• Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı
    ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
    büklümlerinin içten ve dışardan
    sarmaladığı günlerde
    bir zamandı
    heves ettim gölgemi enginde yatan
    o berrak sayfada gezindirsem diye
    ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
    Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi
    genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
    halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti
    demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
    vay ki gençtim
    ölümle paslanmış buldum sesimi.

    Hata yapmak
    fırsatını Adem’e veren sendin
    bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
    gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda
    gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
    haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
    bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
    bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
    tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
    ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.

    Çeşme var, kurnası murdar
    yazgım kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.

    Gençtim ya, ne farkeder deyip geçerdim
    nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da
    gözyaşı,çiğ tanesi, gizli dert veya verem
    ne fark eder demişim
    bilmeden farkı istemişim.
    Vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine
    arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
    Yola madem
    çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
    hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine
    yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
    yola devam ederdim.

    Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
    gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
    onunla ben
    hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
    bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.

    Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar
    ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde
    hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık
    bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için
    kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık
    eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce
    alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık
    ah, bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı
    doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız
    ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık
    gönendi dünya bundan istifade
    dünya bayındırladı:
    Bir yakış, bir yanış tasarımı beride
    öte yakada bir benî adem
    her gün küsülü kaldık.

    Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
    artık bu yaşa erdirdin beni, anladım
    gençken almadın canımı, bilmedim
    demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
    çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
    çiğ tanesi sanmak ne cüret,gözyaşıymış
    insanın insana raptolduğu cevher.

    Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
    taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
    kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
    bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
    tütmesi gereken ocak nerde?

     

    İsmet Özel
  • "Otuz beş yıldır balyalarımı umutsuz bir duruma soka­rım; yılları, ayları, günleri çizerim bir bir, presimle birlikte emekliye ayrılabilmeyi umarak, ve her gün çantamda kitap taşırım eve, Holesovice’deki iki katlı dairem kitapların ağır­lığından yıkılıyor: kiler ve sundurmada bir sürü kitap var, tuvalet ağzına kadar tıklım tıkış, teldolap da öyle, mutfakta, pencereye ve fırına ulaşacak kadar küçük bir yol kaldı, tu­valette tam oturacak kadar yer var; küvetin bir buçuk met­re üstünde, tavana kadar kitaplarla dolu gerçek bir yapı is­kelesi kurulmuş durumda, ama temkinsiz bir hareket, yanlış bir devinim, belli belirsiz bir sürünme yeter, iskelenin dik­melerine çarparım, yarım ton kitap üstüme yıkılır, o halde, donum inikken, ezilir kalırım. Oraya bir cilt bile eklenemeyeceği için odamda, ikiz yatakların üst tarafına, tavanlık bi­çiminde raflar yaptırdım ve şu otuz beş yıl boyunca buldu­ğum iki ton kitabı dizdim; uykuya daldığımda bu iki ton ki­tap dev bir karabasan gibi çöküyor rüyalarımın üzerine...
    Uykuda ansızın dönersem, bağırır ya da kıpırdanırsam, kor­ku içinde, kitapların kaydığını işitirim, şöyle bir değivermek yeter tavanlıktan her şeyin çığ gibi üzerime devrilmesi için, nadir bulunan kitapları üzerime boşaltacak ve beni bit gibi yamyassı edecek bir bereket boynuzu sanki orası."
  • Tanrı Ninurta'nın Serüvenleri ve Kahramanlıkları
    Güney fırtınası olan Tann Ninurta, Hava Tanrısı Enlil'in oğlu.
    Ninurta Sumer düşünürlerinin yarattığı kötü güçlere karşı savaşan
    bir kahraman. Bu yüzden onun için yazılmış çeşitli kahramanlık
    türküleri var. Bunlar MÖ 2000 yıllarında iki kitap halinde bir araya toplanmış. Bu kitaplardan birinin adı "an.dim.ma = gök gibi yaratılmış", diğerinin adı ise ''Lugal.e udmelam.bi nil:gal", anlamı
    "Korkunç ışıklarıyla dev gibi olan kral".
    Birinci öyküde Ninurta'nın korkunç ve düzen yaratan güçlerinden, cinlerle yaptığı savaşlardan, savaş arabasından ve bu savaşlarda kazandığı başarılarının bu arabaya asılı olduğundan söz edilmektedir. O öyle güçlü ve saldırgandır ki, tanrılar kralı babası Enlil bile,
    kendi idaresi altında olan yerlere saldırarak onları yok edeceğinden
    korkuyor ve oğluna veziri Nusku'yu göndererek Nippur şehrine ve
    kültür merkezlerine dokunmamasını rica ediyor. Ninurta ona yanıt
    olarak Şarur ve Şargaz adlı 2 gürzünü, 50 başlı kokunç gürzünü, geniş ağlarını, kılıçlarını sayıp döküyor. Bunlar arasında korkunç abubu ve ateş silahları da bulunuyor. Bu dehşet saçan silahların bütün
    uygarlık dünyasına nasıl başıboş bırakılacağı anlatılıyor. Böyle bir
    olay uygarlığı silip süpürecek kuşkusuz. Fakat Ninurta'nın karısı
    Ninnibru, ne yapar yapar kocasını bunları kullanmaktan vazgeçirir.
    Kısa adı lugal.e olan ikinci öykü hem destan, hem de öğretici
    bir karakterdedir. Buna ait tablet ilk Asurbanipal kitaplığında bulundu. Daha· sonra Eskibabil çağına ait Sumerce ve Akadca iki dilde yazılmış parçalar ele geçti. 700 kadar satırı kapsayan bu şiir 45
    satırlık tek tabletler halinde kaleme alınmış. Fakat bunların bir kısmı kırık veya okunamayacak kadar bozuk.
    Şiirin baş kısmında Ninurta'nın özellikleri anlatılıyor:

