• Malaparte’nin deyişiyle; “Sessizliğin saflığını herhangi bir sesin bayalığıyla lekelemeden” bu mahvolmuş kitabı, yani can çekişen ‘Kaputt’u anlatmanın başkaca bir yolu yok. O kadar kederlidir ki, nüktedanlığında bile bıçaklanmayı hissedersiniz. Sözcüklerin peşinde giderken, ferasetini anlamak üzere bir an duraksamaya görün, hemencecik bitiyor yanı başınızda, tuhaf bir canlıya dönüşüyor elinde bir çift kadehle Malaparte. Sizi kahredecek anlattıklarıyla, ahlaktan bahsetmeye kimsenin dili varmayacak ve insanlığımızın üstünde hunharca tepinmeye başlayacak. Yeri gelecek içimizdeki cani olacak, giyecek üniformasını, savaş meydanlarında gezecek… Yeri gelecek diplomat olacak, saraylarda kahkaha atacak krallarla, kan içecek. Yeri gelecek sürgün ve yeri gelecek hapis olacak. Öyle bir yaratık olacak ki kitabında Malaparte, içimizde çürüyen bir şeylere dönüşecek, mesela ölü bir kısrağa Ukrayna’da, ortalık yerde çürüyecek ve leş kokusunun evrensel utancı olup yayılacak. Yol alacak Finlandiya’ya. Buz tutmuş gölde donmuş atlara dönüşecek, buz tutmuş kafalara askerler gibi oturacak iskemle niyetine ve kendi de düşten başka bir şey olmayan savaşı kazanmayı umacak ahmaklaşarak. Polonya’da yıkanamayan bir kadına dönüşecek, dışkıdan yapılmış sabun olacak, rengi ve kokusu hiç değişmeyen bir sabun, köpük köpük köpürecek saraylarda. Gettoda, ölülerin arasında gezinen bir melek olacak, karlar üstünde çıplak yürüyecek; “sıfırın altında otuz beş derecelik bıçağın altında.” Bir çocuk olacak, tek eğlencesi cenaze arabalarını seyretmek olan, ağlamayı bilmeyen, yozlaşmış bir “teneke trampet.” Romanya’da ‘domnule capitan’, bir fare olacak. Üst üste istiflenmiş cesetlerin arasında gezinen bir yağmacı, bir Çingene geleneği, “Sizi gidi alçaklar!” diye haykıracak ama kime? “Kızmayın, domnule capitan, hepimize yetecek kadar var!” Kriket oynamadan evvel dönüp dönüp yüzümüze, “La dracu!” diyecek bize, sevecen mi sevecen. Savaş “la dracu”, hepiniz “la dracu” ve her şey “la dracu” La dracu; cehennemin dibine. Kan gölünün içinde her şeyden uzak tozpembe sahnelerinde yaşayan burjuvaya saldıracak, “Tiyatrovari davranışları” ve “entel seçkinliğini” küçümseyen bir bakış olacak alaycı. Bir cesetle dövüşülemeyeceğini öğretecek bize. Cesetlerin buz gibi sessizliği, hepimizin sesinden, tüm silahların ve tüm bombaların sesinden daha güçlü, anlayan beri gelsin diyecek. Ja! Ja! Ja! Sonra binlerce ceset arasında bir ceset aramaya çıkacağız. Heyhat, işte, gözümün önünde canlanırken bile tüylerimin diken diken olduğu o dehşet anı; “Vagonları hemen açın!” “Açamayız, domnule capitan.” “Vagon birdenbire açıldı ve tutsaklar kalabalığı Sartori’nin üstüne abandı, onu yere yıktılar, üstüne yığıldılar. Vagondan kaçan ölülerdi onlar. Salkım salkım dökülüyorlardı, boğuk bir ses çıkararak, beton heykeller misali. Sartori cesetlerin altına gömülmüş onların soğuk, muazzam ağırlığı altında ezilmiş çırpınıyordu, debeleniyordu o yükü altından, o buz gibi kümeden sıyrılmaya çabalıyordu: sonunda ceset yığınlarının altında, bir taş heyelanının altında kaybolur gibi gözden silindi.” Sonra demiryolu boyunca dizilmiş binlerce ölü sayarız. Sonra bir duvar ustası olur, gettonun çevresine şık burçları olan zarif bir duvar öreriz. Dibini oymaya çalışır Yahudi fareler, teker teker vururuz. Şarap uykusuna gömülmüş vicdanlara “Maljanne; şerefe” mi demek gerekir yoksa “hoşça kal!; Vale” mi? “Tanrı’ya dua edelim de savaştan hiç değilse golf deliklerini kurtarsın.” “Kazanılan savaş” bitmiştir artık, sırada “kaybedilen savaş” vardır. “Zaferleriyle kendi ölümünü fethedecek” halka selam olsun, Malaparte kızıl köpeklere dönüşecektir. Hani şu aç bırakılmış, açlıkla terbiye edilmiş, hani her seferinde yiyeceğini tankların altında bulan patlayıcı yüklü köpekler. Nasıl da havaya uçuyor zavallı köpekler ve nasıl da patlıyor zavallı tanklar. Ne yani, Rusya’da köpeklerin soyu kuruduğunda çocuklar mı tankların altına girecek? Belgrad’da çıldırmış bir tüfeğe dönüşecek sonra, namlu ağzından tek bir mermi çıkacak, ufacık bir çekirdek ve dehşet bir gümbürtü kopacak, tek mermiyle tüm evler birbirine çarpacak, tüm şehir yıkılacak ve geriye sadece bir toz bulutu kalacak. Ya açlıktan ve soğuktan ölmüş arkadaşlarının cesetlerini yiyen Rus tutsaklarına ne olacak? Ya dünyanın en nazik en saygılı tavrıyla durup onları seyreden Alman askerlerine? Müsebbiplerin yurdunda esmeden durur mu Malaparte? Camdan bir göz olur, Berlin’de trenden iner, korkunç, acımasız ve aynı zamanda kederli öyküler anlatmaya devam eder. “Savaş cesetleri yemez, ancak canlı askerleri yer. Canlı askerlerin bacaklarını, kollarını, gözlerini kemirir…” On yaşında bir çocuktur Malaparte, yıkıntılar arasında askeri konvoya ateş eder, nasıl olur, koskoca ordu bir çocukla savaşamaz ki? 