• 456 syf.
    ·Puan vermedi
    Bir gün bir kitap 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu'nu Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Baskça, Çince ve Japonca'nın da içinde bulunduğu edebiyat uçağıyla birlikte dünya turuna çıkartacakmış. Sonra kitabın içerisinden bir ses gelmiş. Önce Fransızca gidip bakmış, sonra İngilizce, ardından hepsi gidip o sese bakmak istemiş. Kitap Şibumi imiş, kitabın içindeki ses de Nicholai Hel'den başkasına ait değilmiş : "Temel'i de öldürdüm, dünyada neredeyse bütün devletler için iş yaptıktan sonra en son Türkiye, benden esprilerine gülünmeyen Temel'i öldürmemi istedi" demiş.

    Nicholai Hel, Şibumi'ye ulaşmak için pek çok dil öğrenmek istemiş sonra. Öğrenmiş de. Bu dillerini kullanabileceği çeşitli yarışmalara katılmış.

    O Ses Amerika jürisi koltuklarını döndürmemiş, Trevanian bu koltuğun sahiplerini o kadar iyi iğnelemiş ki, yerlerinden kıpırdayamamış jüri. O Ses Amerika, o sessiz Amerika'ya dönüşmüş. Oradaki yarışmanın yöneticisi Ronald Reagan hükümeti ve iç-dış politikalarıymış.

    O Ses Çin jürisi, o sırada Go oyununu icat etmekle meşgulmüş. Bu oyun, oynayanların hayat görüşlerini de değiştiriyormuş onlara göre. Basitliğin peşindeki bir hayat felsefesini gerektiriyormuş. Oradaki yarışmanın yöneticisi Şibumi'ymiş.

    O Ses Japonya jürisi demiş sonra, her şeyin suçlusu Amerika, minimalizmimiz, teknolojimiz, gelenekselliğimiz var. Hiç bozulmadık ve dünyadaki en masum kişiler biziz. Trevanian da katılmış onlara. Fakat Japonların da milyonlarca Çinli sivil öldürdüğünü unutmuş belki. Kazanan tarafın yaptığı propagandanın, kaybeden tarafın tarihini oluşturduğu fark edilmemiş. Oradaki yarışmanın yöneticisi Hiroşima'ymış.

    O Ses Bask jürisi, Nicholai Hel'i içinde bulunduğu akıl hapishanesinden kurtarmış. Hel o jüriye çok şey borçluymuş. Oradaki yarışmanın yöneticisi kelimelermiş.

    O Ses 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu jürisi toplanmış en son. İlk kez koltuklardaki insanların hepsi Hel'e ve Şibumi'ye doğru dönmüş. Onun sesini çok beğenmişler, çok sesli bir adammış Nicholai Hel. Her milletten, her dilden, kimliksiz, vatansız ve özgür olmak için bağıran bir ses içeriyormuş. Kiralık katilmiş ama bir yandan da olabildiğine basit olmak için çırpınıyormuş. Ama yine de 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu , ülkelerindeki pek çok farklı dilden ve bakış açısından konuşan insana sahiplik ettiği için çok özelmiş Hel'e göre. Hel, bütün devletler için kiralık katillik yaparmış ama bir tek bu okuma grubundaki insanları sağ bırakırmış. Çünkü bu sıkıcı, aptal ve renksiz orta düzey insan yoğunluğunda böyle renkli ve nitelikli insanların bir arada bulunması onun çok hoşuna gitmiş. Onun emekle düzenlediği bahçe 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu'ymuş.

    Katılımcılar:
    Oğuz Aktürk
    Osman Y.
    Neşe
    Cevizkabuğu
    Asiye Aksak
    Gökçen Bayram
    Mahmut Ziya
    Serdal Şimşek
    Berna Zengin
    Sevtap Özay
    Miraç ve arkadaşı
    Gizem Derin
    Asuman Sare
  • Biz mi yılanlardan öç alırız, yoksa onlar mı bizden?

    Soğuk bir aralık gününde, bir mekanda mimarı, Ankaralı bir işsizi, doktoru, öğretmeni, siyaset bilimcisi, ilahiyatçısı ve bunun gibi pek çok farklı meslekten insan sırf bu soruyu cevaplayabilmek için toplandı.

    Köy romancılarının en değerli kalemlerinden biri olan Fakir Baykurt'tan okuduğumuz Yılanların Öcü kitabında kimimiz yılan sembolünün edebiyattaki kullanımından ve içerisinde zehir-panzehiri aynı anda içermesinin kitaba olan zıtlıklarla dolu etkisinden kimimiz Demokrat Parti ve demokratçılığın Türkiye'de uygulanmasındaki hatalarından kimimiz ise köy gerçekçiliğinin küresel, dini ve siyasi olarak nasıl yorumlanabileceğinden bahsetti.

    Kadın direnişinin bu kadar ön plana çıktığı bir roman olmasından ötürü, Gorki'nin Ana'sına benzeten oldu, ataerkilliğe karşı bir ütopya tasarımı diyen oldu. Köydeki dini iktidarın halkın geçim sıkıntısıyla ve açlığıyla ilgilenmemesinden ötürü kimi bunu eksiklik olarak yorumladı kimisi ise din adamlarının halkın aç karnıyla ilgilenmemesi olarak yorumlamayı tercih etti.

    Lucifergillerden Ankaralı işsiz Tuco Herrera'nın da değerli katkılarıyla toplandığımız bu buluşmada Mahmut Makal'ın başlattığı köy romanı ve toplumcu gerçekçilik, Fakir Baykurt, Yılanların Öcü kitabının Yunus Nadi Roman Ödülü alması ve Aylak Adam kitabının bir sonraki zamanın ruhunu başlatacak olması, Marksizm, köy özelindeki siyasetin ve yönetim anlayışlarının küresel çapta karşımıza nasıl çıktığı, metaforların ve sembolizmin edebiyatta kullanımı, Burdur halk dilinin kitaba nasıl yansıdığı ve bunun Fakir Baykurt tarafından nasıl kullanıldığı, kitapta güldüğümüz yerler ya da insanlara acıdığımız yerler gibi pek çok konunun 2,5 saate sığdırıldığı harika bir buluşma geçirdik.

