• GÖRÜCÜ
    İşten eve geldiğimde oldukça yorgundum. Elbiselerimi değiştirip hemen odama çekilip uzanmak istiyordum.
    --Anne! Ben geldim!
    Mutfaktaydı. Sesimi duyunca ellerini havluya silerek yanıma geldi. Gülümsüyordu.
    --Hoş geldin, aslan oğlum. Hay maşallah. Seni yaradana kurban olurum ben.
    Şaşırmıştım. Ama hemen kendimi toparladım. Ne de olsa böyle bir karşılaşmanın ne anlama geldiğini biraz olsun tahmin edebiliyordum.
    --Anne. Ne oluyor? Neyin var senin?
    Hala gülümsüyordu. Biliyordum, bu gülümseme hayra alamet değildi.
    --Sende bir şey var anne. Yoksa…?
    Annem konuşmuyordu ama o sinsi gülümsemesi o kadar çok şey söylüyordu ki…
    --Hayır, Anne! İstemiyorum. İstemiyorum. Yeter ya. Yeter!
    Sert adımlarla odama gidip kapımı kapattım. Canım sıkılmıştı. Bir süre sonra annem tüm sevecenliğini takınarak odama geldi.
    --Oğlum, ben senin iyiliğini düşünüyorum. Bak, abin evlendi. Çoluk çocuğa karıştı. Kız kardeşin de evlenip yuvasına yerleşti. Sen hala bekarsın. Yarın bir gün ben de baban gibi hak dünyaya göçersem yapayalnız kalacaksın. O yüzden ben hayattayken senin mürüvvetini görmek istiyorum.
    Her zamanki gibi duygu sömürüsü yapıyordu.
    --Yahu anne, ben kocaman adamım. Kendim bulurum. Hem şu an evlenmek istemiyorum. Henüz evim bile yok.
    --Bu koskoca ev size de yeter, bana da. Ayrı eve ne gerek var. Hem o da çalışıyormuş. İkiniz bir oldukça kendinize ev de alırsınız, araba da.
    Annem beni şaşırtmak konusunda uzmandı.
    --O kim be? Sen ne işler çeviriyorsun yine?
    Sanki gizli bir definenin yerini anlatır gibi konuşuyordu.
    --Melahat Teyzen sana bir kız bulmuş, evladım. Bilirsin, seni çok sever. Bana kızı gösterdi. Yemin olsun ay parçası gibi… Çok güzel.
    --Ben bu lafları senden çok duydum. Hepsi de ay parçasıydı. Ne oldu. Kimi bizi beğenmedi, kimini de biz beğenmedik. Anne, ne olur vazgeç bu işlerden. Sen bana eş aramıyorsun ki, kendine gelin arıyorsun. Sen kendi kafana göre birini arıyorsun.
    --Tamam, bu son… Yarın akşam kızı görmeye gidelim, eğer beğenmezsen sen kendi başının çaresine bakarsın.
    --Ne, yarın akşam mı? Hiç kusura bakma. Yarın arkadaşlarla buluşup halı sahada top oynayacağız.
    Bir anda ciddileşti.
    --Saçmalama oğlum. Söz verdim. Yarın akşam bizi bekliyorlar.
    Ben de ciddiydim.
    --Madem söz verdin, kendin git. Sana gitme diyen mi var. Ben de kendi arkadaşlarıma söz verdim. Ben top oynamaya gideceğim. Takımı yalnız bırakamam.
    --Tek başıma mı gideceğim. Kızı bana değil, sana verecekler.
    Kendimi zor tutuyordum. Sinirimden sadece gülüyordum.
    --İyi, yarın kızı paket yapıp eve getiririz.
    --Sen dalga geç… Yarın Cuma. Mübarek gün. Akşam da Melahat Teyze’nle kızı görmeye gideceğiz, haberin olsun.
    Sonra da odadan çıktı. Tüm moralim bozulmuştu. Rahat bir şeyler giyip yatağıma uzandım. Yine bir kabus başlamıştı. Daha önce de bu sahneyi defalarca yaşamıştım. Defalarca görücüye gittim. Ama olmadı. Zaten önyargıyla gidiyordum. Bu şekilde insanlar kendi hayatlarını rizikoya attıklarını düşünüyordum. Hiç tanımadığın biriyle hayatını birleştirmek olacak şey değildi. Yine de içimde küçük bir olasılık taşıyordum. Görücü usulü diye bir kavram vardı ve pek çok insan bu şekilde evleniyordu. İçlerinde mutlu olanlar da vardı. Ağabeyim de kız kardeşim de bu şekilde evlendi ve ikisi de oldukça mutluydu. Daha doğrusu öyle görünüyorlardı. Annemi üzmemek için kabul ediyordum ama kendimi tanıyordum. Görücü usulü ile evlilik bana göre değildi. İstanbul gibi bir şehirde, hem de oldukça sosyal bir şekilde yaşarken görücü usulüyle evlenmeyi kabul edemiyordum. Ben mücadele ederek, yürekten severek, gerektiğinde acı çekerek elde edilmiş bir sevdanın peşindeydim. Böylesine kolay yoldan değil de, zor elde edilmiş sevdaların daha değerli olduğunu düşünenlerdendim.
    Ah, annem ah… Ne olur rahat bıraksan beni. Ne olur kendi hayatımı yaşamama izin versen.
    Ertesi akşam futbol oynamaya gidemedim. Ne de olsa asla ertelenemeyecek önemli bir randevumuz vardı. Elimde fazla iddialı olmayan bir buket çiçekle önde ben, arkada ise annem ve Melahat Teyze ile bir taksi içerisinde Ay Parçasının evine doğru gidiyorduk. Kadınlar arabada oldukça neşeli bir sohbete dalmışlardı. Taksi şoförü ise konuşmalardan mevzuyu anlamış, bana gıcık bir şekilde gülümsüyordu. Bu akşam her şey, herkes benim aleyhime çalışıyordu. Zaten maça da gidemedim. Bir şey olsa, yani her hangi bir şey olsa ve bu buluşma gerçek olmasa diye dua ediyordum. Hatta bindiğimiz taksi ufak bir kaza bile yapabilirdi. Melahat Teyze şoföre uygun bir yerde durmasını söylediğinde o ihtimal de ortadan kalktı.
    Kısa bir zaman sonra asansörle yukarı çıkarken annem hala bana öğüt veriyordu.
    --Halil, oğlum… Sakın patavatsız konuşma. Sorulmadan cevap verme. Kıza da yiyecekmiş gibi bakma.
    Annemin yüzüne dik dik baktım. Sanki bu konunun acemisiymişim gibi davranması canımı sıkıyordu. Kim bilir kaçıncı kez hiç bilmediğim bir evde hiç tanımadığım bir kızı görmeye gelmiştim. Tecrübeliydim. Nasıl davranmam gerektiğini elbette ki biliyordum.
    Melahat Teyze zile bastığında artık geriye dönüş yolları da tamamen kapanmıştı. O önde, annem onun hemen arkasındaydı. Ben ise en arkada, sahteliği belli olan bir gülümsemeyle içeri girdik.
    --Aaa. Hoş geldiniz.
    --Hoş bulduk.
    Sanki sürpriz yapmışız gibi, sanki habersiz gelmişiz gibi sahte sözcükler içerisinde salona buyur edildik. Kapıda annesi olduğunu zannettiğim orta yaşlı güzel bir kadın vardı. Bir an elimdeki çiçeği ona vermeyi düşündüm. Neyse ki o an Ay Parçasını gördüm. Gerçekten de ay parçasıydı. Çiçeği ona uzattım, aldı.
    --Teşekkür ederim.
    Bir şey diyemedim. Karşılık veremedim. Ben de annemlerin peşinden salona doğru yürümeye başladım. Ama zihnimde Ay Parçasının yüzü vardı. Çok güzeldi. Hatta düşündüğümden bile güzeldi. Salonda ayakta bekleyen babası vardı. Oldukça da kilolu biriydi. Onun da elini sıktım. Sonra da bir yer bulup oturdum. Ayaktakiler de oturmuştu. Sonra hoş geldiniz ve nasılsınız faslı başladı. Herkes birbirine bu sözlerle konuşuyordu. Herkesin yüzünde zoraki olduğunu düşündüğüm bir gülümseme vardı. İçimizdeki en rahat olanı Melahat Teyze’ydi. Ortamı ısıtan oydu.
    Ay Parçası salonda yoktu. Gözüm hala onu arıyordu. Bir süre sonra gelip annemin ve Melahat Teyze’nin elini öptü. Benimle de yeniden tokalaştı.
    --Hoş geldiniz.
    Ayağa kalkarak cevapladım.
    --Hoş bulduk.
    Öyle narin bir ses tonu vardı ki. Eli de çok sıcaktı. Çok da yumuşak… Yüzünde huzur veren bir tebessüm vardı. Sanki insanın yüzünü hafifçe okşayan bir esinti gibiydi. Hafif bir makyaj yapmıştı. Sade bir elbise giymişti. Ama üzerinde oldukça güzel duruyordu. Sonra karşımdaki koltuğa oturdu. Başı önündeydi. Huzurlu görünüyordu ama iç dünyasında bir fırtınayla boğuştuğunu düşünüyordum. Aslında ben de aynı durumdaydım. Üstelik de bu konuda tecrübeli olduğum halde ilk kez bu duyguyu yaşıyordum. Garip bir heyecan dalgası tüm benliğimi sarmıştı. Daha önce kız kardeşime görücü gelirdi. Herkes birbiriyle sohbet ederken ben damat adaylarını incelerdim. Çoğunluğu koltuğa iyice gömülürdü. Hiç sesleri çıkmazdı. Hatta aralarında terden sırılsıklam olanlar bile vardı. Ben onlar gibi olmayacağım, derdim. Eğer bir gün görücüye gidersem ezilmeyeceğim, derdim. Öyle de yaptım. Her zaman neşeli bir profil çizdim. Yerli, yersiz bol bol konuştum. Patavatsız davranışlarım yüzünden kız tarafından beğenilmediğim de olmuştu. Ama hiç de umursamamıştım. Şimdi ise saygılı bir damat adayıydım. Takım elbisemin içerisinde hiç olmadığım kadar ciddiyet sergiliyordum.
    Zaman zaman belli etmeden Ay Parçasını izliyordum. Ya başı önündeydi ya da ebeveynleri bir şey konuştuğunda bir şey yapmış olmak için onlara bakıp gülümsüyordu. Ama ikimiz de ortamdan uzaktık. İkimiz de konuşulanları dinlemiyorduk. Sanki bu insanlar bizim için toplanmamışlardı. Sanki bir komşu ziyaretiydi. Varlığımız oradaydı ama benliğimiz başka yerdeydi. Dediğim gibi en çok Melahat Teyze konuşuyordu. Konuları fındık kabuğunu bile doldurmayan cinstendi. Yine de çok önemliymiş gibi ciddiyetle karşılık veriyorlardı birbirlerine… Sanki buraya görücüye değil de misafirliğe gelmiştik. Onlar kendi aralarında konuşurken ben de içimden Ay Parçasıyla konuşuyordum.
    “Keşke seninle burada değil de dışarıda karşılaşsaydık. Keşke bunca insan aramızda olmasaydı. Mesela yolda yürürken bir köşe başında çarpışsaydık. Sen yere düşseydin, ben seni kaldırsaydım. Yere dökülenleri toplasaydım.”
    --Evladım, sen ne iş yapıyorsun?
    Annesinin sorusunu tam olarak anlamamıştım. Ne de olsa aklım kızındaydı. Hemen toparlanamadım.
    --Şey, özür dilerim efendim. Ne dediğinizi duymadım.
    Annem araya girdi. Soruyu tekrarladı.
    --Nerede çalıştığını soruyor, oğlum.
    Heyecanlı bir ses tonuyla cevap verdim. Ne de olsa Ay Parçası o an bana bakıyordu, bunu biliyordum. Onun bana bakması nedense beni heyecanlandırmıştı. Sanki binlerce gözün üzerimde olduğunu düşünüyordum.
    --Tuzla taraflarında bir fabrikanın muhasebe müdürlüğünü yapıyorum, efendim.
    --Maşallah, maşallah…
    Bu işin çöpçatanı Melahat Teyze’ydi. Sessiz kalamazdı. Kalmadı da… O an doğruyu değil de söylemesi gerekeni söylüyordu.
    --Ne içkisi vardır, ne de sigarası… Hiçbir kötü alışkanlığı yoktur, oğlumuzun.
    --Maşallah, maşallah…
    Bir an zamparalığı da yoktur, diyecek sandım. Neyse ki söylemedi. Hoş, söylese ne olacaktı ki; beni pazarlamaya gelmişti buraya. İçkiyi sevdiğimi, günde bir paket sigara içtiğimi söyleyecek, değildi ya. Nereden de aklıma düşürdü ki. Keşke balkona çıkıp bir sigara içip kendime gelebilseydim. Sanki sünnet çocuğuydum. Kendimi çok küçülmüş hissediyordum. Neyse ki annem beni kurtardı. Karşı hamlesini yaparak tüm ilgiyi benim üzerimden aldı.
    --Kızımız da çalışıyor galiba?
    Ay Parçasının annesi de Melahat Teyze’den kalır yanı yoktu. Soruya oldukça kapsamlı bir cevap verdi.
    --Üniversiteyi bitirdikten sonra hemen iş buldu. Beş yıldan beri Bostancı’da bir bankada çalışıyor. Yakında şef olacak inşallah.
    --Maşallah, maşallah…
    Melahat Teyze sadece beni övmüyordu. Pazarlamaya çalıştığı sadece ben değildim.
    --Kızımız çok da hamarattır. Hele de mutfakta… Çok severim. Kendi kızım olsa ancak bu kadar severim.
    --Maşallah, maşallah…
    O an Ay Parçasının yüzüne baktım. Yatakta nasıldır acaba… Dudakları da çok güzel… Övülmekten pek mutluluk duyduğunu sanmıyordum. Rahatsızlığı belli oluyordu. Başı yerdeydi. Sanırım ikimiz de içimizde aynı duyguları yaşıyorduk. İkimiz de içimizdeki fırtınaları dindirmeye çalışıyorduk.
    Neyse ki annesi konuyu değiştirerek ortamı rahatlattı.
    --Haydi, Meral’cim… Çay servisi yap da ağzımız tatlansın.
    Ay Parçası yerinden kalkıp misafir kadınlara sordu;
    --Çayı nasıl alırdınız, efendim?
    Ses tonuna bayıldım. İçimden “seni dilini yerim ben” dedim. Ama onun sorusuna sadece Melahat Teyze cevap verdi.
    --Benim çayım açık olsun, Hanım Kızım.
    “Meral… Demek ki ismi bu. Güzel isim. Kulağa da hoş geliyor. Halil ile Meral… Ya da Meral ile Halil… Pek uyum sağlamadı ama olsun. İlla Kerem ile Aslı gibi uyumlu olacak değil ya. Gerçi Kerem ile Aslı isimleri de birbirine pek uymuyor ama sürekli tekrar ede ede dilimize pele, pereteng… Of ya. Neydi o kelime. Hem ben ne diye sürekli bu konudan bahsediyorum ki. Daha ortada fol yok, yumurta yok.”
    Ay Parçası, pardon… Meral çay servisi yapmak için mutfağa gittiğinde biraz olsun rahatlamıştım. Ne de olsa üzerimde binlerce kişinin gözleri yoktu. Babası pek konuşkan biri değildi. Belki de üç kadın öyle çok konuşuyordu ki, ona sıra gelmiyordu. Yüzünde sadece bir gülümseme vardı ve bu gülümsemenin anlamı belliydi; şu muhabbet bitse de bu insanlar bir an önce defolup gitse. Sanırım böyle düşünüyordu. Üstelik de haklıydı. Gözünden bile sakındığı kızını herifin biri görmeye gelmişti. Beğenirse alıp gidecekti. Hiç kolay değildi. Bir gün benim de bir kızım olursa kendimi asla bu duruma sokmayacağım. Bulsun birini, bize de tanıştırsın. Bize bu sıkıntıyı çektirmesin.
    Kadınlar kendi arasında konuşurken ben de kendi iç dünyamda kendimle konuşuyordum. Biraz sonra Meral çay tepsisiyle salona geldi. Önce babasına, sonra misafir kadınlara, annesine ve en son olarak da bana çay verdi. Neden, bilmiyorum ama çayın yanında bir şey yoktu. Bence kurabiye ya da kuru pasta iyi olurdu. Belki de çayımızı içip hemen gitmemizi istiyorlardı. Zaten babası o kadar sessiz duruyordu ki; o sessiz adam gitmemiz halinde bu kadar kilosuna rağmen zil takıp oynayacağına emindim.
    Biz de öyle yaptık. Çayları içtikten kısa bir süre sonra Melahat Teyze müsaade istedi. Babasının yüzüne baktım, gülümsüyordu. Bence bu sefer gerçekten de gülümsüyordu. Zoraki değildi. Sonra hepimiz ayaklandık. Kapıdan çıkarken bir kez daha Meral’in yüzüne baktım. Üstelik de dikkatlice… Gerçekten de çok güzeldi.
    Kısa bir zaman sonra da dışarıdaydık.
    Taksi arıyordum ama yürümeye çok ihtiyacım vardı. Melahat Teyze’ye inat bir sigara çıkartıp yaktım. Daha ilk nefeste biraz olsun kendime gelmiştim. Ben önde iki kadın arkamda caddeye doğru yürüyorduk. Melahat Teyze oldukça gururluydu. Çünkü bu gecenin mimarı oydu. Belki de kahramanı… Bir ara arkama dönüp baktığımda annem onun koluna girmişti. Normal zamanda bunu asla yapmazdı. Demek ki Melahat Teyze’ye karşı kendisini borçlu hissediyordu. Yani o da Meral’i beğenmişti. Ama hala aklım almıyordu. Böylesine güzel bir kız nasıl olurda şimdiye kadar bekar kalabilirdi ki. Haydi bekarlığından geçtim, neden görücüye çıkıyordu ki. Hem çok güzel, hem de gördüğüm kadarıyla öyle muhafazakar bir kıza benzemiyordu. Yani görücü usulüyle evlenecek biri değildi. Üstelik de bankada çalışıyormuş. Oraya gelen bekar erkekler nasıl olur da bu kızı fark etmez. Bana kalsa hemen nikahı basardım. Daha önce defalarca görücüye gittim ama hiç bu kadar etkilenmedim.
    Arkadakiler ne düşündüğümü merak ediyordu.
    --Hey, Halil… Biraz yavaş yürü, evladım. Sana yetişemiyoruz.
    Durdum. Onların yanıma gelmesini bekledim. Melahat Teyze bu gecenin bendeki etkilerini merak ediyordu.
    --Güzel kız, değil mi. Sana dediğim kadar var, değil mi. Üstelik de helal süt emmiş bir kız… Ailesi de çok iyi…
    Ne diyebilirdim ki… Çok beğendiğimi, nikahı basıp hemen eve götürmek istediğimi söyleyecek değildim ya. Aslında çok da iyi olurdu, ha. Ama ben yine de sessiz kalmayı tercih ettim.
    --Konuşsana, oğlum. Kızı beğendin mi?
    --Off, anne ya… O da diğer kızlar gibi işte… Allah sahibine bağışlasın, ne diyeyim ki başka.
    Annem şaşkındı. Benim bu umursamaz tavrım hoşuna gitmemişti.
    --Nasıl yani… Sen bu kızı beğenmedin mi? Bunu mu söylüyorsun? Ukalaya bak. Dua et de kız seni beğenmiş olsun. Oğlum, cevap versene bana…
    Kapıları tamamen kapatmak olmazdı. O kadar da hıyar değildim.
    --Anne. Kızı yarım saat gördüm. Üstelik de hiç konuşmadık. İnsanoğlu bu… Kavun değil ki koklayasın.
    Bir an keşke koklasaydım, demeyi düşündüm. Diyemezdim. Ama onunla yeniden görüşmek istediğimi ima etmiştim. İnşallah düşüncelerimi doğru okurlar.
    Ama sözlerim Melahat Teyze’nin de canını sıkmıştı. Yüzünde hoşnutsuzluğunun izleri vardı.
    --Valla ben görevimi yaptım. Bundan sonrası size kalmış. Zaten ne demişler; iyi olur Allah’tan, kötü olur kuldan… İnanın Nermin Hanım, arada siz olmasanız asla bu işe kalkışmazdım. Bilirsiniz, sizi severim.
    --Allah razı olsun sizden. Bilmez miyim, aşk olsun.
    Gerçekten de Meral’le bir kez daha görüşmeyi çok isterdim. Hem neden olmasın ki… Anasının, babasının gözleri önünde onu nasıl tanıyabilirdim. Tanımak için kaçamak bakışlara değil, birbirimizin gözlerinin ta içine bakmak lazım. Geçmişte bunu yaşadım çünkü. Evine görücüye gittiğim kızların bazılarıyla dışarıda buluşmuştum. Hatta birkaçıyla kısa süren ilişkiler bile yaşamıştım.
    Bir taksi durdurup bindik. İki kadın gecenin kritiğini yapıyordu. Ben ise sessizce onları dinliyordum. Gözlerimin önünde hala Meral’in yüzü vardı. Ne kadar da huzur veren bir ses tonuna sahipti. Kadife gibi de yumuşaktı.
    Bir süre sonra Melahat Teyze’yi evine bırakıp kendi evimize geldik. Yalnız kalmak istiyordum ama annem izin vermedi. Ben üzerimdeki takım elbiseden kurtulmak isterken o hala sorular soruyordu.
    --Halil. Kızı beğendin, değil mi? Söyle. Daha önce hiç bu kadar süklüm püklüm oturmadın. Sanki gelinlik kız gibiydin. Ağzından laf çıkmadı.
    --Sen demedin mi, patavatsız konuşma diye. Ben de senin sözünü dinledim işte.
    --Tabi, tabi… Sanki seni tanımıyorum. Kızın güzelliği soluğunu kesti, o yüzden konuşamadın.
    Sinirlenmiştim.
    --Anne, rica ediyorum beni yalnız bırak.
    Yatağın üzerine çıkardığım takım elbisemi ve gömleğimi özenli bir şekilde askıya yerleştirip dolaba astı. Hala söyleniyordu.
    --Sen adam olmazsın. Sen bu gidişle yalnız kalacaksın. Oğlum, ben anneyim. Senin iyiliğini düşünüyorum.
    Annem odadan çıkarken en duygusal tavrımı takınarak konuştum.
    --Anne. Haklısın, kız çok güzel.
    Bir süre yüzüme bakıp gülümsedi.
    --Biliyordum, kızı beğendiğini. Neyse, sen biraz kendinle baş başa kal. Nasılsa yarın cumartesi. Tatil… Kahvaltıda konuşuruz.
    Yalnız kalınca ilk yaptığım şey odamın camını açıp sigara yakmak oldu. Bir an babasının gözlerini üzerimde hissettim. Ne de olsa kötü alışkanlığı olmayan biriydim. Öyle söylemişti, Melahat Teyze. Bunları düşünürken telefon çaldı. Ebru’ydu. Kız arkadaşım. Bu akşam buluşup yemeğe gidecektik ama maç var diye onu da ekmiştim. Görücüye gittiğimi bilse ne derdi acaba.
    --Nasılsın, Ebru?
    --İyiyim, Halil. Neredesin?
    --Bu saatte nerede olacağım, tabi ki evde.
    --O zaman neden aramadın beni? Maçtan sonra arayacağını söylemiştin.
    Ben maçı da Ebru’yu da unutmuştum.
    --Birtanem. Biraz önce eve geldim. Oldukça yorucu bir maçtı. Duşumu aldım ve inan ki şimdi seni arayacaktım.
    --Sorun değil, Aşkım. Yarın kaçta buluşuyoruz, onu soracaktım.
    --Şey… Hele bir yarın olsun da… Ben seni kahvaltıdan sonra ararım.
    --Tamam, canım. Görüşürüz.
    Telefonu kapattığımda farklı duygular içerisindeydim. İlk kez Ebru’nun varlığından rahatsız olmuştum. Oysa o benim için her zaman değerliydi. Neden böyle düşündüğümü bilmiyordum. Sanki hayatımda yeni bir sayfa açılmıştı. Sanki farklı bir sorumluluk edinmiştim. Neden bilmiyorum ama Meral’in varlığını içimde hissediyordum. Garip bir duyguydu. Gerçekten de çok garip… Bir o kadar da heyecan verici…
    Yaşadığımız geceyi düşündüm. O eve girdikten sonra yaşadığımız her şeyi… Evleri oldukça düzenliydi. Meral’in odası nasıl acaba. Eminim benimkinden daha düzenlidir. Babası da oldukça sert birine benziyordu. Ama annesini sevdim, tam kafa dengi. Bol bol konuşuyor, içi dışı bir… Off, ne oluyor bana ya… Daha önce de kız görmeye gittim ama hiç bu kadar etkilenmedim. Bu kızda farklı bir şey var. Meral sadece bu değil. Onun içinde çok daha başka bir ruh var, bunu hissediyorum. Belki de böyle olmasını istiyorum.
    Sabah kahvaltıda annemin bitmek tükenmek bilmeyen sorularına maruz kaldım. Bazı sorularına cevap vermediğimde ısrarla yeniden soruyordu. Cevap alana kadar değil, beklediği cevabı alana kadar soruyordu. Annemi tanıyorum. Sorularının cevabını aldığında değil, ikna olduğunda ancak beni serbest bırakacaktı. O yüzden de açık sözlü olmak en iyisiydi. Meral’i beğendiğimi söyledim. Ama daha fazla ayrıntıya girmenin doğru olmayacağını da belirttim.
    --Peki, şimdi ne olacak, oğlum?
    --Bana mı soruyorsun, Anne. Bu işe ön ayak olan sensin. Üstelik de tecrübelisin de. Ne de olsa ağabeyim ve kız kardeşim gibi başarılı iki örnek var kariyerinde.
    --Dalga geçme benimle. Ben ciddiyim.
    Oysa ben de ciddiydim.
    --Bak, aklıma ne geldi. Meral gerçekten de çok güzel bir kız. Niye görücüye çıkıyor ki. Bu kızın bir flörtü, bir sevgilisi falan yok mu. Gördüğümüz kadarıyla gayet sağlıklı biri. Ya görmediğimiz yanlarında bir sorun varsa?
    --Nasıl yani…?
    --Ne bileyim, hastalık gibi… Allah korusun.
    --Niye öyle olumsuz şeyler aklına getiriyorsun. Sanki sen çok mu normalsin. İçki, sigara, zamparalık… Zaten bu iş ciddiye binerse ilk iş içki ve sigarayı bırakacaksın. Neydi o kızın adı? Ebru muydu? Onu da daha fazla oyalama. Yazık o kıza da. Biraz olsun akıllan artık. Melahat Hanım dün gece neler söylediğini biliyorsun. Koskoca kadın bizim yüzümüzden yalan söyledi onlara.
    Güldüm.
    --Yalan reklamlarla malını satmaya çalışan tüccarlara benzettim onu. Biliyor musun, Anne. Tam da o an balkona çıkıp bir sigara içmek istedim. Valla zor tuttum kendimi. Düşünsene, Melahat Teyze’nin yüzünü…
    --Deli deli konuşma. Sen soruma cevap vermedin hala. Ne olacak bundan sonra?
    --Ne bileyim, Anne. Bu işi organize eden sizsiniz. Ama Meral ile dışarıda bir kez buluşmak isterim.
    --Galiba şimdilik bekleyeceğiz. Nasipse olur.
    İçimden inşallah olur dedim ama pek de umutlu değildim. Kız çok güzeldi. Benim gibi bir serseriyle niye görüşmek istesin ki.
    X
    Öğleden sonra Ebru’yla buluştum. Beni görür görmez boynuma sarıldı. Ne de olsa bir haftadır görmedi ya, özledi. Aslında ben de özledim onu. Bu hayatta benim her türlü kaprisimi çeken oydu. Serseri ruhlu biriydim. Çabuk sıkılan, zor mutlu olan… Yani anlaşılması zor biri… Yine de her başım sıkıştığında kaçıp kaçıp sığındığım tek limanımdı. Pek çok kez ayrıldık onunla. Pek çok kez birbirimizden uzaklaştık. Hoşça kal sözlerinin yerini elvedalar alırdı. Sonra bir şey olurdu, küçük bir şey… Bir kıvılcım… Bir özlem… Tekrar birbirimizi arar ve yeniden konuşmaya başlardık. O anlarda bir araya gelmek için ikimiz de bu küçük bahanelere sarılırdık. Yeniden bir şans daha verirdik birbirimize. Kaldığımız yerden yeniden devam ederdik. Biliyordum; o bensiz yapamıyordu, ben de onsuz. Ne de olsa birbirimize ihtiyacımız vardı. Belki de birbirimizin umutlarıyla tutunuyorduk hayata.
    --Dün geceki maç nasıl geçti?
    --Hiç sorma. Hayatımın en zor maçıydı. Ben iyi miydim yoksa kötü mü, anlamadım.
    Gülümsedi.
    --Bir maç hakkında bu şekilde bir yorum oldukça garip. Kaç kaç bitti?
    --Yenişemedik ki. Berabere bitti. Umarım en kısa zamanda maçın rövanşını yaparız.
    Daha fazla soru sormadı. İyi ki de sormadı. Zaten sorsa da bir şekilde konuyu geçiştirirdim.
    Akşama kadar beraberdik. Bir yerlerde oturup bir şeyler içtik. Anlamlı, anlamsız pek çok konudan bahsettik. Güldük, eğlendik. Sonra da onu evine bırakıp tek başıma dolaşmaya başladım. Bir bara girip kendime bira söyledim. Aklımda sadece Meral vardı. Onun masum yüzü ve o billur gibi sesi… Düşünebileceğim pek fazla ortak bir anımız yoktu ama var olanlara bir şeyler ekliyordum. Mesela görücüye değil de, sevdiğim kızı istemeye gidiyorduk. Dudağında içten bir gülümsemeyle bize kapıyı o açıyordu. Büyükler kendi aralarında konuşurken biz birbirimizin yüzüne sevgiyle bakıyorduk. Her ayrıntıyı fazlaca abartıyordum. Zihnim sürekli değişik senaryolar üretiyordu. Dün geceyi farklı bir şekilde yeniden hem de istediğim gibi yaşıyordum. Hatta kafamdaki senaryoda babası bile ikimizin bir araya gelmesi için elinden geleni yapıyordu.
    Birkaç tane bira içtim orada. Sonra da eve gittim. Neyse ki annem pek fazla soru sormadı bana. Bilgisayarımı açıp biraz oyalandım.
    Sonraki günler beklemekle geçti. Daha doğrusu umursamaz bir tavır takınıyordum ama heyecanımı belli etmiyordum. Meral ile ilgili herhangi bir haber bekliyordum. Konu ne olursa olsun… Anneme soramıyordum da. Her gün iş çıkışı doğruca eve geliyor, annemin yüzüne bakıyor, istediğim cevabı onun yüzünde arıyordum. Ama o cevap bir türlü gelmiyordu. Üç gün, beş gün… Yoktu. Aradan bir hafta geçtiği halde hiçbir haber alamamıştım. Artık bu konuda umutsuzluğa kapılmıştım. Sanırım beni beğenmemişlerdi. Sürekli düşünerek moralimi bozmanın bir anlamı yoktu. Bir daha da kesinlikle kız görmeye gitmeyeceğim, diye kendi kendime söz verdim.
    Bir akşam işten çıkıp Ebru ile buluştuk. Canım sıkılıyordu. Ona ihtiyacım vardı. Daha doğrusu sığınacağım bir limana… Neredeyse on gün boyunca tek bir haber almadan beklemek beni yormuştu. Ebru böylesi zamanların en iyi ilacıydı. Onun güler yüzlü tavırları içimdeki karabulutları dağıtmaya yetmişti. Geç saatte eve geldiğimde kendimi daha iyi hissediyordum.
    Annem uyumamıştı.
    --Hayrola, Anne? Neden hala ayaktasın? Neden yatmadın?
    Yüzünde hafif bir gülümsemeyle cevap verdi.
    --Seni bekledim, oğlum.
    --Bunu yapma, Anne. Ne olur, beni bekleme. Seni uykundan ettiğimde rahatsız oluyorum.
    Bu sefer muzırca gülümsemeye başladı.
    --Biliyor musun, ne oldu.
    --Ne oldu?
    --Kız tarafından bir haber çıkmayınca Melahat Hanım onlara gitmiş. Konuşmuş. Ne düşünüyorsunuz diye…
    Heyecanlanmıştım. Ama belli etmemeye çalışıyordum. Yine de ne kadar saklamaya çalışsam heyecanım dışarı taşıyordu.
    --Eeee…?
    --Onlar da, “buna karar verecek olanlar çocukların kendileri… Evde, bizlerin arasında olmaz. Çıksınlar, rahatça dolaşsınlar. Birbirlerini tanısınlar, eğer anlaşabilirlerse neden olmasın”, demişler.
    Bir anda geceye güneş doğmuştu. Bir anda içimdeki karanlıklar aydınlanmıştı. Bundan daha iyisi olamazdı. Meral ve ben, baş başa… Hayali bile heyecan vericiydi.
    --Anne, şaka etmiyorsun, değil mi? Benimle dalga geçmiyorsun, değil mi?
    Annem de gülmeye başladı. Çünkü oldukça garip davranışlarda bulunuyordum.
    --Bu hafta sonu, yani cumartesi günü Meral ile randevun var, haberin olsun.
    Gecenin o saatinde öyle bir çığlık attım ki, bir an apartmandaki tüm dairelerin uyandığını sandım.
    --Nee…! Annem benim… Annelerin en güzeli…!
    Bir anda tükendi sandığım tüm umutlarım canlanmıştı. Anneme sımsıkı sarılıp yanaklarından öptüm. Sonra da odama geçip bu özel anın keyfini tek başıma çıkarmaya başladım. Günlerden salıydı. Daha cumartesiye çok var. Günleri sayıyordum zihnimde, hatta saatleri hesaplıyordum. Sigaram hiç sönmüyordu. Daha şimdiden Meral ile ne konuşacağımı düşünmeye başlamıştım bile. Hatta ne giyeceğimi, nasıl davranacağımı… Annem çoktan yatmıştı ama benim uykum yoktu. Yıldızlar her zamankinden güzel görünüyordu gözüme. Sessizlik her zamankinden daha huzur vericiydi. Sanki bir anda geçmişimdeki tüm günahlarımdan arınmış gibi hissediyordum kendimi. Hayatımda şimdiye kadar tanıdığım ne kadar kadın varsa hepsi bir anda zihnimden silinmişti. Sadece Meral vardı dünyamda. Sadece onun sesi duyuluyordu kulaklarımda.
    Yatağıma uzandığımda buluşma yeri ve saatini sormadığım aklıma geldi. Bir an için annemi uyandırmayı düşündüm ama sonra vazgeçtim. Nasılsa sabah öğrenirim.
    Öğrendim de… Cuma günü haber vereceklermiş. Kız evi ya, naz konusunda sınırsız krediye sahipti. Olsun, nasılsa o gün de gelecekti.
    Günler çok yavaş ilerliyordu. Aklımda sadece Meral vardı. Daha doğrusu o ilk buluşma… Gerçi beynimde defalarca buluşma sahnesini yaşamıştım. Nasıl hareket edeceğimi, neler konuşacağımı, hatta ne giyeceğimi bile kararlaştırmıştım.
    Gün içerisinde Ebru arıyordu. Akşamları buluşmak istiyordu. Bir şekilde oyalıyordum onu. İşim olduğunu söylüyordum. Hatta hafta sonu için bile geçerli bir mazeret uydurmuştum. Düşüncelerimde sadece Meral vardı. Bir başkasıyla zaman geçirilecek durumda değildim.
    Nihayet cumartesi geldi. Kadıköy’de buluşmak istiyormuş. Ada Vapur İskelesi’nin karşısında… Saat 13’00 de… Saatler öncesinde hazırdım. Ama yine de buluşma saatine henüz çok zaman vardı. Geçmeyen günler zor da olsa geçmiş, şimdi de akrep ve yelkovanın insafına kalmıştım. Annemin hayır duasıyla evden çıktım. Buluşmaya bir saat kala Kadıköy’de, belirlenen yerdeydim. Bir banka oturdum. Ama içim içime sığmıyordu. Heyecanımı dizginleyemiyordum. Kadınlar konusunda aslında şanslı biriydim. Geçmişte pek çok sevgili edinmiştim ama ilk kez bu şekilde bir heyecan duyuyordum. Oturduğum yerden etraftaki kafelere bakıyordum. Nasılsa bir yerde oturacaktık. Önceden belirlemek iyi fikirdi.
    Ve geldi. Birkaç dakika geç kalmıştı ama burası İstanbul… İstanbul’da randevuya birkaç dakika geç kalmak asla bir sorun değildir.
    Beni gördü. Bana doğru gelirken gülümsüyordu. Gözlerimi alamıyordum ondan. Rıhtım çok kalabalıktı. Ama ben sadece onu görüyordum. Bir yerlerden kulağı rahatsız eden müzik sesi geliyordu. Sanki o an o ses bile susmuştu. Hiç bir ses duyulmuyordu. Birkaç saniye sürdü ellerimizin buluşması. O birkaç saniyede o kadar çok şey düşünmüştüm ki. Geçmişte pek çok yürekte yer edinmiştim. Pek çok sevgiye yüreğimde yer vermiştim. Kimi zaman reddetmiş, kimi zaman da reddedilmiştim. İlk kez, ilk kez reddedilmekten korkuyordum. Bir uçurumun kenarında hissediyordum kendimi. Bu buluşmanın sonunda ya o uçurumdan aşağı düşecek ya da Meral’in eli sayesinde kurtulacak, hayata tutunacaktım.
    --Merhaba.
    --Merhaba, Meral Hanım. Nasılsınız?
    --Teşekkür ederim, umarım bekletmedim sizi?
    --Hayır, ben de az önce geldim zaten.
    O az öncenin aslında bir saat olduğunu, o bir saatin de altmış dakikadan çok daha fazla olduğunu söyleyemezdim.
    --Şey, ne yapalım. İsterseniz bir yerde oturabiliriz?
    --Halil Bey. Çok fazla zamanım yok. Eğer sizin için de uygunsa bu kalabalıktan bir an önce kurtulmak istiyorum.
    Bir süre sustu. Gözleriyle etrafı tarıyordu.
    --Ne dersiniz, Moda’ya doğru yürüyelim mi?
    Oysa ben çok daha başka şeyler hayal etmiştim. Bir kafede oturacak, birbirimizin gözlerinin içine bakarak güzel şeyler söyleyecek, günün sonunda da neşe içinde onu evine bırakacaktım. Fazla zamanım yok, diyerek daha ilk dakikada canımı sıkmıştı. Yapacak bir şey yoktu. Sahte bir gülümsemeyle cevap verdim.
    --Tabi ki, Meral Hanım.
    Bir süre sessizce yürüdük. İkimiz de ne konuşacağımızı bilmiyorduk. Oysa rahat olmalıydık. En azından ne için bir araya geldiğimiz belliydi.
    --Gerçekten de iyi yaptınız. Kadıköy’ün o kalabalık gürültüsünden sonra Moda’nın huzur veren sessizliğinde daha rahat konuşabiliriz.
    Gülümsemesini bekledim. O an bir şeyler konuşmak zorunda hissediyordum kendimi. Oysa onun yüzünde ciddi bir ifade vardı.
    --Siz de benim gibi gergin misiniz, Halil Bey?
    --Özür dilerim, anlamadım?
    --Bilmenizi isterim, buraya annemin zoruyla geldim. Beni bir an önce evlendirmeyi düşünüyor. Evde kalmamdan korkuyor.
    Bu sefer gerçekten de gülümsedim. Ondan böyle bir konuşma hiç beklemiyordum. Fazlasıyla açık sözlüydü.
    --Siz evde kalacak bir kıza hiç benzemiyorsunuz.
    Bu sözümü duymadı. Belki de duydu ama hiç etkilenmedi. Yüzüme bile bakmadı.
    --Anneme göre bir kız belli bir yaşa geldiğinde evlenmeli. Hatta çocuk bile yapmalı. Ben onun standartlarına göre bu işler için çok geç kaldım.
    --Anneler hep böyle galiba. Benim annem de farklı değil. Dünya gözüyle evlendiğimi görmek onun tek düşüncesi.
    Yine de aramızda buzdan bir duvar vardı sanki. Yan yana yürüyorduk ama birbirimizden çok uzaktık. Konuşuyorduk ama sözlerimiz birbirimize pek de ulaşmıyordu. Öyle hissediyordum. O akşam evlerinde gördüğüm sakin, sürekli gülümseyen kız bu değildi sanki.
    Bir süre yürüdük. Bir şeyler konuştuk ama mecburen olduğu fazlasıyla belli oluyordu. Moda Sahili’nin eşsiz güzelliği bile içimizdeki huzursuzluğu dağıtmaya yetmemişti.
    --Meral Hanım. İsterseniz şuraya oturup bir kahve içelim.
    Gülümseyerek karşılık verdi.
    --İyi olur, Halil Bey.
    Sahilde yeşillikler içerisindeki kafelerden birine oturduk. İki kahve söyledik. Kahveler geldiğinde bile hala ne konuşacağımızı düşünüyordum. O an bir sigaraya öyle çok ihtiyacım vardı ki.
    --Buranın manzarasını oldum olası…
