• ATATÜRK'ÜN YAVERİ MUZAFFER KILIÇ ANLATIYOR;

    Bir gün Atatürk'le beraber Abidinpaşa'dan gelip Samanpazarı yoluyla Ulus'a geçiyorduk.

    O zamanlar Samanpazarı'nda bulunan üç beş dükkandan birisi Ali Efendi isimli kitapçıya aitti. Kitapçı dükkanının kepenklerinde, nefis bir halı asılmış duruyordu. Harp yıllarının sonu olduğundan hiçbir yerde, hele Ankara'da böyle güzel bir şey görmek pek şaşırtıcı olduğu için bu halı Atatürk'ün de dikkatini çekti. Hemen arabayı durdurup indik.

    Beraberce dükkana yürüdük. Kitapçı, Ata'yı görünce, buyurun Paşam diyerek heyecanla bir emri olup olmadığını sordu. Paşa da bu halıyı çok güzel bulduklarını ifade ettiler. Kitapçı;

    - "*Paşam, bu halı bir müşterimin. Paraya ihtiyacı olmuş, satılması için bana bıraktılar. Benimle bir ilgisi yok*" dedi.

    Atatürk, böyle güzel bir halının çok kıymetli olduğunu, bunu halı sahibinin nereden almış olabileceğini öğrenmek istediler. Kitapçı ezile büzüle;

    - "*Paşam, emanet koyan isminin söylenmemesini özellikle rica ettiler, müsaade ederseniz ismini söylemeyeyim*" dedi.

    Bu sefer Atatürk daha çok merak edip;

    - "*Çocuk, belki halıyı almak isteyeceğiz. Kimin ve kaça olduğunu öğrenmek isteriz*" dediler.

    Kitapçı;

    - "*Paşam 40 lira istemişlerdi " *deyip yine halı sahibinin ismini vermedi.
    Atatürk halı sahibini iyice merak edip ısrar edince de, kitapçı istemeyerek ve sıkılarak;

    - "*Abdülhalim Çelebi Hazretlerinin Paşam* " dedi.

    Abdülhalim Efendi, Mevlana sülalesinden gelmiş, Konya milletvekili olarak Mecliste görev yapıyordu. Kapısı herkese daima açık, cömert, gayet güzel konuşan, Mevlevi kalpağı ile gezen, akıllı, sevimli, hoş sohbet, özü sözü
    doğru bir kişiydi.

    Atatürk, bu cevabı alınca çok duygulandı ve bana dönerek dükkana 40 lira bırakmamı emretti.

    Hemen parayı bıraktım. Kitapçı halıyı koşarak indirip paket yapmaya koyuldu.

    Bu arada Atatürk, Abdülhalim Efendi'nin kişiliğinden övgüyle bahsederek;

    - "*Abdülhalim Efendi, evde halısını satacak kadar parasız kalıyor ama, kapısını kimseye kapamıyor*" diyerek onu övdü. Sonra da kitapçıya dönerek;

    - "*Bana bak, halıyı biz alıyoruz. Fakat halıyı Abdülhalim Efendi'nin evine yollayınız, biz oradan aldırırız. Akşamüzeri de kendilerine bir kahve içmek için geleceğimizi söyleyiniz.*" dediler. Kitapçı bu davranışa şaşırmış bize bakarken, arabaya binip uzaklaştık.

    Aynı akşam Abdülhalim Efendi'nin evine gittik. Kendisi bizi avlu kapısında karşıladı.

    Eve girince baktım halı, kapı arkasında paketli olarak duruyordu. Mütevazı evinde minderlere oturuldu, kahveler içildi.

    Abdülhalim Efendi;

    - "*Paşam halıyı almışsınız. Fakat halı evime geri geldi. Müsaade ederseniz, arabanıza koyduralım.*" dedi.

    Atatürk de;

    - "*Abdülhalim Efendi halı yine bizim olsun. Biz arada sırada sana kahve içmeye geldikçe onun üzerinde kahvemizi içeriz.*" diyerek halıyı açtırdılar ve odaya serdirdiler.

    Kahveler içildi ve sohbet edildi. Giderken Abdülhalim Efendi yine bizi kapıya kadar uğurlayarak;

    - "*Paşam eğer müsaadeniz olursa halıyı...*" derken Atatürk sözünü keserek mütebessim;

    - "*Abdülhalim Efendi, onu sana emaneten bırakıyoruz. Her gelmemizde onu burada görmek ve üzerinde oturmak isteriz.*" diyerek veda edip ayrıldılar.

    Böylece Atatürk, Abdülhalim Çelebi Efendi'ye, kitapçıya bile belli etmemeye çalışarak ihtiyacı olan yardımı yapmış, fakat halıyı almamışlardı.

    Bu ibret verici anı; O büyük *asker*, *devlet adamı* ve *devrimci liderin*, en az bu nitelikleri kadar büyük olan *insanlığını* anlatmasının yanı sıra, onun, gerçek dindar ve üstelik bir tarikat mensubu olan Çelebiye saygısını göstermesi bakımından da ayrı bir önem taşıyor.

    Abdülhalim Efendi, o halıyı Konya Mevlânâ Müzesi kurulunca oraya armağan etmiştir. Görülüyor ki, Abdülhalim Efendi de bu asil davranışı kötüye kullanmamış ve halıyı sahiplenmeyip, layık olduğu yere armağan ETMİŞTİR.
  • 651 syf.
    ·37 günde·Puan vermedi
    Selam️ Haruki Murakami “Sahilde Kafka / Umibe No Kafuka”.. Öncelikle; böyle kompleks bir eseri “su gibi okudum”, “hemen iki günde bitiyor” diyerek, ne denli hızlı okuduklarını belirtmiş, tüm okurların önünde, saygıyla eğiliyorum. Zira bu su gibi hali, benim okuma ritmim için mümkün olmadı. Gayet yavaş ve zorlu bir okuma süreci ile imtihan oldum.

    Kalemimi rahat oynatmak, şu konuda mı açık verdim, burada mı diye endişe duymadan yazmak istiyorum. Bu sebeple, yakın zamanda kitabı okumak isteyenler, esere dair paylaşımlarımı es geçebilirler.

    Yazardan okuduğum altı yedi kitap sonunda, nedir okuduğum eserlerinin ortak noktaları diye, kabataslak bir daire çizip içini doldursam; “Sürreal, post-modern, bilinç akışı, bilinçaltı, bellek, kediler, ensest, pedofili, Oedipus ve Elektra kompleksi, paralel evren, Araf, kolektif bilinç, klasik müzik” diye giden tıklım tıkış bir liste elde ederim.

    Sahilde Kafka ile de, Murakami bir kez daha kendi kurallarıyla, müstakil evrenini yaratmış. Okurun birçok sorusuna yanıt bulamadığı, finalin; hayatın aslı gibi, savruk bırakılıp “son bu mu?” dedirtecek kadar, okuyanın muallakta kaldığı satırlar, benim için artık yazarın alışılagelen tavrı halinde..

    Esere, kendine Kafka Tamura adını veren 15 yaşındaki delikanlının evden kaçışıyla giriş yapıyoruz. Babasıyla mesafeli ilişkisi, annesinin ablasını da yanına alarak, baba ve oğulu terk edişi, zaman içinde bu yarayla büyüyen çocuğun, tek ebeveyni tarafından “bir gün annen ve ablanla cinsel ilişkiye gireceksin” kehanetiyle; Kafkanın bilinç akışı şeklinde okuyoruz. Bunu belirtme sebebim, yazarın bakış açısını defalarca değiştiren tekniğine de değinebilmek. Kısa bir evden kaçışa hazırlık macerasına, Kafkanın sohbet ettiği Karga karakteri dahil oluyor. Ama, Karga bir hayali arkadaş mı, üst bilinç yansıması mi bu noktada belirsiz.

    Bölüm geçiyor ve kendimizi gizemli bir olayın Pentagon araştırma notlarını okurken buluyoruz. Bu noktada anlatıcı değişiyor, güvenilir anlatıcı kimliğiyle karşımıza çıkıyor. Cereyan eden olay, 2. Dünya Savaşı sırasında kırsalda yaşayan bir öğretmen ve ilkokul öğrencilerinin başından geçiyor. Ormanda mantar toplamaya çıkan öğretmen birden bire uyku haline geçip olduğu yere yığılan öğrencileriyle kalakalıyor, öğrencilerden biri dışında hepsi birkaç saat içinde kendine geliyor. Haftalarca hastanede kalıp belli bir tanı konamayan, kendine geldiğinde adını dahil her şeyi unutan Kafkadan sonra ikinci baş karakterimiz “Nakata” .

    Hemen her cümleye bendeniz Nakata, pek de akıllı değilimdir diye başlayan karakter, Kafka on beşken artık altmışlı yaşlarında, okuma yazma bilmeyen, eğitim hayatına geçmişteki olay sebebiyle devam edemeyen Nakata, kedilerle konuşabiliyor. Nasıl yaptığını bilemese de, gökten balık ya da sülük yağdırabiliyor. Nakatalı bölümlerde anlatım yine değişiyor, sınırlı tekil üçüncü şahıs ve müdahil yazar arasında gidip geliyor.


    Kaçarken yolda tanıştığı ve acaba ablam mıdır sorusuyla, üzerine erotik düşler kurduğu “Sakura”
    Vardığı noktada, yeni edindiği arkadaşı “Oşima” (aynı zamanda en yoğun entelektüel yönlendirme Kafka ve Oşima arasındaki diyaloglar sayesinde okura zerk edilir)
    Hem çalışıp hem yaşamaya başlayacağı kütüphane müdiresi ve annem mi acaba sorusunun hedefi “Saeki Hanım” ile birlikte Kafka cephesinde kitaba psikolojik çokseslilik gelmiş olur. Yükselen yeni seslerle beraber, geri kalan tüm okumayı, klasik müzik eşliğinde yapıyorsunuz, zira Murakami maestro edasıyla okurunu dinlemeye davet ediyor.

    Devletten aldığı yardım parasıyla yaşayan Nakata, kedilerle konuşabilmesi ve sonsuz sabrı sayesinde, arada kayıp kedileri bulma işi yapar, işten elde ettiği para; sevdiği bir yemeği yiyecek miktardadır. (Onun bu halini okumak beni çok hüzünlendirdi) Yine kayıp kedilerden birini ararken, kedilere işkence edip öldüren ve kendini Johnnie Walker diye tanıtan esrarengiz adamla yolu kesişir. Tanışma noktasına gitmesi, aralarında geçen konuşmalar vs hepsi gerçeküstüdür.

    Nakata için bu tanışıklığın akabinde gerçekleşen olaylar, onu yaşadığı şehirden uzaklaştırır. Elbette okuma yazma bilmeyen, kısıtlı hayat tecrübesine sahip, yaşadığı muhitten bile ayrılmamış yaşlı bir adam için yolculuk; başlı başına bir maceradır. Nereye gittiğini bilmez, yönünü anı anına tayin eder, tesadüflerle mesafe katederken, belki de hayatındaki ilk arkadaşı ve yolculuğunun bundan sonraki kısmında onunla olacak olan “Hoşino” yeni karakter olarak kitaba dahil olur.
    Hoşino, asker eskisi, geçimini şoförlük yaparak sağlayan, hoyrat, vurdumduymaz, pek de derinliği olmayan biridir, lakin Nakata ile çıktığı yol, aynı zamanda onun da içsel yolculuğu ve gelişim sürecinin başlangıcı olur.

    Eserin yarısına geldiğimizde 300 350. sayfa gibi, Nakata ve Kafka aynı coğrafyada, farklı uçlardadır. Nakatanın aradığı, nerede nasıl bulacağını ve esasen şeklini dahi bilmediği “Giriş Taşı” kucağımıza itina ile teslim edilir. Nedir bu taş, ne işe yarar, karakterimiz neden onu arar? Bilmiyoruz.

    Kitabın içinde Murakami’nin yaptığı Çehov alıntısı “Eğer öyküde bir tabanca geçiyorsa, sonunda mutlaka patlaması gerekir” sözü, yazar konuları bağlar ya da bağlamazken, okuru sorularla bi başına bırakırken, kural olmaktan çıkar, bana göre kendiyle çeliştiği en dik yokuş bu alıntıdır.

    Böylesi fantastik bir kurgu için geçerli kural, yazarın bilgilendirme yapmadığı sürece okurun bilemeyeceği her nevi bilgiyi vermesidir, bunu nasıl yapacağı kısmı yazara kalır. Bilgilerin topaklanmadan araya servisi yeterlidir fakat, Murakami bu kuralı uymadığı gibi, metafor üstüne metafor, son kertede metafora metafor doğurtur.


    Alıntı, sayfa 446 “Benim kim olduğumu siz de mutlaka anlamışsınızdır, diyorsun. Ben Sahilde Kafka’yım. Senin hem sevgilin hem de oğlunum. Karga adlı delikanlıyım.”

    Minicik not; Kafka Çek dilinde Karga anlamına da geliyor.

    Ben kitabı paylaşmaya başlamadan, sizlerden tam bu mevzuyu azıcık araştırmanızı rica etmiştim. “Oedipus Kompleksi”
    Freud’un psikanalitik teorisine göre, karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni safdışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamına “Oedipus Kompleksi ya da Karmaşası” denir. Freud’un da böyle bir duruma seçtiği isim, tesadüfi değil. Mitolojide kendi öz annesiyle ensest ilişki yaşayan Oedipusun hikâyesine atfen.

    Eseri okurken beni en çok zorlayan şey, esasen bu ilişkiydi. Saeki Hanımın, annesi olması şüphesine rağmen, ona cinsel açlık duyan 15 yaşındaki Kafka’nın, o şüpheyi “evet ya da hayır” olarak bildiğimiz gerçeklikte asla netlemeyen 50 yaşın üstündeki kadınla birlikte olması. Bilinen gerçeklikte diyorum, zira bilinçaltı, bilinç üstü, hayaller ve rüyalar, kimi zaman astral seyahatler olarak, gerçeklik birden fazla şekilde karşımıza çıkıyor. Onlardan birinde de, evet ben senin annenim veya hayır değilim dememiş olan karakter, Kafkadan özür diliyor; ki o özür de kitap boyunca okuru kontrpiyede bırakan yazarın, yanıtı örtük de olsa verdiği yer oluyor.
    Benzer bir birleşme Murakami için ilk mi? Hayır. 1q84’de bu form “baba-kız” cinsel ilişkisi olarak yine vücut bulmamış mıydı? Bulmuştu.

    Kendi benliğinde ablası kabul ettiği, belki de gerçekten ablası olan kişiye düşsel olarak bile olsa tecavüz etmesi, annesiyle seks yapması, eserdeki cinsellik boyutunu “kasık beyin hattının” dışında tutuyor, akışa katkısı var mıdır? Sebep nedir? Tartışmaya açık.
    Kendi adıma; yazar ya da eser farketmeksizin, çiftlerden birinin çocuk yaşta olması veyahut aile içi cinselliği aktarması, okuduğum kitabı “Demir leblebi” haline getiriyor. (Çok zorlanıyorum) Başladığımı, bu zorlanmaya rağmen bitirebilmemi ise, yine eserden bir alıntı ile izah edebilirim.
    “Zehri içen kabını da yer”


    Hakim olduğumuz beş karakterin “Kafka, Nakata, Oşima, Hoşino ve Saeki” fiziksel, zihinsel özellikleri dahil neredeyse yedik içtiklerine kadar öğreniyoruz, sırları hariç. Okurken aklınıza hangi soru gelir ve zihninizin arkasında takılı kalırsa, bilin ki; o sorunun cevabı, direkt ya da endirekt gelmeyebilir.

    Nakata’nın çocukken dahil olduğu esrarengiz olayın sebebi neydi? Neden diğer çocuklar hasarsız atlatırken Nakata bunları yaşamak zorunda kaldı? Nasıl oluyor da gökten balık ya da sülük yağdırabiliyor?
    Kafka’nın babası o kehaneti neye istinaden yapmıştı? Annesi gerçekten Saeki miydi? Kedilere işkence eden karakterin amacı neydi? Saeki Hanım o kapıyı nasıl bulmuştu? vs vs vs
    Yazmaya devam etsem, bunlar gibi birçok sorum net olarak yanıtlanmış değil.

    Ama sonra, son düzlük son yüzlükte Murakami şefkatli kollarımıza yeni kavramını bırakıyor.



    Alıntı: “Limbo, canlılar ve ölüler dünyası arasında kalan bir ara mekândır. Silik ve yalnızlığın hâkim olduğu bir yer.” Sayfa 607

    Ek Bilgi: Limbo (Latince: Limbus, kelime anlamı kenar veya sınır, manâsı cehennemin "sınırı"), Roma Katolik Kilisesi teolojisine göre ölüm sonrası ölenin işlediği günahlardan dolayı ruhunun lanetlenip cehenneme atılmadığı durum hakkında bir hipotez.

    Okuduğum her satır, bağlantısız her durum, cevapsız tüm sorular, şu alıntıyla birlikte başka bir boyuta ulaştı. Öyle miydi, böyle miydi? diye devam ederken, yazar son anda başka bir alan yarattı.

    Altı postun sonunda bütüne baktığımda, eser başlı başına bir ahlaki cendere. Evet ilgi çekici birden fazla olayla başlayıp, arada düşen tempoyla devam ederken, hadi sonunda ne olacak diye okumayı teşvik ediyor, bulmacanın parçalarını birleştirmeye çabalarken, zihin zorlayıcı bir yanı da var ama; işkence, tecavüz, ensest, pedofili vs ne denli normalleştirilir, bunun edebi karşılığı nediri, günün sonunda her okur kendine yanıtlar.
    Elimden geldiği kadar ayrıntılı ve tarafsız bir inceleme yapmaya çalıştım.

    Tavsiye ediyor musunuz sorusuna yanıtım; şu incelemeyi okuyup kendi yaş ve hayat talimine uyduğuna kanaat getiren veya eseri merak edenlere, peki neden olmasın derim. Daha genç arkadaşlar için ise, spesifik bir eser mi evet, siz henüz okumazsanız kayıpta olur musunuz? Hayır.
    Saygılarımla
  • 164 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    “Herkes keyfine, fantezisine, kendi maksadına, menfaatine, aldatacağına, ve aldatıldığına göre yazar.” Dr. Rıza Nur, I. Baskı, Sayfa 523, Hayatım ve Hatıratım

    Bu hatıratta okuduklarımızın temel özeti işte Rıza Nur’un kendi ifadesinde bize sunulmuştur. Yani okuyacağımız hatırat için bize şunları demektedir;

    Bu hatırat, benim keyfime, benim fantezime yani hayal dünyama, kendi maksadıma yani kişisel hırs ve amaçlarıma, kendi menfaatime, okuru aldattığım ve aldatacağım kadar yazılmıştır.

    Falih Rıfkı Atay, “Zeytindağı” kitabında "1913’de bir Mustafa Kemal, yüzyıl sonrası için bile hayaldi, fantazi romanlarında bile yeri yoktu." demiştir. #31744296

    Lakin, 1960 yılından sonra yayınlanacak bu hatıratı nereden bilebilirdi? İşte böyle bir fantezi romanında Mustafa Kemal kendisine yer bulmaktaydı, tamamen yazanın hayal gücüne ve sövgüsüne maruz kalmaktaydı, baş kahraman ise Rıza Nur idi…

    Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığının ana materyallerinden birisi Rıza Nur’un “Hayatım ve Hatıratım” adlı kitabıdır. Bu kitap, Kadir Mısıroğlu (Fesli), Mustafa Armağan (Çukur Tarihçi), Yavuz Bahadıroğlu, Ayşe Hür ve türevindeki yazar adını alan kişilerin baş ucu kaynağı, dayanağıdır. Yalnız bu kaynak temelsiz ve vesikasız olmakla birlikte, hezeyan dolu hatalı bilgiler içermektedir. Bu hatıratta yazanlara göre alternatif tarih üretimi yaparak, “Resmi Tarih” olgusunu yıkmak, Cumhuriyet değerlerine saldırıp, bu değerleri değersiz kılmaya çalışarak kendilerince başarıya ulaşmayı hedeflemektedirler.

    Dünyada tek bir tarihçi yoktur ki, tarihi gerçekten yazabilsin ya da aktarabilsin. Birincil elden kaynak dediğimiz vesikaların dahi, devleti müşkül duruma düşürecek değil de onu zaten haklı gösterecek materyallerden oluştuğu bilmek gerekir. İster Cumhuriyet olsun ister Osmanlı olsun, tarihçinin ya da tarihi yorumlayanın; güncel siyasi görüşü, ideolojisi, bakış açısı ve düşüncesi, anlattığı döneme sempatisi ya da antipatisi yazdığı metne direkt etki edecektir. İşte bu durumlar göz önüne getirildiğinde, kim yazmış olursa olsun, hatıratlar ve günlükler asla tarihi öğreneceğimiz metinler olamaz. Günlükler veya hatıratlar asla anı anına yazılamaz, unutulan ya da eklenen birçok konu olabilir. Bir odanın içine beş kişi koyalım, konuşmalar, tartışmalar ve birtakım olaylar olsun, beşi de yaşananları farklı anlatacaktır.

    Tarihi ne kadar öğrenmeye çalışırsak çalışalım, asla gerçeği öğrenemeyiz. Günümüzde dahi gerçeklerin kimin gerçeği, yalanların da kimin yalanları olduğu konusunda ortak bir birleşme olmadığına göre, yüz sene öncede böyle olduğunu anlamanız gerekiyor. Tarihçi bir yalanı rahatlıkla satabilir, kendi yalanını doğru gibi aksettirebilir, binlerce belgeden tek bir belgeyi amaçlarına uygun olduğu için kullanabilir, tarihçi olmasına bile gerek yoktur; hatıratlarda bunun için kullanılabilir, tıpkı Rıza Nur’un hatıratı gibi…

    Paylaştığım alıntılara karşılık birçok okurun şaşırdığını, bu saçmalıkların -yazılmış olmasının- gerçek olup olmadığını sorguladığını, bazılarının ise bu alıntılara yorumlar yazarak şaşkınlıklarını dile getirdiğini gördüm.

    İncelemede şu soruları sorup yanıtlamaya çalışacağım. Dilerseniz soruları okumadan da incelemeye başlayabilirsiniz.

    1- Rıza Nur kimdir, neden belirli bir kesim tarafından bu kadar önemli bir hale gelmiştir?
    2- Rıza Nur neden böyle bir hatırat yazdı ve neden kendisi değil de 1960 yılında yayınlaması için “British Museum” a verdi. Bu hatıratı kendisi mi götürüp verdi, yoksa başkaları mı onun adına verdi?
    3- Hatıratı Türkiye’de ilk kim haber yaptı, üzerine ilk kim yazı yazdı ve ilk hangi yayınevi bastı, yayınevinin sahibi kimdir? Hatıratın içeriğinde vesikalar bulunuyor mu?
    4- Hatıratın iki farklı kopyası neden var? Üzerinde sonradan oynandı mı?
    5- Hatıratın yazım şekli, üslubu ve içeriğindeki hakaret dolu ifadeler, Rıza Nur’un yayınlamış olduğu 12 ciltlik Türk Tarihi kitabı ile benzer mi, farklı mı? Rıza Nur’un kayıtlara geçen meclis konuşmaları ile benzerlik içeriyor mu, yoksa farklı bir üslup mu bulunmaktadır?
    6- Yukarıda belirttiğim alternatif tarih yazma peşinde koşan kişiler, hatıratın içeriğinden hangi kısımları alıp, hangi kısımları bırakıyorlar?
    7- Rıza Nur’un Osmanlı ve padişahları hakkındaki genel görüşü nedir?
    8- Yurt dışına kaçmadan önceki Rıza Nur fikirleri ile Hatıratta ki fikirler benzerlik gösteriyor mu?
    9- 1932 yılında yayınlanan ve içeriğinde Atatürk’e iftiralarında bulunduğu Bozkurt Mustafa Kemal kitabı ile benzerlikleri var mı?
    10- 1932 yılında yurt dışı teması olan bir yayınevi, Kazım Karabekir ve Rauf Orbay ‘ın hatıratlarının peşine neden düşmüştür, Rıza Nur 1932 yılında neden İngiltere’ye gitmiştir?
    11- Rıza Nur hatıratını kendi orijinal metinde 1930’da bitirdiğini söylemesine karşın neden 1932,33,34 yıllarında devam ediyor ve bu hatırata ekleme yapılıyor mu?
    12- Fransız Kütüphanesinde “Hayatım ve Hatıratım” dışında Rıza Nur’a ait başka bir kitap var mı?
    13- Bu hatırat yazılırken Rıza Nur’un ruh hali ve sağlığı yerinde miydi? Rıza Nur nasıl bir kişilikti, hayatı kendi anlatımı ile nasıldı?
    14- Rıza Nur’un Kuvayı Milliye, Milletvekilliği, Lozan Görüşmelerine katılması nasıl gerçekleşti?