'Bak bana, benim bir gözüm camdandır. Sahisinden ayırt etmek kolay değildir. Sen şimdi bana hemencecik, düşünmeksizin, gözlerimin hangisinin camdan olduğunu söylersen seni serbest bırakırım, gidersin.' O sırada üç çocuklu bir kadın Almanya’da camdan atlamaktadır. 'Sol gözün camdan,' diye yanıtlar çocuk. 'Nereden anladın peki?' 'Çünkü iki gözünden yalnızca onda insanca bir bakış var.' Almanlar o kadar naziktir ki, çocuğa ne oldu dersiniz? Sonra Hırvatistan’da bir sepet istiridye olur Malaparte, sonra daha yakından bakmamızı ister sepete, bu yirmi kilo insan gözüdür, aldatır bizi. Tarlalarda, ormanlarda gizlenen ve yakalanan Soroca’lı kızlardan biri olur, günde kırk üç askere ve altı subaya hizmet vermek zorunda kalan Soroca’lı kızlar, tükenince bedenleri yirmi güne bir kamyonlara bindirilip kim bilir nerelere götürülür? Papa’nın, Kral’ın, generallerin ve nicelerinin orospuluk yaptığı bir zamanda namusunu korumaya çalışan Malaparte, yoksa şimdi de bir somon balığına mı dönüşecektir? Juutuanjoki Nehri’nde kalmış tek somon. Herkes kaçmış, tüm balıklar. “Göreceğiz bakalım kim daha inatçı, bir somon mu yoksa bir Alman mı?”Ve nihayet Malaparte, atlardan, farelerden, köpeklerden, kuşlardan, rengeyiklerinden, sineklerden ve balıklardan müteşekkil bir ucube yaratığın şeklinden sıyrılıp, üzerine bombalar yağan Napoli şehrinde, sineklerin kazanacağı savaşın içinde, yeniden ‘İnsan’a dönüşür. Kaputt’u ilk elime aldım, simsiyah, karanlık bir kitap. Kapağın ön yüzünde, tepede bir at gözü, hüzünlü, altta savrulmuş çaresiz insanlar. Üzerinde kara harflerle Curzio Malaparte ve ortada kan gibi kırmızı Kaputt yazısı! İçim, daha okumadan cız etmişti. Bazen sadece içgüdüsel olarak hareket eder insan. İyi ki tanıdım seni Malaparte. Değinemediğim daha onlarca hatıra var fakat yeterince lafı geveledim zaten, okuyacak olan azınlığa şimdiden keyifli okumalar olsun.
  • "Merhaba hanımefendi,işaret parmağınız ne güzel. Dip boyası gelmiş saçlarınız, çıkartıp kenara attığınız kalbiniz ve siz komple sezon boyunca ardı ardına yaptığı bütün maçları kazanmış barcelona kadar güzelsiniz. Sizi izlemek için kombine bilet almak için 3 kişi bıçaklayabilirim. kırk numara ayaklarınız ve parmak arası sandaletiniz gördüğüm andan beri aklımdan çıkmıyorsunuz, tahmin edersiniz ki ayakkabısını çorapsız giyen benim gibi çirkin bir adam sizin gibi şarkının en güzel nakarat kısmı birine yakın olabilmek için göğüs kafesini bile satabilir. Atomu parçalayabilir, uluslararası birkaç kriz doğuracak cümleyi 10 saniye içinde sarf edebilir. Neyseki ailem bu tip abuk subuk şeyler yazdığımı bilmiyor.Yoksa babamı bir dağ köyünde kaçıran annem başıma orakla müdehale edebilir. Hala bekar olmam da aynı nedenden, benim bu halimi kimse sevmiyor.
    Sizi kendi angutluklarımla oyalamak, zamanınızı çalmak istemem ama insan kendinden bahsettiğinde karşısındaki ile aynı otobüs sırasında bekliyormuş hissi yaşıyor bu da bir tür samimiyettir neticede. Bakın benim üzerimde ya da çantamda üşümeniz durumunda sizi ısıtmak için kullanılmaya hazır bir kapşon ve intihar etmek istemeniz durumunda kalbinize sıkacağınız bir çift dudak sürekli bulunacaktır. Bizim mahallede bir bakkal vardı, pek samimiyetimiz yoktu ama ne zaman ekmek almak için gitsem beni gördüğünde uzun zamandır tanıdığı birini görmüş olmanın memnuniyetini yaşardı. O dolabın arkasına zeytin tartmaya gittiğinde ben bir tadelle çalardım. Ahmet amca hala hayatta ama bakkal dükkanı battı, kendimi suçlamalı mıyım bilmiyorum ama sizinle en az 25 yıl yaşamadan dünyaya neden geldiğimi anlamayacağım.