    --Daha önce hiç sevdiniz mi, Halil Bey?
    Sözler aynı anda ağzımızdan çıktı. Ben lafımı tamamlayamamıştım. Anlamsızca yüzüne baktığımda sorusunu tekrarladı.
    --Siz de olgun sayılacak bir yaştasınız. Daha önce bir kadını sevdiniz mi?
    Karnıma yumruk yemiş gibi oldum. Böyle bir soru beklemiyordum.
    --Şey… Sanırım geçmiş hayatımla alakalı bir şeylerin hesabını benden sormayacaksınız?
    Güldü. Ama komik bir şeye güler gibi değil. Aşağılar gibi de değil. Sanırım kendisini yanlış anladığımı düşünüyordu.
    --Halil Bey. Ben gezmeyi, sinemaya gitmeyi, kitap okumayı çok severim. Hatta güzel yemek yaptığım bile söylenir. Zaman zaman pek bir şeye benzemese de şiir de yazarım. Haa… Dans etmesini severim. Sesim pek güzel değildir ama Türk Sanat Müziği şarkılarını söylemeyi de severim. Arada bir içki içerim.
    Sonra çantasından sigara paketini çıkarıp bir tane yaktı. Bana da ikram etti. Şaşırdım. Ama bir o kadar da sevindim.
    --Teşekkür ederim.
    Uzattığı sigarayı aldım. Her iki sigarayı da çakmağımla yaktım.
    --Teşekkür ederim. Çok fazla olmasa da sigara içmeyi de severim.
    Bir süre sessizce yüzüme baktı. Ben sadece onu izliyordum. Öyle kararlı bir duruşu vardı ki…
    --Hani ebeveynlerimiz birbirimizi tanımamız için bizi bir araya getirdi ya… İşte benim özel zevklerim bunlar. Bu saydıklarımla beni tanıyabilir misiniz, merak ediyorum. Ya da insanların birkaç buluşmayla birbirini tanıması kolay bir şey mi, onu da merak ediyorum.
    Kahvesinden bir yudum aldı. Sonra da sigarasından derin bir nefes… Yüzüme bakmıyordu. Sanki kahve fincanının içerisinde derinlere dalmış gibiydi. Acı acı gülümserken konuşmasına devam etti.
    --Ben altı ay öncesine kadar bir erkeğe delicesine aşıktım.
    Neden bilmiyorum, bir anda kendimi çok kötü hissettim. Sanki dışlanmış gibi… Bu sözlerin bendeki etkisini görmek için yüzüme bakmaya başladı. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Bir an için aldatılmış duygusunu yaşasam da kendimi çabuk toparladım. Yine de sesimin titremesine engel olamadım.
    --Anlamadım? Nasıl yani…? Siz mi aşıktınız?
    Oldukça şaşkındım. O an ağzımdan çıkan sözlere engel olamadım. Zaten o sözlerin bir anlamı da yoktu. Masamdaki sigara paketinden bir sigara daha çıkarıp titreyen ellerimle yaktım. Oysa bir öncekinin dumanı hala kül tablasında tütüyordu. Yüzüme bakarak konuşması beni rahatsız etmişti. Belki de bu bakışlarla beni şimdiden teslim almıştı. Kıpırdayamıyordum.
    --Çok sevmiştim onu. Hem de her şeyden çok… Bu hayattaki en büyük mucizeydi, benim için. Karanlık yolun sonundaki ışığımdı. Umudum… Tutunduğum daldı. Birlikteyken tüm kuralları kendimizin yazdığı bir dünyada yaşıyorduk. O ben olmuştu, ben ise o. Gittiğim her yerde onun kokusunu duyabiliyordum.
    Daha fazla dayanamadım. Zaten konuşmaları canımı fazlasıyla yakmıştı. Ben böylesi bir buluşma hayal etmemiştim.
    --Neden bana bunları anlatıyorsunuz? Ne yapmaya çalışıyorsunuz?
    Güldü. Fincanındaki kalan kahveyi içip alaycı bir tonda konuşmaya başladı.
    --Size iyilik yapıyorum, Halil Bey. Bir insanı tanımak istiyorsanız onun yüreğini açıp bakacaksınız. Yüzüne bakarak bir şey anlayamazsınız. Siz beni tanımak istemiyor musunuz. Bakın, ne kadar açık sözlüyüm. Size kendi isteğimle yüreğimi açıyorum.
    Kırgın bir ses tonuyla karşılık verdim.
    --Yine de bunları duymak beni rahatsız etti.
    Gülümsedi. Hem de çok güzel gülümsedi.
    --Neden? Neden rahatsız etsin ki? Bütün bunlar benim yaşanmışlıklarım. Silemem ki…
    Haklıydı. Benim de yaşanmışlıklarım vardı. Hatta hala da var. Ama ben saklamayı tercih ediyordum.
    --Peki, ne kadar sürdü bu ilişki?
    Hiç düşünmeden cevap verdi.
    --Üç yıl. Dediğim gibi altı ay önce de bitti.
    --Hala seviyor musunuz onu?
    Bir an durdu. Cevaplamak konusunda kararsız görünüyordu. Ya da nasıl cevaplayacağını düşünüyor olmalıydı. Sonra dudaklarının arasından o sözcük döküldü.
    --Evet.
    Sadece tek bir sözcük… Ama o kadar çok cümleyi içinde barındırıyordu ki. Bir an o geceyi düşündüm. İlk karşılaştığımız geceyi… Çiçek verirken görmüştüm önce. Sonra da salonda karşı karşıya oturmuş kaçamak bakışlarla birbirimizi süzüyorduk. Nasıl da masumduk ikimiz de. Oysa bu gerçek değildi. Çünkü hayatımda biri vardı. Geçmişimde yaşadıklarım da pek masum şeyler değildi. Ama Meral’i ilk kez gördüğümde etkilenmiştim. O tamamen masumdu. Öyle düşünüyordum. Ne de olsa gerçek bir ay parçasıydı. Tüm güzellikleri üzerinde barındırıyordu. Hatta böylesine güzel bir kızın nasıl olur da görücü usulüyle evlenir, diye kendi kendime soruyordum. Hatta anneme bile bundan bahsettim. O günden bu yana tam olarak iki hafta geçti. Her günü büyük bir heyecanla onu düşündüğüm iki hafta… Hatta buluşmaya gelirken bile ne kadar hayal kurmuştum.
    Şimdi ise üç yıl boyunca birini sevdiğini, ondan ayrıldığını ama hala sevgisinin devam ettiğini söylüyordu. O da masum değildi. Ama fazlasıyla cesurdu.
    --Peki, neden ayrıldınız o zaman?
    Hemen cevap vermedi. Paketinden bir sigara çıkardı. Bir süre elinde tuttu. Belki de benim yakmamı bekledi. Ama ben kımıldamadım bile.
    --Son günlerimizde biraz durgundu. Bir şeyler söylemek istiyor ama cesaret edemiyordu. Defalarca bu davranışının nedenini sordum. Cevaplamadı. Cevaplayamadı. Bir bayram günüydü. Geçtiğimiz şeker bayramının son günü, telefon açarak benimle buluşmak istediğini söyledi. Hem de bir çocuk parkında… Buluşma yerini pek garipsemiştim ama yine de dediğini yaptım. Dediği vakitte oradaydım. Henüz gelmemişti. Bir süre bekledim. Sonra gördüm onu. Gayri ihtiyarı ayağa kalktım ama adım atamadım. Sanki olduğum yere çivilenmiş gibiydim.
    Öyle garip bir ruh haline bürünmüştü ki, o anları yeniden yaşıyor gibi anlatıyordu. Ne kadar kendine güvenen bir kadın profili çizse de, ses tonu içindeki fırtınaları ele veriyordu.
    --Yanında bir kadın vardı. İkisi yan yana parktan içeri girdiler.
    Bir süre sustu. Acı acı gülümsüyordu. Yüreğindeki acı yüzüne yansımıştı. Sonra yüzüme bakarak devam etti.
    --İki de çocuk…
    Bir an buraya ne amaçla geldiğimi unutmuştum. Sanki uzun zamandan beri tanışan iki arkadaş gibiydik. Derdi vardı ve bana açılıyordu. Keşke böyle olsaydı. Keşke birbirimizden beklentisi olmayan iki arkadaş olabilseydik.
    --Adam evli ve iki çocuğu var?
    --Evet. Üç yıl boyunca büyük bir aşkla sevdiğim adam evliymiş. Bunu ancak o zaman öğrendim.
    Kendimi tutamadım.
    --Alçağın biriymiş. Tam bir şerefsiz… Bir kadının gururuyla oynamak erkekliğe sığmaz.
    Kendisini anlamadığımı düşünüyordu. Bakışları bunu belli ediyordu.
    --Hayır, Halil Bey… O da beni seviyordu. Bir kadın bunu anlar. Yani gerçek anlamda sevilip sevilmediğini… O beni çok seviyordu. Hem de çok güzel seviyordu.
    --Ama üç yıl bu… Üç yıl boyunca size yalan söylemiş.
    --Biliyorum. Bir tesadüf sonucu karşılaştık. Güzel bir sohbetimiz olmuştu. Oldukça karizmatik biriydi. Güzel konuşmasını biliyordu. Kadın ruhundan anlıyordu. Yaşça benden bir hayli büyüktü. Yine de birbirimizden çok etkilendik. O an bana evli olduğunu söyleseydi ilişkimiz başlamadan biterdi. Sanırım o da bunu göze alamadı. Zamanla birbirimize daha çok bağlandık. İsteseydi bu şekilde yıllarca yaşayabilirdi. Ama bunu yapmadı. Bir tercih yapmak zorunda kaldı.
    --Ailesi ve siz…?
    --Evet. Zarif bir eşi var. Bir kız, bir de erkek çocuğu… Erkek 5 yaşlarında. Kız da ondan iki yaş büyüktü galiba. Doğal olarak onları seçti. Yani olması gerekeni yaptı.
    --Galiba siz onun kendisini feda ettiğini düşünüyorsunuz?
    --Evet, aynen dediğiniz gibi düşünüyorum. Sorumlulukları aşkına galip geldi.
    --Peki, neden böyle bir yönteme baş vurdu? Yani, neden tüm ailesini sizin karşınıza çıkardı? Neden evli olduğunu açık yüreklilikle sizin yüzünüze karşı söylemedi?
    --Bunu ben de çok düşündüm. Sanırım böyle davranarak bana bir mesaj vermek istedi.
    --Nasıl bir mesaj…?
    --“Ben evliyim. Gördüğün gibi iki de çocuğum var. Şu an her şeyimle sana teslimim. Ailemin, yuvamın geleceği senin ellerinde. İster azat et beni, istersen yık her şeyi. Ne yaparsan yap, sana karşılık vermeyeceğim”. Böyle bir mesaj…
    Hala sesi titriyordu. Hala o anları yeniden yaşıyordu.
    --Peki, siz ne yaptınız?
    Gülerek cevapladı.
    --Hiç bir şey… Sadece bir sigara yaktım. Dumanını içime çekerken o özenle kurduğum dünyanın dumana boğulduğunu düşünüyordum sadece. Zaman zaman yüzüne bakıyordum. Bakışlarımız karşılaşıyordu. Siz sessizliğin sesini bilir misiniz, Halil Bey. Ben bilirim. İlk kez onunla sözcüklerle değil de, sessiz cümlelerle konuştuk. Bakışarak… Beni hala sevdiğini söylüyordu. Ben de ona kendisini affettiğimi, eşi ve çocuklarıyla mutlu olmasını söyledim. Sonra yerimden kalkıp ağır adımlarla parkın çıkışına doğru yürüdüm. Geriye dönüp son bir kez baktım ona. Son kez bakıştık. Sessiz bir şekilde elveda, dedim ona. Gülümsedim. Elveda, dedi bana aynı sessizlikle. Ama o gülümsemiyordu. Gücü tükenmişti.
    İkimiz de konuşmadık bir süre. İkimiz de sustuk. Daha doğrusu anısına saygı göstermek için sustum. Ben de etkilenmiştim. Moda sırtlarından deniz manzarası oldukça etkileyiciydi. Yeşil ve mavi bütünleşmişti. Ama yaşadığımız gerçekler bu güzelliği görmemize engel oluyordu.
    --Bir daha da görmedim onu. Bir daha da sesini duymadım. Umarım mutludur. Umarım beni de unutmuştur.
    --Ne hissettiniz?
    Anlamsızca yüzüme baktı.
    --Yani tüm aile o parktan içeri girdiğinde?
    Yüzünden anlayabiliyordum aslında… O sahne bir anda gözlerinin önünde yeniden canlanmıştı.
    --Dedim ya, bayramın son günüydü. Bayram boyunca görüşmemiştik. Bayramlaşacağımızı, sonra da bir yerlere gideceğimizi düşünüyordum. Onu göreceğim için de heyecanlıydım. Ne de olsa birkaç gün boyunca görüşememiştik. Boynuna sımsıkı sarılacaktım. Hatta onu özlediğimi söyleyecektim. Buluşma yerine erken bile gitmiştim. Evde bekleyeceğime, o parkta beklerim, diyordum. Nasıl olsa her yerden onun kokusunu alabiliyordum. Onu görünce sevindim. Ama yanında bir kadın vardı. Önce anlam veremedim. Tesadüfen aynı anda parktan içeri giriyorlar, diye düşünmüştüm. Sonra çocukları gördüm. Salıncaklara binmek için izin istiyorlardı. Baba, diyorlardı. O da onlara dikkatli olun, diye uyarıda bulunuyordu. Her şey bir anda oldu. Bir anda tüm ailesi karşımdaydı. Tam da ona doğru birkaç adım atmak isterken bir anda tekrar yerime oturdum. Ne yapacağımı bilemiyordum. Yüreğim bedenime dar geliyordu. Nefes almakta zorlanıyordum.
    Şu anda da öyleydi. Zor nefes alıyordu. Kendisine hakim olmaya çalışsa da bu konuda pek de başarılı olduğu söylenemezdi. Aradan altı ay geçtiğini söylüyordu. Bu zaman dilimi yaralarını iyileştirmeye yetmemişti.
    --Tüm hayatımın bir anda değiştiğini düşünüyordum. Sahip olduğum tüm güzelliklerin bir anda son bulduğunu… Bir kabus, diyordum. Bu gerçek olamaz, diyordum. İnanamıyordum. Ama gerçekliğim birkaç metre ötemdeydi. Canım yanıyordu. Biri elindeki paslı bıçakla benim tüm duygularımı paramparça ediyordu. Karşı koyamıyordum. Dahası isyan bile edemiyordum.
    --Size bunca acıyı yaşatan o kişi ama siz yine de onu suçlamıyorsunuz?
    --Üç yıl boyunca bana çok güzel şeyler yaşattı. Benden bir şey çalmadı. Ne yaşamışsak paylaşarak yaşadık. Haklısınız, onu yine de suçlayamıyorum. Sadece…
    Sustu. Bir süre hiç konuşmadı. Yüzüne bakıyordum. Yüzündeki hüznün renklerine…
    --Evet, sadece…?
    Ağır ağır konuştu.
    --İnsan mutlu olduğunda bu hayat hep böyle gidecek sanıyor. Mutluluğu ömür boyu sürecek sanıyor. Ben de öyle düşünüyordum. Bir anda her şey son bulduğunda boşlukta hissediyor kendini. Ne yapacağını bilemiyor. İşte o zaman söylenmemiş cümleler ortaya çıkıyor. Ya da hiç yaşanmamış anılar… Keşke şunu da söyleseydim, diyorsunuz o zaman. Ya da şunları da yaşasaydım. İşte o zaman canınız sıkılıyor.
    Elindeki sigarayı dudaklarına götürdü. Paketi bana da uzattı. İçinden bir tane aldım. İkimizin sigarasını da yaktım. Başıyla teşekkür etti.
    --Biliyor musunuz, Halil Bey… İlişkiler başlar ve biter. Bundan doğal bir şey yok. Ama henüz söylenecek çok şeyiniz varsa, ya da yaşanacak pek çok güzellik. Ve bunlar söylenmemişse, yaşanmışsa; işte o zaman ilişkiler yarım kalıyor. Bitmiyor. Keşke o kişiyle son kez konuşabilseydim. Yaşayacaklarımdan vazgeçtim, içimde birikmiş cümleleri son kez söyleyebilseydim. Sadece bunu isterdim.
    Fısıltı şeklinde konuştum.
    --Sizi anlıyorum.
    Hafifçe güldü. Bu sözümü pek de inandırıcı bulmamıştı.
    --Gerçekten mi? Buna sevindim.
    Haklıydı. Yaşadıklarının kısa bir özetini anlatmıştı bana… Ama tam olarak neler yaşadığını sadece kendisi bilebilirdi.
    Bir anda ortamdaki hüzünlü havayı dağıtmaya çalıştı.
    --Eee, Halil Bey… Sizin bana anlatacağınız bir hikayeniz var mı?
    Ben de gülümsedim.
    --Hayır, yok. Benim anlatmaya değecek bir hikayem yok.
    Gözlerimin içine bakarak karşılık verdi.
    --Herkesin bir hikayesi vardır, Halil Bey. Kimi paylaşır, kimi de içinde saklar.
    Gözlerimin içine baktığında benim sakladıklarımı göreceğini düşündüm. Konuyu değiştirmek iyi olacaktı.
    --Özel bir şey sorabilir miyim, Meral Hanım?
    --Elbette. Her istediğiniz soruyu sorabilirsiniz. Nasılsa cevaplamak bana kalmış.
    --İçinizde hala böyle bir sevgiyi barındırırken neden yeniden evlenmeyi düşünüyorsunuz? Hatta soruma biraz ilave yapayım. Neden görücü usulü bir evliliği düşünüyorsunuz?
    Güldü. Hem de içtenlikle güldü. O gülünce ben de gülümsedim.
    --Gerçi soruya soruyla cevap vermek gibi bir alışkanlığım yok. Ama yine de böyle yapacağım. Ya siz, Halil Bey… Siz neden hayatınızın eşini bu yöntemle arıyorsunuz?
    --Valla, benimki tamamen annemin zoruyla. Daha önce iki kardeşimi evlendirdi. Hızını alamadı, şimdi de beni evlendirmeyi düşünüyor.
    --Benim durumum biraz farklı. Ailem bu ilişkiyi biliyordu. Ama o kişinin evli olduğunu bilmiyordu. Hala da bilmiyor.
    Bu son cümleyi söylerken biraz vurgulu söyledi. Ne demek istediğini anlamıştım.
    --Anlaşamadık, dedim. Zaten son günlerde sorun yaşıyorduk, dedim. Ama ne durumda olduğumu görüyorlardı. Evlenmeyi düşünmüyordum. Ama hem ailem, hem de çevre baskısı ile zaman zaman görücü gelmesine izin veriyordum.
    Gülerek karşılık verdim.
    --Yani ben ilk değilim?
    O da güldü.
    --Hayır, değilsiniz. Ama dışarıda buluştuğum ilk kişi sizsiniz.
    Bir an alaycı bir dille “ne kadar şanslıyım” demeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim.
    --Neden, peki…? Madem evlenmeyi düşünmüyorsunuz, neden böyle bir buluşmayı kabul ettiniz?
    Yüzüne mahcup bir ifade takındı.
    --Sizin de gününüzü berbat ettim, değil mi? Haklısınız, sadece ailemin baskısından biraz olsun kurtulmak için…
    Fazlasıyla dürüsttü. Ya da bilerek böyle davranıyordu. Ama canımı sıkıyordu sözleri.
    --Bir anlamda beni kullandınız?
    --Öyle de denebilir. Sanırım moralinizi bozdum. İsterseniz kalkabiliriz, Halil Bey. En azından gününüzün geri kalanını kurtarabilirsiniz.
    --Siz nasıl isterseniz, Meral Hanım.
    Bu sözü nasıl söyledim, bilmiyorum. Bir anda ağzımdan çıkmıştı. Bu söz bir anlamda bu buluşmanın sonunu belirlemişti. Hatta bundan sonraki olası buluşmaları bile imkansız hale getirmişti. Bir süre yüzüme baktı. Gülümsüyordu. Hatta içtenlikle gülümsüyordu.
    --Her şey için çok teşekkür ederim, Halil Bey. Zamanınızı aldım, sorunlarımla başınızı ağrıttım. Lütfen affedin beni.
    --Rica ederim, Meral Hanım. Sizi tanıdığıma sevindim.
    Bana dostça elini uzattı.
    --Hoşça kalın, Halil Bey…
    Uzattığı eli sıktım. Yine de içimde bir pişmanlık vardı. Umutsuzca konuştum.
    --İsterseniz size Kadıköy’e kadar eşlik edebilirim.
    --Lütfen zahmet etmeyin. Ben giderim.
    --Peki. Hoşça kalın.
    Ağır adımlarla kafeden dışarı çıktı. Ben de hesabı ödeyip peşinden yürümeye başladım. Bu buluşma ne kadar sürdü, bilmiyorum. Ama o kadar çok şey biliyordum ki onun hakkında. Dediği gibi yüreğini açmıştı bana, kendisiyle ilgili her şeyi anlatmıştı. Oysa ben onun kadar dürüst davranmadım. Kendimi sakladım. Şimdi ise yeniden bir yabancıya dönüşmüştü. Bir yabancı gibi sessizce birkaç metre önümde yürüyordu. Belki bir daha karşılaşmayacaktık. Belki bir yerlerde yolumuz kesişmeyecekti. Kesişse bile belki de birbirimize selam vermeyecektik. Belki birbirimizi görmezden gelecektik. Ama ben bilecektim onun içinde hiç bir zaman iyileşmeyecek türde bir yarası olduğunu. Tanrım… Ne kadar da dimdik yürüyor. Ne kadar da sağlam basıyor yere. Ne kadar da güzel. Hala unutamamış o kişiyi. Hala seviyor. Bir başkası olsa beni kandırdı, derdi. Saflığımdan istifade etti, der onu suçlardı. Ama demedi. Hala aşkını savunabiliyor. Hala isyan etmiyor. Hala o anları yaşar gibi anlatabiliyor. Üstelik de sevgisini kirletmeden yüreğinde taşıyor. Sevdiğinin mutluluğu için gözünü kırpmadan sevgisinden vazgeçebiliyor. Bu kadın gerçekten de inanılmaz biri.
    Keşke bu şekilde ayrılmasaydık. Keşke daha sıcak bir şekilde bu buluşmayı noktalamış olsaydık. Belki iki yakın arkadaş olabilirdik. Belki de sırdaş... Onu dertleriyle baş başa bıraktığım için bir anlamda kendimi suçluyordum. Sanki bana yardım elini uzatmış birini reddettiğimi düşünüyordum. Bir süre daha arkasından baktım. Sonra kalabalığa karışıp gözden kayboldu.
    Ben de bir süre ağır adımlarla sahilde dolaştım. Elbette ki aklımda sadece Meral vardı. Sadece onun hüzünlü yüzü… Denizin büyüleyici güzelliği bile onun yüzündeki hüznü silmeye yetmemişti.
    Bir banka oturdum. Elim istemsizce telefonuma gitti. Ekrana baktığımda Ebru’nun birkaç kez aradığını gördüm. Arayacağını biliyordum o yüzden de sessize almıştım. Rahatsız edilmek istememiştim. Onu aradığımda haklı olarak sitem ediyordu.
    --Bir tanem. İnan ki telefonum sessize geçmiş. Nasıl olduğunu anlamadım. Az bir işim kaldı. İstersen buluşabiliriz. Seni çok özledim.
    Bu son cümlem onu yatıştırmaya yetmişti.
    --Ben de seni çok özledim, canım. Neredesin şu an?
    --Kadıköy’deyim. Hava çok güzel. İstersen gel, sana kahve ısmarlayayım.
    --Olur. Evde bunaldım zaten. Bir saat sonra yanındayım.
    Ebru’yu beklerken de aklımda sadece Meral vardı. Oysa ne büyük hayallerle gelmiştim bu randevuya. Günlerce ne çok hayaller kurmuştum. Hatta ciddi ciddi evlenmeyi bile düşünmüştüm onunla. Onun yasak bir meyve olduğunu nereden bilebilirdim. Yasak meyve… Ne garip bir tabir oldu. Ama doğru. Yüreğinde bir başkasına ait sevgi taşıyan kadın için en doğru ifade bu olmalı. Tanrım… Ne kadar zor bir şey. Birini deli gibi seviyorsun ama o bir başkasına ait. Yani bir insansın ama yüreğin yok. Yüreğin bir başkasında. İnsanı insan yapan biraz da yüreği. Yürek olmadığında geriye kalan sadece bir beden. Üstelik de ruhsuz, duygusuz bir beden. Onu unutamadığı belli. Nasıl da sesi titriyordu. Nasıl da o anları yaşıyor gibi anlatıyordu. Üç yıl birlikte olduğunu söylemişti. Kim bilir bu üç yılı nasıl yaşadılar. Meral büyük bir heyecan ve coşkuyla sevgisini yaşarken adam farklı duygularla hareket etmiş olmalıydı. Ne de olsa evli… Meral’le dışarıda el ele dolaşacak değil ya. Buluşmak için daha çok sakin ortamları tercih etmiştir. Tabi bu bile stres yaratır insanda. Her an tanıdık biriyle karşılaşma rizikosu… Ne de olsa artık herkesin elinde fotoğraf makinesi var. Habersizce çekilen birkaç kare fotoğraf adamın eşinin eline geçebilirdi. Bu da onun evliliğini sona erdirebilirdi. Adam bunların hesabını yaparken Meral bulutların üzerinde olmalıydı. Mutluluğunu doyasıya yaşıyordu. Ne kadar acımasızca…
    Artık kendimden vazgeçmiş, sadece Meral’i düşünür olmuştum. Onun bu cesur tavırları aklımdan çıkmıyordu. Böylesi bir durumda bile sevgiyi kirletmemesi, isyan etmemesi, hayata küsmemesi benim için şaşkınlık vericiydi.
    Durumunun çok zor olduğunu düşünüyordum. Kim olursa olsun her insan sevdiğiyle beraber uyumak, sabah olduğunda ise onunla uyanmak ister. Gece uykusu kaçtığında o kişinin yanında uyuduğunu görmek kadar mutluluk veren bir başka şey olabilir mi ki. Belki Meral de bu hayalin gerçek olacağını düşünmüştür. Hem de defalarca… O kişiyle uyumak, o kişiyle uyanmanın hayalini kurmuştur. Oysa sevdiği adamın yanında bir başka kadın yatıyor. Bir başka kadın o yatağı paylaşıyor. Bu gerçeği bilmek ayrılıktan bile çok daha büyük bir acı olmalı. Ve her an bu acıyla yaşamak… Yatağa her yattığında, her uyandığında… İnsan doğru dürüst uyuyamaz bile. Zavallı Meral. Bu durumda bile hala gülümseyebiliyordu. Hala kendisine bu acıyı yaşatan kişiye tek kelime olumsuz söz söylemiyordu. Gönüllü bir tutsak olmayı kabul etmişti. Sevgi bu mu. Sevgi bu kadar büyük bir duygu mu.
    İlk kez umutsuz bir sevginin nasıl bir şey olduğunun farkına varmıştım. Meral’in gözünde görmüştüm bu duygunun anlamını. Ne garip… Zaman zaman Ebru’nun gözlerinde de görüyordum bu duyguyu. O anlarda bana ne kadar yakın ya da ne kadar uzak olduğunu sorguluyordum. Yine de pek fazla üzerinde durmuyordum.
    Keşke Meral’le bu şekilde ayrılmasaydık. Ona karşı büyük bir kabalık yaptım. Bana en özelini açan birine karşı böyle davranmamalıydım. Belki de beni bir sığınak olarak görmek istemişti. Öyle ya… Böyle bir sevgi yaşayıp, kimseyle paylaşamamak ne büyük çaresizlik. En azından bir dost gibi dinleyebilirdim onu. Oysa şimdi tüm kapıları yüzüne kapatmış oldum. Yine aynı şeyi yapacak. Yaşadığı yalnızlığı yine içinde tek başına yaşayacak. Her yer, her olay sevdiği kişiyi hatırlatacak. Her ıssız yerde onunla ilgili hayaller kuracak. Belki de kurduğu hayallerinde o kişinin bekar olduğunu düşünecek. Belki yaşadığı mutluluklar dudaklarında bir gülümseme olarak geri dönecek kendisine. Yaşayamadıkları bir özlem olarak içini yakacak. Sonra gerçeğin acımasızlığıyla karşılaşacak. İçi daha bir kararacak, duyguları daha çok kanayacak.
    Çalan telefon beni kendime getirdi. Ebru’ydu.
    --Canım. Ben geldim.
    Kısa zaman sonra beraberdik.
    Beni her gördüğünde yaptığı şey aynıydı. Sımsıkı sarılmak ve bir süre sessizce bu şekilde kalmak… Üstelik de kokumu içine çeker gibi derin derin nefes almak… Yine aynısını yaptı. Sonra da yüzünde çocuksu bir coşkuyla konuşmaya başladı. O kadar neşeliydi ki. Kimi zaman tatlı bir dille bana saldırıyor, kimi zaman da o gün yaşadığı önemli önemsiz ne varsa anlatıyordu. Ben ise dudaklarımda anlamsız bir gülümsemeyle sadece onu izliyordum. Kendime hala gelememiştim. Meral’in içimde yarattığı tahribatın izlerini hala silememiştim.
    --Biliyor musun, Sevgilim… Bu gün öylesine yoruldum ki. Sabahtan beri annemle beraber evde temizlik yaptık.
    Bir şeyler söyleme gereği hissettim.
    --Bu dediğin her evde olan şeyler. İlk kez yapmıyorsunuz ya.
    Muzırca gülümsedi.
    --Ama bu seferki başka…
    Anlamsızca yüzüne baktım.
    --Temizlik, temizliktir. Sebebi niye başka olsun ki.
    Hiç düşünmeden karşılık verdi. Gülüyordu.
    --Sebebini söyleyeceğim ama gülmeyeceksin. Söz ver.
    Başımı salladım. Dudağında çocuksu bir gülümsemeyle tane tane konuştu.
    --Çünkü yarın akşam bana görücü gelecek.
    --Ne! Görücü mü! Sana mı!
    Öyle bir tepki verdim ki, kendim bile şaşırdım. O ise hala gülüyordu.
    --Evet, görücü. Neden şaşırdın ki. Yoksa görücü gelemeyecek kadar çirkin bir kadın mıyım?
    Hala şaşkınlığımı üzerimden atamamıştım.
    --Hayır, onu demek istemedim. Sen benim için elbette ki çok güzel bir kadınsın. Ama bir an boş bulundum işte.
    Neden bilmiyorum ama bu duruma canım sıkılmıştı. Daha önce aklıma böyle bir şey hiç gelmemişti. Asık bir suratla aklıma gelen soruları peş peşe sıraladım.
    --Eeee…? Kimin nesi, kimin fesi bu gelecek olan kişi? Seni nereden tanıyor? Sen tanıyor musun o kişiyi? Ne iş yapıyor? Kaç yaşında? Nereli?
    --Hey, hey… Sakin ol. Ne oluyor sana ya. Bu dediğim ilk kez olmuyor. Yani ilk kez görücü gelmiyor bana.
    --Nasıl yani…? Sana daha önce de görücü geldi mi? Peki, neden bundan benim haberim yok?
    --Her şeyi sana söyleyecek değilim ya. Ne de olsa bekar bir kadınım. Çevremde beni biriyle evlendirerek hayırlı bir işe vesile olmak isteyen pek çok işgüzar kadın var.
    Bir an Melahat teyze aklıma gelmişti. O da işgüzarlardan biriydi.
    --İyi de sen neden izin veriyorsun ki gelmelerine? İki gün önceden temizlikler… Kim bilir baklava, börek de yapmışsınızdır.
    İçimdeki kovamadığım öfkemin farkındaydı. Sadece gülümsüyordu. Sanki dalga geçer gibi konuşuyordu. Bu da benim nedenini bilmediğim bir şekilde canımı sıkıyordu.
    --Gelme, diyemezsin. Ne de olsa ailem de benim bir an önce evlenmemi istiyor. Ne de olsa yaşım geldi de geçiyor bile. Yine de ben, bana görücü gelenler için yasak bir meyveyim.
    --Ne? Ne dedin sen?
    Şaşırmıştı. Bendeki bu tepkinin nedenini anlamamıştı.
    --Şey… Sadece gelme denmiyor. Ne de olsa aracılar iyi bir şey yaptıklarını düşünüyorlar, dedim.
    --Hayır, o değil. Ondan önceki cümle…
    Şaşkınlıkla suratıma bakıyordu sadece. Öyle garip davranıyordum ki.
    --Ne dedim ki?
    --Yasak meyveyim, dedin.
    Gülümsedi.
    --Elbette ki yasak meyveyim. Çünkü ben seni seviyorum. Yüreğimin sahibi sensin. Ben kendimi sana ait hissediyorum.
    Bir an aklıma Meral geldi. Onun hüzünlü yüzü… O da yasak bir meyveydi. Üstelik de herkese… Ebru’nun bir süre gözlerine baktım. Ta derinliklerine… Bana o kadar yakındı ki. O kadar sevgi doluydu ki. Üstelik de karşımda o kadar masum bir şekilde duruyordu ki. Bana bir gün bile evlilikten bahsetmedi. Bir kez olsun geleceğe dönük hayallerini benimle paylaşmadı. Öyle bir şey vardı ki aramızda; sanki Ebru her zaman benimdi. Onu kırsam da üzsem de o bana aitti. Meral’i terk eden o adam için şerefsiz demiştim. Kadınların duygularıyla oynayan biriydi çünkü. Benim yaptığım da farklı bir şey değildi. Ben de Ebru’ya aynı ihaneti yapıyordum. Belki de Meral’in bu özel durumu olmasa onunla yakın olmak için her şeyi yapacaktım. Oysa Ebru da Meral gibi davranıyordu. Aşkına sahip çıkıyordu. Geçmişte de ona görücü gelmiş ama benimle bile paylaşmamış. Bu konuyu açmamış.
    Ebru’ya görücü gelebileceği nedense hiç aklıma gelmemişti. Bir an onu evinde görücülerle birlikte düşündüm. Kadınlı erkekli bir grup ve bir yanda Ebru, diğer yanda ise onu gizli bakışlarla incelemeye çalışan bir damat adayı. Belki o da benim Meral’e baktığım gibi Ebru’ya bakacak. Yüzüne, vücuduna… Bir an içimde engelleyemediğim bir öfke nöbetine kapıldım. Ellerini ellerimin arasına aldım. Tüm ciddiyetimle konuşmaya başladım.
    --Önümüzdeki hafta sana bir görücü daha gelecek. Üstelik de sadece seni görmeye de değil. Seni istemeye…
    Yüzündeki gülümseme bir anda dondu. Ne demek istediğimi anlamaya çalışıyordu. Bana garip bir şekilde bakmaya başladı.
    --Bence bir temizlik de bizim için yapın. Çünkü seni isteyecek olan benim annem.
    Sesi titriyordu sanki.
    --Halil. Sen ne dediğinin farkında mısın? Sanki bu sözler biraz evlilik teklifine benziyor. Gülümsedim. Ama yüzümdeki ciddiyeti koruyordum.
    --Biraz garip bir teklif oldu ama evet. Sana evlilik teklifinde bulunuyorum.
    Canım benim. Boynuma öyle bir sarıldı ki. Kemiklerimi kıracak sandım.
    --Oh, Halil… Seni çok seviyorum. Ben seni her şeyden çok seviyorum.
    Sonra kollarını çözdü ve bana sitem etmeye başladı. Bu durumda bile o kadar sevimliydi ki.
    --Bu ne biçim evlilik teklifi. Hani yüzük… Hani önümde diz çökmeler… Biliyor musun, çok kabasın.
    Onun bu tatlı-sert tavrına aynı şekilde cevap verdim.
    --Bana bak. Canımı sıkma. Bu kadarını becerebildiğime şükret.
    Sadece boynuma sarıldı. Bunca insanın içinde yüzümü bol bol öptü. O kadar mutluydu ki. Duygularını o kadar güzel yansıtıyordu ki. Ben de mutluydum. Bunca zaman beraberdik ama ilk kez bu denli farklı duygular hissediyordum. Sanki Ebru’yu kaybetmiş de yeniden bulmuş gibiydim. Ya da zincirlerimin tümü kırılmış gibi… Belki de bir başka yasak meyve dalında kurumasın diye… Yüreğinde bir dünya sevgi barındırırken heba olmasın diye… Ama kıskanmıştım. Ebru’ya görücü gelmesi beni rahatsız etmişti. İlk kez bu duyguyu yaşıyordum. Yani bir başkasının onu elimden alacağı duygusunu…
    --Bunca temizliği boşuna yaptınız. Yarın akşam sana görücü gelmesine gerek kalmadı.
    Yüzünde hala yaşadığı duygusallık vardı.
    --Desene sen işini sağlama almak istedin. Maazallah belki de bana görücü gelen kişiye kapılabilirdim.
    Espri yapıyordu. Bir anlamda gururunun okşanmasını istiyordu belki de.
    --Neden olmasın. Belki gelen kişi benden daha yakışıklıdır. Sen ilk görüşte ona kapılabilirsin. Siz kadınlara güvenilmez. Ben işimi garantiye alayım da. Nasılsa kaporayı verdim. Artık sen benimsin. Seni kimse benden alamaz.
    Kahkahalarla güldü.
    --Kaparo ha… Sen delisin. Sen iflah olmaz bir delisin.
    Günün kalanında da çok güldük. Çok eğlendik. Bol bol geleceğe dair planlar yaptık. Ne de olsa ilk kez evlilikle ilgili konulardan konuşuyorduk.
    xxxx
    Eve geldiğimde annem bir süre yüzüme baktı. Soracağı soruların cevabını yüzümde arıyordu. Daha fazla dayanamadı.
    --Nerede kaldın? Seni merak içinde beklediğimi bilmiyor musun? Nasıl geçti buluşmanız?
    Heyecanlı olduğu belli oluyordu. Ama istemediğim halde görücüye götürerek defalarca bana eziyet etmişti. Eziyet etme sırası bendeydi.
    --Çok iyi geçti. Harika bir gün geçirdik. Ona evlenme teklifinde bulundum. Kabul etti. Önümüzdeki hafta istemeye gideceğiz.
    Annem doğal olarak duyduklarına inanmadı. Bu kadarını benden beklemiyordu.
    --Şaka ediyorsun. Ne olur biraz ciddi ol ya.
    Oysa gayet ciddi görünüyordum.
    --Anne. Sence espri yapar gibi bir halim mi var. Hem bu konuda espri yapılır mı. Merak etme, tüm sözlerim doğru. Yakında evleniyorum.
    Hala inanamıyordu. Ben de yemin etmek zorunda kaldım. O zaman öyle bir sevindi ki. Boynuma öyle bir sarıldı ki. Canım anam. Ama ben yine de asıl sürprizi duyduğunda ne diyeceğini, nasıl davranacağını merak ediyordum.
    --Oğlum. İnan bana çok sevindim. Gerçi ben sadece birbirinizi tanıma buluşması yapacağınızı sanmıştım ama sen bunu nasıl becerdin hala anlamıyorum. Demek ki kız da sana karşı bir şeyler hissetmiş.
    --Evet, Anne. Ona evlilik teklifinde bulunduğumda benim boynuma sarıldı. Herkesin içinde beni defalarca öptü.
    Biraz şaşırdı. Önce ne diyeceğini bilemedi. Abarttığımı düşünüyordu.
    --Nasıl yani? Seni öptü mü? Hem de herkesin içinde…?
    O kadar ciddi duruyordum ki. Yemin etsem başım ağrımazdı.
    --Evet. Hem vallaha hem de billaha… Sen oğlunu henüz tanımamışsın.
    --Haklısın, biraz şaşırdım. Ben Meral’in bu kadar istekli biri olduğunu düşünmemiştim.
    İşte tam da sırasıydı. İntikamımı alacaktım annemden. Keyfini ç
  • Peygamberlerden sonra, Eshâb-ı kiramın ve insanların en üstünü. Asıl adı Abdullah bin Ebû Kuhâfe bin Âmir bin Amr bin Ka’b bin Sa’d bin Teym bin Mürre’dir. Babasının adı Osman olup, Kuhâfe lakabıyla meşhûrdur. Annesinin adı ise Selmâ binti Sahr’dır. Ümmül-Hayr lakabıyla tanınmaktadır. Hazreti Ebû Bekir, Peygamber Efendimizden 2 yıl 3 ay küçüktür. Fil vak’asından sonra m. 573 yılında dünyâya gelmiştir. Müslüman olmadan önce adı, Abdüluzzâ veya Abdulkâ’be idi. Peygamberimize ( aleyhisselâm ) îmân ettikten sonra O’nun ismini “Abdullah” olarak değiştirdi. 38 yaşında müslüman olmakla şereflenen Hazreti Ebû Bekir; Peygamber efendimizin vefât ettiği gün halife seçildi. Hilâfeti 2 sene 3 ay 10 gün sürdü. 63 yaşında iken hicretin 13 (m. 634) yılında Cemaziyelâhir ayının yedisinde Pazartesi günü hastalandı. 15 gün hasta olarak yattıktan sonra vefât etti. Vasıyyeti üzerine, hanımı Esma yıkadı. Cenâze namazını Hazreti Ömer kıldırdı. Peygamber efendimizin kabrinin bulunduğu Hücre-i Se’âdete defn edildi.

    Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) Aşere-i Mübeşşerenin yani Cennetle müjdelenen on sahabenin birincisidir. Peygamber efendimizin kayınpederi, Hazreti Âişe’nin babasıdır. Ebû Bekir ( radıyallahü anh )’ın Resûlullah efendimize fevkalâde sadâkat ve sevgisi vardı. Vefâtına, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) ayrıldığından duyduğu aşırı üzüntüsü, gammı ve hasreti sebep olmuştur. Çünkü O’na karşı olan, sevgisi ve bağlılığı kelimelerle tarif edilemiyecek kadar çoktur.

    Peygamber efendimiz de, Ebû Bekir’i ( radıyallahü anh ) çok severdi. O’nun için bizzat kendisine “Sen Allahü teâlânın Cehennemden atîki (yâni azâd ettiği kimse)sin” ve “Cehennemden atîk olan (âzâd edilmiş kimse) görüp sevinmek isteyen kimse, Ebû Bekir’e baksın” buyurması bunun bir alâmetidir. Bir rivâyette de, Ebû Bekir’in annesi Ümmül Hayr-ı Selmâ’nın bir iki evladı olmuş ise de hiçbirisi yaşamamış olduğundan, Hazreti Ebû Bekir doğduğu zaman, annesi kucağına alıp, Kâ’beye götürmüş ve yaşaması için “Allahım bu çocuğu ölümden Âzâd edip bana bağışla!” diye duâ eyleyince; Kâ’be’nin her yanında “Yâ Emetellah, sana müjdeler olsun ki, çocuğun yaşayacak, seni pek sevindirecek Tevrat’da adı Sıddîk olarak bildirildi” nidası geldi. Oradakilerin hepsi bunu duydular. Bu sebeple de Atîk ismini verdiler. Yahud, soy ve sopunda ayıp ve kusur sayılabilecek herhangi bir şey görülmediği için bu lakabı vermişlerdir, denildi.

    Hazreti Ebû Bekir, ilk imâna gelen, müslümanlıkla şereflenen hür erkektir. Kadınlardan ilk imâna gelen Hazreti Hadîce, kölelerden Zeyd bin Harise ve çocuklardan Hazreti Ali’dir. Müslüman olmadan evvel, gençliğinde de Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) arkadaşı idi. Büyük bir tüccârdı. Bütün malını, evini barkını Resûlullah’ın uğrunda harcadı. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ), İslâmiyeti kabûl etmesine kadar geçen 38 senelik hayatında asla içki kullanmamış, putlara tapmamış, her türlü sapıklıktan, hurafelerden kaçınmış, iffetiyle ve güzel ahlâkı ile tanınmış bir kişiydi. Kavmi arasında sevilen ve saygı gösterilen birisi olup, fakîrlere yardım eder, muhtaç olanları gözetirdi. Dürüst bir tüccârdı. Herkesin ona sonsuz bir itimadı vardı.

    Hazreti Ebû Bekir’e Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ), Peygamberliğini bildirip müslüman olmasını teklif ettiği zaman, hiç tereddüt etmeden İslâmiyeti kabûl etmişti. Babası, annesi, çocukları ve torunları da müslümanlığı kabûl etti. Peygamberimizi görüp Eshâb-ı kiramdan olmakla şereflendiler. Eshâb-ı kiramdan hiçbiri, böyle bir şerefe nail olmamıştır.

    O’nun müslüman oluşu hakkında bildirilen haberler çeşitlidir. Şöyle ki; Hazreti Ebû Bekir, İslâmiyeti kabûl etmeden yirmi sene önce, bir rüya görmüştü: “Gökten dolunay inip, Kâ’be-i muazzama’ya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalardan her biri, Mekke evlerinden biri üzerine düşmüş, sonra bu parçalar bir araya gelerek gök yüzüne yükselmişti. Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) evine düşen parça ise, gök yüzüne yükselmemişti. Hadîseyi gören Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) hemen evin kapısını kapamış sanki bu ay parçasının gitmesine mani olmuştu.”

    Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) heyecanla rüyadan uyanmış, sabah olunca, hemen, yahûdi âlimlerinden birisine koşup, rüyasını anlatmıştı. O âlim cevabında: “Bu karışık rüyalardan biridir, onun için tabir edilmez” demişti. Fakat bu rüya, Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) zihnini kurcalamaya devam etmiş, yahûdinin cevabı, O’nu tatmin etmemişti. Bundan dolayı bir zaman sonra ticâretlerinden birinde, yolu rahib Bahîra’nın diyarına uğramıştı. Gördüğü rüyasının tabirini Bahîra’dan istemiş ve şu cevabı almıştı. Bahîra: “Sen neredensin?” dedi. Hazreti Ebû Bekir “Kureyştenim” diye cevap verince, Bahîra: “Mekke’de bir peygamber ortaya çıkıp hidâyet nûru, Mekke’nin her yerine ulaşacak, sen hayatında O’nun veziri, vefâtından sonra da, halifesi olacaksın” deyince Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) bu cevaba çok hayret etmişti. Hatta rahib, O’na şöyle demişti: “Çabuk, şimdi O’na ulaş. Şu anda vahy geldi. Mûsâ aleyhisselâmın da Rabbi olan Allah hakkı için, herkesten önce îmân eyle!” Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) bu rüyasını ve tabirlerini, Peygamber efendimiz, ( aleyhisselâm ) peygamberliğini açıklayıncaya kadar kimseye söylememişti.

    Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), peygamberliğini açıklayınca, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) hemen Peygamber efendimize koşup, “Peygamberlerin, peygamberliklerine delîlleri vardır, senin delîlin nedir?” diye suâl etmişti. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) cevabında: “Bu nübüvvetime delîl, o rüyadır ki, bir yahûdi âlimden tabirini istedin. O âlim karışık rüyadandır, itibar edilmez dedi. Sonra Bahîra rahib doğru tabir etti.” buyurarak, Ebû Bekir’e ( radıyallahü anh ) hitaben: “Ey Ebû Bekir! Seni Hüdâya ve Resûlüne davet ederim.”buyurmuştu. Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekir, “Şehâdet ederim ki, sen Allahü teâlânın resûlüsün ve senin peygamberliğin hakdır ve cihanı aydınlatan bir nûrdur.” diyerek, O’nu tasdîk edip müslüman olmuştu.

    Hazreti Ebû Bekir’in müslüman oluşu, şu şekilde de ifâde edilmiştir: Muhammed aleyhisselâma peygamberlik emri geldiğinde, “Bu sırrı kime söyleyebilirim, bu işi kime açıklayabilirim” diye düşünmüştü. Peygamber efendimizin, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) ile, yakın arkadaşlığı ve bu sebeple de O’na karşı pek fazla sevgisi vardı. Ayrıca Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) çok akıllı ve doğruyu görüp seçebilmesiyle de meşhûrdu. Bunun için, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) nübüvvet sırrını O’na açmayı tasarlamıştı. Sabahleyin, Ebû Bekir’e ( radıyallahü anh ) varmak ve bu sırrı O’na açmak maksadıyla evden çıkmıştı.

    O gece, Peygamber efendimiz böyle düşünürken, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) da şöyle düşünüyordu: “Baba ve dedelerimizin seçtiği din, hiç uygun değildir. Zira, hiçbir zarar ve fayda vermeye kadir olmayan bir heykele ibâdet etmek, akıllıca bir iş değildir. Yerin ve göğün yaratıcısı buna râzı olmaz. Bu düşünceyi ise, Muhammed’den ( aleyhisselâm ) başkasına arz etmek lâyık değildir. Zira, olgun ve akıllı, doğru görüşlü olduğu tecrübe edilmiştir. Yarın, ziyâret için O’na varayım, bu hâli arz edeyim. O ne derse, öyle amel edeyim!” Bu düşünce ile Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) sabahlamış, Peygamber efendimize varmak için evden çıkıp, yolda karşılaşmışlar, birbirlerine karşı “Sözleşmeden birleştik” demişlerdi. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) şöyle söze başlamışlar: “Bir meşveret için, sana geliyordum.” Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) da: “Ben de, bir fikir sormak için yanınıza geliyordum” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm )“Söyle yâ Ebâ Bekir” buyurdular. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ): “Sen her işte öndersin, önce sen söyle!” dediler. Peygamber efendimiz: “Dün, bana bir melek görünüp, Hak teâlâdan (Halkı dine davet eyle!) diye emir getirdi. Ben endişede kaldım. Bugün sana geldim. Seni, İslâm dinine davet ederim. Ne dersin?” buyurdular. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ): “İslâmiyete önce beni kabûl eyle! Çünkü, dün gece sabaha kadar bu fikirde idim. Şimdi ise bu sözü işittim” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buna çok sevinip, Ebû Bekir’e ( radıyallahü anh ) İslâmiyyeti anlattılar. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) da kabûl edip, mü’minlerin serdârı oldu.

    Diğer bir rivâyette ise Hazreti Ebû Bekir, Peygamber efendimize peygamberlik gelmeden önce ticâret maksadıyla Yemen’e gitmişlerdi. Bu seferlerinde, Yemen’de bulunan, Ezd kabilesinden, çok kitap okumuş ve ömrü üçyüzdoksan yıla ermiş bulunan bir ihtiyâra rastlamıştı. Bu ihtiyâr Hazreti Ebû Bekir’e bakıp: “Zannederim ki sen, “Mekke halkındansın” deyince, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) “Evet, öyledir” demiş ve aralarında şu konuşma geçmişti. İhtiyâr: “Sen Kureyşten misin?” “Evet!” “Benî Temimden misin?” Evet!. “Bir alâmet daha kaldı.” Nedir? diye sormuşlar “Karnını aç, göreyim.” “Bundan maksadın nedir, söyle?” “Kitaplarda okudum ki, Mekke’de bir Peygamber gelir. O’na, iki kimse yardımcı olur. Biri genç, diğeri ihtiyârdır. Genç olanı, nice zorlukları kolaylığa çevirir. Çok belâları giderir. O ihtiyâr kişi ise, beyaz benizli, ince belli olup, karnı üzerinde bir siyah ben vardır. Zannederim ki, o kimse sensin. Karnını aç, göreyim” dedi. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) da açmış; göbeği üzerindeki siyah beni görünce, “Vallahi o kimse sensin” deyip, Ebû Bekir’e bir çok vasıyyetlerde bulunmuştu. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ), işini bitirince, vedalaşmak, için ihtiyârın huzûruna varmış, Peygamber efendimiz hakkında bir kaç beyit söylemesini ondan istemiş, bunun üzerine ihtiyâr, oniki beyt okumuş, Ebû Bekir ( radıyallahü anh )’da bunları ezberlemişti.

    Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) seferden Mekke-i mükerreme’ye dönünce, Ukbe İbni Ebû Mu’ayt, Şeybe, Ebû Cehil, Ebü’l Bühterî gibi, Kureyşten ileri gelen kimseler, O’nu ziyârete evine gelmişlerdi. Ebû Bekir onlara hitaben: “Aranızda hiçbir hâdise oldu mu?” buyurmuş. Cevaplarında: “Bundan daha garip bir hâdise olur mu ki, Ebû Tâlib’in yetimi, peygamberlik dâvası ediyor ve sizler, baba ve dedeleriniz, bâtıl dindensiniz diyor. Eğer hatırın olmasaydı, O’nu bu zamana kadar sağ bırakmazdık. Sen O’nun iyi dostusun, bu işi sen hallet” demişlerdi. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) onlardan özür dileyerek, oradan ayrılmış, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Hadîce’nin ( radıyallahü anha ) evinde olduğunu öğrenip, varıp kapıyı çalmış, Peygamber efendimiz kendilerini karşılayınca: “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm ), senin hakkında söylenilenler nedir?” demiş. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Ben Hak teâlânın peygamberiyim. Sana ve bütün Âdemoğullarına gönderildim, îmân getir ki, Hak teâlânın rızâsına vâsıl olasın ve canını Cehennemden koruyasın” buyurdular. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) buna delîl nedir? deyince, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “O, Yemen’de gördüğün ihtiyârın hikâyesi delîldir”, buyurdular. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ): “Ben Yemen’de pek çok ihtiyâr ve genç gördüm” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) cevabında: “O ihtiyâr ki, sana oniki beyit emânet verdi ve bana gönderdi” diyerek o beyitlerin hepsini okudu. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) bunu sana kim haber verdi, deyince; cevabında; “Benden evvelki peygamberlere gelen melek haber verdi” buyurdular. Bunu söyler söylemez, elini bana ver deyip, mübârek elini tutmuş, “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” diyerek müslüman olmuştur. Hayatında ilk defa duyduğu, yüksek bir sevinçle evine müslüman olarak dönmüştür. Nitekim bir hadîs-i şerîfte: “Her kime imânı arz ettiysem, yüzünü buruşturur, tereddütle bakardı. Ancak Ebû Bekr-i Sıddîk ( radıyallahü anh )imânı kabûl etmekte hiç tereddüt ve duraklama etmedi.” buyurulmuştur.

    Hazreti Ebû Bekir, müslüman olunca, hemen çok sevdiği arkadaşlarına gitti. Onları da, müslüman olmaları için ikna etti. Eshâb-ı kiramın ileri gelenlerinden ve Cennetle müjdelenenlerden olan Osman bin Affân, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d İbni Vakkâs, Ebû Ubeyde bin Cerrah gibi yüksek şahsiyetler onun tavsiyesi ile müslüman olmuşlardır.

    İslâmiyeti kabûl eden Hazreti Ebû Bekir’i dininden vazgeçirmek için Kureyş müşriklerinin azılı pehlivanlarından Nevfel bin Adviye, bir ipe bağlayıp işkence etmeye başladı. Kendi kabilesi olan Benî Teym, bunu gördükleri halde aldırış etmediler. Birgün Resûlullah efendimiz, yeni müslüman olanlardan birkaçı ile Erkam bin Erkam’ın ( radıyallahü anh ) Safa tepesindeki evinde oturuyorlardı. Başta Hazreti Ebû Bekir olmak üzere, hepsi bu yeni dinin müşriklere açıklanmasını arzuladıklarını bildirdiler. Henüz açıkça tebliğ edilmek emri verilmemişti. Peygamber efendimiz de: “Ey Ebû Bekir! Bizim sayımız henüz az. Bu işe yetmeyiz” buyurdu ise de, Ebû Bekir’in ve arkadaşlarının arzularının çokluğundan onları kıramadı. Hemen Mescid-i Haram’ın bir tarafına topluca oturdular. O sırada müşrikler de orada toplu halde bulunuyorlardı. Hazreti Ebû Bekir ayağa kalktı. Putlardan yüz çevirip, Allahü teâlâya ve O’nun Peygamberi Muhammed aleyhisselâma inanmanın lâzım olduğunu anlatmaya başlayınca, müşrikler hep birden Ebû Bekir’e ve arkadaşlarına saldırdılar. Yumruk ve tekmelerle ortalığı, alt üst ettiler. Hazreti Ebû Bekir’i fenâ halde tartaklayıp dövdüler. Utbe bin Rebîa, demirli ayakkabılarını Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) yüzüne çarpa çarpa yüzünü gözünü kanlar içinde bıraktı, bilinmez hale getirdi. Benî Teym kabilesine mensûb olan kişiler yetişip ayırmasaydılar öldürünceye kadar dövmeye devam edeceklerdi. Kabilesinden olan kişiler bitkin ve perişan bir hale gelen Hazreti Ebû Bekir’i bir çarşafın içine koyarak evine götürdüler. Hemen geri dönüp Kâ’beye geldiler: “Eğer Ebû Bekir ölecek olursa, yemîn olsun ki, biz de Utbe’yi gebertiriz!” dediler ve yine Hazreti Ebû Bekir’in yanına gittiler.

    Hazreti Ebû Bekir, uzun bir süre kendine gelemedi. Babası ve Benî Teym’liler, O’nu ayıltmak için çok uğraştılar. Ancak akşama doğru kendine gelebildi, gözlerini açar açmaz, ezik bir sesle: “Resûlullah ne yapıyor? O, ne haldedir? Ona da dil uzatmışlar, hakaret etmişlerdi” diyebilmişti; Annesi Ümm-ül-Hayr’a dediler ki: “Sor bakalım, birşey yer veya içer mi?” Hazreti Ebû Bekir’in yemeğe ve içmeğe ne isteği vardı, ne de bir gücü! Ev, tenhalaşınca annesi ona: “Ne yersin, ne içersin?” diye sordu. Hazreti Ebû Bekir gözlerini açtı ve “Resûlullah ne haldedir, ne yapıyor?” dedi. Annesi, “Vallahi arkadaşın hakkında hiçbir bilgim yok!” dedi. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ): “Hattâb’ın kızı Ümmü Cemil’e git, Resûlullah’ı ondan sor!” dedi. Annesi Ümm-ül-Hayr, kalkıp Ümmü Cemil’in yanına gitti ve: “Oğlum Ebû Bekir, senden Abdullah’ın oğlu Muhammed’i ( aleyhisselâm ) soruyor. Acaba ne haldedir?” Ümmü Cemil de: “Benim ne Muhammed ( aleyhisselâm ), ne de Ebû Bekir hakkında bir bilgim var! İstersen seninle birlikte gidelim?” dedi. Ümm-ül-Hayr, “Olur” deyince, kalktılar, Hazreti Ebû Bekir’in yanına geldiler. Ümmü Cemîl, Hazreti Ebû Bekir’i böyle perişan bir vaziyette, yaralar ve bereler içinde görünce, kendisini tutamıyarak çığlık kopardı ve: “Sana bunu yapan bir kavim, muhakkak azgın ve taşkındır. Allah’tan dileğim, onlardan öcünü almasıdır.” dedi. Hazreti Ebû Bekir, Ümmü Cemil’e: “Resûlullah ne yapıyor, ne haldedir?” diye sordu. Ümmü Cemîl, Ona: “Burada annen var, söylediğimi işitir” dedi. Hazreti Ebû Bekir de: “Ondan sana bir zarar gelmez, sırrını yaymaz” deyince, Ümmü Cemîl: “Hayattadır, hali iyidir” dedi. Tekrar “Şimdi o nerededir?” diye sordu. Ümmü Cemîl: “Erkam’ın evindedir.” dedi. Hazreti Ebû Bekir: “Vallahi, Resûlullahı gidip görmedikçe, ne yemek yerim, ne de bir şey içerim!” dedi. Annesi: “Sen, şimdi biraz bekle, herkes uykuya dalsın!” dedi. Herkes uyuyup, ortalık tenhalaşınca, Hazreti Ebû Bekir, annesine ve Ümmü Cemîl’e dayanarak, yavaş yavaş Resûlullah’ın yanına vardı. Sarılıp öptü. Müslüman kardeşleriyle kucaklaştı. Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) bu hali, Peygamber efendimizi çok üzdü. Hazreti Ebû Bekir: “Yâ Resûlallah! Babam, anam sana feda olsun! O azgın adamın, yüzümü gözümü yerlere sürtüp, beni bilinmez hâle getirmesinden başka bir üzüntüm yok! Bu yanımdaki de, beni dünyâya getiren annem Selmâ’dır. Onun hakkında duâ buyurmanızı istirhâm ediyorum. Umulur ki, Allahü teâlâ, Onu senin hürmetine Cehennem ateşinden kurtarır” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, Selmâ’nın müslüman olması için Allahü teâlâya yalvardı. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) duâsı kabûl olunmuştu. Annesi de hidâyete kavuşup müslümanlığı kabûl etti. Böylece ilk müslümanlardan biri olmakla şereflendi.

    Hazreti Ebû Bekir, Peygamber efendimiz ne söylerse, itiraz etmez hemen kabûl ederdi. Hatta herkesin itiraz ettiği meseleleri bile itirazsız kabûllenirdi. Meselâ Peygamberimizin Mi’râc mucizesini kabûl etmeleri böyle oldu. Resûlullah efendimiz, Mi’râc’tan dönüp sabah olunca, Kâ’be yanına gidip Mekkelilere Mi’râcı anlattı. İşiten kâfirler, alay etti. Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış, dediler. Müslüman olmaya niyeti olanlar da vaz geçti. Birkaçı sevinerek Ebû Bekir’in evine geldi. Çünkü bunun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccâr olduğunu biliyorlardı. Kapıya çıkınca hemen sordular: “Ey Ebû Bekir! Sen çok kerre Kudüs’e gittin geldin. İyi bilirsin. Mekke’den Kudüs’e gidip gelmek ne kadar zaman sürer” dediler. Hazreti Ebû Bekir: “İyi biliyorum. Bir aydan fazla”, dedi. Kâfirler bu söze sevindiler. Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülerek, alay ederek ve Ebû Bekir’in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek: “Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı” diyerek, Ebû Bekir’e sevgi, saygı ve güven gösterdiler.

    Ebû Bekir ( radıyallahü anh ), Resûlullahın mübârek adını işitince, “Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmişdir” deyip içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp gidiyor ve “Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekir’e sihir yapmış” diyorlardı. Ebû Bekir hemen giyinip, Resûlullahın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında yüksek sesle, “Yâ Resûlallah! Mi’râcınız mübârek olsun! Allâhü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle, kalbleri alan, rûhları çeken tatlı sözlerini işitmekle ni’metlendirdi. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana feda olsun.” dedi. Ebû Bekir’in sözleri, kâfirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, imânı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) o gün Hazreti Ebû Bekir’e “Sıddîk” dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi.

    Hazreti Ebû Bekir, Resûlullah’ın en yakın dostu idi. Ondan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekke’den Medine’ye hicrette de devam etti. O’na mağara arkadaşı oldu. Mağara’da üç gün kaldıktan sonra, ikisi bir deveye binerek yolculuk ettiler. Medine’ye varıncaya kadar Resûlullah’ın bütün hizmetini O gördü. Medine’deki mescid yapılırken O’nunla beraber çalıştı. Hiçbir hizmetten, fedâkârlıktan geri kalmadı.

    Hazreti Ebû Bekir, Resûlullah efendimizle birlikte bütün harplerde bulunmuş, bir kısmında ordu kumandanlığı vazîfesi kendisine verilmiştir. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber efendimizin muhafızlığını yapmış, Efendimize karşı bedenini siper etmiştir. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te müşriklere karşı büyük kahramanlıklar göstermiştir. Tebük harbinde, sancaktarlık görevini yürütmüştür.

    İslâmın zuhurundan 21 yıl sonra Mekke şehri, müslümanlar tarafından feth edildi. Mekke halkı Hazreti Peygamberin huzûruna gelerek İslâm’ı kabûl etmeye başladılar. Hazreti Peygamber, Safa tepesine oturmuş, yeni müslümanların bîatini kabûl ediyordu. Hazreti Ebû Bekir babasının yanına gelerek: “Babacığım! Artık İslâm’ı kabûl etme zamanı geldi. Haydi, seni Resûlullah’ın yanına götüreyim dedi. Ebû Kuhâfe’nin kabûl etmesi üzerine, Hazreti Ebû Bekir, babasının koluna girerek onu, iki cihanın efendisi Muhammed aleyhisselâmın huzûruna getirdi. Ebû Kuhâfe, gayet ihtiyârdı ve gözleri de görmüyordu. Hazreti Peygamber onları görünce ayağa kalktı ve muhabbet dolu bir sesle: “Ey Ebû Bekir! İhtiyar babana niçin zahmet verdin? Onu buralara kadar yordun. Biz onun ayağına giderdik” diye iltifât buyurdu. İhlâs, takvâ ve sadakat güneşi Hazreti Ebû Bekir “Yâ Resûlallah! Babamın sizin ayağınıza gelmesi daha uygundur” dedi.

    Ebû Kuhâfe’nin müslüman olmasıyla Hazreti Ebû Bekir’in ailesi, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde hiçbir aileye nasip olmayan büyük bir şeref ve fazîlete erişti. Çünkü bir ailede dört kuşak müslümanlık ve sahabîlik tacını başlarına giymiş oldular. Ebû Kuhâfe, oğlu Ebû Bekir’in halife olduğu günleri gördü. Hazreti Ömer’in hilâfeti devrinde îmânlı olarak âhirete göç etti. Hazreti Ebû Bekir hicretin dokuzuncu (m. 631) senesinde Hac kâfilesi başkanlığında görev yapmıştır. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) son hastalıklarında üç gün imamlık görevinde bulunup, onyedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), Ebû Bekir’e ( radıyallahü anh ) uyarak arkasında namaz kılmışlardır.

    Hazreti Ebû Bekir, 10 (m. 632) senesinde, Peygamberimizin vefâtı üzerine Eshâb-ı kiramın sözbirliğiyle halife seçilmiştir. Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâmdan sonra müslümanların halifesi, yani Peygamberimizin vekîli ve müslümanların reîsi, Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk olmuştur. Ondan sonra da sırası ile Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali halife olmuşlardır. Bu dördünün üstünlük sıraları, halifelikleri sırası gibidir. Bunlardan ilk ikisinin, yani Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’in, diğer ikisinden üstün olduğunu Eshâb-ı kiramın ve Tabiîn hazretlerinin hepsi söylemişlerdir. Bu sözbirliğini bütün din âlimleri haber vermektedir. Ebü’l-Hasen-i Eş’âri buyuruyor ki “Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’in (Şeyhaynın), diğer bütün ümmetten üstün olduğu muhakkaktır. Buna inanmıyan ya cahildir veya inatçıdır” Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) buyuruyor ki: “Beni, Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’den üstün tutan, iftira etmiş olur. İftira edenleri dövdükleri gibi, onu döverim.” Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de (Gunyet-üt-Talîbîn) kitabında buyuruyor ki Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâdan istedim ki, benden sonra Ali ( radıyallahü anh ) halife olsun. Melekler dedi ki: Yâ Muhammed Allahü teâlânın dilediği olur. Senden sonra halife, Ebû Bekr-i Sıddîkdır”, Abdülkâdir-ı Geylânî yine buyurdu ki: Ali ( radıyallahü anh ) dedi ki: Peygamber ( aleyhisselâm ) bana dedi ki: “Benden sonra halife Hazreti Ebû Bekir olacaktır. Ondan sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra da Sen ( radıyallahü anh ) olacaksın!”

    Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) buyuruyor ki: Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) doğru sözlüdür. Ondan işittim ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Günah işleyen biri, pişman olur, abdest alıp, namaz kılar ve günahı için istiğfar ederse, Allahü teâlâ, o günahı elbette af eder. Çünkü Allahü teâlâ, Nisa sûresi yüzdokuzuncu âyetinde: Biri günah işler veya kendine zulüm eder, sonra pişman olup, Allahü teâlâya istiğfar ederse Allahü teâlâyı çok merhametli ve af ve mağfiret edici bulur buyurmaktadır” dedi.

    Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) vefât ettiği haberi, Eshâb-ı kiram arasında yayılınca herkesin aklı başından gitti. Hazreti Ömer kılıcı eline alıp, “Resûlullah öldü” diyenin kellesini uçururum, deyip ortaya çıktı. Herkes, üzüntüden ve Ömer’in ( radıyallahü anh ) bu halinden korktuğu halde, Hazreti Ebû Bekir, cesâretini muhafaza ederek, Eshâb-ı kiramın arasına girdi. Onlara Resûlullah’ın da öleceğini, O’nun da bir insan olduğunu bildiren âyet-i kerîmeyi okuyup, te’sîrli sözler söyleyerek nasîhat etti. Halkı sükûna ve huzûra kavuşturdu. Derhal halife seçimi yapıldı. Müslümanlar başsızlıktan, dağınıklıktan kurtarıldı.

    Hazreti Ebû Bekir Pazartesi günü halife seçilince, Salı günü, Mescid-i şerîfe gelip, Eshâbı topladı. Minbere çıktı. Hamd ve senadan sonra: “Ey Müslümanlar! Sizin üzerinize halife ve emir oldum. Halbuki, sizin en iyiniz değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardım ediniz. Fenâ bir iş yaparsam, bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk emanettir. Yalancılık hıyânettir. Sizin zayıfınız, bence çok kıymetlidir. Onun hakkını kurtarırım. Kuvvetine güveneniniz ise, bence zayıftır. Çünkü ondan başkasının hakkını alırım. İnşa Allahü teâlâ, hiçbiriniz cihadı terk etmesin. Cihadı terk edenler zelîl olur. Ben Allah’a ve Resûlüne itaat ettikçe, siz de bana itaat ediniz. Eğer ben Allah’a ve Resûlüne âsi olur, doğru yoldan saparsam, sizin de bana itaat etmeniz lazım gelmez. Kalkınız, namaz kılalım. Allahü teâlâ hepinize iyilik versin.” dedi.

    Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) vefât edince, İslâmiyetten ayrılma tehlikesi birdenbire büyüdü. Her tarafı dehşet bürüdü. Yemen’deki ve başka yerlerdeki memurlar geri gelmeye, kara haberler getirmeğe başladılar. Müslümanlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Mekke, Medine ve Tâiften başka bütün Arabistan halkı İslâmiyetten ayrıldılar. Mürtedlerin sayısı yanında müslümanlar pek az idi. Fakat, Resûlullahın halifesi, zamân-ı seâdetteki gelişmeyi hiç değiştirmemeye ve Resûlullahın niyetlerini yerine getirmeye kararlı idi. Halife seçiminden sonra, Eshâb-ı kiram arasında Hazreti Üsâme’nin sefere gidip gitmemesi hakkında ihtilaf edilmişti. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) Üsâme’yi sekizbin kişilik bir kuvvetle Şam tarafına göndermişti. Mübârek eliyle Üsâme’ye bir de bayrak vermişlerdi. Ordu henüz Medine’den çıkmamıştı. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) vefât ettiler. Muhacirler ve ensar ( radıyallahü anh ) bu kuvvetin Şam’a gönderilmemesini istiyorlardı. Çünkü, bir taraftan yahudi ve hıristiyanlar, diğer tarafdan mürted ve münâfıklar dine saldırıyorlardı. Bu kadar kuvveti kendimizden uzak tutarsak halimiz ne olur! diyorlardı. Hazreti Ebû Bekir, “Kuvvetimiz olmadığını her tarafın boş olduğunu görerek, kurtlar gelip çoluk çocuğumuzu evden çekip götürmeye kalkışsalar, yine bayrağını Resûl-i Ekrem’in ( aleyhisselâm ) mübârek eliyle verdiği Üsâme’nin ( radıyallahü anh ) ordusunu Şam’a göndereceğim” buyurup hemen gönderdi. İslâm düşmanları bu hareketi görüp korktular. Müslümanlar kuvvetli olmasaydı, bu kadar kuvveti uzağa göndermezlerdi, dediler. Mürtedlerle (dinden ayrılanlar) muharebeyi göze aldı. Her tarafa birlikler gönderdi. Medine’ye hücuma hazırlanan düşman üzerine, gece şiddetli bir çıkış yaparak, sabaha kadar savaştı. Hepsini dağıttı. Yanındaki askerlerle birlikte, uzakdaki mürtedlerle muharebeye gitmek üzere devesine bindi. Fakat, Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) halifenin devesinin yularını tutup, “Ey Resûlün halifesi! Nereye gidiyorsun? Sana Resûlullahın Uhud muharebesinde söylediğini söylerim. O gün sana (Kılıcını kınına sok! Ölümünle bizi yakma!)buyurmuştu. Vallahi, sana bir hâl olur ise, müslümanlar, senden sonra düzen bulmaz” dedi. Eshâb-ı kiramın hepsi, Hazreti Ali’yi tasdîk etti. Bunun üzerine halife hazretleri Medine-i münevvere’ye döndü. Sonra, onbir kabileye bölükler gönderdi. Bunlardan Hazreti İkrime emrindeki asker, Yemâme’de, Müseyleme’nin kırkbin askerine karşı gelemedi. Halife, Hazreti Hâlid bin Velîd’i imdâda gönderdi. Hazreti Hâlid, Talha ve Sücâh ve Mâlik bin Nüveyre’yi perişan edip, Medine’ye dönmüştü. Yemâme’de de büyük zafer kazandı. Yirmibin mürted öldürdü. İkibine yakın müslüman şehîd oldu. Amr İbn-i Âs ( radıyallahü anh ) da, Huzâ’a kabilesini hidâyete getirdi. Âlâ bin Hadremi ( radıyallahü anh ) Bahreyn’de çetin muharebeler yapıp mürtedleri dağıttı. Huzeyfe, Arfece ve İkrime, ( radıyallahü anh ) Umman ve Bahreyn’de birleşip, mürtedleri bozdular. Onbin mürted öldürdüler. Halife, Hâlid bin Velîd’i ( radıyallahü anh ) Irak tarafına gönderdi. Hîre’de yüzbin altın cizye aldı. Hürmüz kumandasındaki İran ordusunu bozdu. Basra’da otuzbin kişilik orduyu perişan etti. İmdada gelen büyük ordudan yetmişbin kâfir öldürüldü. Sonra, çeşitli muharebelerle, büyük şehirler aldı. Halife, Medine’de ordu toplayıp, Hazreti Ebû Ubeyde kumandasında Şam taraflarına, Amr İbni Âs’ı ( radıyallahü anh ) da Filistin’e gönderdi. Sonra Yezîd bin Ebû Süfyân’ı Şam’a yardımcı gönderdi. Sonra asker toplayıp, Hazreti Muâviye kumandasında, kardeşi Yezîd’e yardımcı gönderdi. Hazreti Hâlid bin Velîd’i de Irak’dan Şam’a gönderdi. Hazreti Hâlid, askerin bir kısmını Müseynâ’ya bırakıp, birçok, muharebe ve zaferlerle Suriye’ye geldi.

    İslâm askerleri birleşerek Ecnadin’de büyük Rum ordusunu yendiler. Sonra, Yermük’de 46.000 İslâm askeri, Herakliyüs’ün 240 000 askeri ile uzun ve çetin savaşlar yapıp galip geldi. Yüzbinden ziyâde Rum askeri öldürüldü. Üçbin müslüman şehîd oldu. Bu muharebede İslâm kadınları da harp etti. Baş kumandan Hazreti Hâlid bin Velîd’in ve tümen komutanı Hazreti İkrime’nin şaşılacak kahramanlıkları görüldü. Bütün bu zaferler, halifenin cesâreti, dehası, güzel idâresi ve bereketi ile oldu. Yermük savaşı yapılırken, halife Medine’de vefât etti.

    Onun devrinde, İslâm devlet idâresinin temelleri sağlamlaşmış, Kur’ân-ı kerîm’in bir hükmü dışına çıkılmadığı gibi, dinden ayrılmak isteyenlere fırsat verilmemiştir. Mürtedlerle yapılan bu harplerden Yemâme’de, birçok hafız şehîd olmuştu, Hazreti Ömer’in de teklifi ile Kur’ân-ı kerîm’in bir kitap halinde toplanması kararlaştırılıp, bu görev Zeyd bin Sâbit’e ( radıyallahü anh ) verildi. Hazreti Ebû Bekir’in en büyük hizmetlerinden biri de, Kur’ân-ı kerîmi kitap halinde toplatması olmuştur.

    Cebrâil aleyhisselâm her sene bir kerre gelip, o ana kadar inmiş olan Kur’ân-ı kerîm’i, Levh-il-Mahfûz’daki sırasına göre okur, Peygamber ( aleyhisselâm ) efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Âhireti teşrîf edeceği sene, iki kerre gelip, tamamını okudular. Muhammed aleyhisselâm ve Eshâbından çoğu, Kur’ân-ı kerîm’i tamamen ezberlemişti. Bazıları da bazı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı. Muhammed aleyhisselâm ahirete teşrîf ettiği sene, halife Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip, Hazreti Zeyd bin Sâbit’in başkanlığındaki bir hey’ete, bütün Kur’ân-ı kerîm’i kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece, Mıshaf veya Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Otuzüçbin Sahâbîbu Mushaf’ın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Sûreler belli değildi. Üçüncü halife Osman ( radıyallahü anh ) hicretin yirmibeşinci senesinde, sûreleri birbirinden ayırdı, yerlerini sıraladı. Altı tane daha Mushaf yazdırıp, Bahreyn, Şam, Basra, Bağdâd, Yemen, Mekke ve Medine’ye gönderdi. Bugün, bütün dünyâda bulunan mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur.

    Hazreti Ebû Bekir, Eshâb-ı kiramın en çok ilim sahibi olanlarındandı. Her ilimde müracaat kaynağı olmuştur. İslâmî ilimlerin bütün meselelerini bilirdi. Nitekim Resûlullah efendimiz O’nun hakkında “Allahü teâlânın kalbime akıttıklarını, Ebû Bekir’in kalbine akıttım” buyurmuştur. Böylece O, Muhammed aleyhisselâmdan sonra insanların en üstünü oldu. Hicrette O’nun yol arkadaşı idi. Mağarada beraber idiler. Hayatı boyunca Peygamber efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Her işinde O’nun veziri oldu. Bir meselede Eshâb-ı kiram ile istişâre ederken Hazreti Ebû Bekir’i sağına, Hazreti Ömer’i de soluna oturturdu. Görülecek mesele husûsunda, önce bu ikisinin reyini, görüşünü sorar, sonra da diğer Sahâbîlerin görüşlerine yer verirdi. Çünkü Hazreti Ebû Bekir’in ilmi o kadar yüksekti ki, Eshâb-ı kiramın ( radıyallahü anh ) en yükseklerinden olan Hazreti Ömer, Peygamber efendimizin Hazreti Ebû Bekir seviyesinde anlattığı şeyleri anlayamazdı. Hazreti Ömer bir gün geçerken, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Ebû Bekir Sıddîk’a ( radıyallahü anh ) birşey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da, gördü ise de, gelip dinlemeğe çekindiler. Ertesi gün, Ömer’i ( radıyallahü anh ) görünce, “Yâ Ömer, Resûlullah ( aleyhisselâm ) dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim” dediler. Çünkü o dâima, “Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!” buyururdu. Hazreti Ömer, “Dün Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) Kur’ân-ı kerîm’den anlayamadığı bir âyetin mânâsını sormuş, Resûlullah ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, birşey anlıyamadım” dedi. Çünkü Ebû Bekir’in yüksek derecesine göre anlatıyordu. Ömer ( radıyallahü anh ) o kadar yüksek idi ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ), “Ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu” buyurdu. Böyle yüksek olduğu halde ve Arabiyi çok iyi bildiği halde, Kur’ân-ı kerîm’in Hazreti Ebû Bekir’e anlatılan tefsîrini anlıyamadı. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ) herkesin derecesine göre anlatıyordu. Ebû Bekir’in derecesi, ondan çok daha yüksekti. Fakat, bu da, hatta Cebrâil aleyhisselâm dahi, Kur’ân-ı kerîm’in mânâsını, esrârını, Resûlullah’a sorardı. Resûlullah Kur’ân-ı kerîm’in hepsinin tefsîrini Eshâbına bildirmiştir. Kur’ân-ı kerîm’in tefsîri için lâzım olan bütün ilimler, Hazreti Ebû Bekir’de mevcûttu. Yaşadığı zamanda Kureyş’in âlimi olarak tanınırdı. Gayet güzel konuşur, Arap dilinin belagatına da vâkıftı. Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) çok feyizlere kavuşmuş, Kur’ân-ı kerîm’in mânâsına ve hakîkatine âit bütün bilgileri bizzat O’ndan almıştır. Kur’ân-ı kerîm’den hüküm çıkarmak husûsunda üstün bir kudret ve maharet sahibi idi. Âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şeriflerin mânâ ve hakîkatlarına hakkıyla muttali (öğrenmiş) idi. Eshâb-ı kiram ve Tabiînin âlimleri, birçok âyet-i kerîmelerin tefsîrini O’ndan alıp bildirmişlerdir.

    Hazreti Ebû Bekir’in hadîs ilminde de üstün bir hizmeti olmuştur. Resûlullah’ın her haline ve her işine pek yakından vâkıf bulunuyordu. Eshâb-ı kiram, birçok meselede Resûlullah’ın nasıl hareket ettiğini Ebû Bekir’den ( radıyallahü anh ) soruyordu. Kendisinden, Hazreti Ömer bin Hattâb, Osman bin Affân, Aliyyü’l-Mürtezâ, Abdurrahmân bin Avf, Abdullah İbni Mes’ûd, Abdullah İbni Abbas, Abdullah İbni Ömer, Huzeyfet-ül-Yemânî, Zeyd bin Sabit (r.anhüm.) ve daha birçok Sahâbî hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Resûl-i Ekrem’in ( aleyhisselâm ) vefâtından sonra hemen hilâfet işlerine başlaması ve meşgûliyetinin çok olması ve her işittiğini rivâyet edecek kadar uzun yaşamamış olması sebebiyle rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerin sayısı azdır. Bunların 142 adet olduğu kaynak eserlerde zikredilmektedir. Resûlullah efendimizden bizzat işiterek rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerin bazıları şunlardır:

    “Misvak ağzı temizlemeğe, Cenab-ı Hakk’ın rızasına kavuşmağa vesiledir.”

    “Allahü teâlâ’dan ömrünüzün başında ve sonunda afiyet ve yakîn isteyeniz.”

    “İmamlar (halîfeler) Kureyştendir.”

    “Doğruluğa ve iyiliğe dikkat edin, zira bu ikisi Cennete götürür. Yalandan ve kötülükten sakının, zira bunlar Cehenneme götürür.”

    “Peygamberler miras bırakmazlar. Onların bıraktıkları sadakadır.”

    “Peygamberler, rûhunun kabz olunduğu yere (vefât ettikleri yere) defin olunurlar.”

    Ebû Bekr-i Sıddîk’ın ( radıyallahü anh ), fıkıh ilminde üstün bir yeri vardır. Eshâb-ı kiramın en büyük fakîhlerindendi. Resûl-i Ekrem’in zamanında bile fetvâ verirdi. Resûlullah’tan yayılan bütün ilimlere ve feyizlere ayna olmuştu. İslâmî ilimlerin her meselesini bilirdi (ve hükümlerinin hepsine hakkıyla vâkıftı). Eshâb-ı kiramın içinde “fukahâ-ı seb’a” adı ile meşhûr olan yedi büyük âlimden biri de Hazreti Ebû Bekir idi. Fetvâlarının adedi itibarıyla bunların mutavassıtlarındandı? Kendi hilafeti devrinde kurulan dîni müesseselerden (kuruluşlardan) biri de, “İftâ makamı” (fetvâ makamı) idi. Bu kuruluşun en önemli görevi, fıkhî (dini meseleleri araştırıp, tetkik ve tahkîk edip), dînî hükümlerde icma’ın (birliğin) hâsıl olmasına çalışmaktı. Müslümanların sorularına cevap vermek sûretiyle, hem onlara faydalı olunuyor, hem de, ilmin gelişmesi temin ediliyordu (sağlanıyordu). İslâmiyetin zimmîlere (gayri müslim vatandaşlara) tanıdığı bütün haklar eksiksiz yerine getirilmekteydi.

    Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk, tasavvuf ilminin bütün yüksek marifetlerine kavuşmuştu. Resûlullah’ın kalbine akıtılan feyizlerin, marifetlerin hepsi O’na da verilmişti. Resûlullah’tan sonra Allahü teâlâyı en iyi tanıyan ve en çok ibadet eden O’dur. Tasavvuf, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) izinde bulunmak, O’nun gösterdiği yoldan ayrılmamaktır. İnsanların yaratılışları ayrı ayrı olduğu için tasavvuf yolları da ayrılmıştır. Bu ümmetin sonra gelen evliyâsı, Resûlullah’tan gelen feyizlere, nûrlara iki yoldan kavuşmuştur. Birisi nübüvvet yolu, diğeri de vilâyet yoludur. Müslümanlar, nübüvvet yolunun bütün marifetlerine, Hazreti Ebû Bekir vasıtası ile kavuşmuşlardır. Eshâb-ı kiramın hepsi, Allahü teâlâya bu yoldan kavuştular.

    Ebû Bekr-i Sıddîk ( radıyallahü anh ) Neseb ilminde de yükselmişti. Arapların soylarına âit vak’aları (olaylar) en iyi bilendi. Aralarındaki kan davalarını halleder, O’nun hakemliğine ve kararlarına itirazları olmazdı.

    Hazreti Ebû Bekir’in fazîletleri, üstünlükleri çoktur. Bunların her biri, Kur’ân-ı kerîm’in, hadîs-i şerîflerin ve Eshâb-ı kiram ile diğer din âlimlerinin haber vermesiyle anlaşılmıştır. Bu ümmet içinde, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) sonra olma se’âdetinin sahibi, Ebû Bekir Sıddîk’dır. Çünkü dîni kuvvetlendirmek ve Peygamberlerin efendisine yardım etmek için, malını dağıtmakta, cihad etmekte, yani düşmanlarla şiddetli mücadele etmek ve şânını, şerefini kaybetmekte, öncelerin öncesi odur. Ebû Bekir Sıddîk’ın ( radıyallahü anh ) diğer müslümanların en üstünü olmasının sebebi, imâna gelmekte, malının çoğunu ve canını feda etmekte ve her türlü hizmette, başkalarının önünde bulunmasıdır. Hadid sûresinin onuncu âyetinde: “Mekke-i Mükerreme’nin fethinden önce malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihden sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cenneti va’d etti” âyet-i kerîmesi, onun için indirilmiştir ve yine Tevbe sûresinin yüzüçüncü âyetinde, “Önce imâna gelenlerden, her fazilette öne geçenlerden, hem Mekke’den gelen Muhacirlerden, hem de Medine’de bunları karşılayıp, yardım eden Ensârdan, önde olanlardan ve iyilikte bunların izinde gidenlerden Allahü teâlâ râzıdır. Hepsini sever. Onlar da, Allahü teâlâdan râzıdır. Allahü teâlâ, onlara Cenneti hazırladı. Cennette sonsuz kalacaklardır” buyuruldu.

    Feth sûresi onsekizinci âyetinde, “Ağaç altında, sana söz veren mü’minlerden, Allahü teâlâ elbette râzıdır” müjdesine, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) de dahildir. Nitekim Resûlullah ( aleyhisselâm ) de “Ağaç altında benimle sözleşenlerden hiçbiri Cehenneme girmez!” buyurdu. Bu sözleşmeye “Bi’at-ür-Rıdvân” denir. Çünkü, Allahü teâlâ, bunlardan râzıdır. Bunlar, bindörtyüz kişi idi.

    Bedir Gazâsında, Ramazan-ı şerîfin onyedinci Cuma günü, Temmuz ayının öğle sıcağında, iki taraf hücum etmişti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Ebû Bekir, Ömer, Ebû Zer, Sa’d ve Sa’îd ile (radıyallahü anhüm) kumanda yerinde oturmuştu, İslâm askeri sıkıntı çekiyordu. Sa’d ve Sa’îd’i ( radıyallahü anh ) yardımcı gönderdi. Sonra Ebû Zer’i ( radıyallahü anh ) gönderdi. Sonra, Ömer’i ( radıyallahü anh ) gönderdi. Bir saat geçti. Ebû Bekir, sıkıntının azalmadığını görerek, kılıcını çekip, atını sürerken, Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) elinden tutup, “Yanımdan ayrılma ya Ebâ Bekir! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor.” buyurdu. Hicretten evvel altı köle âzâd etmiştir. Yedinci olarak Bilâl-i Habeşî’yi ( radıyallahü anh ) âzâd edince, hakkında Leyl sûresi onyedinci: “Takvâ sahibi olan Cehennem ateşinden uzaklaştırılacaktır” âyet-i kerîmesi indirildi. İbni Ömer ( radıyallahü anh ) Resûlullah’dan ( aleyhisselâm ) bildirdi. Resûlullah ( aleyhisselâm ), Hazreti Ebû Bekir’e: “Sen benim havuz başında ve mağarada arkadaşımsın” buyurdu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) kâfirlerden mağarada saklanınca, gizli ve aleni herşeyine vâkıf olan sadece Ebû Bekir idi. O ise, sâdık, sıddîk, muhlis mü’minlerdendi. Halini bildiği için, bu korkulu yerde onunla arkadaşlığı tercih etti. Bu hicret Allahü teâlânın izni ile idi. Demek ki, Allahü teâlâ, Habîbine, başka akraba ve yakınlarını değil, özellikle Hazreti Ebû Bekir Sıddîk’ı arkadaş etti. Bu özellik Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) şerefini ve diğerlerinden üstün olduğunu göstermektedir.

    Hazerde ve seferde Resûlullahdan hiç ayrılmadı, hep yanında bulundu. Bu da Resûlullaha olan sevgisinin doğruluğunu, O’nun arkadaşı olduğunun açık delîlidir. Resûlullahı o kadar severdi ki, malını, canını, her şeyini O’nun için feda etmiş ve her an fedaya hazır halde idi.

    Tevbe sûresi kırkıncı: “Mekke kâfirleri onu Mekke’den çıkardıklarında ikinin ikincisi, (ya’nî Hazreti Ebû Bekir) ile mağaradaydılar” âyeti ile, Allahü teâlâ onu, Resûlullahın ikincisi kıldı. Bunda Hazreti Ebû Bekir için son derece üstünlük vardır. Bazı âlimler, Hazreti Ebû Bekir, çoğu zaman Resûlullahın yanında idi, dediler.

    Resûlullahı insanları imâna davet etti. Ebû Bekr-i Sıddîk îmân edenlerin birincisi oldu. Böylece imânda O’nun ikincisi oldu. Sonra Hazreti Ebû Bekir insanları Allah’a ve Resûlüne imâna çağırdı. Birçokları bu çağrıyı kabûl etti. Böylece davette de ikincisi oldu. Her savaşta Resûlullahın yanında idi. Bedir’de de O’nun ikincisidir. Resûlullahı hastalanınca, O’nun yerine insanlara imam olup, öne geçti. Bu husûsta da ikinci oldu. Resûlullahdan sonra O’nun türbesine defin olunmada da ikincisi oldu. Bunlar hep O’na en yakın olma delîlleridir. Allahü teâlâ, Resûlünün arkadaşı olarak, Hazreti Ebû Bekir’i Kur’ân-ı kerîm’de bilhassa bildiriyor ve: “O vakit Peygamber, arkadaşına, mahzûn olma!” diyordu” buyuruyor. Üçüncüleri Allahü teâlâ idi. Allahü teâlânın kendisiyle olduğu bir kimse ise, şüphesiz, şeref ve fazîlet yönünden diğerlerinden üstündür.

    Hazreti Ebû Bekir’in ismi geçince, Hazreti Ömer şöyle dedi: “Ömrümdeki bütün amelimin Hazreti Ebû Bekir’in, bir gün ve gecelik ameli gibi olmasını isterdim. O’nun o mes’ûd gecesi ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile birlikte mağaraya gitti. Mağaraya varınca, “Allah için, yâ Resûlallah içeri girmeyin! Ben gireyim, içerde zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem gelmesin” dedi ve içeri girdi. İçeriyi süpürüp temizledi. Sağında solunda birçok irili ufaklı delikler gördü. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı. Bir iki delik kaldı. Onları da ayakları ile kapayıp, sonra Resûlullaha, içeri girmesini söyledi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) içeri girdi ve mübârek başını Ebû Bekir’in kucağına koyup uyudu. Ayağını yılan soktu. Resûlullah uyanır korkusuyla, sabredip, hiç hareket etmedi. Gözyaşı Resûlullahın mübârek yüzüne damlayınca: “Ne oldu yâ Ebâ Bekir?” buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir ayağım ile kapattığım delikten bir yılan ayağımı soktu. Ayağımı çekersem çıkıp size zarar vereceğinden korkuyorum, dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ayağını çek buyurdular. Ayağını çekince heybetli ve zehirli bir yılan çıktı. “Ey utanmaz yılan, benim mağara arkadaşıma, sırdaşıma eziyyet etmeğe Allahü teâlâdan korkup, benden utanmıyor musun?” buyurdu. Yılan, “Ey Allahın Habîbi, insanların, cinnin Peygamberi. Sana yalnız insanlar değil, hayvanlar, kuşlar, yılanlar, karıncalar, hepsi âşıktır. Hattâ bu köleniz gözü yaşlı, büyüklerimizden yüksek vasıflarınızı dinlemiş, mübârek yüzünüzü görmeğe âşık olmuştur. Bu mağarayı şereflendireceğinizi biliyordum. Onun için çok zamandan beri bu sıkıntılı mağarada gece gündüz demeyip yolunuzu bekliyordum. Sıddîk, bu karanlık mağaraya sabahı, siz de güneşi getirdiniz. Fakat Sıddîk, sizi görmeme mani olunca benden korku ve haya kalktı. Bu küstahlığa cesâret ettim.” diyerek özür diledi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) özürünü kabûl etti. Hazreti Ebû Bekir’in yarasına mübârek tükrüğünden sürdü. Hemen iyi oldu.

    Peygamberimize, ( aleyhisselâm ) bir gümüş yüzük hediye getirmişlerdi. Hazreti Ebû Bekir’e, “Yâ Atîk, bu yüzüğü bir kuyumcuya götür. Üzerine (Lâ ilahe illallah) yazılsın.” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir yüzüğü alıp kuyumcuya götürdü. Bu yüzüğün üzerine “Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah” yaz, dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ), böyle emretmemişdi. Fakat Allahü teâlânın ism-i şerîfi ile Resûl-i Ekrem’in ism-i şerîfinin ayrı olmasını uygun görmemişti.

    Kuyumcu Hazreti Ebû Bekir’in söylediği gibi yazdı. Hazreti Ebû Bekir kuyumcudan alıp, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) götürürken Hak teâlâ Cebrâil aleyhisselâma, “Çabuk git, Habîbimin yüzüğüne Ebû Bekir ismini yaz, çünkü Ebû Bekir benim ismim ile Habîbimin isminin ayrı olmasını uygun bulmadı. Ben de Habîbimin isminden Ebû Bekir’in ismini ayırmağı uygun görmedim” buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm derhal yetişip, mübârek yüzük Hazreti Ebû Bekir’in elinde iken ve haberi yok iken yüzüğe Ebû Bekir ismini yazdı. Sonra Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) yüzüğü Sultân-ı enbiyâya teslim etti. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) yüzüğe baktılar. Yüzüğün üzerinde (Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah, Ebû Bekir Sıddîk) yazılı idi. Hazreti Ebû Bekir’e bu yüzüğün üstüne yalnız Lâ ilahe illallah yazılması söylenmişti. Halbuki fazla yazılmış hikmeti nedir? diye sordular. Hazreti Ebû Bekir çok utandı, terledi. Bir cevap vermeden Cebrâil aleyhisselâm gelip, Hak teâlânın selâmını söyledikten sonra, Ebû Bekir’in kendi adının yazıldığından haberi yoktur, ben yazdırdım. Habîbim üzülmesin buyurduğunu söyledi ve olanları anlattı.

    Hazreti Ebû Bekir, müslüman olunca Allahü teâlânın rızası, Habîbullahın aşkı için seksenbin altın fakîrlere sadaka verdi. Kırkbin altını gizli, kırkbini de aşikâre vermişti. Bundan sonra giyecek elbisesi bile kalmamıştı. Sonra eski bir mutaf (keçi kılından dokunmuş elbise) eline geçti. Arkasına giydi. Namaz vakitleri haricinde göğsüne kadar tandıra girer, mutafı arkasına alırdı. Namazları evinde kılardı. Böylece üç gün geçti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) dördüncü gün sabah namazından sonra Eshâb-ı kirama dönerek,“Ebû Bekir Sıddîk üç gündür mescide gelmiyor. Acaba hasta mıdır, gidip hatırını soralım” buyurdular. O sırada Cebrâil aleyhisselâm siyah mutaf giymiş vaziyette geldi. Resûl-i ekrem Cebrâil aleyhisselâmı görünce rengi değişti. Ey kardeşim Cebrâil bu ne haldir? diye sordular. Yâ Resûlallah gökteki bütün melekler böyle giydiler, dedi. Neden bu şekilde giydiler diye sorunca, Yâ Resûlallah! Hazreti Ebû Bekir Hak teâlânın rızası ve senin dinin uğruna, kırkbini gizli, kırkbini de aşikâre olarak seksenbin altın sadaka verdi. Hiç giyeceği kalmadığı için üç gündür mescide gelemedi. Hak teâlâ sana selâm edip, Hazreti Ebû Bekir’e bir elbise gönderilmesini emir buyurduğunu haber verdi. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) eshâbına, “Kimde bir fazla elbise varsa versin! Hak teâlâ ona çok sevâb verip, Firdevs Cennetinde bana komşu yapacaktır.” buyurdu. Eshâb-ı kiramın hiçbirinin fazla elbisesi yoktu. Sonunda bir Sahâbî başka birisinden bir elbise bulup, Hazreti Ebû Bekir’e gönderdi. Hazreti Ebû Bekir o elbiseyi giyip, Resûl-i Ekrem’in huzûru ile şereflenmek için yola çıktı. Henüz huzûra varmadan Cebrâil aleyhisselâm gelip, Yâ Resûlallah! Hak teâlâ sana selâm edip, Ebû Bekir’i karşılamanızı emir buyurdu, dedi, Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hazreti Ebû Bekir’e karşı çıkıp musâfeha etti. Bütün Eshâb-ı kiram da musâfeha edip, hepsi candan Hazreti Ebû Bekir’e duâ ettiler.

    Eshâb-ı kiramın büyüklerinden Ebû Sa’îd-i Hudrî ( radıyallahü anh ) şöyle bildiriyor: Birgün Resûlullah ( aleyhisselâm ) hutbe okuyordu. Hutbelerinde: “Allahü teâlâ bir kulunu dünyâ ile kendi katında olan arasında serbest bıraktı. O da, Allahü teâlâ katında olanı seçti” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir bunu duyunca ağladı. Kendi kendime, bu zatı hangi şey ağlatıyor. Kulunu Allahü teâlâ, dünyâ ile kendi katında olan arasında serbest bıraktı, o da Allahü teâlâ katında olanı seçti. Ebû Bekr-i Sıddîk bizim en âlimimiz idi. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Ona, “Ey Ebû Bekir, ağlama! Arkadaşlığı ve malı bana Ebû Bekir’den daha bereketli olan yoktur. Eğer ümmetimden dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği ve muhabbeti vardır.” Hazreti Ebû Bekir’in mescide açılan kapısı hariç, diğer bütün kapıları kapattırdı. “Onun kapısında nûr görüyorum.” buyurduğundan, âlimler, bu kendisinden sonra onun halifeliğine işârettir, dediler.

    İbni Münzir, Hazreti Ali’den ( radıyallahü anh ) bildirir: “Bu ümmetin Resûlullahdan sonra en üstünü Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman’dır ( radıyallahü anh )” sonra da kendisinin olduğunda ittifâk vardır. Hazreti Ebû Bekir’den başka hiç kimse Cebrâil aleyhisselâmdan vahiy işitmemiştir.

    Resûlullah efendimiz, Mi’râc gecesi Cebrâil aleyhisselâma: “Ümmetimin hepsine sual, hesap var mıdır?” diye sordu. “Ebû Bekir’den başka herkese vardır. Ona, (Buyur! Hesapsız Cennete gir!) denilecektir. O da (Yâ Rabbî! Dünyâda beni sevenleri bana bağışla, onlarla birlikte Cennete girelim) diyecektir.”

    Diline hâkim olmak, lüzumsuz hiçbir söz söylememek için mübârek ağzına taş koyardı. Mecbûr olmadıkça asla dünyâ kelâmı söylemezdi. Bir hadîs-i şerîfte: “Ebû Bekir’in imânı, bütün mü’minlerin imânları ile tartılsa, Ebû Bekir’in imânı ağır gelir” buyuruldu.

    Hazreti Ömer anlatır: “Tebük gazâsında, Resûlullah ( aleyhisselâm ) herkesin sadaka getirmesini emir buyurmuştu. O sırada benim de malım çok idi. Her zaman Hazreti Ebû Bekir hepimizden fazla sadaka verirdi. Bu sefer de ben en fazla vereyim düşüncesiyle malımın yarısını götürdüm. Resûlullah, “Ey Ömer evine ne kadar mal bıraktın!” buyurdu. Bunun kadar da evimde var dedim. O esnada, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) geldi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) O’na da, “Evine ne kadar mal bıraktın!” buyurdu. Hiç bir şey bırakmadım dedi.“İkinizin arasındaki fark, cevaplarınız arasındaki fark kadardır.” buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir ile Ebûdderdâ ( radıyallahü anh ) beraber bir yolda giderken, dar bir yere geldiler. Hazreti Ebûdderdâ önde, Hazreti Ebû Bekir arkada yürürlerdi. O sırada, karşıdan Resûl-i Ekrem parlak ay gibi göründü. Hazreti Ebûdderda’ya hitaben: “Neden Ebû Bekir’in önünde yürüyorsun! Onun daha üstün olduğunu bilmiyor musun? Böyle gitmek edebe aykırı değil midir?” buyurdu. Ebûdderdâ ( radıyallahü anh ) hatasını anlayıp tevbe etti.

    Birgün Eshâb-ı kiram Resûlullaha, Hazreti Ebû Bekir’den şikâyet için gelip, “Yâ Resûlallah! Hazreti Ebû Bekir, odasında yalnız başına ciğer kebabı yer, kokusunu duyarız, bizi hiç davet etmez” dediler. “Bir daha böyle yaptığında, bana haber verin, beraber evine gidelim!” buyurdu. Birgün haber verdiler. Resûl-i ekrem, hemen kalkıp, Hazreti Ebû Bekir’in evine gitti. Ateş ve kebap yoktu. “Yâ Ebâ Bekir, sen ciğer kebabı yiyor muşsun, bize de var mıdır?” buyurdu. Yâ Resûlallah, ben ciğer kebabı yemiyorum, pişen kendi ciğerimdir, dedi. Resûlullah, bunun nasıl olduğunu sorunca: “Hak teâlâ, bana İslâm Dinini nasîb etti. Habîbine dost eyledi. Eshâb-ı kiram arasında büyük yer verdi. Acaba kıyâmet gününde hâlim ne olur, bu kadar ni’metin şükrünü yapabilir miyim, diye korktuğumdan, ciğerim kebap oluyor” cevabını verdi. Bunu işitince, Eshâb-ı kiramın, Hazreti Ebû Bekir’e olan muhabbetleri daha çok arttı.

    Birgün Resûlullah efendimiz, Eshâbı ile mescidde otururken, Cebrâil aleyhisselâm geldi. Resûl-i Ekrem’e, Hazreti Ebû Bekir’in bir saat ibâdeti yetmiş yıllık ibâdet yerini tutar, dedi. Resûl-i Ekrem, birşey söylemeyip, Hazreti Bilâl’e Ebû Bekir’i ( radıyallahü anh ) çağırmasını emir buyurdu. Hazreti Ebû Bekir’e haber gidince, hemen yola çıktı. Resûlullah Hazreti Ebû Bekir’i karşıdan görünce, karşılayıp, yanına oturttu. Evde ne yapıyordun diye sordu. Hatırıma şu gelmişti: “Hak teâlâ Cenneti ve Cehennemi yarattı. Her ikisini de dolduracağını diledi (takdîr etti). Hak teâlâdan, vücudumu Cehennemi dolduracak kadar büyük yapmasını diledim. Böylece hem Hak teâlânın takdîri yerine gelmiş, hem de bütün insanlar Cehennem korkusundan kurtulmuş olurlar cevabını verdi. Eshâb-ı kiram, Hazreti Ebû Bekir’in bu yüksek arzulu duâsını çok beğenip, O’na, hayır duâ ettiler.

    Resûl-i Ekrem bir gün: “Bu gün içinizde oruçlu olan var mıdır?” buyurunca; Hazreti Ebû Bekir, ben oruçluyum, dedi. “İçinizde kim, bugün cenâzede bulundu?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, ben bulundum, dedi. Yine: “İçinizden kim, bugün bir fakîre yemek verdi?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, ben verdim cevabını verdi. Sonra: “İçinizden kim, bugün hasta yokladı?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, ben yokladım dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ): “Bu kadar hasletlerin bulunduğu kimse, muhakkak Cennete girer” buyurdu. Cennete girmekten maksat, kötü işlere yapılan cezayı görmeden, hesapsız Cennete girmektir, denilmiştir.

    Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Bize her ni’met verene, iyilik edene mükâfatını verdik. Fakat Ebû Bekir’in iyiliğinin, ikramının karşılığını veremedik. O’na, Hak teâlâ hazretleri, kıyâmette ikramda bulunacak, mükâfatını verecektir. Bana Ebû Bekir’in malının verdiği fayda gibi hiç kimsenin malının faydası olmadı. Dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim. Fakat ben Hak teâlânın dostuyum.” Hazreti Ömer: “Hazreti Ebû Bekir, bizim Seyyidimiz, büyüğümüz, hayırlımızdır. Resûl-i Ekrem’e hepimizden çok sevgilidir” buyurmuştur.

    Hazreti Ebû Bekir, Resûlullahın vefâtından sonra, her geçen gün biraz daha zayıflıyordu. Birgün kızı Âişe-i Sıddîka hazretleri bu zayıflamanın sebebini sordu. Cevabında: “Beni, Muhammed aleyhisselâmın ayrılığı böyle zayıflattı” buyurdu.

    Hazreti Âişe anlatır: Babam vefât edince, Eshâb-ı kiram nereye defn edelim diye tereddüde düştüler. O halde uyumuşum. Kulağıma, “Dostu dosta kavuşturun” diye bir ses geldi. Uyandım, Eshâb-ı kirama anlattım. Onlar da aynı sesi işittiklerini söylediler. Hatta mescidde namaz kılanlar da, işittik dediler. Artık müşavereye lüzum kalmamıştı. Habîb-i Ekrem’in yanına defn ettiler.

