Fulya Pirim, bir alıntı ekledi.
25 Nis 15:09 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Artık sistem, tüketime endeksli, seyre odaklı ve kültürü endüstrileştiren bir işleyiş içinde... Bu işleyiş doğrultusunda gelenek, tarih, otantiklik, etniklik, nihayet soyluluk ve prenslik, endüstriyel anlamda iyi para eder oldu. Tıpkı Louvre'daki "biçare" Mona Lisa gibi! Küresel bir insan selinin aktığı müzede tablonun bulunduğu salon tıklım tıklım, ama kimse tabloya bakmıyor! Ellerinde fotoğraf makineleri, cep telefonları, i-pad'leriyle insanlar ya itişe kakışa tablonun fotoğrafını çekmeye ya da en ön safa geçip, kafalarını cep telefonu ekranında arkalarındaki tablonun yanına gelecek şekilde yerleştirip, ağızları kulaklarında "selfie” yapmaya çalışıyor.

Görünüyorum O Halde Varım, Tayfun Atay (Sayfa 262)Görünüyorum O Halde Varım, Tayfun Atay (Sayfa 262)
Murat Ç, Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens'i inceledi.
 22 Nis 21:51 · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · 9/10 puan

İnsanlık tarihine, insanlığa ve insana dair…

"İnsanlar özgür doğdular ama her yerde zincirler içine alındılar."
~Jean Jacques Rousseau

İlk insandan günümüze kadar birçok şey değişti. En basiti insan değişti… Yaşamak için avlanan insandan, keyfi için avlanan insana güncelleme yapıldı. Bunu tek başına, insan yaptı.. Şempanze yapacak değildi ya. Ya da bu güncellemeyi Microsoft’un sahibi Bill Gates vermedi….. Bizzat insan yazıp, güncellemeyi yayınladı ve her insan kendi güncellemesini indirdi…daha sonra kullanmaya başladı...

Kitaba dönecek olursak; ilk olarak kalıplaşmış zihinlerin, o kalıplardan uzaklaşıp okuması gereken bir kitap. Kafanızda belirli bir yapı taşı var ise uzak durun. Sizin kalıplaşmış ilkelerinize ters gelecektir. O yüzden her şeyden arınmış, nü bir yek beyinle okumaya başlayın.. Okumaya başlamaya karar mı verdiniz.. Gelin o halde başımızdan neler geçmiş, başınızdan neler geçecek bir ufak tur atalım.. Spoiler içermez ama insan vahşeti içereceği kesindir… İnsanlık namına yapabileceğim en iyi eleştirilerin olacağı inceleme olacaktır. Haydi başlayalım…!

Öncelikle bu kitap ile ilgili altmış iki alıntı paylaştığımı söyleyeyim. Sonra baktım bu işin sonu yok azalttım, sonrada bıraktım. Kitabı yazdığımı düşündüm çünkü. Altı çizilecek o kadar nokta var ki, hepsi tek bir kitapta toplanmış gibiydi. Bazı alıntıları şu an yeniden paylaşıyorum, inceleme öncesine hazırlık olması açısından. Kitabı okuyalı üç ay oldu sanırım. İncelemeyi yazarken Burzum’dan güzel bir liste yaptım..

Hayvanlardan Tanrılara: İNSAN! İnsan aslına bakarsanız dünyanın Tanrısı gibidir. Hatta ve hatta kendini İnsan Tanrı ilan etmiştir. Bir düşünün etrafınızda olanları, devletlerin kararlarını, toplumsal olayları.. Bunların hiçbirini doğa tek başına yapıyor mu? Aynı görüşte birleşen insanların, diğer görüşlere saygısı kalıyor mu? Her şeyi en ucunda yaşamaya çalışıyoruz. Sınırları zorladığımız şey İNSAN olmak için değil ne yazık ki, insanlıktan çıkmak için.

Voltaire, "Tanrı yoktur ama bunu sakın hizmetkârıma söylemeyin, yoksa geceleyin beni öldürür," demiştir. Biz şuan bunu tartışacak değiliz. Sadece konunun ironisine dikkat kesilmeniz için paylaştım. İnsanlar görmedikleri ya da maddesel olarak dokunmadıkları hayali şeylere bir yere kadar inanır. Ondan sonrası sadece kandırmak için kullandıkları kelimelerden ibarettir. İşte bu yüzden diyoruz ki; İnsanlar, kendi Tanrısal Dünyasını yaratmıştır. Bu Dünya’nın tek hakimi de onlardır. Dolar uğruna ağaç kesilecekse kesilir, dolar uğruna bir fil katledilip dişi birkaç züppenin boynuna kolye olacaksa olur, bir kadın eğlence uğruna satılabilir, bir çocuk açlığa terkedilip ölüme mahkum edilebilir. Bunlar en doğal eylemlerdir. Okuyunca garip, işleyiş olarak normaldir.

