• Belki de yalnızca mutsuz bir insanım ben. Durmak bilmeden kendi kendimi
    sorgulamalarımın, dalıp gitmelerimin, çevremde onlarca insan olduğu halde
    kimse yokmuş gibi davranmalarımın sebebi bu. Hiç beklemediğim bir anda geliyor bu düşünce aklıma. Gömleğimin kıvrık yeninden görünen bembeyaz tenime bakıyorum. Bir karasinek konup duruyor masama. Bakışlarımı
    kaçırıyorum. Bağırmak istiyorum ey ofis arkadaşlarım! Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum. Söküp atmak istiyorum boğazımda düğümlenip kalan çığlığı. Bir gün daha geldi geçti işte. Aklımda yalnız bu düşünce var. Bir gün daha geldi geçti işte. Bu durumda başka ne düşünebilirim ki? Burada, kalabalık ofisteki cam kenarı masamda, ham bir insan heykelinden farksızken bundan başka ne gelebilir aklıma? Önümde güzel günler olduğunu söyleyenler mi? Daha birkaç saat önce, öğle tatilinde Ahmet söyledi bunu
    bana. Önümde güzel günler varmış. Sen nereden biliyorsun Ahmet dedim, yanıt vermedi, bakışlarını kaçırdı, gülümseyerek biliyorum işte dedi. Biliyorum işte. Bu kadar. Şimdiyse tam karşımda. Telefona sarılmış hararetli
    bir görüşme yapıyor. Kim bilir kime ne anlatıyor. Onlara da önlerinde güzel günler olduğunu söylüyor olabilir mi? Biri Ahmet’i durdurmalı. Sağda solda insanlara bu şekilde ümit vermesi engellenmeli. Kimileri acı çekmeli çünkü.
    Kimileri intihar etmek istemeli ki bu düzen sürüp gitsin. Ütü yapmak, her gün
    sokağa çıkmak, sağa sola bakıp bir yerden bir yere koşuşturup durmaktaki anlamsızlığın farkına varmalılar; kimsenin onları anlayamayacağını bile bile kendilerini ifade etme isteğiyle yanıp tutuşmalı, yanmalı, yakmalı, çalıp çırpmalı, aç ve açıkta kalmalılar. Yok. Hayır. Kendimi kontrol edemeyeceğim. Kalkıp Dur Ahmet diye bağıracağım. Ne olursun dur, kendine bir çekidüzen ver, git bir sahil kasabasına yerleş mesela, balık tut, ne
    bileyim işte deniz kenarında yürüyüşlere çık, ne yaparsan yap umurumda değil, yeter ki sus! Başını kaldırıp gülümsüyor. Karşılık veriyorum. Kimse bilmemeli böyle düşündüğümü. Aralarında gömlekli bir ayrıkotunun dolaştığını kimse bilmemeli. İkiyüzlülüğün kitabını yazdım ben. Gülelim Ahmet. Hep birlikte gülelim. Camlı odanın gerisinde sigara içen müdürümüz
    de katılsın bize. Şarkı söyleyip halay çekerek çalışalım bugün de, ne çıkar?
    Müzik çalsın istiyorum. Oysa tek duyduğum masa saatimin tiktakları. Bilip bilmeden konuşan insanların çene takırtıları. Çevremde koşup duruyorlar. Yüksek sesle telefonda konuşuyorlar, sağa sola yumruk atıyor kimisi. Bense uzun bir solucan düşlüyorum. Oturduğum yerden evime kadar uzanan, ıslak
    telefon tellerini andıran kapkara bir solucan. Her sabah evimin kapısının önünden bu solucana binip kayarak ofise, tam olarak şu anda bulunduğum yere geldiğimi düşünüyorum. Her gece besliyorum onu. Atık pil, pet şişe falan veriyorum. Yüzünü ekşitiyor, o da memnun değil yaşamından.
    Besledikçe büyüyor, kalınlaşıp daha da çirkin bir hal alıyor. Sonunda öyle kocamanlaşıyor ki kapıdan geçemiyorum. İşe gitmek için kuşlar gibi kanatlanıp pencereden çıkmam gerekiyor. Bunu anneme anlattım geçenlerde.