    Hazreti Ebû Bekir, son hastalığında: “Halifeliği kime bırakacağım husûsunda tekrar istihâre ettim. Hak teâlâdan, rızâsına uygun olmasını diledim. Bilirsiniz, yalan söylemem. Hiçbir akıllı kimse de, Hakteâlâya kavuşma zamanında kendisine iftira edilmesini istemez ve müslümanları aldatmayı uygun bulmaz” buyurdu. Orada bulunan Eshâb-ı kiram, ey Allah’ın Resûlünün halifesi! Senin doğruluğunda şüphemiz yoktur. Söyleyeceklerini söyle dediler. Şöyle buyurdu: Gecenin sonuna doğru uyumuşum. Resûl-i Ekrem’i rüyada gördüm. İki beyaz elbise giymişti. O elbiselerin eteklerini ben tutuyordum. O sırada elbiseler yeşil olup, parlamağa başladı. Bakanların gözlerini alırdı. İki yanında, uzun boylu, gayet güzel yüzlü, nûr elbiseli ve bakanlara neşe veren iki kimse vardı. Resûl-i Ekrem selâm verip musafeha etmekle beni şereflendirdi. Mübârek elini göğsüme koydu. Üzüntüm gitti. “Yâ Ebâ Bekir, seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı” buyurdu. Uykuda o kadar ağlamışım ki, evdekiler uyanmışlar. Sonradan bana söylediler. Ben de seni özledim, yâ Resûlallah dedim. “Bu ümmet için âdil, sâdık, yerde ve gökte herkesin rızasını kazanmış, zamanın en temiz olan Fârûk’u (Hazreti Ömer’i) halife seç!” buyurdular. Yanındakileri göstererek: “Bunlar, dünyâda vezirlerin, vefâtın zamanında yardımcıların, Cennette komşularındır. Bana senin isminin gökte melekler arasında, yerde halk arasında Sıddîk olduğunu haber verdiler” buyurdu. Yâ Resûlallah, anam babam sana feda olsun, bu iki kişiyi tanıyamadım ve onlar gibi kimse de görmedim, dedim. “Bunlar Cebrâil ve Mikâil’dir” buyurdular. Sonra gittiler. Uyandım. Yüzüm gözyaşlarımdan ıslanmış, evdekiler baş ucumda ağlıyordu.

    Hazreti Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) ölüm hastalığında çocuklarını Hazreti Âişe’ye, iki oğlan, iki kız olarak ısmarladı. Hazreti Âişe, benim bir kız kardeşim var, ikincisi hangisidir? diye sordu. “Hanımım hâmiledir. Kızı olacağını zan ediyorum” buyurdu. Hakîkaten vefâtından sonra, hanımının bir kızı oldu.

    Hazreti Ebû Bekir ( radıyallahü anh ), hicretin onüçüncü yılında vefât edince, Medine’de herkes ağladı. Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) işitince, ağlayarak geldi ve “Hilâfet bugün tamam oldu” buyurdu. Kapı önünde durup:

    Yâ Ebâ Bekir! Sen, Resûlullahın sevgilisi, arkadaşı, dert ortağı, sırdaşı ve müşaviri idin. Önce İslama gelen sensin. Senin imânın, hepimizin imânından daha saf oldu. Senin yakînin, daha kuvvetli, Allah’dan korkun daha büyük oldu. Herkesten zengin, herkesten daha cömert sen idin. Resûlullaha en şefkatli, en yardımcı, sen idin. Resûlullah ile sohbetin, hepimizin sohbetinden daha iyi idi. Hayır sahiplerinin birincisi sensin. Senin iyiliklerin, hepimizinkinden çoktur. Her iyilikte ileridesin. Resûlullahın huzûrunda, senin derecen en yüksek oldu. O’na en yakın, sen oldun. İkramda, ihsânda, güzel huylarda, boyda, yaşda, O’na en çok benzeyen, sen oldun. Allahü teâlâ, sana, çok mükâfat versin ki, Resûlullaha herkes yalancı derken sen, doğru söylüyorsun, inandım dedin. Sen, O’nun kulağı ve gözü gibi idin. Allahü teâlâ seni, Kur’ân-ı kerîmde (sıdk) ismi ile şereflendirdi. Resûlullaha, en sıkıntılı zamanlarında yardımcı oldun. Sulhda, O’nun huzûrunda, harplerde, O’nun yanında idin, O’nun ümmetinin halifesi, O’nun dininin koruyucusu idin. Câhiller dinden çıkarken, sen İslâm dinine kuvvet verdin. Herkes şaşırdığı zaman, sen kükremiş arslan gibi ortaya çıktın. Herkes dağılırken sen Muhammed Mustafa’nın ( aleyhisselâm ) yolunu tuttun. Eshâbın az konuşanı ve en belîği, edîbi sen idin. Her sözün, her buluşun doğru, her işin temizdi. Gönlün herkesten kuvvetli, yakînin hepimizden sağlam idi. Her işin sonunu, önceden görür, geri kalmışları İslama sokarak aydınlatırdın. Mü’minlere şefkatli, af edici baba idin. İslâm’ın ağır yükünü sen taşıdın, İslâm’ın hakkını herkes elden kaçırırken, sen yerine getirdin. Sen rüzgarların oynatamıyacağı bir dağ gibi idin. İşin doğruluk idi, ilim idi. Sözün mertçe, doğruyu bildirmek idi. Gerici düşüncelerin, bozuk inançların kökünü kazıdın. Hak dinin ağacını diktin. Güçlükleri, müslümanlara kolaylaştırdın. Küfür ve mürtedlik ateşini söndürdün. Allah’ın dinini, sen doğrulttun. İslama, imâna sen kuvvet oldun. Göklerde, melekler arasında, senin derecen çok büyüktür. Muhacirler ve Ensâr arasında, senden ayrılık yarası çok derindir) buyurdu. Ve çok ağladı. Mübârek gözlerinden yaşlar aktı. Sonra: “Allahü teâlânın kaza ve kaderine râzı olduk. Verdiği elemleri kabûl ettik. Yâ Ebâ Bekir! Resûlullahdan ayrılık acısından sonra, bize senin vefâtından daha acı bir musîbet gelmedi. Sen mü’minlere sığınak, dayanak ve gölge idin. Münâfıklara karşı çok sert ve ateşli idin. Allahü teâlâ, seni Muhammed aleyhisselâmın huzûruna kavuştursun! Bize, senden ayrılma acısı için sabırlar ve ecirler versin! Bizleri, senden sonra, azmaktan, sapıtmaktan korusun” buyurdu. Eshâb-ı kiramın hepsi, sessizce, Hazreti Ali’nin sözlerini dinledi. Sonunda hepsi, hüngür hüngür ağladı.

    Yine Hazreti Ali, ilk İslâm’a gelen ve en önce Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile kıbleye karşı namaz kılan Ebû Bekir’dir” buyurdu. O’nun her sözü, dinleyenin ve okuyanın kalbine tesir etmektedir.

    Buyurdu ki:

    “Takvâ akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakka asî olmak ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Verilen emâneti yerine getirmek en üstün doğruluk sayılır. Hıyânet olarak da, en önde yalan gelir.”

    Bir defasında bilmeden şüpheli birşey yiyip hemen anlayınca zorla istifra edip, midesini boşalttı ve sonra şöyle duâ etti: “Allahım, bilmeden yaptım. Çıkarabildiğim kadarını çıkard
  • Hicretin 8. senesi, Ramazan ayı, Cuma günü. (Milâdî, Ocak 630.)

    Mekke, yeryüzünde Tevhidin timsali ilk Mâbed olan Kâbe'nin bulunduğu şehir. O Kâbe ki,

    "...Çok mübarek ve insanların kıblesi olup âlemlere doğru yolu gösteren Kâbe'dir."1

    Mübârekiyeti ve hidayete vesile oluşu Tevhid-i İlâhînin mücessem bir delili olmasından ileri gelmekte. İlk bânisi, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.), onu bu gaye için inşa etmişti. Zamanla bina gözden kaybolacak vaziyete gelmiş, fakat temelleri sabit kalmıştı. Ebü'l-Enbiyâ (Peygamberlerin Babası) lâkabıyla anılan Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail ile birlikte, bu temel üzerine Allah'ın emir buyurmasıyla Kâbe'yi yeniden inşâ etmişler ve Kâbe "Tevhid" inancının yeniden mücessem bir sembolü olmuştu.

    Ancak, yeryüzünün bu en şerefli ve en faziletli binâsı hâlâ Tevhid inancından uzak yaşayan, hattâ bu inancı var güçleriyle ortadan kaldırmaya, müntesiplerini yok etmeye çalışan Kureyş müşriklerinin elinde bulunuyordu. Binâ ediliş gayesinin tam aksine içi putlarla dolu duruyordu.

    Tevhid inancının ve bu inancın mümessili Müslümanların can düşmanları olan müşrikler, burada her türlü rezaleti irtikâp ediyorlardı.

    Gayretullaha dokunan, Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. İbrahim'in ruhaniyetlerini rencide eden, bütün Müslümanların da kalb ve vicdanlarını derinden sızlatan bu durumun bir an evvel ortadan kaldırılması lâzımdı. Bu mübârek mâbedin ve bu mâbedin içinde bulunduğu Mekke'nin bir an evvel müşriklerin kirli ellerinden kurtarılması gerekiyordu.

    Hz. Fâhr-i Âlem Efendimiz (a.s.m.), bunu düşünüyor, bu maksadının tahakkuku için bir yol arıyordu.

    Uzun zamanlar imkânlar ve şartlar buna el vermemişti. Çünkü, Müslümanlar henüz az ve zâif bir durumda bulunuyorlardı. Müslümanların mevcut gücüyle bunu elde etmek de oldukça zordu. Üstelik Medine'nin her an düşman taarruzuna uğraması da muhtemeldi. Bu gayenin bilfiil gerçekleşmesi için İslâmın inkişaf etmesi, Müslümanların çoğalması, güç ve kuvvet kazanması gerekiyordu. Aksi takdirde bu yoldaki bir teşebbüs sonuçsuz kalabilirdi.

    Bir işe teşebbüste zaman ve zemini değerlendirmeyi çok iyi bilen Peygamber Efendimiz, bu gâyesinin tahakkuku için Cenâb-ı Hakk'ın müsait şartlar ihsan etmesini sabırla bekliyordu.

    Hicretin sekizinci yılında, İslâm, olanca haşmetiyle etrafa yayılmıştı. Bir taraftan İslâmın en amansız düşmanlarından biri olan Hayber ve civar Yahudileri tâbiiyet altına alınmış, diğer taraftan en büyük bir fetih ve zafer olan Hudeybiye Anlaşması yapılmış ve yine bir başka taraftan o zamanın koskocaman Bizans İmparatorluğuna Müte Harbiyle gözdağı verilmişti.

    Bütün bunlar, İslâmın ve Müslümanların önüne geçilmesi imkânsız büyük kuvvet halini almış olduğunu ortaya koyuyordu. Artık bu ulvî ve mukaddes gayenin bilfiil tahakkuk zamanı gelmiş ve gerekli imkânları Cenâb-ı Hak ihsan etmişti.

    Ancak, ortada bir mâni vardı. O da müşriklerle yapılmış olan Hudeybiye Anlaşması idi. Bu anlaşmaya göre Müslümanlarla müşrikler on sene birbirleriyle harp etmeyecek ve anlaşmayı bozmayacaklardı. Ahde vefada Zirve noktasında bulunan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu kudsî gayesi için de olsa, ahdini bozup müşrikler üzerine yürümeyi düşünmüyordu.

    Zahirî Sebep

    Kalblerimizin en ince noktasına nüfuz eden, gönlümüzden geçen her arzuyu bilip cevap veren Cenâb-ı Hak, Sevgili Resûlünün de kalbinden geçen bu ulvî arzuyu biliyordu. Zaten ona bu gayesini tahakkuk ettireceğini daha iki sene evvelinden de haber vermiş, müjdelemişti.

    Çok geçmeden, Cenâb-ı Hak bir sebep yarattı. Hudeybiye Anlaşmasının bir maddesi, Kureyş'in dışında kalan kabilelere istediği tarafın himâyesine girebilme hakkını tanıyordu.2 Bu haktan istifade ile muâhede yapıldığı sırada Huzâa Kabilesi Hz. Resûlullahın ahd ve emânına girerek Müslümanlar tarafında yer almış, Benî Bekir Kabilesi ise müşriklerin himayesini kabul ederek onların tarafını tutmuştu.3

    Bu iki kabile arasında uzun zaman devam edip gelen bir düşmanlık, bir husumet vardı. İhtimâl bu düşmanlık neticesidir ki, eskiden beri Peygamberimiz (s.a.v.)'in dedesi Abdülmuttalip ile anlaşmalı ve müttefik bulunan Huzâalılar Hz. Resûl-i Ekremin safında yer alınca Benî Bekirler de müşriklerin himâyesine girmişlerdi.

    Nübüvvet nurunun Mekke'de parlamasına kadar birbirleriyle kanlı bıçaklı olan bu iki kabile, bu nur sayesinde az da olsa birbirlerinden kanlı ellerini çekiyor ve bu çekiliş Hudeybiye Sulhuna kadar devam ediyordu. Ancak bu sulh devresinde tekrar birbirlerini rahatsız etmeye başlıyorlardı. Bahaneler arayarak hadise çıkarma yoluna gidiyorlardı.

    Benî Bekirlerin Huzâalılara Saldırması

    Bir gün Benî Bekir Kabilesinden biri bir şiirle Hz. Resûlullahı hicv ve tahkire yeltenir. Huzâalılardan bir genç buna tahammül edemez ve adamın başını yaralar. Durumu öğrenen Bekiroğulları bunu Huzâalılara saldırmak için bir sebep sayarlar.4 Kureyş müşriklerinden de yardım alan Benî Bekirler, her şeyden habersiz Vetir denilen suyun başında ikâmet eden ve böyle bir saldırıdan Hudeybiye Anlaşması gereğince emin bulunan Huzâalıların üzerine ansızın saldırırlar. Hazırlıklı bulunmayan Huzâalıları tâ Mekke'nin içine kadar kovalarlar. Harem'de bile adamlarını öldürmekten çekinmezler. Neticede çarpışma Huzâalılardan yirmi üç kişinin öldürülmesiyle son bulur.5

    Çarpışmada müşrikler, Benî Bekirlilere at, silah gibi yardımlarla kalmamış, ileri gelenlerinden bir çokları da bilfiil çarpışmaya katılmıştı. Fakat, bunu Peygamber Efendimizden korkarak gizli yapmışlardı.6 Ancak Huzâalılar bunları tanımışlardı.

    Kureyş müşrikleri, bu hareketleriyle Hudeybiye Anlaşmasını resmen ihlâl etmiş oluyorlardı. Fakat, bunun Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından bilinmesinden son derece endişe duyuyor, hattâ korkuyorlardı.

    Aradan sadece üç gün geçmişti. Huzâalı Amr bin Sâlim, beraberinde kabilesinden kırk kişi ile Medine'ye gelerek durumu olduğu gibi Peygamber Efendimize arzetti ve yardım talebinde bulundu.7

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hadiseden fazlasıyla rahatsız oldu ve Huzâalılardan gelen heyeti, kendilerine mutlaka yardım edecekleri vaadi ile yurtlarına tekrar geri gönderdi.8

    Kureyş müşrikleri, Benî Bekirlilere yardım etmekle kendileri için son derece tehlikeli bir pozisyon meydana getirmişlerdi. Giriştikleri hareketin vahim neticeler doğuracağını sonradan fark ettiler, ama artık iş işten geçmişti.

    Ve Allah, bu hadiseyi Mekke kapılarının Müslümanlara açılmasına, Kâbe-i Muazzamada tekrar Tevhid bayrağının dalgalanmasına zahiri sebeb kıldı.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) durumun biraz daha açıklığa kavuşmasını istiyordu. Bunun için müşriklere ültimatom mahiyetinde bir yazı göndererek şöyle dedi:

    "Ya Huzâalılardan öldürülenlerin kan bedellerini ödeyiniz! Yahut Benî Bekir Kabilesi ile olan ittifakınızdan vazgeçiniz! Bunlardan birini yapmazsanız, Hudeybiye Anlaşmasını bozduğunuz ve bunun neticesi olarak da sizinle harbetmek mecburiyetinde kalacağımı biliniz."9

    Kibirden bir heykel kesilmiş müşrik ileri gelenleri, âkıbeti düşünmeyen kör hislerine kapılarak, önce Peygamberimiz (s.a.v.)'in ilk teklifini kabul etmediler ve harbe hazırlanacaklarını bildirdiler. Böylece muâhedeyi fiilen ihlâl etmiş olduklarını sözleriyle teyid etmiş oldular. Ancak, hislerinden uzak kalıp meseleyi akıl plânına getirdiklerinde içlerini bir telâş, bir korku kaplamaya başladı. Yaptıkları hareketin doğuracağı vahim neticeyi düşündükçe îmândan mahrum kalblerini bir korku sardı. Hz. Resûlullahın elçisine bu tarz cevap verdiklerine pişman oldular. Meselenin tashihi için Ebû Süfyan'ı Medine'ye gönderdiler. "Git muâhedeyi yenile, mütareke müddetini de uzat." dediler.10

    Ebû Süfyan Medine'de

    Müşrik ileri gelenlerinin verdiği direktife göre Ebû Süfyan, Peygamberimiz (s.a.v.) ile görüşüp, eski fikirlerinden vazgeçtiklerini bildirecek ve Hudeybiye Anlaşmasının yenilenmesini, hattâ müddetin uzatılmasını temine çalışacaktı. Ancak son pişmanlık fayda vermeyecek ve müşrikler bu isteklerinde muvaffak olamayacaklardı. Çünkü, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), daha henüz Ebû Süfyan Medine'ye gelmeden ashabına işin neticesini haber verip şöyle buyuruyordu:

    "Ebû Süfyan Hudeybiye Anlaşmasını takviye etmek ve mütâreke müddetini uzatmak için yanımıza gelmek üzeredir. Fakat bu arzusuna nâil olamadan öfke ile geri dönecektir."11

    Ebû Süfyan Medine'ye gelince, Peygamber Efendimizin huzuruna çıkmadan önce Ezvâc-ı Tahirattan kızı Hz. Ümmü Habîbe'nin evine gitti.

    Baba, henüz îmân etmemiş ve müşriklerin lideri, kızı ise Hz. Resûl-i Ekremin pâk zevcesi. Ebû Süfyan, Hz. Resûlullahın minderine oturmak istedi. Hz. Ümmü Habîbe buna müsaade etmedi.

    Ebû Süfyan, "Kızım" dedi, "anlayamadım, sen minderi mi benden, beni mi minderden esirgiyorsun?"

    Hz. Ümmü Habîbe, "Bu, Resûlullahın (a.s.m.) minderidir. Sen ise şirk içindesin? Senin gibi birisinin Resûlullahın minderine oturmasına gönlüm asla razı olmaz."12 diye cevap verdi.

    Evet, Allah ve Resûlünün hatır ve muhabbeti her hatır ve muhabbetin üstündedir. Onların hatırları anne babanın, hele hele müşrik bir babanın hatırı ile değiştirilemez. Onlara muhabbet, sâir muhabbetler için terk edilemez. Çünkü, insana ebedî saadeti kazandıran, Allah ve Resûlüne olan samimi muhabbettir ve emir ve nehiylerine ciddi hürmettir.

    Ebû Süfyan kerimesinin bu hareketi üzerine, "Vallahi kızım, sen yanımdan ayrıldıktan sonra çok değişmişsin. Sana kötülük gelmiş." diyerek kızgınlığını ifade etti.

    Hz. Ümmü Habîbe, "Hayır! Allah, bana kötülüğü değil, İslâmiyeti nasib kıldı. Sen ise, işitmez görmez, taştan yontulmuş puta tapmakta devam ediyorsun." dedikten sonra şunları ilâve etti: "Babacığım! Senin gibi Kureyşlilerin büyüğü, ulusu bir kimse nasıl olur da İslâmiyete uzak kalır?"

    Ebû Süfyan'ın kızgınlığı daha da arttı, "Yazıklar olsun sana!" dedi, "Senden bu sözleri de mi işitecektim? Ben, atalarımın tapa geldiklerini bırakıp, Muhammed'in dinine gireceğim, öyle mi?"

    Sonra da, Hz. Ümmü Habîbe'nin yanından son derece öfkeli bir şekilde ayrıldı.13

    Ebû Süfyan'ın Peygamberimiz (s.a.v.)'e Müracaatı

    Kerimesi Hz. Ümmü Habîbe'nin yanından öfkeli olarak ayrılan Ebû Süfyan, doğruca, Hz. Resûlullahın yanına vardı,

    "Ey Muhammed!" dedi. "Hudeybiye Muâhedesini yenile ve mütâreke müddetini de uzat!"

    Peygamber Efendimiz, "Ey Ebû Süfyan! Sen bunun için mi geldin?" diye sordu.

    Ebû Süfyan, "Evet, bunun için geldim."

    Resûl-i Ekrem, "Biz, aramızdaki o ahid üzerinde duruyoruz. Yoksa siz, bir hâdise çıkarıp onu bozdunuz mu?" diye sordu.

    Ebû Süfyan bir an durakladı. Ne diyeceğini o anda kestiremedi. Sonunda cesaretini topladı ve

    "Allah korusun! Öyle bir şey yapmadık. Ama biz, her şeye rağmen muâhedenin yenilenmesini istiyoruz." diye hiçbir şey olmamış gibi konuştu.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu teklifine bir cevap vermeden sustu.14

    Ebû Süfyan, çıkmaz bir sokağa girdiğini anlamıştı. Bundan nasıl kurtulabileceğini de bir türlü kestiremiyordu. Hz. Resûlullahtan herhangi bir cevap alamayınca gidip Hz. Ebû Bekir'e başvurdu. Aynı arzusunu ona da tekrarladı ve bu hususta Hz. Resûlullah ile kendisi arasında tavassut etmesini istedi.

    Hz. Ebû Bekir, "Bu, benim değil, Resûlullahın bileceği, ona ait bir iştir. Ben, buna asla karışamam." diye cevap verdi.

    Ebû Süfyan, "Öyle ise, beni himâyene al ve bunu halka bildir." dedi.

    Hz. Ebû Bekir, Hz. Resûlullaha sadakâtını bir kere daha belgeledi:

    "Benim himâyemde bulunanlar, Resûlullahın himâyesinde bulunanlardır."15 dedi.

    Ebû Süfyan, ümitsiz bir vaziyette bu sefer Hz. Ömer'e başvurdu, "Muâhedeyi yenilemeye çalış, halkın arasını bul." dedi.

    Kâfirlere karşı hiddet ve şiddetiyle tanınan Hz. Ömer, öfkeyle, "Demek, siz muâhedeyi bozdunuz, öyle mi?" dedikten sonra ilâve etti:

    "Eğer, ondan geride bir şey kalmışsa, Allah onu da bir an evvel yok etsin! Ben, bu hususta, asla gidip Resûlullah'tan şefaat dilemeyeceğim. Vallahi, ben küçük bir karıncadan başka bir şey bulamazsam bile, o karıncadan faydalanır, yine sizinle savaşırım."16

    Kendi kendine "Vallahi, ben bugünden daha zor, daha çetin bir gün görmedim." diye mırıldanıp Hz. Ömer'in yanından ayrılan Ebû Süfyan, doğruca Hz. Osman'ın yanına gitti:

    "Ey Osman," dedi, "bu topluluk içinde akrabalıkta bana en yakın sensin. Ne olur şu mütârekeyi yenile ve müddetini uzat! Çünkü arkadaşın seni hiçbir zaman reddetmez."

    Hz. Osman, "Benim himâyemde bulunanlar, Resûlullahın (a.s.m.) himâyesinde bulunanlardır."17 diyerek, bu hususta kendisine hiçbir yardımda bulunamayacağını ifâde etti.

    Ebû Süfyan'ın içi, müracaatlarının neticesiz kalmasından için için yanıyordu. Son şansını denemek için Hz. Ali'ye gitti:

    "Benim en yakın akrabamsın. Bu akrabalık hakkı için, gidip Resûlullaha bu muâhede işinin yenilenmesi ve müddetin uzatılması için şefaatçı ol." dedi.

    Hz. Ali'nin cevabı diğer ashab-ı kiramınkinden farklı olmadı:

    "Allah senin iyiliğini versin, ey Ebû Süfyan!" dedi, "Vallahi, Resûlullah Aleyhisselâm bir işte karar verdi mi, onu mutlaka yapar. Bu Resûlullahı ilgilendiren bir iştir. Ben onun hakkında asla bir hüküm veremem."18

    Bunun üzerine Ebû Süfyan yalvarır bir edâ ile, "Peki, ey Ali, bana bu hususta bir öğüt ver." dedi.

    Hz. Ali, "Vallahi, ben senin için bu hususta faydalı olacak bir şey bilmiyorum. Ama, sen Kinânelerin büyüğüsün. Kalk, iki taraf halkını uzlaştırmak için himâyene aldığını ilân et! Sonra da yurduna çık git!" dedi.

    Çaresiz ve bitkin Ebû Süfyan bu tavsiyeye can simidi gibi yapıştı:

    "Evet, sen doğru söyledin. Ben bunu yapmalıyım." diyerek Hz. Ali'nin yanından ayrılıp Mescidi Nebevîye vardı.19

    Ebû Süfyan, mânen yorgun ve bitkindi. Üzerine aldığı meseleyi halledememenin üzüntüsünü yaşıyordu. Mescidi Nebevîde ayakta dikildi ve

    "Ey insanlar! Ben iki tarafı uzlaştırmak için onları himâyeme aldım, haberiniz olsun." dedikten sonra ürkek ürkek ilâve etti: "Muhammed'in, bu taahhüdümde bana vefâsızlık edeceğini hiç sanmıyorum."

    Sonra tereddütler içinde bocalar bir bitkinlik ile Efendimizin yanına vardı, "Yâ Muhammed," dedi, "zannetmem ki, bu himâye sözümü reddedesin!"

    Peygamber Efendimiz, "Ey Ebû Süfyan! Bunu sen söylüyorsun, ben değil." buyurdu.20

    Ebû Süfyan meseleyi anlamıştı. Görüşmelerinden hiçbir netice alamamanın eziklik ve ümitsizliği içinde devesine zar zor atlayarak Mekke'nin yolunu tuttu.21

    Ebû Süfyan Mekke'de

    Mekke'ye varan Ebû Süfyan'a Kureyşliler, "Neler yaptın, anlat bakalım?" dediler.

    Ebû Süfyan, kötü bir elçilik yapmış olmanın ezikliği içinde, olup bitenleri olduğu gibi anlattı. Kureyş müşriklerinin korkuları bir kat daha arttı.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, artık kesin kararını vermişti: Sefere çıkılacak. Ancak bu kararını, daha doğrusu, Kureyş müşriklerinin üzerine yürüme fikrini; son derece gizli tutmak istiyordu. Bu, onun başvurduğu bir tedbir idi. Bu taktiğe, düşmana hazırlanma fırsatı vermemek ve bunun neticesi olarak da fazla kan dökülmeden onu teslime mecbur etmek maksadına mebnî olarak başvuruyordu. Çünkü, o, her şeyden evvel insanlara ebedî saadeti kazandıracak olan hak ve hakikatı tebliğe memurdu, insanları imhâya değil! Teslime mecbur bırakıldıkları takdirde içlerinden birçoklarının gönlü İslâma kayabilirdi. Böylece de îmân nimetini elde etmiş olabilirlerdi. O halde düşmanı tamamen imhâ etmek yerine ona galebe etmek, onun ulvî gayesine daha uygundu.

    Bu sebepledir ki, Mekke Seferinde de maksadını son derece gizli tutuyordu. Hz. Âişe Vâlidemize sadece, "Yol hazırlığımı yap!" demekle yetiniyordu. Ayrıca, bu seferde, Efendimiz, gizliliğe daha çok ihtiyaç duyuyordu. Çünkü, Mekke-i Mükerreme gibi mübârek bir beldeye kan akıtmadan girmek, Kâbe-i Muazzama gibi yeryüzünün en şerefli ve faziletli binâsını, kimseyi öldürmeksizin putlardan temizlemek istiyordu. Şu duâsı da bu niyetinin açık ifadesiydi:

    "Allah'ım! Yurtlarına ansızın varıp kavuşuncaya kadar, Kureyşlilerin casus ve habercilerini tut, görmez ve işitmez hale getir! Beni, birdenbire görüp işitsinler!"22

    Hattâ Kureyş müşriklerinin üzerine değil de Necid tarafı ile meşgul olmak istiyormuş intibaını vermek için de Ebû Katade Hazretlerini askeri bir birlik ile İzam Vadisi tarafına gönderdi.23 Böylece, Mekke tarafına değil de Necid tarafına gidecekmiş tarzında haberler yayılacak ve müşrikler herhangi bir endişe duymayacakları gibi, herhangi bir hazırlığa da kalkışmayacaklardı.

    İşte bütün bu tedbirlere başvurduktan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir kısım ashabına Mekke üzerine sefere çıkılacağını haber verdi ve hazırlanmalarını emir buyurdu.24

    O zamana kadar Medine etrafında İslâmiyetle müşerref olmuş birçok kabile vardı. Peygamber Efendimiz bu arada onlara da, "Allah'a ve âhiret gününe inanan, Ramazan başında Medine'de hazır bulunsun." diye haber gönderdi.25

    Medine'den Hareket

    Ramazan ayının ilk günleri idi. Gönülleri Allah ve Resûlünün muhabbetiyle coşup taşan on bin mücahid Medine'de hazır bekliyordu.26 Bunların yedi yüzü Muhacirlerdendi. Beraberlerinde üç yüz atlı vardı. Ensarın mevcudu ise dört bin idi. Onların da yanında beş yüz at vardı. Geri kalan asker sayısını etraftaki kabilelerden gelen Müslümanlar teşkil ediyordu.

    Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Medine'de, yerine Ebû Rühm Külsüm bin Husayn'ı vekil bıraktı.27

    Bu haliyle İslâm ordusu hareket için Hz. Resûlullahın emrini bekliyordu.

    İslâm ordusu harekete hazır bekliyordu. Bu sırada Peygamber Efendimiz, Hz. Ali, Hz. Zübeyr bin Avvam ve Hz. Mikdad bin Esved'e şu emri verdi:

    "Sür'atle gidiniz! Hah bahçesine vardığınızda, yanında mektup bulunan hayvan üzerinde bir kadın bulacaksınız. Mektubu ondan alıp bana getirin!"28

    Üç Sahabî, bu emrin sebebini sormaya gerek duymadan, son sür'at yol alıp Hah bahçesine vararak orada kadını buldular.

    Kadına, "Yanındaki mektup nerede?" diye sordular.

    Kadın, "Benim yanımda mektup filan yok" diye cevap verdi.

    Bunun üzerine kadının devesini çöktürdüler. Onu üzerinden indirip eşyasını aradılar. Fakat mektup namına bir şey bulamadılar.

    Bunun üzerine Hz. Ali kılıcını sıyırdı ve kadına hiddetle, "Allah'a yemin ederim ki" dedi, "Resûlullah hiçbir zaman hilaf-ı hakikat konuşmaz. Ya sen bu yazıyı çıkarırsın ya da biz yapacağımızı biliriz; gerekirse üstünü başını arar, elbiseni çıkartırız."

    Kadın, "Siz Müslüman değil misiniz?" dedi.

    Mücahidler, "Evet, Müslümanız, ama Resûlullah bize, beraberinde mektup bulunduğunu söyledi." diye konuştular.

    Kadın, kurtuluş çaresinin kalmadığını anlamıştı. Mücahidlere, "Yüzünüzü başka tarafa çeviriniz." dedi. Sahabîler yüzlerini çevirince de, başının örgülü saçlarını çözdü. Mektubu oradan çıkarıp Hz. Ali'ye uzattı.29

    Vazifeli sahabîler, mektubu alıp Hz. Resûlullaha getirdiler. Herkeste bir hayret ve şaşkınlık başlamıştı. Çünkü mektup, Bedir Ashabından Hatib bin Ebî Beltaa tarafından müşriklere hitaben, Peygamber Efendimizin hazırlığını haber vermek üzere yazılmıştı.30

    Peygamber Efendimiz, derhal Hz. Hatib'i huzura çağırdı. Hz. Hatib gelince mektup kendisine okundu. Resûl-i Ekrem, "Bu mektubu tanıdın mı?" diye sordu.

    "Evet, tanıdım" dedi.
    "Bunu sen mi yazdın?"
    Hatip inkâr etmedi, "Evet, ben yazdım" dedi.
    Peygamber Efendimiz, "Bunu ne için yaptın?" diye sordu. Hz. Hatip izah etti:

    "Yâ Resûlallah! Bu hususta hakkımda hüküm vermekte acele etme! Ben, Kureyşlilerden olmayan bir kimseyim. Muhacir Müslümanlar gibi, Mekke'de âilem ve mallarımı koruyacak kimsem de yok."

    "Ben, bunu Kureyş ileri gelenlerini bir minnet altında bırakayım da âilemi korusunlar diye yaptım. Yoksa, bunu küfre saptığım veya dinimden döndüğüm için yapmış değilim! Vallahi, ben Allah ve Resûlüne olan îmânımda sabitim."31

    Peygamber Efendimiz, "Doğru söyledin." buyurdu. Sonra ashabına dönerek, "O, size doğru söyledi. Bunun hakkında hayırdan başka birşey söylemeyiniz." dedi.32

    Kendisini zaptedemeyen Hz. Ömer, "Bırak, yâ Resûlallah, şu münafığın boynunu vurayım." dedi.

    Resûl-i Ekrem müsaade etmedi ve şöyle buyurdu:

    "O Bedir Muharebesinde bulunmuştur. Ne bilirsin, belki Allah, Bedir Harbine katılmış bulunanlara, savaş günü bakıp, 'Siz istediğinizi yapınız, ben sizi affetmişimdir. Cennet size vacib olmuş, siz de Cennete girmeye hak kazanmışsınız.' buyurmuştur."

    Manzara karşısında Hz. Ömer'in gözleri doldu, "Allah ve Resûlü her şeyi daha iyi bilir." dedi.33

    Bu hadise üzerine Cenâb-ı Hak, şu âyet-i kerimeyi inzâl buyurarak mü'minleri ikaz etti:

    "Ey îmân edenler! Bana ve size düşman olanları dost edinmeyin. Siz onlara muhabbet gösterip sırlarınızı ulaştırıyorsunuz; halbuki onlar size gelen hakkı inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah'a îmân ettiğiniz için Peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarmışlardır. Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızâmı aramak için çıkmışsanız, nasıl onlara muhabbet gösterip de sır verirsiniz? Ben ise sizin gizlediğinizi de bilirim, açığa vurduğunuzu da. İçinizden kim bunu yaparsa dümdüz yolun ortasında şaşırmış olur."34

    İslâm Ordusu Fetih Yolunda

    Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, tek kalb gibi çarpan on bin kişilik muazzam İslâm ordusuna hareket emri verdi. Medine'den çıkış Ramazan'ın ilk günlerine rastlıyordu. Bu sebeple Resûl-i Ekrem ve mücahidler oruçlu idiler.35

    Hava oldukça sıcaktı. Bu sıcaklık altında yol almak, fazlasıyla yorucu ve zahmetliydi. Dayanılacak gibi değildi. Üstelik, her an bir çarpışma çıkabilir, bir mukabele ile de karşı karşıya kalabilirlerdi. Halbuki, harpte güç, kuvvet lâzımdı. Oruç, mücahidleri bir noktada takatsız hâle getiriyordu. Ancak kendi başlarına hareket edemezlerdi. Bu sebeple Hz. Resûlullahın ne yapacağını bekliyorlardı. Oruç açılacak mı, yoksa devam mı edilecekti?

    İslâm ordusu Kudeyd mevkiine gelince Peygamber Efendimiz ikindi namazından sonra orucunu açtı ve ashabına da açmalarını emretti.36

    Bu arada sekiz kişilik bir birlik ile Necid tarafına gönderilmiş bulunan Ebû Katade de gelip orduya katıldı. Aynı zamanda etraftan da birçok Müslüman gelip İslâm ordusuna iltihak etti.

    Yine bu sırada Mekke'den gelen Hz. Abbas âilesiyle Cuhfe mevkiinde İslâm ordusuyla karşılaştı. Bundan son derece memnun olan Peygamberimiz (s.a.v.) kendisinin kalmasını ağırlıklarını ise Medine'ye göndermesini emretti. Sonra, "Ey Abbas! Sen muhacirlerin sonuncususun." buyurdu. Hz. Abbas, sefer boyunca Peygamber Efendimizin yanından bir an bile olsun ayrılmadı.