    Peki, baştaki soruya dönecek olursak... Biz mi yılanlardan öç alırız, yoksa onlar mı bizden?

    Yılan, sembol olarak değerlendirildiğinde evin sahibi demektir. Yılanın bir eve bereket getireceğine inanılır ve eğer o yılanı öldürürsen o evden de bereket kaçar ve musibetler uğrar. Yani, konumuz yine köylerde ve ülkede aramızda yılan olarak gezen sorunlara geldi. Bu sorunlar mı bizden intikam alacaktı yoksa artık bizim mi intikam almamız gerekiyordu o yılanlardan?

    Sürünmeye mahkum fakat her an boynuna sarılıp hayatına mal olabilecek bu sorunlar taa Adem ile Havva'dan bu yana modern insanın çıkmazları zaten. Köydeki insanların yılanları geçim sıkıntısı, başka köylülerin diğer köylüler önüne ev yapmak istemesi, muhtarla yaşadığı sorunlarsa şehirdeki insanların yılanları da çaresizlik, işsizlik, umutsuzluk, gelecek kaygısı, intihar edip etmeme gibi binbir çeşit sendromu olabiliyor.

    Yılanların sizden öç almasını istemiyorsanız, vakit geçmeden sizin yılanlardan öç almanız lazım. Bireysel olarak elinizden geleni ardınıza koymayıp, bu dünyaya bir şeyler bırakıp öylece bu dünyadan gitmek lazım. Yılanlardan öç almak için hala neyi bekliyorsunuz? Birilerinin sizin evinizin önüne kadar yılan getirmesini mi? Yoksa o binbir çeşit yılan türünden birinin ülkenizin herhangi bir alanında yozlaşmaya daha çok izin vermesini mi? Bireysel olarak bu binbir çeşit yılandan bir tanesinin kaybolması için ne yapıyorsunuz?

    Tavandan tabana değil, tabandan tavana giden bu hayatta, yani işçi çalışmasa patronun da işinin aksayacağı bir hiyerarşide, siz kendi eylem ruhunuzu dışarıda grevlerle, pankartlarla, yürüyüşlerle sağlayamıyorsanız bile okuduğunuz kitapları beyninizdeki eylem hayatına ne kadar katabiliyorsunuz? Somut ve fiziksel eylemlerin öncelikle düşünsel eylem olarak başladığını biliyor musunuz? Toplum ve birey çatışmasının bu kadar belirginleştiği bir zamanın ruhunda, toplumdaki tümörlerin ve yozlaşmışlıkların eksilebilmesi için bireysel olarak bu sisteme, düşüncelerinizle ve bakış açılarınızla elinizden geldiğince antikor sağlayabildiğinizi düşünüyor musunuz? Yoksa sadece yerinizde oturmakla kalıp somut icraatler olmadan eleştirmekle mi yetiniyorsunuz?

    Eğer ki düşünsel ve somut eylem potansiyeliniz olan Irazca'nızı, maruz kaldığınız toplum ve atmosferiniz olan hayatla, yani yönetici olan kaymakamla, konuşturmak için bireysel bir çaba sarf etmiyorsanız bu yılanlardan öç alabilmek için de bir şey yapmamışsınız demektir.

    Çıkın düşünce köyünüzdeki Karataş'lara, Irazca ile birlikte direnin size dayatılanlara,
    Çıkın sinir topraklarınızdaki Kara Bayram'lara, direnin aklınıza yatmayan muhtarlara okuduğunuz kitaplarla,
    Çıkın toplumsuz gerçeksiz hayatlarınızdan ve toplumun bir gerçek olduğunu, onun arasında onu hedeflerinizle düzelterek ve iyileştirerek yaşayabileceğiniz kadar birey bilincine ulaşabileceğinizi düşünün...

    Yılanlardan öç almak için hala neyi bekliyorsunuz?

    Katılımcılar:
    Oğuz Aktürk
    Tuco Herrera
    Osman Y.
    Selman Ç.
    Neşe
    Primadonna
    Bülent
    Mehmet Cemre Özbek
    Cevizkabuğu
    Asiye Aksak
    Gizem yılmaz
    Gökçen Bayram
    Metin Özdemir
    ersal demirayak
    Mahmut Ziya
    Semih Mir
    Betül
    yusuf yıldırım
    Moiz Efendi
    Hüzzam
    Serdal Şimşek
    https://1000kitap.com/Berfoooo
    Esra Aksoy
    Osman Üstündağ

    Eksik olan arkadaşlar varsa bildirirlerse ekleme yapabilirim.

    Toplu fotoğraflar:
    https://i.ibb.co/...005-b38d77d65bd0.jpg
    https://i.ibb.co/...8b8-de6dd9c0ff0c.jpg
    https://i.ibb.co/...bc1-ad2ef90bea2c.jpg
    https://i.ibb.co/...410-13af6b1029f5.jpg
  • 332 syf.
    ·Puan vermedi
    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Romanı iki karakter üzerinden görüyoruz ve içerisini Esin karakteri üzerinden, dışarısını da Rikkat karakteri üzerinden görüyoruz. Ve düşünüyoruz, içerisiyle dışarısını ayıran duvar ne işe yarıyor? Duvarın hangi tarafında kaldığımız bizim gerçekten ne olduğumuzu belirliyor mu?

    Nermin Yıldırım : Yahu, tam da benim düşündüğüm gibi yorumladınız. Röportajlarımı mı okuyorsunuz siz benim?

