• 705 syf.
    ·13 günde·Beğendi·10/10
    Kitapta geçen olaylar zincirinin bulunduğu bölgenin yazarımız Dostoyevski'nin yaşadığı yerin çok yakınında olması, yoksulluk ile sınanması ve Dostoyevski'nin de tam idam cezasına çarptırılacakken cezasının affedilip kürek mahkumiyetine çevirilmesi aklımda tuhaf bir soru uyandırdı. Acaba Dostoyevski'nin kitabın baskarakteri Raskolnikov ile bir ilgisi var mı? Yani anlayacağınız kitap suçlu psikolojisini o kadar ince işlemiş ki yayınlandıktan sonra bir savcının " suçlu psikolojisini bu kadar iyi anlatan bir yazarın cinayet işlememiş olma imkanı yok" diyerek Dostoyevski'ye dava açmasında olduğu gibi ben de böyle bir şüpheye kapıldım. Ama tabi ki bu şüpheler Dostoyevski'yi sanık yapmaz ancak şaheser yaratan yetenekli bir yazar yapar. Raskolnikov'un adının manasının 'bölmek' oluşu açıkçası yazarın kişilik bölünmesi yaşayan bir karakter oluşturma çabasını gösteriyor. Raskolnikov'un iyi biri mi kötü biri mi, merhametli mi acımasız mı olduğunu yaklaşık 700 sayfa boyunca anlayamayacağınız tamamen klasik iyi kötü ayrımından uzakta objektif bir kişilik olduğu gözler önüne serilmiş. Kitabı okurken aklınızda şu soruların cevaplarını arayabilirsiniz:
    -Suç işlemek doğuştan gelen bir egilim midir yoksa çevre faktörü mu suçun işlenmesinde etkilidir?
    -Yoksul olan herkes suç işleme duygusuna kapılabilir mi?
    -Sizce de olağan ve olağanüstü insan ayrımı var mıdır, olmalı mı?
    Ben mi? Bana göre ise meşru müdafaa ve zorunluluk halleri dışında hiçbir şey hiç kimseye bir insanın yaşamına son verme hakkı tanıyamaz.
  • 683 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    Bazı eserleri çocukluğumuzda okuruz, hayatımız boyunca da unutamayız onları. Çocuklukta okunan kitapların insanın zihninde yoğun olarak kalabilmesi gerçekten etkileyici bir durum. Ama bir yandan da riskli. Mesela klasik bir eseri çocukluğunuzda yarım bırakmış bir halde olursanız, o eser aklınızda daima okumuş olduğunuz yarım haliyle kalıyor. Bu da zaman insanın aklına geliyor ve canını sıkıyor. Bir eserin hakkını verebilmek lazımdır çünkü. Ki bu da Suç ve Ceza gibi büyük bir eser ise. Suç ve Ceza da çocukluğumda yarım bir şekilde okumuş olduğum büyük eserlerden biriydi benim için.

    Eskiden evde kitaplığımızda birçok klasik kitap serisi vardı. En çok da Antik Dünya Klasikleri serisine ait, koyu yeşil kapaklı klasik kitaplar. Dostoyevski'ye ait ilk okumuş olduğum eser de aynı seriye ait İnsancıklar eseri idi. Unutulmaz bir yere sahiptir bende halen daha. Belki İnsancıklar eserini şu anda okusam aynı hazzı alamam. Çünkü çocukluğun büyülü bir gerçekliği var her şey üstünde. Defalarca kez okusam da o tadı yakalayamayacak olmam bir yandan da beni üzmüyor değil açıkcası. Suç ve Ceza da bu seriye ait eserlerden biriydi. Ama bir şekilde o esere devam edememiştim ve yarım bırakmıştım. Neden yarım bıraktım, şu an anımsayamıyorum. Kitaptan zevk aldığımdan adım gibi eminim, başka bir neden olmalı. Bu yüzden de Suç ve Ceza benim zihnimde Raskolnikov'un iç sorgulamalarıyla sokaklarda yürümesinden ibaret hale gelmişti. Sonuçsuz bir öykü gibi.