    Yolda Müslüman Olanlar

    Hz. Resûlullah kumandasındaki İslâm ordusu bütün ihtişâmıyla yoluna devam ediyordu. Bu sırada gelip, Hz. Resûlullahın huzurunda İslâm'la şereflenenler oldu. Bunlar, Peygamber Efendimizin amcası oğlu Ebû Süfyan bin Hâris ile Abdullah bin Ebî Ümeyye idi.37

    Resûl-i Ekrem, önce bu iki kişiyle görüşmek istemediğini ifâde ederek onlardan yüz çevirdi. Zira, bunlar kendisiyle peygamberliğinden önce gayet samimi iken, risâlet vazifesi verilir verilmez şiddetli birer düşman kesilmişlerdi. Kendisine sözle eziyet ve hakarette bulunmuşlardı. Şâir olan Ebû Süfyan bin Hâris Peygamberimiz (s.a.v.) ve Müslümanları ağır dille hicvederdi. Yine Efendimizin akrabası olan Abdullah bin Ebî Ümeyye de ona söz ve hareketleriyle rahatsızlık vermekten geri durmayanlar arasında yer almıştı.38

    Ancak, bütün bunlara rağmen, araya Hz. Ümmü Seleme girdi. Efendimize onlardan yüz çevirmemesi gerektiğini söyledi. Fakat, Resûl-i Ekrem Efendimiz yine, "Onların ikisi de bana lâzım değildir." diyerek kabul etmemekte ısrar ediyordu.

    Resûl-i Ekremin bu sözlerini duyan Ebû Süfyan bin Hâris, küçük oğlu Câfer'in elinden tutarak şöyle dedi:

    "Vallahi, yanına girmeme izin vermezse, oğlumun elinden tutarak helâk oluncaya kadar yeryüzünde dolaşıp dururum."

    Şefkat ve merhamet timsâli Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübârek gönlü bu sözlere dayanamadı. Onları huzuruna dâvet ederek affetti. Böylece onlar da İslâmiyet ile şereflendiler.39

    Ordunun Savaş Düzenine Girişi

    Kudeyd mevkiinde konaklayan Peygamber Efendimiz, burada ordusunu savaş düzenine koydu. Sancaklar ve bayraklar bağlayarak, onları kabilelere ve kabilelerin bayraktar ve sancaktarlarına verdi. Muhacirlerin üç bayraktarı vardı: Hz. Ali, Hz. Zübeyr bin Avvam ve Hz. Sa'd bin Ebî Vakkas. Ensarın ise, on iki bayraktarı vardı. İslâm ordusunda ayrıca Eşca'ların bir, Süleymlerin de bir bayraktarı bulunuyordu. Orduda on dört de sancaktar vardı. Bunların üçü Müzeynelerin, ikisi Eslemlerin, dördü Cuheynelerin, üçü Ka'boğullarının, ikisi ise Süleymlerin idi.40

    Bundan sonra Peygamber Efendimiz ordusuyla Merruzzahrân'da konakladı.41

    Peygamber Efendimizin gizlilik stratejisi o âna kadar son derece başarıyla sürmüş, Mekkeliler en küçük bir haber dahi alamamışlardı.

    Merruzzahrân Vadisine geliş geceye rastlamıştı. O âna kadar üzerlerine gelişinden haberi olmayan Mekkeli müşriklere Peygamber Efendimiz, gelişini muhteşem bir ateş donanmasıyla bildirmek istedi ve her mücahide ateş yakmalarını emir buyurdu.42

    Bir anda on bin ateş yakıldı. Göz kamaştıran bu manzara Mekke'ye aydınlık saçtı; müşriklere ise korku ve dehşet. Aralarından göç etmeye mecbur bıraktıkları kâinatın manevî güneşi Peygamber Efendimiz, şimdi etrafında on bin parlak yıldızla Mekke ufuklarında yeniden bütün ihtişamıyla parlıyordu. Ruh ve gönülleri ısıtmak için Mekke ufuklarında bir başka haşmetle doğuyordu. Bu doğuşa müşrikler hayret etti. Daha iki sene evvel bu güneş bu kadar parlak değildi. Bu kadar kuvvet ve azamete sahip bulunmuyordu. Bir anda nasıl böylesine inkişâf etmiş, büyümüş ve her tarafı aydınlatır olmuştu? Söndürmek istedikleri nur nasıl böylesine kısa bir zamanda kendilerini sönük bir durumda bırakan bir azamet peyda etmişti? Akıllara hayret veren bu şahlanışın sırrını bir türlü çözemiyorlardı.

    İşte Kureyş müşrikleri, ancak gözleri kamaştıran bu on bin ateşlik muazzam manzara ile işin farkına vardı ve Mekke'nin çepeçevre kuşatıldığını anladılar.

    İslâm ordusu henüz Merruzzahrân'dan ayrılmamıştı.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz irak denilen misvak ağaçlarının yemişlerinden toplamalarını bazı sahabîlere emretti ve

    "Size, onların kararmış olanlarını toplamanızı tavsiye ederim. Çünkü, en tadı olanları, onların kararmışlarıdır."43 buyurdu.

    Sahabîler merakla, "Yâ Resûlallah! Bu yemişin iyisini kötüsünü çobanlar bilir. Siz de koyun güttünüz mü?" diye sordular.

    Resûl-i Ekrem, "Her peygamber muhakkak koyun gütmüştür. Ben de Eryad'da [Mekke'de bir mevki] ev halkımın [Ebû Tâlib'in] koyunlarını otlatırdım."44 diye cevap verdi.*

    Ebû Süfyan Peygamberimiz (s.a.v.)'in Huzurunda

    Bu arada son derece korkup telaşa kapılan müşrikler, reisleri Ebû Süfyan'la birkaç kişiyi durumu öğrenmek üzere vazifelendirdiler.45

    Ebû Süfyan ve beraberindekiler, bir gece vakti bu vazifeyi yerine getirmek üzere Mekke'den çıktılar. İslâm ordusu karargâhına yaklaştıkları bir sırada mücahidler tarafından yakalandılar. O esnâda Hz. Abbas imdadına yetişmeseydi mücahidler tarafından epeyce hırpalanacaktı.

    Hz. Abbas, Ebû Süfyan'ı alıp Peygamber Efendimizin yanına getirdi. Arkasından Hz. Ömer de eli kılıcının kabzasında Huzur-u Saadete girdi ve şu teklifi yaptı:

    "Yâ Resûlallah! Allah, Ebû Süfyan'ı akidsiz ve ahidsiz ele geçirmek imkân ve fırsatını verdi. Müsaade buyur da boynunu vurayım."

    Hz. Abbas müdahale etti:

    "Yâ Resûlallah! Ben, ona emân vermiş bulunuyorum!"

    Fakat Hz. Ömer, bu isteğinden vazgeçmedi. Aynı teklifini tekrarlayıp durdu.

    Hz. Abbas, "Ey Ömer! Yeter! Vallahi, Ebû Süfyan, Adiyy bin Ka'boğullarından (Hz. Ömer kabilesi) olsaydı böyle söylemezdin." deyince, Hz. Ömer bütün celâletiyle

    "Ey Abbas! Vallahi, babam Hattab hayatta olup da Müslüman olsaydı, ona, senin Müslüman olduğun gün, Müslüman oluşuna sevindiğim kadar sevinmezdim. Zira, biliyorum ki, Resûlullah da babam Hattab Müslüman olsaydı, senin Müslüman oluşuna sevindiği kadar sevinmezdi." 46 diye cevap verdi.

    Bu ufak münakaşayı Peygamber Efendimiz, "Ey Abbas! Ebû Süfyan'ı konak yerine götür! Sabahleyin yanıma getir." sözleriyle sona erdirdi.47

    Ebû Süfyan'ın İslâm'la Şereflenmesi

    Hz. Abbas, Ebû Süfyan'ı sabahleyin Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına getirdi. Resûl-i Ekrem,

    "Ey Ebû Süfyan! Henüz 'Lâ ilâhe İllallah' diyeceğin vakit gelmedi mi?" diye sordu.

    Ebû Süfyan zavallıca bir cevap verdi:

    "İyi ama bu kadar putları ne yapayım? Lât ve Uzza'dan nasıl vazgeçeyim?"

    Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin çadırı arkasında bekliyordu. Ebû Süfyan'ın bu sözlerini duyunca hiddetle,

    "Duâ et ki, çadırın içindesin. Dışında olsaydın, asla bu sözü söyleyemezdin." diye konuştu.

    Ebû Süfyan, "Yâ Ömer! Yazıklar olsun sana! Sen de baban gibi sertsin. Hem sonra ey Hattab'ın oğlu, ben sana gelmiş değilim. Amcamın oğluna gelmişim. Onunla konuşacağım. Bırak da konuşalım." dedi. Peygamber Efendimize hitaben de şöyle dedi:

    "Babam, anam sana fedâ olsun! Usluluk ve yumuşak huylulukta, şereflilikte ve akraba hakkını gözetmede senden daha üstünü yoktur."

    Sonra bir müddet düşündü durdu. Bu düşünce onu bir nebze olsun hakka yakınlaştırdı. Şu itirafı yapmaktan kendini alamadı:

    "Vallahi, sanırım ki, Allah'tan başka ilâh olmasa gerek. Çünkü, Allah'la birlikte başka ilâh da bulunmuş olsaydı, elbette beni zararlardan korur, iyiliklerden de faydalandırırdı."48

    Peygamber Efendimiz, bu sözlerinden onun "Lâ ilâhe illallah" gerçeğini kabul ettiğine kanaat getirdi. Bu defa da,

    "Ey Ebû Süfyan 'Muhammedün Resûlullah' diyeceğin zaman daha gelmedi mi?" diye sordu.

    Ebû Süfyan bir an durakladı. İçindeki düğümü tam mânâsıyla çözemiyordu. Nereden geldiğini bilmediği bir şüphe vardı içinde.

    "Yâ Muhammed," dedi, "bunun için bana biraz müddet tanı. Zira, bundan dolayı zihnimde biraz şüphe var."

    Bu esnâda Hz. Abbas söze karıştı:

    "Ey Ebû Süfyan," dedi, "yazıklar olsun sana! Aklını başına topla! Ne yaptığının farkında mısın? Boynun vurulmadan önce, Müslüman ol! Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resûlü olduğuna şehâdet getir!"

    Bunun üzerine Ebû Süfyan şehâdet getirip Müslüman oldu.49

    Îmânının Âcil Mükâfatı

    Hz. Abbas, Hz. Resûlullahtan, Ebû Süfyan için bir imtiyaz tanımasını istedi.

    "Yâ Resûlallah" dedi, "Ebû Süfyan üstün tanınmayı, övülüp sevilmeyi seven bir insandır. Ona iftihar vesilesi olacak bir imtiyaz verseniz."

    Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Olur" buyurdu ve ilâve etti:
    "Kim, Ebû Süfyan'ın evine girerse emindir."
    Ebû Süfyan, "Evimin ne genişliği vardır ki?" diyerek Peygamber Efendimizden bu lütfunu genişletmesini istedi.
    Bu sefer Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Kim Kâbe'ye girer, sığınırsa, o emindir!" buyurdu.
    Ebû Süfyan buna da kanaat etmedi. "Kâbe'nin ne genişliği vardır ki?" dedi.
    O zaman Peygamber Efendimiz, "Kim, Mescid-i Harama girer, sığınırsa emindir" buyurdu.
    Ebû Süfyan bu ihsan dairesinin daha da geniş tutulmasını istiyordu: "Mescidi Haram'ın ne genişliği var ki?" diyerek buna da kanaat getirmedi.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz lütuf ve ihsanının dairesini en geniş bir şekilde tuttu:
    "Kim, kapısını üzerine kapayıp evinde oturursa ona emân verilmiştir."50

    Ebû Süfyan'ın artık bu hususta taleb edecek bir şeyi kalmamıştı, "İşte bu geniştir." diyerek memnuniyetini izhar etti.51

    Ebû Süfyan'ın İslâm Ordusunu Seyredişi

    Resûl-i Ekrem, Ebû Süfyan'ın hemen çıkıp Mekke'ye gitmesine müsaade etmedi. Her ne kadar îmân etmişse de müşrik ileri gelenlerinin tesiri altında kalıp İslâm ordusuna karşı bir hareket hazırlığı içine girebilme ihtimali vardı. Bu düşünceye fırsat verilmemeliydi. Ebû Süfyan, İslâm ordusunu görmeli idi. Tâ ki, bu orduya karşı koyacak güç ve kuvvetin asla Kureyş müşriklerinde bulunmadığı kanaatı kendisinde tamamıyla teşekkül etsin. Azametli orduyu görmeli idi ki, kendilerine bir şey kazandırmayacak, sadece kanlarının akıp gitmesine sebebiyet verecek bir karşı koyma hareketine girişmeyi akıllarından geçirenlere nasihat etsin, onları bu fikirlerinden vazgeçirmeye çalışsın.

    Bunun için Peygamber Efendimiz, Hz. Abbas'a şu emri verdi:

    "Ey Abbas! Ebû Süfyan'ı vadinin daraldığı, atların sıkışa geldiği dağ boğazının yanına götür de Allah ordusunun ihtişamını görsün."52

    Hz. Abbas bu emr-i Nebevî üzerine Ebû Süfyan'ı vadinin en dar, geçişe en hakim yerine götürdü.

    Ebû Süfyan, hayret ve haşyet içinde kol kol geçen muazzam İslâm ordusunu seyrediyor ve onların kim olduğunu teker teker Hz. Abbas'a soruyordu. Hz. Abbas da gereken izahatı veriyordu. Ebû Süfyan'ın gözleri, nuranî dalgalar halinde akan mücahidler karşısında kamaşıyordu.

    Mekke'de öldürmeye karar aldıkları sırada ellerinden Allah'ın hıfz ve inâyeti ile kurtulan Hz. Muhammed nasıl böyle on binlerin kalb ve ruhunu fethetmiş ve etrafında birer pervane gibi döndürmeye başarabilmişti? Daha düne kadar kendi saflarında ona karşı savaşanlar, şimdi ona sadakât elini uzatmışlar, onun muhabbetinde erimişler, onun derdiyle hemdert, sevinciyle mesrur, elemiyle müteellim olmuşlardı.

    Dalga dalga geçen alaylar, taburlar arasında Ebû Süfyan olanca dikkatiyle Hz. Resûlullahı arıyordu. Her alay, her kol geçtiğinde Hz. Abbas'a "Muhammed (a.s.m.) geçti mi?" diye soruyordu. Onun geçişinin bir başka azamette, ihtişamda olacağını biliyordu.

    Nihâyet, Resûl-ü Kibriyâ Efendimizin arasında bulunduğu tepeden tırnağa silahlanmış alay geliyordu. Kâinatın Efendisi, kendisine mahsus azamet, heybet ve vakarı ile devesi Kasvâ'nın üzerindeydi. Etrafını Ensar ve Muhacirler almıştı. Sancağı, Ensardan Sa'd bin Ubâde Hazretlerinin elindeydi. Ebû Süfyan'ın önünden tüylerini ürpertircesine, tir tir titrercesine geçiyorlardı.

    Ebû Süfyan merakla, "Sübhanallah, kimdir bunlar ey Abbas?" diye sordu.

    Hz. Abbas, "Resûllullah ile Ensar ve Muhacirler" diye cevap verdi.53

    Ebû Süfyan'ın dehşeti daha da arttı, ürpermesi kat kat yükseldi, kendisini tutumayarak şöyle dedi:

    "Kardeşinin oğluna ne kadar büyük bir saltanat verilmiş! Hiçbir hükümdarda görmediğim bir saltanat."

    Hz. Abbas, "Bu saltanat değil, peygamberliktir." diyerek Ebû Süfyan'ın yanlışını düzeltti.

    Ebû Süfyan da, "Evet, peygamberliktir."54 diyerek kanaatını düzeltti.

    Ebû Süfyan artık, bu haşmetli, nuranî, bir tek kalb halinde çarpan, tek el halinde kalkan, tek ses halinde yükselen orduya kimsenin kolay kolay karşı koyamayacağını, bunun kendilerinin de haddi olmadığını iyice anlamıştı.

    "Ey Abbas! Ben şu âna kadar, böyle bir ordu, böyle bir cemâat görmedim." dedi.

    Bundan sonradır ki, Mekkeli müşriklere hem haber vermek hem de karşı koymak gibi bir basiretsizliğe teşebbüs etmelerine mani olmak ve bu hususta nasihatta bulunmak üzere Ebû Süfyan'ın Mekke'ye gitmesine müsaade edildi.55

    Ebû Süfyan Mekke'de

    Ebû Süfyan sür'atle Mekke'ye vardı. Müslüman olduğunu açıkladı. Sonra da,

    "Ey Kureyşliler! İşte Muhammed! Karşı koyamayacağınız kadar büyük bir orduyla yanı başınıza gelmiş bulunuyor! Müslüman olunuz da selâmete eriniz."

    diye yüksek sesle hitap etti.56

    Sonra da,

    "Kim, Ebû Süfyan'ın evine girer sığınırsa, o emindir! Kim, evine girip kapısını üzerine kaparsa o emindir! Kim, Mescid-i Harama girer sığınırsa, o emindir."

    diye olanca sesiyle bağırdı.57

    Fakat müşrik ileri gelenleri, hatta karısı Hind, bu davranışı karşısında Ebû Süfyan'a hakaret etti. Hattâ Safvan bin Ümeyye, İkrime bin Ebî Cehil gibileri, halkı Resûl-i Ekreme karşı çıkmak için kışkırtmaya bile kalkıştılar. Fakat halk, bu hararetli müşriklerin sözlerine iltifat etmedi ve Ebû Süfyan'ın tavsiyesi üzerine kimisi evine girdi, kimisi de Mescid-i Harama sığındı.58

    Mekke'ye Giriş Hazırlığı

    İslâm ordusu Mekke'ye girmeden evvel, son defa Zî-Tuva Vadisinde toplandı. Peygamber Efendimiz ve ashab-ı kiramın sevinçleri etrafa dalga dalga yayılıyordu. Yüzlerinde tebessüm, gönüllerinde ferah ve sürur vardı.

    Peygamber Efendimiz, devesi Kasvâ'nın üzerindeydi. Kendisine bu mübârek ve muazzam günü gösteren Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamd ve şükrünü takdim ediyordu.

    Tevazû ve mahviyetinden mübârek başını öne eğmişti. Öylesine ki, nerdeyse mübârek sakalının ucu devesinin semerine değiverecekti.59 Bu haliyle önünde eğilinecek tek zâtın sadece kâinatın yarancısı Cenâb-ı Hak olduğunu bütün insanlığa ilân ediyordu. Aynı zamanda ashabına da muvaffakiyeti verenin sadece Yüce Allah olduğunu, insanların ise, muvaffakiyetin sebeblerini hazırlamakla vazifeli bulunduklarını ders veriyordu.
  • ATATÜRK'ÜN YAVERİ MUZAFFER KILIÇ ANLATIYOR;

    Bir gün Atatürk'le beraber Abidinpaşa'dan gelip Samanpazarı yoluyla Ulus'a geçiyorduk.

    O zamanlar Samanpazarı'nda bulunan üç beş dükkandan birisi Ali Efendi isimli kitapçıya aitti. Kitapçı dükkanının kepenklerinde, nefis bir halı asılmış duruyordu. Harp yıllarının sonu olduğundan hiçbir yerde, hele Ankara'da böyle güzel bir şey görmek pek şaşırtıcı olduğu için bu halı Atatürk'ün de dikkatini çekti. Hemen arabayı durdurup indik.

    Beraberce dükkana yürüdük. Kitapçı, Ata'yı görünce, buyurun Paşam diyerek heyecanla bir emri olup olmadığını sordu. Paşa da bu halıyı çok güzel bulduklarını ifade ettiler. Kitapçı;

    - "*Paşam, bu halı bir müşterimin. Paraya ihtiyacı olmuş, satılması için bana bıraktılar. Benimle bir ilgisi yok*" dedi.

    Atatürk, böyle güzel bir halının çok kıymetli olduğunu, bunu halı sahibinin nereden almış olabileceğini öğrenmek istediler. Kitapçı ezile büzüle;

    - "*Paşam, emanet koyan isminin söylenmemesini özellikle rica ettiler, müsaade ederseniz ismini söylemeyeyim*" dedi.

    Bu sefer Atatürk daha çok merak edip;

    - "*Çocuk, belki halıyı almak isteyeceğiz. Kimin ve kaça olduğunu öğrenmek isteriz*" dediler.

    Kitapçı;

    - "*Paşam 40 lira istemişlerdi " *deyip yine halı sahibinin ismini vermedi.
    Atatürk halı sahibini iyice merak edip ısrar edince de, kitapçı istemeyerek ve sıkılarak;

    - "*Abdülhalim Çelebi Hazretlerinin Paşam* " dedi.

    Abdülhalim Efendi, Mevlana sülalesinden gelmiş, Konya milletvekili olarak Mecliste görev yapıyordu. Kapısı herkese daima açık, cömert, gayet güzel konuşan, Mevlevi kalpağı ile gezen, akıllı, sevimli, hoş sohbet, özü sözü
    doğru bir kişiydi.

    Atatürk, bu cevabı alınca çok duygulandı ve bana dönerek dükkana 40 lira bırakmamı emretti.

    Hemen parayı bıraktım. Kitapçı halıyı koşarak indirip paket yapmaya koyuldu.

    Bu arada Atatürk, Abdülhalim Efendi'nin kişiliğinden övgüyle bahsederek;

    - "*Abdülhalim Efendi, evde halısını satacak kadar parasız kalıyor ama, kapısını kimseye kapamıyor*" diyerek onu övdü. Sonra da kitapçıya dönerek;

    - "*Bana bak, halıyı biz alıyoruz. Fakat halıyı Abdülhalim Efendi'nin evine yollayınız, biz oradan aldırırız. Akşamüzeri de kendilerine bir kahve içmek için geleceğimizi söyleyiniz.*" dediler. Kitapçı bu davranışa şaşırmış bize bakarken, arabaya binip uzaklaştık.

    Aynı akşam Abdülhalim Efendi'nin evine gittik. Kendisi bizi avlu kapısında karşıladı.

    Eve girince baktım halı, kapı arkasında paketli olarak duruyordu. Mütevazı evinde minderlere oturuldu, kahveler içildi.

    Abdülhalim Efendi;

    - "*Paşam halıyı almışsınız. Fakat halı evime geri geldi. Müsaade ederseniz, arabanıza koyduralım.*" dedi.

    Atatürk de;

    - "*Abdülhalim Efendi halı yine bizim olsun. Biz arada sırada sana kahve içmeye geldikçe onun üzerinde kahvemizi içeriz.*" diyerek halıyı açtırdılar ve odaya serdirdiler.

    Kahveler içildi ve sohbet edildi. Giderken Abdülhalim Efendi yine bizi kapıya kadar uğurlayarak;

    - "*Paşam eğer müsaadeniz olursa halıyı...*" derken Atatürk sözünü keserek mütebessim;

    - "*Abdülhalim Efendi, onu sana emaneten bırakıyoruz. Her gelmemizde onu burada görmek ve üzerinde oturmak isteriz.*" diyerek veda edip ayrıldılar.

    Böylece Atatürk, Abdülhalim Çelebi Efendi'ye, kitapçıya bile belli etmemeye çalışarak ihtiyacı olan yardımı yapmış, fakat halıyı almamışlardı.

    Bu ibret verici anı; O büyük *asker*, *devlet adamı* ve *devrimci liderin*, en az bu nitelikleri kadar büyük olan *insanlığını* anlatmasının yanı sıra, onun, gerçek dindar ve üstelik bir tarikat mensubu olan Çelebiye saygısını göstermesi bakımından da ayrı bir önem taşıyor.

    Abdülhalim Efendi, o halıyı Konya Mevlânâ Müzesi kurulunca oraya armağan etmiştir. Görülüyor ki, Abdülhalim Efendi de bu asil davranışı kötüye kullanmamış ve halıyı sahiplenmeyip, layık olduğu yere armağan ETMİŞTİR.
  • 651 syf.
    ·37 günde·Puan vermedi
    Selam️ Haruki Murakami “Sahilde Kafka / Umibe No Kafuka”.. Öncelikle; böyle kompleks bir eseri “su gibi okudum”, “hemen iki günde bitiyor” diyerek, ne denli hızlı okuduklarını belirtmiş, tüm okurların önünde, saygıyla eğiliyorum. Zira bu su gibi hali, benim okuma ritmim için mümkün olmadı. Gayet yavaş ve zorlu bir okuma süreci ile imtihan oldum.

    Kalemimi rahat oynatmak, şu konuda mı açık verdim, burada mı diye endişe duymadan yazmak istiyorum. Bu sebeple, yakın zamanda kitabı okumak isteyenler, esere dair paylaşımlarımı es geçebilirler.

    Yazardan okuduğum altı yedi kitap sonunda, nedir okuduğum eserlerinin ortak noktaları diye, kabataslak bir daire çizip içini doldursam; “Sürreal, post-modern, bilinç akışı, bilinçaltı, bellek, kediler, ensest, pedofili, Oedipus ve Elektra kompleksi, paralel evren, Araf, kolektif bilinç, klasik müzik” diye giden tıklım tıkış bir liste elde ederim.

    Sahilde Kafka ile de, Murakami bir kez daha kendi kurallarıyla, müstakil evrenini yaratmış. Okurun birçok sorusuna yanıt bulamadığı, finalin; hayatın aslı gibi, savruk bırakılıp “son bu mu?” dedirtecek kadar, okuyanın muallakta kaldığı satırlar, benim için artık yazarın alışılagelen tavrı halinde..

    Esere, kendine Kafka Tamura adını veren 15 yaşındaki delikanlının evden kaçışıyla giriş yapıyoruz. Babasıyla mesafeli ilişkisi, annesinin ablasını da yanına alarak, baba ve oğulu terk edişi, zaman içinde bu yarayla büyüyen çocuğun, tek ebeveyni tarafından “bir gün annen ve ablanla cinsel ilişkiye gireceksin” kehanetiyle; Kafkanın bilinç akışı şeklinde okuyoruz. Bunu belirtme sebebim, yazarın bakış açısını defalarca değiştiren tekniğine de değinebilmek. Kısa bir evden kaçışa hazırlık macerasına, Kafkanın sohbet ettiği Karga karakteri dahil oluyor. Ama, Karga bir hayali arkadaş mı, üst bilinç yansıması mi bu noktada belirsiz.

    Bölüm geçiyor ve kendimizi gizemli bir olayın Pentagon araştırma notlarını okurken buluyoruz. Bu noktada anlatıcı değişiyor, güvenilir anlatıcı kimliğiyle karşımıza çıkıyor. Cereyan eden olay, 2. Dünya Savaşı sırasında kırsalda yaşayan bir öğretmen ve ilkokul öğrencilerinin başından geçiyor. Ormanda mantar toplamaya çıkan öğretmen birden bire uyku haline geçip olduğu yere yığılan öğrencileriyle kalakalıyor, öğrencilerden biri dışında hepsi birkaç saat içinde kendine geliyor. Haftalarca hastanede kalıp belli bir tanı konamayan, kendine geldiğinde adını dahil her şeyi unutan Kafkadan sonra ikinci baş karakterimiz “Nakata” .

    Hemen her cümleye bendeniz Nakata, pek de akıllı değilimdir diye başlayan karakter, Kafka on beşken artık altmışlı yaşlarında, okuma yazma bilmeyen, eğitim hayatına geçmişteki olay sebebiyle devam edemeyen Nakata, kedilerle konuşabiliyor. Nasıl yaptığını bilemese de, gökten balık ya da sülük yağdırabiliyor. Nakatalı bölümlerde anlatım yine değişiyor, sınırlı tekil üçüncü şahıs ve müdahil yazar arasında gidip geliyor.


    Kaçarken yolda tanıştığı ve acaba ablam mıdır sorusuyla, üzerine erotik düşler kurduğu “Sakura”
    Vardığı noktada, yeni edindiği arkadaşı “Oşima” (aynı zamanda en yoğun entelektüel yönlendirme Kafka ve Oşima arasındaki diyaloglar sayesinde okura zerk edilir)
    Hem çalışıp hem yaşamaya başlayacağı kütüphane müdiresi ve annem mi acaba sorusunun hedefi “Saeki Hanım” ile birlikte Kafka cephesinde kitaba psikolojik çokseslilik gelmiş olur. Yükselen yeni seslerle beraber, geri kalan tüm okumayı, klasik müzik eşliğinde yapıyorsunuz, zira Murakami maestro edasıyla okurunu dinlemeye davet ediyor.

    Devletten aldığı yardım parasıyla yaşayan Nakata, kedilerle konuşabilmesi ve sonsuz sabrı sayesinde, arada kayıp kedileri bulma işi yapar, işten elde ettiği para; sevdiği bir yemeği yiyecek miktardadır. (Onun bu halini okumak beni çok hüzünlendirdi) Yine kayıp kedilerden birini ararken, kedilere işkence edip öldüren ve kendini Johnnie Walker diye tanıtan esrarengiz adamla yolu kesişir. Tanışma noktasına gitmesi, aralarında geçen konuşmalar vs hepsi gerçeküstüdür.

    Nakata için bu tanışıklığın akabinde gerçekleşen olaylar, onu yaşadığı şehirden uzaklaştırır. Elbette okuma yazma bilmeyen, kısıtlı hayat tecrübesine sahip, yaşadığı muhitten bile ayrılmamış yaşlı bir adam için yolculuk; başlı başına bir maceradır. Nereye gittiğini bilmez, yönünü anı anına tayin eder, tesadüflerle mesafe katederken, belki de hayatındaki ilk arkadaşı ve yolculuğunun bundan sonraki kısmında onunla olacak olan “Hoşino” yeni karakter olarak kitaba dahil olur.
    Hoşino, asker eskisi, geçimini şoförlük yaparak sağlayan, hoyrat, vurdumduymaz, pek de derinliği olmayan biridir, lakin Nakata ile çıktığı yol, aynı zamanda onun da içsel yolculuğu ve gelişim sürecinin başlangıcı olur.

    Eserin yarısına geldiğimizde 300 350. sayfa gibi, Nakata ve Kafka aynı coğrafyada, farklı uçlardadır. Nakatanın aradığı, nerede nasıl bulacağını ve esasen şeklini dahi bilmediği “Giriş Taşı” kucağımıza itina ile teslim edilir. Nedir bu taş, ne işe yarar, karakterimiz neden onu arar? Bilmiyoruz.

    Kitabın içinde Murakami’nin yaptığı Çehov alıntısı “Eğer öyküde bir tabanca geçiyorsa, sonunda mutlaka patlaması gerekir” sözü, yazar konuları bağlar ya da bağlamazken, okuru sorularla bi başına bırakırken, kural olmaktan çıkar, bana göre kendiyle çeliştiği en dik yokuş bu alıntıdır.

    Böylesi fantastik bir kurgu için geçerli kural, yazarın bilgilendirme yapmadığı sürece okurun bilemeyeceği her nevi bilgiyi vermesidir, bunu nasıl yapacağı kısmı yazara kalır. Bilgilerin topaklanmadan araya servisi yeterlidir fakat, Murakami bu kuralı uymadığı gibi, metafor üstüne metafor, son kertede metafora metafor doğurtur.


    Alıntı, sayfa 446 “Benim kim olduğumu siz de mutlaka anlamışsınızdır, diyorsun. Ben Sahilde Kafka’yım. Senin hem sevgilin hem de oğlunum. Karga adlı delikanlıyım.”

    Minicik not; Kafka Çek dilinde Karga anlamına da geliyor.

    Ben kitabı paylaşmaya başlamadan, sizlerden tam bu mevzuyu azıcık araştırmanızı rica etmiştim. “Oedipus Kompleksi”
    Freud’un psikanalitik teorisine göre, karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni safdışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamına “Oedipus Kompleksi ya da Karmaşası” denir. Freud’un da böyle bir duruma seçtiği isim, tesadüfi değil. Mitolojide kendi öz annesiyle ensest ilişki yaşayan Oedipusun hikâyesine atfen.

    Eseri okurken beni en çok zorlayan şey, esasen bu ilişkiydi. Saeki Hanımın, annesi olması şüphesine rağmen, ona cinsel açlık duyan 15 yaşındaki Kafka’nın, o şüpheyi “evet ya da hayır” olarak bildiğimiz gerçeklikte asla netlemeyen 50 yaşın üstündeki kadınla birlikte olması. Bilinen gerçeklikte diyorum, zira bilinçaltı, bilinç üstü, hayaller ve rüyalar, kimi zaman astral seyahatler olarak, gerçeklik birden fazla şekilde karşımıza çıkıyor. Onlardan birinde de, evet ben senin annenim veya hayır değilim dememiş olan karakter, Kafkadan özür diliyor; ki o özür de kitap boyunca okuru kontrpiyede bırakan yazarın, yanıtı örtük de olsa verdiği yer oluyor.
    Benzer bir birleşme Murakami için ilk mi? Hayır. 1q84’de bu form “baba-kız” cinsel ilişkisi olarak yine vücut bulmamış mıydı? Bulmuştu.

    Kendi benliğinde ablası kabul ettiği, belki de gerçekten ablası olan kişiye düşsel olarak bile olsa tecavüz etmesi, annesiyle seks yapması, eserdeki cinsellik boyutunu “kasık beyin hattının” dışında tutuyor, akışa katkısı var mıdır? Sebep nedir? Tartışmaya açık.
    Kendi adıma; yazar ya da eser farketmeksizin, çiftlerden birinin çocuk yaşta olması veyahut aile içi cinselliği aktarması, okuduğum kitabı “Demir leblebi” haline getiriyor. (Çok zorlanıyorum) Başladığımı, bu zorlanmaya rağmen bitirebilmemi ise, yine eserden bir alıntı ile izah edebilirim.
    “Zehri içen kabını da yer”


    Hakim olduğumuz beş karakterin “Kafka, Nakata, Oşima, Hoşino ve Saeki” fiziksel, zihinsel özellikleri dahil neredeyse yedik içtiklerine kadar öğreniyoruz, sırları hariç. Okurken aklınıza hangi soru gelir ve zihninizin arkasında takılı kalırsa, bilin ki; o sorunun cevabı, direkt ya da endirekt gelmeyebilir.

    Nakata’nın çocukken dahil olduğu esrarengiz olayın sebebi neydi? Neden diğer çocuklar hasarsız atlatırken Nakata bunları yaşamak zorunda kaldı? Nasıl oluyor da gökten balık ya da sülük yağdırabiliyor?
    Kafka’nın babası o kehaneti neye istinaden yapmıştı? Annesi gerçekten Saeki miydi? Kedilere işkence eden karakterin amacı neydi? Saeki Hanım o kapıyı nasıl bulmuştu? vs vs vs
    Yazmaya devam etsem, bunlar gibi birçok sorum net olarak yanıtlanmış değil.

    Ama sonra, son düzlük son yüzlükte Murakami şefkatli kollarımıza yeni kavramını bırakıyor.



    Alıntı: “Limbo, canlılar ve ölüler dünyası arasında kalan bir ara mekândır. Silik ve yalnızlığın hâkim olduğu bir yer.” Sayfa 607

    Ek Bilgi: Limbo (Latince: Limbus, kelime anlamı kenar veya sınır, manâsı cehennemin "sınırı"), Roma Katolik Kilisesi teolojisine göre ölüm sonrası ölenin işlediği günahlardan dolayı ruhunun lanetlenip cehenneme atılmadığı durum hakkında bir hipotez.

    Okuduğum her satır, bağlantısız her durum, cevapsız tüm sorular, şu alıntıyla birlikte başka bir boyuta ulaştı. Öyle miydi, böyle miydi? diye devam ederken, yazar son anda başka bir alan yarattı.

    Altı postun sonunda bütüne baktığımda, eser başlı başına bir ahlaki cendere. Evet ilgi çekici birden fazla olayla başlayıp, arada düşen tempoyla devam ederken, hadi sonunda ne olacak diye okumayı teşvik ediyor, bulmacanın parçalarını birleştirmeye çabalarken, zihin zorlayıcı bir yanı da var ama; işkence, tecavüz, ensest, pedofili vs ne denli normalleştirilir, bunun edebi karşılığı nediri, günün sonunda her okur kendine yanıtlar.
    Elimden geldiği kadar ayrıntılı ve tarafsız bir inceleme yapmaya çalıştım.

