• Gökben Hızlı Sayar’dan aile ve çift terapisi dersini alan biri olarak gayet keyifli idi.Kısa,anlaşılır ve öz bir içeriğe sahip bir kitap.Aile ve çift terapisi nedir,sorunlar nasıl çözülmeli,psikologlar nasıl bir yol izler,çekirdek aile ve bireylerin kendi aileleri,yetişme tarzları,ekonomi ve cinsellik hakkında da Bilgi verilmekte.Psikoloji öğrencileri ve psikologlar için önemli bir kaynak.Keyifli okumalar. :)
  • Evlilik, inanmadigim halde içerisinde 17 seneyi
    bitirdigim bir kurum benim için..
    17 senede (abartmiyorum) 40 çift arkadasimin son verdigi kurum ayni zamanda da...
    Evliligimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belkide kuruma
    inanmamaktan geçiyor.
    Evliligi toplumun dayattigi sekilde yasamamaktan...
    Nedir bu dayatmalar?
    Erkegin muhakkak kadindan yasça büyük olmasi, egitim seviyesinin erkegin lehine yada en azindan esit olmasi bunlarin sadece ikisi...
    Olmaz, yürümez diyor toplum... Erkek yasça büyük olmali ki, kadina"hot" dediginde oturmali kadin...
    Yada yumusatiyorlar; efendim kadin erkekten önce çöktügü için (hani dogum felan) küçük olmaliymis yasi...
    Egitimde de böyle.. Kadinin çok okumusu bilmis olurmus, evdekalmakmis layiki....
    ESiM BENDEN 2 YAS BÜYÜK; ne "hot" dememe gerek kaldi
    17 senede, ne de benden önce çöktü...
    Yillar içinde ben yaslandikça o gençlesti, "oo Can bey
    kapmisiniz çitiri" esprilerine muhattap dahi oldum.
    ESiM 3 ÜNiVERSiTE BiTiRDi; ben bi taneyi 9 senede bitirdim..
    Ne o bana bilmislik tasladi, ne ben ona ezik baktim...
    Kulaga gelen müzik tekse de, onu olusturan notalar farklidir der Halil Cibran...
    Bunu unutmadik biz. Ben konusurken o dinledi, Ben dinlerken o konustu 17 sene.
    O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o "haklisin bitanem..." dedik,öfke bitip firtina duruldugunda "ama bi de böyle düsün" de dedik fikrimizi savunurken.
    Farkli insanlar olarak görmedik birbirimizi, ayni amaç için savasan neferlerdik bu hayatta...
    Asla bilmedik ne kadar para kazandigimizi, ortak cüzdanimizdan gerektigi kadar aldik..
    Ne kadar çalarsa çalsin masanin üstünde telefon, kim bu saatte arayan karsi cins diye sorgulamadik da ama...
    Sevginin en büyük dostuydu bizim için "güven"... Ve güvenin ardina saklanmis bir "saygi" vardi daima...
    Ne kavgalar, ne badireler atlattik 17 senede...
    Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yasayacaktik...
    Öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamin disinda yattim bi gece, misafir odasinda...
    Gece yarisi kapi açildi, esim "ne yapiyosun burda?"
    diye sordu kapinin esiginden,"uyuyorum" dedim buz gibi bi sesle...
    Gitti, gelmesi 1 dakikasini almisti elinde yastikla... "kay yana" dedi daracik yatakta. "ne yapiyosun?" dedigimde "benim yerim senin yanin, sen gelmezsen ben gelirim" dedi...
    Anladim ki o gece, en uzun kavgamiz yat saatine kadar sürecek... Ve bence dogrusu da bu...
    Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamiz haric..
    Kirsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadik birbirimize...
    Toplum kurallariyla oynasaydik bu oyunu belki de 41 inci çift olacaktik o listede...
    Ama oyunun kurallarini biz koyduk... Nede olsa bizim oyunumuzdu,oynanan...
    Evlilik; hesapsiz içine dalinmasi gereken bir oyun bence...
    Topluma kulaklarini tikayarak hemde... Ne benim, ne de bizim sözlerimizle...
    Sadece gönlünüzden geçtigince...
    Dedigi gibi Ataol Behramoglu'nun;
    "...Yasadiklarimdan ögrendigim bir sey var: Yasadin mi büyük yasayacaksin, irmaklara, göge, bütün evrene karisircasina.
    Çünkü ömür dedigimiz sey, hayata sunulmus bir armagandir.
    Ve hayat, sunulmus bir armagandir insana..."

    Can Yücel
  • " İşe telefon açıp , "Gelirken buğday al " dedi.
    " Naapıcan buğdayı kızım " diye sormadım... Söylemezdi ki... Dünyanın en sevimli delisiydi...O öyle biriydi işte...Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı...Ne buğdayı,naapıcak acaba,nereden alıcam ben şimdi...
    Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum...Evet oyun başlamıştı...Savaş'a " Buğday almam lazım,nerede satılır "diye sordum...