İlk insana dönelim? Teknoloji’nin olmadığı, dilin olmadığı insana… Doğa ile baş başa kalmış insan… Ne yapardı bu insan? Homo Erectus’tan………Homo Sapiens’e, yani bize.. Biz şuan Dünyada tek canlı insan türüyüz . Ne oldu geçmişimize. Neden o eski insanlardan bir canlı örnek yok … Cevabı basit aslında, her bir yeni insan türü, bir diğerini yok etti.. Beyaz’ın Siyah’ı yok etmeye çalıştığı gibi… Günümüzü düşünün şimdi, Beyaz insan ile Siyah insan arasında hala ayrım var. 22. değil 33. Yüzyılda da olsak bunun değişeceği imkansıza yakın bir şey. Beyaz insan, siyah insanı hakir görerek; onun üzerinde güce sahip olduğunu iddia etmektedir. Yani Beyaz insan üstün ırk, siyah insan ise işe yaramaz, çürük ırk olarak görülmektedir. Ve bunu yapanların çoğu, Tanrıya inanan insanlardır. Eee hani onu da Tanrı yaratmadı mı? Kendilerince saçma sapan cevaplar buldukları bir çok teoriyle gelirler. Evet ne demiştik, neden tek insan türüyüz.. Çünkü yok etmek bizim doğamızda var. İnsanın doğasında olan en nadide parça yok etme ve sahip olma dürtüsüdür. Kitabın içeriğinde karşınıza çıkacak olan durumlardan biri de Kadın, Erkek ve aile ile ilgilidir. Eski insanlar da ve belki de şuan yerli kabilelerin bir çoğunda evlilik vb. bir şey yoktur. İsteyen istediği ile birlikte olur, doğa çocuklar zaten kabilenin çocuğudur. Bir ayrım olmaz. Böyle bir ayrım olmayacağı içinde kıskançlık yoktur. Bu satırı okuduğunuzda bu ne saçma şey dediğinizi duyuyorum ama bunu şuan ki yüzyılda söylüyorsunuz. Binlerce yıl geriye gittiğinizde bu durum fazlasıyla normaldi. İlk insan ve ondan sonra gelen insan türleri her birini yok ederek yoluna devam etti. Bir çok toplu mezar bulunmasına karşında, bunların bilerek ve istenerek bir başka insan türünün sonunu hazırlayan katliamlar mı, yoksa doğal bir ölüm mü olduğu tam olarak anlaşılamamıştır. Bugün yapılan keşifler çok olmamakla beraber, bulunanlardan da çok fazla şey elde edilememektedir. Tek bildiğimiz, dünün ilkel insanı, bugünün teknolojik ve bilgili insanından farklı değildir. Bilgisel beyinlerin yaptığı katliamları unutacak kadar saf değilizdir. Şimdi ilk insandan çıkıp, yüzyıllarımızın insanına bir bakalım..

Avrupa diyelim.. İlk olarak İngiltere’yi konuya bahis edelim. Talleyrand Prensi şöyle demiştir; "Süngüyle pek çok şeyi yapabilirsiniz, ama üstüne oturmak pek rahat değildir." Bazen yüzlerce askerin yapamadığını, tek bir rahip üstelik çok daha ucuz ve etkili bir şekilde yapabilir. Dünya sömürge ile haritalanmıştır. Ne demiştik, insanlar yok ederek hakim olmayı sever. Bir yere hakim olmak istiyor ise, derhal oranın yerli halkını katliam yolu ile yok eder ya da kendine köle yapar ya da kanının son damlasına kadar kurutur. Bakınız; İngiltere.. Fransa, İspanya…

