1000Kitap Logosu
Sivilce probleminiz varsa
Akne (sivilce) problemi olan arkadaşlara önerim 1.E vitamini içeren gıdalar fındık yerine badem tercih edin (E vitamini açısından badem önemli bir kaynak) bademi çiğ soğanla beraber alırsanız soğanın icindeki selenyumla bademdeki E vitamini sinerjik bir etkileşim oluşturur ve e vitamininin etkinliği artar 2.A vitamini içeren gıdalar daha çok turuncu meyve sebzelerde bulunur. (Portakal, havuç, bal kabağı gibi) dermotolojide sivilce ilaçlarında genellikle a vitamini türevleri vardır. 3. Çinko içeren gıdaları tüketin. balık, kabak çekirdeği, çiğ badem,ceviz 4. Yarım yağlı veya yağsız sütten uzak durun. fermente süt ürünlerini ( yoğurt,kefir) tercih edin 5. Sabahları 1 tatlı kaşığı organik sirke eklenmiş limon suyu için 6. Glisemik indeksi yüksek gıdalardan (şekerli unlu gıdalar, tahıllar) uzak durun ...
Atasözü, Deyim, Argo-Jargon, Mani, Söz Sanatları, Demokles
__Türk Atasözleri__ _Dünyayı sel bassa, ördeğe vız gelir. _Altın leğenin, kan kusana ne faydası var? _Horoz ne kadar öterse ötsün, civciv, tavuğun dıkdıkına bakar. _Ölmüş koyun, kurttan korkmaz _Her deliğe elini sokma. Ya yılan çıkar ya çıyan. _Kedi törpüyü yalar da kanlar çıktıkça oh der. _Yük altında eşek anırmaz.(Ağır iş altında ezilen kişi, daha ağır yük istememeli) _Maymun yoğurdu yemiş, artığını ayının yüzüne sürmüş (Açıkgöz kimseler, işledikleri suçu başkalarının üstüne yıkmayı bilirler) _Yavuz hırsız ev sahibini bastırır. _Elmas çamura düşse yine elmas _Rüzgâr eken fırtına biçer (tepki çekecek bir iş yapan kimse sert tepkilerle karşılaşır.) _Sıçılacak ağız göte yakın gelir(hakaret görmek kendi yüzündendir) _Şahin ile deve avlanmaz _Sinek küçüktür ama mide bulandırır. Sinek pekmezciyi tanır . _Arife tarif gerekmez. _Ar dünyası değil, kar dünyası. _Yazın harmana sıçan öküzün kışın yemlikte ağzına gelir. (Kötü işler yapan kişi, ileride, yaptığı kötülüklerle karşılaşır.) _Haddini bilmeyene bildirirler. _Bir günlük beylik, beyliktir. _Edebi, edepsizden öğren. (Ne yapılmaması gerektiğini öğrenerek ne yapması gerektiğini öğrenir) _Dilencinin torbası dolmaz. _Yılana yumuşak diye el sunma. Yılan ne kadar eğri gitse deliğine doğru girer. Yılanın başı küçükken ezilir. _Yiğidi öldür; hakkını yeme. (Bazı yanlışlar üzerinden bir insan tamamen yargılanamaz) _Parayı domuzun boynuna takmışlar da Domuz Ağa! diye çağırmışlar _Deliye her gün bayram. _Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış. _Sarhoştan deli bile korkar. (Sarhoş, deliden daha delice davranışlarda bulunur.) _Ölüsü olan bir gün ağlar; delisi olan her gün ağlar _Katranı kaynatsan olmaz ki şeker, cinsini sevdiğim cinsine çeker. _Zırva tevil götürmez. (Saçma söz, niteliğini değiştirmez.) _Yalancının evi yanmış, kimse inanmamış. _Kazan taşarsa kepçenin değeri olmaz. _Ahlatın iyisini ayılar yer. _Eşeğe altın semer vursalar yine eşektir. _Adam adamdır, olmasa da pulu; eşek eşektir, olmasa da çulu. _Bıçak, sapını kesmez. _Bir pire için bir yorgan yakılmaz _Kan kus, kızılcık şerbeti içtim de(Kişisel dertlerimiz içimizde kalmalı) _Akıl olmayınca ne yapsın sakal. _Altın anahtar, her kapıyı açar. _Alışmadık götte don durmaz. _Kapıyı kırarsan odun çok olur. _Aslandan aslan doğar! _Erkek arslan arslan da dişi arslan arslan değil mi? _Arslan kocayınca sıçan deliği gözetir _Ağaçtan maşa, aptaldan paşa olmaz _Ağustos'tan sonra ekilen darıdan, bal vermeyen arıdan, sabah erkeğinden sonra kalkan karıdan hayır gelmez! _Adam kıtlığında keçiye Abdurrahman Çelebi derler. _Ayıya sormuşlar mesleğin ne diye? Berberlik demiş. Amma da eline yakışır ya demişler!” _Ayının bildiği 40 türkü, 40’ı da armut üstüne. _Arkalı it kurdu boğar. _Teyzemin taşağı olsa dayım olurdu(Varsayımla düş kurularak bir şey elde edilemez) _Şahin gözünü ette açmış; karga gözünü bokta açmış. (Kişi ana baba ocağında ne görmüşse öyle yetişir.) _Çirkefe taş atma, üstüne sıçrar _Üslup insanın ta kendisidir _Baş dille tartılır. _Dil yüreğin kepçesidir _Sorma kişinin aslını, sohbetinden bellidir _Kel kız teyzesinin saçıyla övünür. _Her şey incelikten insan kabalıktan kırılır. _Halka verir talkını, kendi yutar salkımı _Kabul olunmayacak duaya amin denmez _Kimse, ayranım ekşi demez _Her gün baklava börek yense bıkılır. _Aceleci sinek süte düşer. _Keçiye içki içirmişler kurdun evini sormuş. _Sıçana rakı içirmişler, kediye meydan okumuş. _Eceli gelen fare kedi taşağı kaşır. _Sakalda keramet olsa, keçi şeyhlik ederdi. _Kedi, yavrusunu yerken sıçana benzetir. _Karınca kanatlanınca serçe oldum sanır. _Aç kurt arslana saldırır. Aç tavuk kendini buğday ambarında sanır. Acıkmış kudurmuştan beterdir. Aça dokuz yorgan örtmüşler, yine uyuyamamış. Aç anansa da kaç. Aç, aç ile yatınca arada dilenci doğar. Aç elini kora sokar. Aç kurt yavrusunu yer. Aça dokuz yorgan örtmüşler, yine uyuyamamış. Açın imanı olmaz. Aç arslandan tok domuz yeğdir _Çul içinde arslan yatar. _Ummadığın taş baş yarar. Uyuyan yılanın kuyruğuna basma. Ürkütme kurbağayı, yiğit edersin. Sarmısağı gelin etmişler, kırk gün kokusu çıkmamış. _Şahin küçük, et yer; deve büyük, ot yer. Siyah inekten beyaz süt sağılır (Kişi, görünüşüne göre değil, yeteneğine göre iş yapar.) _Alim ile eyle ülfet, alırsın mertebe! Cahil ile etme sohbet, dönersin merkebe! Alim ile sohbet etmek lal-ü mercan, incidir; Cahil ile sohbet etmek günde bin can incitir. _Zor kapıdan girerse, şeriat bacadan çıkar. (Zorbalığın hüküm sürdüğü yerde din ve yasa buyrukları yürümez.) _Yağmur yağsın da varsın kerpiççi ağlasın. (Yağmurdan zarar görecekler bulunabilir. Ama yararlanacaklar o denli çoktur ki zarar görecekler düşünülmeyebilir.) _Nush ile uslanmayanın hakkı tekrir, tekrir ile uslanmayanın hakkı kötektir (Azarın kötü yoldan döndüreceğini ifade eder.) _Baban bana öğüt verirken, ben inek gözünde kırk sinek saydım. _Bal olan yerde sinek de bulunur. _Beleş peynir fare kapanında bulunur. _Az ateş çok odunu yakar _Adamın iyisi alışverişte belli olur. _Bir söz bin büyüye bedeldir. _Balık ağa girdikten sonra aklı başına gelir. _Bastığın yer bayram olsun. _Çalıda gül bitmez, cahile söz yetmez. _Eskiye itibar olsaydı bitpazarına nur yağardı. _Yel gelen deliği kapamalı.(Tehlikeye önlem alınmalı) _Yel kayadan ne koparır. (Sağlam işler, önemsiz etkilerle sarsılamaz.) _Vakitsiz öten horozun başını keserler. Vakitsiz açan gül çabuk solar. _Akıllı, sözünü aptala söyletir _Al ile arslan tutulur, güç ile sıçan tutulmaz. (Zekanızla daha güçlüyü yenebilir. Gücünüzle daha güçsüzü yenemezsiniz.) _Yavşak büyür bit olur, enik büyür it olur. (Kökeni neyse, kendisi de odur) _Ayağını sıcak tut, başını serin; gönlünü ferah tut düşünme derin. _Tabancanın dolusu bir kişiyi korkutur, boşu kırk kişiyi. _Taşıma su ile değirmen dönmez _Terziye dinlen demişler, ayağa kalkmış _Sevda geçer yalan olur, sonra sokar yılan olur _Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer. _Orman olur da domuz olmaz mı? _Maşa varken elini ateşe sokma. _Mezar taşı ile övünülmez. (insan, atalarıyla değil ancak kendi değeriyle övünebilir) _Alçacık eşeğe herkes biner _Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az _Kartalın beğenmediğini kargalar kapışır. _Karga şakırdamış bülbülüm sanmış. _Gölgesinde oturulacak ağacın dalı kesilmez _Derin su yavaş akar _Bin nasihatten bir musibet yeğdir. _El yumruğu yemeyen kendi yumruğunu değirmen taşı sanır. _Cumhura muhalefet kuvve-i hatadandır. (Halkın tuttuğu bir davaya karşı çıkılmaz) _Dost için ölmeli, düşman için dirilmeli. Dost dostun ayıbını yüzüne söyler. Dost ağlatır, düşman güldürür. Dost acı söyler. _Eşeği süren osuruğuna katlanır. Gönül düştü bir boka o da misk gibi koka. _Kesilen baş yerine konmaz _Irmaktan geçerken at değiştirilmez. _Kalem kılıçtan keskindir. _Leyleğin ömrü laklaka ile geçer. _Kartalın beğenmediğini kargalar kapışır. _Kaymağı seven mandayı yanında taşır. _Karga şakırdamış bülbülüm sanmış. _Kel ölür, sırma saçlı olur; kör ölür, badem gözlü olur. _Yiğidin malı meydandadır. (Cömert kimsenin malı herkesin yararlanmasına açıktır.) _Yüz verdik Ali'ye geldi sıçtı halıya. (Kendisine boş yere önem verilen eğitimsiz kişi terbiyesizleşir) _Yağmurlu gün, tavuk su içmez.(Kaybedince anlaşılır) _Yazın yediğin hurmalar kışın götünü tırmalar. (Yaptığın hatanın, açgözlülüğünün bedelini ağır ödersin.) _Varsa pulun, herkes kulun; yoksa pulun, dardır yolun. _Vermeyince Mabut, ne yapsın Mahmut? (İnsan ne kadar çırpınırsa çırpınsın nasibinden fazlasına sahip olamaz.) _Ananın çıktığı dala kızı salıncak kurar. (Büyüklerinin tutumu çocuklara örnek olur.) _Alma soysuzun kızını, sürer anası izini. Arabanın ön tekerleği nereden geçerse art tekerleği de oradan geçer _Yavaş atın çiftesi pek olur. (Yumuşak huylu kimselerin öfkesi sert olur.) _Yağ yiyen köpek tüyünden belli olur. _Yerdeki yüze basılmaz. (Alçakgönüllü olanları kimse hor görmez) _Yularsız ata binilmez. (Bir disipline bağlı olmayan işin başına geçmek doğru değildir.) _Acı patlıcanı kırağı çalmaz. (Zorluğa alışık olanı yeni kötü durumlar etkilemez.) _Ak köpeğin pamuk pazarına zararı vardır. (kötü olan şey görünüşçe iyi olana benziyorsa iyinin değeri azalır.) _Adamın yere bakanından, suyun sessiz akanından kork _Ayranı yok içmeye, tahtıravanla gider sıçmaya _Ayıyı fırına atmışlar, yavrusunu ayağının altına almış. _Avradı er zapt etmez, ar zapt eder. _Azan Mevlasını da bulur, belasını da. _Her ağacın meyvesi olmaz. _Güttüğü iki keçi, ıslığı dağı taşı tuttu. _Gitti ağalar paşalar, kellere kaldı köşeler. _Doğmadık çocuğa don biçilmez. _Değirmende doğan sıçan, gök gürültüsünden korkmaz. _Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur. _Çok incelme, koparsın. _Cins horoz yumurtada öter. _Kedinin boynuna ciğer asılmaz. _Kimse kendi memleketinde peygamber olmaz. _Oynayamayan gelin yerim dar dermiş. _Bakmakla öğrenilse kedi kasap olur. . _Erkeğin şeytanı kadın. _Eşek bile bir düştüğü yere bir daha düşmez. Eşeğe cilve yap demişler, çifte atmış. Eşeğe rakı içirmişler; çulunu bahşış diye vermiş. _Göç dönüşü topal eşek öne geçer.(Toplum belli bir yönde ilerlerken sonuncu olanlar bu gidiş ters yön alırsa birinci olurlar) _Tek kanatla kuş uçmaz. _Tembele kapını ört demişler, yel eser örter demiş. _Yağmur olsa kimsenin tarlasına yağmaz.( Kimseye faydası yok) _Ateş olmayan yerden duman çıkmaz _Vuran mı yiğit, vur diyen mi? Vur diyen _Ahmak misafir ev sahibini ağırlar. _Adam hacı mı olur ulaşmakla Mekke'ye, eşek derviş mi olur taş çekmekle tekkeye? _Alçak yerde tepecik kendini dağ sanır. _Acemi marangozun talaşı tahtasından çok olur (Acemi, faydadan çok zarara yol açar. _Aksak eşekle yüksek dağa çıkılmaz _Akıllı köprü arayıncaya dek deli suyu geçer _Akılsız kafanın, ayak çeker zahmetini _Acar tazı çullu da belli olur, çulsuz da. _Al kaşağıyı gir ahıra, yarası olan gocunur (Bir yolsuzluğun sorumluları aranırken o işte kusuru bulunan kişi telaşa düşer.) _Allah fukarayı sevindirmek isterse önce eşeğini yitirtir, sonra buldurur _Ardında yüz köpek havlamayan kurt, kurt sayılmaz _Zan, herkes tükürür. _Avcı ne kadar hile bilse ayı o kadar yol bilir _Zannetmediğin yerden tilki çıkar _Zelzeleyi gören yangına razı olur _Zemheride(karakış) yoğurt isteyen cebinde bir inek taşır.(İmkansızı isteyen kimse, isteğini gerçekleştirecek çözümü bulmak zorundadır) _Zengine bir kıvılcım, güzele bir sivilce yetermiş _Zerdaliden kaval olmaz, al zurnadan haberi. (Bir işin iyi yapılabilmesi, gereken koşulların gerçekleşmesine bağlıdır) _Yarım elma, gönül alma. (Armağanın büyüğü küçüğü olmaz) _Yaş kesen, baş keser _Yük altında ancak eşek kalır.(kişi, iyiliğin altında kalmaz.) _Ak koyun kara koyun geçit başında belli olur. (Kimin ne olduğu önemli bir deneyimde anlaşılır ) _Ak koyunun kara kuzusu da olur _Akrabanın akrabaya akrep etmez ettiğini. _Atılan ok geri dönmez. _Atın ölümü arpadan olsun. _Arpa verilmeyen at, kamçı zoruyla yürümez _Attan düşen ölmez, eşekten düşen ölür. (Eşek çifte atar) _Ateş ile barut bir arada olmaz. _Ata et, ite ot verilmez _Asılmış adamın evinde ipten söz edilmez. _Üç kuruşluk eşeğin beş paralık sıpası olur _Ürümesini bilmeyen it, sürüye kurt getirir _Tarlanın taşlısı, kızın saçlısı, öküzün başlısı _Tek kanatla kuş uçmaz _Teyze, ana yarısıdır _Topalla gezen, aksamak öğrenir _Şeytanın dostluğu darağacına kadardır. _Şimşek çakmadan gök gürlemez _Şapkası dar gelen, başım büyük sanır. _Sağırlar birbirini ağırlar _Sen ağa ben ağa, bu ineği kim sağa _Sen bir garip Çingenesin, telli zurna nene gerek. _Söz var, dağa çıkarır; söz var, dağdan indirir _Soğuk su, sıcak aş diş düşmanı, genç avrat koca herifin baş düşmanı. _Sopayı yiyen eşek, atı geçer. _Söyleme dostuna, o da söyler dostuna. Bir gün olur kül basarlar postuna. _Pisboğaz ile boş boğaz, beladan kurtulmaz. _Pire itte (köpekte), bit yiğitte bulunur.