• Okuduğumuz her kitap gerçekten yeni ufuklara vardırıyor.
    Az önce okuduğum kitap tam olarak bu tesiri yaptı
    Allahım... tevafuk kesinlikle ; bilenler bilir her kitabın okunma zamanı vardır, kendini sana açma, bir şeyleri sorgulatmak gibi...
    Tamam bir romandı ama ben bundan neler anladım ve neler dank etti bunu anlatayım lafı uzatmadan.
    Okuduğum kitap, içimizdeki şeytandı bilenler bilir ömer ve macide karakterleri romanın konusunu vs. herneyse şimdi size hayat dersi niteliğinde birşeyler anlatacağım.
    Ama önce kemerlerinizi sıkı bağlayın :)
    Tamam şimdi kitapta bir ömer karakteri var. Biraz takdim edeyim. Kitap boyunca içindeki şeytan anlatılıyor ben kısaca bahsedeyim ; Ömerin aslında nasıl iradesiz bir insan oluşu aslında tamam eyvallah hepimiz nefis sahibiyiz ama irade çok farklı.. Arkadaşlarına hayır diyemeyen, hayatında isteyerek yaptığı birşey yoktu işi arkadaşları hepsi olduğu için olmuş, dayanamamış arkadaş olmuş, içmiş, ve macideyide dayanamadan sevmiş - iradesi zayıf bir karakter-. Anlaşıldıysa anlatacaklarıma geçeyim. Diğer karakterleri ve olayı anlatmayacağım sadece mevzu ömer.
    Bu kadar yerdik birazda olumlu yönlerine sevmeme sebep olan yönleri; Macideyi gerçekten sevmiş olması.
    Onun için tek başına bekar yaşamını geride bırakması, - iradesiz birinden bahsediyorsak bu ciddi anlamda zordur- ve gerçekten sevdiğinden ötürü onu terketmesi inanıyorum ki bir erkek için bu daha zordur.
    .
    Gelelim ders niteliğinde olan bilgiye 🌼
    * Öncelikle bir insan asla ve kat'a huyundan vazgeçmez bunu ben değil jules payot irade terbiyecisinin yazarı söylüyor. Sadece huyları terbiye edilebilir.
    Bir insan hayatı boyunca kibirliyse, kibirli kalacaktır.
    Bir insan hayatı boyunca sadece kusur, çirkinlik aramışsa o insan öyle kalacaktır.
    Siz sadece onu kendiniz gibi görmek istediğiniz için güzel bakmış olacaksınız yada, belki düzelir diye beklemiş olacaksınız.
    Daha sonra; varın önce kendinizi sevin varın önce kendinize neden sevmeyi güzel bakmayı bilmiyor öğrenmemiş kalıplaşmış olan insanlara hayatı sürekli kusur aramakla geçen olan insanlara hayatın böyle olmadığını anlatmakla geçirelim ? Bakın macidede onu yaptı ama ne oldu ? Bunu bir kadın yada erkek üzerinden anlamayalım genel olarak bakalım.
    İnsanlar sizin onu ne kadar sevdiğinizi siz sevmeyi bırakınca anlayacaklar varın anlamalarını sağlayalım.
    Varın onlar kusur bulsun, kusur bulmadığımızı anlayacaklar biraz uzaklaşınca.
    Biz biz olarak kalalım olur mu ?
    Eğer vicdanımız rahatsa bırakalım o insanları, sadece yüreği güzel olan insan başkasının temiz saf duru olduğunu düşünebiliyor aksi hâlde ben saf olmayan bir insanın vicdânen rahat olmayan bir insanın güzel bakabileceğini düşünmüyorum, kendi gibi bakacaktır. Artık neyse o şekilde..
    Buraya kadar okuduysanız çok teşekkür ederim güzel insan 🌼
    .
    Şimdi iyi akşamlar 🌹
  • 331 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Körlük;

    Bakmak ayrı şey, görmek ayrı şey! Bu ikisi arasındaki farkı kavramadan ne de çabuk geçiyor günlerimiz. Bakıyoruz ama farkında değiliz neyi gördüğümüzü ve neye neden baktığımızı.

    Anlar saniyeleri, saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri, saatler günleri, günler ayları, aylar yılları kovalayıp dururken biz sadece vakit harcıyoruz. Geriye kalan yaşanmış bir ömür, farkına varılmadan, görülmeden, hissedilmeden geçip giden vakit.
    Eğer sadece bu dünyaya vakit öldürmeye geldikse neden düşünüyoruz veya düşünmek gibi yetimiz varken neden sadece vakit öldürüyoruz.

    Etrafımızda olup bitenleri gördüğümüz vakit anlamlandırabiliriz. Aksi takdirde içinde bulunduğumuz zamanda ve toplumda duyarsızlaşır, kitlesel körlüğün birer neferi olup çıkarız. Körlüğü var eden biz oluruz, biz olduğumuz süre boyunca yeryüzünde inşa ettiğimiz körlük yaşamaya devam eder. Farkına varmakta, görmekte eşitlenmek yerine dünyanın en korkunç şeyi olan yoklukta eşitlenmek, kitap tam bu noktadan yola çıkmakta herkesi yoklukta eşitleyerek.

    Kitabın içeriği konusunda başka incelemeler yeterince açıklama yapmaktadır. Ben başka bir açıdan değerlendirmek istiyorum kitabı ve yazarı. Bu kitap yazarın okuduğum ilk kitabı üslubu ciddi anlamda farklı, ilk defa böyle bir yazı biçimiyle karşılaştım. Ancak kitaptaki kurgu, akıcılık ve fikir o kadar güzel döşenmiş ki bu farklı yazım tarzı beni çok rahatsız etmedi. Farklı bir okuma yapmak için güzel bir kitap.

    Kitabı okurken bir an Emile Zola’nın romanlarından birini okuyormuşum gibi hissettim. Zola’nın kitaplarını okuduğunuz zamanda idealleştirmeye karşı çıktıklarını ve gerçekleri en çıplak halleriyle nasıl gün yüzüne çıkardıklarını görürsünüz. Yaşamın acımasız ve kaba yanlarını ele alış şekli tıpkı okuduğumuz kitapta ki kadar iç karartıcı ve çevresel faktörlerin insanı nasıl vahşi bir hayvana çevirdiğini çok güzel özetlemiş.
