• Kara ilimlerle uğraşan bir bilgenin kapısını çaldı ve ona, gözlerini kapattığında gördüğü karanlığın ne olduğunu sordu. Doğru ya da yanlış, bilge ona şunları söyledi:
    'Cahilliği dillere destan olan senin gibi bir adamdan beklenmeyecek kadar akıllıca bir soru bu. O yüzden, seni ödüllendirmek için sorunu cevapsız
    bırakmayacağım. Şimdi beni iyi dinle. Üzerindeki cübbe nasıl ki yünden meydana geliyorsa, müzik de aynı şekilde sessizlikten meydana gelir. İşte, içinde yaşadığın dünya da, bu şekilde hiçlikten yaratıldı. Ama hiçliğin öteki adı olan boşluğun bir parçası artmıştı. Bu parça ikiye bölündü ve birisi, boş bir levha olarak sana verildi. Senin gördüğün karanlık işte bu levhadır. Boş olduğu için onda elbette ki ışık yok, böylece sen levhada karanlığı görüyorsun. Ama dünyanın yaratıldığı boşluğun bir
    parçası olan bu karanlıktan sen, düşler yaratıyorsun'.

    Kara ilimlerle uğraşan âlimin sözlerini can kulağıyla dinleyen cahil adamın kafası bir noktaya takılmıştı. Bu yüzden şunu sordu:
    'Ey bilge kişi. Dünya yaratıldıktan sonra kalan boşluğun iki parçaya bölündüğünü söylemiştin. Parçalardan biri boş bir levha olarak Âdemoğlu'na verildi. Peki öteki parçaya ne oldu?'

    Bu soruyu işitince kederlenen bilge, söylediklerinin doğruluğundan emin olmadığını gösteren ikircikli bir sesle şunları söyledi:
    'İkinci parça, düşmanına bağışlanan hediyeyi kıskanan Sabahın Oğlu'na verildi. Fakat o, düşler yaratmak yerine, kendine verilen boşluktan bir para yaptı ve üzerine kendi suretini darp etti. Tuğrasını böylece bastığı parayı Dünyaya saldıktan sonra,
    yaratılmamış boşluğun ta kendisi olan bu paranın dünyada ne var ne yoksa hepsini, evet hepsini satın almasını beklemeye başladı. Zaten sonunda beklediği şey
    gerçekleşmeye başlamıştı. Parayı gören Âdemoğulları, altından ve gümüşten onun
    sayısız benzerini yaptılar ve bu paraların üzerine padişahların, sultanların ve kralların suretlerini ve tuğralarını darbettiklerini sandılar. Oysa bu tuğraların ve suretlerin aslında Sabahın Oğlu'na ait olduğunu bilemediler. Böylece, onun suretini taşıyan para, dünyayı ve içindekileri satın almaya başladı. Sabahın Oğlu'nun kurabildiği tek düş, boşluktan yaratılan ve onun bizzat kendisi olan paranın, bir düş olan dünyanın fiatı ve değeri olmasıydı. Böylece, Âdemoğulları'nın o güne kadar zevkle seyrettiği dünyayı ve onun içindekileri bu para karşılığı tek tek satmalarını bekledi'
  • 424 syf.
    ·3/10
    Sonu beklentimin çok altinda kalan bi kitap. Ta kitabın başında skandal diye tutturduğu olay fos çıktı. Sonu çok yetersizdi bir sürü cevapsız soru bilmiyorum zaman kaybı olduğunu düşünüyorum
  • Film ilk bakışta, kızını daha iyi şartlarda yaşatmak istediği için yurtdışına gitmek isteyen anneyle özel bir nedenden ötürü gitmek istemeyen babanın boşanma sürecinin hikayesi olarak görünüyor. Ancak filmin temsil ettikleri yalnızca bu üç kişilik çekirdek ailenin sancılı sürecini anlatmıyor: İran devletine karşı minimal bir taşlama, sınıfsal farklılıklar, insanın tekinsizliği, aydın-halk uyuşmazlığı filmin içinde kısık sesle ifade edilen meseleler.

    Film senaryo anlamında içime sinmeyen şu detay dışında kusursuza yakın: Adam eşi evden ayrıldığı için hasta babasına bakması için bakıcı tutuyor gibi bir durum söz konusu ancak kadın ev hanımı değil, bir öğretmen. Yani evdeyken de aslında evde değil. Bakıcıya ihtiyaç duyulmasının, kadının evden ayrılmasıyla ilişkilendirilmesi yanlış bir hamle olmuş. Fiyat konusunda pazarlık yapılırken "Ama eski bakıcı 300'e çalışıyordu." minvalinde bir söylem olsa bu nokta da kotarılabilirmiş.
    Kurgu çok başarılı. Seyirciyi güncellenen gerçeklerle manipüle edip sürekli filmin içinde tutmayı başarıyor. Neredeyse hiçbir sahne tek kullanımlık değil; kendinden öncesini ya da sonrasını etkiler vaziyette.