    -Haa ?
    -Buğday...
    -Eee,nolucak buğday ?
    -Hiç...Tavuk buldum da bi tane...Buğday veririm diyorum...
    -Sittir lan...
    Ciddimiyim diye gözlerime baktı...Ben de çok ciddi baktım...
    -Gültepe'de bir civcivci var ama...Buğday satar mı bilmem...Daha çok suni yem olur onlarda...
    -Yok... Suni yem olmaz,buğday lazım...Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeyle...Pis bi rengi oluyo...en iyisi buğday...
    -Ha bi de yumurtluyo...Harbi tavuk yani,ciddi bi tavuk kimliğine sahip...Bi ara ben de besledim...Spenç Tavuğu diyolar...Tam yumurta tavuğuydu...Bazıları et tavuğu oluyo ya,pek yumurtlamaz onlar...Bak nediycam...Esas darı sever hayvan...Çift sarı çıkarır...Darı al sen ona...

    Oyun böyle bir şeydi işte...O başlatırdı...Hayatınıza aniden buğday,darı,tavuk yumurta ve size " yedi kafayı "diye bakan bir sürü insan girerdi...Komik,sürükleyen,ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar heyecanlı bir oyun...
    büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan,buğday bulmak üzere çıktım ...Buğday...Noolucak acaba ? Kuruyemişçilerde var mıdır ?

    -Keşkeklik mi ? Aşureye felan mı katcaanız...
    -Ne ?
    -Buğday sormadın mı ?
    -Ha evet...Olabilir...
    -Sonunu dün sattım...Yok...
    Hıyar kuruyemişçi ! Lan madem yok ,niye " aşure mi,keşkek mi " car car ediyorsun...Sane ne...Bu millet de bir tuhaf ha...Buğday var mı var...Ya da yok...Bitti...Bu kadar...Sana ne noolucağından...Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif...Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar mı zor olur kardeşim...Sinirleniyorum ama...Hani lan bu ilke bir tahıl ambarıydı...Adım başı buğday olması lazım...Kendi kendime gülüyorum...Biliyorum o da gülücek...Gülücez...Öpücem sonra...Sonra...Sonra , noolucaksa o buğdaylar...

    Mısır çarşısına gidiyorum...Ordaki baharatçılarda kesin vardır...Bu arada,kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım...buğday arayan acıkmış bir tavuk...Bık bık bık...Bıdaak...Aslında içimde garip bir mutluluk var...Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul'u dolaşmak içten içe hoşuma gidiyor...Zaten onu bu yüzden seviyorum galiba...Bana sıçrayan bir tılsımı var...Her şey bombok giderken,nooluyosa bişey oluyo.Onun yarattığı ilüzyona dalıp oyun oynuyorum...Çocukmuşuz biz...O,mısır saçlı , habire sümüğünü çeken afacan bi kız,ben dizleri yara içinde haşarı bi velet...Dünyanın zillerini çalıp vınn kaçıyoruz...
    Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan...Bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıca değil ya karı,yeter heralde...Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi...İyilerini seçicem sanki...Neyse aldım işte...Bi kilo buğdayımız oldu...Yanına bi de ufak rakı...Manyağım lan ben...Bariz manyağım...

    " Geldi mi buğday " diye sordu... Gözleri ışık ışık ... Meraktan çatlıyorum ama,belli etmeden " ıhı " diye torbayı uzattım... Cadı ! Alıp torbayı masanın üstüne koydu... Noolucak şimdi bu buğday? Sormıycam ama... "Naaptın" dedi... Elinin körü... Saatlerdir buğday arıyoruz heralde... " Toprak mahsulleri Ofisi'ne gittim gittim canım... Taban fiyattan destekleme alımı yaptım "... gülüyor... Her şey o gülsün diye zaten... Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur... Ama bu gerçek yani... Çok gülen insan gördüm ben... İşim gereği... Hakkaten bakın ,ben bu konuda otorite sayılırım... Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu... Birazdan,elinde bembeyaz bir güvercin... " Bak şimdi " dedi... " Bu senin dilek güvercinin... Ona avucundan buğday yedireceksin,sonra gagasından öpüceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakıcaksın "...
    Dedim ya... Tılsımı var onun... Aniden güvercin de çıkarır,tutup yaşamınızı bi saniye de masala çevirir... Bitmesin istersiniz...
    " Bitmesin " diye dilek tutup,güvercini gagasından öptüm...Balkona çıktık sonra... Pıt pıt pıt kanat sesi... Pıt pıt pıt iki çocuğun yüreği ... Balkona yıldız tozları mı yağdı ? Çok mu güldük ?.. Peki çok gülmek iyi diil midir gerçekten... Ağlar mı sonra insan ? Babaannem Deli Fedime'nin dediği gibi "Dünyanın düz muradı yok" mu ? "Çok muhabbet tez ayrılık " mı peki ?
    Noolur "öyle diilmiş " olsun... Noolur bitmesin... Pıt pıt pıt... Yüreğim... Gece... Yemin ederim yıldız tozu yağıyor...