    Bu ve benzeri soruları sorarak bu inceleme siz okurlara sunulmuştur. Okuyacağınız her şey hatıratın içinde olmakla birlikte, Cengiz Özakıncı’nın yayınlanmış olan programında da irdelenmiş konuların birer özeti olacaktır.

    Rıza Nur’un daha önce yayınlamış olduğu ve Atatürk’ün de okuduğu kitapların içerisinde olan 12 ciltlik “Türk Tarihi” adlı eseri bulunmaktadır. Bu eser, kurtuluş mücadelesini ve sonraki durumu anlatan detaylı bir kitaptır. Bu kitapta yazılanlar elbette bir tarihçinin elinden çıkma bir eser olmamakla birlikte, günümüzde okuduğumuz bilgilerin çoğunu içermektedir. Bu 12 ciltlik eserde ne Cumhuriyet, Ne Atatürk, ne İsmet İnönü, ne rejim ne de diğer paşalar ile ilgili herhangi bir sövgü içermemektedir, tam tersi bu mücadeleyi anlatan, döneminde derslerde okutulan bir içeriğe sahiptir. Bu satırları okuyan sizler nasıl yani sorusunu sorabilir ve haklısınız, çünkü Rıza Nur iki farklı kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hatırat yayınlanana kadar tekrar edeyim ne Cumhuriyet ne de kurucuları üzerinden herhangi bir sövgüsü ya da eleştirisi bulunmamaktadır.

    Nasıl oluyor da böyle bir hatırat ortaya çıkıyor, nasıl oluyor da ülkemizde yayınlanıyor, nasıl oluyor da bu hatıratı yayınlayan yayınevi tarihe hizmet ettiğini söyleyerek bu küfrü bizlere ulaştırıyor.

    Rıza Nur 8 Eylül 1942’de vefat etmiştir. Yazmış olduğu söylenen hatırat ise 29 Şubat 1949’da Fransız Milli Kütüphanesine veriliyor. Yani bu hatıratı veren kişi Rıza Nur değil, araştırıldığında, sorulduğunda, bu hatıratı kim verdiyse bir kayıt çıkması gerekiyor lakin bizzat kütüphaneye bu durumu soran Cengiz Özakıncı cevap alamıyor, hatıratı kimin bıraktığı bilinmiyor, yani ANONİM! Böyle bir şeyin izahı var mıdır, elbette yoktur. Bir Milli Kütüphane, bünyesine aldığı eserin kaydını tutmaz mı, tutar ama bu hatıratı kimin bıraktığına dair herhangi bir belge yok.

    Fransız Milli Kütüphanesi bu eseri çevirmek istiyor ve çevirmen olarak kimi buluyor dersiniz? 150’liliklerden, Vahidettin’in İstanbul Polis müdürü Hasan Tahsin İşkora. İlginç değil mi, dünyada çevirmen yok, böyle bir isim çevirmen olarak bu hatıratı Osmanlı yazısından çeviriyor. Hadi çevirsin, bu hatıratın içerisinde boş sayfalar var, bazıları ardı ardına bazıları ile farklı farklı. Siz boş kağıda ya da deftere yazdığınız bir yazıyı bitirdiğinizde, boş sayfalar bırakır mısınız? O boş sayları ya yok eder ya da doldurursunuz, bir hatırat yazıyorsanız böyle mi yaparsınız? Hatıratın Fransız Milli Kütüphanesi kopyasının kenarlarında farklı el yazısıyla notlar bulunuyor. Bu yazılar Rıza Nur’a ait değil ve latin harfleri ile yazılmış, farklı renk kalemler kullanılmış. Rıza Nur hatıratını bitirdim dediği tarihten sonra hatıratını bırakıyor ise -ki bunu kendisi yazıyor, bu sayfa kenarlarında bulunan yazılar neden Atatürk ve Cumhuriyet değerlerine ilişkin sövgüler barındırıyor? Orijinal metinde bu sövgüler neden yok? Bu notlar ve eklemeler kim veya kimler tarafından yapılıyor?

    Bibliothèque nationale de France ile British Museum’a ait kopyalar neden birbirinden farklı, Fransa Milli Kütüphanesi kopyalarından üzeri çizilmiş yani hatıratı yazan kişi tarafından çizildiğini varsaydığımız metinler, neden Fransız kopyalarında neden çıkarılmış, İngiltere de yayınlanan kopyalarından neden olduğu gibi bırakılmış?

    Sorular sormaya devam edelim. British Museum’a 1960 yılında yayınlanması için verilmiş olan bu hatırat nasıl ülkemizde ortaya çıktı ve kim, hangi gazete yayınladı?

    Türkiye’de ilk kez Cumhuriyet Gazetesi yazarı Cavit Orhangil bu hatırattan bahsediyor ve birkaç sayfasını yayınlıyor. Daha sonra 1964 yılında Milliyet Gazetesi yazarı Mustafa Ekmekçi iki sayfa yayınlıyor. Başlığı ise “Patrikhanenin Kalması Rıza Nur”un sayesinde imiş. Bu iki yazarın görüşleri tahmin ettiğiniz gibi sağ ya da islami yazarlar çizgisi değil, sol, sosyalist görüşte insanlar. İşte bu iki yazar ülkemizde bu hatıratları ilk ortaya çıkarıyor. Peki nasıl ellerine geçti?

    Cavit Orhangil birgün British Museum’da araştırma yaparken, bir görevli gelir, ya bizde Rıza Nur’un hatıratları var, 1960 yılında yayınlanması için bize vermişti der ve hatıratları alır. Yalnız bu hatıratın British Museum’a verilişi, belgesi vs. yoktur, birisi vermiştir ve 1960 yılında yayınlanması istenmiştir. Siz bir kütüphaneye gidiyorsunuz, ve birisi size diyor ki falanın bizde hatıratı var, sizde aaa ne güzel verin bana yayınlayalım diyorsunuz. Yahu böyle bir saçmalığa kim inanır, hangi kütüphane görevlisi kime gelip böyle bir hatırat verir, bırakın hatıratı tek sayfa kopya bile vermez.

    Bu yayınlardan sonra Dursun Satılmışoğlu’nun sahibi olduğu Altındağ Yayınları tarafından basılır. Bu baskıda Cavit Orhangil’e methiyeler vardır, Satılmışoğlu bolca teşekkür eder ve Yayınevi bu kitabı şu şekilde okuyucusuna sunar;
    Osmanlı sövgülerinin olduğu kısımlar için şu uyarıda bulunur;
    “Mesela Sultan Abdülhamid, Sultan Vahidettin, son Halife Abdülmecit Efendi, saltanat ve hanedan-ı al-i Osman hakkında söyledikleri KISMEN YETİŞME ŞARTLARI ve KISMEN de haber kaynaklarının çürüklüğü yüzünden UMUMİYETLE YANLIŞTIR.”

    İşte yanlış olduğu düşünülen kısımlardan birkaç alıntı;
    #79140003
    #79139463
    #79139232
    #79138523
    #79138304
    #79094207
    #79093859
    #79093585

    Ama Mustafa Kemal sövgülerine ise sahip çıkar ve der ki;
    “yakın tarihimizin bakir gerçekleri üzerine ışık tutan MÜTHİŞ ifşaat ve vesikalar.”dır der.
    Aynı şekilde, gerçekleri saklamanın yanlış olduğunu, Mustafa Kemal’in su götürmez bir İngiliz Ajanı olduğunu, belgeli ve delilli olarak Kurtuluş Savaşı’nın bir savaş değil karşılıklı danışıklı dövüş olduğunu aktarır.

    Yani Abdülhamid sövgüleri bir yanlış ama Mustafa Kemal ve Cumhuriyet ve diğer Paşalara yapılan sövgüler tarihe ışık tutan müthiş ifşaatlardır.

    Sözde hatıratı nereden tutarsanız tutun elinizde kalıyor, bir hatırat kin ve nefret, kıskançlık içerebilir, o günkü döneme ilişkin kıskançlık kaynaklı veya istediği konuma gelemediği için hezeyan dolu olabilir lakin ben böyle bir kurmacayı ne fantastik ne de bilimkurgu kitaplarında okudum. Yazarın akli dengesini sorgulamak bizim işimiz değildir, bu konuya yorum yapmak dahi görmediğimiz, bilmediğimiz bir kişi hakkında yorum yapmamız gerçekten mantıktan uzaktır lakin söylemleri ve yazdıkları kendisini ele vermektedir. Kitabın sonunda hatıratı inceleyen Ruh ve Sinir Hastalıkları Uzmanı Dr. Hasan Behçet Tokol’un tetkiklerini okuyacaksınız, kitabın sonunda olması çok yerinde olmuş, eğer dikkatli okursanız bu hatıratı, doktorla aynı fikirde olduğunuzu göreceksiniz sadece Tıp terimlerinin adlarını bilmediğiniz içinde kendinizce hastalık adlarını zikredeceksiniz.

    Rıza Nur’un Atatürk veya İsmet İnönü aleyhinde tek bir görüşü yoktur bu hatırat ortaya çıkana kadar, yazmış olduğu 12 Ciltlik Türk Tarihi kitapları bolca övgü ve kahramanlık doludur. Bu kitaplar Atatürk’ün kütüphanesinde bulunmaktaydı ve kendisi tarafından okunmuştur. Demek ki Kurtuluş Mücadelesine katılan Rıza Nur, Lozan heyeti içinde bulunan, milletvekili olan, bakan olan Rıza Nur gayet keyfi yerinde bir kişiymiş lakin daha sonra böyle bir hatırat yayınlamış ve şerh koymuş, 1960’da yayınlansın! Neden? Çünkü o yıllarda iftira attığı kim varsa ölmüş olacak ve cevap veremeyecekti, peki öyle mi olmuştur, tabii ki olmamıştı, hala hayatta olanlar vardır. En başta İsmet İnönü 1973’te vefat etmiştir.

    Hatırat ile ilgili yayınevi vesikalardan bahsetmiştir, yıl olmuş 2020 hala o vesikalar ortaya çıkmamıştır.

    Rıza Nur Hatıratı yazarken kendi duyduklarını ya da gördüklerini değil, cümlelere şu şekilde başlayan hezeyanlarla doldurmuştur ve bu hezeyanların tarihleri asla yoktur;

    “(Lord Curzon) bir gün beni çağırmıştı.”
    “Bir akşam İsmet’in yanına girdim.”
    “Bir sabah beni uykumdan uyandırdılar. Polis memuru gelmiş.”
    “Yahya Kemal bir akşamüzeri bana dedi ki.”
    “Baktım, bir gün İsmet’le görüşüyor.”
    “Bir sabah.”
    “Bir gün.”
    “Bir gün Mustafa Kemal.”
    “Bir gün Lozan’da.”
    “Bir gün Meclis’te Mustafa Kemal’in yanındayım.”

    Hangi gün, hangi tarih, hangi saat, bu nasıl tarihe ışık tutan bir hatırat, nasıl bir tarihi vesikadır?

    Vesikaların olduğu söylenen hatıratta 666,688 ve 770 vb. sayfalarda şöyle demektir;
    “Hatırımda kaldığına göre…”

    Yani hatırında kaldığına göre, fantezi ile bezediği hatırat, gerçekten uzak, hatırında kaldığına göre süslediği bir masal.

    “Galiba hatırımda iyi kalmamış…” (380)
    “…zabitin adı hatırımda kalmadı.” (810)
    “İsmet birkaç kelime söylemeye başladı. Hatırımda tutamadım.” (1151)

    İki bin sayfaya yakın olan bu hatıratı “hatırımda kalmadı” diyen Rıza Nur yazmıştır.

    Rıza Nur kendisini tarif ederken hatıratının 47’inci sayfasında “Boyum 1 metre 69 cm” diyor. 134’ncü sayfasında ise “Bir metre 74 santim boyundayım” diyor.

    134’üncü sayfa da “Babam mavi gözlü idi. Ben de öyleyim” derken, 1528’inci sayfada ise “Sarı gözlü bir adamım” diyor.

    Daha kendisini bile tarif edemeyen bir adamdan bahsediyoruz, tarihe nasıl ışık tutacak?

    Rıza Nur hatıratı yazarken, nasıl yazdığını da itiraf ediyor;

    “Bundan böyle yazacağım şeyler, gazetelerde gördüğüm ve Paris’e gelen bazı kulağı delik kimselerden işittiğim malumattır.” (1398/1399)

    Devam edelim, hayali kişilerden, hayali havadisler alıyor,

    “Bazı zabitler diyorlar ki..” (563)
    “Bunu bana orada hazır olan biri anlattı.” (753)
    “Bazıları dediler ki..” (947)
    “Mühim yerden haber aldım..” (1286)
    “Hikaye ettiler ki..” (1341)
    “Herkes bunu diyor..” (1361)
    “Biri..” (1370)
    “Yine bir havadis: Mustafa Kemal Müslümanlığı kaldıracakmış. Bunu Falih Rıfkılar, Y. Kadrilerle filan konuşuyormuş.” (1373)
    “Mustafa Kemal birine söylemiş..” (1374)
    “Ağızlarda türlü havadis.” (1380)
    “ORADA BULUNAN BİRİ, BİRİNE ANLATMIŞ, o da bana anlattı. M. Kemal …” (1446)
    “Birine rastgeldim, dedi ki..” (1640)
    “İstanbuldan biri gelmiş, anlattı..” (1645)

    Devam edebiliriz ya da kendiniz okuyabilirsiniz, 4 ciltlik hatırat incelemenin sonunda sizlere sunulacaktır.

    Şimdi, kimin dediği belli olmayan, ne dediği belli olmayan, tarihi olmayan, gerçekliği olmayan, hayalen uydurulmuş bu birileri, dediler ki takımını ciddiye alıp, bu hatıratın tarihe ışık tuttuğunu söyleyenler hangi ışığa maruz kalmışlardır?

    Bu kitabın iç yüzü yukarıda anlattığım kadar değil, daha fazlasıdır, yazarın fantezileri üzerine kurgulanmış bir metindir. Bu metin gerçekten Rıza Nur’a mı aittir, işte o kısım şüphelidir, birileri öyle olduğunu iddia ediyor, kitabı yazanın üslubuna uygun bir yorum oldu sanırım.

    Kitap ile ilgili paylaştığım onca alıntıyı kenara bırakırsak, paylaşılmayan ve okuru şaşkına uğratacak iki bine yakın hezeyan dolu yazılar vardır.

    Bu hatırata deli saçması demek yerine okumak, ona cevap vermek, onu ciddiye alıp savlarını çürütmek önemlidir, bunu ilk yapanda Turgut Özakman’dır, daha sonra ise Cengiz Özakıncı bu konuya eğilmiş ve hala araştırmaya devam etmektedir. 2018 yılında yapmış olduğu programı izlerseniz burada anlattığım bir çok konunun o programda işlendiğini göreceksiniz.

    https://www.youtube.com/watch?v=EmHSzU9jpmE


    Şimdi biraz toplayalım, hatıratta ne var, ne yok?

    1. Tarih yok,
    2. Vesika yok,
    3. Birincil elden kaynak yok,
    4. Gerçeklik yok,
    5. Havadis var,
    6. Fantezi var,
    7. Ego var,
    8. Kıskançlık var,
    9. Nevrotik bozukluk var,
    10. Travma var,
    11. Şehvet düşkünlüğü var,
    12. Tacize uğramış bir yazar var,
    13. Cinsiyeti ile ilgili kafa karışıklığı var, (bir dönem kadın olmak istediğini söylüyor)
    #79093689
    14. Masal uydurma var,
    15. Kendine hayran olma var,
    16. Yalan söyleme var,
    17. Kişilik bozukluğu var,
    18. Kadın düşmanlığı var…

    Yukarıda aktardığım var ile yoklar, hatıratı okuyan her aklı başında okurun ya da kişinin varacağı sonuçlardan sadece bir kaçıdır.

    Nasıl oldu da, gerçekliğe aykırı bir şekilde inşa edilmiş bu hatırat ülkemizde bu kadar merak uyandırdı ve belirli bir kesimin işte gerçek dediği yol haritasını oluşturdu.

    Cevabı oldukça basit, yıllarca Atatürk ve Cumhuriyet ve onun ilkelerinin, paşalarının içleri boşaltılmaya çalışıldı, Atatürk’ü herkes kullandı ve her şeyde ona sığındı, iyi olanda kötü olanda ona sarıldı, kullanmayanı kalmadı, hal böyle olunca neredeyse unutulmaya yüz tutmuş tarih; bu hatıratla beraber islami kesimin ilgi odağı oldu. Amaçları gerçek değil, yalan olduğu için kendi içlerindeki toplantılarda, kendi yayınlarında -yazılı ya da görsel- kullanıldı, ücretsiz dağıtıldı, kara propaganda yapıldı.

    Bu hatırat yayınlandıktan 1 yıl sonra tüm kopyaları toplatıldı, basımı yasaklandı. Ülkemizde yasaklı olan bu kitap 1982 yılında SANSÜRSÜZ adını alan baskısıyla tekrar yayınlanıyor. Almanca değil, Türkçe olarak yayınlanıyor.

    1987 yılında Uğur Mumcu bu hatıratın İslami Örgütler tarafından satıldığını ve kendilerine finansman sağladığını yazıyor. O tarihte, yayınlanan bu hatırattan 756 Milyon TL gelir elde ediliyor, kitabın fiyatı 40 Mark civarında. Aynı yıl Suudi Arabistan da “Put Adam” kitabı yayınlanıyor, aynı masal onda da var, ülkemizde hala yasaklı bir kitap.

    Bu hatıratın dışında “Hatıratımın Özeti” adında bir Rıza Nur kitabı daha var ama ona ulaşamıyoruz. Kitabın bulunduğu yer Bibliothèque nationale de France.

    https://archivesetmanuscrits.bnf.fr/ark:/12148/cc94564p

    Arşiv linki yukarıda ama hiçbir şekilde inidirilemiyor veya ulaşılamıyor, neden? Bu özet ortaya çıkarsa, orijinal metin gerçekten kendisine mi ait yoksa değil mi bir karşılaştırma yapılabilir ama Rıza Nur’un yazdığı eserlere eklediği bu kitap, henüz ortalarda yok, neden sorusunu tekrar soruyoruz neden yok?

    Rıza Nur’un tutanaklara geçen birkaç meclis konuşmasına baktığımızda hatıratın dilinden çok uzaktadır,
    Aynı şekilde 12 ciltlik “Türk Tarihi” kitaplarına bakarsak aynı şekildedir,

    Bir üslup bu kadar değişebilir mi? Bir insan birden başka bir üslupla, savunduğu hatta üzerine 12 cilt kitap yazdığı görüşleri bir anda reddedip, herkese sövgüler dizer mi?

    Rıza Nur bu hatıratı yazarken bütün her şeyi üzerine almıştır,

    Padişahlığı kaldıran kendisidir,
    Laikliği getiren, Hilafeti ve Saltanı kaldıran kendisidir,
    Latin Harflerine geçen kendisidir,
    Cumhuriyet fikri kendisine aittir,
    Kurtuluş Savaşı esnasında Ordu’yu idare eden odur,
    Alkış kıyamet kopan konuşmalar yapan yine kendisidir…

    Peki bütün her şeyi Rıza Nur yaptıysa, neden günah keçisi Atatürk ilan edilmektedir? : )

    Gülsek mi ağlamasak mı bilmiyoruz ama bu soruları soruyoruz, cevabı da basittir, Atatürk’e olan Sövgüler Tarihe ışık tutarken, Osmanlı’ya yaptığı sövgüler yayınevi tarafından tamamen gerçek dışı olarak nitelendirilmiştir.

    Bu hatıratı tarihi bir vesika kabul edip, ölene kadar savunan, keşke Yunan galip gelseydi diyen Kadir Mısıroğlu ve yandaşları Atatürk ve Cumhuriyet sövgülerini alıp, Osmanlı sövgülerine hiç dokunmamışlardır.

    Aslında ortada kabak gibi gözüken, hatıratta sadece tek bir konu Rıza Nur’un önceden savunduğu ve söylediği konularla paraleldir, onlarda Osmanlı ve Padişahlarına, yönetimlerine olan sövgülerdir, bir tek bunlar tutarlılık gösterirken, diğer hiçbir konu tutarlı değildir.

    Lakin buna rağmen Lozan bir hezimettir, ama Lozan’ı da Rıza Nur’a borçlu olduğumuzu kendisi söylemektedir, madem öyledir neden Lozan eleştirileri Rıza Nur’a değil de, İsmet İnönü’ye yapılmaktadır, cevap yine yukarıdakilerle aynıdır.

    Hezeyan dolu bir hatıratın ve biraz geçmişine göz attığımız incelemenin sonuna geldik. Değindiğim konudan daha fazlası bulunmaktadır, bunları da okuyan kişilerin keşfetmesi ve paylaşması önemlidir.

    Rıza Nur hakkında Cihan Oktay çok önemli bir araştırma yapmıştır. Bu araştırma Düşünce ve Tarih dergisinde 2015’te 1 bölüm, 2016’da 2 bölüm olmak üzere 3 bölüm olarak yayınlamıştır. Bu dergileri henüz bulamadım ama yakın zamanda temin edeceğim.

    Rıza Nur’un kendisi hakkında belirttiği görüş ve anılar ilginçtir. Cinsel eğilimi, tacize uğraması, kadınlar hakkında ki olumsuz görüşleri mevcuttur. Daha önce başka bir erkek tarafından tacize uğradığını kısa kısa belirtmektedir, bu bizim için önemli değildir elbette ama bunu yaşayan bir kişinin hayata normal bir şekilde devam etmesi pek normal olamayabilir.

    Son olarak diyeceğim şudur, anıları ile ilgili geçmişe dönüp, onları kendi kafasında tekrar oluşturduğu ve bunlar üzerinden bir hatırat yazdığı söylenebilir. Bunu yaparken de savunduğu ne varsa alaşağı etmeye çalıştığı gözlemlenmektedir. Bu ve benzeri hatıratların, anıların, günlüklerin tarihe hiçbir şekilde ışık tutması söz konusu değildir. Sadece hezeyan dolu bir metin olarak önümüze çıkmakta, Atatürk’e saldırmak isteyen kişi veya kurumların hayallerini süsleyen yazılar olması nedeniyle kullanılmaktadır. Bunların önem arz eden hiçbir yere gideceği yoktur, gideceği tek yer çöptür.

    Bu çizgide yayın yapan tarih dergileri ve yayınevleri hala vardır. Bu hatıratlardan yola çıkarak Zübeyde Hanım hakkında iftiralar atan kişilerde yakın zamanda ortaya çıkmışlardır, mahkemeye çıkınca da kuzu kesilmişlerdir. Yalan ve iftira hiçbir zaman sonlanmaz, iç veya dış düşman asla bitmez, minnet duymayıp hakaret edenler de bitmez… İlber Ortaylı Rıza Nur’un hatıratı ile ilgili şu yorumu yapmıştı,
    “Bu gibi olaylar balkanlara, bizlere mahsustur. Dışarıda böyle iftiralar olmaz, atılmaz.”

    Onca yabancı asker anısı, hatıratı okudum ve okuyorum. Hitler hakkında sövgü dolu olana rastlamadım. Yapılan onca şeyi sonradan öğrenenler dahi bunu yapmamıştır, yargılamayı tarihe bırakmıştır. Ama bizde bu böyle değildir, din devreye girdiği için, kendi düşmanlarımızı yaratmaktayız, yaratmaya da devam etmekteyiz.

    Neye inanıp, neye inanmayacağınız sizin bileceğiniz iştir, tarih dipsiz bir kuyudur, her araştırma bir başkasını ortaya çıkarır, bazen de kaynak yetersizliği ile çamura saplanırsınız, tarihçi dediğimiz kişi size ne sunuyorsa, sizin öğrendiğiniz tarih odur, neyi gizliyorsa bilmediğiniz tarihte odur. Tarihçi isterse yalancı çoban, isterse de hakikat çizgisinde olabilir, bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz çünkü herkes kendi düşünce yapısına yakın şekilde yazar. Objektif tarihçilik zor iştir, sübjektif olması da çok doğaldır. Herkes öyledir demek elbette çok ciddi bir ithamdır ama büyük bölümü böyledir.

    Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak ve niceleri, eleştirilemez asla değildir, birlikte gittikleri ve ayrıldıkları yollar zaten ortadadır, lakin Cumhuriyet’in var olabilmesi için yapılan onca şeyi, yalan ve iftiralar ile temelsiz bir şekilde çürütmeye çalışmak gerçeklikten kopmaktır, bu bir yanılsamadır, hayallerinde verdikleri bir savaştır. Tıpkı bu hatırat üzerinden yapmaya çalıştıkları gibi. Kazım Karabekir'in hatıratlarına göz atanlar da benzer kıskançlıkları ve benciliği rahatlıkla görebilecektir.

