• "İnsanoğlunu böyle müthiş olmasını sağlayan şeylerden biri de, beynin iki yarısının birbirinden çok farklı çalışmasıydı. Sol beyin analitik ve sözelken, sağ beyin sezgiseldi ve resimleri kelimelere tercih ederdi...insan beynini taklit eden bir bilgisayar yapmaya karar vermişti."
  • Tarihin ilk dönemlerinden günümüze kadar görülen tüm toplumlar, soylarının devamı için birbirlerinden farklı olmakla birlikte evlilik sistemleri ve akrabalık bağları
    oluşturmuşlardır. Evlilik, ergenlik dönemine girmiş erkek veya kadınların üremek, çocukların yetişmesini sağlamak,
    toplumsal ve iktisadi olarak yeni bir bütünlük oluşturmak için içinde yaşanılan toplum tarafından kabullenilmiş ve
    onay verilmiş birliktelik biçimidir. Buna bağlı olarak akrabalık ise soy ve evlilik yoluyla kültürel olarak kabul
    edilmiş toplumsal ilişkiler ağı olarak tanımlanabilir. Bu ilişkiler tüm toplumlarda evrensel bir önem taşımaktadır.
    Öte yandan evlilik ve akrabalık evrensel bir olgu olması yanında onlara yüklenen anlamlar, ilişkili adlandırmalar, tanımlama ve sınıflandırmalar farklılık gösterebilir.
    Cinsiyet de biyolojik olarak evrensel bir gerçeklik olmakla birlikte insan toplumlarının cinsiyetlere kültürel anlamlar
    yüklemeleri ve onlardan toplumsal, kültürel ve iktisadi rollere göre hareket etmesi beklenmiştir. Bu nedenle
    antropoloji cinsiyete bakarken onda biyolojik değil toplumsal bir yan görür.