    Tavsiye ediyor musunuz sorusuna yanıtım; şu incelemeyi okuyup kendi yaş ve hayat talimine uyduğuna kanaat getiren veya eseri merak edenlere, peki neden olmasın derim. Daha genç arkadaşlar için ise, spesifik bir eser mi evet, siz henüz okumazsanız kayıpta olur musunuz? Hayır.
    Saygılarımla
  • Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Ameller niyetlere göredir. Kişi için ancak niyet ettiğinin karşılığı vardır. Şu halde kimin hicreti Allah ve Resulü için ise o kimsenin hicreti Allah ve Resûlünedir. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünya­lık veya nikahlayacağı bir kadın için ise, onun da hicreti hicret ettiği o şeyedir. [2]



    İnsanları değerlendirirken ifade ve hareketlerine, dışa akseden davranışları­na göre hüküm veririz. Çünkü kalblerini bilmemiz, o hareketi niçin ve ne maksat­la yaptığını tam kestirebilmemiz mümkün değildir. Cenab-ı Hak ise kullarının amellerini, davranış!annı değerlandirirken içte taşıdıkları niyet ve yapış maksat­larına bakar, öyle muamele eder. İşte Peygamber Efendimiz (a.s.m.) "Ameller niyetlere göredir" buyururlarken yapılan işin içte taşınan niyet ve maksada göre değerlendirileceğini bildirmektedir. "Şüphesiz Allah sizin suretlerinize ve malları­nıza bakmaz. Ancak amellerinize ve kalblerinize bakar"[3] hadîsinde de aynı ger­çek anlatılır. Bu bakımdan belki bize göre çok iyi ve güzel görünebilen bir söz veya davranış,—iyi niyetle yapılmadığı, Allah rızası gözetilmediği, gösteriş ol­sun diye yapıldığı takdirde—Allah katında hiçbir mânâ ve değer ifade etmeyebi­lir.

    Niyet niçin bu kadar önemlidir?

    Çünkü niyet söz, hareket ve davranışların esasını, belkemiğini teşkil eder. Çağımızın büyük İsiârn âlimi, müceddidi Bediüzzaman'ın ifadesiyle "Niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır[4] Evet, niyet ölü hareketleri dirilten, canlı, ha-yatlı hale getiren, biri bin yapan bir ruhtur. Onun içindir ki sağlam ve temiz bir ni­yetle yapılan az amel, çok sevabı netice verir. Kısa bir ömür, Cennet gibi ebedî bir hayatı kazandırır.

    Niyet, eşyanın içyüzünü, mahiyetini, aslını değiştirecek, sevabı günaha, gü­nahı sevaba dönüştürecek kadar büyük bir tesire sahiptir. Meselâ bir insan, ha­yır yapsa, eğer Allah için yapıyorsa bu hareketi sevaplı bir iş olur. Nefsi için "Ne kadar da cömert!" desinler diye yapıyorsa hayrı hayır olmaktan çıkar, günaha çevrilir, ameli iptal olur, geçersiz ha!e gelir. Bakara Sûresinin 264. âyetinde inan­madan, Allah rızası gözetilmeden, gösteriş maksadıyla, başa kakmak ve eziyet vermek niyetiyle yapılan hayır ve sadakaların boşa gideceği açıkça şöyle anla­tılır: "Ey îman edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını bağışlayan kimse gibi, siz de sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet vermekle boşa çıkarmayın. O kimsenin hali, üzerinde bir par­ça toprak bulunan kaygan bir taşa benzer ki, şiddetli bir yağmur vurduğunda toprağı götürüp taşı çıplak bırakıverir. Öylelerinin Allah rızasını gözetmeksizin gösteriş için yaptıkları iyiliklerin hepsi ellerinden uçar gider; kazandıklarından dolayı hiçbir sevaba erişemezler. Allah o kâfirler güruhunu hayra ve doğru yola iletmez."

    Kısaca ne olursa olsun, Allah İçin yapılmayan ibadetin Allah katında hiçbir değeri yoktur, sevap yerine günah kazandırır.

    Niyette âdetleri ibadete dönüştürebilecek bir iksir de vardır. Günlük hayatta hergün yapageldiğimiz yeme, içme, yatma, kalkma, yürüme gibi mubah davra­nışlar, âdetler iyi bir niyetle ibadete dönüşür. Aslında sevabı da, günahı da ol­mayan bu davranışlar, Sünnet-i Seniyye esas alındığında, "Resûlullah nasıl ye­miş, nasıl içmiş, nasıl yatıp kalkmış; ben de öyle hareket etmeliyim" düşünce­siyle yapıldığında ibadete dönüşür ve insana sevap kazandırır.

    Yine o niyetle insan yirmi dört saatini ibadete çevirme imkânı bulur, bütünü­nü de âhiretine mal edebilir. Eğer bir insan beş vakit farz namazını kılar, diğer mubah dünya işlerinde de helal dairede kalmayı ve Sünnete sarılmayı esas edi­nirse, uykusuna varıncaya kadar bütün gününü, böylece de bütün ömrünü iba­dete dönüştürmüş olur.

    Yine bu niyet sebebiyledir ki Allah yolunda cihada çıkan bir er, başkalarının altmış senede kazanamadığı sevabı kazanır, beş dakikada şehidlik gibi yüksek bir makama erer. Herkesin sefahete, günaha daldığı, dini, îmanı son plâna attı­ğı, bütün duygularıyla dünyaya yöneldiği günümüzde de yüz şehid sevabını ka­zanmak mümkündür.

    Çünkü Allah Resulü, "Kim ümmetimin bozulduğu bir zamanda sünnetime sa-rılırsa, yüz şehid sevabı kazanabilir"[5] buyurmuştur.

    Hadiste niyeti dünya olanın dünyaya, niyeti kadın olanın kadına kavuşacağı­nın bildirilişi de niyetin, amellerin ruhu ve özü olduğunu açıkça göstermektedir. Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) bu hadîslerini şöyle bir hâdise üzerine söylemişti. Ümmü Kays (r.a.) isimli bir Sahabî kadına, birisi evlenme teklifinde bulundu. Fakat o, adama eğer Medine'ye hicret ederse evlenebileceğini söyledi. O da kabul etti. Ümm-ü Kays, hicretini Allah ve Resulü için yaparken kocası, evlenmek niyetiyle yapmıştı. Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) bahsi geçen hadîslerini söyle­diler: "Kim de dünya nimetleri veya bir kadınla evlenmek niyetiyle hicret etmiş ise, onun hicreti de o kadınadır."

    Demek oluyor ki, ameller niyetlere göredir. [6]



    2. [1:35, Hadîs No: 2]

    Enes (r.a.) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir:

    Ben Cennet kapısına gelir, açılmasını isterim. Cennet bekçisi Hâ­zin, "Sen kimsin?" der. Ben, "Muhammed'im" derim. O şöyle der: "Senden önce hiç kimseye kapıyı açmamakla emrohındum."[7]



    3. [1:43, Hadîs No: 6]

    Ebû Mes'ud el-Bedrî (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Geçmiş peygamberlerin sözlerinden insanların en son kavradığı söz şudur:

    "Utanmadıktan sonra istediğini yap."[8]



    4. [1:44, Hadîs No: 7]

    İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

    İbrahim'in (a.s.) ateşe atıldığında en son sözü, "Hasbiyallahü ve ni'me'l-vekîl [Allah bana yeter; O, ne güzel vekildir" oldu.[9]



    5. [1:49, Hadîs No: 10]

    Ali (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Güzel konuşmanın tehlikesi insanlara karşı kibirlenme ve kendi­sinde olmayan şeyle övünmektir. Cesaretin tehlikesi zulüm ve haddi aşmaktır. İyilikseverliğin tehlikesi başa kakmaktır. Güzelliğin tehli­kesi böbürlenmektir. İbâdetin tehlikesi tembellik ve usanç duymak­tır. Konuşmanın tehlikesi yalan söylemektir. İlmin tehlikesi unut­maktır. Yumuşak huyluluğun tehlikesi kendinden beklenen metanet ve salâbeti göstermemektir. Asaletin tehlikesi soyu ile övünmektir. Cömertliğin tehlikesi israftır.[10]



    İnsan Cenab-ı Hakkın antika bir sanat eseridir. Binbir çeşit duygu ve kabili­yetle donatılmıştır. Bu duygu ve kabiliyetler insanın saadetini olduğu gibi felake­tini de hazırlayabilecek güçtedir. Eğer insan onları istikâmetle kullanabilir, orta yolu, vasatı muhafaza edebilir ve aşırılıklardan sakınabilirse saadeti elde eder, aksi halde felâkete sürüklenir.

    İşte Cenab-ı Hak gönderdiği dinler ile yaratılışça sınırlandırılmayan, bir ibre gibi aşırılıklar, geri ve ileri dereceler arasında zikzak çizen bu duygulara bir limit göstermiş, sınır çizmiş, "Şu çizgiyi aşmayın!" diye İlâhî talimatını vermiştir. Bü­tün mesele insanın iradesiyle duygularına sahip olup doğru yolda gitme gayreti içerisinde olmasıdır.

    Hadis-i şerifte, temelde bazı güzel huylardan bahsedilmiş ve bunların ifrat ve tefritleri sonucu doğabilecek tehlikelerden söz edilmiştir. Biz bunların üzerinde ayrı ayrı durma yerine insanda en belirgin olan belli başlı üç duygu ve kabiliye­tin ifrat, tefrit ve vasatları, yani aşırı, geri ve orta dereceleri üzerinde durmak isti­yoruz.

    Daima değişikliklere maruz ve felâketlere hedef olan insanın bedeninde mi­safir olan ruhun yaşayabilmesi için gerekli olan üç duygudan biri akıl, biri öfke, biri de şehvettir.

    Asıl veriliş maksadı faydalıyı zararlıdan, iyiyi kötüden ayırmak olan akıl, eğer aşırılığa kayacak olursa cerbeze içerisine girer. Cerbeze; aklı, hakkı bâtıl, bâtılı hak, akı kara, karayı ak göstermek için kullanmaktır. Tefrit derecesi ise saflık ve bönlüktür. Böyle biri, kendisini ilgilendiren bir konu da olsa kayıtsız ka­lır, kafa yormaya yanaşmaz. Aktın vasat kullanımı ise hikmettir. Böyle bir akıl sahibi hakkı araştırır, bulduğunda ona uyar, bâtılı da tanımaya çalışır, tesbit et­tiğinde de ondan sakınır.

    Öfke duygusunun aşırısı saldırganlıktır ki, maddî manevî hiçbirşeyden kork­mamak demektir. Bütün zorbalıklar, zulümler, istibdatlar, baskılar bundan kay­naklanır. Geri derecesi ise korkaklıktır. Böyle biri korkulmayacak şeylerden dahi korkar. Oysa Allah dilemedikçe insana hiçbir şeyin zararı dokunmaz. Öfkenin orta derecesi de şecaattir. Şecaat de şahsının veya dininin hak ve hukukunu ko­ruma konusunda arslan kesilme, canını dahi feda etmekten çekinmeme, kendi­sini ilgilendirmeyen ve karışmaması gereken şeylere kanşrnama, meşru olma­yan şeylere de girmeme demektir.

    Bir şeye duyulan fazla arzu mânâsına gelen şehvetin ifratı fücurdur. Şehveti fücur seviyesinde olan bir insan, nefsin arzularına öylesine düşkündür ki namus ve ırzları çiğnemekten çekinmez. Tefriti ise helale de, harama da arzu duyma­maktır; şehvet duygusunun sönmesidir. Şehvetin arzu edilen vasat mertebesi ise iffettir ki helâle arzu duyup haramdan kaçınmak şeklinde kendini gösterir.

    İşte, dinimiz olan İslâm, insanlan doğru yola çağırırken bu üç duygunun ifrat ve tefritten uzak hikmet, şecaat ve iffetten ibaret orta derecelerini emretmiş, günde en az kırk defa okuduğumuz Fatiha Sûresinde, "Bizi doğru yola ilet!" dua­sını yaptırmakla da bu yolda sebat göstermemizi istemiştir. Böylece fazilet ufku­nun yollarını açmış, dünyayı da Cennete döndürmeyi başarmıştır. Esasında in­sanlık tarih boyunca bütün hak dinlerin emir ve tavsiyeleri içerisinde bulunan doğru yolun temel taşları olan bu üç duyguyu yaşamakla, insanlığa saadet bu­ketleri armağan etmiştir. Bu fıtrî hakikate kulak vermeyenler ise insanlığa boğazda düğümlenen zakkum meyvelerini yedirmekten, dünyayı yaşanmaz hale getirmekten geri kalmamışlardır.

    O hak dinler ki bu üç duyguyu yeşertmekle akıl dalında enbiyaları, evliyaları, sıddîkînleri, âdil idarecileri, melek gibi hükümdarları; öfkeyi kullanmada, Hz. Ömer, Hz. Hamza, Hz. Ali, Salahaddin Eyyubi, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim gibi kahramanları; şehvet sahasında da Hz. Yusuf gibi iffet âbidesi insanlık yıldızlarını insanlığa en büyük örnekler olarak takdim etmişlerdir. Bu gerçeğe kulak asmayan insanlık ise, akıl dalında maddeci, tabiatçı gibi akılsız dinsizleri; öfke dalında Nemrud, Firavun, Şeddad gibi zâlimleri, şehvet hususun­da da enva-ı çeşit putlart, tanrıçaları, tanrılık dâvasında bulunan nice sapık ve sapıklıkları âlemin başına musallat etmekte tereddüt etmemişlerdir.

    Bu üç duygunun ifrat ve tefritinin hayatı onduracak veya öldürecek seviyede güçlü sırlara sahip olduklarını dikkate aldığımızda yukardaki hadiste bahsi ge­çen huyların vasat, ifrat ve tefritlerinin de maddî ve manevî hayatımıza neler ka­zandırdığı veya kaybettirdiklerini anlamak zor olmayacaktır.[11]



    6. [1:52, Hadîs No: 11]

    İbni Abbas'tan (r.a.) rivayetle:

    Dinin felâket kaynakları üçtür: (1) günah işleyen âlim, (2) zâlim idareci, (3) ibâdete gayretli câhil.[12]



    Hadiste dine zarar veren şeylerden üçü sayılmaktadır. İlk bakışta günah iş­leyen âlimle zâlim idarecinin felâkete sebep oldukları anlaşilabildiği halde ibâde­te gayretli olmantn dine zarar vereceği pek anlaşılmamaktadır. Fakat mesele üzerinde biraz düşünüldüğünde ibâdete gayretli câhil birisinin dine zarar verdiği­ni anlamak güç olmaz. Böyle birisi ibâdete düşkündür, fakat neyi nasıl yapaca­ğını bilemez. Dine ters şeyleri dinin emri diye yapar, bunları savunur. Karşısın­daki kişi de dini bilmiyorsa, böylelerin dinden diye savunduğu yalan yanlış şeylerin, bid'atların İslâmiyetten olduğunu zanneder, "Böyle de olur rnu?" diye­rek İslâmiyete karşı cephe alır. Bu bakımdan, dini bilmediği halde ibâdete düş­kün olan câhil kimseler, din için büyük bir felâket kaynağı olmuş olurlar. Böylelerinin dine verdiği zararı önlemek, başlı başına bir iştir ve oldukça da zordur.[13]



    7. [1:52, Hadîs No: 12]

    İbni Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûlullah (a.s.m.) şöyle buyu­ruyor:

    İlmin tehlikesi, unutmak; zayi edilmesi, ehil olmayana öğretmek­tir.[14]



    8. [1:53, Hadîs No: 13.]

    İbni Mes'ud (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivayet ediyor ki:

    Bilerek faizi yiyen, yediren, ona kâtiplik eden, bilerek ona şahit­likte bulunan kimse, dövme yapan ve güzellik için yaptıranlar Kıya­met günü Muhammed'in dili ile lanete uğramışlardır.[15]



    Yüce Rabbimiz pekçok hikmetten dolayı faizi haram kılmış ve bir âyet-i keri­mede, "Ey îman edenler! Faizi kat kat yemeyin. Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz"[16] buyurmuştur. Bir başka âyet-i kerime ise şu mealdedir:

    "Faiz yiyen kimseler, Kıyamet Gününde kabirlerinden şeytan çarpmış kimse­nin kalkışı gibi kalkarlar[17]

    Âyet-i kerimelerde faiz yeme açıkça haram kılınırken buna aracı olan diğer hususlar da dolaylı olarak yasaklanmıştır. Peygamberimiz (as.rn.) yukarıdaki hadîs-i şerifle, âyet-i kerimelerdeki özlü ifâdeyi açmış ve bilerek faizi yiyen, yediren, ona kâtiplik eden, şahitlikte bulunan kimselere lanet etmiştir. Faiz kurulu­şunda memur olarak çalışanlar her ne kadar faiz yemiyor ve yedirmiyorlarsa da; faizin muamelesini görmekte, hesap ve yazışmalarını yapmakta, idarî işlerini yürütmektedirler. Gerek müdürü, gerek memuru; hadiste ifâde edilen "kâtip" mefhumunun içine girmiş olmaktadır.

    Hadiste lanet edilen bir başka kesim de "dövme" yaptıranlardır. Dövme, bili­nen şekliyle şöyle yapılıyor: İğne ve benzeri bir şeyle vücudun bir yeri kan aka­cak şekilde yaralanıyor. Sonra aynı yere iç yağı ve bazı maddeler konarak yar iyileştiriliyor.

    Câhiliye devrinden beri Araplar vücutlarının çeşitli yerlerine dövme yapagel-mişlerdir. Günümüzde de Avrupa ve Amerika'da bazıları bunu bir "süs" olarak yaparken, memleketimizde de bâzı gençler onları taklid etmekte ve dövme yap­tırmaktadırlar.

    İşte dövme vücuda bir eziyet ve Allah'ın yarattığını değiştirmek olduğundan, dinimiz dövme yapmayı haram kılmış. Peygamberimiz dövme yaptıranlara lanet etmiştir.[18]



    9. [1:55, Hadîs No: 14]

    Aişe (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Ben kulun yediği gibi yerim, kulun oturduğu gibi otururum.[19]



    Peygamberlerin en önemli özelliklerinden biri, bizim gibi birer insan olmaları­dır. Gerçi onlar peygamberliklerini ispat için mucize gösterirler, ama onların her halleri mucize değildir. Eğer öyle olsaydı, insanlar itirazı basar, "Biz onlara ula-şamayız, onlar gibi olamayız" derlerdi. Onun içindir ki, peygamber, bizim gibi bir insanın taşıyabileceği bütün özelliklere sahiptir. Bir insan gibi yer, içer, kalkar, yatar, acı duyar, sevinç duyar. Mektûbafta (s. 96) belirtildiği gibi Resûl-ü Ekre-min (a.s.m.) her hâli, her tavrı doğruluğuna, peygamberliğine şahit olduğu hal­de, her hali ve her tavrının harikulade olması gerekmez. Çünkü Cenab-ı Hak onu beşer suretinde göndermiştir. Tâ ki dünya ve âhiret saadetlerini kazandır-cak iş ve hareketlerde rehber olsun, imam olsun, normalmişjer gibi görülen ya-ratıklardaki Allah'ın olağanüstü sanatını göstersin. Eğer fiil, işve davranışların­da bir insan gibi değil de hep harikulade olsaydı, her bakımdan insanlara önder olamaz, ders veremezdi. Ancak o, inatçı insanlara peygamberliğini ispatlamak gayesiyle ve ihtiyaç ânında arasıra mucize gösterirdi. Diğer zmanlarda Allah'ın tabiata koyduğu kanunlar çerçevesinde hareket eder, hasta olur, sıkıntı çeker, soğuğa, sıcağa katlanır, zırh giyer, "Sipere giriniz" emrini verirdi.

    Resülullahın böyle davranmasının önemli bir sebebi de dünyanın bir imtihan salonu olmasıdır. Çünkü Resülullahın her hali olağanüstü olsaydı, Ebû Cehil gi­bi kömür ruhlu kişiler Ebû Bekir gibi elmas ruhlu kimselerle eşit seviyeye gelir, o mucizevî insan karşısında mecburen inanırlardı. Oysa Resülullahın şâir zaman­larda bir beşer gibi davranışıdır ki kâfirlerle münafıkların birbirlerinden ayrılma­larını netice vermiştir.

    "Ben kulun yediği gibi yerim, kulun oturduğu gibi otururum" ifadesinden bu mânâlar çıkarılabileceği gibi ilk akla gelen, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) ne kadar büyük bir tevazu sahibi olduğunu anlamak olmalıdır. Çünkü Resûl-ü Ekre-me (a.s.m.) bütün dünya hazinelerinin kapılan açılmış, dünyanın her türlü nime­ti önüne serilmiş, dağ ve taşların isterse altın ve gümüş yapılabileceği söylen­miş, hatta Süleyman Peygamber (a.s.) gibi kral bir peygamber olabileceği belirtilmiş, ama o kul bir peygamber olmayı tercih etmiştir. Dünyanın binbir çeşit nimetinden en geniş ölçüde istifade etmesi hem hakkı, hem de mümkünken o bunları elinin tersiyle itmiş, "Ben ancak bir kulum. Yerde yemek yer, sof giyer, deve sağar ve okşarım. Parmaklarıma bulaşan yemek artıklarını yer, kölelerin dahi davetine katılırım, Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir" buyurmuştur.

    Benliğe, kendini beğenmeye, riyaya, israfa kaçmadan, şükrederek dünya ni­metlerinden elbetteki istifade etmeli. Ama yeri gelince tevazu ve mahviyet gös­termesini de bilmelidir. Resûl-ü Ekremin devesine baktığı, koyun sağdığı, ayak­kabısını tamir ettiği, elbiseninin söküğünü diktiği, küçük büyük, siyah beyaz, hür köle ayırd etmeden herkesle selâmlaştığı, hizmetçisiyle yemek yeyip ona yemek hazırladığı düşünüldüğünde, gurur ve kibiri kıracak bu tip davranışlara ne kadar önem verilmesi gerektiği kendiliğinden anlaşılır. Birgün Hz. Âişe'ye Resûlullahın bu özellikleri duyurulduğunda Hz, Âişe, Peygamberimizin isteseydi dünyanın do­ğusuna batısına sahip olabileceğini, fakat bunları elinin tersiyle ittiğini belirtmiş, karnı doyuncaya kadar yemediğini, bundan dolayı da hiçbir zaman şikayetçi ol­madığını, yiyecek bulamadığında oruç tuttuğunu, çoğu zaman çektiği açlık se­bebiyle dayanamayarak ağladığını ve şu soruyu sorduğunu anlatır:

    "Niye böyle davranıyorsun? Hiç olmazsa yetecek kadar birşeyler edinsey-din?"

    Şu cevabı verir Kâinatın Efendisi (a.s.m.):

    "Peygamber kardeşlerim benden daha çok eziyet çektiler. O halleriyle Rable-rine kavuşup yüksek mevkîler kazandılar. Ben dünyada refah içinde yaşayıp da âhirette onlardan daha aşağı mevkfde bulunmaktan haya ederim. Şurada birkaç günlük sıkıntı çekeyim ki ebedî hayatta mes'ûd olayım. Bütün maksat ve gayem, kardeşlerime ulaşabilmemdir."

    Bu tevazu, bu anlayış ve bu bakış açısı sebebiyledir ki Resûl-ü Ekremin (a.s.m.) nazarında dünya, çok şeyler kazanılıp edinilse bile gönül verilecek de­ğerde değildi. Böyle olmadığı için de ona sahip olmayanlara karşı üstünlük ölçü­sü, gurur ve kibir vesilesi de olamazdı. Makam, mevki, mülk, tek başlarına bü­yüklük ölçüsü olamazlardı. Bunlar ancak tevazuyla gerçek mânâ ve değerini bulabilirlerdi.

    O halde Resûlullahın bütün kalbiyle inanıp yaşadığı bir hayatı beğenmeme, sahip olduğu fâni bir kısım imkânlar sebebiyle gurur ve kibire kalkma, elbetteki aklı başında olan bir insan için başvurulacak bir yol olamaz. Allah katında en üstün, dünya ve âhirette en şerefli insan o olduğuna göre, hangi hal ve şart içe­risinde bulunursa bulunsun bir Müslüman için o yüce insanı örnek edinmekten başka hangi çâre olabilir?[20]



    10. [1:55, Hadîs No: 15]

    Enes (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Her takva sahibi kimse, Muhammed'in Ehl-i Beytindendir.[21]



    Peygamber Efendimizin (a.s.m.) hanımları, çocukları ve özellikle Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasarı, Hz. Hüseyin ve bunların nurlu neslinden gelenlere Ehl-i Beyt denir. Fakat Peygamber Efendimiz (a.s.m.), bâzı hadislerinde, Hz. Selman gibi Sahabîlere "Sen benim Ehl-i Beytimdensin" diyerek, bu halkayı genişletmişlerdir. Bu hadislerinde de Ehl-i Beyt halkasını daha da genişletirken, Ehl-i Beyte ayrı­calık kazandıran özelliğe de dikkat çekmiştir, O özellik ise takvadır. Takva da Al­lah'tan lâyıkıyla korkmak, Ona hakkıyla kulluk etmek, emirlerini gönül hoşluğuy-la yerine getirmek ve haramlardan sakınmaktır. Böyle davrananlar manevî Ehl-i Beytten sayılır.[22]



    11. [1:56, Hadîs No: 16]

    Enes (r.a.) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir:

    Kur'ân ehli, ehlullahtır.[23]



    12. [1:56, Hadîs No: 17]

    İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle bu­yuruyor:

    Kızlarını evlendirmek hususunda anneleriyle istişare ediniz.[24]



    13. [1:56, Hadîs No: 18.]

    Urs bin Ameyrete'den rivayetle:

    Evlilikleri hakkında kadınların fikrini alınız. Dul, kendi arzusunu açıkça ifâde eder. Bakirenin izni ise susmasidır.[25]



    Aile yuvasının sağlam temellere oturabilmesi, gerek evlilik öncesi, gerekse evlilik sonrası bâzı esaslara uymakla temin edilebilir. İşte bu esaslardan birisi de, kızın hiçbir tesir altında kalmadan, kendisini isteyen erkekle evlenmeye razı olmasıdır, Kız râzt olmadığı halde, annesinin veya babasının zorlamasıyla ger­çekleştirilen bir evlilik, uzun müddet devam etmez. Etse de, böyle bir evlilik ço­ğu zaman sıkıntı kaynağı olmaktan öteye geçmez. Hayat âdeta bir zindan olur. Bunun içindir ki, Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.) evlilikte kadının rızâsının alın-masını tavsiye etmiş, dul bir kadının isteğini açıkça söylemesini, kızın da kabul ettiğini hiç olmazsa susmak suretiyle bildirmesini istemiştir. Bir hadislerinde de, babasının isteğiyle evlendirilen kızın, bu evliliği istemediği takdirde nikâhtan vaz geçme hakkının bulunduğunu ifâde etmiştir. İbni Büreyde'nin (r.a.) rivayet ettiği bu hadis şu mealdedir:

    "Genç bir kız Peygamberimizin yanına geldi ve 'Babam benim sayemde alt tabakadan kurtulup mevkiini yükseltmek için beni erkek kardeşinin oğlu ile ev­lendirdi' diyerek, şikâyette bulundu. Peygamberimiz kızı yapılan evliliği kabul veya reddetme hususunda serbest bıraktı. Kız, 'Ben, babamın yaptığı evliliği kabul ediyorum. Fakat babaların böyle yapmaya haklan olmadığının kadınlar tarafından bilinmesini istedim' dedi."[26]

    Bununla beraber, gençlerde akıldan çok hissiyatın hâkim olduğu da bilinen bir gerçektir. Gençler çoğu zaman ileriyi göremezler, düşünmeden hareket ederler. Bu itibarla bir baba veya anne kızının istediği erkekle onu evlendirme-yebilir. Çünkü hayat tecrübeleri vardır.

    Ancak hiçbir sebep yokken, evliliğin engellenmesi de doğru değildir. Böyle davranıldığında iş daha tehlikeli boyutlara ulaşabilir.[27]



    14-[1:59, Hadîs No: 20]

    Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

    Duaların sonunda söylenen "Âmin!" mü'min kullarının dili üzerin­de Âlemlerin Rabbinin mührüdür.[28]



    15. [1:60, Hadîs No: 21]

    Knes (r.a.) rivayet ediyor ki: Ayete'l-Kürsî, Kur'ân'ın dörtte biridir.[29]



    16-[1:61, Hadîs No: 23]

    Muaz bin Enes'den rivayet ediliyor:

    İzzet, güç ve kuvvet kazanmak için okunacak âyet şudur: "Ham-dolsun o Allah'a ki, evlât edinmekten münezzehtir, mülkünde ortağı bulunmaz ve hiçbir şeyden de âciz değildir ki yardımcıya ihtiyacı ol­sun. Hürmet ve tazim ile Onun yüceliğini an." (İsrâ Sûresi, 17/111.) [30]



    17-[1:63, Hadîs No: 25]

    Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivayetle:

    Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz ver­diğinde sözünden döner. Kendisine emniyet edildiğinde hıyanet eder.[31]



    18-[1:64, Hadîs No: 27]

    Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Kur'ân'da iki âyet vardır ki, mü'minler için şifâdır ve Allah'ın^sev­diği şeylerdendir. O iki âyet Bakara Sûresinin son iki âyetidir [Âme-nerresûlü].[32]



    19. [1:65, Hadîs No:28]

    Harmele bin Abdullah bin Evs'den Resûlullahtan (a.s.m.) rivayet ediyor:

    İyiliği yap, kötülükten sakın. Yanlarından kalktığında halkın se­nin hakkında söyleyeceklerinden hoşlanacağın şeyleri gözet ve yap. Yanlarından kalktığında halkın senin hakkında söyleyeceklerinden hoşlanmadığın şeylere dikkat et ve onları yapmaktan da sakın.[33]



    20. [1:66, Hadîs No:29]

    Behz bin Hakim 'den rivayet ediliyor:

    Hanımına tenasül uzvuna olmak şartıyla istediğin şekilde yaklaş. Ona yediğinden yedir, giydiğinden giydir. Yüzüne karşı "Çirkinsin" deme ve dövme.[34]



    Yahudiler, "Kadının tenasül uzvuna arka taraftan yaklaşılırsa, doğan çocuk şaşı olur" gibi asılsız şayialar yayıyorlardı. Bunun üzerine Bakara Sûresinin 223. âyeti nazil oldu.[35] Âyette şöyle buyuruluyordu:

    "Kadınlarınız, sizin için evlât yetiştiren tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz gibi varın."

    Ayet-i kerimede kadının tenasül uzvu bir ekin tarlasına benzetilmiş ve bu ekin ekmenin, yani cinsî münâsebetin şekli ve usûlü sınırlandırılmamış, arzuya bırakılmıştır. İşte bu hadîste de bu yaklaşma şekli üzerinde durulmuştur.

    Hadîsin ikinci kısminda Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kadınların erkekler üzerindeki en mühim iki hakkını sayıyor. Bunlar, erkeğin hanımına kendi yedi­ğinden yedirmesi ve giydiğinden giydirmesidir. Dinimize göre kadın ne kadar zengin olursa olsun, yiyim ve giyimini temin etmek erkeğin üzerine farzdır. Er­kek kadının bu hakkını yerine getirdiğinde sevap kazanacağı gibi, ihmal ettiğin­de de günahkâr olur. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bununla ilgili oiarak şöyle buyuruyor:

    "Kişi kendi el emeğinden daha helâl bir rızık kazanmamıştır. Onun kendisi, âüesi, çocukları ve hizmetçisi için harcadığı mal birer sadakadır."[36]

    "Kişinin geçimi üzerine farz olan kimseleri ihmal etmesi, günah olarak kendi­sine yeter."[37]

    Hadiste dikkat çekilen bir diğer husus da, kadını kıracağı için erkeğin "Çir­kinsin" dememesi ve onu dövmemesidir. Çünkü aile yuvasının devamı, karı ko­ca arasındaki karşılıklı sevgi ile mümkündür. Kadına "Çirkinsin" demek, hele hele onu dövmek eşler arasındaki sevgiyi sarsar. Nazik bir yaratılışa sahip olan kadının kendisine hakaret eden ve döven erkeğe karşı sevgi beslemesi, onun isteklerini gönül rızasıyla yerine getirmesi düşünülemez. Bu ise ailedeki huzuru alt üst eder.

    Nitekim günümüzde birçok aile yuvası, sırf dayak sebebiyle yıkılmaktadır. Kısacası dayak, aile hayatı ve huzurunda en mühim problemlerden birisidir.

    İşte bugün yüzbinlerce kadının dert yandığı bu meseleyi, Peygamberimiz (as.rn.) bundan asırlarca önce halletmiştir. Kendisi hanımlarına kötü söz söyle­mediği, dövmediği gibi, Müslümanlara da hanımlarına şefkatle muamele etme­leri tavsiyesinde bulunmuş, hanımlarını döven erkeklerin "hayırlı erkekler" olma­dığına dikkat çekmiştir.



    21. [1:67, Hadîs No: 31]

    îbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor ki: Davet edildiğinizde icabet edin.[38]



    22. [1:71, Hadîs No: 39]

    Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Allah mü'mine rızkını ancak ummadığı yerden vermek ister.



    Rizık Allah'ın elindedir. Bütün canlılara rızkı veren Odur. Rızıksızlıktan ölen yoktur. Bir âyette, "Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a âit olmasın"[39] buyurularak bu gerçeğe dikkat çekilir.

    Böyle olunca nzık için endişelenmeye, telaşlanmaya hiç gerek yoktur. Allah, küçücük bir mikrobun rızkını verdiği gibi bizim de rızkımızı verecektir.

    Bu konuda bize düşen ise gayret göstermektir. Çünkü Allah herşeyi bir sebe­be bağlamıştır. Meselâ meyveler, sebzeler Allah'ın biz kullarına bir ikram ve ih­sanıdır. Şu var ki o ihsanlara erebiimek için ya onları bizzat yetiştirmeli, ya da çalışıp onları satın alabilecek parayı kazanmalıyız.

    Bu inanca sahip olup gereğine göre hareket etmeye başlayınca Cenab-ı Hakkın rızkı kuilarına ummadıkları yerden ihsan ettiğini görmemek, hissetme­mek mümkün değildir. Şahsî hayatımızda dahi bunu hissedebiliriz. Yalnız bun­lar hep sebepler yoluyla gelir. İş arayanın beklenmedik bir anda iş bulması, aç olanın yiyeceğe kavuşması, dükkân kepeğini açana müşterilerin gelmesi bunun birer örneğidir. Kul beklemediği, ummadığı yerden bir vesileyle gelen rızık sa­yesinde o kadar mutlu olur ki, neşesinden nerdeyse yerinde duramaz. İhsanı yapanın Allah olduğunu bilip o duyguyla baktığında ise sevinci bir kat daha ar­tar. Kendisini asla unutmayan bir Rabbi olduğunu düşünüp, Ona sonsuz hamd ve senada bulunur.



    23- [1:72, Hadîs No: 40]

    îbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Allah bid'atçının amelini bid'atmdan vaz geçinceye kadar kabul etmez.[40]



    24. [1:73, Hadîs No:41]

    Enes (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuru­yor:

    Allah belâ ve musibetlerin mü'min kulunun bedeni üzerinde hâki­miyet kurmasına izin vermez. [41]



    İslâmî ölçüler içerisinde hareket edildiğinde kul kolay kolay hastalanmaz, maddeten ve manen sağlıklı kalır. İbadetlerini günü gününe yapan; Ramazan orucunu tutan, beş vakit farz namazını kılan, verdiği zekâtla fakir fukarayı göze­ten, iyiliğin kurumlaşması, ayakta kaîması ve güçlenmesi için elinden gelen her türlü maddî ve manevî gayreti gösteren kimse üzerinde belâ ve musibetlerin hâ­kimiyet kurması söz konusu değildir.

    Gerçi kişi tedbirsizliği yüzünden bir kısım musibetlere maruz kalabilir; hasta olabilir, sıkıntı ve zararlara uğrayabilir. Musibet onu yatağa düşürse, borca gömse de manen hâkimiyet Kuramaz.

    Aslına bakılırsa tedbirli davranan, geçmişini geleceğini düşünen, yapacağı işin başını, sonunu hesap eden böyle durumlara nadiren düşer. Hatası yüzün­den düşse veya beklenmedik bir anda başına bir belâ ve musibtet gelse yine o musibet onda hâkimiyet kuramaz. Yani onu moralmen çökertemez, şevkini kıra-maz, ümitsizliğe, bedbinliğe itemez. O musibet ne kadar şiddetli olursa olsun, mü'min, Allah'ın izin ve müsaadesi dışında bir kuşun dahi kanadını oynatmadı­ğını bildiği için, onun Allah'tan geldiğini düşünür. "Güzelden gelen güzeldir" de­yip sabreder, asla isyan ve şikayete girmez. Onun dahi birçok hikmetleri olduğu­nu düşünüp sabırla musibetin üzerine yürür ve musibet ona hâkim olacağı yerde o musibete hâkim olur, ondan kurtulur. O musibeti maddeten yenemese de manen mağlup eder, çökertir, yıkımına müsaade etmez.

    Kısaca söylemek gerekirse musibetleri sebep olabileceği inkarcılık, isyan­kârlık, bedbinlik, yıkılmışlık mü'mincle hâkimiyet kuramaz. îmanının güçlülüğü ölçüsünde mü'min bunlara boyun büktürür, söndürür.



