• Ursula K.LeGuin, bir üçleme olarak tasarladığı, zaman içinde altı kitaba ulaştırdığı Yerdeniz serisini 1960’lı yılların sonunda yayımlar. Fantezi hikayelerinin hala bir edebiyat türü olup olamayacağının tartışıldığı bu yıllarda Yerdeniz Büyücüsü edebiyat çevrelerine verilmiş, lafı gediğine oturtan etkili bir yanıt olur. Üstelik dili öyle etkileyici bir biçimde kullanmıştır ki yazar, türün saygınlık derecesini o zamana dek görülmemiş bir biçimde yükseltmiştir.

    Yerdeniz’in öyküsü fantastik edebiyatın klasik kurgusu olan kahramanın epik yolculuğu temeline oturur. Yazarın deyişiyle yolculuk üzerine uzun helezon biçiminde bir kurgu… Efsanevi kahramanımız genç büyücü Ged’in olgunlaşma yolculuğunun hikayesinde, onun üzerinde yaşadığı adalardan mürekkep Yerdeniz dünyasını ada ada tanımaya başlarız ilkin. Zira tanımak önemlidir çünkü, LeGuin bu fantastik öykünün merkezine isimlendirme dediği şeyi koymuştur. İsimlendirme, Yerdeniz dünyasındaki büyü sanatının temelinde yatan unsurdur. Yerdeniz dünyasının büyücüleri kişilerin, hayvanların, bitkilerin ve nesnelerin gerçek isimlerini bildikleri zaman büyü yapabilirler ancak. Büyü, bir anlamda tanımak, bilmek, daha doğrusunu söylemek gerekirse bilgi demektir. LeGuin anlatısı boyunca bilginin gücünü vurgulamaktan vazgeçmez. Diğer yandan da dil ve gerçeklik ilişkisini, dilin aynı anda hem hapsedici hem de özgürleştirici tavrını sorgular ustalıkla.

    Ejderhaların ve büyünün özel bir yeri vardır Yerdeniz serisinde. Ejderhalar, olgun, güçlü, bilge yaratıklar olarak karşımıza çıkarlar ve işte tam da bu nedenle kayıptırlar. Ruhumuzun ta en gerilerine sürgün ettiğimiz, “öteki”leştirdiğimiz yanlarımızın birer temsilcisi gibidirler. Büyücülük ise bir anlamda sanatçılık demektir. Bu bağlamda LeGuin, Yerdeniz serisinin sanat, yani yaratıcı tecrübe ve yaratıcı süreç üzerine olduğunu söyler.

    Ancak bu temel izleklerin yanı sıra Yerdeniz’in her kitabı ayrı ayrı izlekler üzerine kuruludur. Yerdeniz Büyücüsü, büyümek üzerinedir; Atuan Mezarları, cinsellik ve cinsel kimliğini bulma savaşına dair yazılmıştır; En Uzak Sahil ölümü, Tehanu, kötülüğü ve o kötülükle yüzleşebilmeyi, Öteki Rüzgar ise, dönüşümü ve yaşamı anlatır.
  • Okuduğunuz bir kitapta, sık sık ana konudan sapıp farklı yönlere gittiğinizi ve ana yörüngeye dönmekte zorlandığınızı hissettiğinizde kitaptan yorulmaya başlayabilirsiniz. Ama saptığınız her bir yön başlı başına bir verimli arazi ise kitaba bakışınız değişir. Tom Robbins’in kitapları biraz bu özellikte kitaplardandır. Sık sık ana güzergâhtan saparsınız, ama ana hikâyeden kopmak size hiç de sıkıcı gelmeyebilir. Aslında romanı hikâyeden ayıran temel özelliğin bu olduğu da söylenebilir. Roman dallanıp budaklanan bir ağaçtır. Bazen ucu sadece gökyüzüne açılan bir ince dalı takip eder ama bir süre sonra ana gövdeye dönersiniz. Hikâye ise yapısının çoğu gövdeden oluşan ve çok fazla dallanıp budaklanmamış olan bir fidandır.

    Tom Robbins’ten, yıllar önce okuduğum “Parfümün Dansı” ve henüz yeni bitirdiğim “Ağaçkakan” kitaplarından edindiğim izlenim çok zeki ve yaratıcı bir yazar olduğu. Zekiliği sadece hikâyenin parlaklığından kaynaklanmıyor. Kelimeler ve cümleler de zekâsını çok iyi yansıtıyor. Zeki bir yazarı, hele bir de mizahi bir dile sahip ise okumak büyük bir keyif. Ama bu keyfin, kolay bir okumadan kaynaklandığı da söylenemez. Aynen, bisiklet sürmeyi, dört işlemi yapmayı öğrendikten sonra alınan bir keyif gibi bir şey. İmkânsız ve aşılamayacağı düşünülen bir eşiği aştıktan sonra alınan bir tattan bahsediyorum.

    Tom Robbins uzun süre ara verdiğim yazarlardan oldu. “Parfümün Dansı”nı ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum bile. Kitabın Türkiye’de ilk basımı 1995’de olmuş. Romanı ilk yayınlandığı yıllarda da okumuş olabilirim, 2000’li yılların başlarında da. Ancak şu anda kitaplığımda bulunmadığına göre, 1995-1999 aralığında İstanbul’daki öğrencilik yıllarında okumuş olma olasılığım daha yüksek gibi görünüyor. Çok klişe bir ifade olsa da tekrarlamaktan çekinmeyeceğim üzere, son derece inanılmaz keyifli bir romandı. O günden beridir, okuduğum ve en beğendiğim romanlar listesinin ilk başlarına “Parfümün Dansı”nı eklemişimdir. Yakın bir zamanda bir sohbet esnasında bir kez daha bu romanın adı geçtiğinde zihnime birkaç soru takıldı durdu; Benim bu kadar çok beğendiğim bir romanın yazarı başka güzel eserler vermiş olmaz mı? Neden yazarın diğer kitaplarını okumak konusunda bu kadar eksik kaldım? Bu soruların ardından Tom Robbins’in yeni bir kitabını okuma listeme eklemem kaçınılmaz oldu ve “Ağaçkakan”ı bu sebeple okumaya başladım.

    Tom Robbins, romanlarını belirli imgeler üzerine kuruyor. Ağaçkakan’da öne çıkan imgeler kızıl saç, piramitler ve ay. Romanda, güneş insanları ve ay insanları gibi ayrımlar geliştiriyor ve kızıl saçlıların dünya üzerindeki gizli görevlerine odaklanıyor. Roman, kitabın arka sayfasındaki tanıtım yazısından da anlaşılacağı üzere bir aşk romanı. Ama Tom Robbins’in sıradan bir aşk romanı yazması beklenemezdi elbette. Romanın ana karakterleri, devrik bir kralın, kendisini hala prenses kabul eden kızı ile bir kanun kaçağı. Devrik kral ve eşinin ABD’de, Seattle’daki evleri ve onların düzenli olarak CIA tarafından takibi başlı başına ilgi çekici bir hikâye aslen. Ancak cinsel bağımlılık problemi olan prensesin ergenlik dönemi gelişimi, erkeklerle ilişkisi ve ardından olgunlaşma girişimlerinin neticesinde bir kanun kaçağının felsefi rüzgârına kapılması elbette romanın en baskın hikâyesini oluşturuyor.

    Ağaçkakan lakaplı kanun kaçağı, her bir diyalogunda, dünyayı yeniden yorumluyor. Kanun kaçakçılığını ifade edişi de bunu açıklıyor; “Kanun kaçakları, hayatın süpermarketindeki konserve açacaklarıdır”. Ama belki de daha derin bir tarifi şu olabilir; “Kanun kaçakları toplumun üyesi değildir. Fakat toplum için önemli olabilirler. Şairler rüyalarımızı hatırlar, kanun kaçakları onları oynar.”
    Prenses Leigh-Cheri’nin kanun kaçağı ile, kendi konumunun ona dünyevi bir sorumluluk yüklediğini fark ettiği bir zaman diliminde karşılaşıyor. Bu zamanlamanın, aşk ateşinin alevlenmesinde etkili olduğu bir gerçek. Ama romanın zaman zaman erotik, hatta pornografik öğelerinin de bu aşk ateşine kucak dolusu odun taşıdığı da başka bir gerçek.

    Romanın üzerine yoğunlaştığı nesnelerden birisi, bir Camel sigarası paketi. Prensesin, cezaevine düşen sevgilisi ile aynı şartlarda yaşamaya çalışarak, kendisini bir çatı katı odasına kilitlediğinde tüm dikkati bu sigara paketine odaklanıyor. Ve biz okurlar da, bir sigara paketinden ne anlamlar üretilebileceğine hayretler içinde tanık oluyoruz.

    Ayrıca sigara kullanmayan ve kullanılmasından çok hoşlanmayan birisi olarak, romanda sigara içmeye oldukça ikna edici bir metne rastladığımı söyleyebilirim; “Dört elementten üçü tüm yaratıklar tarafından paylaşılır ama ateş yalnızca insanoğluna bağışlanmış bir hediyedir. Ateşe, canımız o anda yanmadan en çok sigara içerek yakın olabiliriz. Sigara içen herkes, tanrıların ateşini çalıp evine götüren Prometheus’un cisimleşmiş halidir. Güneşin gücünü elde etmek, cehennemi etkisi kılmak, o ilk kıvılcımla özdeşleşmek, yanardağın iliğini emmek için sigara içeriz. Peşinde olduğumuz tütün değil, ateştir. Sigara içerken bir çeşit ateş dansını, yıldırım kadar eski bir ritüeli icra ederiz”

    Ama Tom Robbins, bu güçlü ikna edici metnin panzehirini de yine kendisi geliştiriyor; “Sigara içen kişinin akciğeri, ateş tanrısına kurban edilmiş çıplak bir bakiredir.”

    Kitap okumak emek ve çaba ister. Beyin hücrelerinin alınteri dökmesi gerekir. Tom Robbins’in romanları bu çabayı talep eden romanlardan. Bir miktar zorlanmayı göze almak gerekiyor. Ama pedala birkaç kez basıp, gidonu doğru tutmaya başladıktan sonra, bisiklet sürmeyi öğrenmenin keyfine benzer bir keyif alacağınızdan şüpheniz olmasın.
  • Bu küçük kitap, hiçbir yaş sınırı konulmaksızın gençlik için yazılmıştır diye başlıyor önsöze Reich. Yazar, cinsel olgunlaşma konusunu geniş bir bakış açısıyla bilimsel olarak ve herkesin gayet rahatça anlayabileceği bir dille kaleme almış. Bedensel ve ruhsal açıdan sağlıklı bireylerin yetistirilmesinde toplum yapısının ve eğitim sisteminin ne derece önemli olduğunu, Kapitalist düzenin bireyleri sistemin çıkarları dogrultusunda nasıl yozlaştırdığını bu konudaki baskıların, zorlamaların, yasakların bilinçsizleştirmelerin neden yapildiğını bu kitabı okuduğunuzda daha iyi anlayacaksınız.

    #Evlilik sonrası olmazsa olmaz durumuna sokulan, yetiştirme konusunun neredeyse hiç önemsemedigi, bilinçsizce dünyaya getirilen, tacize tecavüze hatta enseste maruz kalan çocukların had safhaya ulaştığı, içler acısı durumda olduğumuz ülkemde bu kitabı anne babaların da okuması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, sağlıklı bireylerin yetişmesi için bilinçli anne babalara ihtiyaç var.
  • Cinselliğe düşman ahlak eğitimi; çocuklar ve gençler kendi doğal cinselliklerinden haz duymasın ve cinsel gerilimlerini hiçbir zaman gideremesinler diye onların ta içine kök salmaktadır. O zaman ortaya isteri çıkıyor; cinsellikte aşırı düşkünlüğe, suça neden oluyor. "Çocuklar ayartılıyor ve öldürülüyor."
  • Sağlığı yerinde, cinsel olgunluğa ve doyuma varmış, iyi yetişmiş bir kimsenin çocukları ayarttığı görülmüş şey midir?
    Cinsel yaşamın kendi kendini düzenlemesinin temel koşulu, kapitalist düzen içinde yerine getirilebilir mi? Hayır, çünkü kapitalizmin cinsel eğitimi, cinsel doyum yeteneğini sistemli bir biçimde yıkıyor; kapitalist çalışma süreci, ölçüsüz sömürü ve cehennemi çalışma temposu bedensel gücü tüketiyor.
  • Kapitalist bir ülke, kendi mallarını satmak ve kapitale serbestçe dolaşım olanağı bulmak için başka bir ülke ile çatışır. Savaş yapmak için savaş kurbanlarına gereksinme vardır. İşçi anaların güçlük ve yoksulluk içinde dünyaya getirdiği milyonlarca çocuk, gerekirse daha sonra "Şeref Meydanında" tavşanlar gibi ölür. İşte bütün bu nedenlerden ötürü, birçok kapitalist ülke, kurtaji kesinlikle yasaklayan yasalar çıkarırlar.
  • Kürtaj, birçok kapitalist ülkede yasaklanmıştır ve şiddetli cezaları vardır. Ayrıca, ananın yoksulluğu ya da hastalığı hiç hesaba katılmamaktadır.
    Neden?
    Kapitalist ekonomi düzeni, işgücünden başka bir şeyi olmayan çoğunluğu sömürme üzerine kurulmuştur.
    Eğer kapitalistin hizmetinde çalışacak durumda daha çok işçi bulunursa, başka bir deyişle, düzenli iş arayan işsizler olursa; kapitalist çalışan işçilerin ücretini kolayca düşürebilir.
    Bu nedenle nüfus artışına büyük oranda ilgi duyarlar.