salonun ortasında kara tabut
sessizliğin bütün gücüyle bana bakan
bir ölü kadar kayıtsız, zalim
şu siyah eşya
gün boyu
tuzaktaki bir hayvan gibi bakıyorum
çalsa, çalsa, bir çalsa
bazen başkaları arıyor,
bazen kötü bir şaka ucuzluğunda: yanlış numara
günler, geceler, saatler, aylar
zamanın ne olduğunu en çok ayrılıklar öğretti bana
oyluğum, ses ve öfke
gençliğim, suç ve ceza
Giovanni'nin Odası, suskunluğum
sözün ağır nesnesine devroldukça
anladım oldum duruldum
tamamlanmamış ihtilallerde kaldı
kalbimin gençliği
hızlıydım ağırdım uzundum
yordu, yordum, yoruldum
Gitarı öğrendiğim ilk pena bu, diyordun. Uğurum.
Ev içinde oradan oraya saklayıp duruyordun. Bir gün
kaybettin onu ve nereye koyduğunu bilmiyordun. Bir kayıp,
her şeyin adı oldu birdenbire. Her şeyi bir kayıpla açıklıyor,
beni ve dünyayı suçluyordun. Senin için ev, yemini avından
saklamış bir tuzaktı artık. Kendine ve tuzağına sığamıyordun.
Eski şarkılarını beğenmiyor, eskisi gibi çalıp söyleyemiyordun.
Küsmüştün gitarına. Sanki hayatındaki bütün olmamış
şeylerin anahtarıydı artık o kayıp pena; gölgesi aramızda
bir ay tutulması gibi durdukça, azalıyorduk birbirimizden.
Sen küstüklerinden ve vazgeçtiklerinden yapılma bir
yabancılığa boşalan bakışlarla yürüyordun. Yüzleşmekle
kolaylaştıramadığın hayatını bahanelerle maskeliyordun.
Hırslarına feda ettiklerinle gün günden uzaklaşıyordun
kendinden. Penayı bir bulsan, sanki Eddie Van Halen
olacaktın yeniden. Sayıklar gibi arıyordun. Jimmy Hendrix,
Ritchie Blackmore, Joe Satriani, Eric Clapton, Pete
Townshend, Tony lommi, Gary Moore, K. K. Downing; ama
nereye koyduğunu bir türlü hatırlayamıyordun. Cinnete benzer
bir gecede altını üstüne getirmiştin evin. Yoktu. Ertesi gün
sen de yoktun.