• Ömür boyu sevilebilir mi biri. Sevdin ! Aranızda görünmeyen bir duvar gizi kalmayan bedende anlamını kaybeden arzu ve onun aralanmış perdesinden,kaçıp uzaklaşmak isteğiydi gördüğün.
  • Malta sürgünü dönüşü Ankara'da belli bir süre kaldıktan sonra gittiği Diyarbakır'da yayımladığı ünlü Küçük Mecmua'nın -hem de- 5 Haziran 1922 tarihli ilk sayısında çıkan "Türklerle Kürtler" başlıklı yazısını okumalı Ziya Gökalp'in, onu daha iyi tanımak için:
    Türklerle Kürtler
    "Milli Misak"ımız bize etnografik bir sınır çiziyor. Bu sınırın içine alınan yerler nerelerdir? İki milletin, yani Türklerle Kürtlerin yerleşik olduğu yerler. Milli programımız nasıl yeni arazimizin dışında hiçbir Türk köyünün kalmasına razı olmuyorsa, hiçbir Türk aşiretinin yani köyünün buradaki Kürt milletinden ayrı düşmesine de razı olamaz. Bu nedenle, Musul'da, Bağdat'ta Kürtlerle ya da Türklerle "meskun" ne kadar yer (ve) sancaklarla kazalar varsa hepsini anavatana kavuşturmak vatani görevlerimizin en önemlilerindendir. Bugün anavatandan uzak düşmüş bir Kürt Irak’ı ile bir Türk Irak’ı var. Bunlar, Anadolu toplumsal varlığının koparılması mümkün olmayan canlı parçalarıdır. "Milli Misak"mızın Türklerle Kürtlere aynı değeri ve önemi vermesi de gösteriyor ki, bu iki millet arasındaki vefa ve sadakat bağları her türlü tasavvurun üzerinde bir içtenliğe sahiptir. Gerçek şu ki, Meşrutiyet'ten beri devletimiz Kürtler yüzünden hiçbir rahatsızlığa uğramadı. Aşiret kavgalarında zarar görenler de gene yalnız aşiretler oldu. Bu kavgalar, sanıldığının aksine, hükümete isyan ya da halka karşı haydutluk niteliğinde değildi. Balkan Savaşı ve Mütareke dönemi gibi en felaketli günlerimizde bize dostluk elini uzatan, bizimle içten dert ortaklığı eden bu vefatı millet değil miydi? Bugünkü bağımsızlık mücadelesine de topyekûn katılıp Türklerle beraber "ya hep ya hiç" diyen de bu sadakatli millet değil midir? Türk nasıl olur da bu kadar içten bir kardeşin, bu kadar hukuka saygılı bir arkadaşın benzersiz vefakarlıklarını, sayısız özverilerini unutabilir?
    "Kürtleri sevmeyen bir Türk, Türk değildir!"