( kabadayıların ve eşkiyaların hijyen eksikliği yiğitliğin şanındandır) _Öfke baldan tatlıdır. _Okumayı sevmeyene dokuz hoca az _Oynamasını bilmeyen kız; yerim dar demiş. _Malını yemesini bilmeyen zengin her gün züğürttür. _Mart ayların çingenesidir _Misafir ev sahibinin kuzusudur. _Kabahat da gizli olmalı, ibadet de _Havada ahreni ile uçmayan kuşun sesi, tavadan gelir.(Denginle birlikte değilsen, zor duruma düşebilirsin) _Herkesin aklı bir olsa koyuna çoban bulunmaz. _Her yiğidin gönlünde bir arslan yatar _Her delinin başına bayrak dikilse bedestende bez kalmaz. _Her ağaç kökünden kurur. _Gelin altın taht getirmiş, çıkmış kendisi oturmuş. _Gönülsüz yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş. _Erkek sel, kadın göl. _Et tırnaktan ayrılmaz _Düğün değil bayram değil eniştem beni niye öptü. _Dünyada tasasız baş bostan korkuluğunda bulunur. Dertsiz bir kabak varmış, onun da başını kesip içini oymuşlar. _Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. _Denenmişi denemek ahmaklıktır. _Dede koruk yer, torununun dişi kamaşır. _Çanakta balın olsun, Yemen'den arı gelir. _Çingeneye beylik vermişler, önce babasını asmış. _Çürük tahta çivi tutmaz. Çürük iple kuyuya inilmez. _Bir korkak bir orduyu bozar. _Bir ağızdan çıkan bin ağıza yayılır _Beleş atın dişine bakılmaz _Zırva tevil götürmez (Saçma söz ne kadar mantıkla açıklanmaya çalışılırsa çalışılsın niteliği değişmez) _Zenginin horozu bile yumurtlar. _Kavanoz dipli dünya (Boş dünya) _Allah fukarayı sevindirmek isterse önce eşeğini yitirtir, sonra buldurur. _Altının kıymetini sarraf bilir. _Ağır otur ki bey desinler _Ayının bildiği 40 türkü, 40’ı da armut üstüne. ______ _Yabancı Atasözleri_ _Latin_ _Adalet erdemlerin kraliçesidir._Aptalın suskunluğu bilgelik sanılır._Böl ve Yönet._Çoğu için azı feda et._Eğer barış istiyorsan savaşa hazırlan._Geldim, gördüm, yendim.(Veni, vidi, vici)_Sanat sanat içindir._Sakalı ve hırkayı görüyorum ama filozofu göremiyorum._Üçüncü yol yoktur._Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir. _Zarlar atıldı. _Zorladılar ama ben de istedim. _İran_ _Cahiller okumuşların cevaplayamayacağı soruları sorarlar._Arının yuvasını yıkan, balın tatlılığıdır._İzlemek cehennemden daha yakıcıdır._Yedi derviş bir posta oturur da, iki hükümdar dünyaya sığamaz._Arapça bir dildir, Farsça yemeğin sonunda yenen tatlı, Türkçeyse sanat. _Meyvesini yediğin ağacın dalını kesme._İstanbulu bir kere gören ya İstanbula gelirken yolda ölür, ya İstanbulda, ya da İstanbul hasretiyle ölür. _İbrani_ _Komşunun sakalı yanarken kendi sakalını ıslat._İğne küçük ama yutamazsın. _Aptallar ve çocuklar gerçekleri söylerler._Sevgi bittiyse başlamamış demektir. _Çin_ _Sakın bir kaplanın kuyruğundan tutmayın, tutarsanız da sakın ama sakın bırakmayın. _Kalbinde yeşil bir dal bulundurursan şakıyan kuşlar gelir. _Kadına inanan, kendini aldatır. İnanmayan da kadını aldatır._Mahalledeki tüm köpeklerin aynı anda havlaması asla tesadüf değildir. _Kurbağa gökyüzünü, kuyunun ağzı kadar sanır. _Kimi insan, öldüğünde yalnız ölür. Kimi insan da öldüğünde alem ölür. _İnciler kumsalda bulunmazlar, eğer bir tane istiyorsan onun için dalmalısın._Elindekiyle yetinmeyen, elde edeceğiyle de yetinemez._Evlilik kale gibidir, dışındakiler girmeye, içindekiler çıkmaya uğraşır dururlar._Dağın tepesine hangi yoldan çıkarsan çık, manzara aynıdır. Ancak çıkarken gördüğün manzara farklıdır. _Özbek_ İğne kadar delikten, deve kadar soğuk girer._Yılan kovalarsa yola; deve kovalarsa yokuşa kaç._Civcivin şansı olsaydı, tavuğun memesi olurdu._Dayakla ayı bile molla olur. _Yunan_Korku, mantıktan daha kuvvetlidir. _Fransız_ Bir yanlışı haklı çıkarmaya çalışmak, onu iki kat büyütür._İspanyol ineği gibi Fransızca konuşma. _Ses çıkarmayan ve gürültü yapmayanlar tehlikelidir_Parmak bir şeyi işaret ediyorken parmağa bakan ahmaktır._Bir şey ne kadar çok değişirse, o kadar çok aynı kalır. _Aşk, eşeğe bile dans ettirir. _Rus_ Islak adam yağmurdan korkmaz._İnsanı elbisesine göre karşılar, bilgisine göre uğurlarlar._Savaşa giderken 1, denize girerken 2, evlenirken 3 defa düşün._Uyuyan tilki rüyasında tavuk görür _Polonya_İyi bir adam meyhanede bile bozulmayacak, kötü bir adamsa kilisede bile düzelmeyecektir. _Şeytan gidemediği yere, bir kadın gönderecektir. _Kargaların arasındayken kargalar gibi öt._Güzel bir kişi, her giysinin içinde güzeldir. _Alman_ Kargalarla yarenlik eden güvercinin tüyleri beyaz kalır, ama kalbi kararır._Hediye edilen atın dişine bakılmaz._Aşkta ve savaşta her şey mübahtır. _Tanrı karıncayı yok etmek isteyince, ona kanat takar. _Rica daima sıcak, teşekkür daima soğuktur. _Arap_ İki karısı olan erkek, iki ateş arasında kalan birine benzer. Hangi yana sokulsa yanar._Aç eşek semerini de yer. _Yılanın ısırdığı kedi, ip görse yılan sanıp kaçar. _Afrika _ Afrika'da her sabah bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa öleceğini bilir. Afrikada her sabah bir aslan uyanır. En yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa aç kalacağını bilir. Aslan ya da ceylan olmanızın bir önemi yoktur. Yeter ki güneş doğduğunda koşmak zorunda olduğunuzu bilin_Büyük ağaç devrilince, yapraklarını keçi yer. _İngiliz_ Erken kalkan kuş solucanı yakalar. _Cahil kral taç giydirilmiş eşektir._Şöhret kabiliyetin gölgesidir. _Abd_ İtle yatan bitle kalkar._Bir insan sana "eşek " derse umursama, ama 5 kişi sana "eşek" derse git kendine bir semer al._Sır dolu kalp zindan, kalbin sahibi gardiyandır. _Cesur adamın bakışı, korkağın kılıcından daha çok düşman titretir _İspanya_ Arının yediği bala dönüşür, örümceğin yediği ise zehre. _Onurlu insana soyağacı sorulmaz. _Laz_Bok at, yapışmazsa izi kalır. _Kızılderili_ Yeryüzü, bize atalarımızdan miras kalmadı, çocuklarımızdan ödünç aldık._Avlayacaksan en zayıf geyiği avla, çünkü sağlam olanlar yeni neslin devamını sağlayacaktır_Bütün dinler Tanrı'ya dönüş yolunda bastığımız taşlardır. _Dur, dinle. Hep konuşursan hiçbir şey duyamazsın._Gözlerde yaş yoksa, ruh gökkuşağına sahip olamaz. _İnsan iki ruhludur. İçinde bir iyi köpek bir de kötü köpek kavga eder. Hangisini daha çok beslersen o kazanır. _Kartalı vuran kendi tüyünden yapılmış oktur. ______ __Deyimler__ _İfadeyi daha etkileyici kılmak amacıyla söylenen söz öbekleridir. _Sinekten yağ çıkarmak. _İçine kurt düşmek. _Kuru kalabalık. _Akıntıya kürek çekmek. _Ar damarı çatlamak. _Ateşle oynamak. _Barut fıçısı gibi. _Başından kaynar su dökülmek. _Canlı cenaze. _Ciğeri beş para etmemek. _Cin çarpmışa dönmek. _Ciğerini okumak. _Çirkefe taş atmak. _Dağ doğura doğura fare doğurdu. _Dananın kuyruğu kopmak. _Danışıklı dövüş. _Devede kulak. _Dingonun ahırı. _Eceline susamak. _Maymun iştahlı. _Kuyruklu yalan. _Hüsnükuruntu. _Yuvarlanıp gitmek. _Gözü ısırmak. _Ayranı kabarmak _Öfkelenmek. _Kof çıkmak. _Kök salmak. _Turşu gibi olmak. _Ayıkla pirincin taşını. _Ayak takımı. _Ayaklı kütüphane. _Abes kaçmak. _Abesle iştigal etmek. _Ağzında bakla ıslanmamak. _Ağzından bal damlamak. _Aklına düşmek. _Ali Cengiz oyunu. _Allak bullak etmek. _Altı kaval, üstü şeşhane. _Anasının nikâhını istemek. _Ateş püskürmek. _Ayağını yorganına göre uzatmak. _Beterin beteri. _Çar çur etmek. _Çetin ceviz. _Çiçeği burnunda. _Edebiyat yapmak. _Ha Hoca Ali, ha Ali Hoca. _Hık demiş burnundan düşmüş. _Kalıptan kalıba girmek. _Kapalı kutu. _Keçileri kaçırmak. _Küçük dilini yutmak. _Nabza göre şerbet vermek. _Nabzını yoklamak. _On parmağında on kara _Renkten renge girmek. _Renk vermemek. _Ruhunu teslim etmek. _Sakız gibi yapışmak. _Şeytan dürtmek. _Şeytanın yattığı yeri bilmek. _Taş yürekli. _Tavşan yürekli. _Voli vurmak. _Yangına körükle gitmek. _Yanlış ata oynamak. _Yıldızı sönmek-parlamak. _Nato kafa nato mermer(Söz anlamaz taş kafa) _On parmağında on kara (iftira atmayı huy edinmiş) _Şeytanın yattığı yeri bilmek(kurnaz) _Zemheri zürafası(Kışın ince elbise giyip gezenler için söylenir.) _Damokles'in Kılıcı_ _Kişiyi korku ve baskı altında tutan büyük tehdit. İdareciler, makamlarının büyüklüğüne aldanmamalı, o makamların büyüklüğünün, taşıdığı sorumluluktan geldiğini hiçbir zaman unutmamaları gerekir. _Demokles, M.Ö. 400. Hâkim Diyonisyüs’ün yardımcısıdır. Demokles, sarayında sürülen debdebeden dolayı efendisinin herkesten daha mutlu olduğunu anlatırmış. Diyonisyüs ise, görünüşte çok gösterişli olan bu saray hayatının aslında ne kadar ağır bir sorumluluk ve sıkıntı taşıdığını Demokles’e anlatmak istemiş. Bir gün bir ziyafette, Demokles’i kendi yerine geçirmiş. Hizmetçilere, kendine nasıl hizmet ediyorlarsa Demokles’e de aynı şekilde hizmet etmelerini istemiş. Bu durumdan çok zevk alan Demokles, büyük bir keyifle kendinden geçtiği bir sırada, başını yukarı şöyle bir kaldırdığında; tepesinin üstünde, ağzı keskin, sivri bir kılıcın, bir at kılıyla asılı durduğunu birden bire görmüş ve heyecandan elindeki bardağı yere düşürmüş. Böylece iktidar koltuğunun, dışarıdan göründüğü kadar, rahat bir yer olmadığını anlamış. __________ __Argo - Jargon__ _Zoka-tuzak, cartayı çekmek-ölmek, bilezik-kelepçe, hanımevladı-çıtkırıldım, kıtır atmak-yalan söylemek, kaynatmak-unutturmak, kalıbını basmak-bir şeyi güvenle doğrulamak, kafa ütülemek-çok laf edip tedirgin etmek, hödük-görgüsüz, madara olmak-kötü duruma düşmek, sinek avlamak- boş oturmak, gır gır geçmek-alay etmek, aynasız-polis, düdük makarnası-aptal, duman etmek–yok etmek, zırtapoz-utanmaz, zemzem kuyusuna işemek-herkesi iğrendirip kızdıran kötü bir iş yapmak, zımbalamak-bıçaklamak, yaylanmak-çekilip gitmek, traş-yalan, racon -yöntem, piliç gibi-sevimli kız, postu deldirmek-kurşunla vurulmak, ördek-yolcu, orostopolluk-kurnazca iş, oltayı yutmak-aldanmak, mayası bozuk-karaktersiz, madik atmak-dolap çevirmek, küp-sarhoş, kopil-arsız sokak çocuğu, hırbo-sersem, hava gazı-boş laf, eşekten düşmüş karpuza dönmek-çok sarsılmak çuvallamak-başaramamak, cart kaba kağıt-yüksekten atana karşı söylenen söz, caka-gösteriş, ayvayı yemek-kötü duruma düşmek avantacı-çıkarcı, atma Recep,din kardeşiyiz-söylediklerin hep yalan, alengirli-gösterişli, çizerim façanı-dağıtırım suratını _Aynı çevredeki ve düşüncedeki insanların, genel dilden ayrı olarak kullandıkları, herkesçe anlaşılamayan, kendilerine özgü sözcük ve deyimlerin yer aldığı özel dil. Argo, anadil içinde sonradan türetilmiş bir yardımcı dil olarak konuşulur. Argo küfür değildir fakat küfürlü argo terimler de vardır. En çok mizah ve küfürlü söyleyişlerdedir. Eskiden külhanbeyi ağzı denirdi. Ayaktakımı ağzı da denir. Argoda kelimeler örtük, şekilleri bozuk ve yerleri değiştirilmiş olabilir. Teşbih, istiare, mecaz, hüsni talil ve mübalağaya açık bir dildir. Suç dünyasında, kapalı topluluklarda, göçmenlerde, cinsellikle ilgili alanlarda, eğlence ve futbol dünyasında,internette bu özel dile has kelimeler kullanılmaktadır. Sokağın, çarşı pazarın dili argo ile doludur. Argonun bir özelliği gizliliğidir. Bunun sebebi suçlar ve sırlar, müstehcenlik ve kapalılıktır. Grup kimliğinde oluşan argo, özenti ve aykırı görünme, samimi konuşmaya çalışma dilidir._Çeşitleri : Cinsel argo, Dilenci argosu, Esnaf argo, Spor argosu, Şoför argosu… _________ _Belagat – Hitabet_ _Etkili ve Güzel konuşma sanatı. Terim olarak ise “meleke”(yetkinlik) ve “ilim” olmak üzere iki mânada kullanılmıştır. Batı dillerinde meleke anlamında belâgata karşılık eloquence, ilim anlamında da retotik kelimeleri kullanılmaktadır. Meleke olarak belâgat, sözün yerinde ve zamanında ifade edilmesidir. Belâgat için öncelikli şart fesâhattir(açıklık). Fesâhat ilgisini daha çok lafzı’n(söz) niteliklerine yöneltir; belâgat ise tek tek lafızla ilgilenmez, cümledeki kelimeleri birlikte ifade ettikleri mana ile ele alır. Daha sonra da bu ilgisini bütün metne yayar. Diğer bir ifade ile cümle ögeleri arasındaki ilişkiye yönelttiği dikkat tek bir cümlede kalmaz, o metindeki diğer cümlelere