    Ertesi sabah Kadriye oldu... Espri olsun diye bahar temizliğine girişti... Kadriye... Onun masal kahramanlarından biri... Söylediğim gibi,yaşam bir oyun onun için... Gerçekle dalga geçer hep,sevmez sanki... İlk Kadriye olduğunda,yeni tanışmıştık... Yine işe telefon edip benden yufka ve çökelek istemişti... Buğday gibi diil ,onları daha kolay buldum ve eve gittim... Kapıyı çaldığımda yerleri siliyordu... " Ayağını çıkar kocacım " dedi... "Yeni sildim"... Çok güldüm... Yufkayla çökelekten " Yanmaz tavada sana böreği " yaptı... Yedik... Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı... "Delirdi" diye baktım... Saçlarına bigudi tuttururken "Naapıyosun ya ? " diye sordum... "Nooluyo kızım ?" Garfield gibi gözlerime baktı... "Yarın eltimgil gelicek" dedi... Sonra güldü... Nasıl güldüğünü biliyorsunuz... O gün bana annesi gibi olmuştu... Ya da benim annem gibi... Oynuyordu... Başka bir şey... Hekesin "gerçek" diye bildiği şey,onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı... Komikti ama ürkütücüydü... Yani, hep oynanamazdı ki... Eninde sonunda hayat "bööle bişeydi" işte... Yoksa diilmiydi ?... O Kadriye olur "çekirdek aileyle"dalga geçmeye başlayınca,ben de rolümü aldım... "Fehmi" diye bi herif oluyodum... Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt pıt zapping yapıyordum... Gülüyorduk sonra... Kadriye ve Fehmi Çekirdek rolünden çıkıp "biz"oluyorduk... Pıt pıt pıt ... İki çocuğun yüreği... Onun masal kahramanları bi tane diildi ki... Bazen Müge ile Furkan olurduk... Aslında onlar bizim arkadaşımızdı... Ama o,Müge ile Furkan'ın ilişkilerini sahte ve anlamsız bulurdu... "Kola alır gibi işte,birbirlerini ve her şeyi tüketiyorlar... O kadar." Müge olduğu zaman, " Eskeyp'e gidelim mi,Trafo'ya zıplayalım mı" diye sorardı... Ama asla gitmezdik... Onu dünyasından asla çıkaramazdım... Ben çıkmak ister miydim peki ? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım... O , "dışardakiler"i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki,ara sıra "dışarı kaçtığımda" bile onunla oyun oynuyomuşuz , o bana "gerçeğin masalını anlatıyomuş" gibi oluyordum...
    Ha bir de,en önemlisi "öpücük balığı" vardı... Onun en yalın ve en sevimli hâli... " Ben öpücük balığıymışım"diyip yanağıma bir tane masum öpücük konduruyor,dakikalrca pıt pıt pıt öpüyordu... Öpücük balığı... Öpücük balığı... Pıt... Pıt... Pıt...
    Masallar biter mi peki ? Biter işte... Arasına reklam girecektir,güzellik maskesi takılacaktır,savaş vardır,birileri öldürülecektir,birini kör bırakacaksınızdır,birinin yüreğini söküp atacaksınızdır.. Zehirlenecek denizler,ağlatılacak çocuklar... İşiniz vardır yani,öyle önemli,öyle vazgeçilmezdir ki...

    Bir gün bana "gitme" dedi... Ama hep böyle derdi... "Yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek... Bu şarkıdan iki şarkı sonra... "Hiçbir keresinde bırakmazdı beni... İyi ,tamam,oynadık,bitti... Dönüşte yine oynarız... Dinlemezdi... "Bak şimdi... Bu çerez tabağını dökücez... Leblebiler saatmiş,üzümler dakika... Fındıklar günmüş ama... Sayalım, o kadar sonra git"... Pazarlık ederdim... "Fındık gün diilmiş... Leblebi saat... Ona tamam"..." Peki" derdi... Sonra aniden nerden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp "Peki ,bu yılmış... Yıl olsun " derdi... "Yüzyılmış tamam mı,ölüm gelinceye kadarmış."
    Üzümleri,leblebileri filan sayardık sonra... Tek şamfıstık... O yüzyıldı... O ölümün geldiği zamandı... Onu pek tartışazdık... Onu açar,yarısını yer,yarısını bana verirdi...
    Sonra... Sonra öpücük balığı ve ayrılık...

    "Ben gidiyim" dedim... Sesi boğuktu... "Gitme" dedi...
    Ama söyledim... Hep öyle derdi... Giderdim sonra...
    Döndüğümde ordaydı,bilirdim... Yine "gitme" derdi...

    "Gitme" dedi... Gözlerinde yaş tomurcukları,birazdan duracak dünyalar,sanki ölücez hepimiz. " Bu kez gitme"...
    Gitmesem olur sanki... "Ama bunun sonu yok ki "dedim... "Sonu yok işte salak "dedi... "Hep sonunu istiyosun... Sonu... Bittiği yer...Tükendiğim zaman... Yerine yenisini tüketmeye başlıycağın zaman... Bu kez gitme işte... Gitme... "

    Karşısında duvar gibi duruyorum... İçimden bi çocuk o duvara tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor... Birileri yıllarca ördü o duvarı... Annem koydu bi tuğla,sonra babam... Dayım... Örtmenim,komtanım,patronum,radyom,televizyonum... Gidicem ben... İşim var işim... Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem,yalan söyliycem,rakı içicem... Hasan'a borcum var...Tarık'la sözleştik kaçıcaz hafta sonu,karı bulmuş ona basıcaz... İlknur iş atıyo sonra... Resmen işte,aramıştır... Onun yeri ayrı ,ama İlknur'da fena diil şimdi... İşim var... İşiim...

    " Gidiyim ben" dedim... Bu kez gözleriyle "gitme" dedi... Ben de ona " gözlerim sana mı kaldı " gibisinden baktım...Tek sana mı kısmet olacak sanıyorsun benim "çivileyen bakışlarım"... İşi var güzlerimin Kritik pozisyonları izliycem ben o gözlerle... Bardakların dibine bakıcam,topa konsantre olucam,Top Secret'i izliycem,günlük kuru yakından takip edicem... İlknur'un kalçalarına bakıcam... Mtv'nin klipleri,savaşlar,siyah beyaz yerli filmler... İşi var gözlerimin...

