• 7.12.18/02.59


    Oturuyorum. Eski bir orta sehpanın çevresine dizilmiş koltuklar, yerdeki eski halı ve karşı duvara sabitlenmiş televizyonun dışında mobilyası bulunmayan, neredeyse çıplak bir odadayım. Gözlerim, ne zaman baksam farklı bir şeylerden bahsediyor olan ekranda. Herhangi belirli bir şey görüyor olup olmadığımdan emin değilim, birbirine karışmış renkler ve boğuk sesler var yalnızca algıladıklarımda. Olabilecek en normal akşamlardan birini yaşıyor olmam gerektiği düşüncesi geçiyor zihnimden, bir saniyenin hatta belki salisenin bilmem kaçta kaçı kadar kısa bir zaman diliminde. Gözlerim devinimlerini sürdürüyorlar; sıvasız, soluk sarı renkteki duvarlar, sağa sola çarpa çarpa kenarları aşınmış olan sehpa, çıplak beton zeminin tek süsü olan ince kilim ve sıkça oturulan yerleri hafifçe çökmüş olan koltuklar giriyor sırasıyla görüş açıma. Tüm bunlar, bu 'şeyler' birer nesne olmanın ötesinde bir anlam ifade etmiyorlar benim için. Sadece varlar. O kadar. Mekândan da zamandan da kopuk durumdayım aslında, elimde geçmişimi gömdüğüm minik bir kutu var. Kollarını parmak boğumlarıma kadar çektiğim siyah hırkaya sarınıyorum iyice. Aralık soğuğu yalnızca bugünden gelmiyor.

    Yüreğimde eski bir hikâyeden kalma, artık hissedilemeyen fakat unutulmamış duygular var. Gözlerimi kapatıyorum. Sonbaharla ilgili şeyler oynuyor göz kapaklarımın ardındaki sinemada. Tam olarak ne olduklarını bildiğimden emin değilim, sadece sonbahar var işte. Yavaş yavaş güze dönen mevsimin son günlerinin; pastırma yazlarının tadını çıkarmak için bahçede geçirilen çocuk saatlerim belki..
    Gözlerimi açıyor, oturuşumu değiştirip dizlerimi kendime çekiyorum. Kutu koltuğa bırakılıyor, şimdi parmaklarının arasında küçük bir kağıt parçası var yalnızca; üzerinde yazısını ne zaman görse kendine söylenen birinin eğik ve karakteristik el yazısıyla yazılmış birkaç satır..

    "Karahindiba mutluluğu simgeler derler. Havada uçuştuğunu gördüğümüz tohumları da mutluluğu taşıyor olmalı.
    Peki sen, sen nasıl hissediyorsun?"

    Karahindiba tohumları bana gitmeyi, yolculuğu, yüreğime dolacak olan o serüven hissini, özgürlüğü ve yegâne kurtuluşu -ölümü- anımsatıyor. Bir kopabilsem köklerimden, belki cansız kalacağım fakat özgür de olacağım. Özgürlük ne ki? Tüm bunlar -macera yaşamak isteği, serüven hissi ve özgürlük çabası falan filan- ne için? "Ölünecek tek bir gün için bunca zaman yaşamak niye?" diye soruyordu birileri, belki bir kitabın yazarı belki şurada burada gördüğüm biri. Ölemediğimiz için mi nefes almayı sürdürüyoruz sahiden?

    Çenem dizlerime yaslı, gözlerim "nasıl"ın kıvrık s'sine odaklı. Bu minik harf bir sürü şey söylüyor sanki, bir yığın gevezelik. Fakat gözlerimi ondan ayıramıyorum yine de. Diğerleri de en az onun kadar konuşkan ama sanki.. sanki hesap soruyor bana o "nasıl". Verecek cevabım var mı? Harfin kıvrılan boynunu kırmak istiyorum.
    Odanın geri kalanı bulanık.

    Üşüyorum, daha sıkı sarınıyorum kendime.
    Niçin olaylar yaşandıkları anlarla kalmıyor? Hiç yaşanmamış yıllara bile damgalarını vuruyorlar. Günler beraberlerinde geçmişleri de getiriyorlar.
    Aralık güzel bir ay değil.