    (Gülüşmeler)

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Sizce deliliğin tanımı çoğunluğa uymayan azınlığa göre mi değişiyor romanda ya da gerçek hayatta? Ya da deliliğe bir kılıf uyduramayıp afişe olanlar duvarların arkasında mı kalıyor?

    Nermin Yıldırım : Kim güçlüyse ve kim gücünü yeniden üretmek peşindeyse, kim gücün karşısında kendisine tehdit unsuru gördüğü şeylerin peşindeyse normali ve anormali o tanımlar. Politik olaylara baktığımızda 2 gün önce korkunç bir sayılan bir şey, 2 gün sonra baktığımızda güç ve erk sahipleri tarafından kolaylıkla normalize edilebiliyor, hatta vatanseverliğe dönüşebiliyor. Bir gün vatansever, bir gün vatan haini olabiliyorsunuz.

    Peki o zaman normal nedir, anormal nedir?

    Sizin hissettiğiniz neyse sağlıklı ve normal olan odur fakat bunu böyle yaşamanız mümkün değil. Çünkü dünya güç dengesi üzerinde kuruluyor ve dolayısıyla evet bugün anormal olan delileri, normaller delirtiyor. Bizi kim delirtti? Önce onlar bizi delirtti, sonra biz birbirimizi delirttik, sonra normal ve anormalin ne olduğunu takip edemeden öylece kaldık. Biz bu tür şeylerle tanımlanıyoruz, etiketleniyoruz, sıfatlanıyoruz, kategorize ediliyoruz. Bu güç dengesinde erkeğe hizmet edip etmediğimiz ve ona bir tehdit unsuru oluşturup oluşturmadığımızla yargılanıyoruz sadece.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Buradan şunu görüyoruz o halde, Ahmet Hamdi Tanpınar'da "zaman" kavramı, Oğuz Atay'da "oyun" kavramı olduğunu görüyoruz. Sizde de hemen hemen bütün romanlarınızda "bellek" kavramı olduğunu görüyoruz.

    Kendini gerçekleştiremeyen, kendini bulamamış, kendine yabancılaşmış ve kendi yüzlerinin heykellerini yapmaya çalışan kişiler olduğunu görüyoruz bu romanda. Hatta ilk romanınızda Süreyya karakteri vardı, orada böyle dertleri olmamasına rağmen Misafir adlı romanınızda 101. koğuşun kurbanlarından biri olarak görüyoruz onu. Kendini gerçekleştirme isteğinin sonu böyle mi olacak diye düşünmeden edemiyoruz böyle olunca. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Bu küçük hikayeler kendimce kurduğum metaforlar aslında, kilden maskeler gibi. O maskeleri yapmak için bir akıl hastanesinde bulunmamız gerekmiyor. Ben kendi yüzümü yapabilecek durumda değilim, kendi yüzüme hiç rahatsız olmadan bakabilecek durumda da değilim. Çünkü çok şey oluyor, sorulacak çok soru var. O yüz artık çocukluğumda hatırladığım yüz kadar izsiz değil. Çok fazla iz var üzerinde.

    Toplumsal bellekle ilgili kısım bende daha canlı ama kişisel bellekle ilgili kısım bende daha sorunlu. Topluma baktığımız zaman hepimizin benzer şeylerden muzdarip olduğunu görüyoruz. Bir olaya karşı eylem geliştiremeden önümüze çıkan başka bir olayda kayboluyoruz. Biz bir çok şeyle yüzleşmedik, belki özürler dilenmesi gerekiyordu, dilemedik. Bunu da kindar bir nesil yetişmesi için söylemiyorum ama dilenmiş bir özrün geçmiş bir karanlığı aydınlatacağını falan da düşünemiyorum. Ama evet, yolun devamında başka tür yollara çıkılabileceğini, bir şey için nedamet getirmenin boş yere olmadığını düşünüyorum.

    Önümüze konan kilden kendi yüzümüzü yapacak gücümüz yok şu anda, bunun için birilerini suçlamak çok kolay. İktidarlar, coğrafi koşullar, iklim değişiklikleri, herhangi bir şey... Suçlanabilir de suçlanabilir. Ama çok derinde bir yerde biliyoruz, dünyayı değiştirmeye birimizin gücü yetmese de bu konuda yeterince cesur davranmadık, o yüzden o yüzler yapılamıyor bir türlü.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Kendimizle ve geçmişimizle yüzleşmekten kaçıyoruz bir anlamda. Rikkat bunu yapıyor aslında.

    Nermin Yıldırım : Böyle akşamları hızlı uyuyan tiplerden değilsek eğer, başımızı yastığa koymakla uyumak arasında birkaç saniyeden fazla zaman geçiyorsa orada kırılan maskeler var demektir. Bizi uyutmayan nedir, onu düşünmek gerek.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin zamanında bir başhekimi var, Fahri Celal Göktulga diye bir beyefendi. Ona soruyorlar, Rodin'in Düşünen Adam heykeli orada niye duruyor diye. Fahri Bey de şöyle cevap veriyor: "Bu heykel, dışarıdakilerin durumu ne olacak diye düşünüyor." diye cevap veriyor.

    Platon'un mağara alegorisi ile Fahri Bey'in bu düşüncesini bağlarsak, mağarada olan adamlar var ve dışarıdan gölgeler görüyorlar, merak ediyorlar ve dışarıya çıkmak istiyorlar, dışarıda ne olduğunu merak ediyorlar. Acaba sizin kurduğunuz ev ve hasta kavramlarını, dışarıdaki ev sahiplerini devlet olarak ve hastaları da bizler olarak düşünmemizin neticesinde bizim dışarıda umduğumuzu bulabileceğimizi düşünüyor musunuz? Çünkü siz umut dolu bir insansınız. Böyle umut dolu bir insan için içeride olduğundan ziyade dışarıdaki ev ve misafirlik durumu daha mı iyi bizim için?