    Korkunç ışıklarıyla dev gibi görkemli olan kral!
    En güçlü olanlar arasında en başta gelen tanrı Ninurta,
    Ey durup dinlenmeden düşmana saldıran ejder,
    Savaşa üstün bir güçle saldıran kahraman,
    Kutsal elinde tanrı gürzü taşıyan yiğit!
    Boyun eğmeyen düşmanı ekin gibi biçen asker!
    Ey tanrı Ninurta! Senin görkemli tacın bir gökkuşağıdır.
    Önüne şişek gibi ışık saçarsın!

    Kur denilen yeraltı ülkesinde Asakku adında korkunç bir hastalık
    cini vardır. O bütün bitki, hayvan ve taşları kendi yönetimine alarak
    doğaya kral olmuş, fenalığın simgesi, utanmaz, arlanmaz, korku nedir bilmez bir cindir. Başıboş kalınca belki yeryüzüne de çıkacaktır.
    Buna karşın Ninurta büyük tanrılarla ziyafette oturup şarap içerek
    zevk etmektedir. Onun bu umursamaz haline şarur (anlamı cihanı silip süpüren) adlı silahı çok sinirlenir. Aynı zamanda kendisi boş oturmaktan hoşlanmaz ve Ninurta'yı bu korkunç cine karşı savaşa zorlar.
    Şarur:
    "Ey benim sevgili kralım! Göktanrısı An güzel yeryüzünü yarattı,
    Ey Ninurta! Utanmak bilmez savaşçı Asakku şimdi bu güzel
    yeri yakıp yıkmak istiyor.
    Asakku bir süt anneden meme emmemiştir.
    Gücünü yaban hayvanlarından almıştır.
    Ey benim sevgili kralım! Asakku bir baba tanımaz, dağlan yıkan odur!
    Ey benim yiğit kralım! Asakku bir boğa gibi gücüyle dört tarafa saldırmaktadır.
    Onun için bütün bitkiler onu kral seçtiler,
    Diyorit, mihenk taşlarıyla, kahraman mermer taşının bile reisi
    olarak şehirleri yağma etmektedir."
    Silahın bu uyarısı ile Ninurta önce düşmanı görmek, onunla karşılaşmak istiyor. Bir kuş gibi uçuyor. Şarur tekrar onu oyalanmaması ve saldırması için zorluyor. Ninurta çok başlı gürzü, ağlan,
    karşısında durulamaz fırtına, ateş ve tufan silahlarıyla bu cine saldırıyor. Bu saldırı şöyle anlatılmış:
    Kahraman, önünde karşı durulmaz tufan devi yürüyor,
    Kızgınlık ve şiddetinden yerler oyuluyor, tepeler düzleniyor,
    çukurlar doluyor.
    Ninurta gökten ateşler yağdırıyor, her yer ateş içinde
  • Bütün Türk Gençliğine
    Yer bulmasın gönlünde ne ihtiras, ne haset.
    Sen bütün varlığınla yurdumuzun malısın.
    Sen bir insan değilsin; ne kemiksin ne de et;
    Tunçtan bir heykel gibi ebedi kalmalısın.