ve onların ögelerine de uzanır. _Belâgat bir ilim olarak üç kısma ayrılır: Meânî, beyân ve bedî‘. _Me’ânî, sözün duruma uygun bir şekilde nasıl ifade edileceğini, _Beyân, bir maksadın birbirinden farlı usullerle ne şekilde dile getirileceğini, _Bedî, ise maksadı ifadede yeterli olan söze mana ve âhenk açısından güzellik verme yollarını gösterir. _İbnü’l-Mukaffa‘a göre belâgat, sözü herkesin kolay kolay söyleyemeyeceği tarzda söylemektir. Câhiz’e göre lafızla mânanın güzellikte birbiriyle yarışması, yani mânadan önce lafzın kulağa, lafızdan önce de mânanın zihne süratle ulaşmasıdır. Rummânî’ye göre ise mânayı güzel ve uygun ifadelerle zihinlere ulaştırmaktır. _Söz Sanatları - Edebî Sanatlar_ _İfadeye zenginlik katmak, etkiliğini artırmak, monotonluğu kırmak ya da az sözle çok şey ifade etmek için kelimelerin düz anlamlarının dışına çıkarak ifade etme biçimleri. _Abartma (Mübalağa)_Bir şeyi, olduğundan daha büyük veya daha küçük göstermek _Konuşturma (intak)_İnsan dışındaki varlıkları konuşturma, onların ağzından söz söyleme sanatı. _Kişileştirme (Teşhis)_İnsan dışındaki varlıklara insana özgü özelliklerin verilmesi. _Benzetme (Teşbih)_İki şeyden zayıf olanın kuvvetli olana benzetilmesine denir. Aslan gibi _Karşıtlık (Tezat)_Birbirine karşıt olan durum, kavram ve fikirlerin bir arada kullanılması. _İroni: Etkiyi artırmak için, bir şeyin tersini söyleyerek alay etme. Ciddi görüntüsü altında, karşıt eylemi, çelişki noktasına çekmeyi hedefler. İroni mimik, jest ve tonlama ile söylemek istenenin altını, dolaylı çizer. _Kinâye (Değinmece)_ Bir sözün, benzetme amacı güdülmeden, hem gerçek hem de mecaz anlamını düşündürecek biçimde kullanılmasına kinaye denir. İğnelemede, hafif ve zarif biçimde alaya almada yararlanılır. Açıkgöz birine benziyor.” _Dokundurma (Tariz)_Sözün gerçek ve mecazlı anlamı dışında büsbütün tersini kastetmektir. Tarizde mecaz-ı mürsel ve kinayedeki ilgiler yoktur. Tarizin güzel olması söyleyişteki inceliğe bağlıdır. "Kefil olduğunuz gece bekçisi hakikaten güvenilir çıktı; üç gün sonra bizim kasayı yüklenip kayboldu." _İstidrâk_Över gibi görünerek yerme, yerer gibi görünerek övme mantığına göre oluşturulan bir edebi sanattır. _Hüsn-i ta'lil_ Her olayı güzel bir sebebe bağlama sanatı. Nedeni bilinen bir durumun gerçek nedenini bir yana bırakıp; onu hoşa gidecek hayalî bir nedenle açıklama sanatıdır. Güzel şeyler düşünelim diye yemyeşil oldu ağaçlar. _Tevriye_Sesteş bir kelimenin bir dizede, iki gerçek anlama gelecek biçimde kullanılmasına ve bir sözcüğün yakın anlamını söyleyip uzak anlamını kastetmeye denir. Sarımsak da acı amma evde lazım bir dişi _Tenasüp_ Şiirde birbiriyle ilgili, birbirine uygun sözleri birlikte kullanma sanatıdır. Arı gibi her çiçekten bal alırsın _Leff ü Neşr_söz simetrisi. Genellikle bir beyit içinde birinci dizede en az iki şeyi söyleyip ikinci dizede bunlarla ilgili benzerlik ve karşılıkları verme sanatıdır. Bu sanatta önce iki veya daha fazla unsur ayrı ayrı ya da kısaca zikredilir (leff), ardından bunlardan her biriyle ilgili ögeler anılır (neşr) _Tecahül-i arif_Bilineni bilmez görünmek nükteli şekilde gerçekleştirilir. Bunun için sanatkâr muhatabına cevabını bildiği sorular sorar. Böylece hem maksadı doğrudan söylemenin yeknesaklığı kırılır hem de söze nükte ve zarafet kazandırılmış olur. _Tekrir (Yineleme)_ Sözün etkisini güçlendirmek için sözcük ya da söz grubunu yineleme şeklinde yapılan söz sanatıdır. _Nida_Seslenme, hitap etme sanatı. Şiirde belli bir coşku, heyecan, şaşkınlık, acı, öfke... belirtmek için "hey, ey, ya..." gibi _İstifham_Okuyucunun dikkatini çekmek, duygu ve düşünceleri daha etkili kılmak için bu duygu ve düşüncelerin soru biçiminde verilmesidir. _Rücû (geri dönüş)_Anlatımı güçlendirmek için, söylenilen sözden vazgeçip daha güçlü bir söz söyleme sanatıdır. _Terdit_ Sözü veya anlatımı beklenmedik bir sonuca bağlayarak dinleyiciye, okuyucuya sürpriz yapmak, onu hayrete düşürmek şeklinde tanımlanabilecek bir edebî sanattır. _Telmih_ Hatırlatma sanatı. Bilinen bir hadise, kişi, nükte, fıkra, atasözünü dolaylı biçimde anlatma sanatıdır. _İrsal-ı mesel_ Atasözlerini kullanarak yapılan bir söz sanatıdır. _Dolaylama_Doğrudan kaleci demek yerine file bekçisi demek bir söz sanatıdır _Mecaz - İstiare (Eğretileme)_ Benzetme sonucu gerçek anlamından başka anlamda kullanılan sözlere. Türkçe eğretileme; Arapça mecaz, istiare denir. Bir ateş düştü canıma. _Mecâz-ı mürsel - Ad aktarması_ Gerçek anlamının dışına çıkmış bir sözcüğün benzetme amacı güdülmeden başka bir sözcüğün yerine kullanılması. Her sabah bir kase içerim. (Asıl kastedilen bir kase çorba içtiğidir.) _Mecâz-ı mürsel çeşitleri_ 1-Antonomazi: Lakap, unvan ya da bir cümlenin kullanıldığı bir mecâz-ı mürsel çeşididir. Führer" - Adolf Hitler 2- Eponim: Gerçek ya da hayali bir kimsenin adının bir şey için verilmesi. Elizabeth' zamanı Elizabeth devri adıyla tanımlanmaktadır. 3- Sinekdoş: Eş zamanlı anlam. Nesnenin sadece küçük bir parçasını sunarak bütününü anlatma yöntemidir. Sinema, fotoğraf veya resimde bir bıçak, cinayeti; bir martı, denizi; bir çan, kiliseyi veya Hristiyanlığı temsil amacıyla kullanılabilir. Sesli sinekdoş, ses yoluyla küçük bir parçadan bir bütünün algılanmasını sağlayan işitsel bir anlatım yöntemidir _Cinas _Yazılışları ve söylenişleri aynı, ama anlamları farklı iki kelimenin bir arada kullanılma sanatıdır. Yüz, kız… _Aliterasyon_Aynı sesin veya hecenin tekrarlanması. Seherlerde seyre koyuldum semayı, deryayı _Akrostiş – ilkleme_ Bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir sözcük meydana getirmesidir. _Lebdeğmez - Dudak değmez_ Halk edebiyatında, atışmada icra edilen bir söz sanatıdır. Dudakların birbirine değmesiyle çıkan harfleri kullanmadan yapılan atışmaya denir. Aşıklar dudaklarının arasına, dik pozisyonda bir iğne yerleştirip "doğaçlama" olarak, içinde b, f, p, m, v harfleri bulunmayan sözcükler kullanarak hem çalarlar hem de atışırlar. Çekil izzetle, uzlet kûşesinde _Ulama_Ünsüz ile biten bir kelimeyi ünlü ile başlayan bir kelime takip ettiğinde birinci kelimenin ikinci kelimeye bağlanarak söylenmesidir.[ _Aks (Çaprazlama) _ İki sözcüğün ya da sözcük topluluklarının yerleri değiştirilerek yapılan söz sanatına akis veya aks denir. Her inişin bir yokuşu, her yokuşun bir inişi vardır. _Tekellüm-i Ruh_ Şairin kendisini ölmüş varsayarak bu minvalde şiir söylemesidir. _intak_Kişileştirilen varlıklara, hayalî yaratıklara söz söyletme sanatı, dillendirme. __Mecaza Dayalı Sanatlar__ Teşbih (Benzetme), İstiare (Eğretileme), Mecaz (Değişmece), Mecaz-ı Mürsel (Ad Aktarması)Antonomazi,Eponim, Sinekdoş, Kinaye (Değinmece), Tariz (Tersini Söyleme) , Teşhis (Kişileştirme), İntak (Konuşturma) __Anlama Dayalı Sanatlar__İham, Tevriye (İki Anlamlılık), Tenasüp (Uygunluk), Leff ü Neşr (Sıralı Açıklama), Tecahül-i Arif (Bilmezlikten Gelme), Hüsn-i Ta’lil (Güzel Neden Bulma), Sihr-i Helâl, Mübalağa (Abartma), Tezat (Zıtlık), İstidrak, Tekrir (Tekrar Etme), Nidâ (Seslenme), İstifham (SorSorma), Rücu (Geriye Dönme), Tefrik, Kat (Kesme), Terdit (Geri Çevirme), İltifat, Telmih (Anımsatma), İrsal-i Mesel (Atasözü Söyleme), İktibas (Alıntı Yapma) __Söze Dayalı Sanatlar__Cinas, Aliterasyon, Asonans, Ulama, Seci, Kalp (Değiştirme), İştikak (Türetme), Akis (Yansıma), İade (Geri Çevirme) Tarsî, Akrostiş, Leb-Değmez (Dudak Değmez) __Düşünceye Dayalı Sanatlar__Tekellüm-i Ruh ___________ _Kubbealti Lugati - Türkçe sözlük_ _Farklı dönemlerdeki yazılı ve sözlü dil örneklerini 3 cilt halinde yaklaşık 3.650 sayfa, 61.000 madde, bunlardan türetilmiş 35.000 deyim ile 400 müellifin 1.000'e yakın eserinin taranmasıyla elde edilen 100.000 misalli temel başvuru eseri. Kubbealtı Lugatı'nın ilk bilimsel danışma toplantılarına 1971 yılında ilim ve fikir adamları ile Türk dili üzerinde çalışmış akademisyenlerden oluşan 12 kişilik bir heyetle başlanmıştır. Hazırlığı 1971, yazılması ise 1976 yılında başlayan Kubbealtı Lugatı 34 sene süren ciddi ve zahmetli bir çalışmanın sonunda 2005 yılında tamamlanmıştır." __________ _Konuşma adabı_ Kişinin konuşması, kendisinin bilgisi, görgüsü, saygısı, ahlak anlayışı, dünya görüşü hakkında bilgi verir. Kendisine ve çevresine saygısı olan kaba konuşmaz çünkü böyle bir durumda konuşma edep sınırlarının dışına taşmış olur. Kendinize saygınız yoksa başkalarına da saygı duymazsınız. Ne konuştuğunuz değil nasıl konuştuğunuz önemlidir. Kendi tarzınız, özgün bir üslubunuz olsun. İlginç konulardan bahsedin. Size düşünceniz sorulmadan cevap vermeyin… _Terminoloji : terimbilim.: bir bilim, bir sanat, bir meslek ya da bir teknik dalına özgü terimlerin tümü. _________ _Mânî_ _Halk edebiyatı nazım biçimi. Halk kültüründe goşa (koşa) olarak da bilinir. “Goşa” Türkçede çiftlenmiş (ikili) demektir. _Ay doğar elek gibi, Gün doğar melek gibi, Şu Karaman kızları, Turfanda kelek gibi _Uzunsun sırık gibi, Ekşisin koruk gibi, Ne gezesin sokakta, Yolunmuş tavuk gibi. _Çıktım incir ağacına, Yedim hamını mamını, Yere düşersen, Görürsün ananın … _Masa üstünde darı, darı üstünde arı, beni küçük sanmayın, bende isterim bir garı _Ayran yapar yayıklar, Kızlar fındık ayıklar, Harmanın kenarında, Titrer ince bıyıklar _Ağaç kartken bükülmez, Kökü büyür sökülmez, İyi adam ağzından, Kötü bir söz dökülmez _Havada yıldız, Nerden geliyon baldız, Sen git bacın gelsin, Yatamıyom yalnız. _Bahtiyarım bahtiyar, Ben istemem ihtiyar, İhtiyar mis kokar, Bıyığı pis kokar _Masa üstünde bardak, Yuvarlak mı yuvarlak, Türkiye’nin kızları, Hem dondurma hem kaymak _Birde Kalktım Ki Erken, Ne Oldu Öyle Derken, Yastığı Kemirmişim, Rüyada Mısır Yerken _Yaza yaza yaz geldi, pazara kiraz geldi, daha yazacaktım ki, ekonomik kriz geldi _Mani mani dedin, Başımın etini yedin, Al sana mani, Öpsün seni gulyabani _MİNİ MİNİ FARELER, RÜYAMA GİRDİLER, DAHA ÇOK YAZACAKTIM, KALEMİMİ YEDİLER _______ _Tekerleme_ _El alem ala dana aldı aladanalandı da biz bir ala dana alıp aladanalanamadık _Kızın biri kitap okurken ölmüş. Neden? -Satırbaşına gelmiş. _Ben kamyonu sürüyordum, Leonardo da vinci _Gözlüklerin numaralı mı? -Yok kale arkası…_Ali’nin selamı var. -Hangi Ali? -Şehirlerarası Otobüs terminali ________ _Fıkra_ _Temel asılırken, bu da bana ders olsun demiş. _Temek onuncu kattan yere çakılınca hemen kalabalık toplanmış. Hayrola temel, ne oldu burada demişler? Ben de bilmiyorum, yeni geldim demiş. _Vücutta bütün organlar şef olmak için yarışırken, göt kendini büzünce diğer organlar sıkışmış ve göt, şef olmuş. _Dünyanın en uzun fıkrası: Adamın biri lokantaya gitmiş ve 10 tane muz istemiş. Garson muzları getirince adam, birinci muzu soyup yiyip yere atmış, ikinci muzu soyup yiyip yere atmış, üçüncü… Garson sinirlenmiş ve beyefendi neden birinci muzu soyup yiyip yere attınız, ikinci muzu soyup yiyip yere attınız…demiş. Adam da:…………. ______ _Renk_ _Fuşya, galibarda, sıcak magenta(parlak mor)__ Horozibiği rengi__ Siklamen(bordo)__Çiğ köfte rengi__Denizkabuğu__Camgöbeği(açık yeşil ve mavi renklerinin karışımı)__Çivit mavisi, mavi ile mor arasındaki renk__ Alev kırmızısı__Gece mavisi__Ametist (mor gibi)__Akuamarin (açık turkuaz)__Bataklık yeşili(açık sisli yeşil)__Burgonya(koyu kırmızı)__Karolina mavisi__Kehribar(koyu sarı)__Kiraz kırmızısı__Koyu leylak(eflatun)__Kuşkonmaz(sisli yeşil)__Leylak__lavanta__Şarap rengi_Soluk gül__Kraliyet mavisi(koyu)__Kehribar(açık Turuncu)__Zeytin yeşili__Mandalina sarısı__Camgöbeği(yeşil mavi)__Ametist(açık eflatun)__Manolya__Hardalsarısı__Nar çiçeği(sıcak turuncu)__Yavru ağzı(sisli tutuncu)__Limon küfü(sisli sarı)__Kavunçi__ Palement mavisi(koyu)__Cyan(açık turkuaz)__Buz mavisi_Siyah, pigmentler ışığı yansıtmadığı tuttuğu için siyah olarak görünür. _Kraliyet mavisi _ Noel Yıldızı-Bethlehem Yıldızı'nın görüldüğü ve müneccimler tarafından İsa'nın doğumunun müjdelendiği gecedeki göğün rengini temsil eder. "Doğudan gelen bilge adamların" Kudüs'e seyahat etmek için yıldızdan ilham aldığı Matta İncili'nin doğum öyküsünde yer alır. ___________ L' Orgasmo ha 7 fasi fondamentali: 1)ASMATICA: ah ah.... 2)GEOGRAFICA: qui qui... 3)MATEMATICA: di + di +... 4)RELIGIOSA: o mio Dio.... 5) SUICIDA: sto per morire... 6)OMICIDA: se ti fermi ti ammazzo... 7) SCARAMANTICA: se non fai girare la barzelletta niente sesso per 5 anni...!!!! Io non rischio...