    Sonra yıldırımlar çaktı... Hiç susmadım... Hayat masal mıydı lan ? Dışarda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burda yanak yanağa... Noolucaktı yani? Leblebiden saat mi olur ? "Vakit " denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyo artık... İyi... Pıt pıt pıt öpüşelim,sen beni çok seviyomuşun ben seni çok... Eee ? "Anangil,oturma odası takımını erkek tarafı alsın dediğinde ne bok yiycez peki... Öpücük balığını mı satıcaz... " Nefes nefese sustum...
    "Dışardakiler" dedi... "Dışardakiler ,bunu beceremez işte... Öpücük balığını kimse alıp satamaz... Sen bile... Diyelim ki öyküsünü yazdın,beş para etmez... "

    Bir varmıştı... Şimdi bir yokmuş...
    Nevizade sokağındayız,yol boyu meyhane... Masanın altından İlknur'un ellerini tutuyorum... Dördüncü kadehten sonra saymaz oldum rakıları.Bir çingene,yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor... "Dönülmeyez akşamıyyn ufuğuğun dahiiiz,vakiyyiyit çook geeyç artıııık..." Elini darbukaya gerilmiş röntgen filmine her patlattığında gözümün önünde bi dudağı yerde bi dudağı gökte masal devleri görüyorum... Gümm !.. Dev... Güm ! Lamba cini... Gümm! Haramiler...

    Kocaman bir davulun üstüne küçük bişey kırıntıları dökmüşler gibi ,belki öpücük balığının yemleri onlar ... Hani onun en yalın ve en sevimli hâli gibi ... Gümm ! Zıplıyor hepsi,gümm zıplıyor her şey... İlknur'un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp, zıplıyor... Uçuşup tekrar yerine düşüyor,tabaklar,yıldızlar,sigaram...
    Canım yanıyor... Sonra pıt... pıt... pıt... Darbukaya üç küçük parmak darbesi vuruyor çingene... Masalların sonunda gökten teklifsiz düşüveren üç elma bunlar... Ben görüyorum,İlknur görmüyor,kimse görmüyor...

    Müzik bitti... İlknur birşeye gülüyor... Masanın yanı başında,tuhaf,simsiyah gözlüklü,başı sımsıkı bağlı bir kadın var... O hep var Nevizade sokağında... Elinde kocaman bir çerez kavanozu,sormadan avcundaki çay bardağını kavanoza daldırıp,bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor... Cebimden para bulup kadına uzatıyorum... Aklımda zamanın e acı tadı, "Peki ,kaç leblebi var bunun içinde teyze "diye soruyorum... Kadının suratını yıllar bıçaklamış,sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; "Manyak mısın sen koçum ? " diyor... İlknur gülüyor,benim gözüme üç elma kaçtı,masalların kötü kalpli cadısı avcumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seyirtiyor...

    Az önce bir masal bitti ,kimse bilmiyor... Öpücük balığı bir iskelede,güneş altında çırpınıyor... İlknur'un gözlerinin işi var,benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş ,boşta gezer... Uzaklarda küçücük bir çocuk,uyuklamış ninesini sarsıp "Bana masal anlat" diye ağlıyor...