    Düşünüyorum da aslında romanların kendisi zaten sonuçsuz değil midir genel anlamda? Bizlere belirli bir kesit sunulur sadece. Yazarın zihninden ortaya konmuş kesit, asla bütün halde değil. İlk sayfadan itibaren daha önceden de hikayenin gidişatı bakımından bir şeyler yaşadığından emin oluruz; mesela biri tanıtılır bizlere ve o kişinin geçmişte yaşadığı şeylerin sonucunu gözlemleriz. Kitabın geri kalanı eserde anlatılmayan bir geçmişin sorgulanması bile olabilir. Bu bağlamda, romanların anlatılmamış kısımlarını biraz da biz okurlar doldururuz aslında. Ama tabi ben eseri, yazılmış olan kısmının sonunu bile göremeden yarım bıraktığım için, anlatılmamış olana ulaşamamıştım. Bir fırsat buldum ve eseri bu sefer yarım bırakmadan okuyabildim.

    Biz insanların algılarında şöyle bir yanılgı olabiliyor, çocuklukta okunan kitaplar konusunda. Çocuğumuzda okumuş olduğumuz eserlerin çoğunlukla basitleştirilmiş halini okuduğumuzdan dolayı o eserler de aklımızda oldukça basit bir halde kalıyor. Benim yarım bıraktığım Suç ve Ceza 300 sayfa bile yoktu neredeyse, eğer yanlış hatırlamıyorsam. Ama bunun için en iyi örnek bana göre Moby Dick olacaktır . Moby Dick eserini çocukken okumuştum, çok kısa bir halini. O versiyonu tamamen bir serüven kitabı idi. Ama eserin orijinal halini ilk fark ettiğim zamanı hatırlıyorum, çok şaşırmıştım. O şaşırma anında da aklımdan geçen şey, istemsizce de olsa şu olmuştu. "Moby Dick kısa bir macera romanı değil miydi?". Orijinal halini de okuduktan sonra anladım ki meğer eser çok daha karanlık, ilk bakışta macera romanı gibi görünen ama aslında bir deliliğin öyküsüymüş. Suç ve Ceza'yı da okuduğumda anladım ki çocukluğumdan aklımda kaldığı şekilde basit bir cinayet öyküsü değil bu.

    Eserin konusundan bahsetmeyeceğim, birçok kişi bu eseri okumuş ve eserin konusunu da biliyordur. Benim bahsedeceğim şeyler eserde ilgimi çeken, beni düşünmeye iten bölümler olacak. Öncelikle bir temsilileştirme kavramından bahsetmek istiyorum. Eserde Raskolnikov anlaşmazlık yaşadığı bir insana, önceden nefret ettiği birinin bir sıfatı ile hitap ediyor. Bundan birçok şey çıkartılabilir bana göre. Mesela hayatınız boyunca kötü kalpli bir çiftçi size çok büyük eziyetler etti. Çiftçi hayatınızdan çıkıp gitti, nihayet. Ama siz o kişiden sonraki yaşantınızda sizi sinirlendiren biri ile karşılaştığınızda ona "lanet olası çiftçi" olarak hitap ediyorsunuz. Böyle bir sıfattan bahsediyorum. Hayata bir temsilileştirme arkasından bakıyor kimi zaman Raskolnikov. Kötü kişilerin daima aynı oluşunu düşünüyor. Kötülük saçan insanlar buna göre aynı temel şeylere sahiptirler. Aynı temel kötü güdülere. Mesela bencillik. Dolayısıyla temsilileştirilmiş olana bir saldırı var eserde. Sinirlenmiş olduğu kişiye, ne o kişiye sinirlendiği için ne de sıfatını kullandığı kişiye sinirlendiği için sinirleniyor. Sinirlendiği asıl şey kötülük kavramının bütünü. Kötü insanların da kötülük kavramının içinde bir bütün olarak ele alındığını düşünüyorum Raskolnikov tarafından. Bu tıpkı Tutunamayanlar eserinde, belirli bir kesimden "onlar" şeklinde bahsedilmesine benziyor. "Onlar" aslında ne belirli bir kişi ne de bir kuruluş. Kötülük kavramının temsilileştirilmiş haline düzenlenen saldırı bu. Ama buna da yoğun düşünsel çabalar sonucunda ulaşılıyor. Ki zaten Raskolnikov da bir düşünce insanı bana göre.

