• 293 syf.
    ·Beğendi·10/10
    En fazla iki ya da iki buçuk yaşlarında olmalıyım.. Üç değilim kesinlikle çünkü hatırladığım bu olay ilk evimizde geçiyor .. O dönemlerde şofben denen teknoloji var mıydı hatırlamıyorum .. Vardıysa da bizde yoktu .. Annem piknik tüpünde suyu ısıtır kendi yıkardı beni .. Ama illa ben , kendim yıkanmam lazım .. Aksi bir çocuk değilmişim ama inatçı olduğumu söylüyor annem .. Hele ki o dönem .. Kırmızıya mavi dediysem , onun adı artık mavi .. Kadıncağızı artık nasıl bezdirip bunalttıysam şöyle bir formül bulmuş o dönemler kendince.. Güğümde ısınan suyu , bakır ve epeyce ağır bir kazanın içine pay ettikten sonra ılıtıyor .. Hamam tası içinde bezi sabunla ben köpürtüyorum .. İnsanlık için küçük ama benim için BÜYÜK bir adım !! Bu, kendim yıkanabilmem için ilk level .. Bu arada tüm bunlardan bağımsız olarak banyonun sonunda ,o dönem ritüel haline getirdiğimiz kazanın dibinde kalan son iki ya da üç tas suyu "damatlık suların olsun" diyerek komple boca ediyor üzerime.. Duş muş hak getire tabi.. Kim kaybetmiş biz bulacağız.. Dolayısıyla inanılmaz bir zevk iki yaşında bir çocuk için bu işlem.. İşte ben eğer yeterince güçlenip, "GÖLGELERİN GÜCÜ ADINA" o ağır bakır kazanı kaldırıp suyu kendim dökebilirsem başımdan aşağı , bir gün kendim yıkanabileceğim .. Gel zaman git zaman , yine bu karşılıklı ezeli derbilerden birinde annem nasıl olduysa bu damatlık su faslını unutuyor .. Ritüel bozuluyor !!! Ortalık kan gölü tabi .. Tanrılar kurban istiyor .. Feryatlar figanlar göklere yükselmekte.. Dövse olmaz .. Sövse olmaz .. Benimle mantık çerçevesinde konuşması zaten imkanlar dahilinde değil .. O hiç olmaz ! Hastalanacağım diye de korkuyor kadıncağız .. Tamam dediğini hatırlıyorum .. İçeri gidiyor .. Boş kazanla başbaşa kalıyoruz banyoda.. Ben içi nasıl dolacak acaba diye beklerken içerden şu sesi duyuyorum ..

    https://www.youtube.com/watch?v=ku9SkNkYRgw

    Üç tekerlekli bisikletime meğer zil alınmış da ben duştan çıktıktan sonra bana verilecekmiş .. E tabi dünyalar bizim oluyor , annem de rahat bir nefes alıyor.. Bu arada incir yaprağı falan da yok ,paldır küldür koşu modu .. Dakar rallisindeki off road araçların insan versiyonuna dönüşüyorum ..Engel , barikat hak getire !! =)) En sonunda Sümerbanktan alınma bir havlu ile yaprak sarması ortamları .. İşte bu çocukluğumdaki hatırlayabildiğim ilk ve aynı zamanda tüm hayatımdaki en mutlu an .. Bir nesnenin , bir sesin , bir olayın bendeki karşılığı .. Bana hatırlattıkları ..Envai çeşit konsere festivale gittim , sırf tatmin için kaç adet limited edition plak - cd ve merch aldım .. Onları kimlere kimlere imzalattım ama hayatım boyunca o noktaya bir daha hiç ulaşamadım .. Ah bir tane daha var gerçi .. Dolmuş cinnetim !! Dolmuşta giderken ,o eski Magirusların motorunun üstünde oturan üç yaşındaki benim, içinde bulunduğumuz aracın yanımızda motorla gitmekte olan babamı geçtiğini görünce cinnet geçirip seyir halindeki araçta şoföre saldırmam , dolmuşun sağa çekilmesi, babam gözden kaybolana dek tüm dolmuş sakinlerinin ve şoförün hazır kıta bunu seyretmesi .. Bir de o motor ve sesi unutulmaz sanırım .. Bugün dahi bir chopper görsem kalbimin ritmi bozulur ..

    Peki size bunları niçin anlattım ?

    2. Dünya Savaşı' nda Rusya'da çocuk olma talihsizliğini yaşamış şahısların anılarından derlenmiş bu kitabı okurken sık sık "hatırlıyorum" kalıbıyla başlayan anılara gark oldum .. Kitabı göz önüne aldığımızda , anılarını anlatan bu şahısların yaşlarının pek çoğunun 5 yaş ve altında olduğunu gördüm .. İki yaşında bir kaç çocuk dahi vardı .. Akıl almaz ama öyle ayrıntılardan bahsediyorlardı ki kendime şunu sordum : Sen neyi hatırlıyorsun .. Ya da hatırlayabiliyor musun ? Hangi döneme dek taze kalmış anıların .. İyi mi , kötü mü ? Görüldüğü üzere normal bir çocukluk geçiren benim , kitapta anlatılanlar kıvamında bir buhranlı anılar fihristim yok .. Şanssız olanlardan da bahsedeceğim ama ben şanslı paydadayım ..

    Peki az sonra kısa kısa bir kaç örneğini vereceğim bu buhranlı anıların ve travmaların kaynağı neydi ?

    Rusya'yı işgal eden ve kimi zaman SS'ler olarak da adlandırılan Nazi Ordusu .. Pek çok şey duymuşsunuzdur onlar hakkında .. Kainata , Japonların Unit 731' i ile gelen en şeytani birim ve ordu .. Namı diğer Gerçek Kötüler! Yeryüzünde benim bildiğim kadarıyla ordusunun yürüyüş marşında (ya da herhangi bir marşında) "ŞEYTAN' IN ŞARKISINI SÖYLÜYORUZ" diyen tek bir ordu daha yoktur Wehrmacht' tan başka.. Hal böyle olunca, yollarına çıkma talihsizliği yaşayanların dünyasına konuk olacaksınız kitapta .. Onları görüp hayatta kalabilmiş (ki bu çok büyük bir şans!) ve yaşananları anlatabilecek olan bir zamanların çocukları olan "Son Tanıkların" dünyasına ..

    Çok fazla kan , gözyaşı ve travmatik unsur var kitapta ama ben şuraya bir kaç örnek bırakayım ..