    25. [1:73, Hadîs No: 43]

    İbni Ömer (r.a.) Resûlullahın (a,s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

    Kaba davranana yumuşaklıkla muamele ederek, vermeyene vere­rek şerefi Allah katında arayınız. [42]



    26. [1:74, Hadîs No: 45]

    Ebû Hümeyd es-Sâidî'den rivayet ediliyor:

    Seni seven kimseye sen de ona olan sevgini bildir. Çünkü bu sev­giyi daha da sağlamlaştırır[43]



    27. [1:77 Hadis No: 50]

    ibni Ömer (r.a,) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

    Yemeği sıcakken yemeyin. Çünkü sıcak yemeğin bereketi yoktur.[44]



    28. [1:77, Hadîs No: 51]

    Ebû Mûsâ (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Size müjde veriyorum. Siz de sonra gelenlere müjde verin ki, Al­lah'tan başka ilâh olmadığına samimî olarak şahitlik eden kimse Cennete girecektir.[45]



    29. [1:78, Hadis No: 52]

    Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivayetle:

    Kıyamet günü Alllah'm ihsanından ve rahmetinden en fazla uzak olan, başkalarına yapmalarını söyledikleri şeyin tersini yapan kim­selerdir.[46]



    30. [1:79, Hadîs No: 53]

    îbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

    Allah'ın en hoşlanmadığı helâl, boşanmadır.[47]

    .

    Dinimizde evlilik teşvik edilmiş, evlilik müessesesine çok büyük ehemmiyet verilmiş ve müessesenin sağlam kurulabilmesi için evlilik öncesinde nelere dik­kat edilmesi hususunda ölçüler konulmuştur. Evlilik yuvası kurulduktan sonra da huzurlu bir şekilde devam etmesi için, eşlerin dikkat etmesi gereken hususlar üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Evlilik müessesesini bozabilecek her hareketten sakınılması istenmiştir. Hiçbir haklı sebep ve gerekçe yokken boşanma­yı Peygamber Efendimiz (as.m.) hiç hoş karşılamamış ve mü'minleri bundan şiddetle sakındırmıştır. Bununla ilgili bu hadisten başka daha birkaç hadis var­dır:

    "Evleniniz, fakat meşru bir sebep yokken boşanmayınız. Çünkü Allah zevkle­rine düşkün erkek ve kadınları sevmez."[48]

    "Hiçbir sebep yokken kocasından boşanmak isteyen kadın Cennetin koku­sunu alamaz.[49]

    "Kadını kocası aleyhine kışkırtan bizden değildir.[50]

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.), bir hadislerinde de boşanma sebebiyle Arş-ı Âlânın titreyeceğini bildirmiş, başka bir hadislerinde ise "Şöyle yaparsam hanı­mım benden boş olsun" şeklinde ancak münafık olanların yemin edeceğini bil­dirmiştir.[51]

    Boşanma dinimizde istenilmeyen ve tavsiye edilmeyen birşey olmakla birlik­te, bazan zaruret haline gelebilir. Bunun için de istenilmemekle beraber helâl kı­lınmıştır. Çünkü karı kocanın hak ve vazifelerini yerine getirdiği huzurlu bir aile ocağı nasıl bir nevî Cennetten bir köşe ise, huzursuz ve geçimsiz bir aile ocağı da Cehennemden bir köşedir. Insanlan böyle bir ailede birlikte yaşamaya zorla­mak ise manasızdır. Zira zorla güzellik olmayacağı, zorlama ile evlilik bağının devam etmeyeceği herkesin bildiği bir gerçektir. Böyle olunca, boşamayı zorlaş­tırmak bir çözüm değildir, her iki tarafı da mağdur duruma düşürür. Günümüzde kadın olsun, erkek olsun boşanamadıklan için yeni bir aile yuvası kuramayan kişilerin sayısı bir hayli fazlalaşmıştır. Bu durum, sadece tarafların mağdur ol­masını netice vermemekte, aynı zamanda birçok kötü neticeleri de beraberinde getirmektedir. Meselâ, boşanamadığı için başka biriyle evlenemeyen kadın ve erkek, gayrimeşrû bir hayatın kucağına düşebilmektedir. Diğer taraftan, boşan­mayı zorlaştırmak, başka istenmeyen durumların ortaya çıkmasına da sebep olabilmektedir. Meselâ hanımından boşanmak isteyen ve boşanamayan erkek, daha kolay boşanmak için oha zina isnadında bulunabilmektedir. Ve hattâ bunu ispatlamak için bir komplo kurabilmektedir. Ki bunun misâllerini zaman zaman gazetelerden okuyoruz. Bu ise son derece çirkin bir davranıştır. Çünkü bu er­kek, zamanında hanımıyla birlikte tatil günler geçirmiş, aynı sıkıntıyı birlikte paylaşmıştır. Belki ondan çocukları olmuştur. Fakat anlaşamadığı eşinden bo-şanabilmek ve yeni bir yuva kurmak için "iftira" etmekten başka çâre bulama­maktadır. Öyleyse birlikte yaşamak istemeyen insanları kağıt üzerinde evli gös-

    termeye gerek yoktur. En güzel yol, 'Ya güzellikle birlikte olmak, ya güzellikle ayrılmaktır." İşte bunun içindir ki, dînimiz boşanmayı kolaylaştırmış, artık birlik­te yaşamaları mümkün olmayan eşlere isterlerse yeni bir yuva kurma fırsatı ta­nımıştır. Bu ise hakkın ve adaletin tâ kendisidir.



    31 -[1:79, Hadîs No: 54]

    Muâz (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Allah'ın en çok buğzettiği yaratık îman edip sonra- küfre giren kimsedir. [52]



    32. [1:80, Hadîs No: 55]

    Âişe (r.a.) rivayet ediyor:

    Allah'ın en çok gazap ettiği kimse, düşmanlıkta aşırı gidendir.[53]



    33. [1:80, Hadîs No: 56]

    Âişe'den (r.a.) rivayetle:

    Kullar içerisinde Allah'ın en çok buğzettiği kimse, kılık kıyafeti amelinden daha hayırlı olan kimsedir. Kılık kıyafeti peygamberlerin-ki gibi, ameli ise günahkar ve zâlimlerin amelidir.



    Bir kısım değerlerin alt üst olduğu, manevî duyguların zayıfladığı toplumlar­da değer ölçülerinin de büyük ölçüde değiştiğini görürüz. Böyle toplumlarda in­sanı insan yapan inanç, ahlâk, fazilet gibi manevî değerler bir tarafa atılır. Bun­ların yerine para pul, makam mevki, kılık kıyafet ve şan şöhrete göre insanlara kıymet verilir. Meselâ kişinin kılık kıyafeti düzgünse itibar görür. Ama canavar ruhluymuş bu araştırılmaz bile.

    Kılık kıyafetin düzgünlüğü, derli topluluğu elbetteki önemli ve gereklidir. Ama ondan daha gerekli olan gönül dünyası ve amelin düzgünlüğüdür. Bozuk davra-nışlı, kırıcı, yıkıcı, incitici insanlar ne kadar süslü kıyafetler içerisine girerlerse girsinler vicdan sahibi hiç kimseyi memnun edemezler. Hatta nefret kazanırlar. Böyle kimseler sadece insanların değil, Allah'ın da nefretini kazanır.

    Bir de dinî kisveye bürünüp Peygamberlerin yolundaymış gibi görünerek dış görünüşüyle insanlara güven verdiği halde amel noktasında günahkâr ve zâlim kimselerin davranışları içerisine girenler vardır ki, bunlar doğrudan doğruya ha­diste anlatılan Allah'ın buğzettiği kimselerdir. Bunlar kılık kıyafetlerini, cübbeleri-ni, takkelerini istismar ederler, İslama gölge düşürürler. Bunlar düşmanlardan daha çok İslama zarar verirler.

    Bu hadis bu tip istismarcılara dikkat etmemize işaret ettiği gibi bizzat istis­marcılara da büyük bir Fkaz mahiyeti taşımaktadır. Ya kılık kıyafetlerini davra­nışlarına uydurup insanları kandırmaktan kaçınacaklar, ya da kılık kıyafetlerine uygun bir ruh hali ve davranış sergileyeceklerdir. Aksi halde Allah'ın buğzundan kurtulmaları mümkün değildir.



    34. [1:81, Hadîs No: 57]

    Ibni Abbas (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Allah en çok şu üç kişiye gazap eder:, (1) Mekke ve Medine'de gü­nah işleyene, (2) dinde Câhiliye âdetini yaşatmak isteyene, (3) bir kimsenin haksız yere kanını dökmeyi şiddetle arzulayana.[54]



    35. [1:82, hadis No: 58]



    Ebû'd-Derdâ'dan rivayetle Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle ri­vayet etmiştir:

    Siz ancak zayıflarınız hürmetine rızıklandırılıyor ve yardım görü­yorsunuz.[55]



    Zayıflar, fakirler, garibanlar, kimsesizler, yetimler sevgiye, şefkate, ilgiye, yardıma en çok muhtaç olan kimselerdir. İnsandaki merhamet duygusunun veri­lişinin en önemli hikmetlerinden biri de. böyle kimseler üzerine eğilmek, prob­lemleriyle ilgilenmek, dertlerine derman olmaktır.

    Birçok âyet ve hadis zayıflan övmekte, adetâ onları kâinatın manevî çekim gücü haline getirmektedir. Evet, o masum zayıf çocuklara Cenab-ı Hak anne babalarını hizmetkâr yapar. Yırtıcı kaplan elde ettiği rızkı kendi yemez, yavru­suna yedirir. Evdeki yaşlı ve zayıf anne ve babalar bolluk ve bereket vesilesi olur. Onlar hürmetine Cenab-ı Hak o aileye rahatlık, kolaylık bahşeder. Bilhassa aile reisi öylesine kolaylık görür ki, rızkının nereden ve nasıl geldiğinin bile far­kında otmaz.

    O zayıflardan öyleleri vardır ki, Cenab-ı Hak onları azaplandırmaya haya et­mektedir. Meselâ rızası uğrunda saçını ağartmış ihtiyarlar bunlardandır.

    Eli, ayağı tutmayan, dilsiz nice sakat kimseler, evlerinde bereket vesiles olurlar.

    Bir işyerinde patron bir ölçüde zayıf sayılan işçiler sayesinde işlerini yürüte­bilmekte, kazanç sağlayabilmektedir. Cenab-ı Hak onlar vesilesiyle işverene rı-zı k ihsan etmektedir.

    Madem ki Rabbimiz herkesten çok zayıflara önem vermekte, onlar sayesin­de rızıklanacağımızı, nzıklandığımızı bildirmektedir. Öyleyse hiçbir zayıf hor ve hakir görülmemeli, gereken sevgi ve hürmet gösterilmelidir.



    36. [1:83, Hadîs No: 59]

    Ebû'd-Derdâ (r.a.) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu riva­yet etmiştir:

    İhtiyacım ilgili yere ulaştıranı ayan kimsenin ihtiyacını ulaştırın. Kim bunu yaparsa, Allah Kıyamet günü ayaklarını Sırat köprüsünde sabit kılar.[56]



    İnsanlar mal mülk, makam mevki, ilim kültür bakımından olduğu gibi güç ve kuvvet bakımından da farklıdırlar. Bazıları vardır girişkendir, medenî cesaret sahibidir; maksadını, dileğini güzel anlatır, sebeplere sarılır, işini sonuca ulaştı­rabilir. Bazıları da vardır ki yüzde yüz haklı oldukları haide, birçok bakımdan za­yıf düştükleri için haklarını savunamaz, ihtiyaçlarını gerekli makamlara ulaştıra-maz, haksız duruma dahi düşebilirler. İşte bu noktada güçlü, eli kalem tutan, ağzı laf yapan veya imkânı olan kimselerin devreye girip o masumun elinden tutmaları, ortadan engelleri kaldırmaları hem insanlık, hem de dinî bir görevdir. Böyle bir duruma aracı olmak sevinç olarak insana yeter. Bununla birlikte Ce-nab-ı Hak onlara büyük mükâfat da vaadetmiştir ki, bu kıldan ince kılınçtan kes­kin Sırat köprüsü üzerinde ayakları kaydırmadan gidebilmektir. Böylesine büyük bir mükâfat, herhalde mükâfatın ne demek olduğunu bilen insanlar için kaçırıl-maz bir fırsattır.



    37. [1:84, Hadîs No: 62]

    Ebû Karsafe'den rivayet ediliyor:

    Kim bir cami yaparsa, Allah da onun için Cennette bir ev yapar. Caminin temizliğini yapmak ise, Cennet kadınlarının mehirleridir.[57]



    38. [1:85 Hadîs No: 63]

    Ebû Said'den rivayet ediliyor:

    Su bardağını ağzından uzaklaştır, sonra nefes al.[58]



    39. [1:86, Hadîs No: 64]

    Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Ey Âdemoğlu, Rabbine itaat et ki, sana akıllı denilsin. Ona isyan etme ki, sana câhil denmesin.[59]



    40. [1:86, Hadîs No: 65]

    îbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

    Ey Âdemoğlu! Sana Wı gelecek nimetler varken, seni azdıracak şeyleri istiyorsun. Ey Âdemoğlu, ne aza kanaat ediyorsun; ne de çoğa doyuyorsun.[60]



    41.[1:88, Hadis No: 68]

    Câbir'den (r.a.) rivayetle

    Ebû Bekir ve Ömer, peygamber ve resuller hâriç, gelmiş ve geçmiş bütün Cennet halkının yaşlılarının efendisidir.[61]



    42- [1:89, Hadîs No: 69]

    Câbir (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuru­yor:

    Baş için kulak ve göz ne ise Ebû Bekir ve Ömer de benim için öyle­dir.[62]



    43. [1:90, Hadîs No: 70]

    Seleme bin Ekvâ (r.a.) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir:

    Ebû Bekir, peygamberler müstesna insanların en hayırlısıdır.[63]



    44. [1:90, Hadîs No: 71]

    İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyürüyor:

    mağarada can yoldasımdır. Ebû ir m kapısından başka mescide açılan bütün kapıları kapatın.[64]



    45. [1:91, Hadîs No: 72]

    Âişe (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuru­yor:

    Ebû Bekir benden, ben de ondanım. Ebû Bekir benim dünyada ve âhirette kardeşimdir.[65]



    46. [1:91, Hadîs No: 73]

    Said bin Zeyd (r.a.) rivayet ediyor:

    Ebû Bekir Cennettedir. Ömer Cennettedir. Osman Cennettedir. Ali Cennettedir. Talha bin Ubeydullah Cennettedir. Zübeyr bin Av-vam Cennettedir. Abdurrahman bin Avf Cennettedir. Sa'd bin Ebî Vakkas Cennettedir. Saîd bin Zeyd Cennettedir. Ebû Ubeyde bin Cerrah Cennettedir[66]



    47. [1:98, Hadîs No: 83]

    Ebû Saîd (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Bana Cebrail geldi. "Rabbim ve Rabbin, 'Seni nasıl yücelttiğimi bi­liyor musun?' diye soruyor" dedi. Ben, "Allah daha iyi bilir" dedim, Cebrail şöyle dedi:

    "Allah, 'Benim ismimin anıldığı her yerde senin ismini de anarak' buyuruyor."



    Dikkat edilirse kelime-i şehadette Allah'ın !sminden hemen sonra Peygam­ber Efendimizin (a.s.m.) ismi geiir. Allah'a hamd ü senadan hemen sonra da Peygamber Efendimize (a.s.m.) salâtü selâm getiririz. Ezanda da aynı kelimeler hep tekrar edilmez mi?

    Şüphesiz bu sebepsiz değildir. Herşeyden önce Allah, Kendi ismiyle birlikte Peygamberimizin ismini zikretmiş, bize de böyie davranmamızın yolunu açmıştır.

    Allah'ın bizzat yücelttiği, emirlerinin ulaştırıcısı, rızasının göstericisi, saltana­tının dellalı bir peygamberi elbette biz de yüceltecek, ismini hürmet ve tazimle yâdedecek, salât ü selâm yetirmeyi bir görev bileceğiz.

    Resûl-ü Ekrem (as.m.) niçin yüceltilmeye layık olmuştur?

    Çünkü o kâinatın yaratıltşındaki maksadı en güzel biçimde ifade etmiş, Al­lah'ın varlık ve birliğini hem hâli, hem de diliyle anlatan en büyük delil olmuştur.

    Öyle bir din ve kitapla gelmiştir ki, getirdiği dinin en küçük bir meselesi bile değiştirilmemiş ve çürütülememiştir, Zaman ihtiyarlamasına rağmen hiçbirinin hükmü geçmemiş, her asırda bütün tazeliğiyle kendini muhafaza etmiş, herşey yaşlandıkça o gençleşmiştir.

    Öyle bir peygamberdir ki geçmiş peygamberler onu müjdelemiş ve onun ter­biyesi, irşadı ve dinine tâbi olan milyonlarca evliya onun dâvasını tasdik etmiş, bütün enbiyaya reis, evliyaya da önder olmuştur. Allah'ın habibi olan o yüce peygamber insanlığa dünya ve âhirette huzuru bulma ve mutlu olmanın, Ai-iah'ın sevgi ve rızasını kazanmanın yollarını göstermiştir.

    Zâtında öyle bir yüce ahlâk, vazifesinde öyle bir üstün titizlik, dinini tebliğde öyle güzel bir karakter sergilemiştir ki, büyüklüğünü sadece dostları değil, düş­manları dahi kabul etmek zorunda kalmış, "en ahlâklı insan" demekten kendile­rini alamamışlardır.

    Bütün güzel ahlâk ve olgunluklara sahip o büyük Peygamber kendiliğinden değil, Allah tarafından konuşturulmakta ve Onun nâmına konuşmaktadır. Kâinat Yaratıcısından ders airfıış ve ona göre anlatmıştır. Onun elinde zuhur eden bini aşkın mucîze kâinat Sahibinin nâmına konuştuğunun, Onun kelâmını tebliğ etti­ğinin ap açık bir delilidir. En büyük ve ebedf mucfzesi olan Kur'ân da göster­mektedir ki, O Cenâb-ı Hakkın tercümanıdır. Vazifesini yürütürken gösterdiği ihlas, ciddiyet, samimiyet, fedakârlık ve feragat da Allah'ın kitabını tebliğ ettiğinin kesin bir delilidir. O insanlara ve cinlere öyle bir ders veriyor ki, asırlar onun ge­tirdiği nurla aydınlanıyor. Kalbler manevî esaretten, ruhlar zilletten kurtuluyor.

    O öyle erişilmez bir zâttır ki, îmanıyla, ibadetiyle, ahlakıyla, faziletiyle insan­lık tarihinin en mümtaz ve erişilmez şahsiyeti olmuştur.

    O kâinat ağacının hem en nurlu çekirdeği, hem en mükemmel meyvesidir. Sonsuz rahmetin timsali, Allah sevgisinin misali, Hakkın en münevver delili, ha­kikatin en parlak lambasıdır. Kâinatın sır küpünü o açmıştır. Yaratılış muamma­sını o çözmüştür. Kâinat kitabının mânâlarını en geniş ve ayrıntılı şekilde o izah etmiştir. Kainatın yaratılış sebebidir o. Kâinat Halikı ona bakmış, kâinatı yaratmıştır. Eğer onu fcad etmeseydi, kâinatı dahi îcad etmezdi, denilebilir. "Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım" kudsî hadîsi de bu gerçeğin bizzat Allah tara-fından ifadesinden başka birşey değildir.

    Kısaca böyle bir zâtın gönderilmesi, ışığın güneşe gerekliliği derecesinde Al­lah'ı zât, isim, sıfat, emir ve yasaklarıyla tanıtmak için gereklidir, İşte bu ve bun­lara benzer özellikleri sebebiyledir ki, Allah, Resulünü yüceltmiş, onu Kendi is­miyle birlikte zikretmiş, zikrettirmiştir.



    48. [1:100, Hadîs No; 87]

    Zeyd bin Harise (r.a:) rivayet ediyor ki:

    İlk vahyin indiği sıralarda Cebrail bana geldi, abdest ve namazı öğretti.[67]



    49. [1:102, Hadîs No; 87]

    Ali (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Cebrail gelerek bana şöyle dedi: “Ey Muhammed, istediğin kadar yaşa, sonunda öleceksin, istediğin kimseyi sev, sonunda ayrılacaksın; istediğin şeyi yap, sonunda karşılığını göreceksin. Şunu muhakkak bil ki, mü’minin şerefi gece ibadete kalkmasıdır, izzeti, Allah’ın kendisine verdiğine kanaat edip, insanlardan bir şey beklememesidir.” [68]



    50. [1:103, Hadîs No; 90]

    Ebu Musa (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Rabbimden bir elçi geldi. Ümmetimin yarısını cennete koymakla onlara şefaat etmem arasında beni serbest bıraktı. Ben şefaati tercih ettim. Şefaat ümmetimden Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimseler içindir.[69]



    51. [1:104, Hadîs No; 91]

    Ebu Talha (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Bana Rabbimin katından bir melek geldi ve şöyle dedi: Ümmetinden kim sana bir salavat getirirse Allah bundan dolayı ona on sevap yazar, on günahını siler, derecesini on kat yükseltir ve getirdiği salavatın aynısıyla karşılık verir.[70]



    52. [1:105, Hadîs No; 93]

    Huzeyfe (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Gökten daha önce hiç inmemiş olan bir melek geldi, selam verdi, sonra Hasan ve Hüseyin’in Cennet gençlerinin, Hz. Fatıma’nın da Cennet kadınlarının efendisi olduğunu müjdeledi. [71]



    53. [1:105, Hadîs No; 93]

    Enes (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Alimlere uyunuz. Çünkü onlar dünyanın kandilleri, ahiretin de lambalarıdır.[72]



    54. [1:107, Hadîs No:95]

    Zeyd es-Sillemi'den rivayet ediliyor:

    Sizin için ölüm kesin olarak takdir edilmiştir; ya azap getirir, ya da saadet.[73]



    Dünya . Ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. İster istemez İyi kötü herkes bu köprüden ge­çecektir. Çünkü Kâinatın Sahibi bu kânununu herşeyi içine alacak kadar şümul­lü tutmuştur. Allah'ın en sevdiği Habîbullah ve Kainatın Efendisi Hz. Mumam-med bile bu kânuna boyun bükmüştür.

    Peki, Hz. Muhammed (as.m.) başta olmak üzere nice insanlığın ayı, güneşi, yıldızı olmuş insanları alıp götüren ölüm insanlıktan ne istiyor? Hani zâlimleri, canileri alsa, iyi diyeceğiz; ama nice muhterem, değerli, şerefli insanları alması­na nasıl tahammül edeceğiz veya bunu nasıl yorumlayacağız?

    Bir defa ölümü rastgele, gelişigüzel, tesadüfert, kendiliğinden oluvermiş bir hadise olarak görmek yanlıştır. Hadiste ölümün Allah'ın takdirinde olduğu açık­ça bildirilmektedir. Kâinatta Allah'ın izni, müsaadesi, tasarruf ve takdiri dışında hangi hadise vardır ki, ölüm bunlardan biri olsun. Öyleyse hadiseye Allah'ın bir fiili olması açısından bakmak gerekir. Hiçbir işi mânâsız, gayesiz, boş, lüzum­suz ve zararlı olmayan Allah'ın bir tasarrufu ve takdirinden ibaret olan ölüm de birçok hikmetler taşımalıdır. Önemli bir hikmetini Rabbimiz bir âyetinde şöyle anlatmaktadır:

    "Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de, hayatı da O yarattı."[74]

    Bir defa Onun yaratması olan hayat ne kadar güzelse, yine Onun bir fiili olan ölüm de o Ölçüde güzeldir. Çünkü Rahman, Rahîm, Hakim, Kerîm gibi nice mü­kemmel ismin sahibi olan sonsuz rahmet sahibi Allah'ın hiçbir çirkin, kötü ve za­rarlı fiili yoktur. Güzelden gelen güzel değil midir? O halde ölümün, sevimli ha­yatın sona ermesi, bütün zevk ve lezzetlerin bitmesi, çürüme, dağılma, toz toprak haline gelme gibi, çirkin görünen yüzüne bakıp "Çirkindir" hükmüne vara­mayız.

    O halde ölüm de güzelse bu güzellik neresindedir?

    Risale-i Nur Külliyatfnm bir çok yerinde gayet veciz ifadelerle anlatıldığı gibi ölüm bir hiçlik, yokluk; herşeyin bitip tükenmesi, yok olup gitme değildir. En aşa­ğı bir hayat tabakasında olan bir bitkinin ölümü dahi, hayattan daha mükemmel bir sanatı netice veriyor. Meselâ bir çekirdek toprak altında dağılıp parçalan­mak, kısacası ölmekle yok olmuyor, aksine daha mükemmel, daha güzel bir ha­yatı netice veriyor. Çıkan filiz büyüyüp zamanla binlerce meyve veren bir ağaç haline geliyor. Demek oluyor ki çekirdeğin ölümü, yeni ve daha üstün bir hayatın

    başlangıcı oluyor. Yediğimiz, içtiğimiz meyve ve sebzeler de midemizde öldük­ten sonra bağırsaklar ve damarlar yoluyla hücrelerimize gidip canlanmıyorlar mı?

    Peki en aşağı hayat tabakasında yer alan bir bitkinin ölümü böylesine harika bir hayatı netice veriyorsa, insan gibi üstün bir yaratığın ölümü nasıl yokluk ola­bilir? İnsan da kabir âleminde filiz ve âhirette de ebediyet ağacını netice vere­cektir.

    Diyebiliriz ki ölüm hayatın binbir türlü meşakkat, güçlük ve sıkıntılarından bir kurtuluştur. Dar, sıkıntılı, ızdıraplı, gürültülü, sıkıcı, bilhassa ihtiyarlar için ağır­laşmış hayat şartlarından, zindana dönmüş dünyadan çıkıştır. Geniş, rahat, fe­rahtı, sevinçli ve saadetlerle dofu, baki bir hayata, Cenab-ı Hakkın rahmetine geçiştir.

    Ölüm ebedî hayatın başlangıcıdır. Aslî vatanımız, Âdem babamızın memle­keti olan Cennete sevk oluştur.

    İnsan bu dünyada bir misafirdir ve Allah'a kullukla mükelleftir. Vazifesini ifa sadedinde nice ıztıraplara göğüs germek zorunda kalır. Ama dünya hayatının geçiciliğini, birgün bütün bu çilelerin biteceğini, en küçük bir iyiliğinin dahi mükâ-fatsız kalmayacağını düşünür, tam bir sabırla dayanır. Dünyayı âhiretin bir bek­leme salonu gibi görür, güçlüklere göğüs gerer. Birgün ölüm gelir, onun için ter­his tezkeresi yerine geçer. Çünkü artık hayat vazifesi bitmiş, paydos verilmiş, mükâfat alma zamanı yaklaşmıştır.

    Ölüm, ruhun beden evini terkedişi, ruhlar âlemine uçuşudur. Bedende misafi-reten bulunan ruh Berzah âlemi dediğimiz âleme gider. Yalnız kabirde olan be­deniyle de irtibat halindedir. Bedenin çürümesinin ise ruha hiçbir zararı yoktur. Tıpkı bu bir insanın elbisesinin toprağa gömülüp çürüdüğü halde kendisine bir-şey olmamasına benzer. Beden elbisesini Cenab-ı Hak, Kıyametten sonra yeni baştan inşa edecek, ruhu bedene göndermekle o bedeni yeniden canlandıra­caktır. ...

    Ölüm bir yer değiştirme ve bir yayladan diğer bir yaylaya gitme gibi bir göç hadisesidir. Dünyadan başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere yüz yirmi dört bin peygamber, yüz yirmi dört milyon evliya baba, anne, dede, teyze, hala, kar­deş gibi kabir âlemine göç etmiş sayısız sevdiklerimize bir kavuşmadır. Demek ölüm bir ayrılık değil, bir kavuşmadır. Bu kavuşma hadisesini dinî meselelere orijinal yorumlar getirmekle tanınan çağımızın büyük âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursî, Sözler isimli eserinde bir misalle şöyle anlatır:

    "Meselâ şu karyede (yanî Barla'da) iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksan dokuz ahbabı İstanbul'a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kal­mış. O dahi oraya gidecek? Bunun için şu adam İstanbul'a müştaktır; orayı dü­şünür. Ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse, 'Oraya git'; sevinip, güle-rek gider. İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler; bir kısmı mahvolmuşlar, bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Pe­rişan olup gitmişler, zanneder. Şu bîçare adam ise, bütün onlara bedel y.alnız bir misafire ünsiyet edip [yakınlık duyup] teselli buimak ister. Onunla o eiîm âlâm-ı firakı [ayrılık acılarını] kapamak ister.

    "Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın, kabrin öbür tarafındadırlar. Bu­rada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme. Merdane kabre bak, dinle ne talep eder. Erkekcesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme.[75]

    Yine Bedîüzzaman görünüşte korkunç görülen öiümün bir yer değiştirme, dünyadan kabre geçiş ve dost ve sevgililere bir kavuşma olduğunu Mesnevî-i Nuriye isimli eserinde şöyle bir misâlle anlatır:

    "Eğer İmam-ı Rabbânî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan'da hayattadır diye ziyaretine bir davet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziya­retine gideceğim. Binâenaleyh, İncil'de 'Ahmed,' Tevrat'ta 'Ahyed,' Kur'ân'da 'Muhammed' ismiyle müsemmâ [isimlendirilen] iki cihanın güneşi kabrin arka ta­rafında milyonlarca Farukî Ahmedler ile muhat [kuşatılmış] olarak sakindir. On­ların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz. Geri kalmak hatadır.[76]

    Ruhlara ürperti veren, dehşetli ölüm işte îman dürbünüyle böylesine sevimli ve cana yakın hale gelir. Onun içindir ki ölümün gerçek mahiyetini bilen büyük­ler ölümü sevmiş, gülerek karşılamışlardır.

    Buraya kadar anlattığımız ölümün saadet getiren yönüdür. Yine hadisten an­laşıldığı gibi ölümün bir de azap getiren yönü vardır. "Kabir ya Cennet bahçele­rinden bir bahçe, ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur"[77] hadisi de bunu anlatır. Kabir hayatı Kıyamete kadar sürer. İnsan, amelinin durumuna göre ya azap, ya da saadet görür. .

    Allah'a ve âhirete inanmayanlar için kabir bir azap çukurudur. İnançsızlar, ölümü yokluk olarak gördükleri için ölüm hem kendilerini, hem de bütün sevdik­lerini asan bir darağacı haline gelir, devamlı azap çektirir, idamlığın acısını tat­tırır.

    Allah'a ve âhirete inandığı halde inancına zıt bir hayat sürenler için ise kabir bir haps-i münferide, yani tek kişilik bir hücreye dönüşür. Günahları ölçüsünde ızdırap çekerler.

    Allah'a ve âhirete inanıp inandığı gibi ömür sürenler için ise kabir Cennet bahçesine açılan bir kapı olur. Öylesine mutlu bir hayat sürerler ki Kıyametin ne zaman geldiğinin bile farkına varmazlar.



    55. [1:107, Hadîs No: 961

    Enes (r.a.) Resûl-ü Ekremden (a.s.m.) rivayet ediyor:

    Yetimlerin malını kendileri namına çalıştırın. Tâ ki zekât onu ye­mesin.[78]



    Yüce Rabbimiz pekçok âyet-i kerimede yetimlere iyilik yapmayı, onlara ih­sanda bulunmayı emrediyor.[79] Şu âyet-i kerimede de yetimlerin mallarını koru­mayı emrediyor ve şöyle buyuruyor:

    "Sana bir de yetimlerden soruyorlar. De ki: Onların durumunu düzeltmek, hi­maye altına alıp mallannı korumak hayırlıdır. Eğer onlarla karışır, bir arada ya­şarsanız, zâten onlar sizin kardeşlerin izdir. Allah ı&lah edenle ifsâd edeni birbi­rinden ayırır; kimin hangi niyetle yetim malına yaklaştığını bilir."[80]

    Peygamberimizin de yetimleri himaye ile ilgili pekçok hadisleri vardır. Bu ha­dislerinde de yetim malını korumayı emrediyor.

    İmam Şafiî gibi bâzı âiimlere göre bir yetime miras olarak kalan para, zekât düşecek miktardaysa, velîsi onun malından onun namına zekâtını verir. Bu du­rumda her yıl zekât verile verile yetimin malı gittikçe erir. İşte Peygamberimiz bu hadislerinde yetimleri görüp gözetenlere bir vazife yüklüyor. Zekâtın onların malını yiyip bitirmemesi için mallarını onlar namına çalıştırmalarını tavsiye edi­yor. Mala zekât düşüp düşmemesi de mühim değildir. Yetimin malt zekât düş­meyecek kadar az olsa da velî onun malını yetimin nâmına çalıştırabilir. Vela­yeti altındaki yetim yetişkin çağa geldiğinde, veli kârı İle birlikte maiını kendisine teslim eder. Yüce Rabbimiz bununla ilgili olarak da şöyle buyuruyor:

    "Yetişkin çağa geldiklerinde yetimlere mallarını verin. Helâli harama değiş­meyin. Onların malını kendi malınıza katmak suretiyle de yemeyin. Şüphesiz o pek büyük bir günahtır." [81]



    56. [1:108, Hadîs No: 97]

    Ebû Derdâ (r.a.) rivayet ediyor:

    Kalbinin yumuşamasını ve ihtiyacına kavuşmayı ister misin? Öyle ise yetime merhamet et, başını okşa, yiyeceğinden ona yedir ki, kal­bin yumuşasm ve ihtiyacına kavuşasm.[82]



    57. [1:109, Hadîs No: 98]

    Ebû Hüreyre (r.a,) rivayet ediyor:

    Allah İbrahim'i dost, Musa'yı sırdaş edindi. Beni de Habib edindi. Sonra şöyle buyurdu: 'İzzet ve büyüklüğüm hakkı için seni dostum ve sırdaşımdan üstün tuttum."[83]



    58-[1:109, Hadîs No: 99]

    Ali'den (r.a.) rivayetle:

    Sirval edininiz. Çünkü, o elbisenin en iyi örtenidir. Dışarı çıktıkla­rında hanımlarınızı da onunla koruyunuz:[84].



    Kadın olsun, erkek olsun Araplardan bazıları entarilerinin altına birşey giymi­yorlardı. Bu giyim şekli her ne kadar tesettürü temin ediyorsa da, açılma riskin­den emin değildi. İşte Peygamberimiz tesettürün sağlam bir şekilde temin edile­bilmesi için ayrıca sirval giyilmesini de tavsiye etmiştir. Sirval, entarinin altından giyilen şalvar tipinde, geniş ve rahat bir giysidir.

    Hadiste tesettürün en sağlam şekilde yapılabilmesine dikkat çekilmektedir. İslâmın çerçevesini çizdiği tesettür şekline uyulduktan sonra örf ve âdete göre değişen çeşitli elbiseler giyilebilir, Nitekim günümüzde her Müslüman millet, kendi örf ve âdetine göre örtün m ektedir.



    59- [1:112, Hadîs No: 103]

    Ümmü Hâni (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivayet ediyor ki:

    Koyun edinin. Çünkü o berekettir.[85]



    60-[1:113, Hadîs No: 104]

    Hüseyin bin Ali'den rivayet ediyor:

    İyilik yapmak suretiyle fakirlerin yanında bir yatırımınız bulun­sun. Çünkü Kıyamet günü zenginlik sırası onlarındır.[86]



    61- [1:114, Hadîs No: 106]

    Enes (r.a) rivayet ediyor ki: ,

    Şaşırtıcı derecede büyük iftiranın ne olduğunu biliyor musunuz? Aralarını bozmak için insanlar arasında söz taşımaktır.[87]



    62. - [1:115, Hadîs No: 109]

    Behz bin Hakîm rivayet ediyor:

    Açıktan günah işleyenleri anlatmaktan niçin çekiniyorsunuz? İn­sanlar onları ne zaman tanıyacak? Onun vasıflarını anlatın ki, insan­lar onlardan sakınsınlar.[88]



    Dini tabiriyle "fasık-ı mütecahir" denilen, fenalıktan sıkılmayan, aksine işledi­ği kötülükle iftihar eden, ballandıra ballandıra anlatan, yaptığı zulümden lezzet alan ve sıkılmadan açıktan işleyen kimseler bulaşıcı hastalık mikrobu taşıyan kimseler gibidir. Eğer bunlara karşı tedbir alınmazsa cemiyete bu pis hastalığın bulaşması kaçınılmaz olur. Böyle kimselerin kötülüklerinin diğer kimselere de bulaşmaması için bir nevi manevî karantina uygulanmalıdır. Bunlara karşı ilk tedbirin nasıl ofması gerektiğini anlatırken, Peygamberimiz (as.m.-) bunları teş­hir etmek gerektiğini, çekinilmemesini tavsiye ediyor. İnsanlar onları tanımalı ki şerlerinden uzak kalsın, sakınılsın.

    Elbette ıslahı mümkünse güzellikle îkaz edilmeli, ama laftan, sözden anla­mayan cinsten iseler ve günahlarından pişmanlık duymayıp alenen işlemeye devam ediyorlarsa, diğer insanları onlardan kaçındırmak için şer ve kötülüklerini anlatmak gıybet olmaz, aksine Resûlullahın tavsiyesine uygun bir davranış olur. Tâ ki en önemli özelliklerinden biri "iyiliği emr