• İtalya'daki en iyi pizzalar Napoli'de ve dünyadaki en iyi pizzalar İtalya'da yapılır.

    (Pizzeria da Michele-doble mozerellalı bir margarita pizza)
  • 152 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Öncelikle e-kitap dünyasının gizli patroniçesi, vurulan topuk koleksiyoncusu, gizli kimliğini saklamak için patronun sağ kolu çılgın turizmci ve son etkinlik bükücüsü NigRa 'nın etkinliği sayesinde sevip sevmediğimi emin olmadığım bir kitabı bitirmiş oluyorum. Bana garip duygular yaşatan kitap yüzünden teşekkür mü etsem yoksa yoksa inceden kulağını mı çınlatsam bilemedim. :P :D Topuklarımın sağlığı için, teşekkür seçeneği ağır bastığı için teşekkür ederim. :D Kitaba gelmeden önce yazar hakkında #1151689 buradaki davranışı ile Hasan Tahsin Yücel'in kitap incelemesi ve bir eleştirmenin bir kitabında çalıntı cümleler iddiası ile hem orijinal hem de Orhan Pamuğun kitabındaki cümleler şeklinde bir yazısından dolayı olumsuz ön yargım kuvvetli yazardı. Hasan Tahsin Yücel’in eleştirisi çok fazla etkilemedi çünkü edebiyatı edebin ile yat şeklinde algıladığım için cümlelerim düzgün değil ve noktalama işaretlerinde bir tek cümle sonunda kullanıldığı için noktayı düzgün kullanıyorum(Başka işlevi var mı bilmiyorum. :D). :D Düşüncelerine değer verdiğim birkaç insanın sevmesi ve Nigra’nın etkinliğe daveti üzerine okumaya karar verdim. Aslında ağzımdan Kara Kitabı okuyacağım şeklinde çıkmıştı asıl merak ettiğim kitap bu olduğu için ve ebat olarak üçte biri olduğu için birazcık hile yaptım. :D Söz verdiğim için seneye kesinlikle okuyacağım topuklarım tehlikede olduğu için değil asla!!! :P :D Bu kitabı merak etmemin nedenine gelecek olursak. Emre Kongar’ın Hocaefendi'nin Sandukası kitabının ön sözünde #36915995 bu sözlerinden dolayı merak etmiştim. Kitap hakkındaki son sözde ise tamamen kendi kurgusu olduğunu söylemesi bende derin şüphe uyandırdı. Birde genelde ana karakterlerden veya ara karakterlerden en azından birine sevgi veya empati duyardım kitaplarda. Bu kitapta ise hiçbir karakteri sevmediğim yada olumlu bir düşünce oluşturmadı için garip bir ilk etiketi aldı. :D Bunun nedenini zevk kaçıran kısımda açıklayacağım. Zaman kronolojisinde bir tutarsızlık sezdim ama hayat ve okuma trafiğinin yoğun olduğu zamana denk geldiği için dikkatli gözlem yapamadığım için net bir şey demiyorum. Bir dahaki derin okuduğumda dikkat edip bu sezginin doğru olup olmadığını kesinleştireceğim.
    Genel olarak kısaca ele alırsak, dil konusunda pek etkilenmedim ve genel olarak akıp gitti. Kurgu konusunda tatmin olmadığın ve mantığıma yatmayan çok yerin olmasına rağmen genel kurgu tarzı ile tam olarak karşılaşmadığım için ilginç buldum. Buna benzer ve beni daha çok tatmin eden bir kurgu bulursam sınıfta kalır baştan söyleyeyim. :D Konu olarak rahat yaşama veya yaşama içgüdüsü kuvvetli olan İtalyan ana karakterin içinde bulunan geminin Osmanlı savaş gemisi tarafından yakalanması ile başlayan meziyetleri ile daha rahat yaşama uğraşında iken biri ile tanışıp, tanıştığı kişi ile kendisinin hayatlarının bambaşka noktalara giden insanların hayatını altında; kölelik, egonun inanılmaz boyutları, delilik ile uç zekanın gidip gelmeleri, ruhların zamanla kaynaşması, zihinsel körleşmeye neden olabilecek kadar kibri ve benzeri alt konuları olan bir kitap. Genel olarak başka ekleyeceğim düşünce gelmediği için özel olarak yorumuma başlıyorum. Bu kısımdan sonrası bol bol zevk kaçıran içereceği için zevk kaçıranlara maruz kalmak istemeyen, çıkış videosu olarak iki tontiş hocanın yabancı alimleri çekiştirmesini koyayım https://www.youtube.com/watch?v=SyNskUPIyxM :D