0 KAN GRUBU BESLENME LİSTESİ FAYDALI OLAN YİYECEKLER Et Ürünleri: Dana, sığır, koyun eti ve yabani hayvan eti (biraz yağlı olabilir); balık; taze köy yumurtası. Yağlar: Zeytinyağı, keten yağı, ceviz yağı, hayvani yağlar (iç yağı/kuyruk yağı) Sebzeler: Enginar, karalahana, brokoli, hindiba, marul, ıspanak, roka, maydanoz, pazı, her yeşil yapraklı sebze, turp(bilhassa karaturp), kırmızı pancar, soğan, sarımsak, kabak, balkabağı, Meyveler: İncir, üzüm (bilhassa kara üzüm), erik, mürdüm eriği, kiraz, vişne, greyfurt ve suyu, karadut, karpuz, mango. Baharatlar: Ceviz, kavrulmamış kabak çekirdeği, kırmızı pul biber, zencefil, safran, keçiboynuzu, zerdeçal, kimyon, kişniş,keten tohumu. Çaylar: Kuşburnu, mercanköşk, ıhlamur, yeşil çay, kekik, tarhun, biberiye, alıç, zeytin yaprağı, ayrıkotu Diğerleri: Hakiki bal ve doğal maden suyu YENİLEBİLECEK OLANLAR Et ürünleri: Tavuk, hindi ve yabani kuş eti Süt Ürünleri: Doğal üretim tereyağı, ara sıra kaymak, ev yoğurdu, ev yapımı kefir, doğal üretim çökelek, koyun ve keçipeyniri, eski kaşar, tulum peyniri - bunlar haftada 1-3 defa yenilebilir; koyun, keçi, deve sütü (inek sütü yalnızca sütlü tatlılarda tarçın ve zencefil ile tüketilebilir.) Sebze ve Meyveler: Her çeşit çiğ lahana (bağırsaklarda gaz yapan hariç); yer elması, börülce, barbunya, yeşil fasulye  patlıcan, kereviz, mandalina ve zararlılar kategorisine girmeyen her meyve, sebze ve yiyecek. Tahıllar: Pirinç ve ürünleri, karabuğday ve çeşitleri, nohut, çavdar ve çeşitleri, nişasta buğdayı (eski Türk buğdayı) çeşitleri; yerli mısır ve mısır ürünleri Kuruyemişler: Susam ve ürünleri (tahinin ayçiçeği yağı ile karıştırılmamış olmasına dikkat ediniz), ceviz, kavrulmamış veya yeni kavrulmuş çam fıstığı, fındık, badem ve badem yağı, kestane. ZARARLI OLAN YİYECEKLER Süt ve süt ürünleri (’’Yenilebilecek olanlar’’ hariç), buğday ve buğday ürünleri, yer fıstığı, karnabahar, portakal, aloe vera, domates salçası, kahve, siyah çay, mide ve bağırsaklarda gaz oluşturan her yiyecek ve içecek. Not: Sağlıklı insanlar zararlılara giren yiyecek ve içecekleri, doğal ve genetiği değiştirilmemiş ise ara sıra - iyileşme süresince değil - ölçülü olarak tüketebilirler. HERKES İÇİN ZARARLI OLAN YİYECEKLER Hazır dondurma, genetiği değiştirilmiş buğday ve ürünleri (bilhassa tip 405-550), genetiği değiştirilmiş mısır ve ürünleri, genetiği değiştirilmiş Amerikan soyası, rafine ve hidrojenize edilmiş sıvı yağlar, margarinler, kavrulmuş ve bekletilmiş kuru yemiş, ketçap, kimyasal sirkeler (beyaz sirke ruhu ürünleri), bayat yiyecekler, önceden pişirilip ısıtılmış yiyecekler, dondurma, sakız, hazır katkılı yiyecek ve içecekler, tatlandırıcılar, genetiği değiştirilmiş buğday ve mısır nişastası, glikoz, früktoz, katkılı piyasa zeytinleri, katkılı hazır turşular. Her türlü fabrika işlemi görmüş ambalajlı ürün (çaylar, salçalar, zeytinler)
B KAN GRUBU BESLENME LİSTESİ FAYDALI OLAN YİYECEKLER Et Ürünleri: Koyun, kuzu, keçi, hindi, tavşan ve yabani et, alabalık, sardalya, kırmızı levrek, mezgit, morina, havyar, beybalığı, taze yumurta, Süt Ürünleri: Yoğurt, doğal süt, doğal beyaz peynir, eski kaşar peynir, mozarella, koyun ve keçi sütü ve peyniri Yağlar: Zeytinyağı, içyağı/kuyruk yağı Karbonhidratlar: Yulaf ve çeşitleri, pirinç ve çeşitleri, doğal buğday ve çeşitleri, Sebzeler: Patlıcan, kereviz, kırmızı pancar, havuç, her çeşit lahana, karnabahar, patates, her biber, kara hindiba, maydanoz ve her tür yeşillik Bakliyatlar: Yeşil mercimek Meyveler: Erik, karpuz, muz, üzüm, incir, vişne, kiraz, frenküzümü, şeftali, turunçgiller (mandalina, portakal, greyfurt, limon) Kuruyemişler: Ceviz Baharatlar: Kimyon, çemen, pul biber, köri, reyhan (fesleğen), magnezyum sülfat (İngiliz tuzu), kişniş İçecekler: Papatya, kekik, lavanta, horozibiği, nane, yeşil çay, Diğerleri: Halis bal, pekmez ,magnezyum sülfat (İngiliz tuzu) YENİLEBİLECEK OLANLAR Et Ürünleri: Her et (tavuk ve kaz hariç), Süt Ürünleri: Tereyağı, kaymak, Karbonhidratlar: Arpa ve ürünleri Bakliyatlar: Barbunya, beyaz fasulye, inci fasulye, yeşil fasulye, Baharatlar: Sinameki, keçi boynuzu, nane, anason, kakao, nöbet şekeri, keten tohumu, kekik İçecekler: İşlem görmemiş çay, taze kahve Kuruyemişler: Tatlı badem Sebze ve Meyveler: Mantar, kabak, ”Zararlılar”a girmeyen her  çeşit meyve ve sebze, kestane ZARARLI OLAN YİYECEKLER Deniz hayvanları, tavuk ve kaz eti, her mercimek, nohut, yer fıstığı, Antep fıstığı, ayçiçeği çekirdekleri, susam ve ürünleri, mısır ve ürünleri, çavdar ve ürünleri, kara buğday ve ürünleri, enginar, aloe vera, Hindistan cevizi, her sıvı yağ (zeytin yağı, keten yağı hariç), kara biber, beyaz biber, domates salçası, soya sosu, tarçın. Not: Sağlıklı insanlar zararlılara giren yiyecek ve içecekleri, doğal ve genetiği değiştirilmemiş ise ara sıra - iyileşme süresince değil - ölçülü olarak tüketebilirler. HERKES İÇİN ZARARLI OLAN YİYECEKLER Hazır dondurma, genetiği değiştirilmiş buğday ve ürünleri (bilhassa tip 405-550), genetiği değiştirilmiş mısır ve ürünleri, genetiği değiştirilmiş Amerikan soyası, rafine ve hidrojenize edilmiş sıvı yağlar, margarinler, kavrulmuş ve bekletilmiş kuruyemiş, ketçap, kimyasal sirkeler (beyaz sirke ruhu ürünleri), bayat yiyecekler, önceden pişirilip ısıtılmış yiyecekler, dondurma, sakız, hazır katkılı yiyecek ve içecekler, tatlandırıcılar, genetiği değiştirilmiş buğday ve mısır nişastası, glikoz, früktoz, katkılı piyasa zeytinleri, katkılı hazır turşular. Her türlü fabrika işlemi görmüş ambalajlı ürün (çaylar, salçalar, zeytinler)
A KAN GRUBU BESLENME LİSTESİ FAYDALI OLAN YİYECEKLER Et Ürünleri: Balık: morina, sazan, sardalya, uskumru, kırmızı levrek Süt Ürünleri: Kefir ve kefir suyu; yoğurt ve yoğurt suyu Yağlar: Zeytinyağı, ceviz yağı, badem yağı, kuyruk yağı/iç yağı Karbonhidratlar: Buğday ürünleri ve ekmeği (amarant veya eski Türk buğdayı), çavdar ürünleri ve ekmeği, yulaf ürünleri ve ekmeği, karabuğday ürünleri Sebzeler: Börülce fasulye, soya ve ürünleri (soya doğal, genetiği değiştirilmemiş olmalı), enginar, hindiba, marul, havuç ve havuç suyu, kırmızı pancar ve suyu, semizotu ve suyu, kabak, pırasa, ıspanak, pazı, beyaz lahana, brokoli, yer elması, sarımsak, soğan, kereviz, maydanoz ve her türlü yeşil yapraklı sebze Bakliyatlar: Her tür mercimek, kuru fasulye (inci fasulye), nohut Meyveler: Kayısı, dut, incir, üzüm, kiraz, vişne, erik, greyfurt, limon, mürdüm eriği Kuru yemişler: Yer fıstığı, ceviz, kabak çekirdeği, acı badem, badem Baharatlar: Zencefil, zerdeçal, kakule (kardamone), hardal, kedi otu, keten tohumu, kimyon, kekik, biberiye, doğal yetiştirilmiş aloe vera, magnezyum sülfat (İngiliz tuzu), karanfil, sinameki Çaylar/İçecekler: Kuşburnu, taze kavrulmuş kahve, yeşil çay, biberiye, ıhlamur Diğerleri: Pekmez YENİLEBİLECEK OLANLAR Et Ürünleri: Tavuk ve hindi eti (kurban bayramlarında ve 10 - 14 günde bir defa koyun, kuzu eti yenilebilir), taze yumurta Süt Ürünleri: Koyun, keçi peyniri ve sütü, beyaz peynir, salamura peynir, eski kaşar, tulum peynir, mozarella; deve, koyun, keçi sütü (Peynirlerin sütü ve mayasına dikkat edilmelidir.) Diğerleri: Bal, nöbet şekeri, kestane, susam ve ürünleri, pirinç ve ürünleri, mısır ve ürünleri (yerli mısır, Amerikan genetiği değiştirilmiş mısır değil), arpa çeşitleri, barbunya, turp, nar ve “Zararlılar”a girmeyen meyve, sebze ve yiyecekler NOT: Kan grubu A olup 0 taşıyan gruplarda (A0) kırmızı et haftada bir tüketilebilir. 0 taşımayan A’lar ise (AA) kırmızı eti ancak iki haftada bir veya ayda bir tüketebilirler. AA’lar için bal tavsiye edilmezken, A0’lar ara sıra bal kullanabilirler. ZARARLI OLAN YİYECEKLER Her et (tavuk ve hindi hariç), deniz hayvanları (kerevit, kalamar v.b.) ve havyar, inek sütü, tereyağı ve herhangi sıvı veya katı yağ (balık yağı, dana iç yağı, zeytinyağı ve keten yağı hariç), patates, pul biber, domates, domates salçası, siyah çay, mandalina, portakal ve suyu, maden suyu Not: Sağlıklı insanlar zararlılara giren yiyecek ve içecekleri, doğal  ve genetiği değiştirilmemiş ise ara sıra - iyileşme süresince değil - ölçülü olarak tüketebilirler. HERKES İÇİN ZARARLI OLAN YİYECEKLER       Hazır dondurma, genetiği değiştirilmiş buğday ve ürünleri (bilhassa tip 405-550), genetiği değiştirilmiş mısır ve ürünleri, genetiği değiştirilmiş Amerikan soyası, rafine ve hidrojenize edilmiş sıvı yağlar, margarinler, kavrulmuş ve bekletilmiş kuruyemiş, ketçap, kimyasal sirkeler (beyaz sirke ruhu ürünleri), bayat yiyecekler, önceden pişirilip ısıtılmış yiyecekler, dondurma, sakız, hazır katkılı yiyecek ve içecekler, tatlandırıcılar, genetiği değiştirilmiş buğday ve mısır nişastası, glikoz, früktoz,  katkılı piyasa zeytinleri, katkılı hazır turşular. Her türlü fabrika işlemi görmüş ambalajlı ürün (çaylar, salçalar, zeytinler)
en çok doğal Omega 3 içeren gıdalar:
1. Somon, Norveç uskumru su, Palamut, hamsi ve sardelye gibi soğuk deniz balıkları. 2. Çayır ve çimenler de serbest dolaşıp, beslenen kuzu ve keçi gibi hayvanların etleri. 3. Çayır ve çimenlerde serbest dolaşıp beslenen tavukların yumurtaları. 4. Keten tohumu. 5. Semizotu. 6. Kabak ve ayçiçeği çekirdekleri. 7. Fındık fıstık ceviz badem
Mizah
BEKTAŞİ HİKAYE Bir Bektâşî ile Karadenizli bir kayıkçı denizde giderlerken fırtına çıkmış, deniz köpürmeye ve tekneye sular girmeye başlamış. Bektâşî'nin yüzü korkudan sararınca Karadenizli kayıkçı onu teskîn etmek için : "Ne korkaysun, Allah KERÎM'dur" deyince Bektâşî şu ârifâne cevâbı vermiş : Ben de ondan korkuyorum ya! İster misin O KERÎM ALLAH bizi balıklara İKRÂM etsin!.. ** Bektâşî'ye, "Neden hiç namaz kılmıyorsun?" diye sormuşlar. "Küçükken alıştırmadılar da ondan" demiş. "Olsun, bu yaşda da alışırsın hattâ kırk gün namaz kılarsan bir daha bırakamazsın" demişler. Bektâşî, "Siz üç gün bırakın da bakalım bir daha kılabiliyor musunuz?" demiş... DERSLER İnsân nefsi rahata ve tembelliğe pek meyyâldir. Zorluğa ve meşakkate sabretmek nefse hep ağır gelir. Nefsin hoşuna giden şeylere çabuk alışılır ve zamanla bu alışkanlıklar kemikleşir. İnsan böyle alışkanlıklar edindi mi tıpkı tiryâkîler gibi vazgeçmesi çok güç olur. Bu gibi alışkanlıklar edinmemek için nefs ile mücâhede etmek sonradan bırakmak için yapılacak mücâdeleden daha kolaydır. Ağaç yaş iken eğilir. Üstelik çocuklukda edinilen güzel huylar kalıcı olur. Sonradan zorlamayla yapılanlar, en ufak bir bahâne ile terk edilir. *, * Bektâşî'ye "Neden namaz kılmıyorsun? Sen Allah'dan korkmaz mısın?" diye sormuşlar. Bektâşî, "Cenâb-ı Hakk Kur`ân-ı Kerîm'de 'Lâ takrabü's-salâte/Namaza yaklaşmayın!' buyuruyor ya. Ben de O'nun emrini yerine getiriyorum" demiş. "Âyetin alt tarafını da okusana" demişler, "Ben hâfız değilim, bu kadarını bilirim" demiş. ** Vâizin biri Bektâşî düşmanıymış. Bir Bektâşî başında fâhirle gitmiş onun dersine oturmuş. Vâiz "Hah, tam fırsatını buldum, şimdi şuna bir yükleneyim" demiş ve başlamış saydırmaya, "Bektâşîler namaz kılmaz, oruç tutmaz, mülhiddirler, zındıkdırlar, bilmem ne" filan, söylemiş, söylemiş, vermiş, veriştirmiş. Bektâşî kalkmış, kıbleye dönmüş, tam hocanın karşısında namaza durmuş. Bütün cemaat de görüyor. Bir namaz kılmış ama, böyle uzun uzun, tadil-i erkân ile, hudû' huşû' ile, fevkalâde. Yani vâizi fiilen tekzîb ediyor, vâiz kılmaz diyordu, o kılıyor. Namazı da erkânıyla kılıyor. Bütün millet bir hocanın yüzüne bakıyorlar, bir Bektâşînin yüzüne bakıyorlar. Vaazdan sonra vâiz gelmiş, "Erenler, affedersin ben Bektâşîlerin namaz kıldığını bilmezdim" demiş. Bektâşî, "Ben bu namazı abdestsiz kıldım, bir de abdestli kılayım da sen bir de o zaman seyret" demesin mi! Makbûl-i Hazret-i Hakk olmağa kanı tâ'at Vuslat demine ermez kalan kişi riyâda ** Bektâşî bir bostanın yanındaki koca bir ceviz ağacının altına oturmuş, dinleniyormuş. Bir ara bostandaki kabaklara ve ağacın üzerindeki cevizlere bakarak düşüncelere dalmış. Kendi kendine "Ceviz ağacı kocaman, dalları da çok kalın, halbuki meyvesi küçücük, bostandaki koca kabak ise incecik bir sapın ucunda yetişiyor. Yâ Rabbi, ne acâib işin var. Şu kabağın bu ağaçda, şu cevizin de bu otun ucunda olması gerekmez miydi?" diye düşünürken ağaçdan kafasına bir ceviz düşmüş. Bektâşî hemen, "Estağfirullah Yâ Rabbi. Maazallah kabak ağaçda yetişseydi benim hâlim nice olurdu?" demiş. Hem Bektâşî Fıkrası hem de Nasreddin Hoca Latîfesi olarak anlatılan bu hikâyede aklın yetersizliği herkesin anlayabileceği bir tarzda ifâde edilmişdir. ** Bir Arnavud Bektâşî, yolda kadı ile karşılaşmış. Kadı, Bektâşîlerden hiç hazzetmeyen şerîatçı bir adammış. "Gel bakalım!" diyerek Bektâşî'yi yanına çağırmış. "Siz ne câhil heriflersiniz, siz şerîatı da bilmezsiniz" diyerek hakâret etmeye başlamış. Bektâşî'nin çok canı sıkılmış ama kadıya da ne desin. "Aman Efendim, olur mu hiç öyle şey. Ben şeyhimden okumuşumdur, nice esrâra vâkıf olmuşumdur" deyiverince kadı, "Peki öyleyse, söyle bakalım, İslâm'ın binâsı kaçdır?" diye sormuş. Bektâşî, hiç tereddüd etmeden, "Kırk