• 408 syf.
    ·1 günde·9/10
    Sevmek isterdim...
    Esra gibi cesurca, Yahya gibi koşulsuzca... Sahi mümkün mü birini böyle seve bilmek?

    Nehir Erden'in kalemi insanı hiç sıkmadan okutuyor. Yine eğlenceli ve bir o kadar duygusal bir eser ortaya çıkarmış.

    "Üşüdün."
    Aynı mırıltıyla karşılık aldı.
    "Gidiyorsun."

    Kitabın en güzel sahnelerinden birisiydi. İki kalp birbirini bulduysa zorluklara hatta geçmişe inat birleşirdi.

    Yahya, geçmişte sessizce sevdiği kadından sonra kendini aşka yasaklayan bir adam. Esra ise delice seven cesur bir kadın. Aşkı için yaşadığı şehirden ayrılıp Yahya'nın yanına gider ve Yahya'nın aşka kapadığı kapının tozlarını silip atarak o kapıyı sonunda açar. Bir kadın istedikten sonra yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Kadın demişken kitaptaki teyzeler aşırı eğleneceliydi. Gülmekten çene kaslarım hâlâ ağrıyor.

    Yahya gibi sessiz seven adamlara Esra gibi cesur kadınlar gelmesi dileğiyle... Ne derler bilirsiniz: "Aşkı en iyi cesurlar yaşar!"
  • 64 syf.
    Bütün devrimler küçük bir kıvılcımla başlar.

    Canlılar içinde hayata bu kadar bağlı olup, hayattan bu kadar uzak olan bir canlı varsa insandır.

    Yazarın insana dair anlatımını hayvanlar aleminden balığı seçerek yapması bana çok manidar geldi. Balık hepimizin bildiği gibi hafızasının kıtlığı ile bilinirken gıda olarak tüketildiğinde insan vücuduna özellikle hafızasına yenilik kattığı ve güçlendirdiği söylenir. Bilim bunu destekler ve bunun için çeşitli şeyler yapar. Yazarda bunun için olsa gerek insanı yine balıkla besliyor. Bu bilgilerin yanında insan için Kur’an’da “nisyan” yani “unutan” bir varlık olduğu vurgusu yapılır. Bu yüzden insanoğluna ilk öğüdü “Oku!” diyerek reçetesini de verilir.

    Yazarın bu denli unutkan bir varlığa tevriye yaptığını düşünüyorum. İnsanın diğer anlamı balık dense özellik cuk diye bulunur. Balığın her çeşidi var, insanın her çeşidi. Sürü psikolojisine girende var, kendi aleminde bir olanda. Derya deniz alemde dolaşa dolaşa büyüyende var tek denizde yaşayıp kaderine razı olan tek tiplerde.


    Ay, Küçük Kara Balığa yönelerek diyor ki:

    “Dünya çok büyük gezemezsin. Kara balık cevap veriyor:

    Gezebildiğim kadar gezerim.”

    Burda zamanın kıtlığı ve var olan büyüklüğü keşfedilmeden kabul gören bir büyüklükle dünyadan korkmak vardır. Korkudan nasibini alan nedir? İdeallerimiz.

    İnsanı ideallerinden koparan nedir?

    Mutlak son olan ölüm. Bu korku insanı dizginler, öngörüleri onu monotonlaştırır ve büyük çoğunluğu alzehimer olur bilmediği dünyadaki o küçük yaşantısını da unutur gider. Kabullendiğin küçük dünya bile keşfetmesinin her bilgi için küçük dünyanı elinden alır. Görmediği evrenin küçük alemi insan yavaş yavaş ilk önce hafızasından esirgediği bilgiler için ölüme gider. Beyni beslenmemeyi kabul etmez ve ölür. Ölümü tercih yoluna yaşamdan geçer.

    Küçük Kara Balık ise ölüme şu sözlerle can verir adeta:

    “Her an ölümle yüz yüze kalabilirim. Ama yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmem gerekmez. Bir gün ister istemez ölümle karşılaşacağım; bu önemli değil. Önemli olan benim yaşamamın veya ölümümün başkalarının yaşamını nasıl etkileyeceği...”

    Cesaretin ve yaşama arzusunun dizginlenmez bir iç güdü olduğunu hissettirir. Yaşatır. Varsa bir yaşam özgürlük için olmalıdır. Keşfetmek, anlamak, bilmek, bahşedilen lütuflara dokunmak için olmalıdır.

    Büyük bir liderlik ruhu vardır Küçük Kara Balıkta.