    Kronolojik sıra ile gidersek ilk başta gözlerimizi gemi seyahatinde açıyoruz. Venedik-Napoli arası seyahat eden 3 geminin birindeyiz. Anladığım kadarıyla ticaret gemileri ama net bir bilgi yok. Burada önlerine Osmanlı donanması çıkması ile ana karakterimizin hayatı değişiyor. Gemilerdeki kölelerin Magripli ve Türk olması ise tuzu biberi oluyor yakalanmaların. Burada aklıma göllerin yükselmesi ile balıkların karıncaları yemesi, göllerin kuruması ile karıncaların balıkları yemesi geldi. Bir millet bir başka milleti mal gözüyle bakması ne acı bir olay ve insanlık tarihinde resmi köleliğin bitmesi genel tarihe bakarsak çok yeni olması ile şirketlerin köleliği ile gizli kölelik tam gaz devam etmesi daha acı bir olay. Toplumların kaypaklığı, riyakarlığı, bencilliği, ve aklını kiraya vermesi gibi kötü özelliklerinden dolayı bu sistemin bitmesine imkan yok gibi geliyor. Burada dikkatimi çeken birde kaptanın yakalanırsak başıma daha az ceza gelsin diye köleleri ceza ile hızlandırıp kaçma olasılığını azaltması. İnsanın bencilliğinin başka insanlara ne kadar zarar verebileceğini çok iyi örneği bence. Birde bunun işe yaramayıp eziyetlerle öldürülmesi garip bir kaderin cilvesi. Burada diğer dikkatimi çeken olay ise Osmanlı donanmasının aleni bir şekilde eşkıyalık veya korsanlık yaptığı ve Osmanlı devletinin resmi olarak izin vermesi. Açık denizlerde diğer devletlerde böyle uygulamalar yapıyorsa korsanlık suç olması komik duruma düşüyor. Hatta korsanlık daha mantıklı bir durum bence çünkü en azından kaptan çok büyük bir adaletsizlik yapamaz. Burada Uçan Spagetti Canavarı tanrısının ileri görüşlülüğü için selam duruyorum. :D Yakalandıktan sonra ana karakterin sakinliği ilginç geldi. Sanırsın günde üç öğün köle pozisyonuna düşme durumu ile karşılaşıyor. Geminin ele geçirilmesi ile yağma bittikten sonra tıp kitabından dolayı olumsuz gidecek hayatının iyileşme yönlerinin çıkmasına vesile oluyor. Bilginin her zaman güç demek olduğunu buradaki olay bir kanıt niteliğinde. Bu kısımda diğer dikkatimi çeken Donanma gemilerinde doktor tarzı olmaması. Burada kurguyu mu desteklemek için yoksa o dönem yaşamda da olmamasından dolayı mı merak ettim. Şuan ki bilgilerimle Osmanlıda eğitimin yetersiz ve branşlaşmanın çok olmadığı için büyük olasılıkla gerçekte de öyle olduğu. Kurgunun ilerleyen kısımlarında düşüncemi destekler nitelikte bilgilerde mevcut ama mantığıma oturmayan yerler olduğu için kanıt olarak sunmak çok mantıklı da gelmiyor. Ana karakterimiz yaşama içgüdüsü ile yarım yamalak bildiği tıp bilgileri ile diğer kölelerden bir tık daha üstün konuma geçiyor. Bu arkadaşları tarafından hoş karşılanmıyor. Burada bir insanın sizden biraz daha iyi konumda olmasının kıskançlığı devreye giriyor. Hatta gerçek doktor değil diye şikayet edenler bile çıkıyor. Buda garip geliyor. Birisi senden beceri olarak üstün olmasından dolayı öne çıkmasını kıskanmak çok saçma bir olay üstelik ileride sana da yardım edebilecek konumda ise. Tamam haksız yere yükselenlere bende uyuz oluyorum ama uyuzluğunda bir sınırı olması lazım. :D Gemi ile yolculuğu burada bitiyorum. :D
    Geminin İstanbul’a gelmesi büyük coşkulara neden oluyor. Savaşarak kazanılan zaferlerden sonra dönen halkların sevinci bana, kendisinin olmayan suyu ele geçirmek için kendi vatandaşlarını ve oradaki halkın ölümleri ile ele geçirilen sudan bir damla suyun sahibi olmanın sevinci gibi geliyor. Burada da bilgilerinden dolayı gene diğer mahkumlardan biraz daha ayrıcalıklı davranılır ama halen istediği kıvamda değildir. Tedavilerinin ünlenmesi Paşasının kulağına kadar gider. Gizlice paşanın evine götürülür ve paşanın rahatsızlığı çok büyük bir rahatsızlık olmadığını tedavisi bildiğini görür. Burada paşanın birçok kişiye danışıp