    Iztırap çek inleme... Ses çıkarmadan aşın.
    Bir damlacık aksa da bir acizdir göz yaşın;
    Yarı yolda ölse de en yürekten yoldaşın,
    Tek başına dileğe doğru at salmalısın.

    Ezilmekten çekinme... Gerilemekten sakın!
    İradenle olmalı bütün uzaklar yakın,
    Dolu dizgin yaparken ülküne doğru akın,
    Ateşe atılmalı, denize dalmalısın.

    Ölümlerden sakınma, meyus olmaktan utan!
    Bir kere düşün nedir seni dünyada tutan?
    Mefkuresinden başka her varlığı unutan,
    Kahramanlar gibi sen ebedi kalmalısın...

    II

    Sen ne elde ve dilde gezen billur bir sağrak,
    Ne de sıska bir göğse takılan bir çiçeksin;
    Senin de bu dünyada nasibin var savaşmak!...
    Kayalarla güreşip dağlarda öleceksin.

    Yoldaşlık ederekten gökte güneşle, ayla,
    Aşarsın tepe, ırmak; yürürsün ova, yayla...
    Hayata ne biçimde geldinse bir borayla
    Daha sert bir kasırga içinde biteceksin.

    KIZIL ELMA uğruna kılıç çekince kından,
    Bahtiyarlık denen şey artık geçmez yakından.
    Mesut olup gülmeyi sök, çıkar hatırından.
    Belki öldükten sonra bir parça güleceksin.

    Yüz paralık kurşunla gider 'HAYAT' dediğin;
    'Tanrı yolu' uzaktır; erken kalk sıkı giyin.
    Yazık, bütün ömrünce o kadar özlediğin
    Güzel Kızıl Elma'na varmadan öleceksin.

    III

    Belki bir gün çöllerde kaybedersin eşini,
    Belki bir gün ağlarsın kaçtı diye karına.
    Işıksız kulübende boranın esişini
    Dinleyerek çıkarsın bir ümitsiz yarına.

    Gün olur ki mertliğin uğrar kahpe bir hınca;
    Namert bir el arkandan seni vurur kadınca;
    Bir gün sabrın tükenir... Silahını kapınca
    Haykırarak çıkarsın yurdunun dağlarına...

    Hayatın kamçısıyla sızar derinden kanlar,
    Senin büyük derdinden başkaları ne anlar?
    Vicdanını 'Paris'e, 'Moskova'ya satanlar,
    Küfür diye bakarlar senin dualarına.

    Hey arkadaş!... Bu yolda ben de coşkun bir selim,
    Beraberiz seninle, işte elinde elim.
    Seninle bu hayatın gel beraber gülelim,
    Ölümüne, gamına, tipisine, karına...

    IV

    Atandan kalmış olan kılıcı iyi bile,
    Onu bütün gücünle vuracaksın çağında.
    Savaş... Bunun tadını ey Türk sen bulamazsın,
    Ne sevgili yanında, ne baba ocağında...

    Savaşmaktan kaçınır, kim varsa alnı kara,
    Kan dökmeyi bilenler hükmeder topraklara...
    Kazanmanın sırrını bilmiyorsan git, ara
    'Çanakkale' ufkunda, 'Sakarya' toprağında.

    Siyasette muhabbet... Hepsi yalan, palavra...
    Doğru sözü 'Kül Tegin' kitabesinde ara...
    Lenin'den bahsederse karşında bir maskara,
    Bir tebessüm belirsin sadece dudağında.

    Yatağında ölmeyi hatırından sök, çıkar!
    Döşeğin kara toprak, yorganındır belki kar...
    Sen gurbette kalırsan, ben ölürsem ne çıkar?
    Ruhlarımız buluşur elbet 'Tanrıdağı'nda...

    V

    Mukadderat isterse seni yoldan çevirsin,
    Sen hele bu yollarda yıpranarak aşın da,
    Varsın bütün ömrünce bir an nasip olmasın,
    Yorgunluğu gidermek serin bir su başında.