    Eğer beni ciddiye almazsanız kendimi ön iki diş arasında kalmış çekirdek kabuğu gibi hissedeceğim. Ben ağlamayı babam istediği kanalı açmadığı için ağlayan kızkardeşimden öğrendim, işe yarayan bir ağlama biçimidir.

    Lütfen sizi tehtit ettiğimi düşünmeyin.

    Sadece şunu bilmenizi isterim..

    Şu an içinde bulunduğunuz boktan ruh haliniz ve geçmişte yediğiniz ön çarpraz bağlarınızı zedeleyen tekmeler yüzünden "ben bu maça çıkamam"demeyin.
    Geçmişinizde Sürekli steps yaptınız diye turnikeye girmekten korkmayın.
    Tadı kaçıyor diye sakız çiğnemekten, çok kalabalık diye taksime gitmekten vazgeçmeyin. Geçmişte yaşadığınız kötü şeyler için geleceğinize testere serisi film gibi bakmayın.

    Unutmayın ki Yeşilçam filmlerinin yüzde doksanı mutlu son ile bitmiştir.
    Unutmayın ki, iki elin sesi var, birlikte Leonard Cohen şarkıları söyleyebilir, çok zorlarsak bir Boing -747 nin penceresinden tükürebiliriz. Yoldan geçen arabaları sayar, güneyde bir sahilde çekirdek çitleyebiliriz.

    Hanım efendi beni ciddiye almadığınızı biliyorum, alın çünkü napalm bombası nasıl yapılır biliyorum. Alın çünkü Müslüm Gürses öldü.
    Alın çünkü yarın öbür gün yaşlanıp götünüzü kaldıramadığınızda size çorba pişirecek, Ssk hastanesinde elinizden tutacak birine ihtiyacınız var.

    Doğam gereği olmadık zamanlarda tuhaf hareketler yapıyorum ama sizin yanınızda Tatar Ramazan gibi duramam, ben daha çok CNBC komedi dizilerindeki adamlara benziyorum. Türkçe dublajım yemin ederim.

    Hanım efendi ben bazen araba kullanırken bariyerlere sürmek istiyorum. Arkadaşlarla içerken yan masadaki yakışıklı adama sırf ondan daha çirkin olduğun için sataşıp dayak yemek istiyorum.
    Hanımefendi ben 43 numara ayakkabı giyiyorum ve deriniz çok müsait görünüyor sıcağına uzanmaya.
    Hanım efendi biraz daha salata alır mısınız ?
    Rakınızına buz?
    yanına şalgam ?

    Yaranıza melhem?

    Biraz nefes?"

    ö.s.ö
  • "İnsanoğlunu böyle müthiş olmasını sağlayan şeylerden biri de, beynin iki yarısının birbirinden çok farklı çalışmasıydı. Sol beyin analitik ve sözelken, sağ beyin sezgiseldi ve resimleri kelimelere tercih ederdi...insan beynini taklit eden bir bilgisayar yapmaya karar vermişti."
  • Tarihin ilk dönemlerinden günümüze kadar görülen tüm toplumlar, soylarının devamı için birbirlerinden farklı olmakla birlikte evlilik sistemleri ve akrabalık bağları
    oluşturmuşlardır. Evlilik, ergenlik dönemine girmiş erkek veya kadınların üremek, çocukların yetişmesini sağlamak,
    toplumsal ve iktisadi olarak yeni bir bütünlük oluşturmak için içinde yaşanılan toplum tarafından kabullenilmiş ve
    onay verilmiş birliktelik biçimidir. Buna bağlı olarak akrabalık ise soy ve evlilik yoluyla kültürel olarak kabul
    edilmiş toplumsal ilişkiler ağı olarak tanımlanabilir. Bu ilişkiler tüm toplumlarda evrensel bir önem taşımaktadır.
    Öte yandan evlilik ve akrabalık evrensel bir olgu olması yanında onlara yüklenen anlamlar, ilişkili adlandırmalar, tanımlama ve sınıflandırmalar farklılık gösterebilir.
    Cinsiyet de biyolojik olarak evrensel bir gerçeklik olmakla birlikte insan toplumlarının cinsiyetlere kültürel anlamlar
    yüklemeleri ve onlardan toplumsal, kültürel ve iktisadi rollere göre hareket etmesi beklenmiştir. Bu nedenle
    antropoloji cinsiyete bakarken onda biyolojik değil toplumsal bir yan görür.