    Ahmet Taner Kışlalı şu şekilde ifade etmiştir;

    "Mustafa Kemal 'i bilimsel olarak değerlendirebilmenin yöntemi açık:
    Hangi koşullardaydı?
    Ne yapmak istiyordu?
    Ne yaptı?
    Sonuç ne oldu?” #35304135

    Tarihi okuması ve öğrenmesi kolay iş değildir, her dönem farklı farklı ele alınıp okunmalı her dönemin kendisine has üslubu ve dili olduğunu anlaşılmalıdır. Tek bir kitap veya yazardan alacağınız bal sizin için yeterli değildir.

    Rıza Nur'un kurmayı palnladığı partinin parti programını okurken şok geçirip bayılmanız içten bile değildir. Yapacağı şeylerin en başında, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü'nün cezalandırılması, derhal halifeliğin geri getirilmesi, eski harflere geri dönülmesi, kadınların kapanması ve evden dışarı çıkmaması, çalışmaması, Nutuk'un toplatılması, İzmir Suikasti'ni yapanların affedilmesi, Mustafa Kemal'in heykellerinin acilen kaldırılması, Cumhuriyet bayramlarının yasaklanması ve kaldırılması, dalkavuk diye adlandırdığı gazetecilerin cezalandırılması ve dalkavukluğun kaldırılması...

    Bu parti programına Falih Rıfkı Atay "Bir Hasta" başlıklı köşe yazısında şöyle cevap vermiştir; "

    "Mütareke günlerinde, ortaklarından olduğum Akşam gazetesindeki odamda oturuyordum. 'Rıza Nur Bey geldi!'dediler. Meşrutiyet Meclislerinden adını bilirdim. Hürriyetve İtilaf soysuzlarıyla birlikte Ulah, Bulgar, Rum. Sırp, Ermeni ve istiklalci Arnavut ve Arap mebusları ile işbirliğiederek Osmanlı İmparatorluğu bütünlüğünü parçalamaya çalışanlar arasında idi. Böylelerinden bir haylısı İttihatçıların listesinden seçilerek Meclis'e gelmişler, aradıkları ikbali bulamayınca 1908 devrimcilerine karşı Türklüğün bütün yıkıcıları ile elbirliği etmişlerdir. [ .. ] Biz Türkçüler için o bir Türk düşmanı idi. Akşam gazetesinden ne isteyeceğini merak ettim. İçeri girdi. Sinop'tan adaylığını koyacakmış. Bize bir kitap yazmış, getirmiş. Yazdığı eser Hürriyet ve İtilaf Partisinin İçyüzü ve bütün dedikoduları idi. Anadolu'da Kuva-yı Milliyecilik geçtiği için bu yazılar onun seçim propagandasında işine yarayacaktı. Mütareke hükümetlerini durmadan tenkit eden bir gazete için eski bir Hürriyet ve İtilafçıdan, kendilerinin rezalet hikayelerini öğrenmek pek işimize geldi.
    Onu böyle tanıdım.
    İngilizlerin o Meclis'ten birtakımını Malta'ya sürmeleri üzerine Ankara'ya giderek Mustafa Kemal'e sığınanlar arasında idi. [ .. ] Bakanların Meclis'te milletvekilleri tarafından seçildiği rejimde ikinci grubun işbirliği ile hükümet koltuklarından birine oturdu. [ .. ] Eski arkadaşları arasında akılsızlığı ile, arasıra hırsından gösterişçi atılganlıklar da bulunuşu ile, deli saçması fikirler ortaya atması ile, hiçkimse ile uyuşmazlığı ile tanınmıştır. Doğrusunu isterseniz bu bir ruh hastası idi. [ .. ] Sonra kaybolup gitti. Avrupa'da vermiş kendini ırkçılığa. [ .. ] [Programı] hangi tarafından, neresinden tutar da tenkit edebilirsiniz. Düşününüz, biz hilafeti geri getireceğiz de Araplar ve Asya Müslümanları, Türkiye Türklerinin halifesini tanıyacaklar. Yahut Sovyetler Birliği'nin Türkler oturan bütün ülkelerini, Irak'ın, Bulgaristan'ın Türk vilayetlerini geri almak davasını güdeceğiz. Sonra da öz Türkiye Türklerini bile Anadolucu, Rumelici diye ikiye ayıracağız. [ .. ] Türkü ve Türkiye'yi kurtaranlar, Türkçülük ve Türkçeciliği kuranlar Türk değil de, son Türk imparatorluğunu dağıtıp batıranlar, Osmanlı geleneğini ve müesseselerini hortlatmak isteyenler Türk!" 22.03.1694, Falih Rıfkı Atay

    Gerçeklerden değil de, hayallerden feyz alanlar kurgudan öteye gidemeyeceklerdir.

    "Bu ülkede Atatürk'ü yıkarak olumlu bir şeyler yapabileceğini sananların, kendi küçük dünyaları içinde büyük bir yanılgıyı yaşadıklarını sanıyorum." #35304724