    Evlilik ve Aile

    İnsan toplumları, kadınla erkek arasındaki ilişkileri rastlantısal cinsellik ve ilişki biçimlerinin ötesinde bir kurallar, normlar ve değerler sistemine bağlamıştır.
    Evlilik, soyun devamını sağlamak ve diğer temel cinsel ve iktisadi ihtiyaçları gidermek için erkek ile kadın arasında
    toplumun onayladığı bir birlik olarak tanımlanabilir.
    Evliliğin kurumsallaşmasına dayanak teşkil eden asıl etken insan yavrusunun uzun süreli bağımlılığıdır. Bunun yanında cinsel rekabet sorununu gidermesi de evliliğin
    diğer bir işlevidir. Evlilik yoluyla kurulan iktisadi birlik ve ilişki biçimi evlilik kurumunun en önemli işlevlerinden biridir.
    Evlilik yoluyla kurulan birliktelikle çiftler, yeni iktisadi olanaklara, yeni dayanışma ilişkilerine ve siyasal bağlantılara açılabilirler. Bu yolla iş bulmak, yeni statüler edinmek, yeni barınma olanakları sağlamak ve borç para
    bulma gibi birçok şey kolaylaşabilir.
    Bizim toplumumuzda dayısını bulmak, dayısı olmak gibi deyimler adı kayırmacılık(kliyentalizm) denilen ilişkilere vurgu yapar.
    Çeyiz, drahoma(kadının ailesinin erkek tarafına verdiği düğün hediyesi), nişanlılık armağanları, başlık parası bu mübadele ilişkisinin iktisadi araçları olarak değerlendirilebilir. Levi –Strauss, evliliğin bir mübadele
    ilişkisi olduğunu ve evlenen tarafların evlilik yoluyla karşılıklı hak ve ayrıcalıklar yaratan bir kaynak ve kişi mübadelesi içerisine girdiklerini belirtir. Ayrıca, Levi- Strauss yaptığı tespitlerde grupların başka hangi gruplarla
    evlilik ilişkisi kurup kuramayacağını belirleyen basit ve karmaşık sistemlerin, belirli bir grubun bir başka gruba kız alıp verdiği doğrudan takas sistemleri ve kadınların sadece belli bir yöne doğru takas edildiği dolaylı(asimetrik) takas sistemlerinin bulunduğunu belirtmektedir.
    Kişinin kendi grubu içinde yaptığı evliliğe
    içevlilik(endogami), dışarıdan bir gruptan yapılan evliliğe ise dışevlilik(egzogami) denir. İçevlilik, grup içinden evlilik olduğu gibi grubu dışarıya kapalı tutar ve mülk, servet, kaynak ve soy dağılımını önler. Dış evlilik ise iç
    evliliğin getirdiği kapalılığı önler ve grupları evlilik yoluyla birbirine bağlar. Kültürler kişilerin kimlerle evlenip kimlerle evlenemeyeceğini belirlemektedir. Belirli bir zaman diliminde tek bir erkeğin ancak tek bir kadınla evlenmesine izin veren sisteme tekeşlilik(monogami) adı
    verilir. Bu sistemde ikinci bir eşle evlenmek; boşanmak veya eşin ölümü sonunda mümkün olabilmektedir. Kadının veya erkeğin aynı zaman dilimi içerisinde birden
    çok eşle evlenmesi durumuna ise çokeşlilik (poligami) denilmektedir. Çokkarılık(polijini) ve çokkocalılık (poliandri) olmak üzere çokeşliliğin iki türü vardır.
    Evlilik biçimleri, eşlerin yerleştikleri yere göre farklılık gösterir. Modern toplumlarda en yaygın görülen durum evlenen çiftlerin yeni bir ev açmasıdır. Buna yeniyerli(neolokal) evlenme denir. Erkek egemen
    toplumlarda kadının kocanın ailesinin yanına yerleşmesine babayerli(patrilokal) yerleşme olarak adlandırılır.
    Anasoylu toplumlarda ise genellikle yerleşim anayerlidir (matrilokal). Evlilik iki kişinin özel bir tercihi olmasının ötesinde toplumsal bir kurum olup bir toplumsal ağa ve
    belirli toplumsal süreçlere dâhil olmak anlamına da gelir.
    Örneğin eş seçme seçeneklerinin kültür tarafından belirli mecralarla sınırlandırıldığı evliliklere tercihli evlilik
    denilir. Toprağın veya malların bölünmesini ve evin dağılmasını önlemek ve aileye yeni iş gücü kazandırmak için evliliğin dışarıdan değil içeriden veya yakından yapılması tercihli evlilik modelinin temel ilkesidir. Evli eşlerin erkek ya da kadının ebeveyninin yanına yerleşme
    konusunda özgürce seçim yaptıkları uygulamaya ambilokal denir. Erkeğin ve kadının ebeveyninin yanında sırayla ikamet etme uygulamasına çiftyerlilik(bilokal) denir.
    Süreç olarak evliliklere baktığımızda; içevlilik
    uygulamalarında en sık karşılaşılan biçimler paralel ve çapraz kuzen evlilikleridir. Bu evlilik biçimleri akraba evlilikleridir. Amca ve teyze çocukları gibi aynı cinsten kardeşlerin çocukları arasındaki evliliğe paralel kuzen
    evliliği, hala ve dayı çocukları gibi ayrı cinsten kardeşlerin arasındaki evliliğe ise çapraz kuzen evliliği denir. Bir başka tercihli evlilik biçimi evlenecek iki erkeğin
    birbirlerinin kız kardeşleriyle evlenmesi biçiminde işleyen berdel veya berder evliliği biçimidir.
    Yeniden evlenme örüntüleri olarak modern toplumlarda eşin ölümü veya eşlerin boşanması durumunda, kişinin
    yeniden evlenmesi büyük ölçüde kişinin kendi tercihlerine bağlıdır. Daha geleneksel ve kapalı toplumlarda ise dullar için bu seçim kurumsallaşmıştır. Bu kurumlardan biri
    levirattır. Levirat uygulamasında erkek eş öldüğünde, karısı kocasının erkek kardeşlerinden biriyle evlenir
    böylelikle ilk evlilikten doğan çocuklar için baba soyunu sürdürmek mümkün olur. Bir başka biçim ise sorarat uygulamasıdır. Sorarat, levirat uygulamasının tersidir.
    Karısı ölen erkeğin, onun kız kardeşlerinden biriyle evlenmesi durumudur. Toplumlar karmaşıklaştıkça ve genişledikçe akrabalık sınırlarının ötesine geçen evlilik
    eğilimleri artar, öte yandan dış evlilikler yoluyla
    kimliklerini yitireceklerini düşünen etnik ve dinsel gruplar, kimi zaman da cemaatler grup içinden evlenmeyi teşvik edip sürdürme eğilimi içerisinde olabilir.
    Türkiye’de görülen bir başka yeniden evlenme örüntüsü taygeldi evlilik biçimidir. Taygeldi evliliği, çocuklu dul bir erkekle çocuklu bir dul kadının kendilerinin ve çocuklarının evlenmesi biçiminde ortaya çıkan bir evlilik
    biçimidir. Bazı toplumlar ve kültürler ise yeniden evlenmeyi uygun bulmaz ve bunun en uç örneklerinden biri dul kalan kadının kocasına öte dünyada hizmet
    edeceği düşüncesiyle intihar etmesi veya öldürülmesi uygulamasıdır.
    Evlilik kurumu iktisadi mübadele biçimlerini de içeren bir yapıya sahiptir. Evlenen kişilerin evlenme karşılığında kendi grubuna veya içine girdiği gruba kazandırdığı
    iktisadi bir değer vardır. Örneğin başlık parası uygulaması gibi evliliğin gerçekleşmesi noktasında erkeğin kadına veya kadının ailesine mal veya para biçiminde bir ödeme
    yapması buna bir örnektir. Evlilik kurumu belirli prosedürler ve törenler içeren bir
    özellik de göstermektedir. Kültürden kültüre değişiklik gösterse de toplumca tanınmış bir törenler dizisi söz konusudur. Evlenecek çiftlerin ailelerinin veya grupların
    birbirinden söz alıp vermesiyle başlayan bu süreç beşik kertmesi şeklinde olabileceği gibi, nişanlılık biçiminde de olabilir.
    Ebeveyn ve çocuklardan oluşan en küçük akraba-temelli toplumsal birime aile denir. Bu kavram içine günümüz modern toplumlarındaki anne, baba, çocuktan oluşan
    çekirdek aile yanında daha geniş akrabaları ve ilişki biçimlerini içine alan geniş aile formu da girmektedir.
    Aile kurumunun en önemli işlevleri üremenin sağlanması ve türün devamını sağlayıcı fonksiyonları yerine getirmesidir.