    Tamahkar değildir, bu ona kendi yaşam alanını sunar.
    Korkak değildir, bu ona keşif yolları sunar.
    Büyüklenmez, bu ona birlikte yaşananın sınırsızlığını sunar.
    Kaygılı değildir, bu ona özgürce cevap verme yetkisi sunar.
    Risk onun için yok sayılmaz, bu ona ikinci yolları bulma yetisi sunar.


    Küçük bir balık üzerinden yapılan bu kişileştirmeye nerden baksam bir yön buluyorum. Okunması otuz dakika, üzerine düşünmek yılların tecrübesi.


    Diğer bir yönden bakmak istesek. Küçük bir balık olması da manidardır. Büyüklerin cesaret edemeyeceği çoğu şeyi çocuklar hemen yapmak ister. Her çocuk küçükken bir süper kahraman olma fikriyle yaşar. Büyüklerin dizginleri olmasa uç fikirler üretecek çok çocuk vardır. Değil mi ki; Küçük Kara Balık monoton gezmelerden, konuşmalardan bıktığı zaman nehrin sonunu akan suyun yatağını, her şeyin sonu olan varlıkları merakla yola çıkmak istemiştir. Ve yine en yakınlarından düşünceleri fütursuzca baltalanmıştır. Anne yüreği ayrı bir drama yaşarken, çevre tarafından komplo teorileri üretilmeye başlanmıştır. Kendisinin yapamadığı hiçbir şeyi başkası yapamaz gözüyle bakan insanların çoğunluğu yadsınamaz ve konuşmadan başkasının yaşam alanına müdahale etmeden yapamazlar. Bu toplumun büyük bir kısmını kapsar. Cesur olanlar ise kendi içinde bitirildiği olayları çevreden gelen tepkilerden uzak kalmaya çalışarak besler. Onlar yalnızdır; çünkü cesurlar topluluk halinde değil,her zaman yalnız yola çıkmıştır. Bunun için yapamazsın diyenlere verilecek en güzel cevap onları yok saymak ve ideallere yürümektir.


    Kitapla ilgili sayısız fikir söyleyebilirim. Akıp gidiyor düşünceler. Yazarı içten kutlamak gerekir böyle bir düşünceyi kısa bir anlatıma sığdırdığı için. Bir dünya sığdırmış Samet Behrengi şu satırlara. Bir dünya sığdırmış Küçük Kara Balığın yolculuğuna.


    Küçük Kara Balığın hikayesini de Samed Behrengi çocuk edebiyatı içine alır.


    Çocuk kitapları arasında yer alsada büyüklere hitap ettiği aşikar. Bir fikir ekilecekse bu çocuklardan başlanır. Bunun örneklerini dünya edebiyatında Küçük Prens ile de görmekteyiz. Çocuk edebiyatı kendi içinde büyük adamlara giden yolları ve olması gerekenleri bir bir anlatıyor. Bugün bilim insanları bir zamanın çocuklarıydı. Ve her çocuk büyürken kuşağına fısıldanan cümlelerin gücüyle büyür. Bu güç içimizdeki çocukla hep bizimle kalır. Bu kitabın psikolojide çocuklara olan yerine temas eder.


    Kitapla ilgili birkaç önemli bileğiyle değinerek:


    Kendi ülkesinde başta olmak üzere Türkiye’de de yasaklı kitaplar arasına girmiş bir eser. İran’da hala yasaklı bir kitap. 12 Eylül Darbesinde fikirlere balta vurmak için bu kitapta alınmış yasaklı kitaplar listesine. İran rejimsel yapısından kaynaklı özgür her düşünceye karşı. Bu yapıda bir ülkenin bu kadar güçlü yazarlara onların dimağımı besleyen eserlere sahip olması gerçekten manidardır. Düşünmeyi engellemenin mutlak bir yolu yoktur. Buyurun size Ali Şeriati, Sadık Hidayet, Füruğ Furuzat, Ömer Hayyam... Bu İran edebiyatında açıkça görülmektedir. Dini halka kılıflar içinde sunan devlet dayanışmasına Ali Şeriati dimağı ile cevap veriyor. Samet Behrengi alegorisi ile cevap verip sayısız ülkede tanınıyor. Sadık Hidayet bambaşka bir hayatı yaşıyor. Düşünceler kafaları üzerinde altyazı olan bir bulut değil, gökyüzünde parlayan yıldızlar gibi tüm dünyaya yayılıyor, ışık oluyor.