    Diyelim ki öyküsünü yazdım,beş para etmiyor.
    Atilla Atalay
    Sayfa 177 - İletişim
  • Var varanın, sür sürenin,
    Destursuz bağa girenin hali budur!
    Zaman zaman içinde,
    kalbur saman içinde...
    Deve tellâl iken,
    Horoz şahna iken,
    Serçe berber iken,
    Ben babamın beşiğini
    Tıngır mıngır sallar iken...
    Hamamcının tası yok,
    Külhancının baltası yok,
    Çarşıda bir adam gezer,
    Peştemalının ortası yok.
    Biz üç kardeştik.
    Birimiz kör,
    birimiz topal,
    birimiz çolak...
    Babamız Allah rahmet eylesin, pek erken öldü;
    bize, yalnız üç duvarı sağlam,
    bir duvarı yıkık bir ev
    çakmaksız bir tüfek,
    dipsiz bir kazan bıraktı.
    Bir gün hep birlikte ava gittik.
    Kör kardeşimiz birden:
    "Bak, bitmemiş bir ağacın dibinde,
    doğmamış bir tavşan yatıyor!" diye bağırdı.
    Hep gözlerimizi oraya dikdik,
    çolak kardeş tüfeği kapıp, nişan aldı.
    Kör kardeş de ateş etti.
    Topal kardeş koşup tavşanı getirdi.
    Böylece, bitmemiş ormanın dibinde,
    doğmamış tavşanı,
    çakmaksız tüfeğimiz,
    çolak elimiz,
    kör gözümüzle vurup,
    topal bacağımızla koşup yakalayarak,
    eve getirip yüzdük.
    Dipsiz kazana koyup altını ateşledik.
    Ağzımızın suyunu akıtarak
    tavşanın pişmesini bekledik.
    Çok yorulduğumuzdan, acıkmıştık,
    beklemeye de sabrımız yoktu,
    kazanın kapağını kaldırınca ne görelim?..
    Tavşan ortadan kaybolmuş.
    Meğer tavşan, kaçmış da üstteki kapağın haberi bile olmamış.
    Ellerimiz böğrümüzde kaldı.
    Hepimiz süt dökmüş kediye döndük.
    Birer köşeye çekilerek,
    kukuma kuşu gibi düşünmeye ve bir çare aramaya başladık.
    Sonunda, ben bir çare düşünüp,
    "Şunun suyu ile yemenilerimizi boyayalım" dedim.
    Hemen işe başladık.
    Fakat, su mu az geldi, ben mi çok sürdüm, bilmem; ne oldu,
    yemenimin birini yağlayınca;
    öbürüne yağ kalmadı.
    Sen misin beni yağsız bırakan diyen öbür yemenim,
    başını alıp gitti.
    Bana küstü.
    Derken ben de arkasından yola düştüm.
    Az gittim uz gittim,
    dere tepe düz gittim.
    Tam bir arpa boyu yol gitmişim ki,
    Yemenimin tekini çift süren bir ihtiyarın ayağında gördüm.
    "Ver baba" dedim,
    "bu yemeni benimdir!"
    Çiftçi yalvarırcasına yüzüme baktı:
    "Aman evlâdım", dedi,
    "bu yemeniyi benden alma,
    şu ekili tarla senin olsun..." diyerek,
    bir buğday tarlasını gösterdi.
    Bir tek yemeniyle koca bir tarlanın değişmesine pek memnun olarak,
    çiftçiye ben de yemeniyi bağışladığımı söyledim.
    Tarlanın bir köşesine gidip postu serdim, uyudum.
    Aradan; günler, aylar geçti,
    bizim buğday tarlası biçilmeye hazır oldu.
    Bir sabah erken kalkıp,
    yapayalnız bu koca tarlayı tek orakla nasıl biçeceğimi düşünürken,
    birden karşıdan gözlerinden alev saçan bir kurt göründü.
    Bana doğru gelmeye başladığını görünce,
    korkumdan elimdeki orağı sallayıp,
    kurda doğru attım.
    Orağın sapı gidip, kurdun karnına gömüldü.
    Can acısından ne yapacağını şaşıran hayvan,
    tarlanın içinde dönmeye başladı.
    Kurt kaçtı, orak biçti, kurt kaçtı, orak biçti.
    Ben bir ağaca çıkıp seyrettim,
    kalmadan koca tarla dümdüz oldu.
    Kurt da bırakıp gitti.
    Tarlanın biçildiğine ne kadar sevindim, bir görseniz.
    Ama birden başakların yığın edilmesi aklıma geldi.
    Ben günlerce çalışsam bunu beceremezdim.
    Hele bir sabah olsun diye, yatmaya gittim.
    Gece bir fırtına çıktı, bir fırtına çıktı, sanki yeri göğe karıştıracaktı.
    Korkumdan bir sütleğen otuna yapıştım.
    Sabah oldu, fırtına dindi. Yerimden kalkıp da ne göreyim?
    Bizim tarladaki buğday başakları, değme çiftçinin, yapamayacağı bir ustalıkla harman olmamış mı?
    "Eh' dedim, gidip yardımcıbulup, harmanımı döveyim".
    Ama lafımı bitirmemiştim ki, karşıdan azgın, kocaman bir ayı göründü, harmanın yanından bana doğru geliyordu.
    Yerden bir taş alıp, belki korkuturum diye fırlattım.
    Taşı atmamla, alevin çıkması bir oldu.
    Meğerse attığım taş, çakmak, ayının dişi ise çelikmiş.
    Çıkan alev de bizim harmandanmış.
    Üç gün üç gece sönmesini bekledim.
    Sönünce külleri karıştırmaya başladım.
    Yalnız yarısı yanıp, gerisi sağlam kalmış.
    Aradım, aradım,
    bu yükü kaldırabilecek ne bir deve,
    ne bir fil ve ne de bir at buldum.
    Bula bula, belinden yaralı bir karıncacık buldum.
    Buğday tanesini sırtına yükleyip, bizim meşhur eve götürdüm.
    Fakat karıncanın sırtı yük taşımaktan fenalaşmıştı,
    hayvancağızı böyle salıvermek günah olacaktı, ilaç aradım.
    "Hint cevizinin yağı iyi eder" dediler.
    Böyle bir ağaç aradım, taradım, zor buldum. Ağaç pek yüksekti.
    Üstüne çıkmaya üşendim, taşlamaya başladım.
    Üç gün, beş gün durma dan taşladım,
    fakat bir tek ceviz düşüremedim.
    Attıklarım da geri yere düşmüyordu,
    merak edip, ağaca çıktım; bir de ne göreyim?
    Ağacın üzerinde kocaman bir tarla varmış?
    Ne âlâ. Buraya karpuz ekerim, deyip, çekirdek getirdim.
    Karpuz ektim.
    Çok beklemeden, öyle büyük karpuzlar oldu ki,
    bir tanesini fil bile götüremez.
    Hele bir kesip tadına bakayım deyip, bıçağı sapladım.