    Sağlıcakla…

    Faydalandığım Kaynakçalar;
    http://kaynakca.hacettepe.edu.tr/...-ve-hatiratim-cilt-i
    http://kaynakca.hacettepe.edu.tr/...ve-hatiratim-cilt-ii
    http://kaynakca.hacettepe.edu.tr/...e-hatiratim-cilt-iii
    http://kaynakca.hacettepe.edu.tr/...ve-hatiratim-cilt-iv
    https://www.youtube.com/watch?v=EmHSzU9jpmE
  • Daha baştan itibaren, manipülatörün baştan çıkarma teşebbüsü kelimeler sayesinde yerleşir, çünkü incelikli ve aldatıcı bir belagate, diyalektiğe sahiptir. Bu ilk evrede kelimeer yumuşaktır, okşayıcıdır ve değer vericidir. Bol bol kullanıldığı gibi, tersine, gayet dozunda da olabilirler..
    “Zaman zaman susuyor ve beni gözlemliyordu, dudaklarında hafifçe bir gülümsemeyle aniden suskunlaşıyordu.
    Ben konuşmaya devam ediyordum, onu söyleşiye yeniden katmak istiyordum, ona ne düşündüğünü, benden hoşlanıp hoşlanmadığını soruyordum... Tavrı beni biraz şaşırtıyordu... Onu orijinal buluyordum, alışıldık kadın avcılarından değildi.”
    Genel olarak, narsislik sapkın doğrudan ve açık seçik iletişimi sevmez. Örneğin kelimelerde tasarruflu gözükür, size soru sordurtur ve sessizliğiyle, cevabı da siz vermek zorunda kalıtsınız. Bu dayatılmış monologda kurban bir ağın içine düşmüş gibidir. Tereddüt eder, uygun soruları ve uygun cevapları arar. Böylelikle kendini mecburen fazlasıyla açar, örselenir yanlarını gösterir. Narsistik sapkın yol açtığı rahatsızlıkla ve kaçınılmaz yanlış adımlarla sessizce alay eder: Kendi değerini yükseltmesi için son derece gerekli olan ötekinin “sersemliğini” tadını çıkartarak saptar.
  • Bu Stead’in ille de yanılmış olduğu anlamına gelmez. Radikal iddiaların çoğunda olduğu gibi, Stead'in iddiasuıda da kesinlikle gerçeklik payı vardı. Günümüzde olduğu gibi o zamanlar
    da genç kadınlar ve çocuklar fahişelik yapmak için satılıyordu ve günümüzde olduğu gibi o zamanlar da bundan daha fazla mide bulandıracak bir işletme hayal etmek zordu. Her ne kadar özenle işlenmiş bir sansasyonun içinde tamamıyla gözden yitmiş olsa da Stead aslında çok dikkate değer bir noktaya değinmişti: Genel olarak çocuklar ve ergenler, özellikle de yoksul çocuklar ve ergenler, gayet iyi belgelenmiş olan son derece ciddi oranda bir cinsel sömürü riskiyle karşı karşıyadır.
    Bu, üzücü, çıldırtıcı ve tartışmasız doğrudur. Ekonomik ve toplumsal güçten yoksun olmakla birleştiğinde gençlik, cinsel sömürünün ve istismarın, her kültüre ve bin yıla özgü reçete-
    sidir. Bu durum, eski Akdeniz’de, çalman bekâretlerinin karşılığı efendilerine bir gıdım parayla geri ödenen cinsel açıdansavunmasız köleler için geçerliydi. “Kan Kontesi” Erzsebet
    Bâthory, 15. yüzyılın dillere destan erkek çocuk tacizcisi ve katili Gilles de Rais ve 1726 yılı öncesinde Paris’te 133 bakireye tecavüz etmekten mahkûm edilen Abbe Claudius Nicholas des Rues gibi vakalar aynı şeyin yüzlerce yıl sonra bile geçerli olduğunu kanıtlamaktadır.7 Bunun, iş arayışı içinde Londra gibi büyük şehirlere yönelip kendilerini ya bakire avcılarının tuzağına düşmüş ya da işverenlerin cinsel yönden saldırgan oyu-
    nuna gelmiş halde bulan birçok Avrupalı kadın için oynadığı rolü gördük. Gençlikle yoksulluğun oluşturduğu aynı birleşimin. bugün Asya’daki ve hatta genelde böyle şeylerin olmadığı zannedilen gelişmiş Baıı’nın göbeğindeki çocuk selisi ticaretinde de büyük payı vardır. Gençlerin cinsel olarak sömürülmesi, zamanla ya da mekânla asla sınırlı kalmamıştır. Ancak bu kita-
    bın amaçları çerçevesinde sorulan soru, çocukların ve ergenlerin cinsel olarak istismara ya da sömürüye maruz bırakılıp bırakılmadığı değildir, bırakılmışlardır. Asıl soru, çocukların ve ergenlerin cinsel olarak sömürülüp istismar edilmesinin, bekâretin erotikleşıirilmesiyle herhangi bir ilgisi olup olmadığıdır.Bu sorunun cevabı hiç de zannedildiği kadar açık değildir.
    Cinsel arzulan çocuklara ve ergenlere yönelen kişilerin ne derece bekâretin erotikleştirilmesiyle harekete geçtiğini bilmiyoruz. Bekârete ve bakirelere duyulan arzunun örneklerini bul-
    manın ne kadar kolay olduğunu düşünürsek, bekârete duyulan erotik tutkunun, seksologlar, toplumbilimciler ve psikologlar tarafından hiçbir zaman kendisine özgü ayrı bir durum
    olarak belirlenmemiş olması tuhaf ve çarpıcıdır. Bunun ifade etmek için kullanabileceğimiz hiçbir sözcük yoktur ve ne "parthenofili” terimi ne de “virgofili”8 sözcüğü seksoloji ve tıp
    tarafından tanınmaktadır.Bu tuhaf bir ihmalkârlıktır. Seksoloji, psikiyatri ve psikanaliz dallarının şekil aldığı on yıllar boyunca, çocuklara O'pedo-fili”) ya da ergenlere ("hebefili” ya da “efebofili”) duyulan erotik çekimi tanımlamak için terimler üretilmiştir. Bu terimler, yaşı küçük ergenlerle cinsel ilişkiye girmeye çalışanların hissettiği çekimi tarif etmek için bugün hâlâ kullanılmaktadır. “Efebofili” terimi günümüzde pek tanınmasa da, “pedofili” ai-
    lemizin sözcüğü olmuştur.W. T. Stead’in “küçük kız,” "çocuk” ve "kuzu” gibi terimleri
    kurnazca kullanarak böylesine hayranlık uyandıran bir ekonomi hakkında açıklığa kavuşturduğu gibi, bakire nüfusuyla ergen ve çocuk nüfusu arasında büyük bir örtüşme vardır. Hatta Stead “bakire avcıları” yerine “pedolililer” deseydi hiç şaşırmazdık. Slead’in bahsettiği adamların bir kısmı pedofili olabi-
    lirdi. Ama öyle görünüyor ki bu durum adamların hepsi için geçerli değildi. Öncelikle, Stead’in sözünü ettiği bakirelerin hepsi çocuk değildi, halta bazıları on sekiz ya da yirmi yaşındaydı. Ayrıca kimi bakire avcıları, ergenlik çağım geçmiş, on beş, on altı ya da daha büyük yaştaki, yasal ya da kültürel açıdan çocuk saydmayan genç kadınları tercih edenler olarak tarif ediliyordu.“Pedofili” bekârete duyulan erotik çekimi tanımlamak için doğru bir sözcük değildir. Bunun nedeniyse basittir: Bütün ba-
    kire meraklıları çocuklara ilgi duymaz, bütün pedofililer de bekâreti umursamaz. Benim parüıenofili (bekârete ya da bakirelere duyulan belirgin bir cinsel ilgi) olarak nitelendireceğim şey, gerçek ve ayırt edilebilir bir cinsel eğilimdir. Çok uzun zamandır böylesine belirli bir erotik çekim için kullanabileceğimiz bir terimden yoksun oluşumuzun nedeni ise bence, çocuklara duyulan cinsel ilginin tersine, bakirelere duyulan cinsel ilginin, kültürümüzün tamamıyla normal, kabul edilebilir ve ideolojik
    açıdan doğru olduğunu düşündüğü bir şey olmasıdır.Parlhenofili konusunda hiçbir araştırma yapılmamışur. Bunu kaç kişinin yaşadığını bilmiyoruz. Bu arzunun ne zaman
    hissedilmeye başladığını, arzuyu hissedenlerin bunu doğuştan mı, yoksa öğrenilmiş bir tercih olarak mı algıladığını bilmiyoruz. Bu arzu uğruna kaç kişinin belirli cinsel birlikteliklerin peşinden koştuğu ya da bu kişilerin ne tür cinsel birlikteliklerin peşinden koştuğu konusunda hiçbir fikrimiz yoktur. Bu arzunun kişiyi cinsel saldırıya ya da istismara sevk etmekteki
    olası rolü konusunda hiçbir araştırma yapılmamıştır. Bunun cinsel çocuk istismarı ya da çocuk fuhuşu konusunda rolü
    olup olmadığını da bilmiyoruz. Sigmund Freud bile bu konuya şöyle bir göz atmaktan pek fazlasını yapmamıştır.Bekâret boşluğu dediğimiz işte budur. Kültürümüzde bekâ-
    rete gösterilen ilginin gücü ve yaygınlığına, bekâret konulu pornografinin üç yüz yıllık geçmişine, Çin Daraltma Kremleri
    ve erkekler için olan Lotus Çiçeği Cep Dostu adlı mastürbasyon kılıflarına (paketin reklam metni, bu özel pembe plastik ürünü, “pürüzsüz, ipek gibi yumuşacık, zarı sağlam bir am”
    diye tanıtarak müşteri çekmeye çalışmaktadır) karşın, dünya genelinde bekâretleri satılan bütün genç kadınların karşısında bile, bekâret için duyulan erotik arzunun düşünsel ve bilimsel araştırmalara konu edilmesinden sürekli olarak kaçınılmıştır. Sanki bu konuda soru sormak için ortada hiçbir neden yokmuş ya da bu konuyla ilgili soru sorarak hiçbir şey öğrene-
    mezmişiz gibi.Bu bekâret hoşluğu çitin öteki tarafı için de geçerlidir. Bekârete duyulan erotik arzu konusunda ne kadar az şey biliyorsak, bakirelerin erotik yaşamları hakkında ondan daha da az şey bilmekteyiz. Özellikle de bakirelerin erotik nesneler olarak kendi varlıklarını nasıl algılamış olabilecekleri ya da erotik açıdan, kültürün bu kadar içine işleyen erotik bakire mitinden nasıl etkilenmiş olabilecekleri konusunda çok az bilgimiz var-
    dır. Sonuçta bakireler, kendi cinsel konumları hakkındaki mitlere karşı bağışık değildir. Bir bakire erotik açıdan, kendisini cinsel konumunun getirdiği sonuçlara tamamıyla, onun kutusunu açma fantezisi kuran bir adam kadar kaptırmış olabilir. Ama bakireye bu konuda soru sorulması olasılığı, adama so-
    rulması olasılığından çok daha düşüktür. Bekârete kafayı bu çok kadar takan bir kültürde kör kalmayı seçmiş olmamız ne tuhaftır.Bekâret seksin tersi değildir. Kendisine özgü, eşsiz ve benzersiz bir şekilde başa bela olan ve çoğu zaman hakkında konuşmaktan kaçındığımız bir cinsel varoluştur. Bekâret konusunda bildiğimizi sandığımız şeyler çok uzun zamandır bizim-
    ledir ve bırakın değiştirmeyi, bunları sorgulamak bile ciddi ölçüde zaman ve çaba gerektirecektir. Ama bekâret boşluğunu, propagandadan daha gerçekçi ve porno fantezisinden daha doğru bir şeyle doldurmak istiyorsak bu zorlu çalışmayı göze alsak iyi ederiz
  • 220 syf.
    ·27 günde
    Öncelikle engin tecrübelerini ve başına gelen olumlu olumsuz deneyimlerini bizlere ders olacak samimiyette paylaştığı için kendisine çok teşekkür ediyorum :)
    Kitabı genel olarak inceleyecek olursam; yazım dili çok sade ve üslubu gerçekten çok samimiydi. Okuma sürecim yazarla sohbet ediyormuş havasında geçti. Kendisinin gençliğinin ilk zamanlarında yaşamış olduklarını, o yaştaki girişimcilik ruhunu ve de başarısızlığından sıyrılıp kendisinin bile beklemediği başarılara erişip güzel yerlere gelmesini okumak bana ilham verdi diyebilirim :)
    Kitapta SWOT Analizi gibi birçok açıdan sizi kendinizle alakalı düşündürecek bölümler vardı ve bunlara destek amaçlı paylaşılan tablolar gayet açık ve anlaşılırdı.
    Kitabın içeriğinde ise yeni mezunundan tecrübeli çalışanına kadar her kesime hitap edecek birçok sorunun cevabı vardı. Örneğin:
    *Mülakata neden çağrılmıyoruz?
    *Çağrıldığımız mülakatta neden geri dönüş alamıyoruz?
    *Özgeçmişimiz bizi anlatabilecek kadar yeterli mi?
    Sadece iş arayanlar için değil iş hayatında nasıl davranılması gerektiği üzerine ve davranışsal beceriler üzerine bilgiler de mevcuttu.
    Bir İK'cı gözünden bakmak ve empati yapmak aynı zamanda iki taraflı düşünmek adına bana çok şey kattı. Sorulacak olan bir sorunun cevabı karşıdaki insanda nasıl bir etki bırakabilir diye düşünmeye başlayıp aslında bir sınava hazırlanıyor gibi mülakata hazırlanmamı sağladı ve de yukarıda yazmış olduğum birçok şeyin cevabının kendimizi tanıyamamak ya da aktaramamaktan kaynaklandığını fark ettim.
    Mülakat hazırlığı niyetinde olanlara gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Şimdiden keyifli okumalar :)
    Yazar Instagram, İK Cafe.net, LinkedIn ve Youtube üzerinden aktif şekilde paylaşımlar yapmakta ve Instagramda düzenli olarak canlı yayınlar gerçekleştirmektedir. Aynı zamanda Instagram IGTV kısmındaki videolarıyla birçok sorunuza cevap bulabilirsiniz.
  • Beynin Çatı Katının Bakımı:
    Eğitim Asla Bitmez
    Bir kiracının sıradışı davranışlar sergilediği söyleniyor. Ev sahibi Bayan Warren, kiracısını on günü aşkın süredir hiç görmemiş. Eve yerleştiği ilk gün dışarı çıkıp gecenin bir saati geri döndüğü zaman hariç, odasından hiç çıkmıyor. Sa­bahtan akşama kadar odanın içinde bir ileri bir geri mekik dokuyor. Dahası, bir şeye ihtiyacı olduğunda bir kağıt parça­sına matbaa harfleriyle tek bir kelime basıp kapısının önüne bırakıyor: SABUN. KİBRİT. GAZETE. Bayan Warren endişeli. Bir terslik olduğunu hissediyor. Ve böylece Sherlock Holmes'a danışmak üzere yola çıkıyor. Holmes başta davayla pek ilgilenmiyor. Zira esrarengiz bir kiracı pek de soruşturmaya değer bir şey değil. Ama ufak ufak, detaylar enteresanlaşmaya başlıyor. Öncelikle şu mat­baa harfleri olayı. Neden normal bir insan gibi elle yazmıyor notlarını? Neden bu kadar külfetli, yalnızca büyük harflerden oluşan bir iletişim yöntemi tercih ediyor? Sonra bir de Bayan Warren'ın sağ olsun yanında getirdiği şu sigara var: Ev sahi­bi, Holmes'a esrarengiz kiracısının sakallı ve bıyıklı bir adam olduğunu söylemesine rağmen, Holmes söz konusu sigarayı yalnızca sakalsız birinin içmiş olabileceğini belirtiyor. Tabii yine de elde pek bir şey yok ama dedektif, "yeni bir gelişme olursa" mutlaka haber vermesini istiyor Bayan Warren'dan. Ve derken bir gelişme oluyor. Bayan Warren, ertesi sabah soluğu tekrar Baker Sokağı'nda alıp telaş içinde isyan ediyor: "Bu iş artık polislik oldu, Bay Holmes! Daha fazla dayanama­yacağım!" Ev sahibinin eşi Bay Warren, iki adam tarafından darp edilmiş. Adamın kafasına bir palto geçirip onu bir araca bindirmişler ve taş çatlasm bir saat sonra da serbest bırak­mışlar. Bayan Warren bu olaydan kiracıyı sorumlu tutuyor ve derhal onu evden çıkarmaya karar veriyor. O kadar çabuk değil, diyor Holmes. "Aceleye gerek yok. Hadisenin ilk başta göründüğünden çok daha önemli olduğu­nu düşünmeye başlıyorum. Kiracınızın tehdit altında olduğu aşikar. Aynı şekilde kapınızın dibinde pusu kuran düşmanla­rının sabahın o puslu aydınlığında kocanızı kiracınız sandı­ğı da ortada. Zaten hatalarını fark edince kendisini serbest bırakmışlar." Aynı akşamüstü Holmes ve Watson, varlığıyla ortalığı ayak­landıran misafirin kimliğini tespit etmek üzere Great Orme Sokağı'nın yolunu tutuyor. Çok geçmeden kadını görüyorlar -çünkü kiracı aslında bir kadın. Holmes'un tahminleri doğru: Kiracılar değişmiş. Holmes, "Bir çift, acil ve büyük bir tehlike­den ötürü Londra'ya sığınır. Aldıkları sıradışı önlemler de tehli­kenin büyüklüğünün bir göstergesi," diye izah ediyor Watson'a. "Halletmesi gereken işleri olan adam, kendi yokken ka­dını güvenli bir yere bırakmayı arzu eder. Tabii bu hiç de basit bir sorun değil ama buna o kadar orijinal ve etkili bir çözüm bulur ki, kadının yiyeceğine kadar her şeyini temin eden ev sahibi bile onun varlığını bilmez. Matbaa harfleri basılı mesajlar da, artık anlaşıldı ki, ka­dın el yazısıyla cinsiyetini belli etmesin diye alınmış bir önlem. Adam kadının yanına gelemiyor çünkü gelirse, düşmanlarına yol göstermiş olacak. Kadınla doğrudan iletişim kuramadığı için de, çareyi gazete sütunlarında bulmuş. Buraya kadar her şey açık." Peki işin aslı astarı ne? Watson merak ediyor. Bütün bu es­rarın ve tehlikenin nedeni nedir? Holmes, olayın ölüm kalım meselesi olduğunu düşünüyor. Bay Warren'a yapılan saldırı, kiracı kadının, birinin onu aradığından şüphelenince yüzünde beliren korku dolu ifade ... Hiçbiri hayra alamet değil.
    Bunun üzerine Watson soruyor, Holmes niye soruşturma­ya devam etsin? Bayan Warren'ın derdini çözmüş, kadın da zaten kiracısını bir an evvel kapının önüne koymaktan başka bir şey istemiyor. Ee madem ortada bu kadar riskli bir dava var, neden daha da bulaşmak istiyor? Hiçbir şeye karışmadan geri çekilip, olayları akışına bıraksa daha kolay değil mi? "Bu davanın sana ne kazancı olacak?" diye soruyor dedektife. Holmes'un cevabı çoktan hazır: "Ne mi? Sanat için sanattır bu. Watson, herhalde sen de doktor olduğunda aklına ücret getirmeden ilgilendiğin vakalar olmuştur, değil mi?" "Eğitimim için evet, Holmes." "Eğitim asla bitmez, Watson. En esaslı olanın son­da yer aldığı dersler silsilesidir. Bu da gayet eğitici bir vaka. Maddi manevi bir getirisi yok ama insan yine de işi yarıda bırakmak istemiyor. Karanlık çöktüğünde, eminim kendimizi soruşturmamızda bir adım ilerlemiş bulacağız." En baştaki hedefe ulaşmış olmaları Holmes için önemli de­ğil. Konuyu daha fazla irdelemenin son derece büyük tehlike arz ediyor olması da öyle. Ana hedefine ulaştın diye, ilk başta göründüğünden çok daha karmaşık çıkan bir sorunu öylece yarıda bırakıp gidemezsin. Dava eğitici bir dava. Hiçbir ka­zancın olmayacaksa bile en azından bir şey öğreneceğin ke­sin. Holmes, eğitimin hiç bitmediğini söylerken aslında bize vermek istediği mesaj hiç de öyle tek boyutlu değil. Bir şeyler öğrenmeye devam etmek tabii ki iyi bir şey: Zekayı dinç ve tetikte tutar, rahata alışmamızı engeller. Ama Holmes için eğiti­min bundan öte bir anlamı var. Holmes mantığına göre eğitim, insanın sürekli kendine meydan okumasının, alışkanlıkları­nı sorgulamasının, Holmes Sistemi'nden birçok şey öğrenmiş olmasına rağmen yine de kontrolü asla tamamen Watson Sis­temi'nin ellerine bırakmamasının bir yoludur. Bu yolla insan sürekli alışkanlık haline gelmiş davranışlarından silkinir, bir konuda ne kadar uzman olduğumuzu sansak da yaptığımız her işte hala dikkatli ve motive olmamız gerektiğini daima hatırlar. Bu kitap başından beri pratiğin öneminin altını çizip duru­yor. Holmes, dünyaya karşı yaklaşımının temelini oluşturan dikkatli düşünme alışkanlığını sürekli pratik ettiği için bu­gün olduğu yere geldi. Ancak pratik yaparken de, işler gitgide daha kolay ve doğal bir yapı kazandıkça Watson Sistemi'nin sahasına doğru geçişe başlar. Edindiğimiz alışkanlıklar artık Holmescu tarzda olsalar bile yine de temelde hala birer alış­kanlıktır, alışkanlık olan şeyi de düşünmeden, kendiliğimizden yaparız. Ve dolayısıyla bu alışkanlıkları hayata geçirirken ne dikkatli ne de farkındayızdır. Ne zaman ki düşünce şeklimizi kanıksar ve beynimizin çatı katında olan bitene özen göster­meyi bırakırız, o çatı katı istediği kadar muntazam ve düzenli olsun, mutlaka bir yerde çuvallamaya mahkum kalırız. İşte Holmes da bu hataya düşmemek için her zaman kendine mey­dan okumak zorunda. Dikkat alışkanlıkları her ne kadar kes­kin olsa da, bu alışkanlıkları yerinde tatbik etmediği sürece ona kolayca yolunu şaşırtabilirler. Düşünce alışkanlıklarımızı zorlamaya devam etmezsek, müthiş bir özen göstererek edin­diğimiz farkındalığımızın yeniden Holmes-öncesi dikkatsiz haline geri dönmesine neden olabiliriz. Bu zor bir görev ve yine her zamanki gibi beynimiz de çok yardımcı değil. İster dağınık bir dolabı temizlemek gibi basit, isterse bir esrarın çözümü gibi daha komplike bir görev olsun, dişe dokunur bir iş başardığımızı sandığımız anda, beynimiz­deki Watson'ın şöyle bir dinlenip, büyük başarısından ötürü kendini mükafatlandırmaktan daha çok hoşuna gidecek bir şey yoktur. Zira asıl amacınıza ulaştıktan sonra niye kendinizi yorup daha fazla ileri gidesiniz ki? İnsan öğreniminin en büyük tetikleyicisi, ödül beklentisi hatası olarak bilinen RPE (Reward Prediction Error)'dir. Bir şeyin ödülü beklendiğinden büyük olduğunda -mesela araba sürmeyi öğrenirken, Sola dönmeyi başardım! Kukaya çarp­madım!-RPE beyne dopamin salgılanmasına neden olur. Yeni bir şey öğrendiğimiz zamanlarda bu salgılanma çok sık mey­dana gelen bir durumdur. Yeni bir şey öğrenirken her adımda tatmin edici sonuçlarla karşılaşmak kolaydır: Ne yaptığımızı anlamaya başlarız, performansımız artar, daha az hata yapa­rız. Ve her başarı gerçekten de bize bir kazanç sağlar. Sadece daha iyi performans göstermekle kalmayız, üstüne bir de bey­nimiz öğrendiklerinden ve gelişiminden ötürü ödüllendirilir. Ama derken her şey bir anda duruverir. Yolda bir yere çarpmadan araba kullandığıma şaşırmam. Klavye kullanır­ken yazım hatası yapmadığıma şaşırmam. Watson'ın Afga­nistan'dan geldiğini anladığıma şaşırmam. Zaten en başından bunu yapabileceğimi biliyorum. Bu yüzden RPE de yok. RPE yoksa dopamin de yok . Keyif de. Daha fazlasını öğrenme is­teği de. Hem nörolojik hem de bilinç düzeyinde uygun bir seviyeye gelmişiz ve bilmemiz gereken her şeyi öğrendiğimize karar vermişiz . İşin püf noktası ise beyninize o anlık ödül noktasının ötesine geçmeyi, asıl geleceğin belirsizliğinin kendisini bir ödül olarak görmeyi öğretmek. Bu kolay bir iş değil. Zira daha önce de belirttiğim gibi hepimizin illet olduğu ortak bir şey varsa, o da gelecek belirsizliği. Dopamin sürüşünün ve art etkilerinin key­fini şimdi çıkarıp bundan faydalanmak tabii ki çok daha iyi. Atalet çok etkili bir güçtür. Bizler alışkanlıkları olan varlık­larız. Alışkanlık derken de işten eve girer girmez salondaki te­levizyonu açmak, ya da içinde ne var ne yok diye buzdolabına bakmak gibi gözlemlenebilir alışkanlıkları kastetmiyorum sa­dece. Düşünce alışkanlıklarından, tetiklendiği takdirde öngörü­lebilir yollara sapan, öngörülebilir fikir döngüsünden de bahse­diyorum. Ve düşünce alışkanlıkları kırılması en zor olanlarıdır. Tercih anında en güçlü etkenlerden biri, hazır gelen etkisi (default effect) diyebileceğimiz, en az direnç gösteren yolda gitme, yeteri kadar mantıklı olduğu sürece önümüzde duran seçeneği kullanma eğilimidir. Bu, her an aktif bir yatkınlık. Mesela işyerlerinde, çalışanların emeklilik planı yaptırması zorunluysa katkı payını sorgusuz sualsiz ödüyorlar ama tercih hakları varsa -işverenin de cömert bir şekilde aynı miktarda katkıda bulunmasına rağmen- direkt katkıda bulunmayı ke­siyorlar. Mesela organ bağışının standart kabul edildiği ülke­lerdeki (her birey aktif olarak aksini talep etmediği müddetçe organ bağışçısı sayılıyor) donör yüzdesi, organ bağışının ter­cihe bağlı olduğu ülkelere kıyasla çok daha yüksek. Özetle bize bir şey yapmakla hiçbir şey yapmamak arasında bir ter­cih yapma hakkı verildiğinde hiçbir şeyi seçiyoruz - ve bunun aslında bir şey yapmak olduğunu unutuyoruz. Fakat burada yapılan oldukça pasif ve kayıtsız bir eylem. Holmes'un sürekli altını çizdiği aktif kendini vermenin tam tersi. Ve tuhaf olan bir şey daha var: Ne kadar iyiysek, ne ka­dar iyileşmişsek, ne kadar çok öğrenmişsek, artık dinlenme arzusu da o kadar güçlü oluyor. Bir şekilde bunu hak etmişiz gibi hissediyoruz. Halbuki bu kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülük ama fark edemiyoruz. Bu şablon yalnızca bireysel düzeyde değil, şirket ve organi­zasyon ortamlarında da sürekli kendini gösteriyor. Çığır açan yeniliklere imza atıp da rakipleri tarafından saf dışı bırakılan ve birkaç yıl içinde yarışın bir anda gerisinde kalan kaç şirket vardır, bir düşünün. (Mesela Kodak'ı, Atari'yi ya da Black­Berry'nin yaratıcısı RIM'i getirin aklınıza.) Ve bu eğilimimiz yalnızca iş dünyasıyla da sınırlı değil. Muazzam yeniliklerin ardından gelen muazzam durgunluk şablonu, akademik, as­keri ve neredeyse aklınıza gelebilecek her türlü sanayi alanın­da meydana gelen genel bir trendi tanımlıyor. Ve hepsinin kö­keninde beynimizdeki kurulu ödül sistemi yatıyor. Peki bu şablonlar neden bu kadar yaygın? Her şeyin ba­şında, çok daha geniş bir düzeye yayılmış olan şu hazır gelen etkisi, atalet var: Alışkanlık siperi. Bir alışkanlık ne kadar çok ödüllendirilirse, onu kırmak da o kadar zor oluyor. Eğer bir heceleme testinde aldığı yıldızlı pekiyi bir çocuğun beyninde dopamin salgılanmasına yetebiliyorsa, milyar dolarlık bir ba­şarının, yükselen pazar hisselerinin, çok satan ya da ödül ka­zandıran bir ürünün veya kadro hakkı getiren bir akademik kariyerin neler yapabileceğini bir hayal edin....
  • TÜMDENGELİM SANATI
    Beynin Çatı Katında Yolunu Bulmak:
    Olgulardan Tümdengelim Yapmak Farz edin siz Holmes'sunuz, ben de potansiyel müşteriniz, Maria. Geçtiğimiz yüz küsur sayfadan beri size birtakım bilgiler sunuluyor. Beni oturma odanızda otururken bir süre gözlemleseydiniz de üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri öğrenecektiniz. O yüzden şimdi bir durun ve düşünün. Bir insan olarak benimle ilgili ne biliyor olabilirsiniz bir tartın. Yazdıklarımdan yola çıkarak benimle ilgili vardığınız sonuç nedir? Şimdi olabilecek bütün cevapları tek tek yazmaya kalkışmayacağım ama alın işte sizi afallatacak bir tane: Sherlock Holmes adını ilk kez Rusça duymuştum. Babamın şömine başında okuduğu o hikayeler? Hepsi Rusça çevirileriydi, İngilizce orijinalleri değil. Şöyle ki, Amerika'ya daha yeni gelmiştik ve babamın bize okuduğu kitaplar da, bugün bile hala evdeyken birbirimizle konuştuğumuz dildeydi. Alexandre Dumas, Sir H. Rider Haggard, Jerome K. Jerome, Sir Arthur Canan Doyle: Hepsi adını ilk kez Rusçada duyduğum erkekler. Peki bunun konumuzla alakası ne? Cevabı basit: Holmes olsa benim söylememe gerek kalmadan ne alakası olduğunu anlardı. Elindeki gerçeklerden yola çıkıp araya biraz da son bölümde bahsettiğimiz hayal gücünden katarak hemen bir tümdengelim yapardı. Ve yöntemleriyle de ilk kez Rusçada karşılaşmış olduğumu hemen fark ederdi. Bana inanmıyor musunuz? Bütün unsurlar ortada, yemin ederim. Ve bu bölümün sonuna gelince, siz de Holmes gibi bu unsurları tek tek bir araya getirip, mevcut gerçeklerin tümüne uyum sağlayacak yegane açıklamayı yapabilecek durumda olacaksınız. Dedektifin üst üste defalarca tekrar ettiği gibi: Bütün yollara başvurduktan sonra geriye kalan, ne kadar inanılmaz da olsa, gerçek olandır. Ve böylece sonunda basamakların en cafcaflısına geçiyoruz: tümdengelim. Büyük final. Deli gibi çalışarak geçen bir günün sonunda patlayan havai fişekler. Düşünce sürecinizi nihayet tamamlayıp sonuca varabileceğiniz, kararınızı verebileceğiniz ya da yola çıkarkenki hedefiniz neyse onu yapabileceğiniz an. Her şey bir araya getirilip analiz edildi. Geriye bir tek hepsinin ne anlama geldiğini ve o anlamın sizin için ne ifade ettiğini görmek, ifade edilen şeylerden de mantıklı bir sonuç çıkarmak kaldı. İşte Albayın Ölümü'nde, Sherlock Holmes'un dudaklarından dökülen o ölümsüz satır; bebek işi. "Huylarını bilmek gibi bir avantajım var, sevgili Watson," dedi. "Gideceğin yer yakın olunca yürüyorsun. Uzak bir yere gideceksen mutlaka faytona biniyorsun. Şimdi çizmelerine bakarken, eski olmalarına rağmen, kesinlikle kirli olmadıklarını görüyorum. Dolayısıyla · son günlerde sürekli faytona binmeni gerektirecek kadar meşgul olduğundan eminim." "Mükemmel!" dedim heyecanla. "Bebek işi," dedi. "Bu da, mantıklı düşünen bir kimsenin, yanındakine son derece olağanüstü gelen bir cevapla ortaya çıktığı anlardan biri. Sebebi de çok basit, sırf öteki, tümdengelimin temelini oluşturan ufak ayrıntıları en başında gözden kaçırdığı için." Peki tümdengelimin aslında ortaya koyduğu şey nedir? Tümdengelim, beyninizin çatı katının son hamlesidir. Önceden biriktirdiğiniz tüm elemanları resmin tamamına anlam kazandıran, birbirine bağlı tek bir bütün halinde bir araya getirirsiniz. Beyninizin çatı katı, muntazam bir şekilde biriktirdiklerini size sırasıyla teslim eder. Holmes'un tümdengelimden kast ettiği şeyle, genel mantığın kabul ettiği tümdengelim aynı şey değil. Tümdengelim, genel bir prensipten yola çıkarak spesifik bir sonuca ulaşmaktır. Mesela bunun en ünlü örnekleri de şunlar olabilir: Her insan ölümlüdür. Sokrates bir insandır. Sokrates ölümlüdür. Ama Holmes'a göre bu, sonuca varmak için kullanılabilecek olası yollardan sadece biri. Fakat onun gözünde tümdengelim dendiği zaman işin içine birden fazla muhakeme şekli giriyor. Önemli olan tek şey, bir gerçekten yola çıkıyor olmanız ve alternatifleri eleyerek sonunda mutlaka doğru sonuca ulaşmanız.· İster bir suçu çözmeye çalışırken, ister bir konuyla ya da kendinizle ilgili bir karar alırken olsun, süreç temelde aynıdır. Bütün gözlemlediklerinizi -yani saklamaya ve çatı katınızın mevcut yapısına dahil etmeye karar verdiğiniz ve çoktan üzerinde kafa patlatıp hayal gücünüzle birlikte yeniden şekillendirdiğiniz şu çatı katı içeriğini- alır ve hiçbir şeyi atlamadan hepsini en baştan bir sıraya koyup, hem yaptığınız gözlemlerin tümüyle uyumlu hem de ilk sorunuza cevap veren olası yanıt hangisi, ona bakarsınız. Ya da Holmescu deyiş, muhakeme zincirinizi şöyle bir önünüze açar ve geride (inanılır ya da inanılmaz olması bir kenara) gerçek yanıt kalana kadar bütün olasılıkları tek tek denersiniz. Holmes bakın şöyle diyor bize: "Bu süreç imkansız olan her şeyi elediğini varsaydığın an başlar. Ondan sonra geriye kalan, ne kadar inanılmaz da olsa, gerçek olmak zorundadır. Geriye pekala birden fazla açıklama da kalmış olabilir. O zaman da yapılacak şey, birinden biri yeterince ikna edici olduğunu kanıtlayana dek hepsini tek tek test etmektir." İşte bu, bizim tümdengelim dediğimiz şey. Holmes'un deyimiyle de, "sistematize edilmiş sağduyu." Fakat sağduyu dediğiniz, öyle sandığınız kadar apaçık ya da genel bir kavram değil. Mesela Watson ne zaman Holmes'u taklit etmeye çalışsa, her seferinde çuvallıyor. Ve bu çok doğal. Şu ana kadar attığımız her adım doğru olsa bile, bizi son anda yoldan çıkarmasına engel olmak için Watson Sistemi'ni son bir kez daha geri püskürtmek zorundayız. Tümdengelim neden göründüğünden çok daha zor? Watson niçin dostunun izinden gitmeye çalıştığı her seferinde bu kadar sık çuvallıyor? Sıra son muhakemeye geldiğinde ne bize engel oluyor? Açık düşünmek için ihtiyacımız olan her şey elimizin altındayken neden genelde bunu başaramıyoruz? Aynı hatayı üst üste defalarca yapan Watson'ın aksine bizi bu kördüğümden kurtarıp adam gibi sonuçlar çıkarmamıza yardımcı olacak Holmes Sistemi'ni kullanabilmek için bütün bu zorlukları nasıl alt edebiliriz?