    İçinde bulunduğumuz çağda insanların birbirleriyle sadece filtre ekranı yarıştırdıkları bir ortamda, insanın ne kadar pis olabileceği, yalnız kalabileceği, vahşileşebileceği yaşamda insanlık adına hiçbir şeyi taşıyamayacak kadar zayıf olduğunu anlatmaktadır.

    İyi ve güzel şartlarda değil, zor ve kötü koşullarda “insan olmanın” daha da zor olduğunu gözler önüne sermiştir. Teknolojik yenilikler, gelişmiş demokrasi anlayışı, insan hakları, güvenlik duvarları vb. sahip olan insanoğlu, bir grup insanı hiç düşünmeden akıl hastanesine kapatabilir, bütün haklarını ellerinden alabilir, onları resmen ölüme mahkûm edebilir, zulmün ve caniliğin zirve yaptığı noktaya çok kısa bir zaman diliminde ulaşabilmektedir.

    Kapalı mekândaki tuvalet ihtiyacı, ortamın pisliği, yeni gelenler arasında yiyecek paylaşma savaşları, kadınların tecavüze uğraması, insanların korkularından beslenmesi, korkuların hayatlardaki standartları belirlemesi, insanların yaşam düzenin alt üst olması, yerlerinden ve yurtlarından edilmesi, insanların etleri çiğ yemesi, su ve yiyecek hiçbir şey bulamaması, bilenen anlamda bütün sistemin çökesi vb. yabancı olduğumuz şeyler değil esasta, ülkemizde bulunan mültecilerin, kadınların, çocukların, erkeklerin, eşcinsellerin, Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Suriyelilerin, Hristiyanların, Müslümanların, Alevilerin, iyilerin ve kötülerin vb. bütün durumları tam da kitapta anlatıldığı gibi. Her gün görüyoruz ancak durumun farkında değiliz,

    “Körlük” Cumhuriyetinde yaşıyoruz sadece haberimiz yok. Onlar önceden görüyorlardı neyi beklediklerini ve tedavinin sonucunu biliyorlar ancak biz hem tedaviden hem de bizi nasıl bir sonucun beklediğinden bi haberiz. “Körlük”ün hâkim olduğu yerde el yordamıyla hayat kurmaya çalışıyoruz.

    İyi okumalar.
  • Bu yazımı incecik bir ip üzerinde, sakinlikle yürümeye çalışan, aşağıya bakmamaya gayret eden ve elbet ileriyi görmeye çalışan ve her zaman bunun ümidi içerisinde olan bir cambaz edası dahilinde yazıyorum.
    Türk Edebiyatımızın okuyucularının büyük çoğunluğunu kadın okurlarımız sağlamaktadır. Bu yadsınamaz bir gerçektir. Fakat diğer taraftan okuyucular, kadın yazarların Türk Edebiyatına sağladığı, kaynak niteliği taşıyan eserlerini ve çabalarını görmezden gelmektedir. Bittabi kadınlarımız için yazı yazmak ve okumak gelenek, örfi durumlar yahut genel olarak normlar dolayısıyla bu durum “zamanında” hoş karşılanmamakla birlikte engel olunmuştur. Fakat günümüz dünyasında ekonomik özgürlüğünü sağlamış ve -tam olarak sağlanamamış olsa da- adaletli bir düzen dahilindeki kadın yazarlarımız neden onlar kadar etkin bir rolde değil? Onlar kimler mi, elbette merak ediyorsun sevgili okuyucu. Fakat onlardan şimdi bahsetmeyeceğim.
    Bu durumun zeminini hazırlamak için Lale Devri, II. Meşrutiyet ile Cumhuriyet dönemi edebiyatına ve şahıslarına (ve elbette siyasi hayatına) göz atmak gerekir. Hızlı bir geçiş yaparsak Lale Devri’nde Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa’ya gönderilmesi ile başlayan askeri ve teknik alandaki yenilikler münevver kavramının oluşmasına ortam hazırlamıştır. Kimdir bu münevver? Münevver adının hemen karşılığında aydın ve entelektüel kavramları aklımıza gelmektedir. İlk incelememizi Avrupai düzende yaparsak; entelektüelin mükellef olduğu husus, gerçeği ve doğruyu bilmek(bulmak), onu kendi bünyesinde sentezlemek ve düzene göre addetmektir. Bu kavram Rönesans ve Reform hareketlerinin yanında coğrafi keşifler ile oluşmuştur. Aydın kimliğinin oluşumunu ise Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı’ndan Ramazan KORKMAZ hocamızın ifadesi ile: “Batının Rönesans ile edindiği düşünsel birikim, 17.yüzyılda İngiltere’de başlayıp 18. yüzyılda Fransa ve Almanya’da gelişecek olan bugünkü dünyanın şekillenmesinde büyük katkıları bulunan Aydınlanma Dönemi’ni doğuracaktır”. Bu dönem ise 18 ve 19. Yüzyılı aydınlarının temel kaynağını oluşturacaktır. Anadolu coğrafyasında ise bu durum Tanzimat Fermanı ve ardında gelen batılılaşma “telaşı”nı doğurmaktadır. Tanzimat Fermanı sonrasında ilim öğrenmesi amacı ile batıya gönderilen şahsiyetlerin fikren garpta olmasına karşın bedenen şarkta olması büyük bir buhran yaratmaktadır. İşte bu arada kalmış ve sıkışmış olan dönem şahsiyetleri münevver kimliğine sahip olsa da coğrafya dahilinde yetkin ve etkin bir derecede rol oynayamamıştır. Elbette dilde yenileşme sağlanmıştır fakat fikri açıdan geleneğine karşı çıkamayan münevverin yaşayışı değişmemiştir. -nerede kadın dedin değil mi, biraz hızlı ve aradaki birkaç dönemi atlayarak ilerliyorum- Bu dönem münevverin eğittiği nesil ile kadınlarımızı edebi sahada ön saflarda görmeye başlamaktayız. -hemen diyeceksin ki Klasik Edebiyatta da kadın şairlerimiz vardı, evet biliyorum. Fakat yine bu kadın şairlerimiz garp yaşayışını özünde sindirmiş olan ailelerin çocuklarıydı- Herkesin aklına elbette kadın yazar dediğimiz zaman Halide Edib gelmektedir. Ne güzel! Fakat sadece onu anarsak diğer kadın yazar ve şairlerimize büyük ayıp etmiş olmaz mıyız? -başka kim vardı ya? (!)- yazıyı uzun tutmamak amacı Halide Edib’in affına sığınarak -bildiğinizi düşünerek- diğer kadın yazarlarımıza değinmek istiyorum. Eskiden yeniye doğru gelen bir yol izleyerek Klasik Edebiyat, tezkireler ve 15. Yüzyıl ile başlamak istiyorum. -ciddi anlamda bu alanda bilgi sahibi olmak isteyen kimselerin şahsi araştırma yapması gerektiği ve bu yazının bir makale hüviyeti taşımadığını belirtmek isterim. Bu sebepten isimlerini arz ederek önemli gördüğüm hususları belirteceğim.-
    Klasik şiirin ilk kadın şairi hüviyetini taşıyan, o dönemde kadınların ikinci plandan kurtulmasını, kadının isteklerini dile getiren” Zeynep Hatun” bulunmaktadır.
