• 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun yanı sıra 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun 6. maddesine göre de
    "Adli ve idari merciler, kolluk görevlileri, sağlık ve eğitim kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, koruma ihtiyacı olan çocuğu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'na bildirmekle yükümlüdür"
    Büşra Sanay
    Sayfa 52 - Doğan Kitap
  • Sizin de Babalar Gününüz kutlu olsun, bugün içi acıyanlar. "Ah be başımda olsaydı!" diyenler. Annesine, kardeşlerine küçük yaşta baba olmak zorunda kalan abiler. Aşık olduğu her adamda terk eden babasını bulmaya çalışan kızlar. "Ben asla babam gibi olmayacağım" diye yeminler eden adamlar. Bugünü dua ile geçirenler. O eksikliği kalbinin en gizli kalmış yerinde saklayanlar. Ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nun yatakhanesinde tavanı izleyen çocuklar. En çok sizin gününüz olsun.
  • 1000 Kitap sayesinde tanıştığım değerli arkadaşım Roquentin ile geçen günlerde bir çaba içerisine girdik. Bu çabamızda başarılı da olduğumuz için sizlere anlatmak istiyorum.

    Roquentin eski adıyla Çocuk Esirgeme Kurumu, yeni adıyla Yetiştirme Yurdu'nda sosyolog olarak görev yapmakta. Daha önce de hatırlarsanız, Li-3'ün yaptığı kampanya ile buradaki çocuklara bir yardım kampanyası düzenlenmişti.

    Aslında bu çocuklar, sosyal devlet olma prensibi gereğince devletin güvencesinde ve sorumluluğundalar. Koskoca devletin sorumluluğunda olan çocuklara bizim vatandaşlar olarak el uzatmamız veya yardım etmemiz biraz komik görünüyor ilk başta. Ancak her ne kadar devlet güvencesi ve sorumluluğu altındaymış gibi görünseler de gerçek bu şekilde değil.

    Roquentin'den öğrendiğim kadarıyla devlet tarafından çocuklara aylık bir miktar para veriliyormuş ve bu para ile koca bir ay geçinmeleri gerekiyormuş. Tam rakamı bilmemekle birlikte, ergenlik dönemindeki çocuklara yetmeyecek bir rakam olduğuna emin olabilirsiniz. Tabii devlet tarafından verilen bu paranın çok büyük bir kısmı da çocukların zaruri ihtiyaçlarına gittiğinden eğlence-kültürel gelişim gibi yönleri bir hayli eksik kalıyormuş. Sinemaya veya tiyatroya verecek paraları kalmayan çocuklar, kültürel olarak birçok arkadaşından geri kalıyormuş. İçimizde anne-baba olup da çocuklara harcanan paranın ne boyutlara varacağını bilen okur arkadaşlarımız da vardır... Roquentin ile sohbet ettiğimiz zamanlarda bana bu konudan muzdarip olduğunu birkaç sefer dile getirdi. Hatta arkadaşımızın birçok defa maaşının önemli bir kısmını çocukların kültürel olarak gelişmeleri için harcadığını da biliyorum. Buna engel olmak için, site içerisinden para toplamayı teklif ettim; ama haklı olarak böyle bir riskin altına girmek istemedi. Sonuçta biraz elimiz kolumuz çaresiz kaldı.

    Benim ise Kültür ve Turizm Bakanlığı'nda çalışan bir uzaktan akrabam var. Kendisi gerçekten de yardımsever birisi ve her karşılaşmamızda bana istediğim zaman istediğim sinemaya, tiyatroya veya müzeye ücretsiz gidebileceğimi söyler. Yaklaşık 1 ay önce kendisiyle yine bir ortamda karşılaştım ve bu teklifini yineledi. Benim de aklıma hemen Roquentin geldi ve akrabama konuyu açtım. Elbette yardımcı olacağını ve bundan mutluluk duyacağını söyledi. Akabinde ben aradan çekildim ve Roquentin'e akrabamın telefon numarasını verdim.

    Geçen hafta, Roquentin Kültür ve Turizm Bakanlığı'na gitti ve görüşme sağladı. Bu görüşme neticesinde, çocukların her hafta istedikleri bir sinemaya veya müzeye ücretsiz bir şekilde girebilmelerini sağlamış olduk.