    Bıçak gitti, elim gitti, kolum gitti,
    sonunda ben de gittim karpuzun içine...
    Yedi yıl aradım, bulamadım.
    Sonunda karpuzun kapısını buldum.
    Vay anam karpuz! Evin köyün yıkılası karpuz!
    Bir yanında sazlık, samanlık,
    bir yanında tozluk dumanlık...
    Bir yanında demirciler demir döver denk ile,
    bir yanında boyacılar boya boyar binbir çeşit renk ile...
    Bir yanında, Âl-i Osman devleti cenk eder top ile tüfenk ile...
    Bir at aldım,
    bindim dorudur diye,
    bir tekme vurdu,
    "Geri dur!" diye...
    Çifte minareleri belime sardım borudur diye...
    Bir baktım adamcağızın biri:
    "Bir deve kaybettim,
    bulan var mı?" diye bağırıyor.
    Adama yaklaştım
    "Amca", dedim,
    "ben de bir bıçak kaybettim, görmedin mi?"
    Adam bu sözün üzerine bir kızdı,
    bir kızdı ki, bana bir tokat sallamadan yanından kaçtım.
    0 peşimden hâlâ söyleniyordu:
    "Ben koskoca deveyi bulamıyorum da,
    o benden bıçağı soruyor!"
    Meğerse, burası başka bir dünyaymış.
    Korkumdan hemen geri döndüm
    Fakat, orda bıraktığım ceket ve poturum sanki yargıç gibi beni sorguya çektiler.
    Orası başka dünya olduğu için, karpuzlar
    " o kadar büyümüş, o kadar çoğalmış, otları o kadar uzamış ki,
    bir tanesi de oradaki bir ırmağa köprü olmuştu.
    Benim bu dalgınlığımdan kızmış olacaklar ki:
    "Kimsin, necisin, söylesene ey insanoğlu?.." diye bağıran, ceketimle poturuma kızdım.
    "Ey, size ne oluyor be!
    Size ne oluyor?" diyerek karpuzları kökünden çekmeye başladım.
    Fakat ne göreyim, köprüden geçen insanlar, hep nehre yuvarlarmamışlar mı?
    Tuhaf. Suya atladım, birkaçını kurtarayım derken,
    beni koskoca bir balık yutmasın mı?
    "Aman!" diye ağlamaya başlamıştım ki,
    birden gözlerimi açtım,
    sıcak havanın etkisiyle uyuyakaldığım deniz kıyısından yuvarlanıp suya düşmemiş miyim?
    Bu sırada suya düşen kâğıt gözüme ilişti.
    Hemen açıp okudum:
    "Falan, falan, falan, Söylediklerim hep yalan.
  • Malaparte’nin deyişiyle; “Sessizliğin saflığını herhangi bir sesin bayalığıyla lekelemeden” bu mahvolmuş kitabı, yani can çekişen ‘Kaputt’u anlatmanın başkaca bir yolu yok. O kadar kederlidir ki, nüktedanlığında bile bıçaklanmayı hissedersiniz. Sözcüklerin peşinde giderken, ferasetini anlamak üzere bir an duraksamaya görün, hemencecik bitiyor yanı başınızda, tuhaf bir canlıya dönüşüyor elinde bir çift kadehle Malaparte. Sizi kahredecek anlattıklarıyla, ahlaktan bahsetmeye kimsenin dili varmayacak ve insanlığımızın üstünde hunharca tepinmeye başlayacak. Yeri gelecek içimizdeki cani olacak, giyecek üniformasını, savaş meydanlarında gezecek… Yeri gelecek diplomat olacak, saraylarda kahkaha atacak krallarla, kan içecek. Yeri gelecek sürgün ve yeri gelecek hapis olacak. Öyle bir yaratık olacak ki kitabında Malaparte, içimizde çürüyen bir şeylere dönüşecek, mesela ölü bir kısrağa Ukrayna’da, ortalık yerde çürüyecek ve leş kokusunun evrensel utancı olup yayılacak. Yol alacak Finlandiya’ya. Buz tutmuş gölde donmuş atlara dönüşecek, buz tutmuş kafalara askerler gibi oturacak iskemle niyetine ve kendi de düşten başka bir şey olmayan savaşı kazanmayı umacak ahmaklaşarak. Polonya’da yıkanamayan bir kadına dönüşecek, dışkıdan yapılmış sabun olacak, rengi ve kokusu hiç değişmeyen bir sabun, köpük köpük köpürecek saraylarda. Gettoda, ölülerin arasında gezinen bir melek olacak, karlar üstünde çıplak yürüyecek; “sıfırın altında otuz beş derecelik bıçağın altında.” Bir çocuk olacak, tek eğlencesi cenaze arabalarını seyretmek olan, ağlamayı bilmeyen, yozlaşmış bir “teneke trampet.” Romanya’da ‘domnule capitan’, bir fare olacak. Üst üste istiflenmiş cesetlerin arasında gezinen bir yağmacı, bir Çingene geleneği, “Sizi gidi alçaklar!” diye haykıracak ama kime? “Kızmayın, domnule capitan, hepimize yetecek kadar var!” Kriket oynamadan evvel dönüp dönüp yüzümüze, “La dracu!” diyecek bize, sevecen mi sevecen. Savaş “la dracu”, hepiniz “la dracu” ve her şey “la dracu” La dracu; cehennemin dibine. Kan gölünün içinde her şeyden uzak tozpembe sahnelerinde yaşayan burjuvaya saldıracak, “Tiyatrovari davranışları” ve “entel seçkinliğini” küçümseyen bir bakış olacak alaycı. Bir cesetle dövüşülemeyeceğini öğretecek bize. Cesetlerin buz gibi sessizliği, hepimizin sesinden, tüm silahların ve tüm bombaların sesinden daha güçlü, anlayan beri gelsin diyecek. Ja! Ja! Ja! Sonra binlerce ceset arasında bir ceset aramaya çıkacağız. Heyhat, işte, gözümün önünde canlanırken bile tüylerimin diken diken olduğu o dehşet anı; “Vagonları hemen açın!” “Açamayız, domnule capitan.” “Vagon birdenbire açıldı ve tutsaklar kalabalığı Sartori’nin üstüne abandı, onu yere yıktılar, üstüne yığıldılar. Vagondan kaçan ölülerdi onlar. Salkım salkım dökülüyorlardı, boğuk bir ses çıkararak, beton heykeller misali. Sartori cesetlerin altına gömülmüş onların soğuk, muazzam ağırlığı altında ezilmiş çırpınıyordu, debeleniyordu o yükü altından, o buz gibi kümeden sıyrılmaya çabalıyordu: sonunda ceset yığınlarının altında, bir taş heyelanının altında kaybolur gibi gözden silindi.” Sonra demiryolu boyunca dizilmiş binlerce ölü sayarız. Sonra bir duvar ustası