Denizler aştım, ardımda denizler bıraktım, ırmakların kaynaklarına ulaşmaya çalıştım ya da ormanlara daldım ve görmediğim kentlere yöneldim hep. Kadınlarla yatıp kalktım, heriflere dalaştım. Asla geri dönemedim. plağın geri dönememesi gibi. Bütün bunlar beni nereye götürüyordu? Bu ana, müzikle uğuldayan aydınlık yuvarlağın içindeki bu banka.
Herhalde doğmadan önce çok kötülük ettik, ya da öldükten sonra çok büyük bir mutluluk tadacağız ki, Tanrı bu yaşamın kefaretinin tüm işkencelerle, tüm acılarla ödenmesine izin verebiliyor.
...bizler, rastlantının yaratıkları, acayip istekler, akla sığmaz aşklar duyarız. Bazen bir şey için veririz kendimizi, bazen başka bir şey için. Bizden hiçbir şey koparamadan varını yoğunu batırabilecek insanlar vardır, kimileri de bir demet çiçekle elde ediverir bizi. Gönlümüzün hevesleri vardır; tek eğlencesi, tek bağışlayıcı nedenidir bu. Yemin ederim, hiçbir erkeğe bu kadar çabuk vermemiştim kendimi; neden? Kan tükürdüğümü görünce elimi tuttun da ondan, ağladın da ondan, bana acımak isteyen tek yaratıktın da ondan.
Gözlerini belleğime kazıdım, elini elime aldım. Birbirine dokunan ellerimizin yarattığı duygu tuhaf, apansızdı. Bedenimi uzak ve derin bir hazla, anımsayabildiğim zamandan, bilincimin erişebildiği zamandan bile daha gerilere uzanan bir hazla titreten bir duyguydu bu. Bir yerlerimde hissedebiliyordum onu, varlığımın ben doğduğum zaman doğan, ama ben büyürken büyümeyen bir parçası gibi, bir zamanlar bildiğim, ama doğarken geride bıraktığım bir parçası gibi... Olabilecek, gene de hiç yaşanmamış her şeyin belli belirsiz bilinci gibi...