    İkinci klasik dönem şairimiz ise Zeynep Hatun ile çağdaş ve karşılıklı şiir söyleşen “Mihrî Hatun” dur. Bu kadın şairimize en büyük acımasızlığı 1967’de divanının Moskova’da basılmış olmasıyla yaptığımızı düşünebiliriz.
    Ani Hatun
    Zübeyde Fıtnat Hanım
    Klasik Edebiyatın son şairlerinden olan İzzet Molla’nın yeğeni olan ve onun eğiminden geçmiş olan Leyla Hanım’da Klasik Türk Şiirinde önemli bir yere sahip olan kadın şairlerimizdendir. Kabri Galata Mevlevihane’sindedir. -aman ya hep erkek yeri oralar diyenler için idi son cümlem.-
    Uzun ve sıkıcı olmaması dolayısıyla isimleri yan yana dizeceğim. Merak edip de erişmek isteyenlerin isimlerden kolaylıkla erişebileceğini düşünüyorum.
    Şeref Hanım, Âdile Sultan, Tevhide Hanım, Feride Hanım, Hatice Nakiye Hanım, Sırrî Hanım, Münire Hanım, Habibe Hanım, Hasibe Maide Hanım, Hatice İffet Hanım, Leylâ Hanım, Nigâr Hanım, Makbule Leman, İhsan Raif Hanım, Şükûfe Nihal Başar, Halide Nusret Zorlutuna …
    Ayrıca değinmek istediklerim ve bilinmesini istediğim yazar ve şairleri şimdi ele alacağım.
    Kötü bir aile yaşamının doğurduğu isyankâr bir kadın! Yaşar Nezihe Bükülmez. Soyadının da çağrışımı ile evet! Bir Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı için ilk şiiri yazan kadın şairimiz. Hayatının uzun ve yorucu zorlukları içerisinde, emeğini ekmeği bilerek şiirler yazmış ve başkaldırmış kadın şairimiz.
    Türkiye’de kurulan ilk siyasi parti neydi? Cumhuriyet Halk Fırkası dahi kurulmadan önce bu girişimlerde bulunmuş ve dilekçesini sunmuş fakat reddedilmiş olan fırka. “Kadınlar Halk Fırkası” evet, reddedilmiş fakat sonrasında Türk Kadınlar Birliğini kurmuş olan isim, Nezihe Muhiddin. Kadınların siyasi hakları için büyük çaba sarf etmiş ve nitekim başarabilmiş olan bu isim Türkiye Cumhuriyetinin önemli kadın şahsiyetlerinden birisi olarak kabul edilmelidir. -bil ki söyle, söyle ki yaşat! –
    1886 ve 1946 arasında yaşayan bu kadın romancımızın -düşün o dönemde- romanları Sırpça ve Ermenice ’ye çevrilmiştir. Genellikle acı ve ıstırap içeren romanları olan bu kadın yazarımız ise Güzide Sabri Aygün. Yakın arkadaşı olan Münevver Hüsniye’nin doğum yaptıktan sonra kan kusması ve ölümü hayatının dönüm noktası olmuştur.
    Cumhuriyet döneminin ilk yılları, şehir hayatı ve kadınlara dair ayrıntıları barındıran Geçmişte Yolculuk isimli otobiyografik romanın sahibi Mebrure Sami Alevok. – güzeldir, tavsiyedir. –
    Nazım Hikmet’in yazım hayatına başladığı Resimli Ay dergisi yazarlarından bir isim daha, Mükerrem Kâmil Su.
    Nihayet okuyucu, muhteşem merakını uyandırmak istediğim ve araştırmanı isteyeceğim son isim. Cahit Uçuk! -evet kadın- Abdülhak Hamit Tarhan ve Nazım Hikmet’in düz yazıya yönelmesini istediği kadın.

    Uzun olmuş olması dolayısıyla açıklamalara bir yerden sonra fazla yer vermeden, sade, gerekli gören, meraklı insanlar için isimlerini zikrederek yazıma son veriyorum. Popülariteden uzak bir anlayış sürdürmenizi, bilmediğimiz çok şey olduğunu ve bununla birlikte hepimiz için bilgiye aç bir hayat umut ediyorum 😊
    (Vay efendim şunu niye dahil etmedin! diyenler için bu notu ayrıca düşmek istedim. Benim dikkat ettiklerim, gözüme çarpan yahut günümüzde tozlu sayfalar arasında kalmış olan şahsiyetleri ele almak benim için daha keyif verici olması dolayısıyla ben bu isimleri zikrettim.
    sürç i lisan ettiysek affola...)