    Dolu dolu bir eser. Küçük büyük ayırt etmeden herkesin mutlaka okumadı gereken bir kitap. Okuyun! Okutturun! Hediye edin. Bir pencere açın küçük hayatlara.

    Keyifli okumalar!
  • Önyargı düşüncenin en büyük hastalığıdır.

    Farklı iki gezegenin insanlarıydılar, o kadar farklıydılar ki birinin iltifatı diğerinin hakareti, birinin ilgisi diğerinin sıkıntısıydı.

    Çıkarları için fırsat oluşturmaya çalışanlar sonunda mutlaka hırpalanırlardı! Hak etmişti ve hırpalanmıştı.

    Keşke hep derinlerde kalsaydı.

    Hissettiği üzüntü kızgınlığa dönüştü, kaçtığı ıstırapsa sorulması gereken hesaba. Nasıl göründüğünün ne önemi vardı? Evrimleşen bir ruh için önemi olmamalıydı!

    Varlıkları şekilleriyle yargılayan biri nasıl hakiki insan olabilirdi! İstediği kadar güzel olsundu!

    Bir varlığın kendi varoluş şekline duyduğu sancı en ağırıydı.

    Kelimelerin ruhtaki fırtınaları dindirmesi için önce anlamlarını bedene indirmeleri gerekirdi.

    Nedeni ne olursa olsun tek bir gerçek vardı, hayat ıstıraptı.

    İnsan sevdiği birine duyduğu öfkeyi çevirmeye çalıştığında, altında ezileceği bir yük alırdı sanki sırtına.

    Adaletsizlikle geçen bir hayat dayanılır gibi değildi!

    Bedenin toprağa deneyimlerin evrene, ruhun Yüce’ye dönsün, unutma ancak bütünün tamamı kadar yalnız, her bir parçası kadar çoksun. Ruhun her daim anlamlarla var olsun.

    Deneyim bilginin bedende aldığı hal, ruhta bıraktığı izdi.

    Varlıkların halleri vardı ama halleri birbirinden bu kadar farklı olabilenlerin hangi halleri onların aslıydı? Bir şeyin nasıl aklın alamayacağı kadar itici olabilirken aynı zamanda aklı hayrete düşürecek kadar merak uyandırmaya meyilli olabilirdi?

    Analiz edilmeyen duygular başıboş esen fırtınalardı, analiz edip fırtınayı anlamak, estiği kaynağı bulmak, fırtınayı dindirebilmenin tek şartıydı.

    İnsan ruhunun fırtınasından nasıl saklanırdı?

    Zihni düşüncesiz bırakabilmek için bedeni yormak gerekir.

    Davranmadan önce düşünmüyorsak, ne kadar tehlikedeyiz anlamıyor musun?

    Ama tesadüf yoktu ki her şey hayatın matematiği değil miydi?

    Hızlı düşünme ancak kalıplar oluşturarak mümkün olabiliyordu, ve her kalıp bir önyargıya dönüşebiliyordu, hızlıca karar vermeye çalışırken kendi önyargı hapishanesinde kalabiliyorlardı insanlar

    Yaşam, hayatın değerini bilmeyen organizmaların yaşamasına izin veriyordu.

    Her teması bir krize dönüşen biri için temassızlık en iyi stratejiydi.

    Mükemmelliği tetikleyen şey eksiklik duygusudur. Bu duygu, senin en büyük engelleyicin ya da kendi potansiyelini doldurmakta en büyük gücün olabilir.

    Hayat hepimizden daha akıllı. Bize kendi potansiyelimize ulaşmamız için sürekli fırsat verir. Bazen verilen fırsatları görmez, bazen bu fırsatları görüp kaçırır, bazense bu fırsatlarla savaşırız, ama hayat vazgeçmez, biz vazgeçmediğimiz sürece..

    Sevdiğin varlığın seni kendine, ‘’asla’’ layık görmemesi aşağılanmanın zirvesiydi.

    Korkular daha kötüleriyle yüzleştiğimizde nasıl da etkisizleşiyorlardı.

    Hayat kaçmaya çalışanlar için ağırdı. Durup yüzleşmek, kendin olmak için çaba göstermek gerekirse yeniden doğmak için yaşarken ölmek şarttı.

    Tekamülde belli bir seviyeye ulaşabilmiş ve daha da ilerleyebilecek herkes gibi kendi korkusundan yeniden doğdu, deneyimleyerek, üzerine giderek, vazgeçmeyerek. Düşünerek, analiz ederek saplanıp kalmayarak, fark ederek. Ama doğumlar her zaman sancılıydı.