olur, gettonun çevresine şık burçları olan zarif bir duvar öreriz. Dibini oymaya çalışır Yahudi fareler, teker teker vururuz. Şarap uykusuna gömülmüş vicdanlara “Maljanne; şerefe” mi demek gerekir yoksa “hoşça kal!; Vale” mi? “Tanrı’ya dua edelim de savaştan hiç değilse golf deliklerini kurtarsın.” “Kazanılan savaş” bitmiştir artık, sırada “kaybedilen savaş” vardır. “Zaferleriyle kendi ölümünü fethedecek” halka selam olsun, Malaparte kızıl köpeklere dönüşecektir. Hani şu aç bırakılmış, açlıkla terbiye edilmiş, hani her seferinde yiyeceğini tankların altında bulan patlayıcı yüklü köpekler. Nasıl da havaya uçuyor zavallı köpekler ve nasıl da patlıyor zavallı tanklar. Ne yani, Rusya’da köpeklerin soyu kuruduğunda çocuklar mı tankların altına girecek? Belgrad’da çıldırmış bir tüfeğe dönüşecek sonra, namlu ağzından tek bir mermi çıkacak, ufacık bir çekirdek ve dehşet bir gümbürtü kopacak, tek mermiyle tüm evler birbirine çarpacak, tüm şehir yıkılacak ve geriye sadece bir toz bulutu kalacak. Ya açlıktan ve soğuktan ölmüş arkadaşlarının cesetlerini yiyen Rus tutsaklarına ne olacak? Ya dünyanın en nazik en saygılı tavrıyla durup onları seyreden Alman askerlerine? Müsebbiplerin yurdunda esmeden durur mu Malaparte? Camdan bir göz olur, Berlin’de trenden iner, korkunç, acımasız ve aynı zamanda kederli öyküler anlatmaya devam eder. “Savaş cesetleri yemez, ancak canlı askerleri yer. Canlı askerlerin bacaklarını, kollarını, gözlerini kemirir…” On yaşında bir çocuktur Malaparte, yıkıntılar arasında askeri konvoya ateş eder, nasıl olur, koskoca ordu bir çocukla savaşamaz ki? 'Bak bana, benim bir gözüm camdandır. Sahisinden ayırt etmek kolay değildir. Sen şimdi bana hemencecik, düşünmeksizin, gözlerimin hangisinin camdan olduğunu söylersen seni serbest bırakırım, gidersin.' O sırada üç çocuklu bir kadın Almanya’da camdan atlamaktadır. 'Sol gözün camdan,' diye yanıtlar çocuk. 'Nereden anladın peki?' 'Çünkü iki gözünden yalnızca onda insanca bir bakış var.' Almanlar o kadar naziktir ki, çocuğa ne oldu dersiniz? Sonra Hırvatistan’da bir sepet istiridye olur Malaparte, sonra daha yakından bakmamızı ister sepete, bu yirmi kilo insan gözüdür, aldatır bizi. Tarlalarda, ormanlarda gizlenen ve yakalanan Soroca’lı kızlardan biri olur, günde kırk üç askere ve altı subaya hizmet vermek zorunda kalan Soroca’lı kızlar, tükenince bedenleri yirmi güne bir kamyonlara bindirilip kim bilir nerelere götürülür? Papa’nın, Kral’ın, generallerin ve nicelerinin orospuluk yaptığı bir zamanda namusunu korumaya çalışan Malaparte, yoksa şimdi de bir somon balığına mı dönüşecektir? Juutuanjoki Nehri’nde kalmış tek somon. Herkes kaçmış, tüm balıklar. “Göreceğiz bakalım kim daha inatçı, bir somon mu yoksa bir Alman mı?”Ve nihayet Malaparte, atlardan, farelerden, köpeklerden, kuşlardan, rengeyiklerinden, sineklerden ve balıklardan müteşekkil bir ucube yaratığın şeklinden sıyrılıp, üzerine bombalar yağan Napoli şehrinde, sineklerin kazanacağı savaşın içinde, yeniden ‘İnsan’a dönüşür. Kaputt’u ilk elime aldım, simsiyah, karanlık bir kitap. Kapağın ön yüzünde, tepede bir at gözü, hüzünlü, altta savrulmuş çaresiz insanlar. Üzerinde kara harflerle Curzio Malaparte ve ortada kan gibi kırmızı Kaputt yazısı! İçim, daha okumadan cız etmişti. Bazen sadece içgüdüsel olarak hareket eder insan. İyi ki tanıdım seni Malaparte. Değinemediğim daha onlarca hatıra var fakat yeterince lafı geveledim zaten, okuyacak olan azınlığa şimdiden keyifli okumalar olsun.
  • "Merhaba hanımefendi,işaret parmağınız ne güzel. Dip boyası gelmiş saçlarınız, çıkartıp kenara attığınız kalbiniz ve siz komple sezon boyunca ardı ardına yaptığı bütün maçları kazanmış barcelona kadar güzelsiniz. Sizi izlemek için kombine bilet almak için 3 kişi bıçaklayabilirim. kırk numara ayaklarınız ve parmak arası sandaletiniz gördüğüm andan beri aklımdan çıkmıyorsunuz, tahmin edersiniz ki ayakkabısını çorapsız giyen benim gibi çirkin bir adam sizin gibi şarkının en güzel nakarat kısmı birine yakın olabilmek için göğüs kafesini bile satabilir. Atomu parçalayabilir, uluslararası birkaç kriz doğuracak cümleyi 10 saniye içinde sarf edebilir. Neyseki ailem bu tip abuk subuk şeyler yazdığımı bilmiyor.Yoksa babamı bir dağ köyünde kaçıran annem başıma orakla müdehale edebilir. Hala bekar olmam da aynı nedenden, benim bu halimi kimse sevmiyor.
    Sizi kendi angutluklarımla oyalamak, zamanınızı çalmak istemem ama insan kendinden bahsettiğinde karşısındaki ile aynı otobüs sırasında bekliyormuş hissi yaşıyor bu da bir tür samimiyettir neticede. Bakın benim üzerimde ya da çantamda üşümeniz durumunda sizi ısıtmak için kullanılmaya hazır bir kapşon ve intihar etmek istemeniz durumunda kalbinize sıkacağınız bir çift dudak sürekli bulunacaktır. Bizim mahallede bir bakkal vardı, pek samimiyetimiz yoktu ama ne zaman ekmek almak için gitsem beni gördüğünde uzun zamandır tanıdığı birini görmüş olmanın memnuniyetini yaşardı. O dolabın arkasına zeytin tartmaya gittiğinde ben bir tadelle çalardım. Ahmet amca hala hayatta ama bakkal dükkanı battı, kendimi suçlamalı mıyım bilmiyorum ama sizinle en az 25 yıl yaşamadan dünyaya neden geldiğimi anlamayacağım.