tedavi yöntemi bulamadıkları söylüyor. Burası romanın gerçekçiliğini kaybettiği kısımlardan biri olarak düşünüyorum. Tamam eğitim yönünden zayıfız ama padişahın yanına rahatlıkla girip çıkan birinin bu hastalığı bilecek bir sağlıkçı bulamaması mantıksız geliyor. Az çok sevdiği bir çalışanın üzerinden gitse yazar daha inandırıcı olurdu çünkü onda pintilik edebilir ama kendi sağlığı için olunca inandırıcı değil. Tedavi uyguladıktan kısa bir süre sonra paşa iyileşmeye başlar ve tekrar çağırır. İkinci ana karakterimiz olan Hoca ile o zaman simaen tanışıyor diye hatırlıyorum ama emin değilim. Burada esas olan kendisine çok benzemesidir. Adeta aynada kendisine bakmış kadar benzetiyor ana karakterimiz. Bu kısımdan başlıyor aslında doğu-batı karşılaştırması çünkü genetik olarak imkansız aynadaki gibi benzemesi. Gerçi karakterlerin özelliklerini tam olarak doğu-batı karşılaştırması almak her iki tarafa da haksızlık olur. Neyse o kısım detaylandıracak kadar zihnimi toparlayamıyorum ama haksız olduğumu düşünüp örneklerle genel olursa seviyeli tartışmaya her zaman açığım. Paşa ile konuşması ilginçti. Gücün verdiği hisle başkasının emeğinin karşılığını komik bir durum ile giderilmeyi çalışılması karaktersizliğin uç noktası geliyor. Zaten karşındaki insan düşmüş. Birde sen vur mantığı egoyu parlatmaktan öte değil. Paşanın para ile geçiştirmesi ondan hoşuma gitmedi. Gerçi sonradan ufak tefek yardımları oluyor ama dişe kavuğa doldurur cinsten değil. Birde aklıma gelmişken hapishanedeki emeğinin karşılığını gardiyanları kapması ve hapishanelerde bir şeyin uçuk fiyatlar olması da yukardaki şekilde düşünüyorum. Zaten hayat bir şekilde oraya itmiş insana daha fazla zulüm yapılması onarılmaz yaralara neden oluyor. Gerçi hapishanelerin yapısı hata yapanı adil bir şekilde cezalandırıp eğitmek yerine ilk kez suç işleyenlerin eğitilmesi şeklinde olduğu için suç döngüsü katmerli bir şekilde artıyor. Burası da derin bir mevzu ondan yoruma devam edelim. Günler geçerken Paşanın çocuğu üst makamdan biri(Padişahın çocuğu diye hatırlıyorum emin değilim.) evlenecek olunca, insanların başkasına gösteriş veya üstünüm havasını vermek için çok şaşalı düğün tasarlanıyor. Bu tasarıda havai fişekler kısmı önceki yapılanlardan daha gösterişli olması için adam aranıyor. Koca İstanbul’da adam kalmadığı için ve kulaktan dolma ana karakterimizin bu işle ilgisi olduğunu duyan paşamız hemen ana karakterimizi görevlendiriyor ve Bir defa gözüken Hoca piyasaya çıkıyor. Kendisinin az anladığını ve Hoca’nın ondan da az anladığını söyleyen ana karakterimiz, Hoca ile kimyacılık oynamaya başlıyor ve kısa zamanda işin ustası kesilip milletin ağzını açık bırakacak bir gösteri yapıyorlar. Bu kısımda tarihi romanı sulandıran kısımlardan biri. Bende roman kahramanlarından olup çılgın bir şekilde seviye atlamak isteği uyandıran cinslerden. Bu tarz bir olay ileride Hoca’nın 6 ayda İtalyancayı teknik kitabı okuyacak kadar öğrenmesi ve ondan sonraki 6 ayda özümsemesi var. Bunu manga ve animelerdeki dövüşlerde karşı tarafı öyle güçlü böyle herkesi döver geçer derken ana karakter 10 dakika sonra paspas etmesi gibi geliyor. Bu olaya çok ayar oluyorum. Tamam karakter yetenekli olsun ama ortalamanın hafif üstündeki karakteri birden Muhammed Ali gücüne veya Leonardo Da Vinci zekasına ve yeteneğine çıkarmayın. Kıskançlıktan göbeğim sistemi bozuyor ceremesini ben çekiyorum. :P :D
    Bu havai fişek olayından bir zaman sonra Paşa ana karakterimizi tekrar çağırıyor. Yorum devam edecektir…
