyen Amerika’nın Irak’ı işgal etme süreci ve bu süreci takip eden bir Türk gazetecinin siyasi olaylara tepkisi , aynı anda iki kadınla birden yaşadığı aşk anlatılıyor . Hem insanlığı hem doların gücünü hem aşkın varlığını hem duygularını sorgulayan bu gazeteci ile cevapları öğrenmek mümkün .

    Son söz: Araya bir Kapadokya gezisi sıkıştırılmış olduğundan okunma süreci uzamış bu roman olmazsa olmazlardan değildir, şiddetle önerilmez ama kalitesi tartışılmaz bir araştırmacı yazarın tekniği güzel eserlerindendir...