    Güldü bana. Nedenini sorunca söylemedi. Kuşlara benzemeyi istemek bu kadar kötü mü? İş, güç, faturalar, borçlar, yarım kalmış sevdalar... Albatros olmayı düşlerken çokhörgüçlüdeveye dönmüşüm meğer. Yaşam çizgiselliğini kaybetti benim için. Bir sarmal halini aldı. Başı sonu belli olmayan ve eşi
    benzeri kokuşmuş aklımdan başka yerde bulunmayan bir tuhaf sarmal oldu yaşam. Gündüzleri sağa sola bakıyorum. Beni gören insanların koyunlar trene nasıl bakarsa... diye başlayan laflar etmek istediklerini kuruyorum aklımda. Anlam veremiyorum çünkü olanlara. Bazı şeyler çok hızlı oluyor, bazılarıysa çok yavaş. Yine de hiç fark etmiyor. Bulunduğum zamanın bile dışına çıkmak istemeyen bendenize inat, her şey büyük bir hızla değişiyor. İşte ben böyle gündüzleri sağa sola bakıp çevremde olup bitenleri anlamlandırmaya
    çabalarken bir bakıyorum akşam olmuş. Hava kararınca yine değişiyor her şey. Bense devam ediyorum bakmaya. Ahmet’e bakıyorum. Tanıdığım, bildiğim Ahmet sırra kadem basıyor da yerine bambaşka biri geliyor. Akşam Ahmeti koyuyorum adını ve bu kez ona bakmaya başlıyorum. Daha hassas biri Akşam Ahmeti. Uslanmaz bir âşık. Paydos vakti eve gitmem lazım diyor, karım, çocuklarım beni bekler diyerek apar topar çıkıp gidiyor. Ya da bugün
    iş çıkışında anneme uğrayacağım diyebiliyor. Söylediklerini yapıp yapmadığını bilemiyorum. Bu elbette kendisinin bileceği iş. Eğer o da benim gibi ikiyüzlünün tekiyse karısına çocuklarına ya da annesine gitmek yerine
    bir birahanede alıyordur soluğu. İçip içip sağda solda sızıyordur. Örselendikçe farkına varıyordur yaşadığının. Kimse öğretmemiştir çünkü ona nasıl yaşanılacağını. Bir yaşam acemisi, şekilsiz bir insan taslağıdır. Hoş
    geldin Ahmet. Ver elini de birbirimizi düşürelim. Neden öyle bakıyorsun?
    Yoksa sen de mi beni anlamazlıktan geleceksin? İstersen acımı tahtaya
    yazayım, adına bir türkü çığırayım, kara kaplı defterlere anlamsız şeyler yazayım. Bir zamanlar âşık olduğumu düşlüyorum gibi örneğin. Evet, bunu ancak senin gibi duyarlı ve de duyargalı biri anlayabilir. Bir zamanlar âşık
    olduğumu düşlüyorum ey sevgili Akşam Ahmeti. Adını bile bilmediğim bir kadının peşinden koştuğumu, düşüp düşüp yeniden kalktığımı düşlüyorum.
    Oysa o bana bakmıyor. Beni görmek dahi istemiyor. Ben de ona âşık değilim zaten. Sıkıntıdan dolaşıyorum peşinde. Eşe dosta anlatıp hoşça vakit geçiriyorum. Yaşamayı bilmeyen adam nasıl âşık olsun sorarım sana Akşam Ahmeti? Adım adım öğrenmeliyim yaşamayı öyle değil mi? Önce nefes alıp
    vermekten başlamalı. Ben ara sıra nefes almayı unuturum örneğin. Bir süre nefes almayınca kızarıp bozarır, hınçla nefes almaya başlarım yeniden. Nefes almadığım saniyelerin acısını çıkarmak istercesine açıp kaparım ağzımı. Aynı
    havayı soluyoruz seninle, oysa bak ne kadar farklıyız birbirimizden. Bunu sen ve senin gibilerin anlamasını beklerdim. Beni rahat bırakıp çekip gitmenizi, konuşacak daha başka şeyiniz olmadan da bir daha yanıma
    yanaşmamanızı beklerdim. Nasıl geldik bu hale diye sordunuz mu hiç kendi kendinize? Nerede yanlış yaptık da onu kendimizden uzaklaştırdık diye düşündünüz mü? Telefonu kapıyor Ahmet. Müşterinin isteklerini unutmamak
    için alelacele ajandasına birkaç not karalıyor. İşte bir farkımız daha. Sen her şeyi unutmaktan korkuyorsun, bense sonsuza dek anımsamaktan. Önce bana sonra masa saatine bakıyor. Bakışlarında Akşam Ahmeti. Ne de olsa paydosa az kaldı. Akşam ne yapacaksın diye soruyor. Ne yapacağım? Yaşamaya
    çalışacağım be Ahmet, ya sen ne yapacaksın? Gülüyor. Nereden de bulurmuşum böyle süslü lafları? Süslü anandır! Özür dilerim Ahmet. Nasıl bu kadar alçalabildim? Hiç sana yakıştım mı şimdi? İş çıkışı birkaç arkadaşla