on" diye cevap vermiş. Zavallı Bektâşî elli de diyemiyor. Kadı Efendi kulaklarına inanamayıp hayretle "Ne dedin ne dedin?" diye tekrar sorunca Bektâşî, yine "Kırk on" demesin mi. Kadı derhal adamlarına emir vermiş : "Yatırın bu pezevengi, iyice bir sopalayın da aklı başına gelsin" demiş. Dayağı yiyen Bektâşî, ayakları sopadan şişmiş vaziyetde, paşmakları elinde, yalınayak, perîşân bir halde, tekkeye gitmiş. Onun bu perîşân hâlini göre Şeyh Efendi, "Bre Mülâyim! Ne bu hâlin?" diye sorunca, başına gelenleri şeyhine anlatmış. Şeyh Efendi "Hay Allah cezânı kaldırsın! Beş deseydin ya" deyince Bektâşî, "Hiç beş der miyim! Kırk on dedim bir alay dayak yedim, ya beş deseydim muhakkak öldürürdü beni" demiş. Câhiller, keyfiyyetden çok kemmiyyete kıymet verirler. Câhillere göre bir şeyin kıymeti çokluğundan (cemaat, para, ibâdet, bilgi), büyüklüğünden (ev, binâ, araç), ağırlığından (yiyecek, içecek, gıda), yani zâhirî özelliklerinden ileri gelir. Ârifler ise kemmiyyete pek kıymet vermezler, keyfiyyete bakarlar yani her şeye evsâfına, kalitesine, faydasına yani sîretine göre kıymet biçerler. *** Adamın birisi, camiye gitmiş, ellerini açmış, Allah'a duâ ediyormuş. "Ya Rabbi, gözüm görmüyor, gözüme fer ver. Elimde kuvvet yok, elime kuvvet ver. Dizim tutmuyor, dizime şifâ ver. Ayağımda derman yok, ayağıma şifâ ver. Midem hazmetmiyor, mideme şifâ ver" diye rahatsız olan her uzvunu bir bir sayarak duâ ediyormuş...Adamın duâsına kulak misâfiri olan bir Bektâşî dinlemiş dinlemiş, sonunda adamın yanına sokularak "Allah senin tamiratınla mı uğraşacak!...Seni öldürür, yerine sapasağlam bir insan yaratır, olur biter" demiş... Bu latîfedeki nükte şudur ki, yaşlılığa ve onun sebeb olduğu bazı rahatsızlıklara çâre yoktur. Uzun yaşayan hiç kimse bu derdlerden kurtulamaz. Bu yüzden insan uzun ömür için duâ etmemeli, Allah'dan hayırlı ömür istemelidir... *** Alenen içki içmenin yasak olduğu devirde Bektâşî'nin biri, kimse görmeden rahat rahat demlenebilmek için mezarlığa gitmiş. Mezarlardan birine oturmuş, içmeğe başlamış. "Nasıl olsa burada beni kimse göremez" diye düşünerek keyifle içkisini içerken mezarlığa bir zabtiye girmesin mi!...Zabtiye, Bektâşî'ye sormuş : Mezarlıkda ne işin var, ne yapıyorsun burada? Hazırcevap Bektâşî, paçayı kurtarmak için hemen bir çâre düşünmüş ve demiş ki : Ben ehl-i dünyâ değilim, ehl-i kubûrdanım. Bizim dünyâlarımız ayrı siz bize karışamazsınız... Bektâşî'nin zekâsıyla alt edeceğini düşündüğü zabtiye de uyanık adammış, hemen taşı gediğine koymuş : Haa öyle mi, ben de zâten suâl meleğiyim. Mâdem sen ölüsün öyleyse ben de seni sorguya çekeceğim, haydi sorularıma cevap ver bakalım... Zabtiyeden hiç beklemediği böyle bir cevap alan Bektâşî çâresiz "Sor bakalım" demiş. Aralarında şu konuşma geçmiş : Dînin nedir? Müslümanım elhamdülillah. Ne vakitden beri müslümansın? "Kâlû belâ"dan beri müslümanım. "Kâlû belâ" ne demek? Ne demek olacak, "kâlû" ben geldim, "belâ" sen geldin demek! *** Vaktiyle tütün içmenin harâm olduğunu iddiâ eden sofulardan biri, bir meclisde, tütünün aleyhinde konuşdukça konuşmuş anlattıkça anlatmış en sonunda da iddiâsına bir isbât bulmuş gibi "Bu tütün denen meret öyle iğrenç bir şeydir ki, her tarlaya girip mahsûlünü yiyen domuzlar, tütün tarlasına katiyyen girmez. Domuz bile tütünden iğrenir" deyince o meclisde bulanan bir Bektâşî sofuya dönerek herkesin duyacağı bir sesle şöyle demiş : Allah Allah! Sofunun domuzunu çok görmüşdüm ama bu yaşıma geldim domuzun sofusunu hiç duymamışdım... muzafferozak.com Fâriğ ol aybın gözetme kimsenin Tâ ki Hakk setr eyleye aybın senin *** Hocanın biri vaaz esnasında Cenâb-ı Hakk'dan bahsederken "ne yerdedir, ne gökdedir, ne sağdadır, ne soldadır, ne altdadır, ne üstdedir" diye hep tenzîh tarafından anlatmayı sürdürünce orada bulunan bir Bektâşî "Yok diyeceksin ama cesâret edemiyorsun" demiş... *** Vaktiyle, bir Bektâşî babası hergün Sahaflar Çarşısı'ndan geçermiş. O devrin esnafı eğlence olsun diye, Bektâşî babası çarşıdan geçerken her seferinde kendi aralarında fısıldar gibi yaparak ama onun mutlakâ duyabileceği şekilde "Pezevenk geliyor, pezevenk gidiyor" diyerek alay ederlermiş. Baba erenler, buna fenâ halde sinirlenir ama her seferinde duymamazlıkdan gelir ve yoluna devam edermiş. Esnaf da keyifden dört köşe olur onu seyredermiş. Bir gün Baba erenler, çarşının üst kapısında durmuş ve çarşıya doğru dönerek var gücüyle "pezeveeeeenk" diye bağırmış. Tabii bütün esnaf "ne oluyor" diye hepsi birden dükkanlarından dışarı fırlamışlar. Baba erenler hiç bu fırsatı kaçırır mı? Hemen taşı gediğine koymuş : "Ben birinize seslendim, meğer siz ne kadar da çokmuşsunuz!" *** Ölüm döşeğindeki bir Ermeni, "Ben müslümân olacağım, bana hemen bir hoca bulun, bana îmânı telkîn etsin" demiş. Hemen bir hoca getirmişler. Ölmek üzere olan adamcağız, "Hocam, müslümân olmak için ne söylemem gerekiyorsa siz söyleyin ben de tekrâr edeyim" deyince hoca "Eşhedü" diyerek şehâdet cümlesini okumaya başlamış. Adamcağız da "Eşhedü" diyerek şehâdet getirmeye başlayınca orada bulunan bir bektâşî, minderi kaptığı gibi hemen adamın ağzına tıkamış. Bu acâib manzara karşısında hayrete düşen hoca, "Napıyorsun!" diye çıkışınca Bektâşî, "Bize gelince namaz kıl, oruç tut, zekât ver, hacca git diyorsunuz, ömür boyu anamızı ağlatıyorsunuz. Herif, bir ömür boyu yedi domuz etini, içti şarabı, keyfine bakdı. Şimdi son nefesde bir kerre "Lâilâheillallah Muhammedü'r-Resûlullah" deyip cennete gidecek. Yok öyle yağma. Girmesin pezevenk" demesin mi! Hikâyedeki nükte ve remzlere gelince; Bektâşî, hased illetine mübtelâ olan kimseye remzdir. Îmân ile müşerref olan Ermeni, Allah'ın ister maddî ister manevî her hangi bir lutfuna nâil olan kimseye remzdir. Hoca, sâhip olduğu nimetlerin başkalarında da bulunmasını isteyen ve bunun için gayret eden fedâkâr insanların remzidir. Hepimiz kendi hayâtımızda bu üç sınıf insanı müşâhede etmişizdir. En çok da hikâyedeki Bektâşî gibi hâsidlerle karşılaşmışızdır. Zîrâ insanların çoğu hased illetine mübtelâdır. Bu illet, çok tehlikeli bir manevi hastalıkdır ve her hastalıkda olduğu gibi dereceleri vardır. Yani her hâsid aynı değildir. Şöyle ki : Hasedin bir derecesi vardır ki kişi sâhib olduğu bir nimete başkasının da sâhib olmasına râzı olmaz, katlanamaz. Hikâyedeki bektâşînin bir gayr-i müslimin îmân etmesine râzı olamadığı gibi. Meselâ zengin bir patronun çalışanlarından birinin de kendisi gibi zengin olmasını istememesi gibi. Hasedin ikinci bir derecesi vardır ki, hased eden kişi, başkasının elindeki nimetin o kişide değil de kendisinde olmasını ister. Meselâ bir makâm sâhibine hased eder ve "O makâma ben ondan daha lâyıkım" der ve o makâmı ele geçirmek ister. Meselâ bir zenginin malına hased eder ve "O benim gibi fakir olsun, onun servetine ben sâhib olayım" der. Bu ilkinden daha beterdir. Hasedin üçüncü bir derecesi daha vardır ki, kendisi de aynı nimete sâhib olduğu halde, başkasının elindeki nimetin çıkması için kendi elindekinden vazgeçmeye razıdır. Meselâ hased ettiği kişi hasta olacaksa, kendisi de hasta olmaya razıdır. Hased ettiği kimse malını-mülkünü kaybedecekse kendisi de kaybetmeye razıdır. İşte bu en beteridir. Hased, hased edene çok büyük zarar verdiği gibi tedbîr alınmazsa hased edilene de büyük zararlar verebilir. Nitekim Kur`ân-ı Kerîm'de "ve min şerri hâsidin izâ hased" âyetiyle hasedçinin şerrinden Allah'a sığınmak gerektiği yani ancak Allah'ın himâyesine girerek hâsidin şerrinden korunabileceğimiz beyân ediliyor. Hasedin hasedçiye verdiği zarar, şu hadîs-i şerîfde pek açık sûretde beyân edilmişdir : "Ateş odunu nasıl yok ederse, hased de iyi amelleri öyle yok eder". Az belâ sanma efendi hasedi Mahveder hâsidi kendi hasedi DİĞER NÜKTE Y Ehlullahdan bir zâta sormuşlar : - "Efendi Hazretleri, siz son derece güler yüzlü ve neş'elisiniz fakat zâhidler hep asık suratlı oluyorlar, bunun sebeb-i hikmeti nedir?" Hazret şöyle cevap vermiş : - "Evlâdım, herkes gideceği yeri görüyor, onlar cehennemi görüp suratlarını asıyorlar, biz de cenneti görüp neş'eleniyoruz"... *** Hocaefendi, Kurban Bayramının birinci günü câmide vaaz etmiş, bayramın dördüncü günü, bir adama rast gelmiş, ağlıyor adam. Adam sarhoş, çekmiş kafayı iyice, dumanlı. Önüne çıkmış, "Hocaefendi, ver elini öpeyim" demiş. Hoca kızmış, "Estağfirullah" deyip elini çekmiş. "Hocaefendi, o günkü vaazın tesiriyle hâlâ ağlıyorum" deyince Hoca, "Peki vaazın neresine ağlıyorsun oğlum" demiş. "Efendim, bayram sabahı bir vaaz ettiniz ya. Hani Şam'da bir kadın, kızını kesmek için yere yatırdı, yer titredi, yerden bir keçi çıktı ya, işte ona ağlıyorum" demiş. Hoca, "Ulan Allah cezânı kaldırsın. Şam değil Mekke, kadın değil İbrâhim aleyhisselâm, kız değil İsmâil Peygamber, keçi değik koç, yerden çıkmadı gökden indi. Hangi birini düzelteyim!" demiş. *** Efendi Hazretlerinin münâsebet düşdükçe lutfettikleri bir nüktedir : Bir meclisde birçok âlimler arasında ehl-i kemâl bir ârif zât da bulunuyormuş...O meclisde bulunan ilmine mağrûr bir zât, sırf bu ârifi mahcûb etmek için, sanki tahsîlini merâk ediyormuş gibi : "Efendim, siz nereye kadar okudunuz?" diye sormuş... Hazret, hiç tereddüd etmeden verdiği şu ârifâne cevâb ile soruyu soran zâtı mahcûb etmiş : "Maksûda kadar okudum efendim..." Bilenler bilir, "Maksûd" klasik Arapça dilbilgisi tahsîlinde okutulan temel kitaplardan birinin adıdır...Eskiden medreselerde önce "Emsile" sonra "Binâ" sonrda da "Maksûd" okutulurdu...Arapçaya lâyıkı ile vâkıf olmak için "Maksûd" kitabından sonra da birçok kitaplar okutulurdu..Yani "Maksûd"a kadar okumak zâhiren ancak bir tevazu ifâdesi sayılabilir...Fakat Arapçada bu kelime "ulaşılmak istenen hedef, gâye, maksad" anlamına geldiği için Hazret'in cevâbı pek zarîf ve ârifâne olmuşdur... *** Y Vaktiyle bir pâdişah ile sadrazamı tebdîl-i kıyâfet etmişler, şehrin hâricinde dolaşıyorlarmış. Yolda bir çobana rast gelmişler. Pâdişah, sadrazamına dönüp, "Sor bakalım şu çobana, yağmur yağacak mı yağmayacak mı? Çobanlar bilir". demiş. Sadrazam, çobana seslenip, "havada yağmur var mı?" diye sorunca çoban, hemen sürüdeki keçilerden birinin kuyruğunu kaldırıp hayvanın kıçına bakmış ve cevap vermiş, "Yok, yağmayacak". Pâdişâh, nasılsa yağmur yağmayacak diye, biraz daha gezmek istemiş ve bir mikdar daha yol almışlar. Fakat kısa bir müddet sonra dehşet bir sağanak boşanmış.Tabii açık arazide saklanacak bir yer olmadığı için ikisi de fenâ halde ıslanmışlar. Fakat nedense sadrazam gülmeye başlamış. Pâdişâh sadrazamın gülmesine bir manâ veremeyip, "Yâhu ne gülüyorsun?" diye sorunca, sadrazam şu cevâbı vermiş, "Nasıl gülmeyeyim pâdişâhım, keçinin kıçından rasadhâne, çobandan da râsıd yani meteorolog olursa insan bu hâle gelir. Ona gülüyorum". Cenâb-ı Hakk, Kur`ân-ı Kerîm'de "Emânetleri ehline veriniz, adâletle hükmediniz" buyuruyor. Vazîfelerin ehline verilmediği, işlerin liyâkatsiz ve ehliyetsiz insanlara bırakıldığı yerlerde, dirlik düzenlik kalmaz. Ehil olmayanların yaptıkları işlerden hayır gelmez. *** Tımarhanede iki deli birden peygamberlik iddiasına kalkışmış. İkisi de peygamber olduğunu iddia edip sendin-bendin diyerek tımarhaneyi karıştırmışlar. Hastahânenin başhekimi bunları sanki aklı başında adamlarmış gibi dinleyip meseleyi anlamaya çalışırken ikisine de birer birer söz vermiş. Delilerden biri söz alıp, son derece ciddî bir uslûbla iddiâsını ispât için uzun uzun konuşmuş. Diğeri hiç istifini bozmadan sabırla sırasını beklemiş. Sıra ona gelince kendinden son derece emîn bir şekilde başhekime şöyle demiş : - Efendim, siz onun sözüne ne bakıyorsunuz, o düpedüz deli yâhu! NÜKTE Hikâyedeki tımarhâne, dünyânın, deliler de dünyâ menfaati için birbirleriyle durmadan mücâdele eden insanların remzidir. Doktor da, bu kavganın kimseye bir faydası olmadığını söyleyen âriflere ve mürşidlere remzdir. Delilerden birinin diğerini delilikle ithâm etmesi ise, bu bitmeyen kavgada herkesin kendisini haklı görüp, hep karşısındakini kabahatli bilmesine işâretdir. *** Vaktiyle bir paşayı Anadolu'da bir vilâyete vâli olarak ta'yin etmişler...Paşa o şehre varıp da konağına kurulunca adamlarına demiş ki : "Çağırın bakalım buranın ahâlîsinden ileri gelenleri de ne derdleri varmış dinleyelim"... Tabii hemen çağırmışlar...O beldenin esnafı, tüccarı ve sanatkârları arasından aklı başında, paşanın huzûrunda söz söyleyebilecek olanları toplamışlar ve vâlînin huzûruna çıkarmışlar...Vâli, büyük bir kibir ve gururla, toplananlara hitâben : "Söyleyin bakalım ne gibi derdleriniz var...Hemen çâresini bulayım, sizi o derdlerden hemen kurtarayım" Şehrin temsilcileri demişler ki : "Efendim, biz yüncülükle geçinen bir beldeyiz, bu sene bizim en büyük derdimiz şudur ki, yün kıtlığından dolayı bu yıl esnaf da, tüccar da, sanatkârlarımız da para kazanamadı...Borçlarını ödeyemediler...yeni yeni borçlara girdiler..." Daha bunların ağzında laf bitmeden bizim kibirli vâli hemen söze atılıp : "Amaaan, derd ettiğiniz