    Bir gülüşten ne çıkar, ne çıkar ağlamaktan?
    Kullar kancıklık eder, bela bulursun Hak'tan.
    Gün olur ki bir yudum su ararsın bataktan,
    Gün olur ki bir tutam tuz bulunmaz aşında.

    Bir çığ gibi yürürsün bir lahza durmaksızın,
    Bir ilahi kaynaktan geliyor çünkü hızın.
    Duyguların ölmüştür... Tapınılan bir kızın,
    Bir füsun bulamazsın gözlerinde, kaşında.

    Istırabı kanına kat da göz kırpmadan iç!
    Varsın gülsün ardından, ne çıkar, bir iki piç...
    Bu varlık dünyasında yalnız senin hiç mi hiç,
    Bir şeyin olmayacak hatta mezar taşında
  • Felsefe finalinden çıktım, o halde varım.

    Merdivenleri ikişer ikişer çıktım. Dışarıdayım. İçimde garip bir neşe mevcut. Halbuki felsefeyle az biraz da olsa haşır neşir olmamdan mütevellit buhranlar geçiriyor olmam gerekmez miydi? Gerekmezdi. Hem havanın serinleten soğukluğu olası buhranın harını dindirecek yumuşaklıkta. Belki de bu sebeptendir neşem. Sınavda kimi soruları bilmeyerek, salt mantığıma uyarak işaretledim. İşte felsefe biraz da bu değil mi, dedim kendime cevapları gülerek işaretlerken. Bundan da olabilir buhran geçirmiyor oluşum. Hem bir dakika! Kim istiyor ki?

    Ellerime parmaksız siyah eldivenlerimi geçirdim. Bu eldivenler artık benimle bütünleşmiş durumdalar; Erhan dediğin kışın o eldivenleri takar. Hızlı da yürür Erhan. Yürüdüm. Önce gittim telefonu, cüzdanı, beremi ve kitabımı emanet olarak bıraktığım yerden aldım. Ücreti üç lira. Kontrol güvene mani değildir deyu dükkandan çıkmadan eksik gedik var mı diye çaktırmadan baktım eşyalara. Eksik yok. İnsanlık yaşıyor; ücreti mukabilinde. Çıktım.

    İstikamet olarak Kitapçı Ahmet’i belirledim. Anlık bir hedef olmadı benim için. Plancı biri olduğumu söyleyemem fakat gitmek yahut yapmak istediğim bir durum söz konusu olursa onu günler öncesinden düşünür dururum. Kitapçıya gideceğim diye bilmem kaç gün kitap siparişi vermedim bu sebepten; belki aradığım kitaplar orada vardır hem. Ayrıca ne vakittir ikinci el kitaplar arasında bulunmuyordum. İşte böyle oldu. Hedefim, Vezneciler metro istasyonu çıkışından Süleymaniye Camii’ne doğru uzanan ara sokağın solunda yer alıyor. Gittim. Allah’ın selamını verdim, aldılar. İnsanlık ölmemiş; gerçekten.

    https://i.hizliresim.com/LvVqgJ.jpg

    Rafların önünde iskemleler var iki üç tane. Çöktüm birine. Karşımda hatırat kitapları. Sararmış sayfalar gözlerime ışık oldu. Canlandım iyice. İçeride hanım öğrenciler de var. Belli ya hazırlık ya da birinci sınıflar; heyecanla kimi yazar isimleri soruyorlar kitapçıya. İncecik sesleri kuş sesi olup doluyor dükkana. Neden sonra gözüme Yavuz Bülent Bakiler’in bir kitabı çarpıyor; Üsküp’ten Kosova’ya. Kitaplara çıplak elle dokunmalı. Siyah eldivenleri çıkardım. Kitap üçüncü baskı, enfes. Karıştırıyorum. Bir gözüm onun sayfalarında bir gözüm raftakilerde. Aynı kitabın bir başka baskını görüyorum sonra. Devam ediyor ve Dündar Taşer’in Türkiye’sini görüyorum. Onu da alıyorum avuçlarım arasına. Sıcak oldu. Bereyi de çıkarmalı. O sırada genç hanımlardan biri müthiş bir iç çekiyor. Dönüp bakıyorum. Van Gohg’un bir kitabını görmüş, elinde evirip çeviriyor. Amca diyor, ne kadar bu? Sen ne kadar olsun diyorsun, diye cevaplıyor amcası. Cevap; on lira. Buyur senin olsun hanımefendi, diyor kitapçı. İnsanlık yaşıyor; sahiden. Ayağa kalkıyorum. Önüme Türk Edebiyatı rafı geliyor. Orhan Kemal, Sevinç Çokum, Oğuz Atay, Reşat Nuri GüntekinPeyami Safa (Server Bedi)’nın eserlerini aramamla bulmam bir oluyor. Şimşek ve Bir Akşamdı adlı eserlerini alırım diye avucumdakilere ekliyorum. Etti dört kitap. Devam ediyorum ve bu sefer şiir ve felsefe raflarını inceliyorum. Attila İlhan’dan Michel Foucault’a, Erich Fromm’dan Pablo Neruda’ya…