    buluşacağız diyor, benim de gelmemi istiyor. Yüzlerce insan tanıyor bu Ahmet. Benim adını sanını duymadığım yüzlerce insan. Hepsiyle farklı ortamlarda görüşüyor. Bunun için uğraş veriyor. İnsanların akıl almaz ve sonu gelmez kaprislerine, falancayla görüşmem, filanca gelirse ben gelmem gibi tepkilerine tek başına göğüs geriyor. İnsan kalabalığından ufacık tefecik içi dolu turşucuk çekirdek gruplar çıkarıyor. Gelmem diyorum. Neden diye
    sorunca susup başımı öte yana çeviriyorum. Vazgeçmiyor. Biraz dışarı çıkıp
    insan içine karışmalıymışım, mutlaka gelmeliymişim. Gidelim o zaman diyorum. Beni bir sirk hayvanı gibi yanında gezdirmek, sağa sola gösterip alay konusu yapmak istediğini bildiğim halde gidelim diyorum. Geçmişi
    düşünüyorum sonra. Geçip giden tüm gülüşleri. Unutulup gidişleri. Neden bilmem bu aralar çok sık başıma geliyor. Durup dururken, ortada hiçbir şey yokken kendimi büyük adam kıyafetleri içinde ufacık bir çocuk gibi
    hissediyorum. Omuzlarım, kollarım, bacaklarım küçülüyor. Bir tek başım olduğu gibi kalıyor. Otuz küsurluk gözlerle bakan bir yeniyetme olup çıkıyorum. Sen de büyümek isteyenlerden miydin Ahmet? Akşamları uyanıp uyanıp tekrar uyuyamayanlardan mıydın? Hiç durmadan nereye gitmesi gerektiğini düşünüp hiçbir yere gidemeyenlerden miydin yoksa? Ayağa
    kalkıp ceketlerimizi giyerken bu düşündüklerimi seninle paylaşamamak ne büyük bir acı anlayamazsın Ahmet. Akşam Ahmeti bile anlayamaz beni. Dünyanın tüm Ahmetleri bir araya gelip derdini dinleyeceğiz, ne kadar
    sürerse sürsün hiç yanından ayrılmayacağız, yalnız seni dinleyip seni teselli edeceğiz deseler bile anlayamazlar Ahmet. Çünkü onlar da senin gibi farklıdır benden. Gülüşleri, konuşmaları hatta yürüyüşleri bile farklıdır.
    Akşam Ahmeti önüm sıra ilerliyor. Duyargaları açık. Nasıl da sert adımları. Kendinden emin. Başı dik, göğsü önde yürüyor. Bir ben öğrenemedim şöyle yürümeyi. Sendeledim hep. Düşüp kalktım, kafamı yardım bana mısın
    demedi yürüyüşüm. Değişmek bilmedi. Hep o aynı sarsaklık. Böyleleri bisiklete de ayrı bir ustalıkla biner. İki ellerini birden bırakırlar mesela. Islık çalıp sağa sola bakarlar. Bıraksanız kahvaltı ederler selenin üzerinde. Hayır, Ahmet, hayır. Bunlar bana göre değil. Ben varsa yoksa boşluğa bakıp geçmişi
    düşünmeliyim. Nerdeydim, nereye gelemedim demeliyim. İşte dışarıdayız.
    Kalabalığın arasında. Bunca insan birbirine çarpmadan ilerleyebiliyor ya,
    bana bu da yeter be Ahmet. Mutlu yarınlara başka türlü ulaşamayacaklarını
    biliyorlar. Birbirlerine çarparak vakit kaybetmemeliler. Sağa sola bakıp
    alıştıklarının dışında şeyler düşünmemeliler. Bir gün sokağa çıkacağım ve bu
    kalabalık beni dümdüz edip geçecek. Gözümün yaşına bakmadan tepeleyecekler beni. Nereye gidiyoruz? Birahaneye demek. Güzel. Demek
    eski dostlarınla tanıştıracaksın beni. Benim hiç eski dostum yok biliyor musun Ahmet? Tüm dostlarımın vücutları da başlarıyla orantılı bir şekilde büyüyüp gelişince alıştılar yaşamaya. Bir ben kaldım bu halde. Aralarına
    karışamayınca da başkalarının eski dostu hep ben oldum. Unutulup unutulup
    içki masalarında hatırlanan bir özlü söze döndüm. Oysa görüyorsun ya ne çok
    şeyim var anlatacak. Bir gün otursak da hiç durmadan konuşsak. Telaşa
    kapılmadan. Böyle dediğime de bakma. İki dakika geçmeden sıkılır gitmek
    isterim. Ah bir bilsen ne çok yoruyor şu yaşam denen şey beni. Geldik demek. Kahkahalarından, duyargalı başka insanlara sarılıp öpmenden anlamalıydım. Sen beni boş ver Akşam Ahmeti. Bir bira söyle yeter. Sonra
    bırak, bırak da düşüneyim, geçip gitmiş tüm gülüşleri.

    Kerem Işık // Aslında Cennet de Yok