şeye bakın...Ben de mühim bir derdiniz var zannettim...Bu derdin çâresi çok kolay...Bu sene yünü bol ekin, seneye yün çok çıkar, o zaman mesele kalmaz..." Bunu duyan halk, gülsün mü ağlasın mı bilememiş ve saraya şöyle bir dilekçe göndermişler... "Gönderdiğiniz vâlinin, yünün nerden çıktığından, buğdayın nerden bittiğinden haberi yok!...Bu adam mı koskoca şehri idâre edecek?..." Hattat Hâmid merhûmun kaleminden çıkan yukardaki levhada Sultan 3. Mustafa Han'ın şu kıt'ası yazılıdır... Yıkılupdur bu cihan sanma ki bizde düzele Devleti çerh-i denî verdi kamû mübtezele Şimdi ebvâb-ı seâdetle gezen hep hezele İşimiz kaldı bizim merhamet-i "lem yezel"e *** Y Adamın biri tımarhânenin önünden geçerken içeriye doğru seslenerek sormuş : İçerde kaç deli var? İçerdeki hastalardan biri şöyle cevap vermiş : Dışarda kaç akıllı var?!... Bakma nâdân olana husrev ü hâkân ise de Kıl nazar ehl-i dile hâk ile yeksân ise de *** Y İki kabadayı tekme-tokat, sille-yumruk kavgaya tutuşmuşlar...Kavgaya şâhid olan iyi niyetli bir adamcağız bunları ayırmak maksadı ile aralarına girince, ayırmak şöyle dursun, ikisinden birden yediği yumruklar yüzünden kafası-gözü yara bere içinde kalmış, canını zor kurtarmış...Kavgayı kenardan seyredenler, zavallı adamcağızın bu hâlini görünce endîşe ile sormuşlar : "Amca! Kafana bir şey oldu mu?" Adamcağızın cevâbı pek zarîf olmuş : "Evlâdım! Bende kafa olsa hiç bu adamların arasına girer miydim!..." "Filler tepişirken karıncalar ezilir" sözü darb-ı mesel olmuşdur, hepimiz habire tekrâr ederiz ama birçoğumuz bu sözden ders almayız...Akl *** Tımarhânedeki deliler, bir odanın anahtar deliğini bellemişler, sıraya girip devamlı o delikden bakıyorlarmış. Biri baktıkdan sonra diğeri onun yerine geçiyor ve bu böyle sürüp gidiyormuş. Bu hâle şaşıran bir doktor da delilerin arasına karışmış, nihâyet sıra ona gelmiş ve o da merakla delikden içeri bakmış. İlk bakışda bir şey göremeyince, birkaç defa daha sıraya girmiş ve aynı delikden birkaç defa daha bakmış ama her seferinde boş bir odadan başka bir şey göremeyince, delilere dönüp demiş ki : "Yâhu ne var bu odanın içinde? Ne bakıyorsunuz? Ben baktım, hiçbir şey görmedim" Deliler doktora sormuşlar : "Sen kaç kere baktın?" Doktor cevap vermiş : "Birkaç kere baktım" Deliler şu şaşırtıcı cevâbı vermişler : "Biz on senedir hiç durmadan bakıyoruz bir şey göremiyoruz, sen iki-üç kere bakmakla mı göreceksin!" Hikâyedeki nüktelere gelince; Hakîkati arayanlar, tıpkı hikâyedeki deliler gibi, bıkmadan, usanmadan çalışırlar. Böyle bir azimle sebât edilmezse hakîkat keşfolmaz. Hiç kimse, iki satır okuyarak, üç tesbih beş zikir çekerek hakîkati keşfedemez.Tıpkı kıymetli hazînelerin derinlerde saklı olması, değerli madenlerin yerin yedi kat altında bulunması gibi hakîkat hazînesi de gizlidir, ona ulaşmak için büyük bir cehd ve gayret lâzımdır. *** Y Adamın biri ağaca çıkmış. Adam ağacın tepesinde iken, büyük bir fırtına çıkmış. Rüzgarın şiddetiyle ağaç bir o yana bir bu yana yatıyor, adam da bildiği bütün duâları ediyormuş. Adam ağacın devrileceği korkusuyla "Yâ Rabbi bu belâdan kurtulursam bir deve kurbân edeceğim" diyerek nezirde bulunmuş. Biraz aşağı inince nezrini hemen şöyle değiştirmiş : "Yâ Rabbi buradan sağ sâlim inersem bir sığır keserim". Biraz daha aşağı inince adağını "koç keserim" diye değiştirmiş. İyice aşağıya yaklaşınca "bir keçi keserim" demiş ve nihâyet ayakları yere değince ne dese beğenirsiniz?! "Kendim çıktım kendim indim, sana ne oluyor!" diyerek yürüyüp gitmiş. Bu hikâye anlatıldığında herkes güler ve âdetâ hikâyedeki adamın hâliyle alay eder ancak insanların çoğu, hikâyedeki adam gibi zora düşünce Allah'ı hatırlar ama feraha ve rahata erişince hemen gaflete düşerek Allah'ı unuturlar. Nitekim bu hakîkat, Kur`ân-ı Kerîm'in birçok âyetlerinde böylece beyân edilmişdir. Çok sayıda âyet-i kerîmede zikredilmesi meselenin ehemmiyetine ve insanlardaki bu zaafın ne kadar yaygın olduğuna da işâretdir. Biz bir misâl olarak şu âyet-i kerîme ile iktifâ edelim : وَإِذَا مَسَّ الْإِنسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِّنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِن قَبْلُ Ve izâ messel insâne durrun de'â rabbehû münîben ileyhi sümme izâ havvelehu ni’meten minhü nesiye mâ kâne yed’û ileyhi min kabl. İnsanın başı derde girince, gönülden O’na yönelerek Rabbine yalvarır. Ama sonra Allah kendi tarafından ona nimet ve imkân verince, daha önce bütün acziyle gönülden O’na yalvardığını unutur. Sûre-i Zümer, Âyet 8 ** Adamın bir paraya sıkışmış, bir arkadaşından yardım istemiş. O arkadaşı demiş ki : Seve seve verirdim ama maalesef bende de para yok ama sana istediğin parayı verebilecek zengin birisini tanıyorum. İstersen sana onun yerini tarif edeyim, ona gidip benden selâm söylersen, ihtiyacın olan parayı verir... Paraya âcil ihtiyacı olan adamcağız ne yapsın, çâresiz arkadaşının teklifini kabul etmiş. Onun tarif ettiği yere gitmiş, o zengin adamı bulmuş, arkadaşının selamını söyleyip, ihtiyacı olan meblağı istemiş. O zengin adam şöyle demiş : Hay hay, elbette veririm ama bir şartla. Birazdan burada bir tren duracak, trenden yağ fıçısı gibi şişman ve kısa boylu, ensesi de kilise direği gibi kalın bir adam inecek, o adamın ensesine kuvvetli bir tokat vuracaksın. Ben de sana istediğin parayı vereceğim... Paraya ihtiyâcı olan adam "Ben nasıl böyle bir şey yapabilirim?...Ben o adama tokat atarsam, adam beni mahkemeye verir, başım belâya girer" diyerek vazgeçmek istediyse de zengin adam "Sen merak etme, hiç bir şey olmaz, sen yeter ki bir şeyler uydur" demiş...Zavallı adam çâresizlikden bu acâib teklifi kabûl etmiş...Tren gelmiş, tarif edilen adam trenden inmiş, paraya ihtiyacı olan adam usulca yaklaşıp adamın ensesine şırraak diye bir tokat patlatmış. Tabii tokatı yiyen adam fena halde sinirlenmiş ve geriye dönüp "Ne vuruyorsun ulan!" diyerek adamın yakasına yapışmış...Adam "Sizi bir arkadaşıma benzettim, biz onunla böyle şakalaşırdık, çok özür dilerim" deyince tokatı yiyen şişman adam yumuşamış ve "fesübhanallah" diyerek oradan uzaklaşmış...Zengin adam daha önce anlaştıkları gibi parayı vermiş ve "Ne zaman paraya ihtiyacın olursa yine gel" diyerek adamı uğurlamış... Adamcağız iki hafta sonra yine paraya sıkışmış, hemen aklına o zengin adam gelmiş, yine ona müracaat etmiş...Zengin adam, "Hoşgeldin ama daha bir saat yirmi dakika var" demiş. Adam "neye" diye sormuş. Zengin adam "trene" deyince zavallı adam meseleyi anlamış. Yine aynı adam trenden çıkınca ensesine bir tokat vuracak ve parayı alacak...Bu sefer nasıl bir mazeret bulacağını kara kara düşünürken tren gelmiş, şişman adam trenden inmiş. Adam cesâretini toplayıp aynı şekilde şişman adamın ensesine olanca gücüyle tokatı patlatmış ...Tokatı yiyen adam yine aynı adamı karşısında görünce deliye dönmüş ama mazeretini önceden hazırlayan adam "Aman efendim hiç vurur muyum? Ayağım kaydı, bir yere tutunayım derken, elim sizin ensenize geldi, siz de vurdum zannetiniz" diye mazeret beyan edince adam yine yumuşamış ve "lâ havle" çekerek uzaklaşmış... İki hafta sonra aynı hâdise üçüncü defa tekerrür edince, tokatı yiyen şişman adam fenâ halde hiddetlenmiş ve "Ulan yine mi sen!" diyerek adamı kıskıvrak yakalamış. Tokat atan adam bakmış bu sefer şişman adamın elinden kurtuluş imkânı yok, son çâre olarak şöyle demiş : Dur arkadaş! Önce sana söyleyeceklerimi iyice bir dinle, sonra istersen beni döv, istersen öldür, ne yaparsan yap...Bak! Şurada duran adamı görüyor musun?...Onda bu para, bende bu fakîrlik sende de bu ense varken sen daha çok tokat yersin... ** Vaktiyle pâdişâhlardan biri ava giderken yolda bir adama rastlar. O gün avdan eli boş dönerler. Pâdişâh bunu sabah karşısına çıkan adamın uğursuzluğuna yorar ve hidettlenir. O kızgınlıkla adamlarına o adamı bulup öldürmelerini emreder. Pâdişâhın emrine kim karşı çıkabilir? Hemen o adamı bulup derdest ederler. Adam suçunun ne olduğunu sorunca mes'eleyi anlatırlar. İdamlık mahkûmlar için âdet olduğu üzere adama son arzusunu sorarlar. Adamcağız, son arzusunun bizzat pâdişâha söyleyeceği bir çift söz olduğunu söyler. Her nasılsa insâfa gelip adamı pâdişâhın huzûruna çıkarırlar. Zavallı adamcağız söz isteyip şöyle der : Pâdişâhım! Siz beni gördüğünüz gün, avdan eliniz boş döndüğünüz için uğursuzluğu benden bilmişsiniz ve beni ölüme mahkûm etmişsiniz. Ben ise hayâtımda ilk defa sizi gördüğüm gün, hiçbir suçum olmadığı halde, ölüme mahkûm edildim. Uğursuzluk hangimizde acabâ? *** Y Çocuğun biri dayısı ile berâber değirmene gitmiş. Değirmenci, gayr-i müslim imiş. Un öğütme sırası beklerlerken, değirmenci ile çocuğun dayısı arasında sıra mes'elesinden münâkaşa çıkmış. Sıra senindi benimdi derken kavga büyümüş, yaka paça birbirlerine girmişler. Döğüşürken ikisi birden yuvarlanıp un ambarına düşmüşler. Çocuk dayısına yardım etmek için eline geçirdiği bir sopayla bunların karşısına dikilmiş. Dikilmiş ama ikisi de başdan ayağa una bulandıkları için kime vuracağını şaşırmış. Yanlışlıkla dayısına vurmamak için "Dayım kim gavur kim?" diyormuş... Efendi Hazretleri buyururlardı ki : Günümüz müslümânlarının çoğunda İslâm'a hiç yakışmayan sıfatlar ve fiiller görüyoruz. Gayr-i müslim dediğimiz bazı yabancılarda da İslâm'a mutâbık düşen hâller ve davranışlar görüyoruz. Kim müslümân kim gavur anlaşılmıyor... *** Vaktiyle bir hoca varmış, ne zaman bir fırsat bulsa mahfele çıkar hâfızlanır, ya da minbere çıkar vâizlenirmiş. Civardaki avcılar hocanın medhini duymuşlar ve bazı müşküllerini halletmek için toplanıp hocayı ziyârete gelmişler. Demişler ki : Hoca! Biz bir bölük avcıyız. Dağlarda ormanlara dolaşırız, gece-gündüz işimiz-gücümüz hep avdır. Bazıları bize diyorlar ki, "Zavallı hayvanları boş yere öldürmek câiz değildir, vahşî de olsa günâhsız hayvanları vurup öldürmek günâhdır". Bu hususda sen ne buyurursun? Hoca avcılara şu cevâbı vermiş : Size öyle diyenler düpedüz câhildir ve Hakk teâlânın kelâmından gâfildir. Allah Celle Kur'ân-ı Kerîm'inde buyuruyor ki : "Evlâ leke fe evlâ sümme evlâ leke fe evlâ" yani "Avlan yine avlan, avlan yine avlan" Ammâ bazı âlimlerimiz Kur`an yedi kıraat üzere olduğundan "Evlâ leke fe evlâ"yı, "Evlileri avlamayın, yavrularına yiyecek için avlananlara ilişmeyin" diye îzâh etmişlerdir fakat en doğru olan ma'nâ "Hangisi olursa olsun avlanın"dır. Avcılar bunu duyunca çok sevinmişler ve hocaya duâ edip şöyle demişler : Hay Allah senden râzı olsun hocam. Allah ne murâdın varsa versin. Büyük bir müşkülümüzü hallettin. Bir müşkülümüz daha var, onu da halledersen sana minnettâr oluruz. Etleri helâl olanlar hayvanların yanında etleri harâm olanları da avlayabilir miyiz? Ne dersin? Hoca kendine gâyet emîn bir tavırla cevap vermiş : Allah teâlâ Kur`ân'da buyurur ki, "Tilki izen kerratun hâsiratün" yani "tilki eziyet verici ve ziyânkârdır" öyleyse avlanmasında bir mahzûr yokdur. *** Y Adamın birisinin bahçesinde armut ağacı varmış. Gâyet güzel armut verirmiş. Adam hanımına sormuş : "Hanım!, şu armutları yiyelim mi yemeyelim mi?". Hanımı demiş ki : "Yemeyelim çünkü armutları yersek biter gider. İyisi mi armutları toplayıp vâliye götür, takdîm et. Onun yerine bize ya para verir veya bir hediye verir". Adam karısına hak vermiş, "Doğru söylüyorsun hanım" demiş ve armudu toplayıp vâliye götürmek üzere yola çıkmış. Yolda giderken, etrafdan "tutun-vurun-yakalayın" nidâları gelmiş ve ne olduğunu anlayamadan bir alay adamla beraber bunu da bir hapishâneye atmışlar. Ertesi gün, sorgu sırasında, herkes suçunu inkâr etmiş. Sıra bu adama gelip de, "Sen ne suç işledin" diye sorulunca o da hikâyesini anlatmış ve : "Dün akşam hapisde aç kaldık, vâli için getirdiğim armutları da yedik" deyince vâlinin adamları, "Vâh! Vâh! yanlışlık olmuş. Peki o zaman armutları biz almış olalım bunun karşılığında ne istersen sana verelim" demişler. Adam isteklerini şu şekilde sıralamış : "Bir balta, yirmi kuruş para ve bir de amme cüzü isterim" demiş. "Yâhu çok kıymetsiz şeyler istedin, bunlardan birşey olmaz, başka birşey iste" demişler ama adam ısrarla : "Yok, yok, bunlar bana yeter, ben bunlarla bütün işleri görürüm" diye cevap vermiş. "Peki, bunlarla ne yapacaksın" diye sormuşlar, adam şöyle demiş : "Önce balta ile armut ağacını keseceğim, yirmi kuruş da hanımın talak parası, onu verip hanımı boşayacağım, amme cüzüne de elimi basıp vâlinin konağının olduğu tarafa asla geçmeyeceğime yemin edeceğim" demiş. Efendi Hazretleri bu hikâyeyi, haksız yere tutuklu kaldıkları cezâevi günlerine âit hâtırâlar meyânında lutfetmişlerdi. Cezâevinden çıkarken de bu hikâyeyi anlattıklarını beyân etmişlerdi. *** Bir dilenci oğlunu alıp hamama götürmüş ve çocuğu karşısına alıp demiş ki : Oğlum! Seni okutsam, idâreci yapsam, makâmına göz dikerler rahat vermezler. Siyâsî işlerde düşmanlık çok olur. Tüccâr yapsam, ya para kazanabilirsin ya kazanamazsın, ticâret de tehlikelidir. Memûr olsan, maaşın az olur, geçinemezsin. Eğer beni dinler de, baba