Kuru bir gürültünün içinde, sırf yankısı güzel diye bir uçurumun kenarında ne kadar beklermiş insan? Arkada kalan, toprağı besleyen bir yağmur değildi; sadece kendi kuraklığını kapatmak için fırtınayı çağıran bencil bir rüzgardı. O, kırılan kemiklerin sesini seviyordu, yarayı sarmanın kutsallığını değil. İlgisizliğin ortasında parlayan sahte bir spot ışığı gibi, sadece kendi karanlığını aydınlatmak için tutuyordu o ateşi. Sevmekten ziyade, sevilirken hissettiği o muktedir acıyı, o muhtaç bağımlılığı kutsuyordu. Bilirdin, yine de ayakların o tanıdık, zehirli toprağa basmak için diretirdi bazen. İnsan, saraylar vaat eden bir yabancıdansa, iyi bildiği o eski hücreyi özlermiş çünkü.
Fakat tam önünde, zamanı ve tüm o eski sahneleri yutmaya hazır bir girdap başladı.
Gözlerindeki o dipsiz kuyuyu görmezden gelmek, kör taklidi yapmak en kolayıydı. Çünkü o kuyunun içine bakarsan, o güne kadar giydiğin tüm maskelerin düşeceğini, altındaki o yaralı, çiğ tenin tamamen açığa çıkacağını biliyordun. O bakışlar, iyi günün sahte neşesini değil; gecenin en zifiri vaktinde, kimsenin uğramadığı o en kirli, en döküntü köşelerini sarıp sarmalamak istiyordu. Bir vitrin süsü gibi izlenmek değil, bir fırtınada liman gibi sığınılmak vardı o gözlerde.
Ne kadar kaçarsan kaç, ne kadar arkanı dönüp o bitmiş tiyatronun tozunu solursan solu, ruhun pusulası bellidir. Gölgelerin büyüsü elbet bozulur. Maskeler çürür, sahte sahneler yıkılır.
Ve insan, elinde sonunda, kendisini en karanlık haliyle bile yutmaya hazır olan o kutsal derinliğe teslim olur. Çünkü ancak o okyanusta boğulmak, sahte bir kıyıda nefes almaktan daha gerçektir.