    Yani arkadaşlar, devletin en başından yapması gereken ve sorumluluğunda olan bir işi, yine devletin bir kurumunu kullanarak gerçekleştirdik. Aslında bu açıdan baktığınızda ne kadar acı değil mi? Olsun, sonuçta başarıya ulaştık ve bu mutluluğumuzu sizlerle paylaşmak istedik.
  • Bir çığlık böler geceyi....
    İçim parça parça...
  • “Evliliğimizin 15 yılında çocuğumuz olmadı. Garip bir durumdu. Doktorlara gittik, çare aradık. Her ikimiz de de bir kusur bulunamadı. Oysa İnan'la mutluluğumuzu taçlandıracak bir evladımız olsun istiyorduk. Sonunda benim çalışma hayatımın çok stresli olmasından dolayı çocuğumuzun olmadığı teşhisi kondu. Teşhis bu sorunu ne kadar izah ediyordu bilmiyorum ama yaşama tarzım dikkate alındığında hak vermemek elde değildi. Günde hiç abartısız 18 saat çalışıyor, işten başka bir şey düşünmüyordum. Oysa arkadaşlarım çoluk çocuğa karışmışlardı. (…) Bir sabah yataktan kalktım, 'ben kararlıyım' dedim. Artık çocuğum olsun istiyordum. İnan, bu kararıma çoşkuyla katıldı. Çocuğumuzun ismini o koydu. 'Kızımızın adı İpek olsun' dedi...”
    Bu sözler, Koç Holding Başkan Vekili Suna Kıraç 'a ait. Kıraç, daha sonra çocuğunu nasıl eline aldığını şöyle anlatır:
    “Kararımı vermiş ama biraz abartmıştım. İkiz yavrularım, kızlarım olsun istiyordum. İnan (Kıraç) o yıllarda Vali Nevzat Ayaz tarafından oluşturulan ve kimsesiz çocuklara yardım eden bir sosyal dayanışma vakfının yönetim kuruluna, özel sektörü temsilen girmişti. Evlat edineceğimiz yavrularımız konusundaki insiyatifi o almıştı. Ancak günler geçiyor bir türlü istediğimiz gibi ikiz bebek bulunamıyordu. Ben ise kararımı verdiğim ve kendimi o beklentiye soktuğum için çocuğunu bekleyen bir anne gibi sabırsızlanıyor, bir an önce onları kucağıma almak istiyordum. Günler günleri kovaladı. Her gün yeni bir umutla kalkıyordum. Belki de yavrum bugün bana gelecekti. Ancak bütün bu beklentilerime karşın aldığım kararın üzerinden tam üç yıl geçti.
    Artık İçten içe İnan'ın bu konuda yeterince duyarlılık göstermediğini bile düşünmeye başlamıştım. Bir sabah kahvaltıda İnan'a sitem ettim, 'Bugüne kadar bana verdiğin bütün sözleri tuttun ama bu defa olmadı' deyiverdim. İnan alınmıştı. Hemen gidip Çocuk Esirgeme Kurumu ile görüşmüş. Verilen yanıttta evlat bekleyen aileler arasında ilk sırada bulunduğumuz söylenmiş ancak ikiz kız bebekler bir türlü bulunamıyormuş.
    Bir Pazartesi günüydü. İnan heyecanla eve geldi. 'ikiz bulamamışlar ama tam bize göre olduğu söylenen bir kız varmış, gidip görmemizi istiyorlar' dedi. Hiç düşünmeden 'hadi gidip görelim' dedim. Açıkçası heyecanlanmıştım.
    Hastaneye gittiğimizde kızım, yavrum oradaydı. İpek henüz dört aylıktı. Kucağımdaydı. Sıcaklığı ve ilk bakışmamız olağanüstüydü. Ağladım. İş dünyasının bize kazandırdığı o tedbirlilikle İnan, 'bize bir gün izin verin, muayene ettirelim' dedi. O gün doktor bize bugün bile hiç unutamadığım çok özlü bir şey söyledi. 'Suna Hanım ağlayarak çıktıktan sonra, diyelim ki bu çocuk muayene sırasında sakat çıktı, artık onu bırakamazsınız, o artık sizindir. Hiçbir şey için vazgeçemezsiniz' dedi.
    Eve döndüğümüzde karmaşık duygular içindeydik. Altüst olmuştuk. İpek'i orada bir başına bırakmıştık ama yüreğimiz, aklımız her şeyimiz İpek'te kalmıştı. Doktorun söylediklerini o gece daha iyi anladık. İpek'ten vazgeçemezdik, o bizimdi. Kızımızdı. Gittik ve yavrumuzu bağrımıza bastık.”
    Türkiye'nin en büyük sanayi imparatorunun kızı olan ve holdingde de babasının yardımcılığını üstlenen Suna Kıraç, “Türkiye'de ilk defa böylesine varlıklı bir ailenin üyesi evlat edinmeye karar verecekti” diyor ve kararı nedeniyle ailede doğabilecek “artçı sarsıntılar”dan çekindiğini söylüyordu:
    “Evliliğinde radikal bir hızla ailesini şaşırtan Suna Kıraç'ın bu yeni kararı nasıl karşılanacaktı? Ailem ne diyecekti?
    Çok çarpıcı bir biçimde bu kararıma en sıcak tepki babamdan geldi. Vehbi Koç, 'Hep bir çocuğun, senden bir torunum olsun diye dua ettim. Kısmet böyleymiş' diyerek beni destekledi.”
    Ancak Vehbi Koç'un, İpek'in evlat edinilmesi için tek koşulu vardır. Suna-İnan Kıraç çiftinin köpeklerinin bebeğin gelmesiyle evden çıkarılmasını ister.
    Diğer kardeşler ne diyecektir? Suna Kıraç anlatıyor:
    “Aynı desteği abim Rahmi Koç'tan da gördüm. Sevgi (Gönül) zaten İpek'in ikinci annesi ve sonraları en yakın sırdaşı olacaktı. Ablam Semahat Arsel ise kısa bir süre sonra bu kararıma saygılı bir tavır alacak, İpek'e şefkatle yaklaşacaktı. Böylece sadece Koç Ailesi'nde değil, Türk iş dünyasında bir tabuyu yıkmış oluyordum.
    İpek 29 Kasım 1984'te dünyaya gelmişti. Onunla kaderimiz 1 Şubat günü birleşti. O sakin evde bir anda bayram havası esmeye başladı...”
    ‘Beni kim doğurdu baba?’
    Suna Kıraç’ın İpek’in annesi olmasının kısa hikâyesi böyle. Kısa bir süre sonra İpek, kendisini doğuran anneyi de öğrenecektir. Suna Kıraç anlatıyor:
    “İlk günden itibaren İpek’e dürüst davrandık. Bir gün hiç beklemediğimiz bir anda İpek kendi gerçeği ile yüzleşti. Henüz beş yaşındaydı. Çiftlikte bir atımız doğurmuştu. Babası İpek’i tayı görmeye götürmüş. İpek bir süre taya ve annesine baktıktan sonra babasına dönüp ‘Baba beni kim doğurdu’ diye sormuş. İnan iyi bir arşivcidir. Kızına annesini anlatmış ve büyüdüğünde elindeki bütün bilgi ve belgeleri sakladığını ve ona vereceğini söylemiş. Sonra da ‘Sen bizim bir tanemizsin, seni çok istedik, Allah bize seni verdi’ demiş.”
    İpek kâh attan, kâh balkondan düşerek, kimi zaman otomobilinin bagajında gizlice annesiyle holdinge giderek, bu arada çok iyi bir eğitim görerek büyümektedir.
    1996 yılında bir gün, Suna Kıraç sesinde bir kısılma hisseder. Kendisini duyurabilmek için giderek daha yüksek sesle konuşmaya çalıştığını fark eder. Derken günlük yaşam içinde doğallıkla yaptığı kimi hareketleri yapmakta zorlanmaya başlar. Yapılan ilk kontrollerde herhangi bir hastalık teşhisi konmaz.
    Şubat 1997’de kayak yaparken bu kez elleri uyuşur. Tekrar yapılan kontrollerde sonuç aynıdır; hasta değilsiniz.
    ‘Yürüyemeyecek, konuşamayacak, beslenemeyecek ve öleceksiniz’
    Ancak 1998 yılına gelindiğinde küçük sorunlar büyümeye ve artmaya başlar, Suna Hanım konuşma güçlüğü çekmekte, kimi harfleri yutmakta, dinleyenlerin hemen fark edebileceği ölçüde peltek konuşmaktadır. Şubat ayında İnan Kıraç’ın mide ameliyatı için ABD’ye giderler. İnan Kıraç’ın ameliyat sürecinde Suna Hanım, kendisinde gözlemlediği tuhaflıkları da kontrol ettirmeye karar verir. Doktorların talebi üzerine biyopsi yapılır.
    Biyopsiden sonra İnan Kıraç’ın ameliyat sonrası iyileşme dönemiyle ilgilenirler. Türkiye’ye dönüş hazırlığı yaparken biyopsi sonuçlarını unutmuşlardır ki, haber gelir gelir; doktorlar Suna Hanım’ı görmek istemektedir.
    Houston Methodist Hastanesi’nin Nöroloji Bölümü Başkanı Prof. Harati’nin karşısına geçerler. Harati, vereceği haberin rengini yüzündeki ifadeden esirgemez. “Ne yazık ki hastalığınız ALS” der. Kıraç çifti ALS’nin ne olduğunu bilmez, ancak “Ne yazık ki” ifadesine takılırlar. Tam adı Amyotrophic Lateral Sclerosis olan ALS’nin “kötü bir hastalık” olduğunu anlatır Prof. Harrati. Merkezi sinir sisteminde “motor nöronların” kaybıyla ortaya çıkan, nedeni bilinmeyen, tedavisi bulunmayan, ilacı olmayan bir hastalık. Motor nöron kaybı ellerde, bacaklarda, ağız-yutak bölgesinde başlayan ve sürekli ilerleyen bir kas erimesine neden olmaktadır. İlerleyen evrede göğüs kaslarını da erittiği için hastanın solunum cihazına bağlanmasını gerektiren ALS konusunda o gün aldıkları tek “iyi” haber hastanın zihinsel fonksiyonları ve belleğinin hiç bozulmaması olur.