mesleğini seçersen çok rahat edersin. Çünkü dilenciliğin hiç bir zorluğu yokdur. Bizim meslekde tek yapacağın şey istemekdir. Öyle ki kovulsan da isteyeceksin. Eğer bunu yapabilirsen hiç korkma. Dilenciliğin bir tek kötü tarafı vardır, o da, istersin, bazen vermezler. Ama bunu da derd etmeyeceksin, sen istemeye devam edeceksin. Bizim mesleğin üç düstûru vardır. Birincisi, "kim olursa olsun isteyeceksin", ikincisi "ne olursa olsun isteyeceksin", üçüncüsü ise "nerede olursa olsun isteyeceksin". İşte bu kadar basit. Ne dersin? Adam daha lafını bitirir bitirmez çocuk "baba şu peştemalını versene" demiş. Adam, "Ben senin babanım, benden de mi?" diye şaşkınlığını ifâde edince, çocuk, "Kim olursa olsun isteyeceksin dedin ya" demiş. Adam, "Peki onu anladık ama peştemaldan başka isteyecek bir şey bulamadın mı?" deyince çocuk, "Ne olursa olsun isteyeceksin demedin mi" demiş. Adam, "Peştemal da istenir elbette ama hamamdayken istenir mi?" deyince çocuk, "Nerede olursa olsun isteyeceksin demedin mi?" demiş. Yâ Rabb beni muhtâcına muhtâc etme Muhtâc isem ancak sana muhtâc olayım *** Malum, pehlivanlar çok yemek yer. Bizim Rumelili pehlivanlardan biri de çok yediği için karaciğerini bozmuş, vücûdunda yaralar çıkmış, kaşınmaya başlamış. Tedâvî olmak için bir doktora gitmiş. "Doktor ba! Bak ne oldum, giciklendim" demiş. "Te bak şuramda da var buramda da var" diyerek yaralarını doktora bir bir göstermiş. Yaraları gören doktor hastalığın sebebini hemen anlamış ve "Pehlivan! Sen biraz yemeği fazla kaçırmışsın, biraz perhiz yapman lâzım" demiş ve sormuş "Sabahları ne yiyiyorsun bakayım?". Pehlivan, "Biz fukarâyız, Allah ne verdiyse yiyoruz işte, sabahları te annecim hamur işinden bir kazan nakça çorbası yapıyor, onu yiyiyorum" demesin mi! Doktor, "Bir kazan çorbayı tek başına sen mi yiyiyorsun?" diye hayretle sorunca Pehlivan, "Ne olıcak be yaa, midemin bir köşesine gider anca o benim" diye cevap vermiş. Doktor, "Peki, öyleyse bundan sonra onun yarısını ye" diye tenbîh etmiş ve tekrar sormuş : "Peki öğlen ne yiyorsun?" Pehlivan, "Etrafda hayırsever ağalar var, her gün bir kuzu gönderiyorlar, öğlen de bir kuzu yiyiyorum, yan tarafında da pilav veya börek ne çıkarsa artık" demesin mi! Doktor yine hayret içinde "Neee! Tek başına bir kuzuyu mu yiyorsun?" diye sorunca pehlivan " Ne var be yaa! Bi kuzuyla doyar mı insan, dişimin kovuğuna bile gitmez o benim" demiş. Doktor, "Peki bundan sonra onun da yarısını ye" diye tenbîh etmiş ve "Akşam ne yiyorsun" diye sormuş. Pehlivan, "Akşamları ekseriyâ manda söğüş çıkıyor, derisi kalın olduğu için o iyi oluyor, bir lenger de ondan yiyiyorum" demesin mi! Doktor, "Peki, bundan sonra onun da yarısını ye!" diyerek pehlivanı şöyle tenbîhlemiş : "Eğer perhîze riâyet eder de yediklerinin yarısını yersen, verdiğim ilaçları da kullanırsan, Allah'ın izni ve inâyeti ile bu hastalıkdan kısa zamanda kurtulursun". Pehlivan, hastalıkdan kurtulacağının müjdesini alınca "Allah razı olsun, Allah ömürler versin, Allah başımızdan eksik etmesin" diye doktora duâlar ederek odadan çıkarken son anda aklına bir şey gelmiş ve geri dönüp doktora sormuş : "Doktor ba, ben bir şeyi anlayamadım, bu senin söylediğin yemekleri, yemeklerden önce mi yiyicem, yemeklerden sonra mı?" Can çıkar huy çıkmaz ** Adamın biri, kibâr bir adama "Eşek!" demiş. O kibar adam, o güne kadar hiç böyle bir hakâret işitmediği için üzüntüsünden oracıkda düşüp bayılmış. Hâdiseye şâhid olan bir ârif, yerde yatan adamın kulağına eğilerek "Eşek, eşek, eşek, eşek, eşek" diye defalarca seslenmiş. O zâtın bu yaptığına şaşıp kalanlar, "Sen böyle ne yapıyorsun?" demişler. O zât, "Alıştırıyorum. Bu adamcağız böyle bir söze alışık olmadığı için bayıldı, alışırsa bir daha bayılmaz" demiş. NÜKTE Muzaffer Efendi Hazretleri bu hikâyeyi, ABD'deki bir sohbetlerinde, uzun uzun ölümden bahsetmesi üzerine dinleyenlerin mızırdanmaları üzerine anlatmışdı. "Siz ölümü hatırlamak istemiyorsunuz ama eninde sonunda onunla karşılaşacaksınız. Bu sohbetlerle ben sizi ölüme alıştırıyorum, yani ölüme hazırlıyorum" diyerek irşâd buyurdular. Vâiz olarak ölüm yeter. ** Vaktiyle bir pâdişâha pek kıymetli ve nâdîde bir kumaş hediye edilmiş. Pâdişâh terzibaşını çağırtmış ve kendisine o kumaşdan bir elbise dikmesini emretmiş. Terzibaşı kumaşı evirmiş, çevirmiş, her tarafından ölçmüş bakmış ve sonunda "Pâdişâhım, bu kumaşdan size bir elbise çıkmaz, eğer bunun dörtte biri kadar daha olsaydı o zaman size lâyık bir elbise dikilebilirdi" demiş. Pâdişâh çâresiz, "Öyleyse bu kumaş biraz dursun, eğer aynısından bulabilirsek o zaman dikersin" demiş ve adamlarına emrederek memleketin her tarafında o kumaşı aratmış ama hiç bir yerde o kumaşın aynısından bulunamamış. Bir gün pâdişâh başka bir terzi çağırtmış, aynı kumaşı ona da göstermiş. Terzi kumaşı eline almış, bir çırpıda ölçmüş hesâb etmiş ve hemen pâdişâhın ölçüsüne göre biçmiş. Biçtiği kumaşı dikmek için pâdişâhdan izin isteyip terzihânesine gitmiş. Bir kaç gün sonra diktiği elbiseyi getirmiş ve pâdişâha takdîm etmiş. Pâdişâh o nefis kumaşdan tam üstüne göre bir elbise yapıldığını görünce pek keyiflenmiş ve terziye bir çok ihsânlarda bulunmuış. Aradan bir müddet geçmiş. Bir gün pâdişâh sarayından çıkıp şehri dolaşırken bir de bakmış, sokakda oynayan bir çocuğun üzerinde o nadîde kumaşdan yapılmış bir elbise var. Hemen meseleyi araştırmak üzere adamlarını seferber etmiş. Yapılan tahkîkatın netîcesinde, o çocuğun, pâdişâha elbiseyi diken terzinin oğlu olduğu ortaya çıkmış. Tabii terziyi hemen yakalamışlar ve pâdişâhın huzûruna getirmişler. Pâdişah terziye, "Çocuğun üstündeki elbisenin kumaşını nereden buldun?" diye sormuş. Terzi, "Nereden olacak pâdişâhım, sizin elbisenizin kumaşından artan parçalardan" demiş. Pâdişâh hayret içinde tekrar sormuş, "İyi ama, bizim terzibaşı bu kumaşdan bana göre bir elbise çıkmayacağını, sen bu kadar kumaşı nasıl çıkardın?" deyince terzi, "Pâdişâhım, terzibaşınız haksız sayılmaz çünkü onun oğlu büyük, benimki daha küçük" demiş. Dünyâyı bilen aldanmaz Âhireti bilen aldatmaz *** Vaktiyle adamın biri peygamberlik iddiâsıyla ortaya çıkmış, etrâfına da bir sürü adam toplanmış. Zamânın halîfesi bu durumdan haberdâr olunca adamı huzûruna çağırtmış ve "Sen bilmiyor musun ki Hazret-i Peygamber son peygamberdir, sen ne akla hizmet nübüvvetini i'lân ettin!" diyerek adama çıkışmış. Adam, "Bilmez olur muyum, elbette öyledir ama o insanların peygamberidir, benim ümmetim ise başka" diye cevap vermiş. Halîfe, "Senin ümmetin de kim?" diye sorunca, adam "Göstereyim" demiş ve hemen başını pencereden dışarı uzatıp aşağıda kendisini bekleyenlere "Eşek gibi anırın ulan" diye bir emir vermiş. Bu emri alan tâife, hemen eşek gibi anırmaya başlamış. Yalancı peygamber, "Efendim, işte gördüğünüz gibi ben eşeklerin peygamberiyim" demiş. Halîfe, adamı sıkıştırmak için, "Her peygamberin bir mucizesi vardır, senin mucizen nedir?" diye sormuş. Adam, "Bana bir leğen su getirin, size mucizemi göstereyim" demiş. Getirmişler. Adamın elinde kireç taşı varmış, kireci suya atmış, taş foşur foşur kaynayıp dağılmış. Halîfe "Bu ne bu?" diye sormuş. Adam, "İşte bu benim mucizem, gördüğünüz gibi taşı suda eritiyorum" demiş. Halîfe, "Bunda ne var ki, bunu ben de yaparım" deyince adam, "Sen Firavun'dan büyük bir pâdişâh değilsin, ben de Mûsâ'dan büyük bir peygamber değilim. Mûsâ aleyhisselâm meşhûr mucizesini gösterince, Firavun Mûsâ aleyhisselâma 'ver o asâyı bana, ben de senin yaptığını yaparım' dedi mi? Demedi. Halbuki sen benim mucizemi elimden almaya çalışıyorsun" diyerek yine üste çıkmış. Halîfe, "Peki başka mucizen var mı? "diye sormuş. "Var" demiş adam. "Ben insanın kalbinden geçenleri bilirim" demiş. Halîfe, "Peki şu anda benim içimden ne geçiyor?" diye sormuş. Adam, "Bu herif yalancının biri diye düşünüyorsun" demiş. Halîfe bakmış ki bu kurnaz adamla başa çıkmak mümkün değil, hemen adamlarına emir vermiş : "Bu adamı benim filanca köşküme götürün, orada bir müddet kalsın, benim yediğim yemeklerden verin, bizim câriyelerden birkaçını gönderin, ona hizmet etsinler" demiş. Adam kırk gün kadar halîfenin köşkünde zevk u safâ içinde gününü gün ettikden sonra halîfe kendisine haber salmış ve yanına çağırtmış. "Nasıl, hâlâ vahiy geliyor mu?" diye sormuş. Adam, "Geliyor efendim" demiş. Halîfe merakla "Haa öyle mi? Peki ne vahiy geliyor?" diye sorunca adam, "Ulan pezevenk! İşte tam yerini buldun, sakın bir halt edip de oradan atılma diye vahiy geliyor" demiş. ** Malum ya, çakal, hep arslanı takîb eder ve onun artıkları ile karnını doyurur. Çakal'a "Niçin böyle yapıyorsun?" diye sormuşlar. Demiş ki, "Onun avladıklarından ben de nasibleniyorum, hem av için zahmet çekmiyorum hem de arslanın satvet ve şevketi sayesinde düşmanlarımdan emîn olarak gül gibi yaşayıp gidiyorum. "Peki neden arslanı uzakdan takîb ediyorsun? Ona iyice yaklaşsan da onun sâdık bir bendesi olsan, senin için daha menfaatli olmaz mı?" diye sormuşlar. Çakal, "Dediğiniz gibi yaparsam belki bir kaç gün ben de avın lezzetli kısımlarından yer, keyif sürerim ama arslanın sağı solu hiç belli olmaz. Bir de bakarsın ânîden bir şeye hiddetlenir, hıncını benden çıkartır, üç lokma fazla yiyeceğim derken canımdan olurum. Neme lâzım, ben aza kanaat ederim" demiş. Gerçi denizde çok menfaatler vardır ama Eğer selâmet istersen denizin kenârındadır *** Hoca bir gün vaaz için kürsüye çıkmış, "Elhamdülillahillezî deveye kanat vermedi" demiş ve kürsüden inmiş. Cemaat hep birbirlerine bakmışlar, hiç kimse hocanın ne demek istediğini anlayamamış. Birisi, "Hocam, biz bu dediğinden hiç bir şey anlamadık. Deveye kanat vermedi diye Allah'a hamd etmenin sebebi nedir?" diye sormuş. Hoca şu unutulmaz cevâbı vermiş : "Düşünsenize! Eğer Allah deveye kanat verseydi, herkesin damı başına yıkılmaz mıydı?". NÜKTE Nice insanlar vardır ki, tıpkı vahşî hayvanlar gibi, bir fırsat bulsalar insanlara yapmadıkları zulüm ve eziyet kalmaz. Cenâb-ı Hakk kullarına merhametinden bu gibi canavarlara çoğu zaman imkân ve fırsat vermez ve onların zulmüne ve zararına mâni' olur. Fakat çoğu insan bunun farkında bile olmaz ve Cenâb-ı Hakk'ın bu gizli ihsânına şükretmek aklına bile gelmez. Hoca bu sözü ile bizi irşâd ediyor ve Cenâb-ı Hakk'ın görünen nimetlerine şükretmemiz lâzım geldiği gibi görünmeyen nimetlerine de hamd etmemiz lâzım geldiğini tenbîh ediyor. *** Vaktiyle adamın biri, o devrin müftüsünden bir fetvâ istemiş, "Helâda sakız çiğnemek câiz midir?" diye sormuş. Müftü efendi, hem âlim hem ârif hem de nüktedân bir zât imiş, fetvâ isteyen adama şu cevâbı vermiş, "Câizdir ama dikkat et çünkü sen helâdan çıkarken ağzını oynattığını görenler, başka bir şey yediğini de zannedebilirler" demiş. Her iş fetvâ ile olmaz, gözde ibret, başda iz'ân, kalbde irfân lâzımdır. *** Eski binâların yıkım işi ile uğraşan dört laz, bir gün yine eski bir ev yıkarlarken, yemek molası vermişler. Bir tarafdan yemeklerini yerken bir tarafdan da sohbet ediyorlarmış. Aralarından biri, "Ha bu evi yıkariken, oredan pir tefîne çıksa, nasil taksim ederiz oni?" demiş. Öteki laz, "Oni pen taksim edeceğum, hiç itiraz kabul etmem" demiş. Çıkan defîne ne kadar olsun, farz edelim on bin altın olsun demişler. Taksimi yapan laz, "Uç bin pen alurum, uç bin de sağa verurum, etti alti, uc bin de oğa verirurum etti tokuz bin, sağa da pin verurum, etti on" demiş. Kendisine sadece bin altın verilen laz fenâ halde bozulmuş, "Niye bağa bin vereysun, ben adam değilmuyum? Mâdem ki on bin çikdi, iki bin beş yüz, iki bin beş yüz diye herkese eşit taksim etmek gerekir. Sen nasıl bağa bin vereysun, ben hakkumi yedurmem" demiş. Taksimi yapan laz, "Sus ulan! Şimdi ben sana hakkuni vereceğum, benim başımı belâya sokma" diye diklense de haksızlığa uğradığını düşünen laz "Ben hakkumi isterim, bana hakkumi vereceğisun" diye inad etmiş. Taksimâtı yapan laz, "Ulan sen üç binlik adam misun? Sen en fazla binlik adamsun" diyerek üste çıkmaya kalkınca, öteki laz, "Ne! Ben binlik adamum ha! Peki öyleyse al bakalım" diyerek silahını çıkardığı gibi "dan dan" diye ateş edip arkadaşını öldürmüş. Silah sesini duyan bir polis hemen koşup gelmiş ve dört lazdan birini kanlar içinde yerde yatarken görünce, hâdisenin sebebini anlamak için lazlara "Ne yaptınız?" diye sormuş. Lazlar, "Tefîne bulduk, taksîm edemeduk oni" demişler. Polis, "Ne defînesi? Nerede o defîne?" diye merakla ve heyecanla sorunca, lazlar, "Farazâ deduk" demişler. Ortada ne para var ne de defîne. Öldürülen laz bedâva yere gitmiş. Bu hikâye, tamah ve hırs illetlerine mübtelâ olan insanların, aslında bir vehimden ve hayâlden ibâret olan bu dünyânın menfaatleri için nasıl bir kör dövüşü içinde ömür tükettiklerini gösteren enfes bir hikâyedir. Maslahatı âlemin dört şeye olmuş binâ Ben yiyeyim sen yeme ben iyiyim sen fenâ *** Hem câhil hem de cehâletinden bî-haber olan birisine, yukarıdaki levhayı gösterip, "Burada ne yazıyor, okuyabilir misin?" diye sormuşlar, adam, "Bunda okuyamayacak ne var, gâyet kolay, ne var Ali ne var yazıyor" demiş.