Coğrafi keşifler başladıktan sonra, her bir ülke kendince bir yerleri keşfetmeye, keşfederken de sömürmeye ant içmiş bir TERMİNATÖR gibi her adım attığı yeri kuruttu. Yerli halkı katletti, onların ritüellerine, inançlarına ve topraklarına saygı göstermedi. Coğrafi keşiflerin hiçbirisi Tarih derslerinde anlatıldığı gibi masum değildir. Zaten birçoğunun da gerçek olmadığı daha sonra anlaşılacaktır. Keşiflerin her birinde kan vardır. İnsan kanıdır. Doğa’nın kanıdır. İnsan adım attığı her yeri katletmiştir. 1450’lerden sonra artık dünya sömürmek için keşfetmeye hazırdır…!! Savulun İnsan ırkı, Avrupalı ırklarınız gelip sizi katletmeye, çocuğunuzu öldürmeye, soyunuzu kurutmaya geliyor…! O eski kabilelerden, yerli halktan bir şey kalmadı… Belki kalsaydı, bizden önceki insan türüne dair daha somut deliller elde edilebilirdi.
"Bir imparatorluk kurmak ve sürdürmek genellikle büyük nüfusların katledilmesini ve geriye kalanların da zalimce bastırılmasını gerektirir."
İnsan ırkı vardı, yavaş yavaş gelişti… Her yeni ırk, bir önceki ırk ile karşılaştı ve onu yok etti.. Bu yok edilişe doğada ayak uydurur. Birbirinden habersiz birçok insan türü aynı anda yaşamış bile olabilir. Bunu tam olarak bilemiyoruz. Ama ayrı ırkların birlikte olması, günümüzün siyahı ile beyazının birlikte olması gibidir. Hala kabul görmemektedir ve daha 40-50 yıl önceye kadar, idama giden kararlar alınmıştır.

Son insan türüne gelelim.. Yani bize.. neler yaptık, neler yapıyoruz??

"16. Yüzyıldan 19.Yüzyıla, 10 milyon Afrikalı köle Amerika'ya getirildi ve bunların yüzde 70'i şeker çiftliklerinde çalıştırıldı. Çalışma koşulları felaketti. Çoğu kısa ve sefil bir yaşam sürüyordu(...) Bütün bunlar, Avrupalılar şekerli çay içebilsin ve tatlı yiyebilsin, tabii bu arada da şeker baronları da muazzam karlar elde edebilsin diye yaşanıyordu."
"Avrupayı kasıp kavuran Sanayi Devrimi, bankerleri ve sermayedarları zenginleştirdi ama milyonlarca işçiyi sefalet içinde fakirliğe mahkum etti."

Sanayi Devrimi….!
Sanayi Devrimi ile Sapiensler yani bizler tamamen değiştik. Öyle bir değiştik ki, hala toparlanamadık ve bununla birlikte Dünyanın sonunu getirmek için en hızlı şekilde çalışıyoruz. Birilerinin zengin, birilerinin fakir olduğu net bir düzende yaşıyoruz. Bunu kabul ettiğimiz için de olan şeylere çok tepki göstermiyoruz artık. İnsanların katledilmeleri, yüzyıllar önce duyulması çok zor bir haberken, şimdi olduğu anda bile haberimiz olmaktadır. Yalnız değişen bir fark var; hissiz bir insan türü vardır artık. İnsanlar ölümlere bile çok tepki vermiyor artık. Uysal bir hayvan gibi itaat ediyor ve sesini çok nadir çıkarıyor. Zaten sesini çıkaran grup istediğini alıyor ise; derhal o zulmetmeye başlıyor. Bu da tekerrürün bir tarihi oluyor. Yani hiçbir şey değişmiyor.

Günümüz insanını tanıyalım;
"Ortaçağ Avrupası'nda, aristokratlar paralarını aşırı lüks şeylere dikkatsizce harcarken köylüler her kuruşu sayarak tutumlu yaşarlardı. Bugünse durum tam tersine döndü; zenginler kendi yatırımlarına ve varlıklarına dikkat ederek yaşarken, daha az varlıklılar borca girerek hiç ihtiyaçları olmayan arabalar ve televizyonlar alıyorlar."
Evet, tam olarak olduğumuz konu bu…. Tüketim insanı olduk.. İlk insan beslenmek için avlanırken, biz keyif için her şeyi yapıyoruz. Konu karnımızı doyurmayı geçti, doğanın zevklerini bile bir kenara bıraktık, suni zevkler arıyoruz. Ama buna karşın mutlu değiliz… "Tarihin seçimleri insanlığın faydası için yapılmamıştır. Tarih ilerledikçe insanların iyilik ve mutluluğunun geliştiğine dair hiç bir kanıt yoktur."
İnsanlar mutlu değildir… Para bile insanları mutlu etmemektedir. Çünkü insan elde ettiği şeyi bir süre sonra umursamaz bir hale gelir. Anlık mutluluk için yapılan şeyler, uzun süre sürmez…
"Kimse lotoyu kazandığı, yeni bir ev aldığı, terfi ettiği veya gerçek aşkı bulduğu için mutlu olmaz. İnsanlar sadece vücutlarındaki keyif veren hisler sayesinde mutlu olurlar."
Artık pahalı cep telefonları ardı ardına alınan ayakkabılar, elbiseler, yeni koltuk takımları ve işimize yaramayan birçok ıvır zıvır, dünyamızın yeni çöplüğü haline geldi. "Para parayı, fakirlik de fakirliği çeker. Eğitim daha fazla eğitimi, cehalet daha fazla cehaleti doğurur." Bu doğurgan tablo, homo sapiens’tir.

"Şuanda insanlar her zamankinden daha fazla çelik ve kıyafet üretip, öncekinden çok daha fazla bina inşa ediyorlar."
Tüketiyoruz….
"...on milyarlarca çiftlik hayvanı bugün mekanik bir üretim bandında yaşıyor ve her yıl bunların 50 milyar tanesi kesiliyor."
Tüketiyoruz…… Sınırsızca tüketiyoruz… Sadece Paraya İtaat ediyoruz…
"Aynı Tanrıya inanmayan veya aynı Krala itaat etmeyen insanlar seve seve aynı parayı kullanıyorlar."

İnsan doğdu.. İnsan yaşadı.. İnsan katletti.. İnsan öldü… İnsan bunların içinden sevgiye ve hoş görüye çok az hizmet etti. İnsan daha önce de kullandığımız tabiri ile kendisini Tanrı ilan etti. Ne isterse onu yaptı ve yapıyor. Ne isterse onu yapmaya devam edecek. TERMİNATÖR gibi, önüne ne çıkarsa paramparça ediyor.
İnsanlığın kısa tarihine göz attığınız bu eser, insan ırklarından girip, günümüze, günümüzden çıkıp, 1800’lere, 1800’lerden M.Ö ve M.S.’ya gidiyor. Edineceğiniz bilgilerin belirli bir sınırı yok ve bu sizi şaşırtarak okumaya sevk edecektir.

Kitabı okuduktan sonra, sizlere Dan Brown ‘un Başlangıç ‘ını okumanızı öreniyorum. Yuval Noah Harari 'nin yazdıklarının, kurgusal olarak karşınıza çıkmanıza olanak sağlamış olacaksınız.

Uzunca yazdığım incelemenin sonuna geliyorum. Atladığım çok şey var ve hepsini buraya kısaca yazmam imkansız. Daha çok İnsanlardan, ırkların yok edilişinden, sanayi devrimi, coğrafi keşifler ve tüketim çılgınlığından bahsettim. Dediğim gibi kitap anlattıklarımdan daha fazlasıdır.

Herkese önermiyorum. Çünkü kalıp insanların okuyamayacağı bir kitap. Derin bir nefes alın, zihninizi boşaltın ve öyle okuyun. Bakın o zaman bilginin karşısında eğileceksiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=YPGeEE05N5A

İyi okumalar….

Arzu Beyaz, bir alıntı ekledi.
17 Nis 21:53

" Cep telefonları uzakta kalanların temasa geçmesini, temasa geçenlerin uzakta kalmasını sağlar..."

Akışkan Aşk, Zygmunt Bauman (Sayfa 82 - Versus yayınları)Akışkan Aşk, Zygmunt Bauman (Sayfa 82 - Versus yayınları)
Korhan Arslan, bir alıntı ekledi.
13 Nis 16:17 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Öncelikle şunu belirteyim ki kuantum mekaniğinin matematiksel kuramı kendi başına garip ve mantıksız değildir, tam tersine, doğayı fevkalade iyi açıklayan son derece doğru ve mantıklı bir düşünceler bütünüdür. O olmasaydı modern kimyanın, elektroniğin, malzeme biliminin temellerini anlayamaz, silikon çipi veya lazeri icat edemezdik. Bırakın bu teknoloji çağında kanıksadığımız diğer şeyleri, en başta televizyon ve bilgisayar olmazdı. Ne mikrodalga fırın olurdu, ne CD ne DVD-çalar, ne de cep telefonları. Kuantum mekaniği maddenin en temel yapıtaşlarının davranışlarını müthiş bir kesinlik ve doğrulukla öngörür ve açıklar. Atomaltı dünyadaki cisimlerin nasıl davrandığı, sayısız parçacığın birbiriyle nasıl etkileşip birleşerek çevremizde gördüğümüz ve bizzat birer parçası olduğumuz dünyayı oluşturduklarını çok hassas ve neredeyse eksiksiz biçimde anlamamızı sağlamıştır. Unutmamalıyız ki sonuçta bizler de kuantum mekaniğinin yasalarına uyan, son derece karmaşık bir biçim de örgütlenmiş trilyonlarca atomun birlikteliğinden ibaretiz.