    Doktor, bu bilgilerin ardından 1998’de 57 yaşında olan Suna Kıraç’a üç ila beş yıl içinde solunum cihazına bağlanacağını, yedi yıl içinde de hayatını kaybedeceğini söyler! Bu açık sözlü doktorun verdiği bilgilerin ardından Suna ve İnan Kıraç birbirlerine sarılarak ağlamaya başlar. Otele döndüklerinde Suna Kıraç haberi Türkiye’de bulunan Rahmi Koç ve Sevgi Gönül’e verirken hıçkırıklarını tutamaz.
    ‘Beni makineye bağlı olarak yaşatma’
    Dokuz ay içinde konuşamayacak ve beslenemeyecek duruma gelmesi beklenen Suna Hanım’a yeni bir hayat için hazırlıklar başlar. Derken konuşamama, sadece yazıyla kendisini ifade etme dönemi başlar. Bir süre sonra bacaklarını ve ellerini de kullanamayacaktır.
    Bu sırada, eşinden bir söz almak ister:
    “İnan senden bir isteğim olacak, bunun sonu makine, ama ben makineli bir hayatı yaşamak istemiyorum. Yaşamımı bir makineye bağlı olarak geçiremem. O gün geldiğinde sana soracaklar; ‘Makineye bağlayalım mı, bağlamayalım mı?’ Sen muhakkak ‘hayır’ diyeceksin. Makineye bağlanmama müsaade etmeyeceksin.”
    İnan Kıraç, artık hayatını vakfettiği eşine “Sen olsan bana yapar mısın” der, Suna Hanım ısrar edince de, uzatmamak için “Peki çalışacağım” diyerek konuyu kapatır. Ve 14 Şubat 2000’de hastaneye kaldırılan Suna Kıraç makineye bağlanır.
    ‘Beni evlat olarak aldın, sana ihtiyacım var’
    Hiç kimse Suna Kıraç’ı kararından döndüremez. Aile doktorlarla konuşurken 13 yaşındaki İpek, özel kıyafetler içinde yoğun bakım ünitesine alınır. “Duyabiliyor musun” der annesine:
    “Bir şey isteyeceğim senden. Ne isteyeceğimi biliyorsun, ben daha çok gencim ve benim sana ihtiyacım var. Beni evlat olarak aldığında anne olmaya karar verdin. Kararının arkasında dur. Bu kararı verdiğin andan itibaren artık bana karşı sorumluluk üstlendin. Bu sorumluluğun, bana karşı görevlerin henüz bitmedi. Belki bu noktadan sonra şirketteki görevlerin bitmiş olabilir. Ama daha beni yetiştirecek, liseden mezun edecek, üniversiteye sokacak, evlendireceksin. Beni yalnız bırakma. Anneme çok ihtiyacım var. Lütfen, bunu benim için yapacak mısın?”
    İpek’in sözlerinin ardından tek kelime edebilir Suna Kıraç, tek bir kelime:
    “Tamam…”
    ‘En zenginler’ listesindeki en zengin
    Birkaç hafta içinde öleceği söylenen Suna Kıraç bugün hâlâ Koç Holding Başkan Vekili. Sadece gösterilen harfleri seçerek kendisini ifade etmesini sağlayan gözleriyle konuşuyor.
    “Her şey İpek’in olacak” diyen İnan Kıraç, aktif iş hayatını bıraktı, bütün günlerini eşiyle geçiriyor, eğitim-sanat işleriyle ilgileniyor, tam 300 milyon dolar vakfedecekleri İstanbul Tepebaşı’ndaki kültür sanat merkezi için “devlet büyükleri”nden yıllardır cevap bekliyor!
    İpek, annesinin hastalığını araştırmak ve ALS hastalarına çare aramak için biyoloji okudu.
    Bugün “En zengin 100 Türk” listesine 73. sırada girdiği açıklanan İpek, 29 Kasım 1984’te doğan, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun himayesindeyken 1 Şubat 1985’te Kıraç çifti tarafından evlat olarak alınan o İpek.
    Bu yazıyı, İpek Kıraç’ın, hiçbir “zengin listesi”ne sığmayacak gerçek serveti için yazdım. Zira ne listedeki sırası doğru İpek’in, ne “serveti” diye adının karşısına yazılan sayılar.
    Altına çekeceğiniz toplam çizgisi bir Suna Hanım edebilecek herhangi bir liste, herhangi bir sayı biliyor musunuz!...
  • Kah gülerek kah ağlayarak bazı yerlerinde sinirlenerek okuduğum Çiçek Kızlar kitabım bitti. Yazarın kaleminden okuduğum ilk romandı.