    Akrabalık ve Soy

    Akrabalık, soy ve evlilik yoluyla kültürel olarak kabul edilmiş toplumsal ilişkiler sistemi olarak tanımlanabilir.
    Akrabalık kurumu insan toplulukları için iki temel işlevi yerine getirmektedir. İlki, statü ve mülkiyetin bir kuşaktan
    diğerine aktarılmasıdır. Bir diğer işlevi, toplumsal grupları oluşturması, insanlar arasında dayanışmanın sağlanması
    ve grup sürekliliğinin sağlanmasıdır. Bu süreklilik akrabalık sistemleri içerisinde ortaya çıkan otorite mercileri tarafından yerine getirilir. Bu otorite soyun izlenme ilkesine göre sistem içerisinde bulunan en büyük
    kadının veya erkeğin elinde bulunabilmektedir.
    Akrabalık kategorileri olarak birbirinden ayrı olan ama karşılıklı ilişkisi bulunan iki akrabalık türü söz konusudur.
    Bunlardan biri biyolojik temelli soy akrabalığı olan kandaşlık, diğeri ise evlilik yoluyla edinilen hısımlıktır.
    Ancak her toplum kandaşlığı farklı biçimde
    tanımlayabilmektedir. Örneğin bazı toplumlarda çocuk yalnızca anasıyla kandaş sayılırken, bazılarında ise
    yalnızca baba kandaşlığı kabul edilmektedir.
    Bütün akrabalık sistemlerinde ebeveynlerle çocuklar ve kardeşler arasındaki ilişki olmak üzere iki temel ilişki vardır. Bunlar en yakın biyolojik ilişkiler olmasının
    yanında biyoloji yalnız ilişkilerin temelini oluşturur;
    tanımlamalar ise kültüreldir.
    Modern batı toplumlarında biyolojik baba, toplumsal ve yasal olarak tanınan baba ve annenin kocası olmak üzere
    üç farklı statüden bahsedebiliriz. Buradaki üç statü aynı kişide toplanacağı gibi farklı kişilerde olabilir. Örneğin
    çiftler boşanıp yeniden evlendiğinde kategorilere açıklık getirmek üzere üvey baba ve gerçek baba kategorileri kurulur ve yukarıda belirtildiği üzere iki farklı statü ortaya
    çıkmış olur. Yeğenlik ve kuzenlik de temel akraba sistemlerindendir.
    Akraba adlandırma sistemleri olarak çok sayıda adlandırma düzeni söz konusudur.

    • Hawai Sistemi, en az sayıda terimi kapsayan en sade akrabalık sistemidir. Aynı kuşakta yer alan ve aynı cinsiyetten olan bütün akrabalar aynı adla anılırlar. Bütün kadın kuzenler kız kardeş, bütün erkek kuzenler ise erkek kardeş olarak anılır.

    • Eskimo Sistemi olarak adlandırılan sistemde
    kuzenler, erkek ve kız kardeşlerden ayırt edilerek isimlendirilmekte bütün kuzenler ise aynı akrabalık kategorisi içerisinde değerlendirilmektedir.

    • Sudan Sistemi, bütün sistemler içerisinde en fazla ayrımı içeren sistemdir. Burada bütün kuzenlere farklı bir ad verilmektedir.

    • Omaha Sistemi, babayanlı soyla ilintili bir
    niteliktedir. Aynı kuşaktan birkaç akraba için
    aynı terim kullanılır. Örneğin baba ile amca anne ile teyze aynı adla anılır.

    • Crow Sistemi, Omaha sistemindeki anayanlı
    örüntüye benzemektedir. Babanın anasoyundaki akrabaları (baba, amca, hala oğlu ile hala ve hala kızı) cinsiyetlerine göre aynı adla anılırken ana yanındaki akrabalar arasında kuşak farkları gözetilmektedir.

    • Iroquis Sistemi, Crow ve Omaha sistemlerine
    benzemektedir. Bu sistemde kişinin babası ve
    amcası aynı adla, annesi ve teyzesi aynı adla anılmaktadır.
    Akrabalık temelli gruplar, yardımlaşma, saldırma ya da savunma, törensel birlikler oluşturma, siyasal bir grup,
    lobi grubu veya idareci bir klik olma türünden işlevler ve amaçlar yüklenebilirler.