    Nermin Yıldırım : Öncelikle şunu düzeltmek istiyorum, ben umut dolu değilim, umut dolu taklidi yapan bir insanım. Yalan söyleyeceksek böyle yalan söylememiz lazım. Ayakta kalıp yürümeye devam etmemiz lazım. Nereye varacağımızdan bağımsız olarak yürümenin kendisine inanmamız lazım, ben buna inanıyorum. O mağaranın içi dışından iyi midir kötü müdür, gerçekten bilemiyorum. Mağaradan çıkmaya çalışmaya inanıyorum, mağarayı kabul etmemeye inanıyorum, çünkü insanlık onuru böyle bir şeydir... Mağarada olmayı kabul etmiyorum.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Başlarda Rikkat ile Esin'in bölümlerinin farklı gittiğini anlayamayabiliyoruz, bunu özellikle mi böyle yaptınız?

    Nermin Yıldırım : Becerememişim, tamamen bu.

    (Gülüşmeler)

    Nermin Yıldırım : Ben şöyle kurmuştum. Rikkat, 60 yaşında, geleceğe ve geçmişe bakış açısı bambaşka. Esin ise genç, kendi geçmişiyle kurduğu ve geleceğiyle bağı yine bambaşka. İki tane kadın karakter kurayım, bunlar ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, birleşsinler, karışsınlar, başladıkları iki farklı noktadan iki aynı kişi gibi bitsinler istedim. Ama aslında derinde şu var, genelde bütün romanlarda bu var zaten.

    Nefret dilini biz hep duyuyoruz fakat ben de bütün insanların aynı kadim özden geldiğini düşünüyorum. Diğerini ötekileştirmekten ve ya da bize çok benzemediğini düşünmekten vazgeçtiğimiz noktada bütün hikaye değişiyor. Edebiyat bir şeye yarayacaksa en fazla bu işe yarayabilir zaten, empati kurmaya. Niyetim en başta onların çok farklı iki kişi olarak düşünülüp sonra da aslında ne kadar da aynı olabilecek iki kişi diye yorumlanabilmesi.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bazı kelimeler görüyoruz romanda, mesela "ayırdındaydım", "şetaretle", "behemehal" gibi... Bu gibi eski kelimeleri kullanmakla alakalı ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Bu kelimeleri çok seviyorum. Yani ben kelimeleri çok seviyorum zaten. Sözlük okurdum hala çok severim sözlükleri. Sevdiğim sözcükleri duvara yapıştırırdım, artistlerin fotoğraflarına değil sözlüklere bakarken uyurdum eskiden de. Böyle oyunlarım vardı benim, hala da var. Bu sözcükleri fark etmenizin sebebi onların eski ve çok sık kullanılmıyor olduğudur. Anlıyorum bunu. Ama onların ya sesi çok güzel oluyor ya da yeni Türkçede o eski kelimelerin anlamını karşılayan tam anlamıyla bir sözcük olmuyor. Bazen sadece çok hoşuma gidiyor, özel bir sebebi olması da gerekmiyor. Onlar benim arkadaşım, yeniyle eskinin yanyana olması bilakis hoşuma gidiyor.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Moderniteden bahsetmek de gerek, modern insanın açmazları ve çıkmazları var. Kuşak olarak da yakın. 90larda başlayacak şekilde dünyada hızlı bir değişim oldu. Topluma birey olarak karşı koyma gibi şeyleri daha rahat yapamayacak konumdayız. Biz kendimizi gerçekleştirmek istiyoruz fakat etki alanımız çok kısıtlı olarak bunu yapabiliyoruz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Aslında tek tek biz insanlar olarak her zaman tek tek insanlardık. Dışarıdaki dünya, dönen sistemler her zaman bizden büyüktü. 90larda gerçekten de büyük değişimler oldu, inançlar kayboldu, insanlar yalnızlaştı dolayısıyla zaman içinde.

    İlk dönem yalnızlaşmanın getirdiği özgürlük havasına kapıldık, şimdi kendimizi gerçekleştiriyoruz gibi düşündük. Sonrasında çok acayip şeyler olmaya başladı. "Mutluluk" kavramı bize bir masal olarak ısıtılıp ısıtılıp önümüze konmaya başladı. Hayat koçları çıktı ve mutluluk satılabilir bir şey gibi pompalanmak istendi. Halbuki yani satamayacağımız ve alamayacağımız tek şey o. Biz bundan uzaklaştık, kendi mutluluğumuz peşinde meczup gibi dolanmaya başladık. Çok basit bir gerçeği gözardı ettik çünkü birilerinin para kazanması gerekiyordu. Eskiden olduğu gibi şu anda da birilerinin para kazanması gerekiyor. Sadece biz, birlikte ve beraber hareket etme duygusundan uzaklaştığımız için biraz yalnızlaştık. Evet, fetret dönemlerimiz olabilir hayatta toplumsal hareketler açısından, ama sonra... Sonra çok tatlı, çok güzel, çok öfkeli, çok haklı başka gençler gelir, bütün hikaye değişir. Bu hep böyle oldu.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : İnsanlık adına olan kavramları tükettik mi? Yeni şeyler söyleyemiyoruz, yeni duygu aşılayamıyoruz, yeninin peşinde koşamıyoruz.