    https://i.hizliresim.com/yG7OR0.jpg

    https://i.hizliresim.com/r0lbZB.jpg

    Alamıyorum kendimi sayfalarını karıştırmaktan, hiç değilse kitapları alayım diye acele etmek istiyorum. Kendimce Sezai Karakoç senesi ilan ettim bu yılı. Kitaplarını soruyorum. Bilenler bilir, bu gibi eski kitapçılar değme bilgisayarlara taş çıkartır. Pat diye yerini gösterdi; şurada olmalı. Baktım ve evet oradalar. Mustafa Kutlu kitapları ile yanyana. İşte talih. Oradaki altı yedi kitaptan hiçbiri bende yok. Sevinçten çıldırmamak elde değil! Kendime hakim olmama engel değil, olmamalı. Olmuyor. Bana -şimdilik- en gerekli olan dördünü alıyorum. Etti sekiz kitap. İşte o anda Dündar Taşer’i ve Peyami Safa’yı şimdilik gerek yok diyerek gözden çıkarıyorum. Zira ev kitap doldu. Üzücü. Evin kitapla dolması -kitap dolması değil dikkat- değil, evdeki rafın yetmemesi. İşte tam bu anda kitapçının alt katına inmek istediğimi belirtiyorum. Ne demek buyur, istediğin gibi gez, diyor kitapçı. İniyorum.

    İniyorum kulelerinden katil
    iniyorum maktul minarelerden
    taraçadan, bahçeden
    ilk tanıyı bulanların indikleri her yerden
    ilk tanıyı bulandıran bir vaşakla birlikte
    değdikçe ayaklarım merdiven alçalıyor
    açılıyor leşlerin, atmıkların cesurane
    canlıların korka korka uzandıkları zemin
    ağzımda kef
    iki gözIerimde mil
    iniyorum kulelerinden
    katil

    https://i.hizliresim.com/6DAz8N.jpg

    Evet merdivenler eskimiş. Bastıkça alçalıyor, kırılacak gibi oluyor fakat kırılmıyor. Aşağıdaki raflarda genelde eski püskü kitaplar ve rahat görünümlü tekli bir koltuk mevcut. Tam kitap okumalık. Çok durmuyor ve tekrar yukarı çıkıyorum. Elimde kalan son beş kitabı almak istiyorum fakat üzerimde nakit yok. Kart da geçmiyor. En yakın nerede atm var diye soruyorum. Öğreniyorum. Metroda. Detaya gerek yok. Gittim. Yürüyen merdivene bindim. Asansöre girdim. Atm karşımda. Paramı çektim. Asansöre girdim. Yürüyen merdivene bindim. Sokağı geçtim. Parayı verdim. Kitaplarımı aldım. Çıktım. Kediye pisi pisi dedim. Mutlu son.

    Karnım aç. Köşe başındaki büfeye girip tavuk şiş döner ve ayran söyledim. Üst kata çıktım. Kimsecikler yok. Harika. Sokaklara bakmasına rağmen manzara da güzel. Hesabı ödeyecekken çiğ köfte ikramı için ısrar etti dükkan sahibi. Güzel insan. Ah Fatih ne cevherler var sende bir bilsek. Yemekten sonra ikindi için Kalenderhane Cami’ne geçtim. Doğu Roma’dan kalma bir yapı. Zamanının kilisesi. 18. yüzyılda camiye çevriliyor. Bu çevirmeden olsa gerek kıble giriş kapısı istikametinde değil de yaklaşık otuz derece sağa doğru. Son derece estetik bir yapı. Camii girişindeki koltukta kedi uyuyor. Bir başka güzellikse cami girişinde, imam odası yanında bir termos dolusu sıcacık çay var. Allah kabul etsin. Güzel insanlar var; çok şükür.

    https://i.hizliresim.com/Rg75BG.jpg

    Evet. Gün böyleydi. Böyle böyle derken elimde kitapların bulunduğu poşetle ev yoluna düştüm. Düşerken de hedefimi belirledim; sitede günlük tarzında işbu yazıyı yazacaktım. Yazdım.