    Soy kavramı, kişiyi atalarına bağlayan toplumsal ve kültürel olarak tanınmış bağlara işaret eden bir kavramdır.
    Bu kavram, ortak bir erkek ya da kadın ataya dayalı akrabalık grubu olarak tanımlanabilmektedir. Belirlenmiş
    soy ilkelerine göre tanımlanmış belirli soy türleri vardır.
    Örneğin tek hatlı soy, sadece erkeğin ya da sadece kadının soy çizgisinin izlendiği bir özellik göstermektedir. Erkek
    soy çizgisine babayanlı, kadın soy çizgisine anayanlı soy denir. Bazı kültürlerde ise soy her iki taraftan izlenir ve
    buna çift hatlı soy denilmektedir. Bazı toplumlarda ise hangi soyun izleneceği bireyin takdirine bırakılmıştır ve buna paralel soy çizgisi denilmektedir.
    Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet
    Erkek ve kadın cinsiyetleri biyolojik oluşumlar olarak nitelense de ona yüklenen toplumsal ve kültürel anlamlar ve beklentilerle bu durum biyolojik temelden daha öteye
    taşınır. Buradan hareketle cinsiyetin toplumsal anlamda nasıl kurulduğuna ilişkin özellikle feminist antropologların yaptığı çalışmalar sonunda bir çalışma alanı ortaya çıktı.
    Bu alana da toplumsal cinsiyet adı verilmiştir. 1970’lerde yoğunlaşan çalışmalar kültürel bazı farklar olsa da her toplumda inşa edilen toplumsal cinsiyetin aynı zamanda
    kadın-erkek eşitsizliğinin de temeli olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle bu çalışmaların yoğunlaştığı alana başlangıçta feminist antropoloji adı verilmiştir. Böylece,
    ev içi alan-kamusal alan, doğa-kültür gibi karşıtlıkların eleştirilmesi ve sorgulanmasının yolu açılmıştır.
    Bu çalışmalarla birlikte kadınlık rollerinin sorgulanması ve bunun biyolojik bir kader olduğuna dair hâkim yargı temelinden sarsıldı. Özellikle sosyalleşme ve kültürlenme
    süreçlerinde kız ve erkek çocuklarına aktarılan roller, bu süreçlerin toplumsal olarak inşa edilen ve kurulan yapılar olduğunu göstermektedir.
    Cinsellik temelde biyolojik bir güdü olmakla birlikte insanların denetlediği ve koşulladığı bir dürtüdür. Cinsel ilişkilerde kişisel tercihlerle birlikte toplumsal ve kültürel kaygılar da önem taşır. Bu güdünün yol açabileceği
    düzensizlikler, rekabet ve çatışmaları önlemek için bütün toplumlarda cinsel ilişkiler belirli kurallara bağlıdır. Bu durum, toplumsal cinsiyetin şekillenmesinde etken
    olmuştur. Zira cinsellik toplumsal hayatta kullanılan stratejik bir kaynak olarak değerlendirilmiştir. Eskimo’lar
    erkek için eşinin cinselliği, diğer erkeklerle anlamlı ve kalıcı bir toplumsal bağ kurması açısından bir araçtır. Bu çerçevede toplumlar cinselliğe ilişkin belirli kısıtlamalar
    getirmiştir. Bunlar cinsel ilişkinin tamamıyla yasaklandığı manastır hayatından evlilik öncesi ve evlilik dışı ilişkiyi olağan karşılayan tutumlara kadar çeşitlilik göstermektedir. Bazı toplumlarda cinsellik, sadece üreme
    amacına hizmet etmesi amacına yönelik bir etkinlik olarak değerlendirilmiştir.
    Pek çok toplum cinselliği evlilik düzeyindeki serbestlikle sınırlandırmış ve bekâret kavramını evlilik töreninin ve
    kurumunun önemli bir parçası olarak nitelemiştir. Bu durum toplumun ölçeğiyle de ilişkilendirilebilir. Küçük ölçekli tarım toplumların evlilik öncesi cinsel ilişkilere,
    geniş ölçekli toplumlara göre daha fazla hoşgörüye sahip olması buna örnektir. Cinsellik kısıtlamalarına ilişkin
    evrensel bazı tutumlardan da söz edilebilir. Örneğin ensest tabusu, yani yakın akraba olarak tanımlanan kişilerle cinsel ilişkinin yasaklanması, evrensel bir kural kabul
    edilebilir. Bunun yanında bazı akrabalar arasında cinsel ilişki yasaklanırken bazı toplumlarda özellikle küçük ölçekli ya da tarım toplumlarında belirli akrabalar arasında
    evlenmeler teşvik edilmektedir.

    Alıntı
  • Yalnızlıklar…
    Bir kelime kaç farklı şeye benzetilebilir? Bir kelimeden yola çıkarak kaç farklı diyar gezilebilir? Kurulan cümleler, sanatlı dilde yazılmış her metinde olduğu gibi insanı duraksatıp düşündürüyor. Hele ki vakit gece yarısını çoktan geçmiş, saat 4’e ramak kalmış, geceye karışan köpek sesleri ve hafif bir lamba uğultusundan başka ses yoksa; insan, elini tutan yalnızlığın peşine takılıp başlıyor düşünmeye.

    Sayfalar ilerledikçe HAT’a bu kitabından başlamanın daha iyi bir seçim olduğunu anladım. Çünkü Sonsuzluğa Nokta ile kalbimi buza çeviren hisler olmadan okumak, şüphesiz bu kitabı benim için daha lezzetli hale getirirdi.

    Ben şiir okumayı çok severim. Şiirleri öyle lalettayin bir havada da okumam. O kadar yavaş okurum ki şairin kalbindekiler zihnime, zihnimden kalbime damla damla aksın. Damla damla aksın ki o düzenli akış, düzenli artan bir ritimle ruhuma dolsun. Çoğu zaman göğsüm bir çiçek bahçesine döner çok seversem eğer. O, sevdiğim şey -artık her ne ise- göğsümde pıt pıt açılan binlerce çiçek olur. Bahar olurum. Güneşle gülen yeşil olurum. Çiçekte biten koku olurum. Yüzüm gelinciğe benzer, gözlerim gelinciğin ortasındaki karasına. Binlerce çiçeğin aynı anda açılması kadar güzel şey var mıdır ki?

    Şiir okumak, deniz kızı misali suya dalmak gibidir. Nefes alma korkusu olmadan, süzülmek gibi sularda… Ama tehlikesiz olduğunu da varsayın. Dostane gülümseyen balıklar eşliğinde, pırıl pırıl sularda karşılaşılan güzellikler, kulaç kulaç ilerledikçe zenginleşir ve insan balıkların birbirlerine söyledikleri şarkıları işitip, gözlerinin önündeki zenginliğe, anlam bolluğuna baktıkça, hayranlık ve hayranlıkla harmanlanan bir şaşkınlıkla duraksar. Kalbimin atış sesi, balıkların aşık atmalarına karışırken, süzülürüm kelimelerin deryasında. Şiir okumak budur.

    HAT belki mütevazi olmak isteyerek, şiir kitabı değil şiirsel metinler, demiştir. Kim bilir?.. Fakat ne niyetle okunursa okunsun, çok baba bir şiir kitabı havası olduğu aşikar.