Paradoks, Jim Al-KhaliliParadoks, Jim Al-Khalili

Kapitalizm bir kara sevdanın adı. Tutkulu bir aşk hikâyesi… Her gün kalbimizi kıran, bize hakaretler yağdıran, herkesin içinde rezil eden o sevgiliyi(!) terk edemiyoruz bir türlü. Alış-veriş merkezleri dolup taşıyor. Kredi kartı borçlarımız şişiyor. Bütün bu borçları ödemek için daha çok çalışmaya razıyız. Ailemizi, sağlığımızı, tatillerimizi, ibadetlerimizi feda ediyoruz. Hatta iş “arkadaşlarımızın” ayağını kaydırmak için planlar yapıyoruz.

Heyecanla satın alıp eve getirdikten sonra bir kenara attığımız ne çok şey var oysa. Okunmamış kitaplar, seyredilmeyi bekleyen DVDler, modası geçmiş giysiler, eski cep telefonları… Almak gerek ama kullanmak şart değil. Çünkü karnımızı doyurmak için değil“birisi olmak” için tüketiyoruz

Farklılaşma Çabası Altında Sıradanlaşmak.
Yan yana dizilmiş onlarca koşu bandı. hepsinin üzerinde birbiriyle yarışan ama aynı yerde duran kadınlar. aynı numara saç boyası, aynı marka ayakkabı, aynı kesim eşofman altı. hepsinin önünde aynı mp3 çalar, hepsi aynı şarkıyı çalar: "bu mp3 çalar değil, ipod!", "bu farklı".

dolaplarda, pardon locker'larda aynı eşyalar. aynı çantaların içinde aynı cep telefonları. asla kullanılmayan yüzlerce fonksiyonu olan, aynı melodiyle çalan oyuncaklar. sahip olmak için aynı insanlarla aynı kuyruğa girilen, "farklı" telefon.

menüleri birbirinden farklı, masaya konan yemek birbirinin aynı yüzlerce "farklı" cafe. aynı salatayı yiyen, aynı saç modeline sahip yüzlerce insan. adı farklı, huyu suyu, saçı sakalı aynı erkekler hakkında aynı dertleri yanan; isimleri farklı birbirinin aynı kadınlar. aynı diziyi izleyip, aynı şarkıyı dinleyip farklı olduğunu hisseden; buna rağmen kendini iyi hissetmeyen farklı kadınlar.

herkesinkinden farklı gördüğü çocuğunu, herkesin göndermek için can attığı aynı okulda okutabilmek için çırpınan; kendisi yemeyen, çocuğunu herkesle aynı fast food zincirinde yediren; kendisi giymeyen, çocuğuna herkesle aynı kıyafeti alan aileler.

aynı gün, aynı saatte, aynı kıyafetlerle aynı işin başına koşan, ve o işi yaptığı için "farklı" olduğunu düşünen aynı servisin yolcuları. aynı marka monitör ve klavyelerin başında, aynı mouse'ı oradan oraya döndürüp tüketilen aynı gençlik.

aynı farklı insanlarda; aynı stres, aynı bunalım aynı depresyon. ve tüm bunları ortadan kaldırması için gidilen aynı doktor, yutulan aynı kimyasal leblebi.

aynı malzemeyle yapılmış, birbirinin aynı bloklardan oluşan siteler. aynı mimari, aynı mutfak, aynı salon. Kendini "farklı" hisseden binlerce insan.