  • 64 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kitapta Napoli Limanı'ndan Oceania’ya yolculuk eden bir gemide gerçekleşen olaylar ve bu olaydan önce gemide yolculuk yapan birinin yaşadıklarını anlatmasıyla aktarılır.Gemideki yolcu kabininde durmaktan sıkılan bu yolcu gizli ve insanların göz önünde bulunmayan bir kısmını keşfeder.Yıldızları izlemeye başlar ve tam gecenin büyüleyici güzelliğine kapıldığı esnada orada tek olmadığını fark eder. Başka bir adam daha önceden keşfetmiştir orayı. İkisinin arasında o gece koyu bir sohbet ve arkadaşlık başlar. Güvertedeki adam korkunç bir yüze sahiptir ve kekeleyerek konuşur. Buna rağmen bu adam yaşadıklarını ve içinde kalan sırları bu gemide tanıdığı yabancıya anlatmak ister. Bu korkunç yüzlü adam aslında doktordur. Avrupalılara insanlık ve uygarlık misyoneri olma hayali varken hayat onu bu fikirlerinden uzaklaştırır. Küçük bir kasabada doktorluk yaptığı esnada bir kadın onunla konuşmaya gelir. Zengin ve asil bir kadındır ve tüm çevre tarafından tanınır. Kadın doktora, kocasından olmayan bir bebeği karnında taşıdığını ve bu bebeği kimse duymadan almasını ister. Doktor yasal olmadığını söyleyerek kabul etmez. Kadın çok dil döker ama nafile. Bunun üzerine odadan çıkarak doktora sert bir şekilde bağırır ve ona ihtiyacı olmadığını gururlu ve kendinden emin bir biçimde söyler. Doktor onun bu tavrına çok kızsa da bir kadının boyun eğmeyişliğini görür ve içinde ilk defa bir kadına karşı böyle belirsiz duygular hisseder. O diğer kadınlardan gerçekten çok farklıdır. Kadın kapıyı çarpıp çıktıktan sonra peşinden koşup onu yakalamaya çalışır. Ancak onu elinden kaçırır. Ona yardım etmediği için kendini çok suçlu hisseder. Günlerce her yerde arar ve inanılmaz derecede kimseye benzemeyen ve tüm kadınlardan farklı olan bu asil bayana gitgide aşık olur. En sonunda şehir dışında olduğunu öğrenir ve yanına gider. Doktor ona yardım etmek istediğini ve o bebekten kurtulması için elinden geleni yapacağını söylese de kadın kabul etmez. Doktora güvenmez ve bu sırrı açığa çıkaracağını düşünerek itibarının zedelenmesini istemez. Doktor ise çılgınlar gibi yardım etme arzusundan vazgeçmez. Şehirde kalmaya ve oraya tayin istemeye karar verir. Böylece onun her daim yanında olacak ve koruyacaktır. Amacı ona yakın olmak, sırrını kimseye söylemeyeceğine inandırmaktır.

    Kadın ona güvenmediği için ucuz ve kötü şartlarda olan bir yere bebeğini aldırmak üzere gider. Ancak burada enfeksiyon kapar ve çok kan kaybeder. Bunu duyan doktor koşarak yanına gittiğinde o hayata gözlerini yummak üzeredir. Doktordan sırrını saklamasını ve kimsenin öğrenmemesi için elinden geleni yapmasını ister ve vefat eder.

    Kocası bu muamma ölümden şüphelenir ve cesedi otopsi incelemesi için gemiyle Avrupa’ya göndermeye karar verir. Doktor ise o sırrı korumak adına mesleğini, parasını, her şeyini geride bırakır. O gemiye binip tabuttaki kadının cesedini otopsiye gitmeden kaçıracaktır. Kendini bu yaptıklarından dolayı Amok Koşucusuna benzetir. Zamanında bir adam çılgın bir biçimde koşmaya başlar ve önüne gelen her şeyi herkesi hançerden geçirir. Ağzı köpüklü, çılgınca ve amaçsızca koşar, koşar, koşar ve önüne geçen herkesi öldürür. O yüzden o şehrin insanları ona deli anlamına gelen 'Amok’adını verirler. Amok Koşucusu adını buradan bu olay ile alır. Doktorda tıpkı Amok gibi çılgınca bu kadının peşinden koşar. Ertesi gece gemide bu olay duyulur. Bir tabutun kaçırılmaya çalışılırken denizin dibine çakıldığını, tabutla beraber çalanında denize düştüğü söylenir. Şüphesiz bu tabutla beraber denizin dibine düşen adam Amok koşucusundan başkası değildir.Zweigh kitaplarının ikincisi ve kesinlikle herkesin okuması gereken kitaplar.Kitapta bir çok kişisel ve psikolojik çözümlemeler var.İyilik yapmanın görev olup olmadığını sorgulayıp, insanın sorumluluklarına değinilmiş.