    Nermin Yıldırım : Katılırım bu konuda size galiba, her şeyin fazlaca içi boşaldı. Bu da iletişim teknolojisinden dolayı biraz da. Che'nin tişörtlerde olup bir idealin tişörtler üzerinden yansıtılması bile çok dehşet verici bir şeydir mesela. Kendisini ve sembolize ettiği şeyleri hiç bilmeyen bir insanın tişörte para verip alması çok ilginç. Çok estetize edilmiş çerçeveler içinde olmak istiyoruz ama her şey çok hızlı geçiyor. Biz onları anlayamadan, hissedemeden, gerçeğini yaşayamadan... Bir dost sohbeti bile bir fotoğrafa dönüşüyor hızlıca ve masa dağılıyor gibi bir hayatımız oldu. Bundan da yılacağız. Canı gönülden şuna inanıyorum, bir gün biz akıllı telefon kullanmayacağız ve bunu da tamamen kendi içimizden geldiği gibi yapacağız. Tüketeceğiz onu, çünkü o da bizi tüketiyor.

    Şeylerin kendi doğası zaten normal olandir. Döktüğümüz gözyaşı, tutamadığımız kahkaha, sevincimiz, öfkemiz normal oldukları için, kuşların ötüşü, ağacın yaprak verişi gibi normal olmaya devam edecektir. Biz gelip geçiciyiz ama o normal haller devrediyor, bizden önce de vardı bizden sonra da olmaya devam edecek. Bu kadim gerçeği Allah'tan değiştiremiyoruz ve neyse ki gücümüz yetmez.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : İspanya'da ne kadar zamandır yaşıyorsunuz ve size ne kattı, bireysel anlamda ve yazarlık kapsamında?

    Nermin Yıldırım : 10 senedir İspanya'da yaşıyorum. Çok sık gidip geliyorum. Mesafe koymakla bir ilgisi var bunun. Bir yerde yaşarken de bunu yapabiliriz ama kendi iç sesimizi duymakta zorluk çekebiliyoruz. Mümkün olduğu kadar kapıyı kapatmak, telefonu kapatmak ve içe dönelmek mümkün. Fakat aklımın kapılarını kapatmazsam nereye gittiğimin hiçbir önemi yok. Bütün gürültü benimle birlikte peşimden gelir. Bana bir katkısı var fakat burada kalan insanlar tarafından da o katkının sahip olunabilir olduğunu düşünüyorum bir şekilde.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Biraz Misafir romanınıza dönmek gerekirse, iki tane ev ve misafirlik durumu görüyoruz. Bir tanesi Esin'in akıl hastanesi ve misafirliği. Bir de Rikkat'in geçmişten anlattığı ev ve misafirlik hatıraları...

    Rikkat'in romanın sonunda Esin'e yardım ediyor olması, Rikkat'in kendi aile ütopyasını gerçekleştirmesi gibisinden bir düşünce miydi? Kendi boşluğunu onunla mı kapatmak istiyordu? Kendisinin gerçekleştiremediği şeyi, başkasında gerçekleşmiş olarak görmek miydi onun düşüncesi?

    Nermin Yıldırım : Romanı bitirmeyen var mı aramızda okumayan? :)

    (Gülüşmeler)

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Belki de bazen daha çok verim almak için spoiler'ları da konuşmak gerekiyor, çünkü sizinki de bir süreç romanı. O yüzden bu, çok önemli olmasa gerek.

    Nermin Yıldırım : Evet, evet. Ben de öyle düşünüyorum. Zaten bu sürpriz çok büyük bir şey değil.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Evet, Anna Karenina'nın sonunu söylemiş olsak daha farklı bir durum olurdu.

    Nermin Yıldırım : Evet, mesela Anna Karenina'dan örnek verdiniz. Anna Karenina romanının ilk cümlesi :
    "Bütün mutlu aileler birbirine benzer her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir."

    Ben, ailenin varlığının ve yokluğunun yarattığı mutluluğun ve mutsuzluğun başka hikayeler üzerinden benzeştiğini düşünüyorum. Hepsinin aslında farklı mutluluk ve mutsuzluklar yarattığını düşünüyorum. Dolayısıyla en mutlu ailenin hikayesini yazıyor bile olsam, üyelerini travmatize etmiş anların olduğunu düşünüyorum. Aileyi her zaman problemli bir alan olarak görüyorum ister istemez. Rikkat'ı da onlardan biri olarak görüyorum.

    Romanın sonundaki el ele tutuşma, toplumsal birlik duygusu ve dayanışma hissi, onun kurtuluşunu kendi kurtuluşunu sayabilmekten dolayı. O, oradan çıkmadan kendini de kurtulmuş saymamak. Duvarların arkasındaki insanlara baktığımızda, duvarların içinde birileri kıstırılmışken o insanlar dışarı çıktıklarında özgür mü? Onların da özgür hissedebilmeleri için o kapıyı açmaları gerekiyor.

    Nasıl görünürse görünsün, bir ailenin kendi bireyleri üzerinde yaralar açmadan varolabilmesine inanmıyorum. Böyle bir şey hiç görmedim. Aile, yapısı itibariyle marazlıdır. Aile yapısı o kadar katmanlı ki, bir çocuğun yara almadan büyüyebilmesi mümkün değil. Bazen o yaralar idare edilebilir yaralar oluyor bazen de bütün hayatı boyunca mücadele etmesini gerektirecek yaralar oluyor.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Unutma Dersleri kitabınız da çok etkileyiciydi. Misafir kitabında da Bostancı ilçesi geçtiği için kendimizi özdeşleştirebileceğimiz ortamlar var. Özellikle niçin Bostancı semtini vurgulamak istediniz?

    Nermin Yıldırım : Çünkü ben, yerleri ve isimleri seçerken bakıyorum, zamana da bakıyorum. Bostancı'nın asıl hikayesi, Rikkat'in gençliği. Ailelerin ruh haline, zamanın ruhuna, İlhan İrem'e en çok yakışan yer orasıydı. O zamanın yeri orasıydı. Sesi de hoşuma gitmişti: "Bostancı'da bir ev..." Başka bir semt olabilirdi, benim Bostancı ile bir ilgim yok. Ama Rikkat'e uygun bir ev olduğunu düşünüyorum.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Sizi yazmaya iten ve kitap yazma ilhamınızı getiren en sevdiğiniz 3 kitap nedir? Çünkü kitapta da Guguk Kuşu, 1984 gibi esin kaynaklarınızı yakalayabiliyoruz.