    İki kuzen, iki dost, iki kardeş Nergiz ve Yasemin ‍️

    Kitap yorumu olarak sadece toplumsal mesajlar içeren kısımları paylaşacağım.

    Aile baskısıyla sevmediği bir adamla çok küçük yaşta istemediği halde evlendirilen “Yasemin”
    ( Evet aileler burada iş size düşüyor genç kızlarınızı evlatlarınızı koruyup kollamak adına dahi olsa sevmediği biriyle zorla evlendirmeyin. Zira mutsuz evlilikler yaşanan acılar bir genç kızın hayatını karartmaktır.)

    Sevdiği delikanlıya güvenerek hiç beklemediği bir anda tecavüze uğrayarak hayatı güvensizliklerle dolu bir yürek “Nergiz”
    ( Zorla istemeden savunmasız bir kadına istemediği halde zorbalıkla yapılan bu vahşice davranış asla kabul edemediğim bu olay için ailelere büyük görev düşüyor. Erkektir yapar deyipte evlat yetiştirmeyin. Erkek evlatlarınızın bir genç kızın hayalleriyle oynamasına müsade etmeyin.)

    Meme kanseri ve kanserle mücadele “Yasemin”
    ( Elle yapılan basit dokunuşlarla ğöğsünüzdeki sertliği tespit etmek mümkün. Evet hanımlar risk altındayız ilk tanıyı biz koyarsak çok geç kalmadan müdahale edilebilir.)

    Kadınsal rahatsızlıklardan biri de Rahim kanseri “Nergiz”
    ( Belirli aralıklarla kadın hastalıkları uzmanına giderek Smear testi yaptırarak erken teşhisle hayata tutunabiliriz.)

    Çocuk Esirgeme Kurumu ziyareti kimsesiz çocuklara koruyucu aile olmak ve evlat edinmek “Nergiz”
    ( Çocuğunuz olmuyor diye üzülmeyin biraz daha duyarlı olarak yapacağımız her ziyarette binlerce çocuk bir güleryüz karşılığında bizlere anne ve baba diyerek sarılmayı bekliyor. Tüm çocuklar geleceğimizin emanetçisidir.)

    Kitabın beğenmediğim ve okurken beni çok rahatsız eden kısmını da paylaşmadan geçemeyeceğim. O kadar çok argo ve küfürlü cümleler vardı ki her satırda hayretler içerisinde kaldım.
  • Ressam Yusuf Akgün, 6 yaşında elektrik çarpması sonucu iki kolunu da kaybetti, Çocuk Esirgeme Kurumu'nda büyüdü. Çizgi romanları okuyarak ağzında tuttuğu kalemle resim yapmaya başladı.



    Kaynak: http://www.bbc.com/...=socialflow_facebook