    Doğru Tümdengelimin Zorlukları: Direksiyon Başındaki İç Masalcımız Adı çıkmış bir hırsız üçlüsü, Abbey Çiftliği'ne, Kent'teki en zengin adamlardan biri olan Sir Eustace Brackenstall'un malikanesine göz koyuyor. Bir gece, herkesin uykuda oldugunu varsayan üç adam, sinsice yemek salonunun penceresinden eve giriyor. On beş gün önce soyup soğana çevirdikleri, yine aynı güzergahtaki diğer ev gibi bu lüks malikaneyi de ellerinden geldiğince yağmalamak için hazırlar. Ancak, Lady Brackenstall'un odaya girmesiyle bütün planları bir anda altüst oluyor. Kadının başına çabucak vurup, onu yemek masasındaki sandalyelerden birine bağlıyorlar. Tam her şey yolundaymış gibi dururken, duyduğu tuhaf seslerin nereden geldiğini araştırmaya çıkan Sir Brackenstall giriyor içeri. Maalesef o eşi kadar şanslı değil: Başına demir maşayı yiyip yere yığılıyor. Ama bayıldığı için değil, ölüyor. Üç hırsız çabucak raflardaki gümüşleri topluyor ama işledikleri cinayetin şokuyla çok bir şey yapamayıp evden çıkıyorlar. Çıkmadan önce de sinirlerini yatıştırmak için kendilerine bir şişe şarap açıyorlar. Ya da en azından olayın tek canlı şahidi Lady Brackenstall'un verdiği ifadeye göre böyle oluyor ama aslında Abbey Çiftliği Vakası'nda göründüğü gibi olan çok az şey var. Hikaye yeterince doğru gibi duruyor. Evin hizmetçisi Teresa, hanımefendisinin verdiği ifadeyi doğruluyor ve ortada olan tüm deliller hadisenin kadının anlattığı şekilde geliştiğini gösteriyor. Fakat tüm bunlara rağmen Sherlock Holmes'un aklına yatmayan bir şeyler var. "İçgüdülerim bana bu işte bir terslik olduğunu söylüyor," diyor Watson'a. "Yanlış ... Hepsi yanlış. Yemin ederim, yanlış." Sonra da başlıyor olası kusurları sıralamaya. Bunu yaparken de tek tek ele alındığında tamamen mantıklı gibi duran bütün detaylar, bir aradayken hikayenin doğruluğuna gölge düşürmeye başlıyor. Fakat Holmes, ancak sıra şarap kadehlerine gelince kesinlikle haklı olduğunu anlıyor. "Ve şimdi bütün bunların üstüne bir de şarap kadehleri ekleniyor," diyor arkadaşına. "Onları gözünün önüne getirebiliyor musun? " "Evet, hepsini gayet net görüyorum." "Bize dendi ki, ,. üç adam da şarap içmiş. Sence bu mümkün müdür? " "Neden olmasın? Üç kadehte de şarap vardı." "Aynen ! Ama tortu tek bir kadehte vardı. Bunu sen de fark etmiş olmalısın. Peki bu aklına neyi getiriyor? " "Doldurulan son kadehte tortu kalmasının doğal olduğunu." "Hiç de bile. Bir kere şişe tortu doluydu. Dolayısıyla üçüncü bardak tortu içindeyken, diğer ikisinin temiz olması çok mantıksız. Ve bu durumun iki açıklaması olabilir. Sadece iki. Birincisi, ya ikinci kadehi doldurduktan sonra şişeyi deli gibi salladılar ki bütün tortu üçüncü kadehe denk geldi ... Gerçi bu da pek inanılır gelmiyor bana. Hayır, hayır. Haklı olduğuma eminim." "Peki o zaman önerin nedir? " "Sadece iki kadeh kullanıldı. O kadehlerde kalan tortu da, içeride üç kişi olduğu izlenimini yaratmak için üçüncü kadehe döküldü." Watson şarabın fiziğinden ne anlar? Bence bir şey anladığı yok ama Holmes ona tortuyla ilgili soru sorduğunda hemen cevabı yapıştırıveriyor: Son doldurulan kadeh o olmalı. Şimdi mantık yeterince doğru gibi ama tamamen farklı bir kaynaktan geliyor. Bahse varım Watson, kadeh konusunu Holmes ona soruncaya kadar durup ikinci kez düşünmemiştir. Ama yine de büyük bir sevinçle, arkadaşının sorusuna karşılık gayet mantıklı bir yanıt veriyor. Watson, ne yaptığının aslında farkında bile değil ve Holmes onu durdurmasa, bu gerçeğe iyice tutunup onu orijinal hikayenin doğruluğuna dair bir kanıt olarak savunacak. Hikayenin kumaşındaki potansiyel bir gedik olarak değil. Holmes'un yokluğunda, Watson'ın masalcı yaklaşımı doğal ve içgüdüsel olan. Ve yine Holmes'un ısrarcılığının yokluğunda, sürekli bir hikaye yazma, yalan yanlış, hatta tamamen gerçekle alakasız hikayeler anlatma arzumuza karşı koymak gerçekten çok zor. Basitliği hepimiz severiz. Somut nedenler hoşumuza gider. Sebepler hoşumuza gider. Sezgisel his uyandıran şeyleri severiz (ki bazen hislerimizde de yanılabiliriz). Madalyonun öteki yüzüne bakarsak da, bu basitliğin ve nedensel somutluğun önüne çıkan her etkenden nefret ederiz. Belirsizlik, şans, rasgelelik, doğrusal olmayış ... Bütün bu unsurlar, bir şeyi çabuk ve (görünürde) mantıklı bir şekilde izah edebilme yeteneğimizi tehdit ederler ve bu yüzden de, her fırsatta onları elemek için elimizden geleni yaparız. Mesela kadehlerin berraklığında bir farklılık varsa, en çok tortu içeren kadehin en son doldurulan kadeh olduğunu düşünürüz. Ya da ne bileyim, ardı ardına basket atan birini görünce hemen deriz ki, adam şanslı gününde (şanslı gününde olma yanılgısı). Her iki örnekte de, yaptığımız gözlemlerin çok azından faydalanarak bir sonuca varıyoruz. Kadeh örneğinde, tek bir şişeye güveniyoruz, farklı bir durumda, başka bir şişeyle ne olur, hiç düşünmüyoruz. Basketbol örneğinde, herhangi bir oyuncunun oyunundaki esas değişkenlere güvenmek yerine, ki buna uzun vadeli dönemler de dahil, yalnızca kısa döneme güveniyoruz (küçük sayılar kanunu). Ya da başka bir örnek daha verelim, mesela yazı-tura atarken birkaç kere üst üste yazı geldiyse, artık tura gelmeye başlar diye düşünürüz (kumarbaz yanılgısı). Uzun vadede bakıldığında kısa sekansların ille de yarı yarıya dağılım göstermek gibi bir zorunluluğu olmadığını unutuyoruz. Bir şeyin neden olduğunu açıklarken ya da bir olayın muhtemel sebebine karar verirken, içgüdülerimiz bizi genelde yanlışa sürükler çünkü bizler her şeyin gerçekte olduğundan daha kontrol edilebilir, öngörülebilir ve üstünkörü de olsa belirgin olmasını isteriz. Ve işte bu tercihlerimiz, düşünürken fark etmeden yaptığımız hataların kökenini oluşturur. Holmes'un deyimiyle verilerin ötesinde ve hatta bazen de verilerin aksine iddialarda bulunup doğru olmayan çıkarımlar yaparız. Bir şeyler "mantıklı geldiğinde" onları başka gözle görmek inanılmaz zordur. W. J. Dünya Savaşı'ndan dönmüş bir gaziydi. Girişken, etkileyici ve espriliydi. Ayrıca ağır bir sara hastasıydı. Öyle ki, 1960'ta son derece radikal bir beyin ameliyatı olmaya karar verdi. Beynin sağ ve sol yarımküresinin arasında bulunan ve iki yarımkürenin birbiriyle iletişim kurmasını sağlayan doku -yani korpus kallosurİı- kesilecekti. Geçmişte, bu tarz bir tedavinin sara nöbetleri üstünde büyük bir etkisi olduğu gözlemlenmişti. Eli kolu tutmayan hastalar, bir anda nöbetsiz bir yaşam sürer olmuştu. Fakat beynin doğal bağlantısallığında böylesi radikal bir değişimin bir bedeli var mıydı? W. J.'in ameliyat olacağı dönemde bu sorunun cevabını bilen kimse yoktu. Fakat, hemisferik iletişim üzerinde yaptığı çalışmayla tıp alanında Nobel Ödülü kazanacak olan nörobilimci Roger Sperry, bir bedeli olabileceği kanısındaydı. En azından hayvanlarda, korpus kallosumun hasarlanması iki yarımkürenin birbiriyle iletişim kuramaması demekti. İki yarımküre birbirlerinden tamamen bihaber haldeydi. Peki bu denli etkin bir izolasyon insanlarda da meydana gelebilir miydi? Yaygın kanıya göre bu sorunun cevabı koca bir hayırdı. İnsan beyni, hayvan beyni değildi. Bir kere insan beyni çok daha komplike, çok daha zeki, çok daha gelişmişti. Ve bunun en büyük kanıtı, bu ameliyatı geçiren ve hiçbir işlevini kaybetmeyen hastalardı. Bu ameliyatın frontal lobotomiyle bir alakası yoktu. Ameliyattan çıkan hastalarda IQ da, muhakeme becerisi de bol miktarda mevcuttu. Konuşma becerileri normaldi. Yankılanan kanı sezgisel ve doğru görünüyordu. Ama tabii ki yanlış şekilde yankılanıyordu. Kimse bu kanıyı bilimsel olarak test etmenin bir yolunu bulamamıştı: Doğruluğu kanıtlanmış gerçeklerin desteğinden yoksun bir temele dayandırılmış Watson tipi bir hikayeydi. Ta ki, Holmes'un bilimsel bir dengi resme dahil olana kadar: Sperry'nin laboratuvarındaki genç nörobilimci, Michael Gazzaniga. Gazzaniga, belirli zaman aralıklarıyla görsel uyarılar üreten ve daha da önemlisi bunu her iki gözün sağ ve sol kenarlarına ayrı olarak uygulayabilen (görüntülerin bu şekilde yandan sunulması, bilginin sadece iki yarımküreden birine gittiği anlamına geliyordu), takistoskop adında bir alet kullanarak, Sperry'nin korpus kallosumda meydana gelen hasarın iki beyin yarımküresi arasındaki iletişimi engelleyeceğiyle ilgili teorisini test etmek için bir yol buldu. Gazzaniga, ameliyattan sonra W. J.'yi test ettiğinde, ortaya çıkan sonuçlar çarpıcıydı. Haftalar önce yaptığı testte fırtınalar estiren adam artık sol görsel sahasına sokulan tek bir objeyi dahi tarif edemiyordu. Gazzaniga, sağ görüş alanında bir kaşık resmi çaktığında W. J. çabucak onun ne olduğunu söylüyor ama aynı resmi sol yandan gösterdiğinde hasta bir anda, özetle, kör oluyordu. Gözlerinde işlevsel olarak hiçbir sıkıntı yoktu fakat ne gördüğünü kelimeye dökebiliyor, ne de gördüğü şeyi hatırlıyordu. Peki ne oluyordu? W. J., Gazzaniga'nın sıfırıncı hastasıydı. Onun başını çektiği, baş harfleriyle simgelenen uzun bir isim listesi hep aynı yöne işaret ediyordu: Beynimizin iki yarısı birbirine eşit olarak yaratılmamıştır. Bir bakıma her iki yarımküre de görsel verilerin işlenmesinde görevli olsa bile, ana sorumluluk bir yarıya ait. Shel Silverstein'ın resmini hatırlarsanız, bu, ufacık bir pencereyle dış dünyaya açılan yarı. Fakat beynin öteki yarısı sadece bildiğini kelimelere dökmekten sorumlu, yani bir merdivenle evin geri kalan kısmına erişen oda. İki kısım birbirinden ayrılınca onları bağlayan köprü de ortadan kalkıyor. Tek taraf için mevcut olan bir bilginin varlığı öteki taraf için geçerli olmayabilir. Böylece beynimizde kendi deposuna, içeriğine ve hatta bazı durumlarda kendi yapısına sahip iki ayrı çatı katımız oluverir. Ve işte tam bu noktada işler iyice alengirli bir hal alıyor. Mesela böyle birinin sol gözünün kenarından bir tavuğun pençesini gösterip (ki bu da resim sadece beynin sağ yarımküresi -pencereli, görsel olan- tarafından işlenecek demek), sağ gözünün kenarından da karlı bir garaj yolu gösterir (ki bu da resmin sadece -iletişimi sağlayan merdivenin olduğu- sol yarımküre tarafından işleneceği anlamına geliyor) ve sonra da ondan gördüğüne en yakın olan resmi işaret etmesini isterseniz, iki el de ayrı şeyleri işaret eder: (Soldan gelen veriye bağlı olan) sağ el, bir küreği işaret ederken, (sağdan gelen veriye bağlı olan) sol el bir tavuğu gösterecektir. Şimdi ona bir de neden bu resimleri gösterdiğini sorun, kafasının karışması yerine size anında mantıklı bir açıklamada bulunacaktır: Kümesi temizlemek için kürek lazım. İşte beyni, ellerindeki çelişkiden akla yatkın bir anlam çıkaran koca bir hikaye yazmış. Halbuki gerçekte, bütün bu çelişkinin altında en başta gösterilen o iki sessiz resim yatıyor. Gazzaniga, beynin sol yarımküresine, doğal ve içgüdüsel bir şekilde sürekli sebep ve açıklama arayışıyla hareket eden, sol-beyin yorumlayıcı diyor. Herhangi bir açıklaması olmayan, ya da olsa bile en azından bizim beyinlerimiz için halihazırda bulunmayan şeylerde bile aynı arayış devam ediyor. Fakat bu yorumlayıcı aslında çok mantıklı şeyler söylese bile çoğu zaman fena yanılıyor. Watson'ın şarap kadehleri de bunun en uç örneklerinden biri. Ayrık-beyin hastaları, hikayelerle kendimizi kandırmakta, mantıklı olsa bile gerçekle uzaktan yakından alakası bulunmayan açıklamalar yaratmakta ne kadar maharetli olduğumuzun aslında en iyi bilimsel kanıtlarından biri. Fakat bu şekilde davranmak için ille de korpus kallosumumuzun alınmasına gerek yok. Biz zaten kendiliğimizden sürekli bunu yapıp duruyoruz. Yaratıcılıkla ilgili olan şu sarkaç çalışmasını hatırladınız mı? Hani şu deneklerin, deneyci, kordonlardan birini rastgele sallandırdıktan sonra problemi çözdüğü deney? Deneklere çözümü nereden akıl ettikleri sorulduğunda, bir sürü sebep sunmuşlar. "Geriye bir o kalmıştı." "Ucuna bir ağırlık bağlarsam kordonun öteki tarafa doğru sallanacağını fark ettim." "Olayı bir halata tutunup bir derede karşıdan karşıya geçmek gibi düşündüm." "Gözümün önüne daldan dala sallanan maymunlar geldi." Hepsi yeterince mantıklı. Hiçbiri doğru değil. Deneycinin yaptığı ufak hileden bahseden kimse yok. Hatta işin aslı açıklandıktan sonra bile deneklerin üçte ikisi, bunu görmediklerinde ısrar etmeyi sürdürmüş, çözümlerinin üzerinde hiçbir etkisi olmadığını iddia etmişler. Hem de çözüme ipucu verildikten ortalama kırk beş saniye sonra ulaşmış olmalarına rağmen. Dahası etki altında kaldığını itiraf eden üçte birlik kesimin bile yanlış açıklamalara karşı meyilli olduğu anlaşılmış. Tuzak olarak, çözüm üzerinde hiçbir etkisi bulunmayan, ikinci bir ipucu verildiğinde (pensenin kablonun ucuna sarılması), onları çözüme İten şeyin, onlara gerçekte yardımcı olan ilk değil de bu ikinci ipucu olduğunu öne sürmüşler. Zihinlerimiz sürekli birbiriyle alakasız elemanları bir araya getirip onlardan bütünleyici bir hikaye çıkarır. Bir şeyin sebebi olmazsa rahat edemeyiz. Dolayısıyla beyinlerimiz, bizden izin almadan kendi başına öyle ya da böyle bir neden çıkarır ortaya. Şüpheye düştüğümüzde, beyinlerimiz kendine en kolay yolu seçer. Çıkarımlardan genellemelere kadar muhakeme sürecinin her aşamasında da aynı kolay yoldan devam eder. W. J., Watson'ın şarap kadehleriyle yaptığı şeyin yalnızca daha ekstrem olan bir örneği. Her iki örnekte de spontane gelişen bir hikaye kurgulama ve ardından da sözde bütünleyici oluşundan başka hiçbir dayanağı bulunmamasına rağmen bu hikayeye karşı katı bir inanç söz konusu. İşte bu, bir numaralı tümdengelim problemi. Bütün malzemeler önümüzde hazır, alınmayı bekliyor bile olsa, bilerek ya da bilmeyerek bir kısmını göz ardı etme olasılığımız da ayrı bir gerçek. Hafıza kesinlikle kusursuz değildir ve değişime, etki altında kalmaya son derece açıktır. En başında son derece doğru olan gözlemlerimiz bile sonunda hatırladıklarımızı ve buna bağlı olarak da tümdengelim muhakememizi sandığımızdan çok daha fazla etkileyebilir. İster boyutundan ötürü (belirginlik), isterse sırf oldu diye (yakın zamanda gerçekleşme) veya tamamen konuyla alakasız şeyler düşündüğümüz için dikkatimizi çeken bir şey olduğunda, muhakememizi çok fazla etkilemesin ve doğru bir tümdengelim için şart olan diğer detayları bize unutturmasın diye dikkatli olmak zorundayız. Ayrıca, cevap verdiğimiz sorunun başlangıçta sorduğumuz, baştaki hedeflerimiz ve motivasyonumuz tarafından bildirilen sorunun aynısı olduğundan da emin olmak zorundayız. Artık düşünce sürecinin sonuna yaklaştığımız için bize bir şekilde daha münasip, anlaşılır ya da kolay gelen bir soruyu yanıtlıyor olmamalıyız. Lestrade ve diğer dedektifler, bütün deliller aksini gösterirken bile neden inatla yanlış adamları hapse atmaya devam ediyor? Elle tutulur yeri kalmadığını göremiyormuş gibi neden inatla asıl hikayelerini zorlamayı sürdürüyorlar? Aslında cevap çok basit. İçimize ilk doğanın yanlış olduğunu itiraf etmeyi sevmeyiz ve bunu itiraf etmek yerine sezgilerimize ters düşen şeyleri görmezden gelmeyi yeğleriz . Hatalı tutuklamaların Canan Doyle'un dünyasının dışında da bu kadar yaygın olmasının nedeni bu olsa gerek. Tek bir hata ya da bizim o hatalara verdiğimiz isimler, genel olarak fikrin kendi kadar mühim değil: Genelde bilinçli çıkarımlar yapmayız ve bir şeyin üzerine cila çekip direkt sonuca atlama arzusu bitiş çizgisine yaklaştıkça daha da güçlenir. Kendiliğimizden ürettiğimiz hikayeler o kadar büyüleyicidir ki, onları görmezden gelmek ya da aksini iddia etmek bize zor gelir. Bize yegane yanıta ulaşana kadar bütün alternatifleri tek tek irdelememizi, önemli olanı ikincil olandan, olası olmayanı imkansız olandan ayırmamızı dikte eden sistematize edilmiş Holmes sağduyusunun önüne set çeker. · Ne demek istediğimizi basit bir örnekle açıklamak için şu aşağıda verdiğim sorulara bir bakın. Sizden aklınıza gelen ilk cevabı bir kenara yazmanızı istiyorum. Hazır mısınız? 1. Bir beyzbol sopasıyla bir tane topun maliyeti toplamda 1,10$. Sopa toptan 1,00$ daha pahalı. Topun fiyatı nedir? 2. 5 makine 5 dakikada 5 parça üretiyorsa, 100 makinenin 100 parça üretmesi ne kadar sürer? 3. Bir gölün üzerinde küçük bir nilüfer öbeği var. Bu öbeğin büyüklüğü her gün iki katına çıkıyor. Bütün gölün nilüferle kaplanması 48 gün sürüyorsa, nilüferlerin gölün yarısını kaplaması kaç gün sürer? Az önce Shane Frederick'in Bilişsel Yansıma Testi'ne (CRT-Cognitive Reflection Test) katılmış oldunuz. Sizin de çoğu insandan bir farkınız yoksa muhtemelen şu cevaplardan en az birini yazmış olmanız gerek: birinci soru için 0,10$; ikinci soru için 100 dakika ve üçüncü soru için 24 gün. Ve bu cevapların hepsi yanlış. Fakat yanlış cevabı vermiş olsanız bile sanmayın ki yalnızsınız. Bu sorular Harvard'lı öğrencilere sorulduğunda doğru cevap ortalaması 1,43'müş. (Öğrencilerin yüzde 57'si ya sıfır ya da sadece bir doğru cevap verebilmiş.) Princeton'da da hikaye aynı: 1,63 doğru ortalaması ve sıfır ya da bir tane doğru cevap bilen yüzde 45'lik bir kesim. Hatta MIT'de bile skorlar mükemmel olmaktan çok uzakta: Ortalama 2,18 doğru, neredeyse çeyreğe yakın, yüzde 23'lük bir kesim de ya hiç ya da bir tane doğru bilmiş. Bu "basit" problemler anlayacağınız hiç de ilk bakışta göründükleri kadar apaçık değiller. Doğru cevaplar ise şöyle: 0,05$, 5 dakika ve 47 gün. Eğer kendinize bir dakika ayırıp düşünürseniz, cevapların nereden geldiğini de göreceksiniz. Hatta kendi kendinize, Tabii ya, bunu nasıl kaçırmışım? bile diyebilirsiniz. Basit. Bizim emektar Watson Sistemi bir zafere daha imza attı. En baştaki cevaplar içgüdüsel olarak insanı cezbeden, durup bir dakika düşünmediğimiz takdirde çabucak, kendiliğinden aklımıza geliveren cevaplar. Hemen bazı elemanların belirginliğine aldanıp (ki bu elemanlar özellikle göze çarpacak şekilde, kasıtlı olarak ayarlanıyor), bütün elemanları adil ve doğru bir biçimde değerlendirmeyi atlıyoruz. Akıllı stratejiler (kısaca; iki soru birbirine benzediği için anlaşılır olan soruyu, daha zor ve zaman alıcı bir alternatifle değiştirmek) yerine, dikkatsiz, motamot stratejilere başvuruyoruz. Özetle, aklımıza gelen ilk cevaptaki bir unsuru devam ettirip, mevcut problemi çözmemiz için gereken asıl doğru stratejiyi bulmaya çalışmıyoruz. Zira sonradan aklınıza gelecek olan o ikinci cevaplar için Watson Sistemi'nin atik yanıtlarını bastırıp Holmes'un konuya bir el atmasına izin vermeniz lazım. Holmes Sistemi'nin düşünmesine, ilk sezgimize mani olarak onu doğru şekilde düzeltmesine izin vermemiz gerekiyor. Fakat özellikle de en başta gereken düşünme kısmı bizi yorduğu için bu yönteme başvurmak için pek de can atmıyoruz. Baştan sona kadar aynı motivasyon ve farkındalıkla hareket etmek gerçekten çok zor. Dümeni Watson'a bırakıp bilişsel kaynaklarımızı muhafaza etmeye başlamaksa çok daha kolay. CRT, gerçek hayatta karşılaştığımız problemlerden çok uzakmış gibi dursa da, mantık ve tümdengelimin devreye gireceği birçok durumda ortaya koyacağımız performansa son derece dikkat çekici bir ayna tutuyor aslında. Hatta bu testin sonuçları, bilişsel yetenek, düşünme eğilimi ve yürütme fonksiyonu gibi ölçümlere göre çok daha belirleyici. Şu üç soruda sergilenen iyi bir performans, yaygın birçok mantık hatası karşısında kişinin dirençli olduğunu gösteriyor. Ki bu durumu da bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, kişinin mantıklı düşünme temellerine bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Hatta CRT, bölümün başında gördüğümüze benzer şekilsel tümdengelim problemleri -Sokrates'li olan- karşısındaki mantık yürütme becerimizi de öngörebiliyor. Mesela bu testte başarısız olduysanız; bütün canlılar su isterse ve güller de su istiyorsa, o halde güller de canlıdır deme ihtimaliniz çok yüksek. İhtiyaç duyduğunuz tüm ipuçları önünüze dizilmiş vaziyette olsa bile hemen sonuca atlamak, mantıklı hikayeler yerine seçici hikayeler yazmak son derece yaygın bir gerçek (ama birazdan göreceksiniz, tamamen kaçınılabilir bir durum). Asıl sıradışı olan, son ana kadar her şeyi tek tek mantık süzgecinizden geçirip, sürecin sonlarına doğru savsaklamamak. Bir kere mantığın en basit dışavurumundan bile keyif almayı öğrenmemiz lazım. Harcanan onca emekten sonra tümdengelimi sıkıcı veya aşırı basit olarak değerlendirmememiz lazım. Ve işte bu, hakikaten zor bir görev. Akgürgenlerin Esrarı'ndaki giriş cümlesinde Holmes bize şöyle bir hatırlatmada bulunuyor: "Sanatı, sırf sanat olduğu için seven biri, sanatın en basit, en önemsiz dışavurumundan bile büyük keyif alır ... Eğer sanatımın tam anlamıyla hakkını vermek istiyorsam, bunun nedeni kişisel değil. Bu beni aşan bir şey. Suç dediğin evrenseldir. Mantık ise nadir." Peki niye? Mantık sıkıcıdır. Herhalde bu kadarını çoktan anladığımızı düşünüyoruz. Ve işte asıl gerçek mücadele de bu yerleşmiş fikri aşabilmenin altında yatıyor. Önemli Olanla İkincil Olanı Birbirinden Ayırmayı Öğrenmek Peki çıkarım yaparken doğru yolda ilerlediğinizden, daha en başından muhteşem bir şekilde yoldan çıkmadığınızdan nasıl emin olursunuz? Bu durumu nasıl güvence altına alırsınız? Sherlock Holmes, Albayın Ölümü'nde, Watson'a yeni bir vakayı, Albay James Barclay cinayetini anlatıyor. Bulgular gerçekten de ilk bakışta hayli enteresan görünüyor. Barclay ve eşi Nancy'nin, oturma odasında kavga ederken sesleri duyulmuş. Çiftin mutlu bir birlikteliği olduğu için bu kavga bile zaten tek başına ayrı bir olay. Fakat olayı asıl şaşırtıcı kılan, hizmetçinin salon kapısını kilitli halde bulması ve kapıyı çaldığında içeriden hiç ses gelmemesi. Bunun üstüne bir de defalarca kulağına çalınan şu isim var - David. Son olarak, en çarpıcı bulgu da şu: Bir şekilde Fransız pencerelerden içeri girmeyi başaran faytoncu hiçbir yerde anahtar bulamıyor. Hanımefendi baygın bir halde koltukta yatmış, beyefendi de kafasının arkasında bir kesik, yüzünde de korku dolu bir ifade, ölü olarak yere yığılmış. Ve kilitli kapının anahtarı ikisinin de üstünde değil. Peki bütün bu parçalardan çıkacak anlam nedir? Holmes, "Bütün bilgileri topladıktan sonra, şöyle birkaç pipo eşliğinde onların üstünden geçip, ikincil olanla önemli olanı birbirinden ayırmaya çalıştım," diyor doktora. Ve işte bu doğru bir tümdengelimin ilk adımıdır: Vereceğiniz hüküm için önem teşkil edenle ikincil olan faktörleri birbirinden ayırmak ve kararınızda yalnızca ana etkenlerin rol oynadığından emin olmak. Bill ve Linda adında iki insan hakkında yapılan şu tarifleri bir değerlendirin. Tariflerden sonra çeşitli meslek ve hobilerin yer aldığı bir liste geliyor. Sizin göreviniz ise, Linda ve Bill'le ilgili verilen tarifi en iyi temsil edecek şekilde listeleri sıraya koymak. Bili otuz dört yaşında. Zeki ama hayal gücünden yoksun. Takıntılı ve genel olarak yaşam sevinci yok. Okulda en iyi dersi matematikti ama sosyal derslerde zayıftı. Bill hobi niyetine poker oynayan bir hekim. Bill bir mimar. Bill bir muhasebeci. Bili hobi niyetine caz müziği yapar. Bili bir gazeteci. Bili hobi niyetine caz müziği yapan bir muhasebeci. Bili hobi niyetine dağcılıkla ilgilenir. Linda otuz bir yaşında. Bekar, dobra ve çok zeki. Felsefe dalında yüksek lisans yapmış. Öğrencilik yıllarında ayrımcılık ve sosyal adalet konularıyla yakından ilgiliymiş ve ayrıca nükleer-karşıtı gösterilerde de yer almış. Linda bir ilkokul öğretmeni. Linda bir kitapçıda çalışıyor ve yoga derslerine gidiyor. Linda feminist hareketinde aktif biri. Linda kamuda çalışan bir psikiyatrist. Linda Kadın Seçmenler Ligi'nin bir üyesi. Linda bir bankada gişe memuru. Linda bir sigorta mümessili. Linda bir bankada gişe memuru ve feminist hareketinde aktif biri. Kendi sıralamanızı yaptıktan sonra, şimdi özellikle şu cümle çiftlerine bir bakın: Bili hobi niyetine caz müziği yapar ve Bili hobi niyetine caz müziği yapan bir muhasebeci. Linda bir bankada gişe memuru ve Linda bir bankada gişe memuru ve feminist hareketinde aktif biri. Bu çiftlerdeki hangi cümleye daha yüksek olasılık verdiniz? Bahse girerim, her ikisinde de en son seçeneğe vermişsinizdir. Eğer öyleyse, siz de çoğunluktasınız ve büyük bir hataya düşmüşsünüz. Bu egzersiz aynen Amos Tversky ve Daniel Kahneman'ın şu anda anlatmaya çalıştığımız şeyi örneklemek için 1983 yılında hazırladıkları bir yayından alındı: Konu, önemli detaylarla önemsizleri birbirinden ayırmak olunca maalesef pek de matah bir başarı sergilemiyoruz. Araştırmacıların denekleri, aynı listelerle karşı karşıya kaldıkları zaman, demin sizin de düştüğünüzü söylediğim hatanın aynısını üst üste defalarca tekrarlamışlar. Yani Bill'in hobi niyetine caz müziği yapan bir adamdan ziyade hobi niyetine caz müziği yapan bir muhasebeci, Linda'nın da bankada gişe memuru olmak yerine feminist bir gişe memuru olmasının daha yüksek ihtimalli olduğunu öne sürmüşler. Mantıken baktığınızda aslında hiçbiri anlamlı değil: İki parçadan oluşan bir cümle grubu, onu bir araya getiren parçalardan daha mantıklı olamaz. Zaten en başında Bill'in caz müziği yapmasına, Linda'nın da bankada gişe memuru olduğuna ihtimal vermediyseniz, sırf Bill bir muhasebeci, Linda da bir feminist olabilir diye düşündüğünüz için ilk hükmünüzü değiştirmemelisiniz. İhtimal vermediğiniz bir olgu veya bir olay, ihtimal verdiğiniz bir şeyle birleşince bir anda mucizevi bir şekilde ihtimal kazanmaz. Ve yine de katılımcıların yüzde 87'si Bill'in senaryosu, yüzde 85'i de Linda'nın senaryosu için aynen bu hükmü vermiş ve bu süreçte de şu meşhur çakışma yanılgısına düşmüş. Hatta sınırlı sayıda seçenek varken bile aynı hatayı yapmışlar: birbiriyle ilişkili yalnızca iki seçenek sunulduğunda bile (Linda bir bankada gişe memuru ve Linda feminist bir gişe memuru) katılımcıların yüzde 85'i, hala ikili cümleye, tekli örnekten daha fazla ihtimal vermiş. Hatta insanlara cümlelerin ardında yatan mantık izah edildiğinde bile vakaların yüzde 65'inde doğru olan kapsamsal mantık (feminist gişe memurları, gişe memuru sınıfında yer alan spesifik bir altküme, dolayısıyla Linda'nın feminist bir memurdansa sadece sıradan bir banka memuru olma olasılığı daha yüksek) yerine tercihlerini yanlış olan benzeşim mantığından (Linda feminist birine benziyor, o yüzden bence onun feminist bir gişe memuru olma olasılığı daha yüksek) yana kullanmışlar. Hepimizin karşısına aynı bilgi ve özellikler çıkarılabilir ama onlardan çıkardığımız sonuçlar ille de birbirinin aynı olmak zorunda değildir. Beyinlerimiz olayları bu tarz bir ışık altında değerlendirmeye uyumlu değil. Dolayısıyla burada yaptığımız hatalar da aslında oldukça mantıklı. Konu şans ve olasılık olunca, naifçe mantık yürüten insanlara dönüşme eğilimindeyiz. (Yaptığımız çıkarımlarda şans ve olasılığın ne kadar büyük rol oynadığını hesaba katınca da, bu kadar sık çuvallamamız hiç de o kadar büyük bir sürpriz değil.) Buna olasılık tutarsızlığı deniyor ve gayet doğal bir şekilde çabucak kendimizi kaptırdığımız şu aynı pragmatik masalcılıktan geliyor. Ki bu aslında çok daha derine inen, sinirsel bir açıklaması bulunan bir eğilim. Hatta bir bakma W. J. ve ayrık beyne kadar indiğini bile söylemek mümkün. Daha basit bir dille ifade etmek gerekirse, olasılığa dayalı muhakeme sol yarımkürede lokalize olmuş gibi dururken, tiimdengelim daha çok sağ yarımkürede aktif olan bir işlem. Diğer bir deyişle, mantıklı çıkarımların değerlendirildiği sinirsel alanla, bir olgunun gözleme dayalı inandırıcılığını araştıran sinirsel alan farklı yarımkürelerde bulunuyor olabilir. Bu da, sözel ifadelerdeki mantıkla şans ve olasılık değerlendirmesi arasında koordinasyon sağlamayı zorlaştıran bir bilişsel mimari. Biz de bu yüzden çeşitli talepleri bir araya getirip bütünleştirmekte her zaman pek de başarılı değiliz ve genelde bunu doğru düzgün yapmayı beceremesek bile, kesinlikle mükemmel bir iş çıkardığımıza olan inancımızdan asla vazgeçmeyiz.
  • Hayali Şüpheyi Aşmayı Öğrenmek