    Oyunculuklar da kahvedeki amatör amcalar ve adamı merdivenlerde kelepçeli gördüğümüz ilk sahnedeki asker dışında üst düzeydeydi. Oyunculukları büyük oranda mimikler ve bedensel anlatım taşıdı keza filmde söylenenlerin güvenilirliği filmin odağını oluşturuyor.

    Karakterlerin sürekli olarak kendi değerleriyle sınanışını ve onları paramparça edişini izliyoruz. Kızına Farsça çalıştırırken bir kelimenin çevirisinde öğretmeninin söylediğinin yanlış olduğunu söyleyip "Puanın kırılacaksa bile sen doğru olanı yap." diyen baba film boyunca önemli bir gerçeği bilmediğini iddia ederek kendini aklamaya çalışıyor. Çok dindar olarak yapılandırılmış ve Allah'tan başka hiçbir dayanakları olmayan, bu sebeple de güç sahiplerine (adama ve hakime) sürekli olarak Allah'tan korkmaları gerektiğini söyleyen adam, alacaklıların kapıya dayandığı son sahnelerde yine çok güvendiği ve inandığı Allah'ı aldatmaya çalışıyor. Karısı da aynı şekilde bu darboğazdan kurtulmak ve eşini, ailesini biraz rahata eriştirmek için masum(?) bir insanı hapse göndermekten geri durmuyor. Hatta film boyunca bir dedektif gibi olayı çözmeye çalışan Termeh karakteri bile bir süre sonra masumiyetini yitirmek durumunda kalıyor.

    Küçük bir sahne filmin bir meselesinin de sınıf farklılığı olduğunu çok net gösteriyor: Termeh mahkeme koridorunda yanında anneannesiyle ertesi günkü tarih sınavına çalışmaktadır. Kamera bir Termeh'e bir de yine orada olan davacı ailenin küçük kızına döner. Bu küçük sahnede Termeh'in çalıştığı konu, Sasani Devleti'ndeki sınıfsal tabakalardır.

    Filmin açılış sahnesinde kadın yurtdışına gitmek için kızının geleceğini öne sürerken hakim bu ülkede bir geleceği yok mu diye sorar. Tamamen karşıt görüşlerle mahkeme salonuna gelmiş olan kadın ve adam, bu konuda mutabıktır; ikisi de büzülür, sessizleşir, cevap veremez. Cevap onlar için çok nettir ama bunu devletin bir yetkilisine söyleyemezler.

    Filmle ilgili cevapsız kalan iki soru var: 1-Çalındığı iddia edilen parayı kim aldı? Ya da para gerçekten de çalındı mı? 2- Termeh hangi ebeveynini seçti? İlk soru için bir tezim yok ama ikinci soru için anneyi tercih ettiğini düşünüyorum.

    Filmi bu etkinlik vesilesiyle birkaç yıl sonra yeniden izlemiş oldum ve iyi ki yeniden izlemişim diyorum. Sinema adına büyük bir doyum.
  • 202 syf.
    ·6/10
    Yazar, kitabın başında ülkemizdeki acı bir gerçeği dile getirmiş. Devletin daha iyisini yapacağım diyerek binaları yıkması ve bir süreliğine memurların geçici yerlerde çalışması. Konteynere, bina altlarına veya daracık alanlara yerleştirilen memurlar. Aylar yıllar geçse de binayı yapmaya gelen gidenin olmaması. Evimin tam önünde 2 yıl önce İlçe Tarım binası vardı, devlet daha güzelini yapacağız diyerek yıktı, orada çalışan memurlar da bina bitene kadar farklı yerlere yerleştirildi ama şu an orada inekler otluyor. Yazarın da belirttiği gibi sanırım unuttular. Ayrıca yan gelip yatan ve maaşlarını tıkır tıkır alan memurlardan da bahsetmiş. Bir de katili bulamayan devletin tüm gazetecileri ve medyayı susturma adına halkı kandırma adına yaptıkları bazı saçma hareketleri de. Yani yazar ülkemizin gerçeğini dile getirmiş. Bu konuda yazarı takdir ettim.

    Yazar bana instagramdan mesaj atarak "katili asla tahmin edemeyeceğiniz polisiye gerilim bir roman arıyorsanız bu kitabı okuyun" diye yazınca ve bol miktarda 10/10'luk puanları görünce kayıtsız kalamadım ve kitabın siparişini verdim.