    Unutmadan, yolunuz Fatih Vezneciler'e düşerse muhakkak Kitapçı Ahmet'i ziyaret edin. Kalenderhane Camii'nde de namaz kılın.

    Selametle.
  • “ Hayâl kırıklığı kapladı bak kâinatı...
    Yer gök sükûtu hayale boyandı.
    Gözler diyorum; gökyüzü gibi,
    Gözyaşları yağmur misali...”

    Yağmur yağdığı zaman toprak nasılda buram buram kokar...
    Toprak insanın kimyasıdır ve insanı gözyaşları yoğurur.

    Gözyaşları merhametten,
    kasvetten,hasretten, mutluluktan aşktan düşer.
    Aslında ağlayan gözler değildir,
    insanın özüdür.

    Göz yaşarmayınca kalp ağlar mı hiç ?
    Gözler yaşarmıyorsa kalp ağlamıyor ve kaybedilen çok şey var demektir!...
    Mesela ;
    vicdan,merhamet,
    insanlık kaybedilmiştir.

    Tolstoy 'un dediği gibi

    “ Acı duyabiliyorsan canlısın, başkalarının acısını duyabiliyorsan insansın. ”

    Yağmur misali aksın o gözlerden yaşlar.
    Vicdansızlık merhametsizlik bütün kötülükler yıkansın.
    Dökülen her damladan umut, barış filizlenlensin.
    Kalbin taraçalarından doğan güneş önce yüreğini sonra kainatı ısıtsın ve sevgiler yeşersin .

    İnsan,
    insanı ve bütün canlıları ancak ağlayınca anlar.
    Gözyaşları çiğ tanesi, kalp gül goncası gibidir ;
    Çiğ tanesi goncanın sinesine ulaşınca gül açar.

    Ne güzel ifade etmiş!
    İsmet ÖZEL

    "Çiğ tanesi sanmak ne cüret
    Gözyaşıymış insanın insana raptolduğu cevher.."

    İsmet ÖZEL

    Kalp, o goncadır ki ağladıkça açılır ve gülistan olur.

    Üç Nokta Aşk'tır
  • Tek Hece

    Var mı beni içinizde tanıyan?
    Yaşanmadan çözülmeyen sır benim.
    Kalmasa da şöhretimi duymayan,
    Kimliğimi tarif etmek zor benim...

    Bülbül benim lisanımla ötüştü.
    Bir gül için can evinden tutuştu.
    Yüreğine Toroslar'dan çığ düştü.
    Yangınımı söndürmedi kar benim...

    Niceler sultandı, kraldı, şahtı.
    Benimle değişti talihi bahtı,
    Yerle bir eylerim tac ile tahtı,
    Akıl almaz hünerlerim var benim...

    Kamil iken cahil ettim alimi,
    Vahşi iken yahşi ettim zalimi,
    Yavuz iken zebun ettim Selim'i,
    Her oyunu bozan gizli zor benim...

    Yeryüzünde ben ürettim veremi.
    Lokman Hekim bulamadı çaremi.
    Aslı için kül eyledim Kerem'i.
    İbrahim'in atıldığı kor benim...

    Sebep bazı Leyla, bazı Şirin'di.
    Hatrım için yüce dağlar delindi.
    Bilek gücüm Ferhat ile bilindi.
    Kuvvet benim, kudret benim, fer benim...

    İlahimle Mevlana'yı döndürdüm.
    Yunus'umla öfkeleri dindirdim.
    Günahımla çok ocaklar söndürdüm.
    Mevla'danım, hayır benim, şer benim...

    Kimsesizim hısmım da yok, hasmım da
    Görünmezim cismim de yok, resmim de
    Dil üzmezim, tek hece var ismimde
    Barınağım gönül denen yer benim

    Benim için yaratıldı Muhammed
    Benim için yağdırıldı o rahmet
    Evliyanın sözündeki muhabbet
    Embiyanın yüzündeki nur benim

    CEMAL SAFİ