Kitap maruz kaldığımız erkek egemen Ortadoğu coğrafyasında geçen bir olayı anlatıyor.
Kadınların namuslarını kendi ellerinde tutan, kadının üstünde her türlü söz sahibi olduğunu zanneden namuslu amcalara, babalara, erkeklere, şeyhlere karşı mücadele eden kendisini keşfeden, saygıdeğer olma gerçeğini sonradan kavrayan bir fahişenin hikayesi. Mücadele ederken türlü türlü erkeklerle karşılaşıyor fakat hepsi aynı gayenin peşinde, aynı sözlü ve fiziki şiddet muamelesini yapan ona "Bir tahta parçası, çıkarıp atılmış bir çorap ya da ayakkabı gibi cansız, ölü bir beden.."(s.57) gibi hissettiren erkekler.
Firdevs saygıdeğer olmayı istediği andan itibaren kendi değerini, dimdik duruşunu, insanların ve özellikle erkeklerin tam gözlerinin içine bakmayı öğrendi, bu süreçte erkeklerden nefret etti, hissizleşti ve en sonunda ona "Olmaz sözcüğü benim sözlüğümde yoktur diyen bir erkeğe olmaz sözcüğü benim de sözlüğümde yoktur diyerek erkeğin ona efendilik etmesine izin vermedi, kendisini korudu ve mücadelesini gerçekleştirdi. Bu hissizliğinin sonucunda ölümden korkmadı ve yeniden yaşamak için kılını bile kıpırdatmadı, infaz edildi. Bu da onun en büyük cesaretiydi.
O benzersizdi. Sırf çehresi, tavırları, cesareti ya da derin bakışları değildi onu öbür kadınlardan ayıran; yaşamayı toptan reddedişi, ölümden zerre kadar korkmayışıydı.(s.9)