    Nermin Yıldırım : Bu listeler hep değişir, ben de hep farklı şeyler hatırlarım. Ama en azından kitabımdaki esinlerin fotoğrafını çekebilmişsiniz. Zaten bunlar, şu kitapları okuyan insanın yazdığı bu kitabın tanımıdır. O yüzden çok epigraf kullanırım, her bölümün başında epigraflar vardır, zaten bunlar da şu kitapları okuyorum demenin bir yoludur. Zamanın ruhuna bu kitaplar uyuyor demek. Bunların hepsini bir arkadaş önerisi olarak kabul edebilirsiniz.

    Kendi kişisel tarihimle ilgili birkaç tane hiç vazgeçemeyeceğim kitap saymam gerekirse, Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar üçlemesini sayabilirim. Çünkü benim kendimle olan maceramda da insana bakmak için hep o zamanın ruhuna bakmanın gerekliliği fikri var ve bu fikir bende Adalet Ağaoğlu'nu okuduğumda uyandırdı. Özellikle de Ölmeye Yatmak romanıyla, Bir Düğün Gecesi de aynı şekilde.

    Şiir çok önemli bence. Yazmayı düşünen birisinin her şeyden önce iyi bir okur olması gerekir. İyi bir yazarım diyemem onu başkalarının demesi gerekir fakat iyi bir okur olduğumu söyleyebilirim. Şiir ise sözcüklerle özel bir irtibatın gerektiği bir alan. Çünkü onlar sadece anlamlardan ibaret değil şiirde, sesler, hisler ve sezgiler de çok önemli. Irmak şiir diyebileceğimiz, Edip Cansever'in Ben Ruhi Bey Nasılım şiirini çok severim. Her şeyin olduğu bir kitap.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Şiiri belki de duygu arkeolojisine benzetmek gerek. Ne kadar kazarsanız bir o kadar da altta katman vardır.

    Nermin Yıldırım : Her okuduğunuzda başka bir şey gerçekten. Hangi ruh haliyle hangi yaşta okuduğunuz neyin üstüne neyi okuduğunuz sonsuza kadar yazabileceğiniz bir şey. "Ben Ruhi Bey Nasılım" da roman havası taşıyan bir şiir. Şiirdeki karakterlerin de her biri roman karakteri gibi.

    Sonra oyun mesela... Lorca'nın Kanlı Düğün oyunu. Hiç İspanyolca bilmeseniz bile Lorca'nın dilinin rengini ve müziğini görmeniz için İş Bankası Yayınları'ndan çıkmış basımını tavsiye edebilirim. O kitap böyle bıçakların ve dolunayın konuştuğu bir oyun olduğu için çok severim.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bizi böyle değerli bir söyleşide ağırladığınız için siz Nermin Yıldırım , Yeni Sanat mekanı ve bu buluşmanın gerçekleşmesini sağlayan Esas Adam beyefendiye çok teşekkür ederiz. Bizim için çok keyifli bir söyleşiydi.

    Nermin Yıldırım : Esas ben teşekkür ederim, hepiniz çok iyi dinleyicilerdiniz ve gözlerinizle bile dediklerimi takip etmiş olmanızı hissetmem benim için çok değerliydi.

    Söyleşimizden fotoğraflar:
    https://i.ibb.co/9ZDqDHC/IMG-8247.jpg
    https://i.ibb.co/jJxJqB7/IMG-8254.jpg
    https://i.ibb.co/sKKmh84/IMG-8255.jpg

    Katılımcılar:
    Yazar Nermin Yıldırım
    Yeni Sanat mekanının sahipleri
    Esas Adam
    Oğuz Aktürk
    Bengü
    Yaz ve arkadaşı Kevser
    https://1000kitap.com/Berfoooo
    Seeker
    Okuma Maratonum
    Cevizkabuğu
    Mehmet Duman

    Adını unuttuğumuz arkadaşlar bilgilendirirseler ekleme yapabiliriz.

    Söyleşiden farklı olarak şunu demek gerek bir de, biz de 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu olarak "ben" bencilliğiyle değil "biz" bilinciyle hareket etmeye inanıyoruz. Mağarada olmayı kabul etmiyoruz, zaten o yüzden 3 yıldır her ay okuduğumuz 1 kitabı yorumlamak için buluşuyoruz. "Biz" bilincinin sesi sizin gibi değerli insanlar sayesinde yükselebiliyor, sizin sayenizde mağaradan çıkmayı daha çok arzuladığımızı anlıyoruz. Bizim biz olmamızı sağlayan ve sesimizin bir ağızdan değil hep bir ağızdan çıkmasını sağlayan, sırf olumsuz tartışma çıkarmak için konuşan değil dayanışma ve süreklilik arzulayan bütün arkadaşlarımıza minnettarız. Soruların hepsi farklı kişiler tarafından sorulmasına rağmen, "biz" bilinciyle hareket edip kendi aile ütopyamızı ülkemiz olan Türkiye'de görmek isteyenlerdeniz. Kurmuş olduğumuz bu değerli aile, ülkemizin her evinin içindeki ailelere de yansıyabilse ve mağaranın içine yansıyan ışığı daha çok kişi görebilse. Biz, buna inanıyoruz ve mutlu bir aile olarak da mutluluğumuzun okur buluşmalarıyla Türkiye içerisinde benzer bir enerjiye sahip olduğunu düşünüyoruz. İşte... Zaten böyle böyle yeryüzündeki bütün kırmızı sakallı topal karıncalar içindeki şarkıyı keşfedip birleşebilecektir.
  • "Hiçbir kriterin olmadığı bir dünyada yaşamak isterdim... Hiçbir prensibin ve formun olmadığı bir dünya! Bir dünya ki, belirsizlikler diyarı; çünkü bizim şu ana dek yaşadıklarımız tamamen formlara, kriterlere bağlı o kadar yavan." Emil Michel Cioran

    Biz de bu buluşmaya özel olarak Cioran'ın hangi kriterleri reddettiğine bir bakalım dedik. Neleri reddetmemiş ki Cioran? Kuralları reddedip bir sinist olmuş. Fikirlerin zamansallaşmasını reddedip zamanın ruhunu kendi kriterlerinden beklentisiz bir şekilde çoktan çıkarmış. Eylemsizliği eylemin üstünde tutmuş. Fikirlerin inanç halini almasına ise tamamen savaş açmış bir adammış bu Cioran.