    Evlilik ve Aile

    İnsan toplumları, kadınla erkek arasındaki ilişkileri rastlantısal cinsellik ve ilişki biçimlerinin ötesinde bir kurallar, normlar ve değerler sistemine bağlamıştır.
    Evlilik, soyun devamını sağlamak ve diğer temel cinsel ve iktisadi ihtiyaçları gidermek için erkek ile kadın arasında
    toplumun onayladığı bir birlik olarak tanımlanabilir.
    Evliliğin kurumsallaşmasına dayanak teşkil eden asıl etken insan yavrusunun uzun süreli bağımlılığıdır. Bunun yanında cinsel rekabet sorununu gidermesi de evliliğin
    diğer bir işlevidir. Evlilik yoluyla kurulan iktisadi birlik ve ilişki biçimi evlilik kurumunun en önemli işlevlerinden biridir.
    Evlilik yoluyla kurulan birliktelikle çiftler, yeni iktisadi olanaklara, yeni dayanışma ilişkilerine ve siyasal bağlantılara açılabilirler. Bu yolla iş bulmak, yeni statüler edinmek, yeni barınma olanakları sağlamak ve borç para
    bulma gibi birçok şey kolaylaşabilir.
    Bizim toplumumuzda dayısını bulmak, dayısı olmak gibi deyimler adı kayırmacılık(kliyentalizm) denilen ilişkilere vurgu yapar.
    Çeyiz, drahoma(kadının ailesinin erkek tarafına verdiği düğün hediyesi), nişanlılık armağanları, başlık parası bu mübadele ilişkisinin iktisadi araçları olarak değerlendirilebilir. Levi –Strauss, evliliğin bir mübadele
    ilişkisi olduğunu ve evlenen tarafların evlilik yoluyla karşılıklı hak ve ayrıcalıklar yaratan bir kaynak ve kişi mübadelesi içerisine girdiklerini belirtir. Ayrıca, Levi- Strauss yaptığı tespitlerde grupların başka hangi gruplarla
    evlilik ilişkisi kurup kuramayacağını belirleyen basit ve karmaşık sistemlerin, belirli bir grubun bir başka gruba kız alıp verdiği doğrudan takas sistemleri ve kadınların sadece belli bir yöne doğru takas edildiği dolaylı(asimetrik) takas sistemlerinin bulunduğunu belirtmektedir.
    Kişinin kendi grubu içinde yaptığı evliliğe
    içevlilik(endogami), dışarıdan bir gruptan yapılan evliliğe ise dışevlilik(egzogami) denir. İçevlilik, grup içinden evlilik olduğu gibi grubu dışarıya kapalı tutar ve mülk, servet, kaynak ve soy dağılımını önler. Dış evlilik ise iç
    evliliğin getirdiği kapalılığı önler ve grupları evlilik yoluyla birbirine bağlar. Kültürler kişilerin kimlerle evlenip kimlerle evlenemeyeceğini belirlemektedir. Belirli bir zaman diliminde tek bir erkeğin ancak tek bir kadınla evlenmesine izin veren sisteme tekeşlilik(monogami) adı
    verilir. Bu sistemde ikinci bir eşle evlenmek; boşanmak veya eşin ölümü sonunda mümkün olabilmektedir. Kadının veya erkeğin aynı zaman dilimi içerisinde birden
    çok eşle evlenmesi durumuna ise çokeşlilik (poligami) denilmektedir. Çokkarılık(polijini) ve çokkocalılık (poliandri) olmak üzere çokeşliliğin iki türü vardır.
    Evlilik biçimleri, eşlerin yerleştikleri yere göre farklılık gösterir. Modern toplumlarda en yaygın görülen durum evlenen çiftlerin yeni bir ev açmasıdır. Buna yeniyerli(neolokal) evlenme denir. Erkek egemen
    toplumlarda kadının kocanın ailesinin yanına yerleşmesine babayerli(patrilokal) yerleşme olarak adlandırılır.
    Anasoylu toplumlarda ise genellikle yerleşim anayerlidir (matrilokal). Evlilik iki kişinin özel bir tercihi olmasının ötesinde toplumsal bir kurum olup bir toplumsal ağa ve
    belirli toplumsal süreçlere dâhil olmak anlamına da gelir.
    Örneğin eş seçme seçeneklerinin kültür tarafından belirli mecralarla sınırlandırıldığı evliliklere tercihli evlilik
    denilir. Toprağın veya malların bölünmesini ve evin dağılmasını önlemek ve aileye yeni iş gücü kazandırmak için evliliğin dışarıdan değil içeriden veya yakından yapılması tercihli evlilik modelinin temel ilkesidir. Evli eşlerin erkek ya da kadının ebeveyninin yanına yerleşme
    konusunda özgürce seçim yaptıkları uygulamaya ambilokal denir. Erkeğin ve kadının ebeveyninin yanında sırayla ikamet etme uygulamasına çiftyerlilik(bilokal) denir.
    Süreç olarak evliliklere baktığımızda; içevlilik
    uygulamalarında en sık karşılaşılan biçimler paralel ve çapraz kuzen evlilikleridir. Bu evlilik biçimleri akraba evlilikleridir. Amca ve teyze çocukları gibi aynı cinsten kardeşlerin çocukları arasındaki evliliğe paralel kuzen
    evliliği, hala ve dayı çocukları gibi ayrı cinsten kardeşlerin arasındaki evliliğe ise çapraz kuzen evliliği denir. Bir başka tercihli evlilik biçimi evlenecek iki erkeğin
    birbirlerinin kız kardeşleriyle evlenmesi biçiminde işleyen berdel veya berder evliliği biçimidir.
    Yeniden evlenme örüntüleri olarak modern toplumlarda eşin ölümü veya eşlerin boşanması durumunda, kişinin
    yeniden evlenmesi büyük ölçüde kişinin kendi tercihlerine bağlıdır. Daha geleneksel ve kapalı toplumlarda ise dullar için bu seçim kurumsallaşmıştır. Bu kurumlardan biri
    levirattır. Levirat uygulamasında erkek eş öldüğünde, karısı kocasının erkek kardeşlerinden biriyle evlenir
    böylelikle ilk evlilikten doğan çocuklar için baba soyunu sürdürmek mümkün olur. Bir başka biçim ise sorarat uygulamasıdır. Sorarat, levirat uygulamasının tersidir.
    Karısı ölen erkeğin, onun kız kardeşlerinden biriyle evlenmesi durumudur. Toplumlar karmaşıklaştıkça ve genişledikçe akrabalık sınırlarının ötesine geçen evlilik
    eğilimleri artar, öte yandan dış evlilikler yoluyla
    kimliklerini yitireceklerini düşünen etnik ve dinsel gruplar, kimi zaman da cemaatler grup içinden evlenmeyi teşvik edip sürdürme eğilimi içerisinde olabilir.
    Türkiye’de görülen bir başka yeniden evlenme örüntüsü taygeldi evlilik biçimidir. Taygeldi evliliği, çocuklu dul bir erkekle çocuklu bir dul kadının kendilerinin ve çocuklarının evlenmesi biçiminde ortaya çıkan bir evlilik
    biçimidir. Bazı toplumlar ve kültürler ise yeniden evlenmeyi uygun bulmaz ve bunun en uç örneklerinden biri dul kalan kadının kocasına öte dünyada hizmet
    edeceği düşüncesiyle intihar etmesi veya öldürülmesi uygulamasıdır.
    Evlilik kurumu iktisadi mübadele biçimlerini de içeren bir yapıya sahiptir. Evlenen kişilerin evlenme karşılığında kendi grubuna veya içine girdiği gruba kazandırdığı
    iktisadi bir değer vardır. Örneğin başlık parası uygulaması gibi evliliğin gerçekleşmesi noktasında erkeğin kadına veya kadının ailesine mal veya para biçiminde bir ödeme
    yapması buna bir örnektir. Evlilik kurumu belirli prosedürler ve törenler içeren bir
    özellik de göstermektedir. Kültürden kültüre değişiklik gösterse de toplumca tanınmış bir törenler dizisi söz konusudur. Evlenecek çiftlerin ailelerinin veya grupların
    birbirinden söz alıp vermesiyle başlayan bu süreç beşik kertmesi şeklinde olabileceği gibi, nişanlılık biçiminde de olabilir.
    Ebeveyn ve çocuklardan oluşan en küçük akraba-temelli toplumsal birime aile denir. Bu kavram içine günümüz modern toplumlarındaki anne, baba, çocuktan oluşan
    çekirdek aile yanında daha geniş akrabaları ve ilişki biçimlerini içine alan geniş aile formu da girmektedir.
    Aile kurumunun en önemli işlevleri üremenin sağlanması ve türün devamını sağlayıcı fonksiyonları yerine getirmesidir.