    ***

    Bazen ‘’yalnızlık’’ı benzettiği şeyler çok güzeldi. Bazense çok tuhaf. Misal postacının taşıdığı yük, neden yalnızlık olur ki? Postalar hep haber getirir ötelerden. Öteler hep kalabalık değil midir? Üstelik basım yılı 1993. Mektupların varlığı hala hayatımızdayken…

    ‘’Ben, sensizliği yalnızlık sanmıştım bir keresinde.’’ Bu… Bu oldukça iyiydi. Yazanı da çok sevmiş olmalı ki kitapta ara ara kullanıp, metne dağıtmış bu hoş cümleyi.

    ‘’kapılar esnerdi kedi kedi, pervazlar gevşerdi.’’ Yok artık! dedim bu satırı okuduğumda, daha önce kaç satırda daha bunu dediğimi unutarak. Bu benzetme çok güzel değil mi?..

    Kitap rengarenk çizili. Farklı renklerde ve tonlarda fosforlu kalemlerim var. Hepsi farklı insanların hediyesi. Kalem dendi mi, ölürüm ölürüm sevmekten. Yine bir başka arkadaşımın hediye ettiği deftere yazarken bu satırları, Ankara bembeyaz ve sevimli bir sisle örtülü, üşümüş de üstüne göklerden beyaz bir yorgan inmiş gibi. Soğuyup birkaç yudumu kalmış dibek kahvemden gelen o tanıdık koku, keyfime keyif katıyor. Şimdi önümde kalabalık bir Yalnızlıklar var ve ben okuduğum için mutluyum. Okumak ne güzel şey! Herkesin kalbinden bir parça sevgisini gönderdiği eşyalarımla okumak ise apayrı güzel. Yalnızlıklar 'ın Muradın hediyesi olduğunu söylemiş miydim? (Murat’ın yazmak uzak ve soğuk geldi. Noktalama ve imlayı dağlara salabilir miyim bugün?)

    ‘’Anlardım ki, insan bir başkasındaki kendini okur’’ Ne güzel, insan insanın aynası olmuşsa, bu çok iyi bir şey değil midir? Fakat ‘’ve okunan yalnızlıktır’’ [sy. 54] der HAT ve ‘’Haydaaa’’ der Kübra.
    Bir insanda kendini görmek,
    Bir insanda kendini okumak,
    Bir insanda kendini keşfetmek,
    Bir insanda kendini bulmak,
    ……………
    neden yalnızlıktır? İnsan, tek başına da kalabalıktır oysa. Kendimle çok mutlu olduğum için mi böyle hissediyor ve düşünüyorum? İnsan için en kötüsü de kendisiyle kavgalı olmaktır…. İnsan için en kötüsü kendini sevmemektir…

    ‘’Ölülerin dönüp dolaşıp bizde yaşamasıdır yalnızlık’’ [sy.55] Evde somut bir sesin olmaması mıdır yalnızlık? Ölmüşlerimizin anıları varken, yoklukları yalnızlık mıdır?... Benim babam ahiret yurduna göçeli 3 yıl oldu. Bu cümlenin sonuna koyacağım hiçbir nokta yok ki o boşluğu anlatsın. Onsuzluğu yalnızlık olarak düşündüğümde sanki biri, iki avuç kurşunu eritip göğsüme döküyor. O yüzden böyle düşünmemeye çalışıyorum. Onu pastel tonlarda, şeritli bir üst, düz gri altlı pijamalarıyla hatırlıyorum en çok. ‘’Gel gızım şu sırtımı bir çiğne’’ derdi. (Ne yani hepiniz evinizde İstanbul Türkçesiyle mi konuşuyorsunuz? Eve girince k’ler g olur o kadar!) Korkardım ezerim diye. ‘’Çık çık’’ diye ısrar ederdi. Kütletirdim anime gözlerle. Bazen masaj yapardım sırtına, başına. Onu, o aile olmanın huzurunu suratında taşımasıyla hatırlıyorum, onun cebindeki son kuruşa kadar insanlara yardım ettiğini bilmekle yaşıyorum… Onun yokluğu acı değil, böyle anılarının varlığıyla huzur ve gurur benim için. Bu yüzden ölülerin dönüp dolaşıp bizde yaşaması, yalnızlık değil YAŞAMAKTIR. Ve sonra şair ‘’Hiç kuşkusuz, dünya ölülerle ağırdır; ve yeryüzü onlarla kalabalık.’’ der, hemfikir oluruz.

    ‘’Yalnızlık bende bensizlikti oysa’’ der ve bir kez daha hemfikir oluruz, sis dağılmış, güneş sarı sarı yaprakların ve arabaların üzerine düşerken…

    ‘’…diş ve düş gıcırtıları’’ dedi, gülümsedim. Çift yumurta ikizleri gibi duruyordu bu tabir karşımda…

    Sonra bir satırla daha karşılaştım ve dua ettim hemen: ‘’Bu satırlar olmayacak bir aşkın içinde eli kolu bağlı birine denk gelmesin Allahım’’ dedim. ‘’Zangır zangır bir tren geçerdi ya, damarlarımızdan; yalnızlık onun dönmeyeceğini bilmekti.’’ #25826758