  • TANRILARA ARACILIK YAPANLAR: HATTİ BÜYÜK KRALLARI

    Şuppiluliuma'nın ölümünden sonra Hitit tarihindeki gelişmelere göz atmadan önce bir süreliğine Hatti Büyük Krallarına odaklanalım. Bu krallar Hitit dünyasındaki ve hatta Geç Tunç Çağı' nın son yarısı boyunca Yakındoğu'nun tamamındaki en kuvvetli kişileriydi. Kralların halkının ve şekillendirdikleri savaş kültürünün askeri önderleri olduklarından daha önce bahsetmiştim. Bu konu hakkında daha fazla şey söyleyeceğim. Ancak kralların başka rolleri ve sorumlulukları da en az askeri görevleri kadar önemliydi. Bu rol ve sorumluluklar nelerdi? Bu görevlerin yerine getirildiğini kim denetliyordu? İlk olarak daha önce konuştuğumuz bir konuyu kısaca yeniden vurgulayalım. Hitit Krallığı'nın en dikkat çekici özelliklerinden biri, devletin 500 yıllık tarihi boyunca ülkedeki üstün iktidarın neredeyse aralıksız bir şekilde on yedinci yüzyılın başlarında kurulan tek bir kraliyet hanedanı tarafından icra edilmesiydi. On ikinci yüzyılın başlarında krallığın çöküşünden sonra bile bu hanedanın üyeleri, başta Karkamış olmak üzere Fırat bölgesinde nesiller boyu var olmaya devam ettiler. Hanedanın uzun ömrünü daha da dikkat çekici kılan, bu yöneticilerin krallıkta azınlık olan ve Neşalar adı verilen Hint-Avrupa dili konuşan bir etnik gruba mensup olmalarıydı. Hint-Avrupa dili konuşanlar nesillerdir Anadolu'daydı ve büyük olasılıkla Hitit döneminden yüzyıllar öncesinde bölgeye yerleşmişlerdi. Yerli ve sayıca çok daha fazla olan Hatti nüfusuyla karışmalarına rağmen bazıları etnik kimliklerini korumuş ve Hitit Krallığı'nın çekirdeğini teşkil edecek bölgede egemenlik kurmuşlardı. Elbette Hitit monarşisinde, kraliyet ailesinin rakip dallarının iktidar koltuğunu mevcut hükümdarlardan veya belirlenmiş varislerden almak için kanlı darbeler ve darbe girişimleri gerçekleştirdiğini zaten görmüştük. Ancak iktidar daima aile içinde kaldı. Kısa süreli davetsiz misafirler dışında Hitit tahtına her zaman aynı kraliyet kanına (yabancı ve seçkin ailelerle yapılan evlilikler bu kanı düzenli olarak seyreltse de) sahip olanlar oturdu. Tanrıların Temsilcisi Doğrusunu söylemek gerekirse kralın şahsı kutsaldı. Tanrıların yeryüzündeki başlıca temsilcisi olan, tanrılar ve ölümlü inananlar arasında aracılık yapan kralın iktidarı onun kutsal hakkıydı. Kralın Hitit ülkesinin başrahipliği görevi kimi zaman kabartma heykeller de tasvir edilir. Kral, bu tasvirlerde rahiplik makamının gereği olarak takke takar, bileklerine dek uzanan bir cübbe giyerken ve yine bu makamın alameti olan kıvrımlı bir ucu olan asa tutarken görülür. Kral, otoritesinin kutsal güçlerce desteklendiğini iddia ederken, '(tüm) tanrıların gözdesi' olduğunu ve tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olarak onların müşterek koruması altında olduğunu belirtir. Ancak her kralın koruyucu bir tanrısı da vardır (örneğin il. Murşili'nin koruyucu tanrısı Arinna'nın Güneş Tanrıçası, il. Muvattalli'ninki Şimşeğin Fırtına Tanrısı, III. Hattuşili'ninki ise Tanrıça İştar'dı). Bu tanrılar, savaşta ve barışta kralları güvende tutarlar. Bu bakış açısına göre kutsal koruyucular görevlerini ziyadesiyle yerine getirmişlerdir çünkü Hitit Krallığı'nın 29 hükümdarından pek azı tahttan indirilmiş veya öldürülmüştür. Genelde yıllar süren sayısız seferlere rağmen, biri hariç olmak üzere (büyük olasılıkla), hiçbiri öldürülmemiş veya savaşta ölümcül bir yara almamıştır. Tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olmanızın olumsuz yanı da vardı. Bu durumda kendi tebaanızın tanrıların gazabına neden olan suçlarından da sorumlu olurdunuz. Tanrıların gazabı ancak bu suçların uygun bir şekilde cezalandırılmasıyla yarışabilirdi. Kimi zaman bu kutsal gazap sizin yaşamınızı da tehdit edebilirdi. Gazap konusunda önceden bir rüyayla uyarılabilir veya kurban edilmiş bir hayvanın iç organlarının incelenmesiyle bunu anlayabilirdiniz. Eğer alametler uğursuzsa, cezadan kaçınmak için büyük risk altında olduğunuz bu dönemde yerinize birini (bir insan, bir hayvan veya gerçek boyutlarda ahşap bir suret) seçmeniz gerekirdi. Yerinize bir hayvan seçerseniz, kurban yüksek bir yere götürülürdü. Böylece karşı gelinen tanrı, kurbanı rahatça görebilirdi. Kurban edilen ve daha sonra yakılan hayvan, kralın ölümünü ve yakılmasını temsil ederdi. Yerinize bir insan seçerseniz, ki bu genelde bir savaş esiri olurdu, bu kişi bir süreliğine kelimenin tam anlamıyla bir kral gibi davranırdı. Kral kıyafetleri giyen esire 'krallara has kokular' sürünürdü. Gerçek kral saraydan kovulur, yerine geçen kişi şarap içer ve yemek yer, kralın yatak odasında uyurdu. Bu dönemde kutsal güçlere danışılarak kralın çok hassas bir durumda olduğu tasdik edilirdi. Ancak kralın yerine geçen kişi tehlike dönemi geçene dek zarar görmemişse kendisine herhangi bir şey yapılmadan yurduna gönderilir ve gerçek kral tekrar görevini üstlenirdi (bütün bunlar eski bir Babil ritüelini anımsatır ama Babil geleneğinde kralın yerine geçen kişi bu kısa dönemin sonunda idam edilirdi). Eğer kralsanız ve kral olarak kutsal gazabı ateşleyecek fevkalade kötü bir suç işlediyseniz, bunun acısını tüm krallığınız çekebilirdi. Eski Ahit'teki inanışı dahi gölgede bırakabilecek bu geleneğe göre