    Akrabalık ve Soy

    Akrabalık, soy ve evlilik yoluyla kültürel olarak kabul edilmiş toplumsal ilişkiler sistemi olarak tanımlanabilir.
    Akrabalık kurumu insan toplulukları için iki temel işlevi yerine getirmektedir. İlki, statü ve mülkiyetin bir kuşaktan
    diğerine aktarılmasıdır. Bir diğer işlevi, toplumsal grupları oluşturması, insanlar arasında dayanışmanın sağlanması
    ve grup sürekliliğinin sağlanmasıdır. Bu süreklilik akrabalık sistemleri içerisinde ortaya çıkan otorite mercileri tarafından yerine getirilir. Bu otorite soyun izlenme ilkesine göre sistem içerisinde bulunan en büyük
    kadının veya erkeğin elinde bulunabilmektedir.
    Akrabalık kategorileri olarak birbirinden ayrı olan ama karşılıklı ilişkisi bulunan iki akrabalık türü söz konusudur.
    Bunlardan biri biyolojik temelli soy akrabalığı olan kandaşlık, diğeri ise evlilik yoluyla edinilen hısımlıktır.
    Ancak her toplum kandaşlığı farklı biçimde
    tanımlayabilmektedir. Örneğin bazı toplumlarda çocuk yalnızca anasıyla kandaş sayılırken, bazılarında ise
    yalnızca baba kandaşlığı kabul edilmektedir.
    Bütün akrabalık sistemlerinde ebeveynlerle çocuklar ve kardeşler arasındaki ilişki olmak üzere iki temel ilişki vardır. Bunlar en yakın biyolojik ilişkiler olmasının
    yanında biyoloji yalnız ilişkilerin temelini oluşturur;
    tanımlamalar ise kültüreldir.
    Modern batı toplumlarında biyolojik baba, toplumsal ve yasal olarak tanınan baba ve annenin kocası olmak üzere
    üç farklı statüden bahsedebiliriz. Buradaki üç statü aynı kişide toplanacağı gibi farklı kişilerde olabilir. Örneğin
    çiftler boşanıp yeniden evlendiğinde kategorilere açıklık getirmek üzere üvey baba ve gerçek baba kategorileri kurulur ve yukarıda belirtildiği üzere iki farklı statü ortaya
    çıkmış olur. Yeğenlik ve kuzenlik de temel akraba sistemlerindendir.
    Akraba adlandırma sistemleri olarak çok sayıda adlandırma düzeni söz konusudur.

    • Hawai Sistemi, en az sayıda terimi kapsayan en sade akrabalık sistemidir. Aynı kuşakta yer alan ve aynı cinsiyetten olan bütün akrabalar aynı adla anılırlar. Bütün kadın kuzenler kız kardeş, bütün erkek kuzenler ise erkek kardeş olarak anılır.

    • Eskimo Sistemi olarak adlandırılan sistemde
    kuzenler, erkek ve kız kardeşlerden ayırt edilerek isimlendirilmekte bütün kuzenler ise aynı akrabalık kategorisi içerisinde değerlendirilmektedir.

    • Sudan Sistemi, bütün sistemler içerisinde en fazla ayrımı içeren sistemdir. Burada bütün kuzenlere farklı bir ad verilmektedir.

    • Omaha Sistemi, babayanlı soyla ilintili bir
    niteliktedir. Aynı kuşaktan birkaç akraba için
    aynı terim kullanılır. Örneğin baba ile amca anne ile teyze aynı adla anılır.

    • Crow Sistemi, Omaha sistemindeki anayanlı
    örüntüye benzemektedir. Babanın anasoyundaki akrabaları (baba, amca, hala oğlu ile hala ve hala kızı) cinsiyetlerine göre aynı adla anılırken ana yanındaki akrabalar arasında kuşak farkları gözetilmektedir.