    ***

    ‘’Çocukların büyüttüğü bir çocuktur yalnızlık;
    geceleri yastık altlarında büyür,
    ikindileri okul bahçesinde paydos ziliyle,
    masallarda bir de’’
    Öyle midir? İkindiler, okul bahçesinde paydos ziliyle büyüttüğüm yalnızlık olmadı hiç. (Belki HAT çocukların o acımasızlığı dillerine yansıttığı yaşlarda, kafasında çıkan yara sonrası o kısımda bir daha saç çıkmayınca ‘’aynalı’’ denerek yalnız bırakıldığı için yazdı bunu.) Her daim çevresi kalabalık bir çocuktum. Hiçbir şey yapamasak, mahalledeki arkadaşlar toplanır çekirdek yer, harabe binalarda korku hikayeleri uydurup, olmayan kahramanları arardık. Burnumuza dolan rutubetli koku bile bizi yıldırmaz, birbirimize elma şekeri kadar açılmış gözlerle sokulur, ilk çıtta sıçrar, ikinci çıtta da tabanları yağlardık. Biz yalnızlıkla büyümedik çok şükür; yalnızlığı, yalnız bıraktık.

    ***

    Yalnızlık, artık yalnızlık anlamını yitirip, söylemek istediği her ne ise o olmuş bu satırlarda. Tarih olmuş, hancı olmuş, kalabalık olmuş, yar olmuş, kuş olmuş, masadaki toz olmuş. Aynı eski oyunlardan Çaydanlık gibi. Ayfer Tunç’un kitabından öğrendim bunu da. :) Eşanlamı olan bir kelime seçilir, herkes o kelimenin iki farklı anlamıyla cümle kurar, o kelime yerine de çaydanlık dermiş, ortadaki kişi de o kelimeyi tahmin etmeye çalışırmış. :)

    Kitabın sonuna geldiğimde ''Benim için güzel bir deneyim oldu neyse ki'' dedim. Tabi arada HAT, HAT’lığını yapmış birkaç satırda ama kitap şiirsel metinler olduğu için çok batmıyor, roman ayrıntılı verdiği için daha olumsuz bir etki bırakıyor. Bu kitap bence betimleme ve süslü cümle kurma noktasında çok başarılı bir kitap. Daha evvel HAT'ı hiç okumamışlar bundan başlamalı ki arıza yaşamasın. Keyifli okumalar herkese.