    Hiç tanımadığınız , ömrü hayatınızda "o ana dek" bir kez dahi görmediğiniz üç askerin ismini aradan kaba taslak 50 sene sonra hatırlama sebebiniz ne olabilir sizce ? Aklınıza ne geliyor .. Sanmıyorum ki mantıklı bir açıklamanız olsun .. Ya da arkadaş edinmekte zorluk çeken o çocukların bu durumunu, "safi" savaş sonrası travma olarak görenlerden misiniz ? Peki ya kaçınız bir tuğlayı eline alıp çocukluğunda onun bir bez bebek olduğunu hayal ederek mutlu oldu bombardıman altında ? Ya da içinizden kaç kişi bombardıman sonrasında gerçekten parçalanan bez bebeği için hayata küstü .. Annenizi , babanızı geçtim ama kaçınız yakın bir akrabanızın suratında mermi deliği görüp aklından , "Oysa öylesine güzeldi ki .. Niçin teyzemi suratından vurmuşlar?" demek durumuna düştü .. Kaçınız 900 günlük kuşatma yaşadı .. Ya da kaçınız açlıktan düğme kemirmek , kedi - köpek kesip yemek zorunda kaldı ..Hiç suya tat versin diye kemer - deri eşya kaynatan bir anne babanız oldu mu ? Kaçınızın aklına gelmiştir savaş zamanı yiyecek konan kasaların altındaki toprağın karaborsada satıldığı .. Safi tadı toprağa geçmiştir denilerek .. Kaçınız yanan evinizin ardından, gözyaşı dahi dökemeden yalın ayak kaldıktan sonra , -40 derecede donmamak için ayaklarını kendi evininin külleri içine sokup ısınmıştır ? Ve mutlu olmayı başarabilmiştir ? Kaçınız şarapnel parçası buldunuz köy yerinde tarlanızda .. Ya da uçak enkazından patlamamış mühimmat alıp eve gelince annenizden azar işitip, anlamlandırmakta güçlük çektiniz? Öyle ya düşen uçak kendi ülkenizin uçağı !! Onun içinden çıkacak bomba ya da mühimmat sizi NASIL öldürebilir ki.. Kaç kişi çıkar aranızdan .. Çıkmaz yaa şöyle sorayım .. Annenizi gözlerinizin önünde öldürürlerken size gülmenizi söyleyen adamları aklınıza getirebiliyor musunuz .. Kaç kişi buna cevap verir aranızdan ? Tüm bunlara ek , hayatta kaldıktan sonra alman ordusunun birebir kullandığı "canlı" mayın dedektörü olduğunuzu kaçınız aklına getirebiliyor ? Bir göl kenarında , yaşlıların botlara bindirilip gölün ortasında kasıtlı olarak batırıldığını duyan - gören - şahit olan çıkar mı aranızdan .. Bir toplama kampı görmediniz pek çoğunuz - ki MUTLAKA GİDİP GÖRÜN - ama orada kalan ve yetersiz beslenmeden ötürü yakında ölecek olan bir kız çocuğunun ölmüş ana babasına yazdığı mektubu rüzgara emanet etmek istemesi ne demek aklınız alıyor mu ? Evet " Ama Fareler Uyurlar Gece " demek geliyor içinizden .. İnsan şurda adı geçen çocuklara yapılanları başka "insanlara ve hatta insansılara" dahi konduramıyor .. BAKINIZ ,hayvan demiyorum fark ettiyseniz ! Nedir bu ETE KEMİĞE BÜRÜNMÜŞ NEFRETİN sebebi ve yol açtıkları diyecekler alıp okusunlar .. Okumaya karar verenler şu alıntıya bir kez daha baksınlar ve şu soruları kendilerine sorsunlar..

    Bu kitabı gerçekten okuyabilecek miyim ? Gerçekten okumak istiyor muyum ben bu kitabı ?

    "Kucağında el kadar bebeğiyle duran bir kadın vardı, biberondan su emiyordu bebek. Önce biberona ateş ettiler, sonra bebeğe... Sonra da anneyi öldürdüler..."
  • - Peki anlaşıldı, bu bluzu giyersem gazeteler "Canavar ruhlu baba dehşet saçtı" haberi yapıcak...
    - Şu pembe şilebezi elbisemi giysem.."Cinnet geçiren anne öz kızını doğradı" haberi çıkar.. - Arkadan ışık vurunca, "her tarafın gözükür o elbiseyle; astarı yok bişeyi yok".."Giydirtmem.."
    - İyi lan o zaman, direkt kefen giyip mezara yatıyim ben... "Bir elbise yüzünden canına kıydı" haberi çıksın.. Alt başlık, "Aile baskısı bi can daha aldı..." Sütun içinde çerçeve "Uzmanlar uyarıyor: Gençleri anlamaya çalışın"
  • Bir çocuk katiliyle hiç karşılaştınız mı? Buraya gelin, son şansınız olabilir.
  • SELEN DOĞAN, ZEYNEP ÜNAL SÖYLEŞİSİ

    “İllüzyona Kapılanlara Bir Kova Su Döküyorum”

    "Roman bir eksiltme sanatı. Yazar kahramanın üzerinden uzun bir süre anlatmak istediğinin haricindekilere dokunmadan, birtakım şeyleri dışarıda bırakarak yaşamak zorunda."

    Onu radyo oyunlarıyla tanıdık. Sonra okuma koltuklarımıza öyküleriyle kuruluverdi. Ayizi Kitap’tan çıkan “Ölüler ve Periler” bir öykü treni. Şaşırtan, iz süren, güldüren, arayan öyküler yazıyor Zeynep Ünal. Ona “Türkiye’nin Flannery O’Connor’ı” diyorlar. Arayış onun dilinde hiç bitmiyor. Ünal “Ölüler ve Periler” için “en yumuşak kitabım” diyor. Yazarı bundan sonra takip edecek okurlara müjde: Sert anlatılar sizi bekliyor.

    “Okumayacağım bir metni yazmam”

    ✔“Ölüler ve Periler” bizi kiminle tanıştırdı? Nasıl bir hikaye seninki?

    Beni çoğunluk anneannem büyüttü. Benden yaşlı insanların yanında büyüdüm. Onların konuşmalarını, hatıralarını, âdetlerini, şakalarını, mimiklerini aklıma yazmışım, sonradan işe yaradı! Çalıştığım yerlerde tanıştığım insanların da epey katkısı olmuştur. Oyun yazmaya 90’ların ortasında başladım, bugün de devam ediyorum. Bir de sitcom yazdım. Oyunlarımı bir yana bıraktıktan sonra kendimi denemek istedim ve bir atölyeye gittim. Atölye sonunda kolaylaştırıcı "Tamam senden bir şey olacak gibi, devam" dedi.