    Şimdi yazacaklarımı gözünüzde bir canlandırın. Sizi bir odaya alıyorlar, içeride tek bir masa var. Masanın üstünde üç eşya: bir kutu raptiye, bir kutu kibrit ve bir de mum. Size sadece tek bir göreviniz olduğu söyleniyor: mumu duvara monte edeceksiniz. Zaman sınırı yok. Ne yaparsınız? Gestalt psikoloğu Kari Duncker'ın, günümüzde artık bir klasik haline gelmiş olan bu çalışmasına katılan insanların yüzde 75'i gibiyseniz, muhtemelen şu iki yoldan birini deneyeceksiniz. Ya mumu duvara raptiyelemeye çalışacaksınız - ki bu metodun da çok geçmeden işe yaramaz olduğunu göreceksiniz, ya da raptiye kutusunu tamamen boş verip (sonuçta o raptiyelerin bir şaşırtmaca olduğunu da düşünebilirsiniz), mumu yakacak ve eriyen kısmıyla onu duvara yapıştırmaya çalışacaksınız. Ve yine başarısız olacaksınız. Eriyen mum, mumun kendisini taşıyacak kadar güçlü olmadığı için kurduğunuz düzenek yıkılacak. Peki o zaman ne olacak? Gerçek çözüm için biraz hayal gücüne ihtiyacınız var. Doğru yolu kimse ilk anda göremez. Bazıları" birkaç dakika düşünüp bulur. Bazıları ancak birkaç başarısız girişimden sonra doğru yolu keşfeder. Bazıları da dışarıdan yardım gelmediği sürece çözümü bulamaz. İşte sorunun cevabı: Raptiyeleri kutusundan çıkarın, kutuyu duvara raptiyeleyin ve mumu yakın. Bir kibritle mumun altını yumuşatın, mum eriyerek kutunun içine akmaya başlasın. Sonra da mumu alın ve eriyen mumlardan oluşan yumuşacık yastığın üzerine oturtup kutunun içine yerleştirin. İyice yapıştığından emin olun. Sonra da bütün mum yanıp da kutuyu ateşe vermeden önce odadan kaçın. Ta-da! Peki neden bu alternatif yolu görmeyen bu kadar çok insan var? Gözlem ve tümdengelim arasında kalan o çok önemli zihinsel anı nedense herkes unutuyor. Direkt telaşlı Watson Sistemi'nin yoluna giriyorlar - aksiyon, aksiyon, aksiyon. Pek üzerinde durmuyorlar ama o anda tam tersini yapmaları lazım aslında: Bir dakikalığına durup sessizce düşünmek. Ama aceleci oldukları için hemen en doğal, en bariz olan çözüme atlıyorlar. Bu durumda kalan insanların çoğunluğu bariz olan bir şeyin -bir kutu raptiye- aslında daha az bariz olan bir şey olabileceğini göremiyorlar: bir kutu ve raptiye. Buna işlevsel sabitlik deniyor. Nesneler bize nasıl takdim ediliyorsa, biz de onları öyle görüyoruz. Onlara çoktan atanmış olan, spesifik bir işlevleri olduğunu kabul ediyoruz. Kutu ve raptiye bir araya gelince bir kutu raptiye olur. Kutu raptiyeleri tutar, başka bir işlevi yoktur. Bunun ötesine geçmek ve o nesneyi bileşenlerine ayırıp kutuyla raptiyelerin birbirinden ayrı iki şey olduğunu fark edebilmek, dev bir hayali sıçrayış gerektirir. (Gestalt okulundan gelen Duncker da aynen bu konuyu, bizlerin parçadan çok bütünü görme yatkınlığımızı araştırıyordu. ) Hatta, Duncker'ın orijinal çalışmasının ardından yapılan deneylerin birinde, nesneler birbirinden ayrı olarak sunulduğunda, yani raptiyeler kutunun yanına konduğunda, problemi çözen insan sayısının ciddi oranda arttığı gözlenmiş. Aynı şekilde ufak bir dilbilgisi hilesi de benzer sonuçlara neden olmuş: Mum problemini çözmeye kalkışmadan önce raptiye kutusu yerine raptiye ve kutu gibi kelime öbekleriyle hazırlanan · katılımcılar, problemi daha kolay çözebilmişler. Hatta sadece kelimelerin altı çizildiğinde bile kibrit kutusu, raptiye kutusu) problemi çözenlerin sayısı artmış. Fakat asıl problemi çözebilmek için biraz düşünmek, dışarından herhangi bir yardım almadan bariz olandan uzaklaşabilmek gerekiyor. Bu, gözlemlediğiniz şeylere bir bakıp hemen harekete geçmek ya da kendi hedeflerinizi gerçekleştirmeye yönelik çıkarımlar yapmaya çalışmak kadar kolay bir iş değil. Bu problemi çözebilen insanlar, harekete geçmemenin önemini, beyinlerinin durumu sindirmesine ve bir süre sessizce düşünmesine izin vermenin değerini biliyorlardı. Kısaca, gözlem ve tümdengelim arasında son derece önemli, yeri doldurulamaz bir hayal gücü aşamasının yer aldığının farkındaydılar. • • • Sherlock Holmes’u hissiz bir mantık makinesi gibi görmek çok kolay: Hesaplama mantığının ete kemiğe bürünmüş hali. Ne var ki bu Mantık Otomatı Holmes görüşünün gerçekle alakası yok. Tam tersine. Holmes’u Holmes yapan, onu bütün dedektiflerden, müfettişlerden ve benzeri sivillerden üstün kılan şey, doğrusal olmayanla ilgilenme, farazi olana kucak açıp, beyninde varsayımlara da yer verme isteğidir. Yaratıcı düşünce ve hayali düşünme kapasitesidir. Peki o zaman niçin dedektifin bu çok daha yumuşak, hatta neredeyse sanatsal yanına değil de, mantık hesaplamalarındaki bilgisayar benzeri becerilerine odaklanıyoruz? Basit... Bu yanı çok daha kolay ve güvenli de ondan. Bu hepimizin psikolojisine kazınmış bir düşünce biçimi. Erken yaştan itibaren hepimiz bu şekilde düşünmek üzere eğitilmişiz. Albert Einstein’ın da dediği gibi: “Zekâyı tanrılaştırmamak için özen göstermeliyiz. Zekâ çok güçlü bir kas olabilir ama kişilikten yoksundur. Bize önderlik edemez. Sadece hizmet eder. Bir lider olarak tercih yaparken de asla titiz davranmaz.” Şu anda, sayısız veriyi alıp onları şaşırtıcı bir titizlikle analiz eden ve çözümü hemen ardından ortaya koyabilen insan-dışı Holmes’u idolleştiren bir toplumda yaşıyoruz. Hayal gücü gibi ölçülemeyen bir şeyin gücünü yok sayan ve onun yerine zekânın gücüne odaklanan bir toplum bu. Ama durun, bunun tamamen saçmalık olduğunu düşünebilirsiniz. Sonuçta yenilikçi ve yaratıcı fikirlerle büyüyoruz biz, değil mi? Girişimcinin, fikir sahibi adamın, Steve Jobs’un ve “Farklı Düşün” mottosunun çağında yaşıyoruz, değil mi? Şey, hem evet hem de hayır. Çünkü yaratıcılığa yüzeyde değer veriyoruz ama yüreğimizin en derinlerinde, hayal gücü bizi deli gibi korkutabiliyor. Genel bir kural olarak hepimiz belirsizlikten nefret ederiz. Huzursuz oluruz. Belirgin bir dünya bizim için daha sevimli bir yerdir. Elimizden geldiğince önümüze çıkan belirsizlikleri azaltmaya çalışır, statükoyu koruyan, alışkanlık haline gelmiş beynin çatı katını keşfetmek 143 ve pratik tercihler yaparız. Hani, “en kısa yol bildiğin yoldur” diye bir deyim vardır ya? İşte durumu çok güzel özetliyor. Öte yandan yaratıcılık, yenilik gerektirir. Hayal gücü, yeni olasılıklar, var olmayan ihtimaller, olmayan bir şeyi varmış gibi kabul etme, öğelerin yeni yollarla tekrar kombine edilmesi demektir. Denenmemişle ilgilidir. Ve denenmemiş olan da belirsizdir. Korkutucudur. Bizi ne kadar korkuttuğunu fark etmesek bile korkutucudur. Potansiyel olarak da utanç vericidir (sonuçta hiçbir zaman başarı garantisi yoktur.) Conan Doyle’un müfettişleri standart protokolü bir kenara bırakıp soruşturmalarını tehlikeye atabilecek ya da bir anlığına olsun sekteye uğratabilecek herhangi bir şey yapmaktan neden bu kadar nefret ediyor sanıyorsunuz? Holmes’un hayal gücü onları korkutuyor. Şu evrensel paradoksu bir düşünün: Organizasyonlar, kurumlar ve bireysel karar alıcılar, her yerde yaratıcılığa ne kadar önem verdiklerini, hatta bazı durumlarda asıl hedeflerinin yaratıcılık olduğunu dile getirmelerine rağmen sık sık yaratıcı fikirleri geri çevirirler. Niye mi? Yeni araştırmalar, tıpkı ırkçılık ya da fobiyle ilgili vakalarda olduğu gibi yaratıcı fikirlere karşı da bilinçli önyargılar taşıyabileceğimizi öne sürüyor. İkinci bölümdeki, Örtülü İlişkilendirme Testi, IAT’yi hatırlıyor musunuz? Jennifer Mueller ve meslektaşları, yaptıkları bir dizi çalışmayla, IAT’yi modifiye ederek daha önce test edilme gereği görülmeyen bir şeyi test etmeye karar vermişler: yaratıcılık. Katılımcıların, standart IAT’de olduğu gibi aynı türde iyi/ kötü kategori eşleştirmeleri yapmaları gerekiyormuş ama bu sefer eşleştirmeler ya pratik (işlevsel, yapıcı ya da faydalı) ya da yaratıcı (farklı, yenilikçi ya da orijinal) bir tutumu ifade eden iki kelimeyle yapılmış. Testin sonunda, kendi olumlu özellikler listelerinde yaratıcılığı en başlara koyan insanların bile belirsiz koşullar altında yaratıcılığa karşı örtülü önyargı taşıdığı ortaya çıkmış. Üstelik öncesinde yaratıcı olarak kabul edilen bir fikri (örneğin, ayağı serin tutacak ve su toplamasını önleyecek şekilde kumaş kalınlığını ayarlamaya yönelik bir nanoteknoloji 144 mastermınd kullanan bir koşu ayakkabısı), çok daha belirli olan benzerlerine kıyasla az yaratıcı olarak derecelendirmişler. Yani sadece örtülü önyargı sahibi değillermiş. Ayrıca yaratıcı bir fikir karşılarında dururken bile onu algılamakta zorlanmışlar. Doğru, bu etki genelde belirsiz koşullar altında ortaya çıkmış ama zaten karar almak zorunda kaldığımız ortamların çoğu belirsiz değil midir? Dedektiflik mesleğinde durum böyle. Şirketlerde de. Bilimde de. İşyerinde de. Hatta neredeyse aklınıza gelebilecek her şeyde durum böyle. Büyük düşünürler, işin en zor kısmının yani boşluk korkusunun üstesinden gelmeyi başarmışlar. Einstein’ın da başarısızlıkları oldu. Abraham Lincoln’ün de. Herhalde bir savaşa yüzbaşı olarak gidip de er olarak dönen ve başkanlık koltuğuna oturmadan önce iki kez iflasını ilan eden nadir insanlardan biridir. Aynı şekilde Walt Disney de yeri geldi hata yaptı. “Hayal gücü eksik olduğu” için çalıştığı gazeteden kovuldu (işte alın size kapı gibi bir yaratıcılık paradoksu örneği). Çalışan bir ampule denk gelene kadar binlerce başarısız icada imza atan Thomas Edison da. Ve tabii ki Sherlock Holmes da (Irene Adler’ı hatırlayan? Tavşan dudaklı adamı? Ya da ileride detaylarıyla inceleyeceğimiz Sarı Yüz’ü?). Onları farklı kılan şey başarısız olmamaları değil, başarısızlık korkusundan yoksun olmaları. Yaratıcı beynin alametifarikası da bu açıklıktır zaten. Hayatlarının bir döneminde onlar da hepimiz gibi anti-yaratıcı önyargılara sahip olmuş olabilirler ama bir şekilde onları bastırmayı başarabilmişler. Sherlock Holmes’da, bilgisayarda olmayan bir cevher var ve onu hem olduğu kişi yapan, hem de dedektif dediğin yalnızca mükemmel bir mantık ustasıdır imajını ortadan kaldıran, yine bu cevher. Yani, hayal gücü. Bariz cevabı direkt göremediği için kim, bir problemi çözmekten vazgeçmemiştir? Açık ve bariz olanın aslında biraz fazla bariz olabileceğini düşünmediğimiz için yanlış bir karar almayanımız, ya da yanlış bir yola sapmayanımız var mı? Pek de ideal olmayan bir ortamda, sırf bir iş böyle yapılır diye, denenmiş ve geçerli kabul edilen yolların dışına çıkmamak için daha iyi bile olsa yeni yollara karşı ayak dirememiş olan var mıdır? En kısa yol, bildiğin yoldur. Belirsizlik korkumuz, bizi sürekli kontrol altında tutar. Halbuki ara sıra Holmes'un hayali yolculuklarına eşlik etmek ve -en azından o an için- var olabilecek senaryoları kafamızda canlandırmak bize de iyi gelebilir. Mesela Einstein, genel izafiyet teorisini orta ya koyduğunda elinde sezgilerinden başka hiçbir şey yokmuş. 1929 yılında George Sylvester Viereck, ona, keşiflerinin bir sezginin mi yoksa ilhamın mı ürünü olduğunu sorduğunda, Einstein, "Hayal gücümden özgürce faydalanabilecek kadar başarılı bir sanatçıyım,- ki bence bu, bilgiden çok daha önemli bir şey. Bilgi kısıtlıdır. Hayal gücü ise dünyayı kuşatır," diye karşılık vermiş. Eğer hayal gücü olmasaydı, büyük bilim adamı düz mantığın ve kolay erişilebilirlerin sınırları içinde tıkanıp kalmış olacaktı. Üstelik bazı problemler için başvurabileceğiniz bariz bir pusula bile olmayabilir. Mesela Norwood gizemiyle ilgili olan vakamızda, Lestrade'ın elinde hazır bir hikayesi ve şüphelisi var. Peki ya onlar olmasaydı? Doğrusal bir anlatı yerine, doğru cevaba ulaşmak için tek çare beynin dolambaçlı ve farazi yollarına dalmak olsaydı? (Mesela Korku Vadisi'ndeki vakada, kurban da ev de göründüğü gibi değil. Dolayısıyla bu örnekte hayal gücünün yokluğu çözümsüzlükle eş anlama geliyor. ) Ya da dedektiflerden, müfettişlerden ve inşaat ustalarından çok uzakta bir dünyada, bizi daha mutlu edecek bariz bir iş dalı, romantik hayatta daha iyi bir ihtimal ya da tercih yoksa ne olacak? Ya cevabı bulmak için derinleri kazmak, yaratıcı yönden kendimizi keşfe çıkmak zorundaysak? Çoğunluk yine bildiği yoldan gitmeye devam edecek . Çok azı da önüne çıkan her yolu bilsin bilmesin denemeye razı gelecek . Hayal gücü olmadan becerimizin yettiği düzeydeki bir düşünceye asla erişemezdik. En fazla detayları ve gerçekleri ortaya koymak konusunda başarılı olurduk ama o gerçekleri kullanıp, yargı ve kararlarımızı anlamlı ölçüde geliştirmeyi beceremezdik . Beynimizde güzelce tertiplenmiş kutularla, dosyalarla ve materyalle dolu bir çatı katına sahip olurduk. Ama bir şey arayacağımız zaman nereden başlayacağımızı bilemezdik. Onun yerine bütün dosyaları defalarca , tek tek karıştırır, doğru yaklaşımı da belki bulur, belki bulamazdık. Hele aradığımız elemanın bir dosyadan değil de iki, hatta üç farklı dosyadan çıkarılması gerekliyse? Şansımız bol olsun. Şu Norwood'lu inşaatçı vakasına tekrar dönelim. Hayal gücünden yoksun olan Lestrade neden gizemi çözmeye yaklaşamıyor da masum bir adamı mahkum etmesine ramak kalıyor? Doğrudan bir analizin sunmayı başaramayıp da hayal gücünün sunduğu şey nedir burada? Hem müfettiş hem de dedektif, birebir aynı davaya erişim hakkına sahip. Holmes'un elinde, Lestrade'ın göremediğini görmesini sağlayan gizli bir bilgi yok. Ya da daha doğrusu o ne biliyorsa, Lestrade de onlara aynı şekilde kolayca ulaşabilir. Fakat iki adamın farkı şu: Bir, sahip oldukları ortak fikirlerin içinden farklı unsurları kullanmayı tercih ediyorlar. İki, bildiklerini birbirinden tamamen ayrı iki ışık altında değerlendiriyorlar. Lestrade direkt yaklaşımı tercih ederken Sherlock, müfettişin ihtimal dahi veremediği, daha hayali olan bir yaklaşımı seçiyor. Holmes ve Lestrade soruşturmaya aynı noktadan başlıyor. John Hector McFarlane, ikisinin önünde ifade veriyor. Hatta bir adım önde olan biri varsa, o da Lestrade. Çünkü çoktan olay yerini gidip görmüş bile. Oysa Holmes her şeyi ilk defa o anda duyuyor. Ama buna rağmen yaklaşımları anında iki farklı yöne ayrılıyor. Lestrade, McFarlane'ı tutuklayıp götürmeden önce, Holmes'a başka bir sorusu olup olmadığını sorduğunda, Holmes, " Önce Blackheath'e gitmem lazım ," diyor. Blackheath mi? Ama cinayetin gerçekleştiği yer Norwood. Lestrade, "Norwood demek istediniz herhalde," diye düzeltiyor dedektifi. "Ah, evet, kesinlikle öyle demek istemiştim," diyor Holmes ve tabii ki, Blackheath'in, yani talihsiz Bay McFarlane'ın ailesinin yaşadığı evin yolunu tutuyor.Tıpkı Lestrade'ın vermiş olduğu şaşkın tepki gibi, " Neden Norwood'a gitmiyoruz? " diye soruyor Watson. "Çünkü," diye karşılık veriyor Holmes. "Bu davada birbiri ardına gerçekleşen iki ayrı hadise var. Polis, asıl suç oluşturan şey ikinci hadise olduğu için tamamen ona yoğunlaşmak gibi bir hata ediyor." İşte Lestrade'ın düz yaklaşımına karşı ilk darbe geldi bile. Nedenini birazdan göreceksiniz. Holmes yaptığı yolculuktan memnun kalmıyor. "Bir-iki ipucunu takip ettim," diyor Watson'a eve dönünce. "Ama varsayımımızı destekleyecek hiçbir şey bulamadım. Hatta bizi haksız çıkaracak bir sürü şey öğrendim. Sonunda pes edip Norwood'a gittim." Fakat şimdi göreceğiniz gibi kaybedilen bir zaman yok . Zaten Holmes da zaman kaybettiğini falan düşünmüyor. Çünkü çatı katınızda hayal gücüne ayrılmış olan o alanı sonuna kadar kullandığınız anda, en düz mantık görünen olayların bile bir anda nasıl yön değiştirebileceğini asla bilemezsiniz. Hele anlamsız bir bilmeceyi anlamlı hale getirecek bilginin hangisi olacağını hayal gücünüzü kullanmadan asla bilemezsiniz. Davanın yine de başarılı bir çözüme ulaşacakmış gibi bir yanı yok . Hatta Holmes da Watson'a şöyle diyor: "Şans yüzümüze gülmezse, korkarım, Norwood Kayıp Yakası, doğruyla yanlışı ayırt etmekten aciz halkımızın er ya da geç kabul etmek zorunda kalacağına inandığım başarı günlüğümüzün içinde yerini alamayacak ." Ve derken, en olmayacak anda şans yüzlerine gülüyor. Lestrade, McFarlane'ın suçunu kesinleştiren " yeni ve önemli kanıtlar" bulduğunu haber veriyor. Holmes tabii ki yıkılıyor - ta ki o yeni kanıtın ne olduğunu öğrenene kadar: McFarlane' ın koridor duvarında bulunan kanlı parmak izi. Lestrade'ın direkt suç delili olarak gördüğü şey, Holmes için McFarlane' ın masumiyetinin yegane simgesi . Üstelik de o ana kadar içini yiyip bitiren bir huzursuzluktan, daha doğrusu Holmes'un deyimiyle bir "sezgi" den öteye gitmeyen şüphesinin, yani başından beri ortada işlenmiş hiçbir suç olmadığının kanıtı. Çünkü aslında Jonas Oldacre, hala sağ salim hayatta. Peki bu nasıl olabilir? Müfettişin bir adamı hapse tıkmasına yarayan bir bilgi, Holmes'un nasıl aynı adamı serbest bırakmasına yarayabilir? Üstüne bir de bütün davayı şüpheli hale sokabilir? İşte her şey hayal gücünde bitiyor. Adım adım üzerinden geçelim. Önce Holmes'un hikayeye verdiği ilk tepki var: Apar topar sözde suçun işlendiği yere gitmek yerine, olası bütün açıları yakından tanımayı tercih ediyor. İşe yarayıp yaramaması mühim değil. Ve böylece Blackheath'e, Jonas Oldacre'ın gençliğini bilen ve ta bii ki McFarlane'ı tanıyan ana-babasının yanına gidiyor. Bu size pek de hayal gücüne yönelik bir hareket gibi gelmeyebilir ama dosdoğru olay yerine gidip, oradan da başka hiçbir yere bakmayan Lestrade'ınkinden çok daha açık fikirli ve daha az doğrusal bir yaklaşım olduğu kesin. Lestrade için daha en başından bütün olasılıkları saf dışı bıraktığını söyleyebiliriz. İhtiyacı oları her şey tek yerde dururken neden zahmet edip de başka yerleri arayacaktı ki? Hayal gücünün büyük kısmı, ilk bakışta birbiriyle alakasız görünen unsurlar arasında tamamen bariz olmayan bağlantılar kurabilmekle ilgilidir. Annemle babam çocukken bana bir oyuncak vermişti: Ortasında bir delik, dibinde de bir halka olan tahta bir direkti. Deliğin içinden kalın bir ip geçiyordu. İpin her iki ucunda birer tahta yuvarlak vardı. Oyuncağın amacı, halkayı direkten çıkarmaktı. Başta bebek işi gibi geldi. Fakat sonunda ipin ucundaki yuvarlakların, halkanın, bariz olan yolla, yani direğin tepesinden geçerek çıkmasını engellediğini fark ettim. Ben de asılmayı denedim. Daha fazla asıldım. Bir de aynı şeyi çok hızlı yapmayı denedim. Belki onu kandırabilirdim? İple yuvarlakları bir şekilde birbirinden ayırmayı denedim. Halkanın bir şekilde o yuvarlakların üstünden geçmesi gerekiyordu ama olmuyordu işte. Hiçbir şey işe yaramadı. Başta bana en parlak gelen çözümlerin hiçbiri çözüm bile değildi . O halkayı çıkarabilmek için izlemem gereken yol o kadar dolambaçlıydı ki, nihayet çözüme ulaşacak sabrı göstermem saatlerimi aldı. Tabii o saatler arasında geçen günleri de unutmayalım. Yapmanız gereken şey aslında halkayı çıkarmaya çalışmaktan vazgeçmekti. Halbuki ben doğru yol olduğunu düşünerek işe hep halkadan başlamıştım. Sonuçta asıl gaye halkayı çıkarmak değil miydi? Ancak halkayı unutup resmin geneline bakmak ve bütün olasılıkları keşfetmek için şöyle bir adım geri atınca çözümü bulabildim . Benim de Norwood'da olan biteni anlamam için önce Blackheath'e gitmem gerekiyordu. Lestrade'ın aksine benim kılavuzum belliydi. Bulmacayı doğru şekilde çözmeyi başardığım an bunu anlayacaktım. O yüzden Holmes'un beni dürtüklemesine de ihtiyacım yoktu. Yanlış yolda olduğumun farkındaydım çünkü doğru yolda olduğum an bunu kesin anlayacaktım. Fakat her problem bu kadar keskin hatlı değildir. Her problemde size doğru veya yanlış iki seçenek sunan inatçı bir halka yoktur. Onun yerine bir sürü yanıltıcı dönemeç ve yanlış çözüm vardır. Bu yüzden de Holmes'un ufak hatırlatmaları olmayınca halkayı yerinden çıkarmak için inatla çekiştirmeye devam edebilir ve sonunda onu çıkardığınızı zannedebilirsiniz. Halbuki tek yaptığınız, halkayı direğin ucuna doğru iyice sıkıştırmaktır o kadar. Böylece Holmes, Blackheath'in yolunu tutar. Ama ilgisini hayali olana yönlendirme isteği burada bitmez . Norwood'lu inşaatçı davasına dedektifin yaptığı gibi yaklaşmak ve onun başardıklarını başarabilmek için ilk adımı attığınız yerin açık fikirli olasılıklarla dolu bir yer olması gerekir. En bariz olay akışı eşittir tek olası olay akışı diyemezsiniz. Bunu yaptığınız takdirde, asıl cevap olabilecek diğer bütün olasılıkları göz ardı etme riskini alırsınız ve çoğu zaman, önceki bölümlerde incelediğimiz o lanet doğrulama sapmasının tuzağına düşersiniz. Mesela bu örnekte, Holmes, sadece McFarlane'in masum olabileceği ihtimaline gerçek gözüyle bakmakla kalmıyor, ayrıca kendi kafasının içinde var olan birbirinden farklı, birçok farazi senaryo üretiyor ve bu senaryoların hiçbirinde, inşaat ustasının ölümü de dahil olmak üzere, deliller göründükleri gibi değil. Gerçekte olayların nasıl geliştiğini fark edebilmek için Holmes'un önce o olay akışını hayal etmesi lazım. Yoksa o da Lestrade'ın durumuna düşüp , "McFarlane'in, kendi aleyhine kanıtlar bırakmak için gecenin bir yarısı hapisten çıkıp buraya geldiğini düşünüyor olamazsınız herhalde," der ve tumturaklı gibi duran bu lafın arkasından bir de, "Ben pratik bir adamım Bay Holmes. Elimde kanıtım varsa vakit kaybetmeden bir sonuca varırım," diye eklerdi. Lestrade'ın kendisine duyduğu güvenin bu denli yersiz oluşunun nedeni de zaten onun elindeki kanıttan direkt sonuca varan, pratik bir adam olması. Aradaki o çok mühim basamağı unutuyor. Yalnızca önünüzde duranı kullanmaya zorlanmak yerine size olayları uzun uzadıya düşünebildiğiniz, ihtimalleri değerlendirdiğiniz, başka neler olmuş olabileceğini de düşünerek kafanızda belirlediğiniz farazi hatları takip edebildiğiniz zamanı sağlayan o alanı unutuyor. (Ama bundan bir önce gelen, kurgu sahanızı işinize yarayacak türden bilgilerle doldurduğunuz o gözlem etabının önemini de sakın hafife almayın: Holmes'un parmak izinden çıkardığı sonuca varabilmesinin nedeni, zaten onu daha önce gözünden kaçırmadığını bilmesi. "Dün koridoru incelerken o parmak izinin orada olmadığını biliyorum," diyor Watson'a. Gözlemlerine, dikkatine, hem çatının hem de içeriğinin doğruluğuna güveniyor. Halbuki onun kadar idmanlı olmayan ve Watson Sistemi tarafından yönetilen Lestrade için böyle bir kesinlik söz konusu bile olamaz. ) Hayal gücünün eksikliği yanlış davranışlara ( yanlış adamın şüpheli olarak gösterilmesi ve hapse atılması) ve doğru davranışın (asıl suçluyu aramak) yerine getirilmemesine neden olabilir. Her zaman en bariz olan çözümün peşinden gidilirse, doğru cevap asla bulunamayabilir. Hayal gücünden yoksun bir mantık, kontrolü ele geçiren Watson Sistemi'ne benzer. Bize mantıklı ve sanki yapmak istediğimiz şeymiş gibi gelir ama aslında düşüncesizce ve anidir. Geriye doğru bir adım atıp hayal gücünüzün de bir şeyler söylemesine izin vermezseniz, problemin çözümü ne kadar sıradan da olsa, resmi asla bütünüyle görüp değerlendiremezsiniz. Lestrade'ın yaptığının tam zıttı olan şu örneği irdeleyelim bir de. Holmes, Wisteria Köşkü'nde, nadiren yaptığı bir şey yapıp Müfettiş Baynes'e iltifatta bulunuyor: "Mesleğinizde çok yüksek yerlere geleceksiniz . İçgüdüleriniz ve sezgileriniz çok keskin." Peki Baynes , Scotland Yard'daki diğer emsallerinden farklı ne yapıyor da, böyle bir övgüyü hak ediyor? İnsanoğlunun doğasını boş vermek yerine onu hesaba katarak hareket edip, gerçek suçluya sahte bir mutluluk yaşatma amacıyla kasten yanlış adamı tutukluyor. (Tabii bu arada eldeki kanıtların hepsi yanlış adamın aleyhinde ve bu delillerin hepsi tutuklanmasına yeter de artar bile . O yüzden aynı durumda Lestrade olsa, bu ona kesinlikle doğru adam gibi görünecekti. Hatta Baynes'in yaptığı bu tutuklamayı, Holmes bile en başta Lestrade-tarzı bir gaf sanıp hataya düşüyor. ) Ve işte müfettişin bekleyişinin altında, hayali bir yaklaşımın en temel erdemlerinden biri yatıyor: gerçekleri yorumlarken basit mantığın ötesine geçmek ve aynı mantığı varsayımlara dayalı alternatifler yaratmak için kullanmak. Böylesine doğrusal olmayan bir yaklaşım Lestrade tarzında birinin aklına hayatta gelmezdi. Kanunlara göre tutuklanması gerekmeyen bir adamı tutuklamak için ne diye enerji tüketecekti ki? İşte Lestrade gibileri, hayal gücü olmadan, yalnızca tek bir çizgide düşünebilirler. 1968'de yüksek atlama herkes tarafından bilinen bir spordu. Koşardınız, zıplardınız ve bir sürü farklı yöntemden birini seçip çıtanın üzerinden atlardınız. Eski zamanlarda genelde makaslama tekniği kullanılırdı. Bacaklarınızı iki yana açarak çıtanın üzerinden kayardınız. Fakat altmışlı yıllara doğru revaçta olan, çıtanın üstünden ata biner gibi ya da göbek-üstü yuvarlanarak atlamaktı. Hangi tekniği kullanırsanız kullanın kesin olan bir şey vardı: Atladığınız zaman yüzünüz her seferinde aşağı bakacaktı . Şimdi bir de sırtüstü, geriye doğru atlamayı hayal edin. İşte bu gerçekten çok gülünç olurdu . Lakin Dick Fosbury böyle düşünmüyordu. Ona göre sırtüstü geriye doğru sıçramak en doğru yoldu. Liseden beri sırtüstü atlama tekniğini geliştiriyordu ve üniversiteye girdiğinde , bu teknikle birlikte hiç olmadığı kadar yükseklere çıkmaya başlamıştı . Neden bu yöntemi kullandığını o da bilmiyordu ama bu soruyu cevaplaması istense, herhalde Doğu' dan ilham aldığını söylerdi: Konfüçyüs ve Lao Tzu'dan. Başkalarının ne yaptığı umurunda değildi. O sadece içinden nasıl geliyorsa, öyle atlıyordu. İnsanlar ona gülüyor, onunla alay ediyordu. Fosbury en az onların hayal ettikleri kadar komik görünüyordu (işin aslı ilham kaynağı da kulağa epey komik geliyordu zira Sports Illustrator dergisi ona bu tekniği nereden bulduğunu sorduğunda cevabı şöyle olmuştu: "Ben atlarken yüksek atlamayı düşünmüyorum bile. Benimkisi olumlu düşünme. Öylece akışına bırakıp, atlamanın gerçekleşmesine izin veriyorum" ) . Onun Amerikan Olimpiyat takımına gireceği, hatta bununla kalmayıp , Olimpiyatları kazanacağı kimsenin aklına dahi gelmezdi . Ama kazandı. Kazanmasının yanında bir de 2, 24 metrelik atlayışıyla hem Amerika hem de Olimpiyat rekorunu kırdı. 3, 8 santimetre daha yükseği geçseydi , dünya rekorunu da kıracaktı. Fosbury, daha önce eşi benzeri görülmemiş , "Fosbury Flop" adı verilen bu teknikle birçok geleneksel atletin başarmayı asla hayal edemeyeceği bir şeyi yapmış oldu: Koskoca bir spora son derece köklü ve gerçekçi bir devrim yaşattı . Kazandığı zaferin ardından bile insanlar, onun bu sıradışı yöntemi tercih eden tek insan olacağından, dünyanın kalanının yine bildiğini okumaya devam edeceğinden emindiler. Fakat 1978'den sonra o atlayışın üstüne rekor kıran kimse olmadı ve 1980 yılında, on altı Olimpiyat finalistinden on üçü çıtanın üstünden atlarken bu yöntemi tercih etti. Fosbury atlayışı günümüzde hala en baskın yüksek atlama metodu olmaya devam ediyor. Binme tekniği onun yanında eski ve hantal duruyor. Peki neden daha önce kimsenin aklına bu yöntemi değiştirmek gelmedi ? Geçmişe bakıldığında her şey insana sezgisel gelir. Şu anda bize göre gayet net olan bir durum o zamanlar aslında tamamen özgün ve emsalsiz bir buluştu. Kimse sırtüstü atlamak diye bir şeyin mümkün olduğunu düşünmüyordu. Saçma bir fikirdi bu. Peki ya Fosbury? Adam yetenekli bir atlet bile değildi. Koçu Berny Wagner, "Dick'ten çok daha yükseğe sıçrayabilen bir disk atıcım var benim," demişti. İşin sırrı yöntemdeydi. Hatta Fosbury'nin atlama yüksekliği şu anki rekorun -Javier Sotomayor'ın yaptığı 2, 45 metrelik atlayış- yanında sönük kalıyor ve kendi başarısı şu anki en iyi yirminin içine bile girmiyor. Ama sporun kendi Fosbury'den sonra bir daha asla eskisi gibi olmadı. Hayal gücümüz dünyayı olduğundan farklı görmemizi sağlar. Hayal gücümüz sayesinde canlı olan bir adam ölü biri gibi görünebilir, sırtüstü geriye doğru atlamak ileriye doğru atlamaktan daha mantıklı , ya da bir raptiye kutusu sadece bir kutu olabilir. Hayal gücü, somut delilin yokluğunda bir şeyin ne olduğunu ve ne olabileceğini görmemizi sağlar. Bütün detaylar gözünüzün önünde dururken onları nasıl düzenlersiniz? Hangisi önemli nasıl bile bilirsiniz? Düz mantık size bu yolda bir yere kadar yardımcı olabilir, orası doğru, ama bu işi asla tek başına yapamaz. Nefes alacak bir alan olmadan bunu başaramaz.
  • SORULAR HAYATTIR fza
    .
    KONU: güncel 
    SORU: yıllar sonra biri size gelse ve dese ki" efendim, korona günlerini nasıl bilirdiniz?" ona neler anlatırdınız? Ve bu günler sizi en çok nasıl etkiledi?
    .
    YAZAR/ŞAIR YUSUF BAL:

    Henüz bitmedi ama bu  sürecin bu gün bittiğini vaka sayısının sıfır olduğunu  düşünürsek ilerde sorulacak sorunun cevabı şu olur : Bize bulaşmadan atlattık ama insanlık adına büyük bir felaketti. Kimi insan canından kimisi işinden oldu. Koronanın tek iyi yönü adil olması, dünyanın başına bela amerika gibi  zalim bir ülkeyi ayırmadan hareket  etmesiydi. Her fırsatta masumların üzerine bomba yağdıran terörle işbirliği yapan Avrupa ülkelerinde refah  içinde yaşayan insanların ölümü hissetmesi de güzeldi. Filistin, Irak, Arakan, Yemen, Afganistan'a ölen insanlar için zerrece acı duymayan Arap ülkelerinde işbirlikçiler corona dan ölseler üzülmek  yana daha mutlu olurdum.
    .
    SEYDANUR KOÇ:

    Bence bu süreçte insanların kendi kabuklarına çekilip kendilerini sorgulama fırsatı doğdu. Çoğu insan hayatın temposuna kapılıp  dünyaya asıl gelme gayesini unutmuştu.Bu süreçte ölümler le birlikte bunu daha çok sorgular oldu herkes:)
    .
    YAZAR SENA TÜTÜNCÜ:

    Icimdeki cevheri cikaran guzel bir dinlenceydi.
    .
    HAVVA ELIF BAŞARAN:

    Korona günler gencin gençliğinin elinden alimasi idi.Ama gençler bilirdi ki bu durumda ülkesini kurtarması gerekti.Her dışarı çıkmayan genç bir fedakardi.Yine korona gunleri evlerde internet önemli idi.Artik internet  paketleri çabuk biten kişiler  ise evlere internet baglattiriyordu.İnternet kullanımı atmıştı.İnternet alışverişleri de öyle.Ve insan bu korona sayesinde öğrenmiştir ki sağlık herşeyden önemlidir.Tesekkurler.
    .
    GÜLCAN AKYİĞİT:

    Muhasebe yapmayı öğretti niye böyle bi virüs musibeti geldi dünya başta olmak üzere enfüsi alemde nerelerde geziyor geziyoruz dünyaya geliş amacımızı bian bile aklımızdan çıkarmamalıyız nelerimizi yitirdik zamanın kıymetini herşey gibi sağlığında emanet olduğunu. Corona günleri sebeb her ne kadar bilerek küffarın bi oyun olsa da Rabbimin bi Muradı var müslümlar için ikaz ihtarı ilahi olarak bakmak lazım sebeblerin yaratıcısını görmek lazım biz ihtariyla meşgul olmalıyız bulaş sebebini ortaya çıkaranlar hesap gününü beklesin o bizim vazifemiz değil diye düşünüyorum. Corana da rabbimin yarattığı herhangi mahlukattan biridir aslında yarattığı her mahlukatı düşünüp tefekkür edip o nazarla bakmak lazım diye düşünüyorum ekstra bi özelliği Yok oda vazifeli bi memur herkes gibi. Gözle görülemeyen bi mikrop neredeyse farkında olup olmadan büyütülen nefisleri nefislerimiz ilahlık seviyesine çıkarmış  ruhları ruhlarımızı nasılda terbiye ediyor Rabbimin izniyle ölüm insanı ne kadar korkutuyor ne için geldi insan ahseni takvimde yaratıldı yaratılışında ki kıvam nerede insan nerede kalıcı olmayan dünya için ölmeyecekmiş gibi yaşanmamalı herşey emanet hesap var corana terbiye etmiyor Allah terbiye ediyor oda bi memur vazifeli tıpkı topal sivrisinek gibi. Büyük bi ihtarı ilahi var ey Müslümanlar tevbe edin kendinize gelin istiğfara sarılın dönüşünüz bana sonunda bana rücu edeceksiniz diyor rabbim ey kafirler İman edin ve ey Müslümanlar tüm insalığa Allah tan başka yardım edecek ve ihsan edecek  yoktur yardım edicilerin en hayırlısı Allah'tır. Duanın ehemmiyetine varmak lazım nasıl dua ediyoruz dil ile kalbin akrabalığını muhafaza ediyor muyuz Sıla i rahimini sağladık mı vücut organlarımızın birlikte hareket ediyorlar mı ruh ne diyor kalp ne diyor  ne istiyor ne ile meşgul akılla kalp ruh beraber çalışıyor mu hepsi neye hizmet ediyor vazifelerinin bilincindeler mi göstermelik mi yaşanıyor yaşantılar nerede hakikat nerede ne yaşıyoruz ne düşünüyoruz düşünüyor muyuz aklediyor ibret alabiliyor muyuz. Bunlar çok önemli bence. Farkındalık artmazsa yAda uyanmazsak uyanmazsalar corona değil Allah gökten peygamberi de gönderse yine insanlar ayıkmaz diye düşünüyorum akıl erdiremez  Allah farkındalığımızı artırsın diye düşünüyorum. Herkes kendinden sorumlu vazifesini bilip Rıza'yı ilahiye karışmamak mühim mesele corona da vazifeli bizde. "Kıyamet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk vakti kadar kaldıklarını sanırlar. (En-Naiat 46) Bu kadar önemli bu kadar kısa. Neye harcadığımızı fark ettirsin ecelimizi tehir etsin tevbemize fırsat versin.rızasını kazanarak huzuruna dönmeyi nasip etsin hepimize.
    .
    ISIMSIZ:

    Ahh korona ahhh 🥺evde kendin halinde olmak,hiç kimseye gitmemek ,anne baba abla kardeş tüm dostlara hasret  kalmaktı😔kimsesiz bi ramazan    kimsesiz bi bayramdı 😔camiler kapalı cumalarin kilinmadigi bi memleket nasilsa öyleydi 😫bu korona hakkinda yazacaklar bitmez canım Rabbim tertemiz olmayi ve daha birdaha uğratmasın güzel ülkeme inşallah 🤲🤲
    .
    ISIMSIZ:

    Ders çalışmakla meşgul olduğum,daha fazla kitap okuyup film izleyebildigim kendi özüme bakıp düşündüğüm,evde bol bol çay içebildigim günlerdi😂
    Koronacigima Hatalarımı, umutlarımı ,hayallerimi, hüzünlerimi sığdırmis idim🙈
    Aileme,Kardeşlerime Kucak dolusu sarılmayı, okulumdan,stajimdan, aktivitelerimden uzak ozlem içerisinde kaldigim  su günler tamda mezuniyetin arifesinde olmak beni fazlasıyla yordu.
    .
    .SÜMEYYE KILINÇ:

    Öncelikle biri bana gelse ve korona zamanını sorsa ; gerçekten çok zorlu bir dònemdi insanlar bedenen bir birinden kopmuş olsada ruhen beraberlerdi. Koronadan dolayı evde kaldığımız zamanlarda ilk gözlemlerim dünyanın rahatladığı ve kendini temizlediğiydi. Dünya ilk ay çok mutluydu doğa sanki kahkalar ile gülüyor gibiydi. Biz bunu hak etmiştik çünkü dünyanın değerini bilmeden yaşadık . Ama zaman geçtikçe ikinci,üçüncü aylara girdiğimizde onunda bizi yavaş yavaş özlediğini fark ettim .gerçekten çok zordu . Türkiyede değil ama bir çok ülkede halk başkanlarını dinlemiyor ya da başkanları halkı dinlemiyordu. Ama cumhur.  başkanımızdan Allah razı olsun tek türkiyeye değil tüm dünyaya yardım edip gücümüzü gösterdi . Belli bir süre sonra 15 mayısta 15 -20 yaş arası sokağa çıkma yasağı 11.00'den 15.00'e kadar kaldırıldı . Dışarı çıktığımda ilk yürümeyi unutmuşum onu fark ettim🤭ama sonra hemen alıştım bir çok fotoğraf çektim bu günler bitince çıkarttırıp albüm yapmak için birde korona günlüğü tuttum .
    Bu günler beni ; açikçası tazelenmeme  yardımcı oldu yapmak istediğim bir çok şeyi yaptım kendi beynimi bir köşeye çekip sorguladım ve artık yapmak istediğim kararlarda emin adımlar ile yürümeye karar verdim bu durum beni kendi içim ile konuşmama yaradı kendimi dinlemediğim bir çok anım olmuş (özür dilerim kendim) ama artık karar verirken onada soracağım . Ama açıkcası sıkıcıda geçmiyor değil 😁ama bu günlerde bitince bu günleri özlüyeceğiz o yüzden anın tadını yaşayın 😉
    .
    ISIMSIZ:

    Korona günlerini;
    Allahın haddi aşan insanlığa rububiyetini göstermek için ibret vesilesi kıldığını, gözle görülmeyen bir virüsten bile zayıf olduğumuzu göstermek için bu musibeti bize musallat ettiğini söylerdim.
    Mazlumların feryadının ta arşa kadar uzandığı bir dönemde insanlığa genel uyarı olarak geldiğini söylerdim.
    Sadece öldürmek için hazırlık yapan insanoğlunun, yaşatmak için zerre yatırım yapmadıklarını gördüğümüzü söylerdim.
    Mazlumların ahının aheste aheste çıkışını müşahede ettik.
    Peki insanlık ibret aldı mı derseniz.
    Heyhat heyhat!
    Şahsen benim hayatımda herhangi bir değişiklik olmamıştı.
    .
    ISIMSIZ:

    Anlatılmaz yaşanır derdim
    İnsanın kendiyle muhasebe yapması için zor zamanlara ihtiyacı vardır bir şeylerin degerli oldugunu anlaması için bu zamanlar öyle zamanlardı işte herşeyin başı sağlık dediklerimizden.
    .
    ISIMSIZ:

    Kimi zaman endişeyle, kimi zaman ise kayıpların vermiş olduğu üzüntüyle geçen günlerdi. Ama en çok da insanları anlayamadığım günlerdi. Giderek yaygınlaşan virüsü, umursamayan -tedbiri elden bırakan- insanlar bu süreci evde geçirip, sosyal yaşantılarına bir miktar ara vermekten yana değillerdi. Dışarda güzel hava, onlar ise içerde olur mu böyle? Olmazdı. Olmadı da. Ama şunun farkında oldular mı bilemiyorum. Vazgeçemedikleri hevesleri birçok cana mal oldu. Bir çok insanın hayatını etkiledi. Ha bu insanların aksine durumun farkında ve bilincinde olan insanlar olmadı mı? Oldu tabi ki. Aldıkları tedbirler, göstermiş oldukları ehemmiyet, sadece kendileri için değildi tabi ki. Onlar, etraflarında bulunan insanları umursayan insanlardı. Önce gereken tedbiri alır sonra takdir Allah'ındır diyenlerdi... Öğrencilerimden uzak kalmaya itti bu durum beni. Eğitimlerinin yarıda kalması üzdü beni onun haricinde benim hayatımı çok da etkiledi diyemem. (Not; kendi ile mutlu olan, zaman geçirmeyi seven bir kişiliğim olduğu için hayatımda çok da büyük değişiklikler meydana getirmedi. Ruh halim gayet yerinde :))
    .
    ÜMMÜ  GÜLSÜM GÖKGÜL:

    Efenim bu bir cenaze namazı olsa idi ve rahmetli koronayı nasıl bilirsiniz diye bir soru olsaydı eğer tabi ki dee iyi bilirdik😉dicektik,zira artık bizimle birlikte olmicaktı (tez zamanda inşallah 🙏😂)eee ne demişler kör ölür badem gözlü olur,kel ölür sırma saçlı olur demiş atalarımız 😅
          Biraz da bu süreçte neler yaşadık bunlardan bahsedecek olursak 🤔(evde yapılacak ne çok şey var aslında dimi,herkesin sevdiği kendini güvende hissettiği bi liman adeta )ama ; birden bire dışarı çıkmak yok,sevdiklerinle görüşmek yok,en sevdiğin konsere gitmek yok, kütüphane yok,en sevdiğin cafede en sevdiğin kahveyi içmek yok birden bu kadar çok yollarla karşılaşmak bu yüzyılın insanını ürküttü sanırım , hiç kimse hiçbir şeye odaklanamaz oldu misal ben 5 dk içerisinde 5 farklı duygu saganagina yakalanıp ,atlatıp bu ritueli günün farklı saatlerinde ne kadar tekrarladigimi bile bilmeden geçiriyorum 🙊misal bu gün günlerden neydi şu an onu bile bilmiyorum 😂
          Yani bu dönem şahane geçiyor açıkçası yukarda bahsetmiş bulduğum üzere müthiş bi duygu saganagi , günlük farklı şeyleri kafaya takma sanatı ,hele her oturdugumda yeşil koltuğun bozulması hiç sinirime dokunmuyor mesela bu dönem her şey harukulade (her şeyle sinir harbi yapmam dışında hiçbir problem yok 🙊😂)
          Konunun özüne dönüp toparlicak olursak , insanların bi türlü hayattan istekleri bitmiyor ellerinde bi Çok güzel şey varken kıymeti bilinmiyor ,oysa bundan bir beş ay öncesine dönüp baktigimiz Zaman günün her dakikasinda özgürlüğümüzü kutluyormusuz da farkında degilmisiz meğer.. Burada gelecek nesillere mesajıdır hayatınızdaki güzelliklere sahip çıkın , kaybetmeden degerini bilin 😊
    .