    Kitabın başından itibaren her sayfayı çevirişimde esrarengiz olaylarla karşılaştım. Kafamda dolanan onlarca soru. Hangisi gerçek hangisi hayal. Bekir kim, Cenk kim? Ve en önemlisi katil kim? Okurken merak içinde kafamda en kötü senaryoları döndürüp durdum. Ardı ardına işlenen cinayetler, gizemli mektuplar, ilk kez gittiği kasabada karşılaştığı tuhaf insanlar, tanımadığı halde bir hemşirenin ona sert davranması, tuhaf rüyalar ve unutulan geçmiş.

    Kitabın bitmesine birkaç sayfa kala cevapsız kalan sorularla başbaşa kaldım. Yaşanan tesadüfler ( bir polisiye de tesadüfler olmamalı), anlam veremediğim olaylar, Mit ajanlarının beceriksiz çalışmaları derken bazı olaylar ikna edici yazılmamış. Gerçekle yazılanları bağdaştıramadım açıkçası. Son birkaç sayfa kala tüm bu soruların ve bana saçma gelen olayların cevabını aldım almasına ama kitabın sonunu başlarda tahmin etmiştim. Bana sürpriz olmadı. Dikkatli her okur bunu anlayacaktır. Kesinlikle 10/10' luk bir kitap değil çünkü her okur bazı eksikleri görecektir ve iyi okur sonunu başlarda tahmin edecektir.
  • 76 syf.
    ·2 günde·Beğendi·6/10
    “...kötü kalpli bir insanın kalbi, bir insanın kafasını keserken ya da televizyon izlerken aynı hızda atar.Dünya son birkaç milyon yıldır bu türden bir canavarın istilası altındadır.”
    .
    Kalp duracağını bile bile neden atar? Ve bir canavarı, canavar yapan bilinçli kötülüğü müdür sahiden?
    Pek çok soru var cevapsız kalan. İnanç Avadit de o soruları deşip; yenilerini ekliyor listeye. Bunu şiirle yapması ise soruların bıraktığı izleri derinleştiriyor.
    .
    İnanç Avadit ile tanışma ‘canavarın kalbi’ ile oldu. Biraz sert ve keskin.
    Kapak tasarımı da kendisine ait ki oldukça sevdim!
  • Seine sokağı saat on otuz
    vakit akşam
    köşesinde bir başka sokağın
    sendeliyor bir adam...
    şapkalı yağmurluklu
    genç bir adam
    bir kadın sarsıyor onu
    sarsarak konuşuyor onunla
    başını sallıyor adam
    şapkası yan yatmış
    ve kadının şapkası düştü düşecek
    rengi solgun ikisinin de
    belli ki adam gitmek...
    yok olmak... ölmek...istiyor
    ama kadın can atıyor yaşamaya
    duymamak imkânsız
    fısıldayan sesini kadının

    bir yakınma
    bir emir
    bir çığlık... bu ses
    o kadar tutkulu
    o kadar hüzünlü
    ve o kadar hayat dolu ki bu ses
    bir mezarın üstünde soğuktan titreyen bir bebeğin
    kışın bir mezarlıkta
    parmakları giriş kapısına kenetlenmiş bir varlığın çığlığı

    bir şarkı
    bir cümle
    hep aynı bir cümle
    durmadan tekrarlanan
    cevapsız kalan...

    dalgın gözlerle bakıyor ona adam
    boğulurken
    kollarıyla devinen biri gibi bu adam
    ve cümle dökülüyor dudaklarından
    Seine sokağında bir başka sokağın köşesinde
    kadın bıkıp usanmadan
    tekrarlıyor
    kaygı dolu sorusunu
    kapanmayan yarasını
    Pierre söyle bana gerçeği
    Pierre söyle bana gerçeği
    bilmek istiyorum her gerçeği
    söyle bana gerçeği

    şapkası düşüyor kadının
    Pierre bilmek istiyorum her şeyi
    söyle bana gerçeği
    budalaca kocaman bir soru bu
    ne söyleyeceğini bilmiyor Pierre
    mahvolmuş kadının Pierre dediği adam
    şefkatle gülümsüyor belki
    ve tekrar ediyor
    Haydi sakin ol
    bırak bu çılgınlığı
    ama bilemiyor doğru mu söylediği
    ve görmüyor
    göremiyor
    gülümserken ağzının büzüldüğünü

    bunalıyor
    sanki boğazına sarılıyor herkes
    verdiği sözlerin tutsağı olmuş
    hesap soruluyor kendisinden
    karşısındaki
    bir hesap makinesi
    aşk mektupları yazan bir yazı makinesi
    sarsıyor onu
    sarılıyor ona
    Pierre söyle bana gerçeği
  • Cevapsız kalan her bir soru gibi, bu soru da, gün geçtikçe, daha bir yiyip bitirmeye başladı beni.
    Ferit Edgü
    Sayfa 421 - Sel Yayıncılık