    Su çok iyi bir iletkendir, içinde bilgiyi taşır, yeterince suyun içinde kalırsan sende var olan her şey suya geçer, su senden eksiltmez seninle bir olur, sense suyla çoğalırsın, suya doğan herkes suyla birdir, bu yüzden biz sualtında birbirimize isimlerimizi sormayız zaten su bize taşımıştır isimlerimizi.

    İnsan organizması sorması gereken sorular yerine hep karşısındakinin duymasını istediği cevapların sorularına odaklanmaya eğimli.

    Evren öyle güzel tasarlanmıştır ki varmak için çıktığımız yol, gitmek istediğimiz yer neresi olursa olsun, yola çıkma cesaretini gösterebilen ve kendine samimi olan herkesi özüne yaklaştırır.

    Hata olarak algıladığımız şey algımızdaki zayıflıktır.

    Kızmak kurban gibi hissedip pes etmek ya da karşındakini suçlamak yerine sakince analiz etmek zorundasın, bir şeyi neden istediğini, neden istemediğini ve ne istediğini, yani seçimlerini analiz edebildiğin kadar varoluşu anlayacaksın.

    Evren merakla harekete geçer, düşünceyle genişler, korkuyla küçülür, analizle büyür, yargıyla son bulabilir, merak ettiğin her şey senin kim olacağına yön verir.

    İçinde korkuya yuva olan her şey onu keşfetmesi gereken muhteşem bir deneyimden uzak tutabilirdi, korkularının üzerine gitmek tek çareydi! Ve kendi kendine söz verdi: Bir daha korku hissettiğinde asla saklanmayacak tam tersi hemen deneyime geçecekti! Çünkü sonu ne olursa olsun, böyle bir keşfin olasılığı her türlü riske değerdi, korkularla yaşanan anlar ancak saygısızca yağmalanmış bir hayata ait olabilirdi.

    Senden daha üstün bir fikri fikirle yenemezsin, o fikrin kendini yabancı hissedeceği bir şey seçmelisin.

    Düşüncelerin efendisini yenmek için onunla konuşarak anlaşmayı deneyemezdi, her şeyi ama her şeyi senden daha çok, daha iyi bilen birine ne diyebilirdin ki! Tek bir yol vardı, ilkellik! Gelişmiş bir düşüncenin hayvansı ilkelliğin karşısında hiçbir şansı olamazdı.

    Yargılanmak insanlığın en büyük duvarıdır. Anlamak ve kabullenmekse yargılamanın tek ilacı.

    İnsan organizmasının en ilginç tarafı bir bütün olduğunu görene kadar insanlığını keşfedemiyor olması.

    Başkasını yargıladığında aslında kendini yargılıyorsun.

    Senin hissettiğin her duygu senden evrene yansır hatta evreni değiştirir.

    Çünkü şu bir gerçektir ki tekamülümüz hangi seviyede olursa olsun merak ettiğimiz şeyler aslında düşüncelerimizin köklerini oluştururlar. Kıskançlık yaşayan biri kıskandığı şeye odaklanacağından soruları da hep bu olguya odaklı olacaktır. Yani merakın odağındadır ve o odak duygularının da kaynağıdır. Merakını ehlileştirmediği için başka birine odaklanmış ve sürekli o kişiyi merak eder hale gelmiş ve bu nedenle de büyük kıskançlılar yaşayan birinden anlayış beklemek mantıklı olmaz. Çünkü anlayış ancak analizle gelişir ve merakı başkasına saplanmış biri o başkasıyla ilgili bilgi toplamakla o kadar meşguldür ki analiz yapamaz hale gelir ve anlayışı gelişemez. Kendi gelişemez.

    Çünkü önemli olan bilmek değil anlamaktır, gerçekten anladığında asla yargılamazsın, yargılamak varoluşa aykırıdır, her varlığın mutlaka bir TEK’ten geldiği bir mekanizmada yargılamak en büyük saygısızlıktır, kısacası varlık aslında her şeyi bilerek bedenlenir ama amaç daha fazlasını anlayabilmek olduğundan doğumla birlikte bilinci geçmişe biriktirdiği bilgilere kapanır, çünkü önemli olan geçmişte anladıklarının özüne ne kadar işlediğini ölçebilmektedir.

    Bir şeyi özellikle de bir kişiyi her yargıladığımızda onu tüketiriz, yargılar bilgiyi depolamamızı sağlar.