İçiniz rahat olsun, hepiniz farklısınız.
Ekşi/ diagnost

Mehtap Özdemir, Fahrenheit 451'i inceledi.
27 Mar 00:56 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Fahrenheit 451 bir distopya. Distopyalar bana hep yakınmış gibi geliyor, şu an günümüze baktığımızda televizyonun hayatlarımızı nasıl ele geçirdiğine tanık oluyoruz keza cep telefonları da öyle. Yazar, bu kitapta da 1950 li yılları baz alarak televizyonun çok fazla izlendiğinden şikayetçi olduğunu hissettiriyor bize. Montag, bir itfaiyeci ve görevi kitapları ve kitapların olduğu evleri (içinde insanlar dahi olsa) yakmak. Bu işi yapıyor fakat gönüllü değil, sorgulamaya başlar durumu ve kaçış yolları arar. Evine birkaç kitap götürür saklar ki bunu yapması çok büyük suçtur. Yüzbaşı Beatty bunu anlar, Montag karısı tarafından ele verilmiştir. Montag yakalanmadan önce itfaiyeci Beatty'i yakar, kendisi de kaçmaya başlar. Kaçışı başarılı olur, en azından bir kişi durumu sorgulamış, düşüncelerini söylemekten korkmamıştır. Çok fazla anlattım kitabı, daha çok şey var içerisinde. Okuyunuz, tavsiye ederim

Osman Y., Dönüşüm'ü inceledi.
17 Mar 23:49 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Milyonlarca insan tarafından okunmuş ve okunmaya devam edecek bu başyapıt için ne söylenebilir ki? Yüzlerce inceleme ve alıntıdan sonra üstelik.
Ben de yazara, yüzünü görmediğim benden 100 yıl önce doğmuş ağabeyime sesleneyim en azından.

FRANZ AĞABEY ,

İnternet yoktu henüz,telgrafın telleri başını döndürmeye yetiyordu.Cep telefonu yoktu ama ev telefonları uzun uzun çalıyordu ve zihninde yankılanıp duruyordu.

Trenler hızlı değildi ama kara dumanlar çıkartıyordu,fabrika bacalarını anımsatıyordu sana.Sanayi devriminin bütün yükünü omuzlarında hissediyordun,kıvranıyordun.

Otomobiller tın tın uçaklar pır pır acemice ilerliyordu,bu kadar yenilik ruhunu yoruyordu. Fakat gemiler başkaydı.Yüzyıllardır vardı onlar.Uzak ülkeler seni çağırıyordu.Olsa olsa bir gemiyle gidebilirdin. Bilmediğin bir güç seni kalmaya davet ediyordu,inanıyordun.

İnanıyordun bütün olup bitenin bir rüya olduğuna.Düşlerin tek çıkış yolundu,biliyordun.

Ve aşka inanıyordun sen,üstelik kavuşmayı ön şart olarak kabul etmiyordun. Seviyordun,sevmek istiyordun.

Aslında her gün az çok aynıydı.Kağıtlar üst üste gelip dosyalara dönüşüyordu.Kayboluyordun. Ve bir lokma ekmeğe muhtaç olmamak için dişlerini sıkıyordun. Çıkış yoktu biliyordun, nereye gidersen git böyle olacaktı.Ruhunu ezip geçecekti birileri, birileri hep yok sayacaktı seni. Anlamazlardı.Düşünüyordun.Okuyordun.Ve nihayet yazıyordun.Kalem kutsaldı. Kadim zamanlardan kalma bir yarayı taşıyordun.

Boynunu büküp kabullenmiştin derdini.Yazıyordun. Zihninin zembereği boşalıyordu yazarken,tazeleniyordun.Var oluşundan gelen insan olma haline tutkuyla bağlıydın.

Yemek,içmek,yürümek,uyumak gibi eylemlerin yanına ekleyebileceğin, içinde nesne barındıran tek eylem yazmaktı. Kalem ve yazmak. Kalem yeryüzüne bir ayet olarak inmişti sana göre.Geri kalan ne varsa büyük bir kaosun parçalarıydı.Gözünün gördüğü her şey birbirinden bağımsızdı. Zihnindeki binlerce yol bir araya gelemiyordu.

Tek çare yazmaktı. Yaşadığını hissetmenin başka bir yolu yoktu.Ölüm ise hayattan kıymetliydi. Ölüyordun, ölümsüzleşiyordun.

Ebru, bir alıntı ekledi.
13 Şub 01:26 · İnceledi

Buenos Aires'liler ellerinde kulaklarına dayalı cep telefonları ile dolanıyor, arabalarını cep telefonlarını omuzlarıyla kulakları arasına sıkıştırmış bir şekilde kullanıyor, toplu taşıma araçlarında, süpermarketlerde yine cep telefonuyla konuşuyor ve sokakları bile, sanki sözel bir virüs hayatlarının kontrolünü ele geçirmişçesine, bu şekilde süpürüyorlardı.

Kağıt Ev, Carlos Maria DominguezKağıt Ev, Carlos Maria Dominguez