    Eserde suç kavramı üzerine bolca felsefi olarak düşünülmesi de bahsetmek istediğim şeylerden biri. Suç kavramı kahramanımız tarafından öyle ayrıntılı incelenir hale geliyor ki bazı bölümlerde, birden fazla tanımlama ile karşı karşıya kalıyoruz. Zaten bir kavrama, şudur, şeklinde bir yaklaşım getirememek o kavram hakkında bir fikir sahibi olmadığımızdan ya da olamadığımızdan değildir her zaman. Aksine o kavram hakkında o kadar çok fikre sahibizdir ki hangisini seçecek olduğumuzu bile bilmiyor hale geliriz. İşte Raskolnikov'un hali de bir nevi bu aslında. Bu içsel sorgulamalardan henüz çıkamadan, kendisini bu durumdan çıkaracağını sandığını cinayeti işlemek. Buna göre suç kavramı bazı bölümlerde hastalık olarak düşünülür. Ama bunun kendisi bile sorgulanır hale geliyor, suç mu hastalığı doğuruyor yoksa tam aksine hastalık mı suçu? Eğer hastalık bunu doğuruyor ise ne türden bir hastalık ki bu? Ayrıca şuna da dikkat çekiliyor. Suçların çoğu aslında bir yanılgı işidir. Çünkü suç denilen kavram genelleştirilmiş bir kavramdır. Mesela devlet düzeninde belirli davranışlar suç olarak kabul edilir. Ama suçu işleyen kişi suç standardını ve sınırını ayırt edemediği için de işleyebilir suçları. Çünkü yaptığı şey ona göre suç değildir tam da bu yanılgı yüzünden suç işlemiştir. Bu açıdan suç bir yanılgı işidir de aynı zamanda.

    Tabii bir de bahsetmek istediğim, Raskolnikov'un yazmış olduğu, kitapta sık sık bahsi edilen şu ünlü makale var. Makalede olası bir toplumsal düzenden bahsediliyor. İnsanlar bu makaleye göre ikiye ayrılırlar. Sıradan olanlar ve sıradan olmayanlar olarak. Sıradan olan insanlar Raskolnikov'a göre itaatkar olan insanlardır. Bu tür insanlardan büyük adımlar atmaları beklenemez, göze alınıp yapılması gereken cesaret isteyen meseleleri bu türden insanlar yapamadıkları için aslında devletler batıyordur. Bu kategoriye soktuğu insanlar mevcut olan dünya düzeninin daimi olmasını isterler, başka bir deyişle şimdiki dünyanın efendisidir onlar. Ve bu şimdiki dünyayı canları pahasına olamayacak şekilde korkak bir şekilde korumaya çalışıyorlardır. Çünkü asıl cesur olan insanlar Rodya'ya göre sıradan olmayan insanlardır. Sıradan olmayan insanlar isyankardır, bir şeyleri değiştirmeye çabalarlar, bunun uğruna geri dönüşü olmayan yollara girmekten çekinmezler. Ayrıca sıradan olmayan insanlar, diğer türden insanlar gibi bu şimdinin efendisi değil geleceğim efendisidirler. Mevcut dünyayı korumak onların amacı değildir çünkü, mevcut olan dünya kötüdür, büyük bir etki ile dünya yeniden harekete geçirilmelidir. Bu gerek yıkım ile gerekse de devrim ile olur. Ayrıca sıradan olmayan insanlardan sıradan olmayan her türlü davranış beklenmelidir. Çünkü sıradan olmayan insanlar sırf sıradan olmadıkları için her şeyi yapabilme ihtimaline sahiptirler. Bu göz önünde bulundurulmalıdır. Tarihteki büyük liderlerin ya da tarihin gidişatını değiştirmiş insanlar da aslında sıradan olmayan insanlar kategorisine girmektedir. Çünkü sıradışı şeyler yaptıkları için tarihi değiştirmişlerdir. Sıradan insanlar tarihin olduğu gibi gitmesini savunurken onlar tarihi değiştirecek cesareti bulmuşlardır. Bu açıdan eserde bolca Napolyon'un ismi geçiyor. Raskolnikov da cinayeti neden işlediğini kendi içinde sorgularken, sonlara doğru bir "Napolyon olmak istedim" itirafını yapıyor kendine.