    Sarılan insanlar ve hıçkıra hıçkıra ağlanan bir koridor geliyor gözümün önüne. Hattın öteki ucunda, kilometrelerce uzakta bir yerde çaresizliğinden sigara üstüne sigara yakan bir adam var. Limanlar da, şehirler de kadınlar da terk edilmek, yalnız bırakılmak için herhâlde. Güneşin batışı doğuşundan daha güzel, yürek canı acırken hissettiriyor varlığını. Yürekler acıdan korkmamalı diyordu bir kitapta birileri; acının düşüncesi kendisinden daha tehlikelidir diye. Oysa biliyor mu ki, yürekler de ölür?

    Verdiğim nefesle beraber hareketlenen kağıt çekiyor yeniden dikkatimi kendi üzerine. Mutluluk bedellerden ibaret değil mi ki diye düşünüyorum. Bedeller; acılar ve sorunlar. Belki daha fazlası ama asla azı değil. Mutlu muyum, bilmiyorum. Mutlu olmak istediğimden de emin değilim zaten. Sadece.. karahindibaları seviyorum galiba; hüznün öteki yüzüdür mutluluklar.

    Ansızın aklıma karahindibaların hangi mevsimde tohum döktükleri sorusu geliyor. Bilmediğimi fark ediyorum. Sarı çiçekli zamanları var, baharın ilk günleri. İnce duvarlı kamışları izler bırakıyor hatıralarımdaki çocuğun ellerinde; küçük, kahverengimsi daireler. Beyaz zamanları var, tohumlarında mutluluk taşıdıkları zamanları ama ne zaman? Yazdan bozma güz günleri olabilir mi? Mümkün değil. Ama olmalı. Karahindibaları çocuklar dışında dağıtan neden bir sonbahar rüzgârı değil de yaz meltemi diye ağlayacağım neredeyse. Neden sonbaharda -Kasım bile olur- kopup, Aralık'ta ölmüyorlar? Aklıma Veronika geliyor. Adı sanı bilinmeyen bir ülkenin vatandaşı olduğu için intihar etmek mi daha absürt yoksa karahindibalar neden yazın gidiyorlar diye kafaya sıkmak mı diye sorsam insanların verecekleri yanıtları tahmin edebiliyorum. Fakat bilmiyorlar, sonbaharda yaşamadıktan sonra tüm mutluluğunu tohumuna toplayıp gitmenin ne anlamı kalır ki? Aralık kapıda. Kış gelecek. Ölecek.

    Gözlerimi kapatıyorum bir kez daha. İçerisinde bulunduğum odayı bu kez zihnimde canlandırmak istiyorum fakat olmuyor. Zihnim de bulanık. Bilincim yavaş yavaş kayıyor. Ölmek üzereyken ölümünü yazmaya çalışan adamı hatırlıyorum. -İsimler nerede?- Karahindibaların hangi mevsimde uçup gittikleriyle o kadar meşgulüm ki adını hatırlayamıyorum.
    Birileri okyanusları benim için sakinleştiriyor.
    Uyku isteğine karışan mide bulantılarına direnmek için yüzümü bastırıyorum iyice dizlerime.
    Her yolculukta olur böyle şeyler.


    /Vega'nın ilhamıyla.
  • BİRİNİN HAYATINDA BİR FARK OLUŞTURMAYA ÇALIŞIN

    Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış
    ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Bayan Mediha onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x ) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük? F? (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.

    Bayan Mediha nın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.

    Mustafa nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

    Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli?

    İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

    Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evde ki yaşamı mücadele içinde geçiyor.?

    Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

    Mustafa nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evde ki yaşamı yakında onu etkileyecek.

    Mustafa nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

    "Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok
    fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.

    Bunları okuyunca, Bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı.

    Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri
    getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa nın hediyesini alıncaya
    kadar bu böyle devam etti.

    Mustafa nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı
    ile beceriksizce sarılmıştı.

    Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı.

    Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.

    Çocuklar gittikten sonra, Bayan Mediha en az bir saat ağladı. O günden
    sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları
    eğitmeye başladı. Bayan Mediha, Mustafa ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik
    ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta
    ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini
    söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.

    Bir sene sonra, Bayan Mediha kapısının altında Mustafa dan bir not buldu,
    ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.

    Altı yıl sonra Mustafa dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında
    üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.

    Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını,
    sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile
    mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan Mediha nın tüm
    yaşamında ki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı. Sonra dört yıl
    daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan
    sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala
    karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi
    ismi biraz daha uzundu.

    Mektup söyle imzalanmıştı,

    Prof. Dr. Mustafa Yılmaz ( Tıp Doktoru)

    Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var.

    Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının
    birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Bayan
    Mediha nın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.

    Şüphesiz Bayan Mediha bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu?

    Taşları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Mustafa nın annesinin süründüğü parfümden sürdü.

    Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Mediha nın kulağına şöyle fısıldadı,

    "Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim.

    Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim"

    Bayan Mediha, gözlerinde yaslarla fısıldadı, söyle dedi,

    Mustafa, yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana
    öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum"
  • ayrılık diye bir şey yok. 
    bu bizim yalanımız. 
    sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var. 
    şimdi neredesin? ne yapıyorsun?

    güneş çoktan doğdu. 
    uyanmış olmalısın. 
    saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi? 
    öyleyse ayrılmadık. 
    sadece özlemliyiz ve bekliyoruz.

    zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum. 
    önce beklemekten. 
    ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan. 
    ikisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.

    bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar, 
    sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini… 
    zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını, 
    kanunlara saygı göstermesini, 
    insanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar.

    ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun. 
    ya o? ya o? 
    insanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat, 
    çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor, 
    saadet bekliyor yaşamaktan.

    zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık. 
    aradıklarının çoğunu bulamamış, 
    beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak 
    göçüp gidiyor bu dünyadan.

    işte yaşamak maceramız bu. 
    yaşarken beklemek, beklerken yaşamak 
    ve yaşayıp beklerken ölmek!

    özleme bir diyeceğim yok. 
    o kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası. 
    o nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı. 
    o tek güzel yönü bekleyişlerimizin.

    insanlığımız özleyişlerimizle alımlı, 
    yaşantımız özlemlerle güzel. 
    özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin. 
    bir kokusu var bütün çiçeklere değişmem. 
    bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz.

    verdiğin bütün acılara dayanıyorsam; 
    seni özlediğim içindir. 
    beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni; 
    seni özlediğim içindir. 
    yaşıyorsam; içimde umut varsa, 
    yine seni özlediğim içindir.

    seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!
  • "Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!"
    "If i dont miss you this much; i couldnt love you this much!"
    ----------------------------------------------------------------------------
    Ayrılık diye bir şey yok.
    Bu bizim yalanımız.
    Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var.
    Şimdi neredesin? Ne yapıyorsun?
    Güneş çoktan doğdu.
    Uyanmış olmalısın.
    Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi?
    Öyleyse ayrılmadık.
    Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz.
    Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum.
    Önce beklemekten.
    Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan.
    İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.
    Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar,
    Sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini...
    Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını,
    Kanunlara saygı göstermesini,
    İnsanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar.
    Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun.
    Ya o? Ya o?
    İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat,
    Çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor,
    Saadet bekliyor yaşamaktan.
    Zaman ilerliyor, bir Gün o da ölümü bekliyor artık.
    Aradıklarının çoğunu bulamamış,
    Beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak
    Göçüp gidiyor bu dünyadan.
    İşte yaşamak maceramız bu.
    Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak
    Ve yaşayıp beklerken ölmek!
    Özleme bir diyeceğim yok.
    O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası.
    O nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı.
    O tek güzel yönü bekleyişlerimizin.
    İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı,
    Yaşantımız özlemlerle güzel.
    Özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin.
    Bir kokusu var bütün çiçeklere değişmem.
    Bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz.
    Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam;
    Seni özlediğim içindir.
    Beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni;
    Seni özlediğim içindir.
    Yaşıyorsam; içimde umut varsa,
    Yine seni özlediğim içindir.
    Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!
  • Av ile avcı arasındaki dialog kafaları karıştırır cinstendi. Beyninin işleyiş tarzının öğrenilmesi
    amaçlı, kötü çocuğa yöneltilen soru, işin hiçte kolay olmayacağının ilk sinyallerini verir
    gibiydi.
    ----En çok neye ya da nelere sahip olmak isterdiniz?
    Bir psikiyatrin sorabileceği rutin ancak sorulması en gerekli soruydu. Şiddete dönük
    eylemlerde çok çabuk uyarılabilen ve şiddet uygulamaya meyilli bir ruh halinin var olduğu
    düşünülen kişinin ve artık bir çoğunluk olarak hayatımıza giren o nun gibilerin ; tahrip
    etmeye, öldürmeye, yok etmeye ve katletmeye yani kısaca olayların gerçekleştiği tarihsel
    dönem açısından kaos oluşturmaya onları iten sebeblerin anlaşılır olması sağlanacaktı.
    Soruya hemen cevap vermedi. Roman ve hikayelerde anlatatıldığı gibi de dalıp
    gitmedi… Gözlerinde hiç buğu oluşmadı, bakışları ne bir sonsuzluğa doğru uzandı ne de
    ışığın halende ulaşmadığı, bilimin söylediği evrenin bilinmez boşluklarına. Aksine karşıdaki
    insanı çileden çıkaracak kadar sakin, az sonra söyleyecekleriyle de ‘’bu adamdan bir tane
    daha daha yok dedirtecek kadar farklı biriydi.
    --- İstediklerimi değil istemediklerimi anlatırsam, böylece daha fazla yardımcı
    olabilirim.
    Psikiyatr, göz kapaklarıyla olurunu ifade etti.
    ---- O halde başlayalım, diyerek konuşmasına devam etti:
    ---- Ben sonsuza kadar yaşamayı istemezdim nitekim öyle de olacak. Olur ya bir gün
    ölümsüzlük iksirini bulursam, en nefret ettiğim insanlara içireceğim. Onlara verilebilecek en
    büyük ceza, sonsuza kadar yaşamaları olurdu.
    Psikiyatr nasıl bir çıkmazın içine girdiğinin farkına dahi varamamıştı. Sadece,o nu bu
    bilim dalıyla birleştiren ve bu tür adamlar ile buluşturan geçmişindeki yolların tek bir çakıl
    taşını dahi paysız bırakmadan, bütün hepsine ağız dolusu küfürler savurabilmişti. Kaos
    yaratan bir beynin resmini anlaşılır olması açısından büyütmek isterken şimdi karşısında
    ölümü kendi için isteyen biri vardı. Sevilmeyenlere verilmesi en son akla gelebilecek
    hediyeydi; onlara yaşamayı sunmak üstelik sonsuza kadar.
    Bu gün pekte zinde olmadığını düşünerek, soruları yüzeysel geçmekten yanaydı.
    Sonraki görüşmelerde kötü çocuğun, tanıdıkça kendisine daha fazla güvenmesini beklediğinden , sadece
    şahıs hakkında birkaç fikir edinmek amaçlı konuyu değiştirdi:
    --- Hangi dine mensubsun.
    --- Din!
    --- Evet din.
    --- Sadece bu günümü değil olmayacağım günlerimi de düşünüyorum. O günler için de
    çalışıyorum.
    --- Çalışmaktan kastınız?
    --- Bana hizmet veren herkese teşekkür ettim ve ediyorum.
    --- Bu bir görgü kuralı ve insanların çoğu yapıyor.
    --- Cennette tek kişilik değil zaten.
    Psikiyatr aldığı son cevap ile, hiç alışkanlığı olmadığı halde ağzını kocaman kocaman
    açıp uzun bir kahkaha attı. Hesabı ödemek için şahıstan izin istedi. Başka bir gün görüşmek için sözleşerek ayrıldı.

    Abdulselam GÖZÜTOK
  • Beşinci Mektup

    Ayrılık diye bir şey yok. 
    Bu bizim yalanımız. 
    Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var. 
    Şimdi neredesin? Ne yapıyorsun? 

    Güneş çoktan doğdu. 
    Uyanmış olmalısın. 
    Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi? 
    Öyleyse ayrılmadık. 
    Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz. 

    Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum. 
    Önce beklemekten. 
    Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan. 
    İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın. 

    Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar, 
    Sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini... 
    Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını, 
    Kanunlara saygı göstermesini, 
    İnsanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar. 

    Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun. 
    Ya o? Ya o? 
    İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat, 
    Çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor, 
    Saadet bekliyor yaşamaktan. 

    Zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık. 
    Aradıklarının çoğunu bulamamış, 
    Beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak 
    Göçüp gidiyor bu dünyadan. 

    İşte yaşamak maceramız bu. 
    Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak 
    Ve yaşayıp beklerken ölmek! 

    Özleme bir diyeceğim yok. 
    O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası. 
    O nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı. 
    O tek güzel yönü bekleyişlerimizin. 

    İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı, 
    Yaşantımız özlemlerle güzel. 
    Özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin. 
    Bir kokusu var bütün çiçeklere değişmem. 
    Bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz. 

    Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam; 
    Seni özlediğim içindir. 
    Beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni; 
    Seni özlediğim içindir. 
    Yaşıyorsam; içimde umut varsa, 
    Yine seni özlediğim içindir. 

    Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!
  • 28 yaşındaydı...
    “Tabancayı aldı ve ateş etti.”
    Selim...
    Selim Işık...
    Hayatın cılız gölgesi...
    Silinmeye yüz tutmuş...
    Mütereddit...
    Şövalye romanları okuya okuya kendini Don Kişot sanan zırhı paslanmış bir kahraman...
    Tutunamayan...
    Kitaplarda yaşayan hezeyan...
    İnsanların aldattığı...
    Yorduğu...
    Yaşamayı kimsenin öğretmediği Selim...
    Turgut’un kalp ağrısı...
    Vicdanı susmayan deli...
    28 yaşındaydı...
    “Tabancayı aldı ve ateş etti.”
    Hayatı boyunca dinlenmedi...
    Akıl edemedi...
    Cesaret edemedi...
    Suçlu hissetti...
    Istırap çekti...
    Korktu...
    Endişe etti...
    Tedahülden kalkan para gibi...
    Terk edilmiş virane gibi...
    Arkasından taşlanan ve kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp inleyerek kaçan bir köpek gibi hayattan gitti...
    Hayatını sağa sola dağıttı...
    Ciğerini itler yedi...
    Soluğu kesildi...
    Geveze, bütün hayatı boyunca susmadan konuştu ve tek bir söz çıkarabildi ortaya ...
    Çoğul bir kelime...
    Tutunamayanlar...
    Kapalı kapıların ardında kilitli bırakılan buhranlı genç...
    Ölümü bekliyor...
    Ölmeye yatıyor...
    Ölümü planlıyor...
    28 yaşındaydı...
    Yaşamaktan yorulmuş...
    Herkes sorumlu ölümünden...
    Sen de sorumlusun...
    Ben de...
    Tutunamayan herkesten, herkes sorumlu...
    Biraz ilgi...
    Biraz şefkat...
    Biraz merhamet...
    Biraz sevgi...
    ....................
    Turgut Özben :
    Unutamayan...
    Ve tutunamayan...
    Unutulmayı ölümden beter sayan...
    Eski bir albümün soluk resmi...
    Selim’in ölerek yalnız bıraktığı Turgut...
    “ Beni de al Selim.” diye sızlıyor içi...
    “Ölmekle bana haksızlık ettin.”

    Kimdir TUTUNAMAYANLAR?
    Kaybedenler...
    Kazanıp yine kaybedenler...
    Kazanmaya çalışırken hırpalananlar...
    Anlaşılmayanlar...
    .................
    Bu kitap:
    Mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır...
    Sevilmek ve özlenmek için yaygara koparan küçük bir çocuğun küsüp oyundan çıkmasının romanıdır...
    Hepimizin içinde bir “tutunamayan” var...
    Trajediyi ve mizahı iç içe kullanan bu dahi Oğuz Atay 70’li yıllarda milenyum çağının buhranlarını postmodernin zirvesinde insan ruhunun mahzenlerine hapsediyor. Varoluşçuluğu nabızlarda hissetmek mümkün...
    Bilinç akışına can ve ses veren Olric Türk edebiyatının sevimli hayali kahramanı...
    ...............,.,
    Bu kitap:
    Bir intiharın değil tutunamayanların katillerinin arandığı bir CİNAYET romanıdır...
    Katil kim?
    Aynaya bakalım ...
    Giderek yalnızlaşıyoruz...
    Yalnız...
    Çaresiz...
    Ve umutsuz...
    Ve dayanaksız...
    Aldatılarak...
    Yoksun...
    TUTUNAMADAN...