    • Iroquis Sistemi, Crow ve Omaha sistemlerine
    benzemektedir. Bu sistemde kişinin babası ve
    amcası aynı adla, annesi ve teyzesi aynı adla anılmaktadır.
    Akrabalık temelli gruplar, yardımlaşma, saldırma ya da savunma, törensel birlikler oluşturma, siyasal bir grup,
    lobi grubu veya idareci bir klik olma türünden işlevler ve amaçlar yüklenebilirler.

    Soy kavramı, kişiyi atalarına bağlayan toplumsal ve kültürel olarak tanınmış bağlara işaret eden bir kavramdır.
    Bu kavram, ortak bir erkek ya da kadın ataya dayalı akrabalık grubu olarak tanımlanabilmektedir. Belirlenmiş
    soy ilkelerine göre tanımlanmış belirli soy türleri vardır.
    Örneğin tek hatlı soy, sadece erkeğin ya da sadece kadının soy çizgisinin izlendiği bir özellik göstermektedir. Erkek
    soy çizgisine babayanlı, kadın soy çizgisine anayanlı soy denir. Bazı kültürlerde ise soy her iki taraftan izlenir ve
    buna çift hatlı soy denilmektedir. Bazı toplumlarda ise hangi soyun izleneceği bireyin takdirine bırakılmıştır ve buna paralel soy çizgisi denilmektedir.
    Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet
    Erkek ve kadın cinsiyetleri biyolojik oluşumlar olarak nitelense de ona yüklenen toplumsal ve kültürel anlamlar ve beklentilerle bu durum biyolojik temelden daha öteye
    taşınır. Buradan hareketle cinsiyetin toplumsal anlamda nasıl kurulduğuna ilişkin özellikle feminist antropologların yaptığı çalışmalar sonunda bir çalışma alanı ortaya çıktı.
    Bu alana da toplumsal cinsiyet adı verilmiştir. 1970’lerde yoğunlaşan çalışmalar kültürel bazı farklar olsa da her toplumda inşa edilen toplumsal cinsiyetin aynı zamanda
    kadın-erkek eşitsizliğinin de temeli olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle bu çalışmaların yoğunlaştığı alana başlangıçta feminist antropoloji adı verilmiştir. Böylece,
    ev içi alan-kamusal alan, doğa-kültür gibi karşıtlıkların eleştirilmesi ve sorgulanmasının yolu açılmıştır.
    Bu çalışmalarla birlikte kadınlık rollerinin sorgulanması ve bunun biyolojik bir kader olduğuna dair hâkim yargı temelinden sarsıldı. Özellikle sosyalleşme ve kültürlenme
    süreçlerinde kız ve erkek çocuklarına aktarılan roller, bu süreçlerin toplumsal olarak inşa edilen ve kurulan yapılar olduğunu göstermektedir.
    Cinsellik temelde biyolojik bir güdü olmakla birlikte insanların denetlediği ve koşulladığı bir dürtüdür. Cinsel ilişkilerde kişisel tercihlerle birlikte toplumsal ve kültürel kaygılar da önem taşır. Bu güdünün yol açabileceği
    düzensizlikler, rekabet ve çatışmaları önlemek için bütün toplumlarda cinsel ilişkiler belirli kurallara bağlıdır. Bu durum, toplumsal cinsiyetin şekillenmesinde etken
    olmuştur. Zira cinsellik toplumsal hayatta kullanılan stratejik bir kaynak olarak değerlendirilmiştir. Eskimo’lar
    erkek için eşinin cinselliği, diğer erkeklerle anlamlı ve kalıcı bir toplumsal bağ kurması açısından bir araçtır. Bu çerçevede toplumlar cinselliğe ilişkin belirli kısıtlamalar
    getirmiştir. Bunlar cinsel ilişkinin tamamıyla yasaklandığı manastır hayatından evlilik öncesi ve evlilik dışı ilişkiyi olağan karşılayan tutumlara kadar çeşitlilik göstermektedir. Bazı toplumlarda cinsellik, sadece üreme
    amacına hizmet etmesi amacına yönelik bir etkinlik olarak değerlendirilmiştir.
    Pek çok toplum cinselliği evlilik düzeyindeki serbestlikle sınırlandırmış ve bekâret kavramını evlilik töreninin ve
    kurumunun önemli bir parçası olarak nitelemiştir. Bu durum toplumun ölçeğiyle de ilişkilendirilebilir. Küçük ölçekli tarım toplumların evlilik öncesi cinsel ilişkilere,
    geniş ölçekli toplumlara göre daha fazla hoşgörüye sahip olması buna örnektir. Cinsellik kısıtlamalarına ilişkin
    evrensel bazı tutumlardan da söz edilebilir. Örneğin ensest tabusu, yani yakın akraba olarak tanımlanan kişilerle cinsel ilişkinin yasaklanması, evrensel bir kural kabul
    edilebilir. Bunun yanında bazı akrabalar arasında cinsel ilişki yasaklanırken bazı toplumlarda özellikle küçük ölçekli ya da tarım toplumlarında belirli akrabalar arasında
    evlenmeler teşvik edilmektedir.