    Yargılama elinden geleni yap, başta sarsılabilirsin ama vazgeçmezsen kesin başaracaksın, insan gelişmek için dizayn edilmiş bir organizmadır.

    İnsanın insanlığı evrendeki merhametin temsilidir.

    Ben toplumdan kopalı çok oldu! Sizin doğrularınız benim değil, sizin inançlarınız benim değil, tanrınız bana masal, korkularınız bana gülünç, varoluşunuz bana anlamsız! Ben sizden biri değilim sadece biriyim! Tek başıma kendi potansiyelime doğmak için buradayım.. İlkelliğinizin içinde bir bataklıkta gibi debelenmektesiniz, kaybolan ben değil sizsiniz! Toprağa dönün özünüzü arayın! Tükettiğinizi üretmeden bu bataklıktan asla çıkamazsınız.

    Güzellik her şeyde her yerde satılıktı.

    Bu hareket tehditkar olsa da yüzündeki aptal gülümsemeye sığınmaktan başka ne yapabilirdi ki?

    Kuramadıkları telepatik bağın yan etkisi bu olmalı diye düşündü; dokunmak.

    Yargıladı Sonje, yargıladığı her şeyin hayat tarafından kendisine yaşatılacağını bilmeden.

    Akıl deneyime eremediğinde zihnin yaşanmışlıklarının içindeki anlamları bulamadığnda yazmalı insan.

    İnsan kendisi bile bilmezken neyi niye yaptığını nasıl karşısındakine anlatsındı? Henüz kendin bile sorgulayamadan sorgulanmak haksızlıktı.

    Hissettiklerinden başkasını sorumlu tutacak kadar mı insanlığını kaybetmişti?

    Güçsüzlük çaresizliğin kapısıydı.

    Hayat kınadığımız anlamakta zorlandığımız her şeyi bize yaşatmak için mükemmellikle dizayn edilmişti, eşitlendiğimiz anlar her yürekteki farklı eksikliklerin yaratığı o karmaşık duygulardaydı, o duyguları analiz edip anlamlandırmaya çalışanlarla hissettikleri, eksikliğin öfkesinde etrafındakilere savaş açanların arasında aralıksız bir mücadele vardı. Anlamın yağma ile mücadelesi…

    Evrende her şey zıtlıklarla var olur, babam derdi ki bu kadar iyi olma, sen bu kadar iyisin diye evrenin bir yerlerinde birileri o kadar kötü olmak zorunda kalıyor. Evrenin tek sorunu denge. Var olan her şey hangi kaynaktan çıkmış olursa olsun negatif ya da pozitif, ancak dengeye ulaşabiliyorlarsa var olmaya devam edebiliyorlar. Ancak dengedeyken evrimlerini tamamlayabiliyorlar. Aşırı negatif kendini yok ediyor sonunda, aşırı pozitifse mutlaka yok ediliyor.İnsanlıksa bu dengenin içindeki savaşının ürünü.

    Olmaması gereken bir şey zaten olmaz.

    Anlamsızlık aslında henüz anlayamadığın bir anlamdır. Çünkü evrende hata yoktur. Asla! Ve olan her şeyin bir anlamı vardır, mutlaka, dedi.

    Aklın hasta olabildiği gezegen burası, hata olmayan bir evrende aklın hasta olmasının anlamı ne ki? İçinde girdiği deneyimi analiz ederek kendi evrimini yaşaması için dizayn edilmeli mi akıl peki hasta olunca nasıl algılıyor deneyimi, gerçekliği?

    Hayatında birilerine, asla geri ödenemez bir iyilik yapmamışsan yaşamış sayılmazdın zaten.


    İnandıkları güç onlara merhametli olmayı buyururken onlar acımasızlıklarıyla inançlarını mı koruyorlar!

    Çifte standartların var, kendini her candan yukarıda üstün görüyorsun, ama aslında üstünlüğünden değil hissizliğinden geliyor bu görüşün! Hissetmiyorsun, hissedemiyorsun ve hissedemediğin şeyleri yok sayıyorsun, her şeyi bildiğini sanıyorsun ama anlamıyorsun, anlamadıklarını yargılıyor, küçümsüyorsun, evrimde senden daha çok yukarıda olduğumu bile göremiyorsun! Seni hayata havale ediyorum, bana yıllardır yaşattığın aşağılanma duygundan bir zerre tatman dileğiyle..

    Bir erkeğin erkekliği, annesinin anneliğini göstermekteydi.