(Nûrun Âlâ Nûr yazıyor normalde) Kişi olmayıcak bir fennin ehliç Dem urmasun ki zâhir ola cehli *** Âriflerden bir zâta sormuşlar, "Efendim, mûsıkî cennet kapısının gıcırtısı gibidir, onun için insana zevk verir diyorsunuz, peki ama sofular mûsıkîden hiç zevk almıyorlar, hattâ ondan nefret ediyorlar, ona haram diyor, duydukları zaman da yüzlerini ekşitiyorlar, buna ne buyurursunuz" demişler. Hazret demiş ki, "Bunda şaşılacak bir şey yok, zîrâ biz cennet kapısının açılışının çıkardığı sesi duyduğumuz için neşeleniyoruz, zevkleniyoruz, onlar da kapanışının sesini duydukları için suratlarını asıyorlar". Bu semâ'a ba'zılar dedi helâl ba'zı harâm İnne hâze'l-kavlü fî'ş-şer'i le kâne muhtelef Ehl-i vecdin bulduğu zevki ne bilsin ehl-i ten İnnehüm misle'l-hımâri ye'külûne min 'alef Ramazan Ayı vs Adamın biri arkadaşını iftara davet etmiş...Davetli olan zât giderken yolda bir arkadaşına rastlamış. Nereye gittiğini sorunca iftara davetli olduğu zâtın ismini vererek "filancaya davetliyim" demiş...Yolda rast geldiği arkadaşı "şu işe bak, ben de sana geliyordum" deyince adamcağız ne desin "madem öyle sen de benimle gel" demiş, berâberce yola revân olmuşlar... Biraz ileride, ikinci adamın arkadaşı olan birisiyle karşılaşmışlar. O da, arkadaşına aynı soruyu sormuş...Adam da ne desin..."Ben bu arkadaşıma iftara gidiyordum, o da filanca zâta davetliymiş...Sen de benimle gel dedim...Beraber gidiyoruz...Madem öyle sen de gel" deyince asıl davetli içinden bir "lâ havle" çekmiş ama sesini çıkarmamış ve üçü beraber yola koyulmuşlar... Yolda üçüncü adamın bir arkadaşına rast gelmişler...Aynı konuşmalar onunla da yaşanmış...Asıl davetli olan zât "artık bu kadarı da fazla, davet eden zâta yüzümüz tutmaz" diye mazeret beyân ederken son rastladıkları adam "siz merak etmeyin, sizi iftara davet eden zât beni tanır" demiş..."Haa öyle mi? O zaman sen de gelebilirsin" demeye mecbûr olmuşlar... Nihâyet dört kişi birden daveti veren hânenin kapısına dayanmışlar...Kapıyı açan ev sâhibi bir de ne görsün...Davet ettiği zâtın yanında üç kişi daha var...Ev sâhibinin yüzündeki hayret ifâdesini farkeden asıl davetli bir açıklama yapma ihtiyâcı hissetmiş.... "Efendim! Bu arkadaşım iftara bana geliyormuş, o sebeble onu da getirdim...Yolda onun bir arkadaşına rastladık, o da ona gidiyormuş mecbûren onu da aldık..." diye vaziyeti îzâha çalışırken ev sâhibi dayanmayıp : "Peki, onları anladık ama ya bu pezevenk kim?..." der demez sonuncu adam büyük bir pişkinlikle "Bakın ben demedim mi size, o zât beni tanır diye" diyerek hepsinden önce eve girmiş... *** Eski devirde imamın biri, Ramazan günü orucu yemeyi kafasına koymuş. Fakat nerede yiyecek? Evde yese hanımı görecek, dışarıda zâten yiyemez. Düşünmüş, taşınmış "En iyisi camide yemek, bu iş için en münâsib yer orası" demiş ve camiye girip kapısını içeriden kitlemiş. O devirde anahtarlar büyük, kocaman sapları var. Caminin anahtarını almış, sapına bir yumurta oturtmuş, mihrâbın mumunu yakmış, anahtarın ucundan tutarak mihrâb mumunda yumurtayı pişirmeye başlamış. Tabii yumurta pişerken anahtar da ısınmış, sıcakdan eli yanan imam yumurtayı düşürmüş. Tabii pat diye yere düşen yumurta kırılıp ortalığa saçılmış. Buna fenâ halde sinirlenen imam "Hay gözü kör olası şeytan!" deyince birden şeytan zâhir olmuş ve imama şöyle demiş : "Ben şeytan olalı bunca zamandır hiç böyle bir şey aklıma gelmedi. Ramazan günü, caminin içinde, caminin anahtarıyla, caminin mumunda yumurta pişirip oruç yemek benim bile aklıma gelmezken, sen hem caminin imamısın, hem de şeytanın aklına gelmeyen işler yapıyorsun bir de utanmadan beni suçluyorsun. Yazıklar olsun sana! Birçokları şeytanın bile aklına gelmeyen bu gibi işleri hep yaparlar ama biz onları hacı, hoca veya şeyh kıyâfetinde görür ve hiç konduramayız *** Adamın biri Ramazan günü önüne gelene bağırıp-çağırıyormuş, ağza alınmayacak küfürler savuruyormuş. Adamın bu hâlini gören bir ârif; "Bu adama ne oldu da böyle kudurmuş gibi bağırıp çağırıyor?" diye sorunca "Oruç başına vurmuş" diye cevap vermişler. O ârif, bağırıp çağıran adamın yanına gelmiş ve ona : "Bana bak! Aç durup küfredeceğine, karnını doyur şükret!" demiş. ** Bektâşînin biri, bir Ramazan gecesi zil zurna sarhoş halde Bahçekapı'dan tramvaya binmiş. Biletçiye "Ver bir Edirnekapı" deyince biletçi "Erenler bu araba Bebek'e gider" demiş ve tramvayı durdurup Bektaşiyi indirmiş. Sonraki tramvaya atlayan Bektaşi yine aynı şekilde biletçiye "Ver bir Edirnekapı" deyince biletçi "Yanlış binmişsin, bu araba Yedikule'ye gider" diyerek o da Bektaşiyi indirmiş. Bektaşinin bindiği üçüncü tramvayın kapısında bir sofu varmış, biletçiye sormaya gerek kalmadan sofuya hitâben "Bu araba nereye gidiyor" diye sorunca, Ramazan gecesi ağzı leş gibi alkol kokan Bektaşiye sinirlenen sofu dişlerini gıcırdatarak "Cehenneme!" deyince, Bektaşi, hemen taşı gediğine koyarak, "Aaa, öyle mi, demek ki yanlış binmişim, size uğurlar olsun" deyip aşağı inmiş. ** Bektâşîye "Erenler, namazı mı orucu mu daha çok seversin?" diye sormuşlar, "Orucu severim" demiş. "Neden" diye sormuşlar, "Çünkü o yenir" demiş" ** Bektâşînin biri her gece sahura kalkar, herkesden önce sofraya oturur, bir güzel karnını doyurur fakat ertesi gün orucu yermiş. Bir gün iki gün üç gün bu hep böyle devâm edince, karısı bir gün dayanamamış ve kocasına dönüp, "Ulan mülhid herif! Bre zındık herif! A alçak herif! Her gece sahuru ziftleniyorsun, gündüz de orucu yiyiyorsun. Seni kör olasıca edebsiz herif!" diye bağırıp çağırmaya başlamış. Bektâşî hiç sükûnetini bozmadan karısına dönüp demiş ki, "Peki sana bir şey soracağım, oruç tutmak nedir?". Kadın "Farzdır" demiş. Bektâşî, "Tamam, peki sahura kalkmak nedir?" diye sormuş. Kadın, "Sünnetdir" deyince Bektâşî, "A kör olasıca karı! Oruç tutmuyorum, farzı yerine getirmiyorum diye sahura da kalkmayıp sünneti de terk mi edeyim" demiş *** Ramazân-ı Şerîfin çok sıcak bir mevsime denk geldiği bir yıl, bektâşînin biri, gün ortasında susuzluğa dayanamamış ve testiyi kaptığı gibi başına dikerek, lak lak lak diye suyu içmeye başlamış. Görenler, "Aman erenler! Na'pıyorsun, oruç gitti!" diye feryâd edince Bektâşî, "N'apalım giderse gitsin, nasıl olsa yine gelir, ben gidersem bir daha gelmem" demiş. *** Üç akşamcı, Ramazan'ın geldiğinden haberleri filan yok, Ramazan'ın ilk gecesi kafaları çekmişler, tam ezân vaktinde sokağa çıkmışlar. Minârelerden ezân sesi yükselip de halk akın akın câmilere doğru gitmeye başlayınca, içlerinden biri cemaatden birisine sormuş, "Babalık, ne var bugün câmide, mevlid filan mı var?" demiş. "Evlâdım, bu akşam Ramazan, haberin yok mu" demiş o zât. "Yaa! demek Ramazan, öyleyse biz de namaza girelim" demişler ve kör kütük câmiden içeriye girmişler. Biri imamın arkasına durmuş, biri ikinci safa, diğeri üçüncü safa geçmiş ve namaza başlamışlar. Malûm ya eskiden terâvihlerde makâmât her dört rekatda bir değişir ve perde gittikçe yükselirdi. İmam efendi, terâvihin on üçüncü rekatında eviç makâmına geçip de perdeyi iyice yükseltince, en öndeki sarhoş dayanamayıp "Yaşa ulan imam yaşa!" diye bir nara atmasın mı! Onun arkasındaki safda duran sarhoş, arkadaşının namazda konuşduğunu duyunca, "Ulan namazın bozuldu, ne bağırıyorsun be!" diye bağırmış. Üçüncü safdaki sarhoş da ikinci safdaki arkadaşına seslenmiş, "Ulan ne adamsın, senin namazın bozulmadı mı sanki" demiş ***
En çok doğal Omega-3 içerek gıdaları şöyle sıralayabiliriz: l. Somon, Norveç uskumrusu, palamut, hamsi ve sardalye gibi soğuk deniz balıkları 2. Çayır ve çimenlerde serbest dolaşıp, beslenen kuzu ve keçi gibi hayvanların etleri. 3. Çayır ve çimenlerde serbest dolaşıp beslenen tavukların yumurtaları. 4. Keten tohumu. 5. Semizotu. 6. Kabak ve ayçiçeği çekirdekleri. 7. Fındık, fıstık, ceviz, badem.
175 syf.
·
2 günde
Madde Madde...
Asitlenmeyi engellemek ve sağlıklı olmak için: 1- Omega 3 yağı ( haftada 3) yoksa doymamış yağ (zeytinyağı vs) yenilmeli. Doğru oran omega 3’ün oranı iki kat olmalı diğer yağlardan. 2- Şeker immün sistemi zayıflatıyor/ yasak! 3- İnek sütü değil keçi sütü içilecek, yoğurdu yapılacak. 4- gluten dörtlüsü: buğday, arpa, çavdar, yulaf YASAK 5- Gıda duyarlılığı grupları: gluten, inek sütü, mayalı gıdalar. YASAK 6- Yumurta harika! 7- Deniz tuzu veya Himalaya tuzu kullanılmalı! Sofra tuzu saçmalık! İyot eklenmeli! 8- İçtiğimiz suyun asidi PH 7 den büyük olmalı. İçine karbonat atabiliriz. 1 litre suya yarım kaşık karbonat pH’ı 8 den çok yapıyor. 9- En basiti alkali olma yöntemi su içmektir. 10- Suyu saatlere bölerek içmek asit atımını artırır. 11- Ne kadar yoğun egzersiz yaparsak o kadar asidik oluruz. Böyle zamanlarda saat başına 1 litre yüksek alkali su içilmeli 12- karbonat, elma sirkesi veya limon eklenen suyun alkali seviyesi artar, yağ yaktırır. 14- Su asla yemekle içilmemeli yoksa proteinler sindirilmeden asidik biçimde bağırsana geçer. 15- Sabah ve akşam 1 bardak suyla başlanmalı. 16- Su iki saatte bir içilmeli. 17-Yemekten yarım saat önce ve 2 saat sonra içilmeli. 18- Keten tohumu omega 3 içeriyor %57 19- Bitkisel omega 3 kaynakları: Kivi, keten tohumu, semizotu, ceviz, badem, fındık, çörekotu. 20- Omega 3 desteği alınmalı. 21- Avokadonun %80’i yağ, %2 si şeker, geri kalanı protein. Muzdan daha çok potasyum içerir. İçerdiği protein baklagiller kadardır. Depolanmaz, kolayca enerjiye çevrilir. 22- Hurma ve Hindistan cevizi yağı spor öncesi yenirse depolanmaz ve kolayca enerji verir. 23- Hindistan cevizinin sütü anne sütüne çok yakındır. Yemeklerde kullanıma uygun ve Alzheimer yavaşlatıcı. 24- Susam tohumu yağı sütten 3 kat fazla kalsiyum içerir. Ayrıca magnezyum içerir. 25- Tohum yağlarından ayçiçeği, kabak çekirdeği, badem, fındık, ceviz, çörekotu 26- KIRMIZI ET NASIL YENMELİ? * Lifli sebzelerle birlikte yenmeli ve özellikle çiğ tüketilmeli sebzeler. * Günlük kilo başına 1 gram protein. * Peynir ve yumurtayla yenmemeli. 27- SÜT ve PEYNİR, YOĞURT * Akşam yemeğinde yenmemeli. * Keçi, manda ve koyun sütü, peyniri, yoğurdu tercih edilmeli. * En ideal peynir lor peyniri. İyi protein kaynağı, yağsız, kalsiyumu bol. * Kalsiyumu en çok olan besinler: (miktara göre çoktan aza) Badem, tarhana, kuru bamya, kuru fasulye, asma yaprağı, fındık, roka, maydonoz, taze nane, susam, nohut, kurutulmuş patlıcan, kuru incir, ay çekirdeği, kara lahana, kivi, ıspanak, mercimek, kuru kayısı. Not: En fazla %40’ını emebiliyoruz ve onu da D vitaminiyle birlikte. 28 - BUĞDAY: İlla yenecekse kara buğday yenmeli çünkü hem daha fazla protein içerir, hem lig kaynağıdır, hem kan şekerini yükseltmez. 29- MAYALI GIDALAR: Soya sosu, balzamik sirke, mayonez pH 4.5 olduğu için asidik ve uzak durulmalı 30- BEYAZ ETLER: * Hindi eti 31- 1 yumurta = 8 gr protein 32- 100 gr tavuk, hindi 27 gr protein 100 gr kırmızı et 23 gr protein 33- BAKLAGİLLER: Barbunya, bezelye, fasulye, nohut, mercimek... 100 gramında 18 gr protein var Yağ içermiyor. Karbonhidrat kana kolay karışmaz. Bol lifli Ama akşam yemeğinde tercih etmemek lazım çünkü yağ olabilir. 34- Badem sütü çok faydalı kalsiyum ve magnezyum açısından. Akşamdan bir kap suya çiğ badem konulup sabaha kadar bekletilir. Sonra blenderda çekilir. Haftada iki kez tüketilmesi yeterli. 35- Keten tohumu balıktan sonra en çok omega 3 içeren besin ve ağır metal içermiyor. Dövülmemiş halde tüketilirse bağırsak çalıştırır, dövülürse yavaşlatır. 36- ÇİĞ SEBZELER: En iyisi koyu renkliler. Sırasıyla beyaz, sarı, turuncu, kırmızı, yeşil ve mor olarak alkali yapma ve antioksidanlık gidiyor. Pişerken magnezyum içeren klorofil yok oluyor. En iyisi buharda pişirmek. Oysa pişerken alkali suyu gidiyor ve protein yarıya iniyor. Vitamin yarıya iniyor. 37- Yatmadan önce bir bardağa elma sirkesi koyup içersek yağ yakar. 38- Et yerken yanına limonlu su içilebilir. Limon C vitamini ve antioksidan içerir. 39- Karbonat dişleri de ağzı da korur. 40- Karbonatı eczaneden İngiliz karbonatı olarak almalıyız. 41- Eczaneden pH damlası alıp kahveye eklenebilir. 42- Eczaneden pH ölçme çubuğu alıp idrar, tükürük ölçebiliriz. 43- Meyveyi öğle yemeğinden 2 saat sonra ve akşam yemeğinden 2 saat önce yemeliyiz. 44- Sebze suyu içmeliyiz. 45- Akşam yemeğinde sarı ve kırmızı sebzeler yeşil, mor ve beyaz 46- Sebze suyu içerken içine bir tatlı kaşığı yağ atarsak yağda eriyen vitaminler de alınmış olur. 47- 1000 mg omega 3 alınmalı günlük. (Tablet olabilir.) 48- örnek bir kahvaltı: Avokadonun içine gömülmüş lor peyniri, üstüne birkaç zeytin, limon ve kırmızı biber. 49- AKŞAM KİLO ALDIRANLAR: Baklagiller Tüm süt ürünleri Tohumlar Unlar ve yan ürünleri ( makarna vs.) Pilav- patates- soslar Kırmızı- Turuncu- Sarı sebzeler 50- Akşm yemeği en geç 18 de bitmeli eğer ki 23 uyku saati ise. 51- Akşam hiç karbonhidrat alınmazsa çabucak incelinir.
Alkali Diyet
8.6/10 · 472 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
32 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.