    Alıntı
  • *partal: çok kullanılmaktan yıpranmış, eskimiş
    *kinizm: insanın erdem ve mutluluğa, hiçbir değere bağlı olmadan, bütün gereksinmelerden sıyrılarak bağımsız olarak erişebileceğini savunan Antisthenes'in öğretisi, sinizm
    *teres: pezevenk
    *kapik: Ruble'nin yüzde biri değerindeki para
    *madrabaz: hile yapan, hileci
    *redingot: arkası yırtmaçlı, etekleri uzun, çift sıra düğmeli resmi erkek ceketi.
    *vodvil: meyhanelerde söylenen neşeli, alaylı, taşlamalı şarkı
    *atalet: tembellik
    *nüve: bir şeyin özü, çekirdek
    *mahut: bilinen, adı geçen
  • Ayrılma-Bireyleşme süreci nedir? Şöyle diyor Mahler, "Bireyin psikolojik doğumuna, yani özellikle bebeğin kendi bedeninin deneyimleri ve deneyimlediği dünyanın başlıca temsilcisi olan birincil sevgi nesnesi açısından bir gerçeklik dünyasından ayrı ve onunla ilişkili olma duygusunun kurulması sürecine, ayrılma-bireyleşme süreci adını veriyoruz (s. 25). Bu süreç iki koldan yürür ilki olan Ayrılma, anneden ayrı oluşun ruh içi(imgesel) farkında oluşu iken ikinci kol Bireyleşme, bu ayrı oluşun farkındalığına koşut olarak gelişen, ötekinden yani nesneden ayrı, benzersiz, biricik, tek olan özneyi yaratmadır. Bireyleşme kolu, algı, bellek, bilme yetisi ve gerçeğin sınanmasıyla ilerler. Klinik gözlemler ile bu süreç kendi içinde dört alt evreye ayrılıyor bunlar şöyle;
    (1) Farklılaşma 5-9 ay
    (2)Alıştırma 9-14 ay
    (3)Yeniden Yakınlaşma 15-24 ay
    (4)Bireyliğin Pekişmesi ve Coşkusal Nesne Sürekliliği 24-36 ay
    Her bir alt evre belirtilen süre zarfı içinde vuku bulmak yerine yaşam boyu devam eder ve sınıflamanın sebebi ise ayrılma-bireyleşme sürecinin büyük psikolojik başarılarının bu ilk 3 yıl içerisinde gerçekleşmesidir. Bireyin bundan sonraki yaşamı, bu temelin türevlerini oluşturur. Ancak A-B sürecinin iki öncülü vardır 0-5 aylık süre içerisinde; normal otistik evre ve normal ortakyaşamsal(simbiyotik) evre. Bu evrelerin ne ifade ettiğine bakalım. Normal otistik evre ilk haftaları kapsıyor, bu evrede insan yavrusu ilkel varsanısal bir yönelim bozukluğu içerisindedir. Annesi emziriyor, kakasını çişini temizliyordur ama gereksinimlerinin doyumu onun tümgüçlülüğünün ürünüdür[rahim içi yaşamda olduğu gibi], canlı veya cansız hiçbir nesnenin niteliği ayırt edilemez, libido yatırımı iç organlar üzerinedir ve tedricen çevreye doğru genişler. İnsan yavrusu, ortakyaşamsal evreye geçişi de bu sayede sağlar yani bebek dış uyaranları ilkin algılayamazken azar azar onlara tepki vermeye başlar. Yavrunun, dünyayla karşılaşmasında yaptığı ilk şey dengeyi sağlamaktır, çünkü işler artık rahim içindeki gibi yürümüyordur. İlk ayın sonlanışıyla yavrunun "otistik kabuk"u, onun içgüdüsel uyarı engeli çatlamaya başlar ve ortakyaşamsal evreye geçiş sağlanır. İnsandaki kendini koruma içgüdüsü atropiye uğradığından "ben" dış dünyaya, gerçekliğe, uyumu sağlamak amacıyla birincil sevgi nesnesini yani anneyi kullanır, yerinde bir deyimle ona muhtaçtır. Diğer hayvan yavrularının, hayatta kalmayı sağlayan içgüdülerine karşılık insan yavrusunda, annenin "eşduyumu" vardır. Henüz gelişmemiş ego'ya annenin ego'su destek olur. Yavru için simbiyotik yörünge oluşmuştur artık, o ve annesi erimiş, kaynaşmış ikili bir birliktir, henüz kendilik ve nesne temsilleri ayrışmamıştır. A-B sürecinde göze görünecek olan, ben ve ötekinin farklı şeyler olduğu gerçeği tedricen anlaşılmaya başlanmamıştır. Yavrunun temel mekanizması bölme(spliting) dir. A-B sürecinin ilk evresi olan farklılaşmanın ilkel halini simbiyotik evrede görebiliriz. Simbiyotik evrede, haz veren/iyi ve hoşnutsuzluk yaratan/kötü ayrımı kurulur ancak her iki nitelikten hangisi olursa olsun bu nitelik yalnızca bebeğe ya da yalnızca anneye ait değildir, yavrunun iyi ve kötüsü, salt iyi ve salt kötüdür. A-B sürecinin başlamasıyla kendilik ve nesne imgeleri de ayrışmaya başlar.
    A-B sürecinin ilk evresi Farklılaşmada bebeğin kısmi devinimsel gelişimi, onu anneden kararsızlık duyguları eşliğinde uzaklaşma denemeleri yapmaya iter. İyi ve kötü deneyimlerin depolama alanı genişlemiştir, kendilik ve nesne arasında sınırlar oluşmaya başlamıştır, çocuk annenin yüzüne dokunarak, onu sıkıp mıncıklayarak, üzerindeki giyisileri yoklayarak ötekini keşfetmeye başlar. Bebek öteki ve ben'in ayrı oluşunu anladıkça artık öteki'lerin farklı olduğunu da anlamaya başlar. "8 ay kaygısı" olarak da bilinen "yabancı kaygısı", simbiyotik evrenin sonlanışıyla bebekte görülen araştırıcı davranış görüngülerinin, anne olmayan öteki'ni de kapsamasıyla başlar. Yavru, simbiyotik evrede dansa tutuştuğu annesini tanıdıkça zamanla anne olmayan öteki nesneyi görsel ve dokunsal olarak incelemeye başlar.
    Daha önce belirtildiği gibi her bir evrenin ucu açık olduğundan evreler iç içe gelişir. Alıştırma alt evresinin ana özelliği "Özerk işlevlerin, özellikle de devingenliğin, alıştırmalarına yapılan yatırımın, zaman zaman anneye karşı ilgi tezahürlerinin neredeyse yok olmasına varacak düzeyde artışı(s. 96)." dır. Dönem çocuğunun dik durmaya başlamasıyla birlikte narsistik doyum artar. Çocuk, "dünyaya ve kendi büyüklük ve tümgüçlülüğüne aşık olmuş gibidir(s. 98)." Çocuk canlı ve cansız tüm nesneleri keşfetmeye yoğunlaşmıştır. Asıl alıştırma dönemindeki çocuklarda görülen "kararma" durumları ise annenin yokluğunu hissettiklerinde, keşif sırasında ondan fazla uzaklaştıklarını duyumsadıklarında, kaşifin içinde duyduğu merak ve ilginin sönmesini ifade eder. Kaşif nesne yitimi korkusu duyar. Bir tür anneye dönüş başlar Yeniden Yakınlaşma evresinde. Çocuğun, alıştırma alt evresinde edindiği devinimsel gelişim onu kendi tümgüçlülüğüne hayran kılmıştı ve dışarıdakini araştıran tavrı aynı zamanda bir ürküntü de yaratmıştı, artık, birincil sevgi nesnesinden ayrı oluşun getirdiği yaralanabilirlik-zedelenebilirlik korkusu onu anneye itiyordu. Çocuk yeniden yakınlaşma krizinde, simbiyotik evredeki eşini aramakla kendi öznelliğini sunmak arasındadır. "Yeniden yakınlaşma mücadelesinin kökeni, çocuğun bir yandan beninin hızlı olgunlaşması sonucunda ayrı oluşunu kavramak zorunda kalması, öte yandan hala kendi ayaklarının üzerinde duramayacak durumda ve daha yıllar boyunca ailesine muhtaç olmasından kaynaklanan insan türüne özgü ikilemdir (s. 268)." Çocuktaki çift değerlilik çatışmasına karşın olgunlaşmayla gelişen bireysel kriz çözümleri görünmeye başlar. Fakat "Bu yeniden yakınlaşma krizlerinin klinik sonucu; 1)libidinal nesne sürekliliğine doğru gelişim, 2)daha sonraki hüsranların[stres travmalarının] nicelik ve niteliği, 3)olası şok travmaları, 4)hadım edilme kaygısının derecesi, 5)Oidipus kompleksinin akıbeti ve 6)ergenlikteki gelişim krizleri tarafından belirlenecektir. Tüm bu etmenler bireyin bünyesel yapısı çerçevesinde işler (s. 139)." Dördüncü altevre olan Bireyliğin Pekişmesi ve Coşkusal Nesne Sürekliliğinde, çocuğun zaman duygusunun gelişimine bağlı olarak haz ilkesinin gerçeklik ilkesine doğru kayması, sözlü iletişim, kendilik ve nesne temsilleri arasındaki ayrılık gibi gelişim görüngüleri ön plandadır. Temel iki gelişimsel görevden bahsedilir "1)kesin ve kimi bakımlardan yaşam boyu sürecek bir bireyliğe ulaşmak, ve 2)belli bir nesne sürekliliği derecesine ulaşmak (s. 140)"
    Mahler öncülüğünde, New York Master Çocuk Merkezinde 38 kişilik bir örneklemle yürütülen, psikanalitik perspektiften insan gelişiminin "unutulmayan ve anımsanmayan" ilk yıllarını aydınlatmayı amaçlamış araştırmanın içeriğine değindim. Metis - Ötekini Dinlemek, benim için insanı kavramaya başlanacak eşsiz bir seri.