    Bu açıdan Raskolnikov'un büyük bir kaygısı var diyebiliriz. Sıradan olma endişesi. Gündelik hayatta insanlar birçok şeye karşı çıkıyorlar ama hiçbiri bu karşı çıkmayı uygulamaya geçiremiyorlar. Bu açıdan Raskolnikov da karşı olduğu bir şeyi gerçekleştirecek kadar ileri gitmeyi başarıyor. Onun tabiri ile tefeci kadını öldürmüyor, bir fikri öldürüyor. Bir fikri öldürebilecek cesareti buluyor. Bir fikrin sonuna kadar gidiyor ve o fikrin sonunda suç kavramı karşısına çıksa dahi onu yıkıp geçiyor. Belki sırf bir Napolyon olmak istediğinden belki de gerçekten de onun tabiri ile sıradan olmayan bir insan olduğundan dolayı. Tefeci bir kadının hayattaki değeri nedir ki, şeklinde bir fikir tohumu ile başlıyor her şey. Ve yoğun içsel sorgulamalar ve başkalarından duymuş olduğu bazı fikirlerle kadının yaşamasının dünya için yararlı olmayacağı kanısına ulaşıyor. Bu dünya için yararsız bir varlık olduğuna kanaat getiriyor. Ve sırf kendi fikrinin sonunu getirme cesaretini almasıyla bir anda cinayet işleniyor. Ama sonlara doğru bu içsel sorgulama o denli boyutlara ulaşıyor ki, kendisi sürgüne gönderileceği için değil, sıradan bir insan olduğunu düşünmeye başladığı için yaşam enerjisi kalmamaya başlıyor. Bu açıdan fikirlerinin sonunu getirmeyi hayat gayesi olarak gören Raskolnikov, son kısımda büyük bir değişikliğe uğruyor ve yalnızca salt beynin ve onun ürettiği fikirlerin hayat gayesi olamayacağını, duyguların da pek değerli şeyler olduğunu anlıyor. Tam da burada da eser bitiyor.

    Biz okurlar bir eserin sonuna geldiğimizde dediğim gibi aslında zihnimizde mutlak bir son olmaz bu. Kitap bittiğinde, kitabı kapatıp bir süre daha düşünürüz mesela. Örneğin şahsen ben Suç ve Ceza'da da artık duyguların da fikirler kadar değerli şeyler olduğunu gören bir Raskolnikov'u görüyorum. Hapisten en sonunda çıkan ve artık daha rasyonel bir biçimde düşünebilen bir Raskolnikov. Bu açıdan en az yanlış olan düşünme biçimi duyguları öldürerek olan düşünüş biçimi değildir belki de? Belki de en az hatalı olan düşünüş biçimi duygularını hiç kullanmayan değil onları gerektiği yerde kullanabilen insana aittir. Eserin zihnimdeki devamında bunları görüyorum.

    Ayrıca eser Rus halkını da bütün olağanlığı ile yansıtıyor. Sokaklardaki sarhoş insanların konuşmaları bile kulağımıza çalınıyor eserde ilerlerken. Bu sarhoş konuşmaları öylesine gerçekçi ki, sarhoşların içine düştüğü konuşma hatalarını ve konuşma yavaşlığını duyuyorsunuz neredeyse. Tüm o fakir halkın sefaleti, para kazanmak uğruna katlanılan zorluklar. Rehinciler, tefeciler. Ayrıca kamunun ve kilisenin duygusuzluğu da derinden etkileyen bir biçimde anlatılmış. Resmi dairelerde insanlık kavramının gerçek hayattakinin aksine resmi metinlerde yazıldığı şekilde kabul edildiği gerçeği ve bu yüzden de kamu görevlileri ile konuşurken aslında normal bir bireyle konuşuyor gibi hissedememesi insanın. Ya da yoksulluktan ölmek üzere olan insanlara, rahipler tarafından Tanrı'nın yardımına güvenmeleri öğütlenmesi ama sosyal düzen adına hiçbir şey yapılmaması da ayrıca bir duygusuzluk.

    Çeviri bana kalırsa gayet yerinde ve anlaşılırdı. Ama birçok yerde yazım ve basım hataları ile karşılaştım. Elbette mazur görülebilecek bir olgu ama bu türden hataları, Can Yayınları gibi büyük bir yayınevinin düzeltmesini de bekliyor insan ister istemez. Ama alın, kitaplığınızda olsun. Çocukluğunuzda okuduktan sonra bir kez daha okumak yeterli olmaz bu tür değerli, büyük eserleri. Belirli aralıklarla tekrar tekrar okumak gerek.
  • "Bir adam öldürdüm, evet. Bilerek, isteyerek öldürdüm. Gene de katillik benim gerçeğimin içinde değil. Yaptığım işle ilgili olarak cinayet sözcüğünü işittiğimde duruşmada şaştım kaldım. Daha önceki soruşturmalar sırasında hep adamların yanlışlarını düzeltmeye çalıştım, bir yerde ciddiye almamıştım demek suçlamalarını. İlk kez duruşmada sormak geldi aklıma: Ben cinayet mi işledim? Hayır, yalnızca Melek'i kurtarmaya çalıştım. Bunun için de adam öldürmem gerektiğine inandım. Hepsi bu. Cinayet mi denir buna? Gerekeni yapmak..."