    Yaşamı olumsuzlamadan duramazmış, çünkü içinde bulunduğu zaman da büsbütün kötülüklerin egemen olduğu bir çağmış. Olumlanacak bir şey yokmuş ki olumsuzlamadan durabilsin. Kurtuluşa duyduğu keskin bir inançsızlığı varmış, hatta kimilerine göre kitabında intiharın kaçınılmazlık olduğunu öğütlerken yazarın kendisinin intihar etmemesi bir çelişki iken kimilerine göre de Cioran karamsar olmak için değil, tamamen dönemindeki nihilizmi yansıtmak için yazarmış.

    Felsefe de böyleymiş ya, etimoloji olarak bilgelik sevdası demekmiş felsefe. Ama Cioran, Çürümenin Kitabı ile neyin bilgeliğine sevda duymuş olabilirdi?

    Eylemsizliğe mi? Çözüm aramak için uğraşmamaya çünkü çözümlerden umudu kesmeye mi? Sinizme mi? Nihilizme mi? Hobbes'un dediği gibi insanın doğası gereği bencil olmasına mı ya da Hobbes'un bu görüşüne karşı çıkanlara mı? Sartre’ın varoluşçuluğuna mı? Durkheim’in sosyoloji düşüncelerine mi? Ford’un seri üretim sistemiyle birlikte çağın içindeki duygunun ve insaniliğin silinmeye başlamasına mı? Nietzsche'nin üst-insanının tam zıttı olan Cioran'ın alt-insan tasarımına mı? Eylemsizlikle ve umutsuzlukla hiçliğe ulaşmaya mı? Stefan Zweig'ın dediği gibi "Dünyada hiçbir şey insan ruhunu hiçlik kadar baskı altına alamaz." alıntısına mı? Bilinçaltı ve insanın gizli kalmış, belirtmekten çekindiği duygularına mı? Dinlerin ve siyasi görüşlerin küreselleşme politikalarında iktidarlar aracılığıyla uyguladığı diktelere mi? Toplumun size dayatmak istediği normlara mı? Özcü karamsarlığa mı? Schopenhauer'e mi? Dünyada bugüne kadar intihar etmiş yazarlar olan Plath, Zweig, Woolf, London, Hemingway, Hidayet, Mishima, Pavese gibilerinin hepsinin içinde Ciorancı bir öz bulunmasından dolayı mı?

    Zaten biz de bu toplantıda Cioran'ın cevap aradığı bütün bu soru işaretlerine ünlemler, noktalar ve üç noktalar koyabilmek için düşüncelerimizi belirttik. Bu buluşmaya özel biraz çürümüş olabiliriz ama bir dahaki buluşmalarda yolumuza daha sağlam devam edeceğimizden emin olabilirsiniz!

    İşte o bir dönemin çürümesini kendi içinde sorgulayanlar:
    Oğuz Aktürk
    Turhan Yıldırım
    bikedibolkitap
    Bülent
    Madame Adeline
    Koray
    Zihnisinir
    Esas Adam
    Mehmet Cemre Özbek
    Cevizkabuğu
    Okuma Maratonum
    Ömer Gezen
    Serdal Şimşek
    Seeker
    Merve
    Salih Yelboğa
    Özlem Köseoğlu
    https://1000kitap.com/Berfoooo
    Sevtap Özay
    Yaz

    Eksik olan arkadaşlar varsa bildirirlerse ekleme yapabilirim.

    Toplu fotoğraflar:
    https://i.ibb.co/...0-27-at-18-34-02.jpg
    https://i.ibb.co/...0-27-at-18-34-33.jpg
    https://i.ibb.co/...0-27-at-18-34-00.jpg

    Gelecek toplantı için kitap Ahraz , Yılanların Öcü ya da Yaşamın Ucuna Yolculuk kitapları arasından seçilecek. Seçildiği zaman buradan ileti ile duyurulacaktır.
    Tarih : 24 Kasım 2019, 14:00-17:00
    Mekan: Akademi 1971 Kitabevi Cafe & Kütüphane, Kadıköy/İstanbul
  • Severek ve beğenerek izleyeceğiniz bilim dolu bir yayın
    https://youtu.be/0b9saPHSot4
  • 320 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu incelemeyi beğen. Bu incelemeyi paylaş. Bu hesabı takip et. Ahlak bekçiliği yap. Mutluluğumuza ortak ol, çünkü sen de mutlu olmak istiyorsun, biliyoruz.

    Bu incelemede sana gösteri peygamberliği yapacağız. Sana ne yapman gerekiyorsa hepsini biz söyleyeceğiz, çünkü senin aldığın kararlar bugüne kadar pek mantıklı değildi. Bunu en iyi sen biliyorsun. Ama maalesef yine en iyi sen bilmiyorsun. Kendi düşünce evrenini kendi kendine oluşturabileceğin söylenmedi, bu yüzden sen de onaylanmak, beğenilmek, tanınmak ve sıradan olmamak istedin. Çünkü mutlu olan ve sıradan olmayan insanı severlerdi, bilirdin.

    Olay sadece ne kadar gözün senin üstünde olmasıyla ilgili, olay sadece bu incelemenin kalp butonuna tıkladığın ve bizim dediklerimizi onayladığın kadarıyla sınırlı. Çünkü kalp butonuna tıkladığında esas kalbinden geçen duyguyu değil sırf kalp butonuna dokunmak için bunu yaptığın zamanlar olduğunu sen de çok iyi biliyorsun. Gerisi bizim yeraltı dünyamız.

    Umarız şu ana kadar duymak istediklerini söylebilmişizdir, çünkü seni mutsuz edecek ve esas gerçeklerin farkına varmanı sağlayacak şeyler söylemeyi istemeyiz. Seni yeraltındaki saklı dünyamızla tanıştırmak istiyoruz...

    Evet, bu kitaptaki Creedish gibi bir tarikat ya da mezhep olmayabiliriz. Fakat size sadece duymak istediklerinizi söylememizle ve sıradan olmadığımızı kanıtlamamızla bize tapma ihtimalinizin bulunduğunu biliyor musunuz? Biz, şu an bir tarikat kurup, başımıza da şeyhlik yapacak bir gösteri peygamberi bulursak sizin mürit olmamanız için geriye hiçbir sebep kalmamış olurdu. Çünkü medyanın bizim çıkarlarımıza bu kadar yardım ettiği bir çağda çok rahat manipüle edilebilirsin, çok çabuk beynin yıkanabilir ve toplumun sorgulamadan onayladığı bir insana Tanrı özellikleri atfedebilirsin.

    Evet atfedebilirsin, çünkü Hitit mitolojisindeki yeraltı dünyası da böyledir. Yeraltına inmek onlar için sadece ölmekle mümkün olduğu gibi geriye canlı olarak çıkmak Tanrı bile olunsa mümkün değildi mesela. Bir kere gösteri peygamberi oldun mu, artık mürit toplamaya ve beyin yıkamaya bakmalısın. Ne kadar çok yıkanmış beyin varsa elinde de o kadar güç var demektir.

    Evet güç var demektir, çünkü Yunan mitolojisindeki yeraltı dünyası da böyledir. Zalim bir tanrı olan Hades’in hüküm sürdüğü, gölgeler halindeki ölülere terk edilmiş, her girenin kabul edildiği ama bir daha asla dışarı bırakılmadığı acımasızlıkla yönetilen bir dünyadır yerin altı. Biz henüz o kadar acımasız olmayı başaramadık. Ama eğer ki bizim okuma grubunun müridi olsaydın muhtemelen sen de bir daha asla dışarı bırakılmak istemezdin.

    Sana bu kitaptaki gibi yalancı İsalık yapmak istemeyiz, çünkü yeraltı, hem Batı'da hem de Anadolu’da karanlık çıkar hesaplarının görüldüğü yer olarak bilinir. Eğer aramızda karanlık herhangi bir çıkar gütme olsaydı adımız okuma grubu olmazdı zaten. Palahniuk'un kurguladığı yeraltı dünyasının aslında dini eğitim sistemlerine, klon çocuklar yetiştirmenin sebebi olan niteliksiz eğitim sistemlerine ve salt haz odaklı modernist topluma eleştiri olduğunu da anlayamazdın.

    Seçim tamamen senin, bu bir metro reklamı değil. Yeraltını yanlış anlamamalısın ve bu incelemeyi beğenmelisin. Çünkü yapman gerekenler sana söylenmeden bir şey yapamıyorsun. Korkaksın. Zaten bu kitaptaki baş karakter olan Tender'ın kelime anlamı da, genç ve zayıf demek. Sen de öylesin, zayıfsın ve seni güçlü hissettirecek ego tatminleri istiyorsun. Spiritüelizm istiyorsun. Sevgi ve ışık istiyorsun. Cinselliğin kapılarının kilitli olduğu bir ev istiyorsun. Mutlu görünmek ve sanal gerçeklikler uğruna kendi gerçekliğini küçük karşılıklarla değiştirmek istiyorsun. Çıkışı olmayan bu sistemde popüler kültür ve medyanın boyunduruğu altına girip sen de gösteri peygamberlerinin sıradan bir müridi haline geliyorsun.

    Yoksa sen de mi bir gösteri peygamberi olmayı arzuluyorsun?
    O zaman şu fotoğrafa iyi bakmalısın: https://i.ibb.co/...80a-5199749f7c60.jpg

    Şimdilik yer üstünde yaşıyor olabiliriz, karanlık çıkar hesaplarımız yok, yüzlerimizdeki mutluluk saf bir mutluluk ve mutlu görünmek için değil gerçekten mutlu olduğumuz için öyle gülüyoruz. Ama eğer ki bir gün kendimize tapılmasını istersek bu ülkede mürit bulabileceğimizden de hiç şüphe yok. Çünkü çok rahat manipüle edilebilirsin, çok çabuk beynin yıkanabilir ve toplumun sorgulamadan onayladığı bir insana Tanrı özellikleri atfedebilirsin. Bunlar senin tarih boyunca yaptığın şeyler insanoğlu.

    Bu incelemeyi beğen. Bu incelemeyi paylaş. Bu hesabı takip et. Ahlak bekçiliği yap. Yapman gerekenlerin hepsini ben biliyorum.

    Bu buluşmanın gerçekleşmesine ve bu incelemenin yazılmasına müritlik yapmış olanlar:
    1- Oğuz Aktürk
    2- Osman Y.
    3- Turhan Yıldırım
    4- Yunus
    5- Esra Koç
    6- Keyik Nurcanova
    7- ersal demirayak
    8- https://1000kitap.com/katyaa
    9- Cevizkabuğu
    10- Ali Batı
    11- Esra Özbek ve arkadaşı
    12- Okuma Maratonum
    13- D-503
    14- Serdal Şimşek
    15- Fatih Köseoğlu