babaların günahlarının oğullarına geçmesi gibi krallarının günahları da tebaasına geçebilirdi. Bu nedenle Şuppiluliuma'nın oğlu Kral il. Murşili, kahinlere danışarak Hitit ülkesini 20 yıl boyunca kasıp kavuran salgın hastalığın kutsal bir gazap olduğuna kanaat getirdi. Bu gazabın nedeni, babasının yıllar önce işlediği suçlar, örneğin bir yeminin bozulması ve kurban kesiminin ihmaliydi. Bu suçlar tespit edildikten sonra uygun bir kefaret verilir ve bu musibet sona erdirilebilirdi. Kralın dini yükümlülükleri arasında sürekli olarak ülkesini dolaşmak ve krallığın en önemli dini festivallerine katılmak da vardı. Dini takvimde gösterilen ve her yıl yapılan festivaller çoğu zaman günlerce sürerdi. Eğer bir kral kutlamalara katılmasa tanrıların hoşnutsuzluğunun ciddi sonuçları olabilirdi. Kralın başka önemli görevleri de vardı. Gerektiği takdirde genelde kendi ailesine mensup olan üst düzey temsilcileri kendi yerine görevlendirir ve bizzat bulunması gereken kutlamalara onları gönderirdi. Kralın Dünyevi Sorumlulukları Kralın iki sorumluluğu dikkat çekicidir. İlkinden zaten bahsetmiştik. Kraliyet ideolojisi kralın büyük bir savaşçı olmasını ve becerilerini düzenli olarak muharebe meydanında sergilemesini gerektirirdi. Krallığa hazırlanan kişi, genç yaşlardan itibaren savaş sanatlarında eğitim alır ve çocukluktan yeni çıkmışken muharebe meydanında deneyim kazanırdı. Kral olduktan sonra saltanatının büyük bir kısmını düşmanlarına veya asi tabi devletlere karşı ordusunun başında savaşarak geçirirdi. Muharebe meydanındaki başarısının göstergesi olan ve kentlerin sokaklarından geçirilen ganimetler, savaşın kurbanlarından elde edilen arabalar dolusu hazine ve savaş esirleri tebaaya kralın büyük bir savaşçı olduğuna ilişkin somut kanıtlar sunardı. Bu, kraliyetin temel özelliklerinden biriydi. Metinlerde kralın seferleri ve zaferlerinden ayrıntılı bir şekilde bahsedilmekle birlikte kralı savaşçı olarak gösteren kabartma heykellerin ender görülmesi ilginçtir. Mısır ikonografyası ve daha sonraki tarihlere ait Asur kabartmalarının tam aksine, günümüze ulaşan Mısır kabartmaları kralı savaşırken göstermezler. Kralın bir savaşçı olarak tasvir edildiği az sayıda kabarmada ise silahlarını ve zırhını kuşanmış kral hareketsiz bir halde, kimi zaman inzivaya çekilmiş veya bir tanrının huzuruna çıkmış bir durumda resmedilmiştir. Hitit kraliyet propagandası içinde ikonografinin rolü çok azdır. Kralın bir diğer önemli görevi ülkesinde adaletin uygulanmasını denetlemekti. Bu durumu genelde Latince bir sözcük olan lituus (Romalı augurların' taşıdığı benzer şekilli bir değnek) ile ifade edilen kıvrımlı bir değnek temsil eder. Kabartmalarda kral kimi zaman elinde bu değneği tutarken görülür ve bir rahip olarak tasvir edilir. Değnek, çobanın sopası olarak yorumlanmıştır. Geniş anlamda kralın halkının çobanı, özellikle korunmaya muhtaçların koruyucusu olduğunu simgeliyor olabilir. Bu simge, Babil Kralı Hammurabi'nin Hammurabi Yasaları'nda da kullanılmıştır. Yasalarda kral kendisini ülkesinde adaletin uygulayıcısı, tebaasındaki en zayıfların ve en korunmasızların koruyucusu olarak tasvir eder. Hititler bağlamında ise 'çobanın sopası' Başyargıç rolü benimseyen kralın halkının koruyucusu olduğunu temsil ediyor olabilir. Ancak Hammurabi ve Mezopotamyalı diğer hükümdarların aksine Hitit kralları unvanlarına hiçbir zaman 'Çoban' unvanını dahil etmediler; Hititler bağlamında yalnızca Güneş Tanrısı 'İnsanlığın Çobanı' olarak adlandırılırdı. Kralın yargıya ilişkin sorumluluklarının çoğu yönetimindeki yerel memurlara devrediliyordu. Bunlar arasında bölge hakimi olarak görev yapmaları gereken valiler de vardı. Valiler eyaletlerini dolaşır, çeşitli hukuk ve cezai davaların bakarak yerel mahkemeleri denetlerlerdi. Ancak kralın tebaasında bulunan herkesin yerel bir mahkemenin verdiği hükmü kabul etmeyerek doğrudan Majesteleri' ne başvurma hakkı vardı. Örneğin Fırat üzerinde yer alan Emar kentinde bir rahip, mülk ve vergiler konusunda yerel bir garnizon komutanıyla ihtilafa düşmüş ve karşı tarafın lehine karar veren yerel bir mahkemenin kararını kabul etmeyerek doğrudan krala başvurmuştu. Ayrıca büyücülük, zalimlik, çeşitli ahlaki yozlaşma türleri ve ölüm cezasını gerektiren bir dizi başka suçun cezası da kralın huzurunda karara bağlanır ve pek çok durumda hükmü ülkenin Başyargıcı olarak kral verirdi. Elbette kralın çok sayıda başka sorumluluğu ve yükümlülüğünün bulunması, bu görevlerin sıklıkla ailesinin başka bir üyesine veya krallığın seçkin yönetici sınıfına mensup olan üst düzey birisine bırakılmasını gerektirirdi. Burada önemli olan kralın tebaası içinde en alt düzeyde bulunanların dahi yargı sürecinde şikayetlerini çözmek için en üst düzey yetkililere başvurabilmeleriydi. 