    ‘’Kimileri düşer yalnızlığa,
    kimileri yükselir.’’
    Her daim yükselmeniz dileğiyle.
  • *partal: çok kullanılmaktan yıpranmış, eskimiş
    *kinizm: insanın erdem ve mutluluğa, hiçbir değere bağlı olmadan, bütün gereksinmelerden sıyrılarak bağımsız olarak erişebileceğini savunan Antisthenes'in öğretisi, sinizm
    *teres: pezevenk
    *kapik: Ruble'nin yüzde biri değerindeki para
    *madrabaz: hile yapan, hileci
    *redingot: arkası yırtmaçlı, etekleri uzun, çift sıra düğmeli resmi erkek ceketi.
    *vodvil: meyhanelerde söylenen neşeli, alaylı, taşlamalı şarkı
    *atalet: tembellik
    *nüve: bir şeyin özü, çekirdek
    *mahut: bilinen, adı geçen
  • Ayrılma-Bireyleşme süreci nedir? Şöyle diyor Mahler, "Bireyin psikolojik doğumuna, yani özellikle bebeğin kendi bedeninin deneyimleri ve deneyimlediği dünyanın başlıca temsilcisi olan birincil sevgi nesnesi açısından bir gerçeklik dünyasından ayrı ve onunla ilişkili olma duygusunun kurulması sürecine, ayrılma-bireyleşme süreci adını veriyoruz (s. 25). Bu süreç iki koldan yürür ilki olan Ayrılma, anneden ayrı oluşun ruh içi(imgesel) farkında oluşu iken ikinci kol Bireyleşme, bu ayrı oluşun farkındalığına koşut olarak gelişen, ötekinden yani nesneden ayrı, benzersiz, biricik, tek olan özneyi yaratmadır. Bireyleşme kolu, algı, bellek, bilme yetisi ve gerçeğin sınanmasıyla ilerler. Klinik gözlemler ile bu süreç kendi içinde dört alt evreye ayrılıyor bunlar şöyle;
    (1) Farklılaşma 5-9 ay
    (2)Alıştırma 9-14 ay
    (3)Yeniden Yakınlaşma 15-24 ay
    (4)Bireyliğin Pekişmesi ve Coşkusal Nesne Sürekliliği 24-36 ay
    Her bir alt evre belirtilen süre zarfı içinde vuku bulmak yerine yaşam boyu devam eder ve sınıflamanın sebebi ise ayrılma-bireyleşme sürecinin büyük psikolojik başarılarının bu ilk 3 yıl içerisinde gerçekleşmesidir. Bireyin bundan sonraki yaşamı, bu temelin türevlerini oluşturur. Ancak A-B sürecinin iki öncülü vardır 0-5 aylık süre içerisinde; normal otistik evre ve normal ortakyaşamsal(simbiyotik) evre. Bu evrelerin ne ifade ettiğine bakalım. Normal otistik evre ilk haftaları kapsıyor, bu evrede insan yavrusu ilkel varsanısal bir yönelim bozukluğu içerisindedir. Annesi emziriyor, kakasını çişini temizliyordur ama gereksinimlerinin doyumu onun tümgüçlülüğünün ürünüdür[rahim içi yaşamda olduğu gibi], canlı veya cansız hiçbir nesnenin niteliği ayırt edilemez, libido yatırımı iç organlar üzerinedir ve tedricen çevreye doğru genişler. İnsan yavrusu, ortakyaşamsal evreye geçişi de bu sayede sağlar yani bebek dış uyaranları ilkin algılayamazken azar azar onlara tepki vermeye başlar. Yavrunun, dünyayla karşılaşmasında yaptığı ilk şey dengeyi sağlamaktır, çünkü işler artık rahim içindeki gibi yürümüyordur. İlk ayın sonlanışıyla yavrunun "otistik kabuk"u, onun içgüdüsel uyarı engeli çatlamaya başlar ve ortakyaşamsal evreye geçiş sağlanır. İnsandaki kendini koruma içgüdüsü atropiye uğradığından "ben" dış dünyaya, gerçekliğe, uyumu sağlamak amacıyla birincil sevgi nesnesini yani anneyi kullanır, yerinde bir deyimle ona muhtaçtır. Diğer hayvan yavrularının, hayatta kalmayı sağlayan içgüdülerine karşılık insan yavrusunda, annenin "eşduyumu" vardır. Henüz gelişmemiş ego'ya annenin ego'su destek olur. Yavru için simbiyotik yörünge oluşmuştur artık, o ve annesi erimiş, kaynaşmış ikili bir birliktir, henüz kendilik ve nesne temsilleri ayrışmamıştır. A-B sürecinde göze görünecek olan, ben ve ötekinin farklı şeyler olduğu gerçeği tedricen anlaşılmaya başlanmamıştır. Yavrunun temel mekanizması bölme(spliting) dir. A-B sürecinin ilk evresi olan farklılaşmanın ilkel halini simbiyotik evrede görebiliriz. Simbiyotik evrede, haz veren/iyi ve hoşnutsuzluk yaratan/kötü ayrımı kurulur ancak her iki nitelikten hangisi olursa olsun bu nitelik yalnızca bebeğe ya da yalnızca anneye ait değildir, yavrunun iyi ve kötüsü, salt iyi ve salt kötüdür. A-B sürecinin başlamasıyla kendilik ve nesne imgeleri de ayrışmaya başlar.
    A-B sürecinin ilk evresi Farklılaşmada bebeğin kısmi devinimsel gelişimi, onu anneden kararsızlık duyguları eşliğinde uzaklaşma denemeleri yapmaya iter. İyi ve kötü deneyimlerin depolama alanı genişlemiştir, kendilik ve nesne arasında sınırlar oluşmaya başlamıştır, çocuk annenin yüzüne dokunarak, onu sıkıp mıncıklayarak, üzerindeki giyisileri yoklayarak ötekini keşfetmeye başlar. Bebek öteki ve ben'in ayrı oluşunu anladıkça artık öteki'lerin farklı olduğunu da anlamaya başlar. "8 ay kaygısı" olarak da bilinen "yabancı kaygısı", simbiyotik evrenin sonlanışıyla bebekte görülen araştırıcı davranış görüngülerinin, anne olmayan öteki'ni de kapsamasıyla başlar. Yavru, simbiyotik evrede dansa tutuştuğu annesini tanıdıkça zamanla anne olmayan öteki nesneyi görsel ve dokunsal olarak incelemeye başlar.
    Daha önce belirtildiği gibi her bir evrenin ucu açık olduğundan evreler iç içe gelişir. Alıştırma alt evresinin ana özelliği "Özerk işlevlerin, özellikle de devingenliğin, alıştırmalarına yapılan yatırımın, zaman zaman anneye karşı ilgi tezahürlerinin neredeyse yok olmasına varacak düzeyde artışı(s. 96)." dır. Dönem çocuğunun dik durmaya başlamasıyla birlikte narsistik doyum artar. Çocuk, "dünyaya ve kendi büyüklük ve tümgüçlülüğüne aşık olmuş gibidir(s. 98)." Çocuk canlı ve cansız tüm nesneleri keşfetmeye yoğunlaşmıştır. Asıl alıştırma dönemindeki çocuklarda görülen "kararma" durumları ise annenin yokluğunu hissettiklerinde, keşif sırasında ondan fazla uzaklaştıklarını duyumsadıklarında, kaşifin içinde duyduğu merak ve ilginin sönmesini ifade eder. Kaşif nesne yitimi korkusu duyar. Bir tür anneye dönüş başlar Yeniden Yakınlaşma evresinde. Çocuğun, alıştırma alt evresinde edindiği devinimsel gelişim onu kendi tümgüçlülüğüne hayran kılmıştı ve dışarıdakini araştıran tavrı aynı zamanda bir ürküntü de yaratmıştı, artık, birincil sevgi nesnesinden ayrı oluşun getirdiği yaralanabilirlik-zedelenebilirlik korkusu onu anneye itiyordu. Çocuk yeniden yakınlaşma krizinde, simbiyotik evredeki eşini aramakla kendi öznelliğini sunmak arasındadır. "Yeniden yakınlaşma mücadelesinin kökeni, çocuğun bir yandan beninin hızlı olgunlaşması sonucunda ayrı oluşunu kavramak zorunda kalması, öte yandan hala kendi ayaklarının üzerinde duramayacak durumda ve daha yıllar boyunca ailesine muhtaç olmasından kaynaklanan insan türüne özgü ikilemdir (s. 268)." Çocuktaki çift değerlilik çatışmasına karşın olgunlaşmayla gelişen bireysel kriz çözümleri görünmeye başlar. Fakat "Bu yeniden yakınlaşma krizlerinin klinik sonucu; 1)libidinal nesne sürekliliğine doğru gelişim, 2)daha sonraki hüsranların[stres travmalarının] nicelik ve niteliği, 3)olası şok travmaları, 4)hadım edilme kaygısının derecesi, 5)Oidipus kompleksinin akıbeti ve 6)ergenlikteki gelişim krizleri tarafından belirlenecektir. Tüm bu etmenler bireyin bünyesel yapısı çerçevesinde işler (s. 139)." Dördüncü altevre olan Bireyliğin Pekişmesi ve Coşkusal Nesne Sürekliliğinde, çocuğun zaman duygusunun gelişimine bağlı olarak haz ilkesinin gerçeklik ilkesine doğru kayması, sözlü iletişim, kendilik ve nesne temsilleri arasındaki ayrılık gibi gelişim görüngüleri ön plandadır. Temel iki gelişimsel görevden bahsedilir "1)kesin ve kimi bakımlardan yaşam boyu sürecek bir bireyliğe ulaşmak, ve 2)belli bir nesne sürekliliği derecesine ulaşmak (s. 140)"
    Mahler öncülüğünde, New York Master Çocuk Merkezinde 38 kişilik bir örneklemle yürütülen, psikanalitik perspektiften insan gelişiminin "unutulmayan ve anımsanmayan" ilk yıllarını aydınlatmayı amaçlamış araştırmanın içeriğine değindim. Metis - Ötekini Dinlemek, benim için insanı kavramaya başlanacak eşsiz bir seri.