    FERIDE BAŞGÖNCÜ:

    Benim icin degisen bir sey olmadi evdeydim saglikliydim.
    .
    ISIMSIZ:

    İnsan acizliğini ve șükürsüzlüğünü anlıyor. Çünkü nimetler elden gidince kıymeti anlaşılıyor. Ve hep günlerimi, saatlerimi planlardım ya bu sefer gerçekten belirsizliği yaşadım. Önceden neyi hesap edersem edeyim her şey bir anda değişip, planlar bozuluyor ve sen sadece izliyorsun. Sonra belki başka planlar başka ihtimaller düşünüyorsun ama biliyorsun ki yine her şey değişebilir. Bunu diğer zamanlarda da küçük küçük hissediyordum ama bu kadar bariz hiç hissetmemiştim. Sonunda da diyorsun ki işim Allah'a kalmış ve O'na kalmışsa en hayırlısı olur. 😊
    .
    MERYEM DILER:

    Korona günlerini iyi bilirdik , nasıl olsun işte evde aile ile birliktesin kalabalık bir aile . Bazen sıkıntılı günler bazen de eğlenceli günler geçiyordu.  Kendime hep zaman ayıran birisiyim ama karantina da biraz daha ön plana çıktı bu .  Daha fazla kitap okudum , daha fazla film ve dizi izledim.  Iyi etkilemesi yönü daha ağır basıyor sanırım ama ev kalabalık olduğu  için dediğim gibi biraz sıkıntılı günler de oldu.
    Ben inançlı ve umutlu bir insan olduğum için bazen çok zor şeyleri kolay atlattım  ki bu karantina hiç zor değildi 🙄
    .
    ISIMSIZ:

    Korona günleri benim fikrimce iki yönlü etki yaptı olumsuz yönünden bahsedecek olursak birçok insanın hayatını kaybetmesine birçok ülkenin maddi ve manevi zarara uğramasına sebep oldu. İnsanların yaşamları durdu. Olumlu yönünden bakacak olursak insanlar aile kavramını birnevi  yaşadı. İyi veya kötü ilişkiler olsun aile içi iletişimde büyük rolü oldu. İnsanların kendi içlerine dönmelerine, alternatifler bulmalarına vesile oldu. Bu arada da doğa biraz olsun kendine geldi tabi ki bu insanlar tekrar normal yaşamına dönünceye dek çünkü yıllar önce de salgınlar olmuş ve yaşam tekrar eski durumuna dönmüş. Bu günlerin beni nasıl etkilediğine gelecek olursak mümkün olduğunca evde kaldığım, yıllarıdır bir yurt öğrencisi  olarak ailemden uzak olduğum için onlara doğduğum bir süreç oldu.  Baharın gelişine yoğun hayat temposu yüzünden bu kadar yakından şahit olamiyormusum bunu fark ettim. Yepyeni lezzetler keşfettim,mutfak becerilerimi geliştirdim😋 ve o dönemler halen öğrenci olduğum için sınavlarım sebebiyle de çalışıyordum. Umarım kalmamışımdır derslerimden o yıllarda😉😂Doyduğum*
    .
    EBRU ATICI:

    Korona günleri tüm dünya için sinavdi
    Biz insanların Allah'a ne kadar muhtaç olduğumuzu hatırlattı birkez daha bize 🤲🏻
    Tabi kendini bilmez birçok insanın Allah'tan c.c degilde bir virusten ne kadar çok korktuğunu da gösterdi 
    Uzun anlatmak istemedim özet olarak aklını kalbini imanını kullanan yine kazandı , kibir dolu olanlar yine kaybetti 
    Rabbimin verdiğine de vermediğine de bin şükür 🤲🏻🌺
    .
    ISIMSIZ:

    Normal hayatta ne kadar büyük nimetler içinde yaşadığımızın farkına vardık.

    Allah’ın gücü ve kudreti karşısında insanoğlunun acizliğini tüm dünyada açıkça gördük. Hayatta kafaya taktığımız çoğu şeyin ne kadar anlamsız olduğunun bilincine vardık. Dışarı çıkmanın,temiz hava almanın,seyahat etmenin,birbirine sarılmanın,toplu şekilde ibadet etmenin ne kadar büyük nimetler olduğunun idrakine vardık. Eksi yönlerinin olduğu kadar artı yönlerinin de olduğunu düşünüyorum 🤔. Özellikle elimizdekilerin kıymetini anlamayı,ne kadar büyük nimetler içinde yaşadığımızı,aile hayatını,evde birlikte vakit geçirmenin özellikle çocuklar açısından ne kadar önemli ve gerekli olduğunu yaşayarak öğrendik. Umarım bu imtihan tüm dünyada insanların hidayetine vesile olur. Rabbim ders çıkarmayı ve bundan sonra ki hayatımızda da Rabbimizin razı olacağı şekilde yaşamayı nasip etsin inşaallah🤲🏻
    .
    ISIMSIZ:

    Korona günleri...insanlar olarak ne kadar aciz güçsüz ve çaresiz olduğumuzu bize açik bir şekilde gösterdi..Rabbimizin izni olmadan hiçbirşey yapamadığımızı bir kez daha hatırladık...ve birlikte olmanın kıymetini anladık. Teknoloji, bilim,  tıp nekadar ilerlemiş olursa olsun Yüce Allah ol demeden hiçbirşeyin olamadığını bir kez daha gördük.
    .
    ISIMSIZ:

    Bugünlerin yani korananın beni çok da kötü etkilenmediğini söyleyebilirim Bu da Rabbimin bir imtihan aydı elimizden gelen tedbirleri alıp tevekkül edip takdiri Allah'a bırakmak. Kulumuzu gözden geçirip tövbe edip ibadete sarılmak daha çok Kur'an okumak la geçti.
    .
    ZEYNEB EKER:

    Hem eğlenceli hemde bi o kadar sıkıcı diyebilirdim. Aslında tek sıkıcı yanı arkadaşlarımı ve sevdiklerimi görmemekti. Onun haricinde kendimce bir çok aktivite yapıp kendimi eğlendirecek ve bilgilendiricek şeyler yaptım. En çok etkileyen kısım ise sevdiklerime bir şey olması korkusu oldu😊
    .
    ISIMSIZ:

    Ona derdim ki; ben o günleri artık sadece lafta kalmış olan insanlığın sonunun geldiğini,Allah'ın insanların acziyetini apaçık önlerine serdigini, artık her şeyin değişeceğini,kimsenin kimseyi gerçekten samimi olarak önemsemediğini ve nasıl bir çağa denk geldiğimi düşünerek geçirdim. O zamanlar her şey için çok umutsuz olduğum söylenebilir☺️ Aslında tefekkür etmek, yıllardır isteyip okul, iş,aile vb sebeplerle erteledigimiz birçok konuda kendimizi geliştirmek için büyük fırsattı.Ailemizle vakit geçirmek için o kadar bol zamanı yıllarca elde edememistik. İnsanın 5 ayını ailesiyle gecirmesi büyük olaydı.Ve o zaman bir anda tüm bu nimetler elimize verilmişti değerlendirmek lazımdı🤗 yüksek lisans zamanima rastladığı için benim için evde bir kamp hayatı başlamıştı.tam olmasa da hem ev hayati hem de akademik bir hayatı deneyimledim.yeterince zordu☺️o süreçte birçok can sıkıcı şey de yaşandı ülkede polisler askerler dışarda şehit olurken, çocuklar kadınlar öldürülürken biz sadece evimizde oturup haberleri takip edip üzülmekle yetinebiliyorduk.yani bu ülkenin düzeni hiç değişmedi. Her zaman gizli ya da alenen birileri feda edildi. o zaman yaşadık nasibimizde olanı şimdi yaşıyoruz bakalım gelecekte neler göreceğiz😇🌸
    .
    NESLIHAN:

    Bu zor sürecte çok zorlandık evede kaldik ve  başarmak icin elimizden geleni yaptik sağlık bakanimizin katkilariyla bu kötü günleri atlattik.
    .
    ISIMSIZ:

    Rabbim ömür verirse bir gün gelecek ve bu günleri hatırlayacağız herşeyde vardır bir hayır Buda bizim için İnşaAllah öyle olur Allah cc azametinin karşısında affına rahmetine sıgındık bize gelince Elhamdulillah Rabbimden gelene razı olduk bize verilen ikram edilen nimetlerin farkına varamamışız değerini bilemedik benim için en hüzün Beytullah Ravza kapalı bayram ve Gavsıma gidememek oldu Rabbim daha kötüsüyle imtihan etmesin İnşaAllah bu günlerde hayırlısı ile biter.
    .
    ISIMSIZ:

    Once gercektencok kirkunctu.Ama insaniz zamanla alistik hastaligi tanidik ve onunla yasamayi ogrendik. Beni en cik sevdigim insanlardan ayri kalmak uzdu.Camilerin ve ilim meclislsrimizin kapanmasi cok aciydi. Sanki nefes almada  zorlan dim. Elhamdillah ki tlfn . Internet. Bunlarin sayesinda daha kolaylasti. Korona hem bir felaket hem de ibret almamix gerekun bir uyadiydi.
    .
    KADRIYE BÜYÜKOVALI:

    Korku icinde yaşanan mutluluk derdim. Ailem ile evde doya doya vakit gecirdim.
    .
    KÜBRA KEPENEK:

    Bir gün biri virüs yüzünden her gün eve kapanacaksınız dese asla inanmazdım ama gerçek oldu. Evde takılmayı sevdiğim halde aşırı zorlu bir süreçti. Korona bana aslında hayatımızın ne kadar özgür olduğunu iliklerime kadar hissettirdi. Her gün sabah erken kalkıp gittiğim okulumu bile mumla aramama sebep oldu. Özellikle sabretmeyi öğretti. Aslında yerinde olan sağlığım için hiç şükretmediğimi farkettim. Bu süreçte covid-19 kapmamak için dikkatli olmamın en büyük sebebi benim yüzümden birine bulaşma korkusuydu. Ailemden veya arkadaşlarımdan herhangi birine benim yüzümden bir şey olması çok üzücü bir durum olurdu. Sevdiklerimizin sağlıklı olmasının ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlamış olduk. Ve bir çok şeyi evde kendi imkanlarımızla yapabileceğimi öğrendim. Umarım bir daha özgürlüğümüzün kısıtlanacağı bir durum yaşamak zorunda kalmayız.
    .
    MERVE TORUN:

    Korona günleri bana nekadar cok seye sahip oldugumu gosterdi evet stresli korkulu gunlerdi ama sahip oldugum bircok seyi farketmemi sağladı.
    .
    ISIMSIZ:

    Genel olarak çok etkilenmedim zorlu bi süreç değil, değildi benim için. Sadece okul açısından gerekli kararlar zamanında alınmadığı için zorlandım, zorlanıyorum. Yaz ortası veyahut eylül gibi yapacağız denilen sınavları kısa bi zaman önce yapma kararı aldılar. Bu süreçte bölümümü sevmeme rağmen gittiğim üniversite adına pişman olduğumu gördüm. Bu kadar :)
    .
    ISIMSIZ:

    Dört duvarla aşina oldum😅 imtihandı geçti. Ders alıp yola koyulduk. 🌼
    .
    ISIMSIZ:

    Corona gunleriii🤔🤔 
    Zorlu bir süreç,  tum dunyanin salginla mucadele ettigi ,insanlığa doganin tek hakimi olmadigini gosteren, büyüklük taslamamasi gerektigini anlatan yanii gozle göremedigin cokk kucuk bir canlıya dahi  yenile bilecegi, karsisinda hic bir sey yapamayacini kanitlayan, bence insana ayagini denk aldiran , milyonlarca insanin ölümune yol acan,ulkeleri ekonomik ve sosyal olarak yipratan, her seyi alt ust eden, evlere tikildigimiz, bayramlari dahi yalniz gecirttiren, insani sevdiiklerinden ayiran, babayi anneyi evladina yaklastirmayan,  ve sonra en kötüsüde sevdigin bir kisiyi hastalik yuzunden kaybetmektir heralde, corona nerden bakacak olursak olalim hemen hemen hicc olumlu bir yani yok hep uzuntu veren bir olay oldu,  ama bnce benim acimdan insan hep cevresine zulm eden dogaya hayvana hatta birbirine bile .birazda olsa gucun bizde olmadigini gosteriyor bence . Insanin acizligini.  Hayvanlari evlere kafeslere tikilnca neler hissetiklrini, aç kalacak olmanin veridigi korkuyu  kanitladi yani hani insanlar marketlere felan koşuşturduya,  halbuki dunyada aç olan milyonlarca  hayvan,cocuk ,yetiskin  olmasina ragmen .
    Ve o insanların yiyecek alacak imkani olmamasi belki az da olsa empati yapan insanlar olmuştur açin halinden anlayan, ve sukr etmemiz gerektiğini anlamamiz lazim . Surekli ac olan gunlerdir belkide haftalardir hic bir sey yiyemeyen insanlara  kıyasla , yokluk icinde olan insanlara kiyasla,. bizler varlik icinde yuzuyoruz gibi birset  bu kadar nimet varlik içince olup şükrsuzluk yapmamamiz lazim .lakin ne zaman hayatımızin son bulacağımızı bilemeyiz. Goremedigin bir canli dahi olumune yol açabilir. Biraz ders cikartmak gerek diye düşünüyorum .  Anlayan dusunen insana karincdan  bile ne dersler cikartiyor. Biraz dusunup ders cikartmak gerek diye dusunuyorum. Sanki insana yeter artik dur der gibi bisey oldu corona.  Ettigi zulme karsilik. Hani sey demiyorum insanlar kotuydu o yuzden corona salgini oldu felan demiyorum yani sadece ders cikartmak lazim.  Hani bir soz varya her serde bir hayir her hayrda bir ser vardir diye kesinlikle oyle bnce  Tabi daha aklima gelen bir suru sey var ama yazsam cok uzun olacak coronayi bir cok  yonden degerlendire bilirim ama bence bunlar en onmlisiydi .
    .
  • GÖZLEMDEN HAYAL GÜCÜNE
    Bir Pazar akşamıydı. Babamın o akşamki okuma faslına başlamak üzereydik. Hafta başında, Monte Kristo Kontu’nu bitirmiştik. Aylar süren, asap bozucu bir serüven olmuştu bizim için. Haliyle çıta da epey yükselmişti ve derken kalelerden, burçlardan ve Fransız hazinelerinden çok uzakta, hayatında ilk defa gördüğü bir adamın yüzüne bakıp, gayriihtiyari bir biçimde, “Anladığım kadarıyla Afganistan’da bulunmuşsunuz,” diyebilen bir adamın karşısında buldum kendimi. Holmes’a dönüp, “Siz nereden bildiniz bunu?” diye soran Watson hislerime tercüman olmuştu. Gerçekten bunu nasıl bilebilirdi? Asıl meselenin basit bir detay gözleminden çok öteye gittiği benim için gayet netti. Ya da öyle değil miydi? Savaş sırasında görev yaptığı yeri Holmes’un nereden bildiğini merak eden Watson, bu bilgiyi, kendisiyle tanışmadan önce bir başkasından duyduğunu farz ediyor. Çünkü yalnızca bakarak böyle bir şeyi anlamak mümkün değil. “Alakası yok,” diyor Holmes. Son derece mümkün. Konuşmasına şöyle devam ediyor: Afganistan’dan geldiğinizi hemen anladım. Yılların alışkanlığı yüzünden, düşünceler o kadar hızlı bir şekilde kafamda sıraya dizildi ki, aradaki adımları fark etmeden hemen sonuca vardım. Ancak ben fark etmesem de o adımlar vardı tabii ki. Mantık dizisi şöyle gelişti: “Karşımda, asker havası taşıyan, doktor tipli bir beyefendi var. O halde kesin ordu doktoru olmalı. Ayrıca yakın zamanda tropikal iklimli bir yerde bulunmuş olmalı zira yüzü bronz ve teninin gerçek tonu bu değil, çünkü bilekleri daha açık renk. Bitkin yüzünden açıkça anlaşıldığı kadarıyla birçok zorluk ve hastalıkla mücadele etmiş. Sol kolundan yaralanmış. Kolunu tutuşu kazık gibi, hiç doğal değil. İngiliz ordusunda görevli bir doktor, hangi tropik bölgede bu denli zorluklarla karşılaşıp, kolundan yaralanmış olabilir? Tabii ki, Afganistan'da." Bütün bu düşünce silsilesinin kafamdan geçmesi bir saniye bile sürmedi. Sonra sizin Afganistan' dan geldiğinizi söyledim ve siz de buna hayret ettiniz. Elbette, başlangıç noktası basit ve düz bir gözlem gibi görünüyor. Holmes, bir bakışta Watson'ın dış görünüşü, tavır ve davranışlarıyla ilgili detayları fark ediyor ve bu detaylardan yola çıkarak adamın bütüncül bir resmini çiziyor. Tıpkı Joseph Bell'in, vaktinde Arthur Conan Doyle'u hayretler içinde bırakması gibi. Ama hepsi bu değil. Tek bakışta hayat hikayesine dair bir özet sunduğu bu yeni dostuyla konuşurken Holmes'un dediği gibi, büyük G'yle Gözlem, nasıl desek ... Sadece gözlemden (küçük harfle yazılanı bu) fazlasını gerektirir. Bu, nesnelerin pasif bir şekilde görsel sahanıza girmesine izin vermek değildir. Asıl mesele neyi, nasıl gözlemleyeceğinizi bilmek ve dikkatinizi ona yönlendirmektir: Hangi detaylara odaklanıyorsunuz? Hangi detayları görmezden geliyorsunuz? Odaklanmayı tercih ettiğiniz detayları nasıl yakalayıp idrak ediyorsunuz? Diğer bir deyişle, beyninizin çatı katının potansiyelini nasıl maksimize ediyorsunuz? Holmes'un daha önceki uyarılarını hatırlarsanız, beyninizin çatı katını mümkün olduğunca temiz tutmak isteyeceğinizden, karşınıza çıkan her detayı alıp oraya atamazsınız. Fark etmeyi tercih ettiğimiz her şeyin, gelecekte çatı katımıza ait birer eşyaya dönüşme potansiyeli vardır ve dahası, bu eklentilerle çatı katı ortamı değişeceği için, gelecek eklentiler de buna bağlı olarak etkilenecektir. O yüzden akıllı tercihler yapmamız lazım. Akıllı tercih demek, seçici olmak demek. Sadece bakmak değil, düzgün, dikkatli bir şekilde bakmak demek. Farkına vardığınız şeyin -ve nasıl farkına vardığınızın- gelecekte yapacağınız çıkarımların temelini oluşturacağını bilerek bakmak demek. Resmin bütününü görüp, önemli olan detayları fark etmek ve bu detayları daha geniş bir düşünce çerçevesi içinde nasıl ele almanız gerektiğini anlamak demek. Holmes'un, Watson'ın görünüşünde dikkatini çeken şeyler, neden dikkatini çekiyor? Gerçek hayattaki temsilcisi Bell, niçin yeni hastasının tavrında gözlemlediği şeyi gözlemlemeyi tercih ediyor? (Cerrah, " Gördüğünüz gibi beyler," diyor öğrencilerine, "adam saygın bir beyefendiydi ama şapkasını çıkarmadı. Orduda da çıkarmazlar çünkü. Uzun zaman önce terhis edilmiş olsaydı, adap kurallarını da öğrenmiş olurdu. Otoriter bir havası vardı," diye devam ediyor, " ve İskoç olduğu her halinden belliydi. Barbados kısmına gelince, şikayeti fil hastalığıydı. Bu, Batı Hindistan'a özgü bir hastalıktır, İngiltere'ye değil. İskoç alayları şu an o bölgede bulunmaktalar." Peki, hastanın dış görünüşüyle ilgili detaylardan hangisinin önemli olduğunu nasıl bildi? İşte bunun cevabı yıllardan beri süregelen pratik. Dr. Bell yıllar içinde o kadar çok hasta gördü, o kadar çok hayat hikayesi dinledi ve o kadar hastalığa tanı koydu ki, sonunda bütün bu düşünce mekanizması tıpkı Holmes'da olduğu gibi, onun için doğal bir sürece dönüştü. Deneyimsiz, genç bir Beli asla bu denli keskin bir zekaya sahip olamazdı. ) İki adamın, Holmes'un sabah gazetesi için yazdığı, "Hayat Kitabı" adlı makaleyle ilgili yaptıkları tartışma, Holmes'un açıklamasını biraz daha pekiştiriyor. Bir damla sudan nasıl Atlantik Okyanusu veya Niagara Şelalesi'nin ortaya çıkabileceğini anlatan bu makaleden kitabın başında bahsetmiştim. Holmes, bu sulu başlangıcın ardından insan etkileşimine dair prensibi biraz daha açarak konuşmasına devam ediyor: Konunun en zor kısımlarını teşkil eden ahlaki ve zihinsel yönlerini incelemeden önce, bırakalım araştırmacı daha basit problemlerin üstesinden gelsin. Bırakalım, başka bir ölümlüyle tanıştığında, onun geçmişini, ne işle uğraştığını veya nerede çalıştığını bir bakışta anlasın. Bu ne kadar basit bir egzersiz gibi görünse de, gözlem yeteneğini geliştirir ve insana neyi, nerede araması gerektiğini öğretir. Bir adamın tırnaklarına, paltosunun koluna, çizmelerine, pantolonunun dizlerine, baş ve işaret parmağındaki nasırlara, yüz ifadesine, gömleğinin kollarına, bütün bu detaylara bakarak, ne işle uğraştığını kolayca anlayabiliriz. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, işinin ehli bir araştırmacının yanılgıya düşmesi mümkün değildir. Holmes'un, Watson'ın Afganistan'daki görevine nasıl bir yaklaşımda bulunduğunu tekrar gözden geçirelim. Watson'ın geçici ikametini nokta atışıyla belirlemesine yardımcı olan unsurları tek tek sıralarken, verdiği birçok örneğin içinde, Londra'da bronz tenli olmaktan -bu elbette ki İngiltere iklimine uygun bir şey değil, o yüzden mutlaka başka bir yerden sağlanmış olması gerek- bahsediyor ve bunu Watson'ın tropikal iklime sahip bir yerden yeni gelmiş olmasına bağlıyor. Ancak yüzü bitkin. Demek ki tatile değil onu hasta eden bir yere gitmiş. Ve duruş biçimi? Tek kolunda doğal olmayan bir hareketsizlik var. Böyle bir sakatlık ancak bir yaralanmadan meydana gelmiş olabilir. Tropikal iklim, hastalık, yaralanma. Daha büyük bir resmin parçaları olarak hepsini bir araya getirin ve işte: Afganistan! Her gözlem bir diğeriyle aynı bağlamda, peş peşe değerlendiriliyor. Hiçbiri bağımsız parçalar değil, entegre bir bütünü oluşturuyorlar. Holmes yalnızca gözlem yapmıyor. Bakarken, bir yandan da yaptığı gözlemle ilgili doğru soruları soruyor. Bütün parçaları bir araya getirmesini, bir su damlasından okyanus çıkarımını yapmasını sağlayacak soruları soruyor. Watson'ın savaştan geldiğini bilmesi için Afganistan'ı avcunun içi gibi bilmesine gerek yok. Hatta öyle bir yerin varlığından dahi haberdar olmayabilir. Ama öyle bir durumda bile, pekala şöyle bir cümleyle karşımıza çıkabilirdi: "Anladığım kadarıyla savaştan yeni dönmüşsünüz." Kulağa Afganistan kadar çekici gelmediği kesin ama yine de gaye aynı. Gelelim mesleğe: Doktor kategorisi, ordu doktorundan, yani ana kategori alt kategoriden önce geliyor, asla tam tersi değil. Ve gelelim şu doktora: Ömrü, olağandışılıklarla geçen biri için son derece alelade bir meslek tahmini ama alelade olması, yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Holmes'un öteki açıklamalarını okurken fark edeceğiniz gibi, bir adamın mesleğiyle ilgili tahminde bulunurken -iyi bir sebep bulunmadığı müddetçe- olağandışı ve iddialı olanlardan uzak durup, genelde daha bilindik ve sıradan branşlara bağlı kalıyor. Bu tahminleri de her zaman gözlem ve gerçeğe dayalı oluyor. Varsayım ve kulaktan dolma bilgiye değil. Doktorluk, ne bileyim ... Dedektiflikten daha alışılageldik bir meslek ve Holmes bunu asla unutacak biri değil. Her gözlem mevcut bilgilerle entegre olmalı. Holmes, onunla tanışıyor olsa, mesleğiyle ilgili bir tahminde kesinlikle bulunmaz. Sonuçta Holmes, kendini "danışman dedektif" olarak kabul eden tek kişi. Konu doğru soruyu sormak olunca, temel oranlar ya da bir şeyin genel popülasyon içindeki sıklığı son derece önem kazanıyor. Şimdilik elimizde Afganistan'dan gelen doktor, yani Watson var. İyi doktorumuzun da dediği gibi, Holmes'un bu sonuca varmasına sebep olan unsurları tek tek gördükten sonra her şey aslında çok basit. Ama o sonuca kendi başımıza varmayı nasıl öğreniriz? Her şey tek bir kelimede bitiyor: dikkat.