'Büyük Aile' Kral seferleri veya hac için seyahat etmediği zamanlarda son derece iyi tahkim edilmiş ve yalıtılmış olan görkemli sarayında yaşardı. Bugün Büyükkale olarak bilinen bu saray Hattuşa'nın akropolisinde yer alırdı. Ancak tuğlalar ve harç, kutsal güçlerin korumasıyla birlikte bile, içteki darbeler ve komplolardan ve dıştaki düşmanlardan Majesteleri' nin şahsının güvenliğini sağlamaya yetmezdi. Önemli ölçüde insan gücüne de ihtiyaç vardı. Bu güç kuşkusuz çok sayıda katmanla sağlanıyordu. En iç kısımda MEŞEDİ adı verilen, mızrak taşıyan ve son derece iyi talim görmüş muhafızlar vardı. Bazı açılardan Roma'daki praetor muhafızlarıyla karşılaştırılabilecek olan (onların sayıları çok daha azdı) MEŞEDi, seyahat halinde olsa bile (seyahat güzergahı üzerinde kraliyete ait mülkler vardı), seferde veya yurdunda bulunan kral ile tebaası ve düşmanları arasındaki ilk engeldi. GAL.MEŞEDİ adı verilen komutanları krallıktaki en kuvvetli ve nüfuzlu adamlardan biriydi. Her zaman olmasa bile genelde kralın yakın akrabası, çoğu zaman kardeşi veya oğluydu. Örneğin müstakbel Kral III. Hattuşili, kardeşi Muvattalli tahta çıktığında bu makamın sahibiydi. Hattuşili kral olunca oğlu ve veliahdı Tudhaliya'yı bu göreve atamıştı. 'Büyük Aile'nin' diğer üyeleri arasında bulunan ve büyük olasılıkla aile üyelerinin en kuvvetlisi Tavananna adı verilen kralın başkadını vardı. 20. Bölüm'de Tavananna'yı ayrıca inceleyeceğiz. Kralın ayrıca bir tür hiyerarşi içinde seçilen, bir veya daha fazla cariyesi vardı (kuşkusuz bu sayede evliliğe dayanan ittifaklar, diplomatik görevler ve tahtın olası varisleri için oldukça geniş bir kraliyet soyunun varlığı güvence altına alınıyordu).Telipinu Fermanı'ndan kralın başkadınının krala erkek evlat verememesi durumunda cariyelerden doğan oğulların tahta geçiş hakları olduğunu öğreniyoruz. Ayrıca kral istediği oğlunu varisi ilan edebilirdi. Tuhkanti adı verilen varis, babasının ölümünden sonra sorunsuz bir şekilde tahta çıkması için genelde genç yaşından itibaren krala ait çeşitli sorumluluklar, dini, idari ve askeri konularda eğitilirdi. Bir Tanrıya Dönüşmek Kral ölünce ne olurdu? Önce cenaze ritüelleriyle başlayalım. Festivaller ve ayinlerle ilgili günümüze ulaşan çok sayıda metinde kralın taç giyme törenlerine (büyük olasılıkla son derece özenle hazırlanan bu törenler en az birkaç gün sürüyor olmalıydı) neredeyse hiç bilgi olmamakla birlikte kralın ve kraliçenin gömü törenleri konusunda oldukça ayrıntılı tanımlamalara sahibiz. Tüm ayin metinlerinde olduğu gibi, kraliyet cenaze töreniyle ilişkili olan tüm ritüellerde ayrıntılara çok dikkat edilirdi. Tüm sürecin hatasız yürütülmesi sağlanır ve böylece ölünün bu dünyadan öbür dünyaya sorunsuz geçişi güvence altına alınırdı. Metinlerde ayinlerin on dört gün sürdüğü belirtilir. 1 . gün resmi bir duyuruyla başlanır: 'Hattuşa' nın başına büyük bir günah geldiğinde ve kral veya kraliçe tanrıya dönüştüğünde ... '. Bir öküz kurban edilir ve cesedin ayaklarının ucuna yerleştirilir. Öküzün boğazı kesilince kurbanı kesen cesede hitap eder: 'Nasıl olduysan şimdi de öyle ol! Ruhun bu öküzün içine girsin! Toprağa şarap dökülür. İçi boşaltılan şarap kadehi parçalanır. Böylece bu dünyada bir kez daha kullanılmaz. Cesedin arınması için çevresinde bir teke dolaştırılır. 2. gün adaklık yiyecekler sunulur ve libasyon töreni yapılır. Akşamleyin ceset bir odun yığınına koyulur ve yakılır. 3. gün şafakta yanık odunlar elekten geçirilir ve kralın kemikleri temizlenir. Ardından yiyecek ve içecekle dolu bir şölen sofrasının başındaki bir sandalyeye yerleştirilir. Kral, kendi cenaze yemeğinin şeref konuğudur. Kralı oturur halde gösteren bir heykelin getirilmesiyle birlikte kralın kutlamalardaki yeri daha da belirginleşir. Törenlerde kraliçeyi de oturur halde gösteren bir heykel yer alır. Böylece o da ölümü ve cenazesine katılmış olur. Yemekler ve kurbanlar günlerce sürer. Ardından 6. günde kemikler kralın ebedi ikametgahı olan hekur evine taşınır ve bir sedirin üzerine yerleştirilir. Adaklar devam eder. Müzisyenlerin mersiyeleri ve dansçı kadınların ağıtlarıyla birlikte törenler de sürer. Havadaki taze ekmek ve kızarmış et kokuları, kötü ter, kan ve kurban edilen hayvanların kokularına karışır. Bu hayvanlar (sığır, koyun, at ve eşekler) yeni dünyasında kralın besi hayvanları olacaktır. Yerden bir tutam çim koparır ve gömü yerine götürülür. Bu da merhumun öbür dünyadaki mülkleri arasında yer alan otlaklarını simgeler. Merhum Majesteleri orada sonsuza dek huzur içinde yaşayacaktır. Arıcak ölümden sonraki bu huzurlu yaşam tamamen kendi kendine yeten bir yaşam değildir; ölü kişinin kültü belli ölçüde hayatta kalanların bakımına muhtaçtır. Kralın hekur evinden başka, taştan bir mezar (günümüze ulaşan bir örneği bulunmamaktadır) yapılır ve merhumun ihtiyaçlarını karşılaması için hayvanlar ve insanların yer aldığı geniş bir alan tahsis edilir. Hayatları boyunca burada görev yapan insanlar arasında kapıcılar, çobanlar, hizmetçiler ve çiftçiler vardır. Bununla birlikte kralın mezarına yalnızca merhumun ailesinin üyeleri girebilir. Bu kültün devamını sağlamak, merhumun ruhu için kurban edilen hayvanları sunmak başta kralın varisi olmak üzere onların görevidir. Atalar kültü Hitit toplumunun daha alt kademelerinde de görülürdü. Ölülerin anısını yaşatmak ve ailenin hayattaki üyeleriyle bağlarını devam ettirmek amacıyla kurbanlar kesilirdi. Arıcak Yakındoğu'daki komşuları gibi Hititlerin de ölümden sonraki yaşam konusunda kötümser görüşlere (en azından toplumun alt kademelerinde bulunanların) sahip oldukları görülür. Öbür dünyaya atıfta bulunan az sayıdaki Hitit metninde ölümden sonraki yaşam genelde çukurlar ve deliklerle