    İçindekiler;
    Sunuş: İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu Üzerine - Yavuz Erten

    Birinci Kısım - Ayrılma-Bireyleşmeye Genel Bir Bakış
    1 Giriş
    2 Araştırma Ortamının Evrimi ve İşleyişi

    İkinci Kısım - İnsan Ortakyaşamına ve Ayrılma Bireyleşme Sürecinin Altevrelerine Dair
    Giriş
    3 Ayrılma-Bireyleşme Sürecinin Öncülleri
    4 Birinci Altevre: Farklılaşma ve Beden İmgesinin Gelişimi
    5 İkinci Altevre: Alıştırma
    6 Üçüncü Altevre: Yeniden Yakınlaşma
    7 Dördüncü Altevre: Bireyliğin Pekişmesi ve Coşkusal Nesne Sürekliliğinin Başlangıcı

    Üçüncü Kısım - Beş Çocuğun Altevre Gelişimleri
    Giriş
    8 Bruce
    9 Donna
    10 Wendy
    11 Teddy
    12 Sam

    Dördüncü Kısım - Özet ve Değerlendirmeler
    13 Özellikle Farklılaşma Açısından Altevrelerdeki Çeşitlemeler
    14 Ayrılma Kaygısının, Temel Ruh Halinin ve İlkel Kimliğin Epigenezi
    15 Çekirdek Kimlik ve Kendilik Sınırlarının Oluşumu Üzerine Düşünceler
    16 Yeniden Yakınlaşma Krizinin Anlamına İlişkin Sonuç Değerlendirmeleri

    Ekler
    Veri Çözümlemesi ve Ardındaki Mantık:
    Sistemli Klinik Araştırmada Bir Vaka İncelemesi
    Ek A Elde Edilen Veriler
    Ek B: Bir Araştırma Mantığı
    Ek C: Bazı Araştırma Stratejileri

    Kaynakça
    Kavramlar Sözlüğü
  • Günlük hayatta dilimize yerleşmiş kalıplardan olan deyimlerimizin aslında birtakım yaşanmışlıklardan geldiğini eğlenceli dille anlatan bir kitap. Bilgilendirme anlamında oldukça doyurucu olmasının yanı sıra bilhassa deyimleri anlamakta zorlanan çocuklara anlatabileceğiniz hikayeler biriktirebilirsiniz.

    Örneğin "Altı Kaval Üstü Şeşhane" deyimini parçaların birbirine benzemeyen ve uygun olmayan, giyim kuşam konusunda birbirine uymayan ve yakışmayan kıyafetler için kullanırız. Deyimin nerden geldiğini Prof.Dr. İskender Pala' nın anlatımından yola çıkarak şöyle anlatabiliriz (çoğu kitaptan alıntıdır, birtakım kısaltmalar yaptım sadece):

    "şeş-hâne (altı dilim)" diye namlusunda altı adet yiv bulunan tüfek ve toplara denir. Yivler mermiye bir ivme kazandırdığı için ateşli silahların gelişmesinde önemli bir yere sahiptir. Kaval gibi içi düz bir boru biçiminde imal edilen namlular, yiv ve set tertibatının icadıyla birlikte fazla kullanılmaz olmuş ve gerek topçuluk gerekse tüfek, tabanca vs. ateşli silahlarda yivli namlular tercih edilmiştir.

    Burdan yola çıkarak üstü kaval, altı şeşhâne biçiminde bir silah olmayacağını anlayabiliyoruz. Çünkü kaval topların attığı gülle ile şeşhânelerden atılan mermi farklıdır. Bu durumda bîr silah namlusunun yarısına kadar kaval, sonra şeşhane olması da mümkün değildir. Ancak yine de vaktiyle bir avcının, yivlerin icadından sonra çift namlulu tüfeğinin kaval tipi namlularının üst kısımlarını teknolojiye uydurmak için şeşhâne yivli namlu ile takviye ettiğine dair bir hikâye anlatılır. Hattâ bu uydurma tüfek öyle acayip ve gülünç bir görünüm almış ki diğer avcılar uzunca müddet kendisiyle alay etmişler ve "Altı kaval üstü şeşhâne / Bu ne biçim tüfek böyle" diyerek kafiyelendirmişler.