    İçindekiler;
    Sunuş: İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu Üzerine - Yavuz Erten

    Birinci Kısım - Ayrılma-Bireyleşmeye Genel Bir Bakış
    1 Giriş
    2 Araştırma Ortamının Evrimi ve İşleyişi

    İkinci Kısım - İnsan Ortakyaşamına ve Ayrılma Bireyleşme Sürecinin Altevrelerine Dair
    Giriş
    3 Ayrılma-Bireyleşme Sürecinin Öncülleri
    4 Birinci Altevre: Farklılaşma ve Beden İmgesinin Gelişimi
    5 İkinci Altevre: Alıştırma
    6 Üçüncü Altevre: Yeniden Yakınlaşma
    7 Dördüncü Altevre: Bireyliğin Pekişmesi ve Coşkusal Nesne Sürekliliğinin Başlangıcı

    Üçüncü Kısım - Beş Çocuğun Altevre Gelişimleri
    Giriş
    8 Bruce
    9 Donna
    10 Wendy
    11 Teddy
    12 Sam

    Dördüncü Kısım - Özet ve Değerlendirmeler
    13 Özellikle Farklılaşma Açısından Altevrelerdeki Çeşitlemeler
    14 Ayrılma Kaygısının, Temel Ruh Halinin ve İlkel Kimliğin Epigenezi
    15 Çekirdek Kimlik ve Kendilik Sınırlarının Oluşumu Üzerine Düşünceler
    16 Yeniden Yakınlaşma Krizinin Anlamına İlişkin Sonuç Değerlendirmeleri

    Ekler
    Veri Çözümlemesi ve Ardındaki Mantık:
    Sistemli Klinik Araştırmada Bir Vaka İncelemesi
    Ek A Elde Edilen Veriler
    Ek B: Bir Araştırma Mantığı
    Ek C: Bazı Araştırma Stratejileri

    Kaynakça
    Kavramlar Sözlüğü