ulaşan, kasvetli ve güneşsiz bir dünya olarak sunulur. Bu metinlerin birine göre oraya ulaştığınızda yalnızca pis su içebilir ve çamur yiyebilirdiniz. Anneniz, kardeşleriniz veya akrabalarınızı tanımazdınız, onlar da sizi tanımazdı. Ancak belki de bu fazla olumsuz metin bir istisnaydı. Arkeolojik bulgular daha olumlu görüşler sunar. Henüz bir kraliyet mezarı bulamadık ancak kentlerin dışında daha düşük statülü ölümlülere ait olan (çoğunlukla erken Hitit dönemine tarihlenen) bir dizi gömü yeri bulduk. Cesetler, kimi zaman bu yerlerde yakılıyor ve gömülüyordu. Yakılan ölüler, seramik kaplarda saklanırdı. Gömülmeyi tercih edenler için ise mezarlar kazılırdı. Küçük kaplar gibi basit mezar eşyaları da cesetlerle birlikte defnedilirdi. Bu eşyalara sığır, koyun, domuz, köpek ve bazen de at ve eşeklerin kemikleri de eklenirdi. Belki de bu hayvanlar kurban edilmişlerdi veya ölüye öbür dünyada hizmet etmeleri için gömülmüşlerdi. Eğer ikinci seçenek doğruysa Yeraltı Dünyası belki de metinlerin inanmamızı istediği kadar kötü bir yer değildi. Daha önce belirttiğimiz gibi kral ve kuşkusuz ailesi (veya ailesinin seçilmiş üyeleri) belli ki hoş ve rahat bir öbür dünyayı dört gözle bekliyorlardı. Sığırlar, koyunlar, atlar ve katırlarla dolu odaklarıyla bu dünya belki de klasik çağ geleneğinde Yunan kahramanlarının tanrıları gibi keyifli ve rahat bir şekilde sonsuza dek yaşadıkları Elysia tarlalarını andırıyordu. Gerçekten de Hitit kralları bu hayattan göçtüklerinde tanrıların arasına karışırlardı. Bunu bir kralın oğlu ve varisinin babasının ölümü hakkında şu sözleri söylemesinden öğreniyoruz: 'babam tanrıya dönüştüğünde .... '. Kelimenin tam anlamıyla tanrı olsalar da bunun bir sınırı vardı. Merhum krallar Hitit dünyasının kutsal panteonuna giremezlerdi. Krallar, daha düşük seviyeli tanrılara dönüşürlerdi. Ancak onların şerefine heykeller yapılır ve bu heykeller Büyük Tanrıların tapınaklarına yerleştirilirdi. Böylece ruhları heykellerin içine girer ve tapınaklarda yalnızca aile üyelerinden değil tüm tebaadan hürmet görürlerdi. Belirttiğimiz gibi atalar kültü toplumun tüm kademelerinde yaygındı. Ancak kraliyete ait kültler ulusal ölçekte faaliyet gösterirdi. Yeri gelmişken söyleyelim, 'tanrıya dönüşme' ifadesi çok daha sonraki dönemlerde de görüldü. Roma' nın imparatorluk dönemindeki imparatorlar, geleneksel olarak ölümden sonra kutsallaştırıldılar. Ancak bu imparatorlardan biri, ayakları yere basan ve mantıklı bir eski asker olan Vespasianus, bu tanrılaştırma saçmalığını hor gördü. Ölümün yaklaştığını fark edince, ölüm düşüncesinin üzerinden müthiş bir alaycılıkla geldiği ve şöyle dediği söylenir: ' Vtıe, puto deus fio: sanırım bir tanrı oluyorum'. Ne güzel bir son söz! Elbette kutsallığı yalnızca hükümdarlarıyla sınırlandıran toplumlar da vardı. Aklımıza antik Mısırlılar veya henüz hayattayken kendilerini kutsal sayan Roma İmparatoru Caligula ve Makedonyalı General Büyük İskender gelebilir. Gerçekten de bazı geç Hitit kralları, özellikle de imparatorluğun son yüzyılında yaşayan kralların da henüz hayattayken kutsallık iddiasında bulunup bulunmadıkları sorusu önem kazanır. Bu dönemde Hitit görsel sanatlarında görülen büyük gelişme bu iddiayı destekler. İmparatorluğun son yıllarına denk gelen 1295 dolaylarında tahta çıkan II. Muvattalli'nin saltanatından itibaren Hitit krallarının suretleri, geniş taş yüzeylere (kayalarda veya kesme taşlarda) yapılan kabartmalarda görülür. Bu resmi anıtlarda yer alan ve rahipler özgü cübbeler giyen krallar ve kimi zaman da kraliçeler bir veya birkaç tanrıya hürmet ederlerken tasvir edilirdi. Kral ara sıra zırhlı bir savaşçı olarak betimlenirdi. Kral bazı durumlarda rahiplik görevine özgü takke veya tanrılardan birine ait olan konik şeklinde uzun bir başlık takardı. Tanrı, kendisine ibadet eden ölümlülerden bu başlığa iliştirilmiş boynuzlarla ayırt edilirdi. Kutsallık simgesi olan boynuzların sayısı ne kadar fazlaysa tanrı da o kadar önemliydi. Ancak kabartmalarda kral da kimi zaman boynuzlu olarak resmedilirdi. Bu, büyük olasılıkla kralın hayattayken kutsal bir konuma kazandığı veya ölmüş ve tanrılaştırılmış bir kralın ruhu olduğu anlamına gelmiyordu. Aksine, cübbesiyle koruyucu tanrısıyla eş tutulan ve hala hayatta olan rahip-kralın diğer rahiplerden ayırt edilmesi amaçlanmıştı. Böylece kralın tanrıyla olan yakın bağları da gösterilmiş oluyordu. Bununla birlikte sondan üçüncü Kral IV. Tudhaliya hala hayattayken kutsallık iddiasında bulunmuş olabilir. Bunu da yalnızca kutsallığın alametlerini giyerek yapmamıştır. Bir yazıtta, eğer metin doğru bir şekilde yorumlandıysa, onun için yapılan bir libasyon töreninden bahsedilir. Libasyon yalnızca tanrılar için yapıldığından, Tudhaliya'nın kendisini halkına yaşayan bir tanrı olarak sunduğu anlaşılabilir. Taş bloklara kazınan yazıt, bugün Anadolu'nun güneyinde, Konya ovasında Emirgazi olarak adlandırılan bölgede bulunmaktadır. Bütün bunlardan ne çıkarıyoruz? Bu anıtlar neden Hitit tarihinin son döneminde görülür, neden daha önce görülmez? Hayattaki bir kral neden bu yüzyılda kutsallık iddiasında bulunur? Bu konuda anıtlara eşlik eden yazıtlardan henüz bahsetmedim. Önce yazıtları inceleyelim. Tartışmamıza on dokuzuncu yüzyılda Hititleri yeniden keşfedenlerle başlayalım. Anadolu ve Suriye'deki çeşitli yerlerde bulunan, taş bloklara ve kayalara kazınan gizemli bir hiyeroglif yazısını bulan Charles Texier ve o çağın diğer kaşiflerini hatırlarsınız. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Archibald Henry Sayce, bu yazı kullanılarak yazıtların büyük bir imparatorluğun halkının dilini temsil ettiği sonucuna vardı. Bu imparatorluğun merkezinin Suriye olduğuna ve Anadolu'nun batı ucuna dek yayıldığına inanıyordu. Şimdi Hitit (açıkçası Neşa) dilinin çivi yazısı kullanılarak kil tabletlere yazıldığını ve bu tabletlerin Hititlerin başkenti Hattuşa ve krallığın diğer idari merkezlerinde depolandığını biliyoruz. Ancak Hitit/Neşa dili tabletlerde baskın dil olmakla birlikte çivi yazısıyla yazılmış bir dizi başka dili de fark ettik. Bunlar arasında Anadolu'ya yerleşmiş başka bir Hine-Avrupalı grubun konuştuğu Luvi dilinde metinler de vardı. Bununla birlikte Luvi dilinin yazımında kullanılan tek yöntem çivi yazısı değildi. Aslında Luvice Anadolu ve Suriye'nin dört bir yanında görülen anıtlarda hiyeroglif yazısı kullanılmıştır. Bir başka deyişle Hitit kraliyet hanedanı, Sayce ve diğerlerinin iddia ettiği gibi resmi anıtlardaki yazıtlarda Hitit dilini değil kendilerine tabi olan halklardan Luvilerin dilini hiyeroglif şeklinde yazdılar. Bu hiyeroglif yazı daha on altıncı yüzyılda belgelerin özgünlüğü veya daha büyük nesnelerdeki mülkiyet haklarını göstermek için kullanılan mühürlerde görünmeye başlamıştı. Bu yazı daha sonra aynı amaçlarla kralların ve kralın ailesinin diğer üyelerinin mühürlerinde de kullanıldı. Gerçekten de yakın zamanda Hattuşa'da gerçekleştirilen en etkileyici keşiflerden biri de neredeyse 3.500 adet (o güne dek bulunan tüm mühürlerin sayısından çok daha fazla) kraliyet mührü veya mühür baskılardı. Mühürlerin ortasında hiyeroglif biçiminde yazılmış kralın adı bulunurdu. Mührün çeperinde ise genelde kralın babasının adı ve bazen de diğer seleflerin adı çiviyazısıyla yazılırdı. Ancak en önemlisi imparatorluğun son yüzyılında yaşayan Hitit krallarına ait yazıtların Luvice hiyeroglif yazısı şeklinden yazılmış olmasıydı. Krallar, hem başkentte hem de imparatorluğun diğer bölgelerinde askeri başarılarını ve dini görevlerine bağlı olduklarını göstermek veya yalnızca adlarını sergilemek için bu yazıyı kullandılar. Taş bloklara veya kaya yüzeylerine kazınan bu yanıtlara çoğu zaman herkesin görebilmesi için heykeller eşlik ederdi. Peki Hititler kamuya açık bu beyannameler için neden kendi dillerini ve yazılarını değil de kendilerine tabi olan bir halkın dilini ve yazısını kullandılar? İlk akla gelen yanıt, halk için resim benzeri işaretler içeren hiyeroglif yazısının bürokrasi merkezli çiviyazısına göre daha uygun olmasıdır. Ancak konuyla ilgili başka yorumlar da vardır. İmparatorluğun son yüzyılında Luvice konuşanlar geniş bir alana yayılmışlardı ve kuşkusuz sayıca en kalabalık olanlar da onlardı. Resmi anıtlarda bu dilin tercih edilmesi, Hititlerin tebaasıyla bağ kurmasının ve kraliyet .propagandasının yaygınlaştırılarak Majestelerinin ülkenin nihai koruyucuları olan tanrılarla yakın ilişkisinin vurgulanması önemli bir yöntemdi. Başka bir pragmatik yorum da vardır. Buna göre kralın tebaasının en cahil kesimi bile hiyeroglif biçiminde temsil edildiği takdirde yazıtları kaleme alanların adlarını ve unvanlarını anlayabiliyorlardı. Orneğin IV. Tudhaliya yazıtlarında adının hiyeroglif biçimiyle (bedenin alt kısmını temsil eden bir dağ, ters dönmüş çizmesi ve boynuzlu başlığıyla) hemen tanınabilir. Kralın adına kraliyet simgeleri eşlik eder: İmgenin üzerinde yer alan kanatlı bir güneş kursu ve her iki yanda bulunan 'Büyük Kral' ve 'Labarna' hiyeroglif simgeleri. Bütün bunlar Resim 1 1 .3'teki küçük oymalarda tasvir edilmiştir. Benzer bir şekilde kralın mührü de, mührün ortasında yer alan kralın adı sayesinde hemen tanınabilir. Bununla birlikte mührü inceleyen mührün çevresindeki çiviyazısını okuyamaz. İmparatorluğun son yüzyılında yapılan ve genelde hem kabartmalar hem de hiyerogliflerle süslenen resmi anıtların büyük çoğunluğu tamamen yok olmuştur. Hitit ülkesinin dört bir yanında yapılan bu anıtların o dönemde kuvvetli ve istikrarlı bir monarşi imgesi yaratmayı amaçladığına kuşku yoktur. Bu, kraliyet ailesi içindeki hizip çatışmasının arttığı imparatorluğun son yıllarında bilhassa önem arz ediyordu. Bu dönemde tabi devletlerin hoşnutsuzluğu giderek artmıştı ve imparatorluğun parçalanmasından korkuluyordu. Son krallar, Hatti' nin yönetici hanedanına duyulan güveni pekiştirmek ve muhafaza etmek amacıyla görsel propagandayı bir yöntem olarak benimsemiş olabilirler. Bu bağlamda Tudhaliya kendisini yalnızca tanrıların gözdesi olarak değil, bizzat bir tanrı olarak resmetmeyi tercih etmiş olabilir. Neticede tüm bunlar bir işe yaramadı. Ancak bu konuya son bölümde geri döneceğiz. Şimdi dikkatimizi Şuppiluliuma'nın ölümünden sonra yaşanan olaylara verelim.
  • Seni ölmeden önce bulsaydım, çok şey söylerdim.. Elimi yıldızlara uzatır, Tanrı var ve biz yaptıklarımızın bedelini ona ödetemeyiz, biz ölen insanlığımızı ve tembelliğimizi ona giydiremeyiz derdim..
    Eğer sadece yetişebilseydim sana.

    |Nazlı Aydın