    Kelimeler yetmiyor fark ettiklerimi ifade etmeye, öğrendiklerimi bilseniz sadece benim hissettiklerimi hissedebilirsiniz; zihninizde başka düşünceye yer kalmaz. İçimde yayılmaya çalışan nefretle savaşıyorsun.

    Hayatta her şeyin bir sonu vardı, en köklü egemenliklerin, en köklü fikirlerin ,en bitmez tükenmez savaşların ,en yıkılmaz binaların ,en merhametsiz düşüncelerin hatta güneşlerin, Evren’lerin bile sonu vardı... sonlanmayan tek şey dönüşümdü .

    Ağlamak umutsuz çaresizliklerin ihtiyacıydı.

    Çaresi engellenmiş çaresizliklerin dehşetindeydi insanlık.

    Bireysellik algıları yok. Herkesin motivasyona bir başkası gibi olmak, birey yok biri gibi olmak var.

    Söylediklerine inanmak çok zor üstelik sadece kelimelerden ibaret olunca..

    Her suskunluk zaten evet değil miydi?

    İnsan mutluluğu bile paylaşamayacağı kişilerle aile olduysa veda etmenin ne anlamı vardı?

    Ama mucizeler hayatın kendini hatırlatması değil miydi?

    Neydi doğru? Hayatın yanında olabilmek için kendi hayatını feda etmeye hazır insanlara gösterdiğimiz saygı mıydı yoksa hayatı umursamamayı önemsizleştirecek zenginlikte hayata hükmedebilen adamların emirlerine mi gösterilmeye devam edilmeliydi? Neydi doğru?

    Kendi çıkarlarından olmak pahasına bir çocuğa verilen değer dünyayı değiştirirdi.

    Birileri bir şeylerin sözünü verdiklerinde başka bir şeyleri alıyorlardı insandan.

    Bir dokunuşun tesellisi insanı cehennemden çıkarabilir miydi? İnsan cehennemin yükünü başkasıyla paylaşabilir miydi?

    Ama neydi bir insansıya diğerinden üstün olduğunu düşündüren hayatının diğerlerinden daha değerli olduğunu içine sindiren ya da diğerlerinin hayatının daha değersiz olduğuna ikna eden ve tüm bu deliliği normal hale getiren şey neydi?

    Ama saygısız korkakların gezegeninde sayısı tükenmiş cesurlar öldürülürken korkmak bir geleneğe dönüştürülmüştü.

    "Kendini herkesten daha akıllı gören, hayatın sana verdiği şansı üstünlük zanneden, senden daha azıyla yetinmek zorunda olanların gözüne gözüne fazlalıklarını sokan sen! Zavalı sen... Kendini koyduğun o en yüksekteki yerle, tepesine çıkıp ezdiğin en alttaki asla kopmayacak bir bağ olduğunu bilmeyecek kadar cahil , hep kendine istiyecek kadar da arsızsın. Bu kadar öğrenmişliğinin , bilmişliğinin yanında hiçbir şey yapmayarak , kendi türüne zırnık kadar katkıda bulunmayarak nasıl da ihanet seversin! BİR'in parçası olduğunu unutmuş, kaybolmuşsun ! Varlığın lanetlenecek!"

    Çaresizlik bedenine ağır geliyordu.

    Yaralanmış bir ruhun yarısı ancak paylaşılınca hafiflerdi.

    İnsan kendi varoluşundan daha büyük bir şeyin parçası olduğunda Tanrı’ya yaklaşırdı.

    ‘’...Olasılıklarla doluydu dünya, ama yeni dinlerin zamanı çoktan geçmişti, çünkü insanlığın daha fazlasına ihtiyacı vardı, artık herkesin dini nihayet vicdanındaydı. Bilinmeyen her denklemin karşısına Tanrı’nın adını koyan cahillerin sonu gelmek üzereydi...’’

    Hayatını kurtarabileceğini bile bile bir canın bedenden gidişini izlemek insanlığa ait içinde kalan o son parçayı da ezip geçmişti, bir canı kurtarabilecekken üşenip de emek vermeyen herkes o kurtaramadıkları canın başına gelenlerle bir gün mutlaka yüzleşecekti.

    Hayatının anlamını kaybetmek üzere olan biri için acı sadece hala yaşıyor olmanın habercisiydi!

    Başka bir yaşam mümkün, ama sadece emek verenler için..

    Dahil olmadan değiştiremezsin.

    Ancak her şeyden kopabiliyorsan gerçekten özgürsün.