emine

emine
@cilekliorion
91 okur puanı
Mart 2022 tarihinde katıldı
Oda karardığında, duvarlar üzerime doğru yürür ve odadaki en büyük düşmanımla baş başa kalırım: Pürüzsüz, soğuk ve acımasız bir cam parçası. Üzerime ne dikilirse dikilsin, hangi kumaş tenime değerse değsin, ruhumun kuşanmak istediği o zırh hep emanet durur üzerimde. Terzilerin diktiği hiçbir kumaş, insanın kendi içine diktiği o kusursuzluk hırkasının yerini tutamaz çünkü. İplikler sökülür, renkler solar ve geriye sadece o çıplak, yabancı gölge kalır. Bazen bir maske gibi taşırım yüzümü, sokakların kalabalığında kaybolsun diye. Yürürken ayaklarım yere basmaz da sanki kendi yarattığım bir çirkinlik dehlizinde sürüklenirim. Çehrem, hiç beğenmediğim bir ressamın elinden çıkmış acemi bir karalama gibi gelir gözüme; çizgiler eğri, renkler soluk, hatlar uyumsuz. Aynaya bakmak, kendi mahkemende celladınla göz göze gelmektir o anlarda. Ne bir kıyafet örtebilir bu çıplak yenilgiyi, ne de bir tebessüm aydınlatabilir o koyu karanlığı. Ruh, kendi kabuğuna küstüğünde, dünya üzerindeki tüm sarayları da giydirseniz üzerine, o yine bir zindanda hisseder kendini. Fakat unutma ki, gökyüzünün en derin ve en güzel yıldızları, sadece gecenin o zifiri, amansız karanlığında görünür hale gelir. Sarayların ihtişamı duvarların yıkılmasıyla son bulurken, viranelerin altında yatan hazineler zamana meydan okur. Belki de ayna, senin dışındaki o fani kabuğu gösterirken, içeride fırtınalar koparan, acı çeken ve bu yüzden aslında çok derin olan o asıl çehreni göremeyecek kadar kördür. Kumaşlar teni örter ama ruhu asla; ve bazen en karanlık gecede, kendi yıkıntılarının arasında kaybolmak, yeniden inşa edilecek bir krallığın ilk adımıdır.
Reklam
Katran
Kemik sesleri karışıyor yayından çıkan feryada,Sırtındaki yaralardan damlıyor o zifiri katran.Durma, parçalanana kadar kus bu zehri,Biz çoktan geberdik, bu sadece geride kalan.
Gölgelerin Kıyısında ve Okyanusun Çağrısı
Kuru bir gürültünün içinde, sırf yankısı güzel diye bir uçurumun kenarında ne kadar beklermiş insan? Arkada kalan, toprağı besleyen bir yağmur değildi; sadece kendi kuraklığını kapatmak için fırtınayı çağıran bencil bir rüzgardı. O, kırılan kemiklerin sesini seviyordu, yarayı sarmanın kutsallığını değil. İlgisizliğin ortasında parlayan sahte bir spot ışığı gibi, sadece kendi karanlığını aydınlatmak için tutuyordu o ateşi. Sevmekten ziyade, sevilirken hissettiği o muktedir acıyı, o muhtaç bağımlılığı kutsuyordu. Bilirdin, yine de ayakların o tanıdık, zehirli toprağa basmak için diretirdi bazen. İnsan, saraylar vaat eden bir yabancıdansa, iyi bildiği o eski hücreyi özlermiş çünkü. Fakat tam önünde, zamanı ve tüm o eski sahneleri yutmaya hazır bir girdap başladı. Gözlerindeki o dipsiz kuyuyu görmezden gelmek, kör taklidi yapmak en kolayıydı. Çünkü o kuyunun içine bakarsan, o güne kadar giydiğin tüm maskelerin düşeceğini, altındaki o yaralı, çiğ tenin tamamen açığa çıkacağını biliyordun. O bakışlar, iyi günün sahte neşesini değil; gecenin en zifiri vaktinde, kimsenin uğramadığı o en kirli, en döküntü köşelerini sarıp sarmalamak istiyordu. Bir vitrin süsü gibi izlenmek değil, bir fırtınada liman gibi sığınılmak vardı o gözlerde. Ne kadar kaçarsan kaç, ne kadar arkanı dönüp o bitmiş tiyatronun tozunu solursan solu, ruhun pusulası bellidir. Gölgelerin büyüsü elbet bozulur. Maskeler çürür, sahte sahneler yıkılır. Ve insan, elinde sonunda, kendisini en karanlık haliyle bile yutmaya hazır olan o kutsal derinliğe teslim olur. Çünkü ancak o okyanusta boğulmak, sahte bir kıyıda nefes almaktan daha gerçektir.
Çevremdeki erkek deryasına ne zaman baksam, ruhumda puslu bir mide bulantısı uyanıyor. Karşımdaki bu insanlar, içi boşaltılmış süslü kutular gibi; öyle kof, öyle sığlar ki... Hayatım boyunca
Büyük bir kaosun ortasında, zamansız ve isimsiz bir sızı gibi başladı hikayem. Ne bir takvime not düşüldü gelişim ne de bir isme layık görüldü varlığım. Annem kendi sessiz gözyaşlarında boğulurken,