    Yaptığım işi o andan itibaren çok ciddiye almaya başladım. İlk öykü denemem 2010 altkitap seçkisine girince o heyecanla oyunlarımı bir yayınevine gönderdim, kabul gördü. Ardından yüksek lisansa başladım ve yazdıklarımı edebiyat dergilerine gönderdim. Bir Ankara dergisi kabul edince kendime inanmaya ve roman yazmaya başladım. Annem benden iyi yazar ama daha çok konuşur herhalde o nedenle o yazar olmadı ben oldum. Yazar olmasaydım sanatla uğraşır mıydım? Sanmıyorum, her zaman otomobil yarışçısı olmak istedim.

    ✔ Jerome Lawrence ve Robert A. Lee’nin oyunu Maymun Davası’nda “Gazetecinin görevi yaralanmış olanı rahatlatmak, rahat olanı ise yaralamaktır” der. Bunu edebiyat için de düşünürüm: Yazar bizi ters köşeye yatırabilmeli, tepemizin tasını attırabilmeli, korkutmalı ama içimize su da serpebilmeli, başımızı da okşamalı. Çok şey mi istiyoruz?

    Bence az bile istiyorsunuz. Okurun yazardan bundan öte talepleri olmalı ve bunları da ağız dolusu söyleyebilmeli. Hani bir söz vardır “bana bildiğim bir şeyi bilmediğim gibi anlat!” Buna da katılmıyorum. Detaycılığım yazıma elbet geçiyor. Semih Gümüş “hemen ilkin akla gelmeyen ayrıntılar, yazılanın niteliğini yükseltir” diyor, katılıyorum. Çünkü dikkat çekiyor, okuru rahatlatıyor. Okurun kafasına taktığı bir şeyin/takıntının aslında başkalarında da olduğunu, onun da bundan rahatsızlık duyduğunu görerek rahatlıyor. Beri yandan hiç akıl etmediği bir noktada kendine şaşıp, bundan rahatsız oluyor ve bu onda bir bocalama yaşatabiliyor. Ben bu duyguyu bir okur olarak çok severim, benim de yaptığımı söyleyenler var. Karikatürcü Metin Fidan’ın "Ayrıntılar Albümü" çıkar çıkmaz başucu kitaplarımın arasına girmişti. Ayrıca okumayacağım bir metni –gerek deneme, gerek inceleme gerekse edebiyatta- şimdiye dek yazmadım, umarım bundan sonra da yazmam. Siyaset, genel temayül, moda, satış endişesi, dönem insanı olmayı seçecek olsaydım şirketlerde ufalanmaya devam ederdim.

    “Realizm şimdi başlıyor”

    ✔ Bazı yazarlar hayata yazdıklarıyla çimdik atar, bazıları da çentik atar. Yani bazıları yaşananların altını eşeleyip durur, bazıları da önlerine geleni evirip çevirip yazar. Bence Zeynep Ünal ilk gruptadır ama yine de sormak istiyorum. Senin derdin ne?

    Yazmak annemden geçme. Onu yazarken görerek, yazdıklarını bilgisayara geçirerek bir çıraklık dönemi geçti. Meğer ne çok yazasım varmış. Doğruyu söylemek gerekirse, beni dertlerim, takıntılarım yazmaya itmedi ama yazdıktan sonra gördüm ki neler varmış neler. Söylemem lazım ki bunca zaman sinir olduğum, sevdiğim, kızdığım şeylerin ete kemiğe bürünmesi beni korkuttu. Onlar oraya nasıl sızdı? Sızmış işte. Derdim varmış; hayatın illüzyonuna kapılanlara bir kova su döküyorum. Ama kaynar değil! O kadar da acıtmak istemem. Çevremizde hiçbir şey göründüğü kadar iyi veya kötü değil. Realizm şimdi başlıyor. Herkes gerçeğin peşinde. “Böylesi doğrudur” ifadesini kabul etmek istemeyenler çoğalıyor. Onları nereye kadar yok sayarız? Okuru çok önemsiyorum ve müthiş bir saygım var. Okura tepeden bakan yazarlardan hem hoşlanmıyorum hem de onların soylarının tükeneceğini, ikinci grubun ise kendi kendini yok edeceğini düşünüyorum

    ✔ Yola öyküyle çıkmak had bilmek mi, yoksa önce kendini bir tartmak mı? Yani, hedefin öyküde pişip romana düşmek mi, ömür boyu öyküye sadakat mı?

    Radyo oyunlarını bir yana bırakırsak düz yazıda yola öyküyle çıktım, evet. Bunun belli bir sebebi yok. Öyküde pişmek değil, öyküye pişmek daha doğru bana göre. Ben, hem bu hayatta hem hayalde topu tadında çevirenlere, gerginlikten beslenenlere, dedikoduyu sevenlere, eyleme geçenlere, detayı görenlere yazmak istiyorum. Aslında yazdıklarıma öykü demek doğru mu ondan da emin değilim. Gözüne ve kalemine çok güvendiğim bir yazar, “Sen roman parçası yazıyorsun” demişti; olabilir çünkü bunu birkaç kişiden daha duydum. Yani mini-roman yazdığımı söylüyorlar. Bu durumu en iyi editörüm Can Cankoçak cevaplayabilir belki.

    Bana kalırsa son yirmi yılda nesrin ve nazmın sınırı iyice kaypaklaştı. Şiir formunda öykü okuyacağım hiç aklıma gelmezdi ama oldu. Had bilmek lafı çok güzel. “Lisede şiir yazarak başladım” sözlerini ne çok duyarız. Edebiyatın en üst katından başlıyor, bir de bunu “sonra öykü ardından roman” diyerek iyice batırıyorsun. Neyse ki artık böyle denmiyor. Ömür boyu sadakati önce tercih ardından risk almama temayülü olarak görüyorum zira öykü de roman da düz yazıdır. Birini beceren diğerini de yapmak isterse biçim olarak pekala yazabilir, yazmalıdır. Ustalarımız bunu ala bir şekilde yapmışlar zaten, yapıyorlar da. Aslında öykü kitabım ikinci romanımın hazırlığı esnasında ortaya çıktı.

    Roman bir eksiltme sanatı. Yazar kahramanın üzerinden uzun bir süre anlatmak istediğinin haricindekilere dokunmadan, birtakım şeyleri dışarıda bırakarak yaşamak zorunda. Benim gibilere çok zor. O sırada cinnet geçirdiğin, içindeki başka şeyleri dökmek istediğin oluyor. Gerçi daha birinci basılmadan ikinciyi neden yazıyordum bilmiyorum (gülüyor) ama yazıyordum işte. Netice; ben birini diğerinden ayrı düşünemiyorum. Sıradaki galiba roman olacak, novella da olabilir.

    “Polisiye okurunun klişe alerjisi var”


    ✔ Polisiye sevdiğini biliyorum. Türkiye’de polisiye yazan kadın pek yok, hepi topu iki-üç kişidir. Bazı anlatılardan kadınların bu zamana kadar uzak durmuş olması, kadın yazarlardan hep aşk-meşk, trajedi vb. yazmaları beklendiği için mi?

    Yaşadığımız ülkede öne çıkan polisiyeci kadın olmadığına katılıyorum. Yazan kadın var ama ön plana çıkan erkekler. Bunu yadırgamıyorum. Bir polisiye metni “hisli duygular” tadında yazarsanız elbette okuyan olur ama bunlar polisiye okuru olmaz. Polisiye eylem anlatır, duyguların ön planda olduğu metin polisiye değildir. Duygular elbette katılmalı ama dozu önemli. Polisiye okurunun klişe alerjisi, bilmece çözmek isteyen bir kafası var. Cümleleri net istiyor. En ufak kaçağı yakalıyor. Nasıl anlattığınla değil neyi anlattığınla ilgileniyor. Bunu es geçmek “bak bir de böylesi var” demek oluyor ki… Bence yok.

    ✔Kadınlar cinayeti, soykırımı, suçlu takibini, savaşı yazmaktan kaçınıyorsa ‘şiddetsizliği’ özlediğimiz ve arzu ettiğimiz içindir, bence.

    Polisiye yazarken “erkekleşmek” gerekmiyor, yaptığımız işi bol bol araştırır, okur ve ona saygı duyarsak bence yeterli. Örneğin dilini sadeleştirme çabasına girmek “edebiyatlı” yazından düşüyor zannedilebiliyor. Hayır, ben kendimce yazılanların yeterince öne çıkılamayışını polisiyenin hala edebiyat sayılıp sayılmadığı tartışmasının bitmemesine, kadının suç yazmayı kendine yakıştırmamasına (bunun kökeni toplum beklentisi olabilir), çevrelerindeki erkekler tarafından yeterince duyulmadıkları için iç döküş ve benzeri formlarda ısrar edilmesine bağlıyorum. Kadınlar şiddetsizliği tabii arzuluyor ama ben yazmama sebebini şiddeti bilmemelerine bağlıyorum. Bir yetişkini dövmeyi, tehdit etmeyi, işkence etmeyi, çeteleşmeyi kaç kadın biliyor ya da istiyor ki yazsın?

    ✔Öykülerinde genellikle bir ‘merak’ var. Sonunu merak ettiğimiz filmler gibi. ‘Şimdi ne olacak’ duygusu var. Polisiyeye göz kırpmışsın diyebilir miyiz?

    Yayınevim de acilen bir polisiye yazmam gerektiği konusunda hemfikir. Radyo oyunlarımdan "Hayvan Sevgisi" ve "Hoş Bir Tesadüf" zaten polisiye. Öykü kitabımda da polisiye tadı var, doğru. Gerilimden kaynaklı olabilir. Merak uyandırmayı, meraklanmak kadar seviyorum. Sokak polisiyesini kastetmiyorum, unutmayalım "Benim Adım Kırmızı" da bir polisiye metin olarak okunabilir.

    ✔Karakterlerin sıradan gibi görünen ama pek de normal ve sıradan olmayan insanlar. Hepsini bir mahalleye toplasak hayat ne enteresan olurdu. Asya Mandası’nın Hamra’sı Ivır Zıvır’ın İnci Hanım’ıyla komşu olsa, Devon Misafiri’nin gizemli yolcusu Kabusname’nin medyumuna fal baktırsa… Hepimiz aynı gemide miyiz?

    Üzgünüm ama aynı gemideyiz (gülüyor). Üstüne üstlük bahsettiklerin zaten aynı mahalledeler ama kendilerine öylesi gömülmüşler ki kimse diğerinin farkında değil. Öykülerin öznelerinden bahsediyorum elbet. İnsana yakıştıramadığım bir özellik duyumsamamak. Bakıp görmemek, dinleyip duymamak, karışmamak. Bunun sınırı çok geniş. Yandaki arabaya çarpıp kaçan arabanın plakasını nasıl almazsın? Üstüme kalır diye ihtiyacı olanlara nasıl yol göstermezsin? Fikrin sorulduğunda nasıl sessiz kalırsın? Yazmak isteyip nasıl okumak istemezsin? Karşındaki dizlerinden bir yıldır tedavi gördüğü halde onu asansörü olmayan apartmandaki dördüncü kattaki evine utanmadan nasıl davet edersin? Ayağına çağıracağına sen gitmelisin. Kocana “asılan” kadına nasıl düşman olup kocanı koynuna alır yatarsın? Karşı apartmandaki kadın çocuğuna köle diye nasıl “asil” sınıfına alırsın (Hamra’dan bahsediyor). İnsan yuvarlak cümleleri alçak sesle söyleyerek “iyi ve kolay”, net ifadeler kullandığında “zor” olmuyor.

    Patavatsızlık ve düşüncesizliği “açık sözlülük” olarak ifade edenlere de gelsin bu öyküler, çok isterim. Her kuşağın kendine has olumlu olumsuz yanları var, insanız elbet olacak.

    Yeni kuşağı tembellikle suçluyorsak o kuşağı yetiştiren biziz. Bir zamanlar “hocam çocuk çalışmıyorsa sınıfta kalsın” diyen bir kuşak vardı. Anne babamızın öğretmenin tarafında olduğunu bilmek hem ürkütüyor hem de kendimize çeki düzen vermemizi sağlıyordu. Şimdi çocuğunun yanında öğretmeni için “benim paramla orada hocalık yapıyor sonra bilmem ne yapıyor” demek öğretmeni yerle bir etmek demek.

    Uçlardayız. Zamanı gelince sesimizi yükseltelim, ama bu kavga etmek değil. Üniversiteli gençlerin içindeyim malum. Bu bende yeni bir ufuk açtı, yüksek lisansıma bir de bu açıdan müteşekkirim. Çocuklarımıza haklarını aramaları için açık çeki verirken düşünmüyoruz ki sivrilttiğimiz kazık bize de girecek. Hem çeki açık veriyor sonra da terbiyesiz damgası yiyen çocuğumuzu nereye saklayacağımızı şaşırıyoruz. O sınırı sen çizip eline vermezsen o nereden bilecek? Pişmanlıklarını ve hatalarını kabul etmemek, onlarla yüzleşmemek için “ben yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymadım, yaşanması gerekiyormuş ve yaşanmış” deyip bu yüzsüzlükle yaşayan insanlar var. Peki, karşı taraf ne olacak? Onu aldattıktan sonra utanmadan “hak etmişti, anlamalıydı zira üç defa cümlenin içinde ayrılık sözü geçirdim” diyen var. İnanmam diyen herkes ilk fırsatta fincanı kapatıyor. Görev gibi doğurup sonrasını unutanlara, önüne gelene gurur yapanlara, hayattan kaçanlara, kendi evliliğinde boğulduğu halde kızı evlenemiyor diye ayılıp bayılanlar... Genelde üzücü, yazmak da bu üzüntümü hafifletmiyor ne yazık ki. Belki çatlamamı engelliyordur ama… Gemide daha kimler var kimler.

    Ömründe kimsenin ölmesini -bana göre yol olmasını- istemedim diyen birine şaşarım. Doğal olarak biyolojik ölüm ruhani ölümden daha şiddetli geliyor. Ama bir de o acıyı yaşayana sor. Evladını toprağa verene, inancını yitirene, kalp ağrısı çekene… Onlar yaşıyor mu? Onların katilleri ne olacak? Bunların çoğunu gemiden atmak istiyorum (gülüyor) bu da beni entelektüel katında zorba yapıyorsa yapsın.

    ✔"Canımın Cananı Artık Bir Hiçsin"in diğerlerinden apayrı bir duruşu var. Bana Shakespeare’yen tiradları hatırlatıyor. Kitabın arka kapağına da bir alıntı konulmuş. “Çocuğumdan ne istedin!” diyen bir anneyi duyuyoruz. Bunun başkalığı nasıl oldu?

    Doğru, o öykünün ya da ağıtın -ki ağıtın kenarından dönüyor- diğerlerinden ayrı bir dökülüşü var. Can (Cankoçak) da bunu fark ettiği için onu arka kapağa almayı uygun gördü, iyi ki de yapmış. Okuyamayanlar oldu, hepsini anlıyorum, Sezen Aksu’nun dediği gibi “Mezarıma anlamaktan gitti desinler” (gülüyor). Yazması okuması kadar zordu. Bitirdiğimde haftalarca okuyamadım. Shakespeare benzetmesini ikinci defa duyuyorum. Böylesi sıkı aile ilişkilerini korumuş bir coğrafyada çok anlaşılır bir tirad bu, fark etmeden anaların yüreğini hedef almışım.

    ✔Kitabın adı Ölüler ve Periler. Niçin?

    Kitabın adı "Kabusname" olacaktı, ama baskıya yaklaştığımız sırada bu ismin fazla Poe’vari kaçtığını düşündüm. Supernaturel denilen doğaüstü olaylar veya fazla şiddet içerdiği düşünülebilirdi. Öyküler yer yer şiddetli evet, ama genele mal etmek okuru yanlış yönlendirebilirdi. Neticede isim "Ölüler ve Periler" oldu çünkü ölüler ve periler kitabın her öyküsünde var. Kabusname ise bir öykünün adı olarak yerini korudu. Ölüm bana göre fiziki yok oluş, insan formundan çıkış. Bu bir ayrılık olabilir, cinayet de. Öldükten sonra o kişinin sizi rahatsız eden tarafları kaybolur hayatınız normale döner ya, öyle bir şey. İşte o zaman o kişi aslında ölüyor. Periyi anlatmaksa daha zor. Zaten böylesi anlatabilsem yazamazdım ki.

    ✔ Son yıllarda kitapçıların çoksatan raflarında yer alan tarihsel romanlar, kişisel gelişim kitapları, öğüt veren sağlık kitapları… Bütün bunların arasında, edebiyatla akademik düzeyde ilgilenen biri olarak, şu soruya yanıt istiyorum: Yaşadığımız ülkede edebiyat nerede? Sait Faikler, Tanpınar’lar, Füruzan’lar, Latife Tekin’ler, Hasan Ali Toptaş’lar nerede?

    Yazın nasıl değiştiyse eskinin edebiyat tanımı da değişti, dönüştü, genişledi ve bugün sanatın her dalıyla ilişkisi sorgulanan bir hale geldi. Edebiyat ve tarih, tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan paradoksuna dayandı. Mitoloji yoktur, edebiyat vardır tartışması yapıyoruz. Örneğin yayınevlerinin dünya ve Türk klasiklerini yeni çevirmenler ve yazar editörlerin elinden geçirip basması (buna Osmanlıca eserler dahildir) buna güzel bir örnek.

    Klasiklerimize olan ilgi bence hâlâ var. Çünkü onlarda bir sağlamlık bir güven bir aidiyet hissi alıyoruz, almak istiyoruz. Kişisel gelişim kitapları, kursları, vs. kent insanının gamını, tasasını seyreltmeye odaklı, ihtiyaç var. Birey kafesinden çıkamıyor, on iki saat çalışıyor çünkü kredi borcu var, o olmazsa çocuğun okul parası. “Yapamıyor, edemiyor” tarafı tartışılır ama doğru olan bir şey var ki Avrupa’da ve dünyada aydınlanma ve savaş sonrası yaşanan tekinsizlik hissi yavaştan geldi, artık içimizde. Her an savaş çıkabilir, her şeyimiz bir anda “yalan” olabilir. Bunun bilincindeyiz. Aşmak istiyoruz.

    Tarihsel kitaplar ise gene aynı hesap, bize zaferlerimizi, olumlu yanlarımızı hatırlatıyor. “Yalnız değilsiniz, bu entrikalar insanlık tarihince vardı” diyor. Bunu tüm dünya diyor. Bizimse gerçekten, herkese nasip olmayacak zenginlikte ve enginlikte bir tarihimiz var. Yine de bu haliyle de bugüne yetmiyor, çağdaş edebiyatımıza yeniler lazım. 1940 ve 50’lerde müthiş bir dönem geçiren öykümüz yeniden kıpırdanıyor, kendine has kalemler çıkıyor. Beri yandan aynı ses tonuyla yazan, aynı kelimelere saplanmış ileriye bakmayan ellerden çıkma onlarca, yüzlerce basılan kitap var, çoğu “kitap mezarlığında” yatıyor. Burada eleştirmenlere de yayınevlerine de okura olduğundan daha fazla sorumluluk düşüyor. Kötümser bir profil çiziyor gibi görünsem de çizmiyorum inanın. Ayrıca hangi çağda olduğumuzu bilmiyorum artık. Son tahlilde her dönem kendi içinde değerlendirilmeli. Bakalım bizim dönemimiz kaç yıl sonra, ne şekilde değerlendirilecek?

    ✔ Kitapla ilgili ilk eleştiriler nasıldı?

    Çok farklı tepkiler alıyorum. Okuldaki hocam yazımı epey sert buldu, halbuki bu benim en yumuşak kitaplarımdan biri olarak kalacak. Bu kitabımda irkiltme güdümü biraz bastırdım. Yine de kitabımın çıktığı üçüncü haftada benim için “Türkiye’nin Flannery O’Connor’ı” denmesi sevindirdi.

    ✔Sütlü gotik!
    Birine benzetilmekten hoşlanmayacak birisin. Ama edebi yakıştırmalarda ikimiz de aynı fikirdeyiz sanırım!

    O anlamda doğru ama ben yazımın alacakaranlık ve sütlü gotik tadının alınması anlamında söyledim. Benzerlik olabilir. Bu bende ilk işittiğimde bir baskı yaratmadı değil ama sonradan üstümden attım. Fiziki olarak güçsüzü yok etmek benim dünyamda yok. Bir çocuğun öldürülmesi, hayvana işkenceden vs. kaçınırım. Çocuk ve yaşlıların çıktığı sömürü kokan reklamlardan ne kadar hoşlanmıyorsam, zayıf üstünden yürümeyi de istemem. Bahsettiğim karakter anlamında değil elbet. Sinemada da aynı prensibi güden bir izleyiciyim. Gördüklerimden değil görmediklerimden çekinirim. Hocamın beni sert bulduğundan bahsetmiştim, öte yandan yazdığımı olduğunun çok ötesinde didikleyenler veya yüzeysel okumayla bırakanlar ama herhalde çok sevenler var. Ortalamaya baktığımda memnunum.

    ✔Görme Özürlüler Kütüphanesi külliyatında adına rastladım. Sosyal Sorumluluk projelerinde de yer alıyorsun, değil mi?

    Elbette. Kadıköy Belediyesi’nin Görme Özürlüler Kütüphanesi için her iki kitabımı da seslendirdim. Radyo oyunlarını seslendirmek epey güç oldu, farklı karakterleri seslendirirken tonlamaya çok dikkat etmek gerekiyor. Ama çok zevkliydi, bilmediğim şeyleri öğrendim. Bundan sonrakileri umarım okurum. Uçan Süpürge için Çocuk Gelinler sorununu konu alan bir tiyatro oyunu yazdım, henüz sahnelenmedi ama zamanı gelince o da olacak. Aklımın, kalemimin yettiğince destek olacağım.

    ✔İki yıl gibi bir sürede iki kitap yayımlandı. Şimdi roman yazıyorsun. Nasıl bir çalışma disiplinin var?

    Edebiyat dergileri, tez hazırlığı, bir de hayatımı kazandığım metin yazarlığı işim var. İlham perisini beklemek isterdim ama zaman yok. O nedenle yeni bir şey yazamasam da kahvaltıdan sonra öğlene kadar bilgisayar başında yazıların arasındayım. Genelde gündüz yazıyorum. Kültürel okuma haricinde tez aşamasına haftada1 bin sayfalık bir okuma yaparsanız eh, bir şeyler yapabilirsiniz. Yazmaya ayırdığım zaman kadar okumaya da zaman ayırmam gerekiyor. Yazarlığın (yaratıcılık kısmı hariç ki bu da çalışarak parlatılan bir özellik) zeytinyağı üretmekten çok farkı olmadığını düşünüyorum. Piyasa çıktığınız andan itibaren diğer ürünleri/eserleri bilmek ve takip etmek zorundasınız, bu sevmediğiniz bir yazar dahi olsa. Eleştiriye açık olmak, editör ve eleştirmenleri duymak zorundasınız. Bir okurun sorusunu yanıtlamamak veya geçiştirmek bana çok ayıp geliyor.

    ✔ Zeynep Ünal kimdir?

    Resim, felsefe ve yazıyı bir arada götüren bir annesi, animasyon yönetmeni bir abisi, jeolog bir babası var. Liseden sonra İngiltere'ye gidip turizm öğrenimi gördü.

    Çokuluslu iki büyük firmada toplam on yıl çalıştıktan sonra en son Hollanda Konsolosluğu Ticaret Ataşeliği'nde görev yaptı ve o sıralarda artık yalnızca yazmak istediğimi anladı (2008). Türk edebiyatına hakimiyetinin az olduğunu düşündüğü için işletme lisansının yanına karşılaştırmalı edebiyat yüksek lisansını eklemek istedi. Halen tez aşamasında.

    Yer yer çeviri ve metin yazarlığı yaparak hayatını kazanıyor. Ankara'da yayınlanan Lacivert ve Amargi dergilerinde deneme ve incelemeleri yayınlanıyor. (SD/HK)
  • Yazar Sema Maraşlı, giderek artan kadın cinayetlerinin gerçek sebebini yazdı. Uzun zamandır bu konuda çalışmalar yapan Maraşlı, kanuni düzenlemelerin yanlışlığıan vurgu yapıyor.Maraşlı, son cinayetten sonra bunları tekrar dile getirdi ve İstanbul Sözleşmesi'ne dikkat çekti. Maraşlı'nın Çocuk ve Aile sitesindeki yazısı şöyle:

    İstanbul Sözleşmesi'nden sonra senede 100 civarında olan kadın cinayeti 500'e çıktı

    Son dönemde öldürülen kadınların çoğunluğu eşleri ya da eski eşleri hakkında uzaklaştırma kararı aldırdıktan sonra öldürüldüler.İşin ilginç tarafı öldürülen kadınlarla ilgili twitter'da atılan mesajlara bakıldığında çoğunluk İstanbul Sözleşmesi, 6284 ve erkeğin evden uzaklaştırma kararını destekliyor. Destek verenlerin büyük bir kısmı aslında işin iç yüzünü pek bilmiyor.İşte doğru bilinen yanlışlar.

    YANLIŞ: İstanbul Sözleşmesi ve 6284 kadını şiddete karşı koruyor.

    DOĞRU: İstanbul Sözleşmesi ve 6284'ten sonra kadına karşı şiddet ve cinayetler ülkemizde hiç olmadığı kadar arttı. Sözleşme öncesi senede 100 civarında olan kadın cinayetlerinin sayısı son yıllarda 500'e çıktı.

    YANLIŞ: Uzaklaştırma kararı kadınları korur.

    DOĞRU: Öldürülen kadınların büyük çoğunluğu uzaklaştırma kararı sırasında öldürülmüşler. Eğer uzaklaştırma kararı işe yarasaydı, kadınlar ölmüş olmazlardı.

    Uzaklaştırma kararının koruyucu bir tarafı yoktur.

    YANLIŞ: Uzaklaştırma alan erkek kadına yaklaşamaz.

    DOĞRU: Uzaklaştırma kararı denilen şey sadece kanuni bir bildirimdir. Pratikte koruyucu bir tarafı yoktur. Uzaklaştırma kararı var diye kadının başında ya da evinin önünde polis beklemiyor. Adamın gözü dönmüşse uzaklaştırma kararı ya da cezanın ağır olması hiç umurunda olmuyor. Çok  özel durumlarda sadece polis koruması olabiliyor fakat herkes için değil ve bu mümkün de değil. Eğer uzaklaştırma kararında polis korusa her yıl  yüzbinin üzerinde şikayet eden kadınların başında yüzbin polis beklemesi gerekir.

    YANLIŞ: Uzaklaştırma kararı, kadını evde ona şiddet gösteren kocasına karşı korur Uzaklaştırılmasılar da kadınlar evde dayak yemeye devam mı etsinler.
    .
    DOĞRU: Uzaklaştırma kararı verilen erkeklerin büyük çoğunluğu eşlerine dayak attıkları için değil, psikolojik şiddet bahanesi ile uzaklaştırma alıyorlar. Her yıl şikayet edilen yüz binin üzerinde erkeklerin çoğu karısına el kaldırmıyor.İstanbul Sözleşmesine ve 6284'e göre şiddetin kapsamı çok geniş. Şiddet; psikolojik, ekonomik, cinsel, fiziksel olarak ele alınıyor ve problem de zaten burada başlıyor. Bir erkeğin karısına bağırması, maddi isteklerini kadının istediği kadar karşılamaması, “akşama ne yiyeceğiz” demesi, cinsel birliktelik için ikna etmeye çalışması, kısacası kocanın kadının hoşuna gitmeyen her davranışı şiddet olarak değerlendiriliyor.

    Müslümanlığın ölçüsü kendin için istemediğini başkası için de istememektir.

    YANLIŞ: Psikolojik şiddet de cezalandırılmalı.

    DOĞRU: Eğer psikolojik şiddete ceza olacaksa bu kadınlar için de olmalıdır. Erkek için şiddet sayılan davranışları kadınlar, kocalarına çok rahat yapıyorlar. O zaman kadınlar da kocalarına bağırdıklarında, kocasının gittiği geldiği yerlere karıştığında, erkeğin ailesi ile görüşmesinde problem çıkardığında kadınlara da evden uzaklaştırılma cezası verilsin. Kaç kadın kocasına bağırdığı ya da sert davrandığı zaman kocasının bir telefonla onu evinden attırıp çocuklarından uzaklaştırmasını kendisi için ve kadınlar adına kabul eder. Müslümanlığın ölçüsü kendin için istemediğini başkası için de istememektir.

    YANLIŞ: Hiçbir kadın şiddet görmediği halde “şiddet görüyorum” diye kocasını şikayet etmez.

    DOĞRU: Kadınlar duygusal olduğu için çok çabuk kışkırtmaya gelebiliyorlar. Annesi ya da yakın arkadaşlarının sözleri ile evliliği bozulan, kocasına tavır alan çok kadın vardır. Günümüzde buna bir de medya, feminist dernekler, kanunlar eklenince kadınlar kendi terbiyesi altına almak istediği kocaya kanunlar vasıtası ile ayar vermeye çalışıyorlar. Fakat pek çok kadın bu şikayetlerin sonuçlarını hesap edemiyor ve göz dağı vermeye çalıştığı kocası uzaklaştırma kararından sonra eve bir daha dönmeyip boşanmayı tercih ediyor. Bir öfke ile kocasını şikayet edip sonra çok pişman olan, şikayetten vazgeçen kadınlar var fakat kadın şikayetini çekse de dava kamu davası olarak devam ediyor. Bu da çoğu ailede evliliklerin sonunu getiriyor.

    Boşanma süreci çok yıpratıcı.

    YANLIŞ: Erkekler boşanmayı hazmedemedikleri için ya boşanma aşamasında ya da sonrasında eski eşlerini öldürüyorlar.

    DOĞRU: Sebep ne olursa olsun hiç kimsenin kimseyi öldürme hakkı yoktur.Eski eş cinayetlerini hazmedememek gibi tek bir duygusal sebebe bağlamak gerçekleri görmekten kaçmaktan başka bir şey olamaz. Bazıları için belki bu sebep olabilir fakat ülkemizde boşanma süreci çok yıpratıcı, kadın istemezse çiftler senelerce boşanamıyor. Boşanma sonrası kadınların bir kısmı kendi kinlerini çocuklar üzerinden gideriyorlar. Mahkeme kararına rağmen çocukları babasına göstermiyorlar erkek ancak çocuğunu haczederek görebiliyor. Çoğu zaman çocuk anne tarafından babaya düşman edildiği için babayı görmek istemiyor. Bütün bunların yanında ona düşmanlık eden kadına bir de nafaka ödemek zorunda kalınca psikolojisi bozulan ödeyemediği nafaka için hapse atılan, cinnet geçiren erkekler ya da alkol, uyuşturucu alanlar cinayet işleyebiliyorlar.

    Uzaklaştırma kararı tam aksi erkeği eski karısına karşı intikam duyguları ile dolduruyor

    YANLIŞ: Uzaklaştırma kararı iyi uygulanmadığı için şiddet arttı.