    Doksan yıl sonra bugün de Türkiye'de herkesin bir kez daha okuyup değerlendirmesi gereken coşkulu ve anlamlı satırlarını aynı içtenlikle sürdürüyor Ziya Gökalp: Kürt, bu sadakat yolunda yürümekle kendi varlığını, kendi kültür
    ve bağımsızlığını da korumuş oldu. Mübarek yurdu düşmanların pis ayakları altında çiğnetmedi ... Bu sonucu, Kürt'ün civanmertçe sadakatine bağlamayıp da yalnız akıllıca tedbirliliğiyle değerlendirmek doğru değildir. Tarih gösteriyor ki başarı daima doğruluğun ödülüdür. Kürt, zeki olduğu kadar inançlı, dürüst ve vicdanlıdır da. Bunu kanıtlamak için yalnız şu son on yılı değil on yüzyıllık ortak geçmişimizi anımsamak gerekir. Bundan on yüzyıl önce, bugünkü Yunanlılarla İngilizlerin ve Fransızların dedeleri "Haçlı sürüleri" halinde İslam ülkelerine akın etmeye başladıklarında bunları kovmak için hangi milletler ve
    hükümdarlar el ele verdi? Kara Bağa'lar, Alp Arslan'lar, Kılıç Arslan'lar,
    Nureddin Şehid'ler bu cihatta ne kadar çalıştılarsa Selahaddin Eyyubi'ler de o derece çalışmadılar mı?... Tarihsel örnekler de gösteriyor ki Türkler ve Kürtler aziz vatanımızı düşmandan ve kutsal dinimizi fesattan esirgemek için daima birlikte cihada atılmış iki dost millettir. Türkler nasıl daima dini, ahlaki idealler için çalışmışlarsa, Kürtlerin rehberi de her zaman iman ile vicdan olmuştur. Bu iki millet, bin seneden beri, ayrı topraklarda aynı idealler için el ele vererek mücadele etmişlerdir. Bu gerçeği kim inkâr edebilir? Türklerle Kürtlerin içleri birbirine benzediği gibi dışları da benzer. Türk yahut Kürt milletinden bir adamı gördüğünüz zaman bunun Kürt mü yoksa Türk mü olduğunu yüzünden tanıyamazsınız. Oysa başka milletlerden bazılarına mensup kişilerin hangi kavimden olduklarını, yüzlerinden, ilk bakışta ve pek kolay anlayabilirsiniz. Yüzlerin benzeşmesi, birbirine kanların da kaynaması için başlıca sebeptir. Kendimize benzeyen bir çehre, aynı zamanda, kendimize benzeyen bir ruh demek değil midir? Kürtlerin uygarlıkça bir kusuru varsa (bu) bazı kısımlarının hala aşiret halinde kalmasındandır. Fakat, Türklerden de hala böyleleri yok
    mudur? Gerek Türklerin gerek Türkmenlerin aşiret şeklinden henüz kurtulamaması, "çöl"le temasta bulunmalarının sonucudur. Çölde daima
    sefer halinde (Arap) aşiretler bulundukça, onlarla komşu olanların da göçebe ve silahlı bir durumda kalmaları zorunludur. Çünkü, başka bir şekilde ırzlarını, hayatlarını ve servetlerini koruyamazlar. (Bu durumda) Kürtlerle Türkmenlerin aşiret hayatından kurtarılması yalnız bir yolla sağlanabilirdi. O da çöldeki aşiretlerle bunların arasında "Çin Seddi" gibi bir duvar yapmaktı. Önceleri imkansız olan hu iş, şimdi kendiliğinden mümkün bir hal aldı. Her felaketten bazen iyi bir sonuç çıkabilir. Özellikle Arap milleti gibi bir din kardeşinden
    -geçici olsa bile- ayrı düşmemize ne kadar üzülsek azdır. Fakat, çöl ile vatanımız arasında bir sınırın oluşması, aşiretlerin barışa kavuşmasında da çok yararlı olacaktır. Çünkü askeri bir sınır canlı bir engeldir ki Çin'in ünlü duvarından daha dayanıklıdır! Gerek "Elcezire"de, gerek Irak'ta çöl ve Kürtler arasında bu yapılacak olursa az zamanda bütün aşiretler kendiliklerinden barıştan yana tavır koyacaklardır. Zaten, Büyük Millet Meclisi de bu aşiretlerin yerleşik düzene geçirilmelerine karar vermiş ve (bu konuda) hükümeti görevlendirmiştir. Özetlemek gerekirse, Türklerle Kürtler bin yıllık bir ortak din, ortak tarih ve ortak coğrafya sonucunda maddi ve manevi bakımlardan birleşmişlerdir. Bugün ise ortak düşmanlar ve ortak tehlikeler karşısında bulunuyorlar. Bu tehlikelerden ancak ortak bir kararlılıkla kurtulabilirler. O halde büyük bir inançla diyebiliriz ki, bu iki milletin birbirini sevmesi her iki taraf için hem dini hem (de) siyasi bir farzdır. Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir... Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir...