• 343 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Beş kitabevi tarafından reddedildiğinde, Yann Martel kitabının dünya çapında bir çok ödül alacağını, 10 milyondan fazla satış rakamına ulaşacağını tahmin edebiliyor muydu acaba. En azından, kitabının bire bir uyarlaması bir film yapılacağını ve bu filmin 2013 Oscar ödüllerinde en çok ödül alan film olarak seçileceğini hiç düşünmemiş olabileceğini söyleyebiliriz.

    Yann Martel, risk aldı ve orijinal olanı yapma cesaretini gösterdi. Kimseye benzemedi. İlk kez 2001 yılında basılan kitabı okuyan herkesin yorumlarında geçen bir ifade idi. "Orijinal!" 

    BUNDAN SONRASI SPOILER

    Pi'nin Yaşam Öyküsü, Hindistan/Pondicherry'den Kanada'ya ailesi ile birlikte taşınan bir gencin hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Yazar, belki de kendisi gibi bir baş karakter oluşturdu: Piscine Molitor. Başkalarının doğrularının peşinden gitmeyen, ancak kendi doğrularını arayan bir karakter. İsmini yeni okulunda "Pi" olarak herkese kabul ettirmeyi başarır Piscine. Ancak, bu ismin bildiğimiz Pi sayısı (3,14) ile bir ilgisi yok. (Yoksa var mı?)

    Kitapta en dikkat çekici noktalardan bir tanesi, Pi'nin Hindu ailesinden ayrı bir şekilde, kendi dinini kendi başına seçmek istemesidir. Hindu olarak büyütülen Pi, kendi kararı ile, ancak toplumsal ve ailevi tepkileri de göğüsleyerek, İslamiyet ve Hıristiyanlığı öğrenir, onların gerekliliklerini de yerine getirmeye başlar. Tek istediği, Tanrı'ya bir şekilde sevgisini göstermektir, en doğru şekli kendi yöntemleri ile arar doğruyu.

    Ailesi, Kanada'ya taşınmaya karar verdiğinde, gemi okyanus ortasında, Pi'nin babasının sirk hayvanları ile birlikte batar ve Pi, bir şekilde bir orangutan, bir sırtlan, bir zebra (yaralı) ve bir kaplan ile birlikte kendisini küçük bir botta bulur. Okyanus ortasında, yaşam mücadelesi işte tam bu noktada başlar. Sırtlan önce zebrayı, sonra da orangutanı öldürür. Nihayet kaplan sırtlanı öldürür ve Pi ile baş başa kalır.

    İnsanın yaşama mücadelesinin resmedildiği hikayede, kitabın ilk sayfalarında geçen şu ifade, kitabın tamamında kendisini hissettiriyordu: "Ölüm, yaşama âşıktır. Elinde bulundurabileceği her şeyi almak isteyen, kıskanç ve sahiplenici bir aşk..."

    Son derece vahşi bir kaplan ile aynı botta kalan Pi, vazgeçip geçmeme konusunda sık sık tereddütler yaşar. Umut ışığının herhangi bir zaman görünüp görünmeyeceğini dahi bilmeden, imkânsızlıklar içerisinde yaşama tutunur ve şartlandırma tekniği ile kaplanı eğitmeye başlar. Koskoca vahşi kaplanı evcilleştirir. Eline kaplanı öldürme imkânı geçmesine rağmen, onu öldürmez ve yaşama birlikte tutunma kararına varır. Bu noktada, kaplan ile arasında bir arkadaşlık ilişkisi oluşur. En azından durum, Pi için öyledir.

    Ne var ki bu arkadaşlık ilişkisinin, her ikisi de Meksika kıyılarına vardıklarında, Pi'nin artık Richard Parker olarak adlandırdığı kaplanın arkasına bile bakmadan uzaklaştığında, kaplan için geçerli olmadığını, Pi artık anlamıştır.

    Kitabın en etkileyici kısımlarından bir tanesi de, kitabın sonunda, Japon sigorta şirketinin geminin nasıl battığına ilişkin Pi ile yaptıkları röportaj. İlk başta, Pi, romanda bize anlatıldığı şekilde başından geçenleri sigorta şirketi yetkililerine anlatır. Ancak inanmazlar. Sonrasında Pi, ikinci bir hikâye anlatır. İçinizde kitabı baştan sona tekrar okumak isteği uyandıracak bir hikâye...

    Romanı çekici kılan özelliklerden bir tanesi, detayların akıllıca ve eğlenceli bir şekilde aktarılıyor oluşu. Richard Parker'in, bir kaç edebi eserde, gemi kazalarında hayatını kaybeden kişilerden birisi olması... Kitabın hemen başında, doğada çita gibi hızlı ve güçlü hayvanların mı, yoksa sloth (yaprak yiyen) gibi yavaş hayvanların mı hayatta kalma ihtimalinin daha yüksek olduğu üzerine felsefi tartışmalar...

    Pi'nin Yaşam Öyküsü, derinliklerinde zenginlikler bulacağınız bir roman. Her bir sayfasında, başka bir soru işareti. Okuduğunuz zaman, sormaktan kendinizi alamayacaksınız: Deniz suyunda muz batar mı?
  • 175 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    "49 Numaralı Parçanın Nidası, dönemindeki her kitabı gölgede bırakacak kadar güçlü."
    Harold Bloom (ABD'li Eleştirmen)

    "Bir virtüözün eseri... Kitabın girift sembolizmi, Joyce'un Ulysses'te yaptığına çok yakın."
    Chicago Tribune Gazetesi

    Bu incelemeye neden arka kapakta yazan, -temel amacı kitaba ilgi çekip satışı artırmak olan- ifadelerle başladım? Çünkü bu cümleler her ne kadar satışı artırmak için parlak ifadeler olarak görülse de kitabı açıklamak için son derece yetersiz. Bu roman, gördüğünüz ifadelerin de çok üzerinde. Ne demek mi istiyorum hadi başlayalım.

    Thomas Pynchon, şu an 82 yaşında olan, kitapları ülkesinde yayınlandığı dönemden itibaren ciddi sansasyon yaratmış olsa da kendisine dair ne doğru düzgün bir bilgi, ne de birkaç karenin haricinden fotoğraf mevcut. Kendisi bir münzevi, kitaplarında yarattığı paranoya gizemin ve girift anlatımın adeta vücut bulmuş hali. Amerikan medyası gibi her şeye çok meraklı, böyle gizemli bir adamı ne olursa olsun bulabilecek bir yapı bile kendisine dair yeterince bilgi edinememiş durumda. Bu kısmı bir cebimize koyalım öncelikle.

    Kitabımızın konusuna gelince, bir yıldır evli olduğu kocası Mucho Maas'la birlikte yaşayan Oedipa bir gün, eski sevgilisi Pierce Inverarity'nin öldüğünü ve vasiyetnamesinde mirasının vasisi olarak Oedipa'yı atadığını belirten bir mektup alır. Oedipa'da Pierce'ın vasiyetini yerine getirmek üzere mirasın olduğu San Narciso kasabasına doğru yola çıkar.

    Romanı bu başlangıçla anlattığımızda yalnızca ilgi çekici ve farklı bir konusu olan bir esermiş gibi görülebilir ama tam olarak böyle değil. Daha önce hiçbir kitapta denk gelemeyeceğiniz kadar girift bir anlatım sahip, yoğun bir sembolizm içeren, sayfalar boyunca nerenin gerçek nerenin hayal olduğu bilinemeyen, anlatılanın tamamının bir sanrıdan, bilinçaltının yarattığı bir paranoyadan ibaret olabileceğini roman boyunca okura düşündüren beyin yaktırıcı, son derece garip bir post-modern eser.

    Peki kitap farklı anlatımıyla tarzıyla aslında neyi anlatmak ister ve nerelere atıfta bulunur? Roman boyunca insanlık tarihi içerisinde yer alan birçok savaşa, insanlık dışı muamelere ve ölümlere yapılan atıflara tanık oluruz. Bunun haricinde Amerikan Rüyasının boşluğuna, romanda Yoyodyne firmasıyla sembolize edilen devasa teknoloji şirketlerinin yarattığı karmaşa ve sömürücülüğe, kitle iletişim araçlarının yarattığı iletişimsizliğe, teknolojiyle yaratılan dijitalleşmiş -doğallığını yitirmiş- kakafonik müziğe, aldatma, ilgisizlik ve karmaşayla bezenmiş kadın-erkek ilişkilerine ve bu karmaşanın içerisinde alkole ya da LSD, marihuana gibi uyuşturucuya sığınan insanlara rastlanır.

    Fakat tüm bu bahsettiklerim, açık açık okurun gözüne sokulur şekilde değilde yoğun bir sembolizm ve kapalı anlatım içerisinde, bitmek bilmeyen bir paranoya, mistik ögeler ve temposu ara ara yavaşlasa da sürekli tetik üstünde bir kurguyla süslenmiştir.

    Birazda romandaki karakterler ve onların üzerinden -tahminimce- yapılan atıflara değinmek istiyorum.

    Wendell "Mucho" Maas: Oedipa'nın diskjokey eşi. Geçmişindeki bir olayla ilgili anlamsız rüyalar gören, otomobiller ve dijital müzik arasında sıkışmış ve en sonunda kendini LSD esaretinde bulan garip bir kişilik. Mucho, İspanyolca "çok" anlamına gelen bir kelimeyken, Maas genellikle Hollandalılarda görülen bir soyad olup Wendell ise ABD'de yaygın bir isimdir. Bu ad, soyad ve lakap kombinasyonuyla yazarın Amerika'daki karmaşık yapıya atıfta bulunduğunu düşünüyorum.

    Oedipa Maas: Romanımızın ana karakteri. Psikolojik rahatsızlıkları olan sıradan bir kadın. Pierce'ın vasiyeti hayatını bir anda değiştiriyor. İsmi mitolojideki Laios'un oğlu Oedipus'a benzemekte. Freud'un psikolojide meşhur Oedipus ve Elektra kompleksi kuramlarının oğul kısmının kaynağı olan isim. Kitapta çocukluğa ya da aile kavramına dair bir bilgi yer almasa da özellikle roman boyunca Oedipa ve etrafındaki erkekler olarak bir kurgu mevcuttur. Bütün bunlara rağmen Oedipa yalnız bir kadındır.

    Dr. Hilarius: Alman asıllı Oedipa'nın psikiyatristi. Zamanında Hitler'in kamplarında psikolojik deneyler yapan bir zalim doktor. Soyadı İngilizcede Hilarious yani "Neşeli" anlamına gelen ve sonunda paranoya içerisinde deliren bir adam.

    San Narciso: Kitapta Kaliforniya yakınlarında bir kasaba, neredeyse tüm projelerde, her şeyde Pierce'ın ortaklığının olduğu bir yer. Gerçekteyse bir Orta Amerika ülkesi olan Belize'de küçük bir köy. Adı Saint Narcissus'a dayanıyor. Narcissus ise mitolojide kendine aşık olan adam, bildiğimiz Narsist kelimesinin kaynağı. Buradan hem Pierce'ın zenginliği ve neredeyse tüm büyük projelerde parmağının olması vesilesiyle Amerikan Rüyasına bir gönderme olduğunu düşünüyorum.

    Kitapta Cengiz Kohen gibi birçok karmaşık isme sahip ve üzerinden çıkarım yapılacak karakterler bulunmakta birlikte sizi Oedipa'nın paranoyasına ve yalnızlığına bırakıyorum.

    "Benden alıyorlar," dedi işitilmesi güç bir sesle -çok yüksek bir pencerenin yukarı uçuşarak kendini boşlukta bulan perdesi gibi hissediyordu -"teker teker bütün adamlarımı benden söküp alıyorlar. Peşine İsrailliler düşen deli doktorum kafayı yedi; LSD bağımlısı olan kocam kendi içindeki gösterişli şekerleme evindeki odaların, o sonsuz odaların, gitgide daha da kuytularına çekilip bir çocuk gibi el yordamıyla aranıyor ve geçip gitmiş olan, sonsuz uzaklaştıkça uzaklaşıyor; evlilik dışı tek sevgilim ahlaksız bir on beşliyle evlenmek için kaçtı; beni Trystero'ya götürecek en iyi rehberim canına kıydı. Neredeyim ben?" - Sayfa 143

    Son olarak, incelemenin ilk başında yer alan Harold Bloom ve Chicago Tribune Gazetesinin kitapla ilgili yorumları hakkında bir şeyler demek istiyorum.

    Yazarın 1966 yılında yazdığı bu ikinci romanı, kullandığı yoğun sembolizm, yaptığı birçok atıf, son derece farklı karakterler ve kurgusuyla dönemine göre çok özel bir eser. Hatta aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçmesine rağmen bugün için bile çok ama çok özel bir roman tıpkı Ulysses gibi.

    Kullanılan sembolizm Ulysses'te yapılanın da ötesinde, Joyce'un Finnegan Uyanması kitabındaki kripto anlatıma çok daha yakın. Bence bu iki kitabın arasında kalan bir anlatım şekline ve içeriğe sahip son derece özel bir eser. Ulysses'in post-modern görmüş hali de diyebiliriz bir bakıma. Joyce kadar farklı anlatım biçimleri denemese de yazar, bolca kullandığı leitmotifler (benim en çok gözüme çarpan paranoyaydı), hayalle gerçeğin sürekli birbirine karıştığı özel kurgusu ve 175 sayfaya sıkışmış ama en az 600-700 sayfalık bir kitabın içeriğine sahip yoğun kurgusuyla son derece farklı ve özel bir eser. Eminim James Joyce bu kitapları okusa, varisim deyip Thomas Pynchon'ı kucaklardı. Hatta bence 1960'lı yıllardan beri Joyce'un kemikleri mezarında bildiği tüm dansları ediyordur.

    En son olarak kitabına kısalığını ve konunun ilginçliğine aldanır da okursanız kitabı yarım bırakan okur grubunun bir üyesi olursunuz. Bu kitap dingin ve sakin bir kafayla, yavaşça, içeriğini anlamaya uğraşmayarak, yapılan atıflara takılı kalmayarak yani tadına vararak okunması gereken özel bir roman. Keşke yazarın diğer romanları çevrilse de bizde post-modern edebiyatın en önemli yazarlarından birini daha fazla okuyabilsek. James Joyce okumalarından sonra çıta daha da yukarı çıkar mı diye düşünürken, bu kitapla benim için arşı alaya çıktı; daha da çıkacak mı bir gün bilemiyorum. Şunu da belirteyim, kitap goodreads en zor okunan kitaplar listesinde de kırkıncı sırada: https://www.goodreads.com/...ost_Difficult_Novels
  • Puşkin'i bilmeyenin bana şarap ısmarlamaya hakkı yoktur.
    Aziz Nesin
    Sayfa 164 - Tekin Yayınları
  • 275 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Gogol okumaya fırsatım pek olmamıştı. Kaçırdığım iyi şeylerden biri olmuş. İlk başlarda kitapla iletişim kurmakta pek zorlandım. Fakat sonra elimden bırakamadım. Bunda benim 18.-19.yy Avrupa insanına duyduğum ilginin de etkisi olabilir. O dönem insanlarını ve yaşayışlarını gözümde canlandırmaktan inanılmaz keyif alıyorum. Gogol (ve bu kitap) bu konuda çok başarılıydı. Siz de o dönem dünyasını seviyorsanız keyifle okuyabilirsiniz.
    Genç yaşta vefat eden komşu kızının tüm kitapları bana verilmişti. Ve hayatımın dönüm noktası oldu bu olay. Orta okul sonlarındaydım ve bu miras etkisi ile okumaya merak saldım. Varlıklı bir aileydi ve kitapların çoğunluğu eşsiz, klasik Rus edebiyatı idi.
    Bir insanın ilk okuma deneyimi Rus edebiyatı olunca çıta da çok yüksek oluyor haliyle. O yüzden sonraki okumalarımda hep bu çıta kıstas oldu ve pek çok kitap bu yüzden benim nazarımda sınıfta kaldı. Özellikle yerli yazarların gerekli gereksiz betimlemeleri beni öldürdüğünden yerli yazar okurken aşırı seçici davranmak zorunda kalıyorum. Betimlemenin nasıl olması gerektiği konusunda Gogol çok başarılıydı. İki küçük örnek;
    "Karşı kıyıda bir ateş yanıyormuş; her an sönecek gibi oluyor, sonra Kazak pençesinde Leh asilzadesi misali titreyen suda yansıyormuş."
    "...Toprağı bol olsun, dedemin iştahı yerindeydi; bu yüzden de konuşmayı bir kenara bırakıp içinde doğranmış yağ bulunan çanağıyla domuz jambonu önüne çekmiş ve köylünün saman kaldırdığı yabadan biraz küçük olan çatalı almış, çatalla okkalı..."
    Hikayelere gelince, bolca naif hikaye ile karşılaşacaksınız. Başka bir milletin gözünden dünya görüşü (Rus-Türk ve Leh düşmanlara bakış açıları), ortodoks inanca sağlam bağlılıkları, açıklayamadıkları pek çok olayı şeytanın parmağı oluşu ile açıklayabildikleri hoş halk hikayeleri bunlar.
    Ben sevdim. Öneririm.
    Kitapla kalın.
  • 128 syf.
    Küçüklüğümden beri Küçük Prens 'i kaç kez okudum bilmem. Hani şu minicik gezegeninde günbatımlarını izleyen, çok sevdiği gülünden ayrılarak dünyamıza gelen arkadaşımız. Fazlasıyla dürüst, nahif, duygusal olduğu için de bu dünyadan biri olamazdı zaten. Herkesçe çok sevildi küçük arkadaşımız. Kitabı milyonlarca kez basıldı, milyonlarca hayran kazandı. Benim de onlardan biri olduğumu söylememe gerek yok sanırım.

    Kitabın sonunu ise hep merak etmişimdir. Acaba Küçük Prens'e ne oldu? Gezegenine dönebildi mi ya da tekrar dünyamıza uğradı mı? İşte bu kitap, bu sorulara cevap arıyor.

    Genç Prens'in Dönüşü'nü ilk duyduğumda çok sevindim. Sonuçta tekrar Küçük Prens'e kavuşacaktım, üstelik sorularım yanıtlarını bulacaktı. Ancak çok sevilen bir kitap baz alınarak yazılan birçok kitap, okuyucuda maalesef hayal kırıklığı yaratmaktan öteye gidemiyor. Aynı durumu yaşamak istemediğimden bu kitaba başlamayı sürekli erteledim, sonuçta yazar dünya çapında çokça sevilen ve beğenilen bir kitaba devam kitabı yazarak büyük bir işe girişmişti. Açıkçası Küçük Prens'i bu kadar sevmiş biri olarak kafamda bir dolu "acaba" sorularıyla başladım okumaya.

    Patagonya'da arabasıyla yolculuk eden birinin, yol kenarında Genç Prens'le karşılaşması ve beraber yolculuk etmesiyle başlıyoruz kitaba. Bu yolculuk sırasında ise yazar, Genç Prens'e ve bize hayata dair öğütlerde bulunuyor. Yalnız kişisel gelişim kitaplarıyla arası pek iyi olmayan biri olarak bu kitapta ben, söylemek ve yapmak arasındaki farkı kitaptan çıkarabildiğimi gözlemledim. Bu nedenle diğer kitaplardan ayrı bir yerde durduğunu söyleyebilirim. Küçük Prens'te olduğu gibi bu kitapta da güzel çizimler var ve hikayeye hoş bir şekilde eşlik ediyor.

    Sonuç olarak Küçük Prens'i okuyanlar ve onu özleyenler bu kitaba gönül rahatlığıyla başlayabilirler. Tabii ki Küçük Prens'i aşmasını beklemiyoruz, zira çıta çok yüksek ancak güzel bir devam kitabı olmuş. Herkese keyifli okumalar dilerim..
  • Aksine yiğitlik, atılganlık ve itinası aklın gerektirdiği şekilde gerçekleşen, sıkıntılı işlere girişmekten sevap işlemeye dönmeyi, nefis cevherini yüksek şecaat süsüyle bezemeyi ve Yüce Allah katında zatının mutluluk mertebesini yükseltmeyi amaç edinen kimsede bulunur. Her ne kadar aslan, kaplan, çita, timsah ve diğer yırtıcıların fiili gibi, yiğit fiiline benzese de yiğitlik fiili kapsamına girmez.

    Zira beden kuvvetinin üstünlüğüne güvenerek ileri atılır. Atılganlığı tamamen doğaldır; doğruluk düşüncesinin gereği ve fazilet kazanmaya yönelik değildir. Yine genellikle galip geldiği, alette kendisine denklik ve mukavemeti olmayan hayvanla dövüşür ve onlar üzerinde üstünlük kurar. Mesela, tam silahlı ve bedenen güçlü bir kimsenin zayıf cüsseli, silahsız ve çıplak biriyle dövüşüp onun üzerinde üstünlük kurmak istemesi yiğitlik şartı ve fazilet adabıyla bağdaşmaz.

    Öyleyse gerçek yiğit, şecaat fiilleri kendisinden doğru fikrin gereği olarak çıkan, yiğitlik vasfına sahip olmayı alçak dünyevi isteklere ulaşmak için değil, aksine ruh cevherine yiğitlik erdemini kazandırmak ve ondan korkaklık ve tehlikelere atılma reziletlerini uzaklaştırmak için isteyen kimsedir.