    DOĞRU: Uzaklaştırma kararının uygulanması şöyle: Şikayet edilen erkek, eğer kadının kocası ise polis eve gelerek kocayı çocuklarının gözü önünde evden atıyor, erkek eğer iş yerindeyse evine pijamalarını bile almaya gidemiyor. Kişisel eşyalarını alamıyor.Sonra erkeğe uzaklaştırma cezasının şartları açıklanıyor. Her nerede olursa olsun belli bir mesafeye kadar kadına yaklaşmaması, oturduğu eve hatta mahalleye girmemesi, çocuklarını da göremeyeceği, okullarına yaklaşamayacağı ve çocukları ile konuşmak ya da onları sormak için  telefon dahi açamayacağı bildiriliyor. Bunlardan birini yaparsa hemen hapse gireceği bildiriliyor.Bu arada erkek atıldığı evin varsa kirasını, evin masraflarını ve faturalarını ödemek zorunda. Bir de uzaklaştırmalarda erkeğe para cezası kesiliyor. Geçmiş yıllarda üç bin liraydı, bu da devletin kasasına giriyor. Bir de kadın dava açmışsa mahkeme masrafları…

    Asgari ücretle çalışan bir adam bütün bunları karşıladıktan sonra bir de kendine kalacak yer ayarlayacak ve kendi masraflarını karşılayacak. Dükkanda yatanlar, kışın arabada donup ölenler, yıllarca karısı istemediği için yüzünü az gördüğü kendi ailesinin yanına utançla dönmek zorunda kalanlar…Binlerce böyle hikaye var.Uzaklaştırma kararı fazlasıyla uygulanıyor fakat uygulama içerik olarak kötü olduğu için, insan psikolojisi dikkate alınmadan hazırlandığı için sonuçlar kötü.Evinden atılan, kalacak yer bulamayan, çocuklarını göremeyen, aşağılanan erkeğin eğer psikolojik sorunları varsa bir de alkol ya da uyuşturucu kullanıyorsa yaptığı ilk iş kadını öldürmek oluyor. Aman karım beni evden attı, bundan sonra karım ne isterse yapayım demek olmuyor.Uzaklaştırma kararı kadını korumadığı gibi tam aksi erkeği onu evinden atan karsına karşı ya da çocuğunu göstermeyen eski karısına karşı intikam duyguları ile dolduruyor.

    Gerçek şiddete maruz kalan kadınların sesi kayboluyor

    YANLIŞ: İstanbul Sözleşmesi olmazsa şiddet ve cinayetler durdurulamaz.

    DOĞRU: Bir ülkenin kanunları kadın erkek demeden bütün vatandaşlarını korumak zorundadır. İstanbul Sözleşmesi şiddet kapsamına psikolojik şiddeti de aldığı için şiddet ihbarları yüzbinleri geçince devlet gerçekten şiddete uğrayan kadınları koruyamaz oldu.İşin en üzücü tarafı da bu ki kocaya ayar vermeye ya da eski kocadan öç almaya çalışan kalabalık kadın gruhunun içinde, gerçek şiddete maruz kalan kadınların sesi kayboluyor. Onlar şiddet görmeye, devam ediyorlar.

    YANLIŞ: Erkekler şiddet yanlısıdır. Erkek şiddeti öldürüyor.

    DOĞRU: Şiddetin cinsiyeti yoktur sadece güce göre şekli değişir. Cani erkekler de vardır cani kadınlar da vardır. Biri silahla öldürür diğeri zehirle.İstanbul Sözleşmesi tüm erkekleri saldırgan, kadınları kurban önkabulü ile hazırlanan cinsiyetçi, faşist, bölücü bir sözleşmedir. Cinsiyetler savaşının sözleşmesidir.

    Avrupa fonundan aldıkları paralar feministlere keyifli hayat yaşatıyor

    Sonuç: İstanbul Sözleşmesi ve 6284'ten sonra uzaklaştırmaların başlaması ile kadın cinayetleri hiç olmadığı kadar arttı. Neredeyse her gün gazetelerin üçüncü sayfasında birkaç kadın cinayeti haberi okuyoruz. Fakat hâlâ İstanbul Sözleşmesini ve 6284'ü savunanlar var. Düşünün bir ilaç var içen hastalanıyor içen ölüyor fakat birileri ısrarla bu ilacın şifa olduğunu söylüyor. Siz bu kişiye ne dersiniz?Feministler cinayetlerin bunca artışını gördükleri halde yine de “#İstanbulSözleşmesiYaşatır” diye twitter çalışması yapıyorlar utanmadan.İstanbul Sözleşmesi kadınları yaşatmıyor, Avrupa fonundan aldıkları paralar feministlere keyifli hayat yaşatıyor, ölen kadınların kanıyla.Feministlerin bu sözleşmeyi savunmalarını anlamak kolay. “Bu sözleşme ve 6284 karşılığında Avrupa fonundan hayalini kuramayacağımız paralar aldık” diye açıklamıştı bir feminist dernek. Öldürülen her kadın onlar için daha fazla para demek. Bu sözleşme karşılığı alınan paralardan öldürülen kadınların kanı damlıyor.

    Yetim kalan çocukların göz yaşları akıyor. Fakat onlar bu kanlı paralara bir türlü doymuyorlar.

    İstanbul Sözleşmesi Öldürür#İstanbulSözleşmesiÖldürür
    İstanbul Sözleşmesini avukatların savunmasını anlamak da kolay. Ceplerine çok iyi paralar giriyor.Sonuçları görüldüğü halde hükumetin neden hâlâ sözleşmeyi fesh etmediğini anlamıyoruz. Sözleşme sonrası artan cinayetler üzerinden bir açıklama yapsalar da sebebini biz de anlasak.Şiddeti gerçekten bitirmek isteyenler kadın ve erkeği birbirine düşman etmez. Şiddeti genel bir sorun olarak görür, öncelikle önlemek için çalışma yapar.Fiziksel şiddet uygulayanlar, işinin ehli uzmanlar ve psikiyatrinin gözetiminde tedavi edilmeli. Evinden atılıp, sokaklarda ölüm makinasına çevrilmemeli.Şiddet uygulamayan erkekler de psikolojik şiddet bahanesi ile kadın şiddeti karşısında çaresiz bırakılmamalı.Öldürmenin vebali halka iyi anlatılmalı. Sebep ne olursa olsun kimsenin kimseyi öldürme hakkı yoktur. Katil dünya ve ahiret hayatını  mahveder.Şu da unutulmamalıdır ki katile küfredip, katlin sebeplerini destekleyenler de katil kadar suçludur Kaynak: Kadınları İstanbul Sözleşmesi öldürüyor!

    Risalehaber