İnsan bazen en kıymetli emaneti, en dikkatsiz anında taşır. Ellerim doluydu ama kalbim dağınık; neyi tutmam gerektiğini biliyordum aslında, yine de arada bir bırakır gibi oldum. O ise su gibi… Sessiz, berrak ve sabırlı. Değdiği her yeri incitmeden serinleten bir hâli var; bense kendi içimdeki kırıkların sesini ondan saklayamadım.
Onun iyiliği, gecenin en koyu yerinde yakılan bir mum gibi değil; daha çok sabahın ilk ışığı gibi… Yavaş yavaş doğan, kaçamayacağın bir aydınlık. Ve ben o aydınlıkta, en çok kendime rastladım; eksik, aceleci, bazen de hoyrat. Sevmeyi bildiğimi sanırken, aslında ne çok şeyi yarım bıraktığımı gördüm.
Şimdi içimde buruk bir sükûnet var. Sanki kalbim doğru yeri bulmuş ama ben henüz o yere layık olmayı öğreniyorum. Her hatam, onun sessiz sabrına çarpıp geri dönüyor bana; ve ben her seferinde biraz daha anlıyorum.
Belki bir gün, bu hikâyenin sonunda, onun değerini eksiksizce kavradığım bir yerde duracağım.
Ve o gün geldiğinde, içimden yalnızca şu cümle geçecek:
“En güzel şeyi, onu kaybetmeden önce anlamayı nihayet öğrendim.”