    Eğer beni ciddiye almazsanız kendimi ön iki diş arasında kalmış çekirdek kabuğu gibi hissedeceğim. Ben ağlamayı babam istediği kanalı açmadığı için ağlayan kızkardeşimden öğrendim, işe yarayan bir ağlama biçimidir.

    Lütfen sizi tehtit ettiğimi düşünmeyin.

    Sadece şunu bilmenizi isterim..

    Şu an içinde bulunduğunuz boktan ruh haliniz ve geçmişte yediğiniz ön çarpraz bağlarınızı zedeleyen tekmeler yüzünden "ben bu maça çıkamam"demeyin.
    Geçmişinizde Sürekli steps yaptınız diye turnikeye girmekten korkmayın.
    Tadı kaçıyor diye sakız çiğnemekten, çok kalabalık diye taksime gitmekten vazgeçmeyin. Geçmişte yaşadığınız kötü şeyler için geleceğinize testere serisi film gibi bakmayın.

    Unutmayın ki Yeşilçam filmlerinin yüzde doksanı mutlu son ile bitmiştir.
    Unutmayın ki, iki elin sesi var, birlikte Leonard Cohen şarkıları söyleyebilir, çok zorlarsak bir Boing -747 nin penceresinden tükürebiliriz. Yoldan geçen arabaları sayar, güneyde bir sahilde çekirdek çitleyebiliriz.

    Hanım efendi beni ciddiye almadığınızı biliyorum, alın çünkü napalm bombası nasıl yapılır biliyorum. Alın çünkü Müslüm Gürses öldü.
    Alın çünkü yarın öbür gün yaşlanıp götünüzü kaldıramadığınızda size çorba pişirecek, Ssk hastanesinde elinizden tutacak birine ihtiyacınız var.

    Doğam gereği olmadık zamanlarda tuhaf hareketler yapıyorum ama sizin yanınızda Tatar Ramazan gibi duramam, ben daha çok CNBC komedi dizilerindeki adamlara benziyorum. Türkçe dublajım yemin ederim.

    Hanım efendi ben bazen araba kullanırken bariyerlere sürmek istiyorum. Arkadaşlarla içerken yan masadaki yakışıklı adama sırf ondan daha çirkin olduğun için sataşıp dayak yemek istiyorum.
    Hanımefendi ben 43 numara ayakkabı giyiyorum ve deriniz çok müsait görünüyor sıcağına uzanmaya.
    Hanım efendi biraz daha salata alır mısınız ?
    Rakınızına buz?
    yanına şalgam ?

    Yaranıza melhem?

    Biraz nefes?"

    ö.s.ö