• Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. -Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin?- diyorlar. -Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?-
    Hiç olmaz olur mu? Arayıp, bulup görmek lazım! Bunun için de kenarı köşeyi araştırmak istemez. Her şey apaçık ortada, göz önünde! Sade güler yüzlü, bahtiyar insanlar değil, bahtiyar köpekler bile var. Ben de karar verdim, bu sefer açlıktan, ızdıraptan, nefretten değil… rahattan, tokluktan, sevgiden bahsedeceğim.
    Oturduğum semtin sokakları geniş ve asfalt. Her biri bir fakir çocuğun liseyi bitirinceye kadar okumasına yetecek masraflarla yetiştirilen bodur çamlar, caddeye gölge vermese bile güzellik veriyor. Sabahları yaya kaldırımında şık giyinmiş genç anneler, renk renk çocuk arabalarında al yanaklı, gürbüz, iyi beslenmekten yüzlerine bön bir rahatlık ifadesi gelmiş çocukları gezdirirler. Çeşitli oyuncaklarını ipekli örtülerinin üstüne seren, bir eliyle çıngırağını sallarken ötekiyle uzun bir düdüğü ağzına götüren bebeklerin yanında, bukleli saçlarını savura savura annelerine bir şeyler anlatan biraz daha büyücek çocuklar yürür. Ara sıra genç annelerin birkaçı yan yana gelir, tatlı tatlı konuşur ve çocuklara bakalak olmak işini, dört beş adım gerilerden gelen temiz kıyafetli beslemeye bırakırlar. Yolun kenarındaki küçük parkın kum bahçesinde miniminiler kovaları, kürekleri ile saraylar, nehirler halk eder, sonra bir yumrukta yıkarlar. Bir kenardaki kanepede beyaz başlıklı bir mürebbiye yabancı dille bir kitap okur. Başörtülü bir hanım, ağlayan torununu avutur, başka bir kanepede üç dört şirin anne yün örüp ahbap çekiştirir. Her şey aydınlık, her şey rahattır. Yalnız hepsinin yüzünde garip bir can sıkıntısı ifadesi vardır. Elle tutulamayacak kadar ince, asla yırtılmayacak kadar sağlam bir ağ halinde onları saran bu can sıkıntısı, biraz dikkat edince, kahkahalarda boş bir çınlama, gözlerde soğuk bir alakasızlık halinde kendini gösterir. Söyleyen de, dinleyen de o anda başka bir şey düşünüyor gibidir, halbuki hiçbir şey düşünmezler. Ama bundan şikayetçi değildirler; hatta canları sıkıldığının bile farkında değildirler. Boş da olsa gülerler ve hallerinden memnun olmasalar da, hayatlarında bir değişiklik istemezler.
    Yakası kapalı kahverengi çuha elbisesinden bir odacı, bir kavas, yahut kibar bir evde uşak olduğu anlaşılan genç, iriyarı, yakışıklı bir adam bu caddede her sabah küçük bir köpek gezdirir. Açık kahverengi tüyleriyle uzun kulakları yerlere kadar sarkan ve yüksekliği bir karıştan fazla olmayan köpek, meşin tasmasına bağlı yine meşinden örme bir yuların arkasından tıpış tıpış gider. Adam yürüyüşünü köpeğinkine uydurmuştur. O biraz duraklayacak olsa kendisi de bekler. Köpeğin keyfi yerine gelip tekrar yürümeye başlayınca o da yürür.
    Serince havalarda köpeğin üzerinde kenarları lacivert şeritli kahverengi çuhadan güzel bir hırka vardır. Hayvanın dört bacağından geçip karnında düğmelenen ve sırtında kalıp gibi yapışmasına bakınca usta bir terzi elinden çıktığı anlaşılan bu hırka pırıl pırıl fırçalanmıştır. Köpeğin, tüyleri de güneşte tertemiz parlar.
    Hayvan, masum bir ihtiyacını gidermek için yolun kenarındaki ağaçlardan birinin dibine sokulunca, on dönüm tarlayı bir günde yorulmadan çapalayacak kadar kuvvetli görünen uşak, yahut odacı, yahut kavas, efendisinin köpeği işini bitirinceye kadar hürmetle bekler. Sonra yine ağır ağır yollarına giderler. Bu hırkalı köpek, yoldan geçen başka köpeklerin hırlamasına cevap vermez; hatta sahibi tarafından tasması çözülmüş irice bir köpek dövüşmek için bağıra bağıra yanına sokulsa, üstüne atılmaya kalksa bile, o aldırmadan yoluna gider. Onun yerine uşak işe karışır: Bağırır, tekme savurur. Saldıran köpekler birkaç tane olursa efendisinin köpeğini kucağına alır, hırkasında, tüylerinde tozlanmış, kirlenmiş yerleri siler. Bu sırada gözlerinde hiç saklayamadığı bir korku vardır: Köpek her tehlikeden uzak olduğuna emin, aşağıya doğru bakar, yalanır, uzun tüylü kuyruğunu oynatırken, uşak acaba hayvana bir şey oldu mu diye telaş içinde onun her tarafını yoklar.
    Köpeği gezdiren bu adamı bir gün kasapta gördüm. Sıra sıra asılmış kuzuların içine bakıyordu. Nihayet bir ciğer takımı beğendi:
    -Şunu tart!- dedi. Parayı sayarken kasapla ahbaplığa başladı: -Ne diye kuzunun karaciğerini ayrı satmazsınız, aklım ermez. Bizim köpek akciğer, yürek filan yemiyor. Karaciğeri de güzelce pişiririz de ondan sonra önüne koruz. İçine bir lokma akciğer katsak ağzını sürmez, olduğu gibi bırakır. Midesine dokunuyormuş. Geçende muayeneye gelen baytar söyledi… Hayvan ama, aklı eriyor; köftesine biraz sığır eti karışsa onu bile anlıyor. Allahın işine akıl ermez ki…-
    Sonra bütün takımı sarmak üzere olan çırağa döndü:
    -Duymadın mı be! Hepsini sarma. Karaciğeri ayır, ver… Öbürlerini at bir kenara!-
    Paketini alıp çıktı…
    Başka bir gün bu uşağı geniş, çiçekli bir bahçenin kapısı önünde, kucağında sıcak, yumuşak bir battaniye tutarken gördüm. Kocaman bir otomobile binmek üzereydi. Kucağındaki şeyin kımıldadığını, içinden sesler geldiğini fark edince dayanamadım, sokulup sordum:
    -Ne o? Köpeğe bir şey mi oldu?-
    Uşak beni şöyle bir süzdü:
    -Yok, elhamdülillah bir şeysi yok!.. Bugün üç beş kere öksürdü. Baharları hep olur, ama hanım telaş etti. Hayvan hastanesine götürüp bir baktıracağım- dedi.
    Sonra hayvanı bir yere çarptırmamak için dikkat ederek otomobile bindi. Koskocaman araba hızla uzaklaştı…
    Geçen gün bu uşağı aynı geniş bahçeye girerken gördüm. Bu sefer ince burunlu, beyaz tüylü bir köpeğin ipini tutmuştu. Yanında kıyafeti kendine benzeyen başka biri daha vardı. Yine merak ettim:
    -Ne oldu?.. Köpeği değiştirdiniz mi?- diye sordum.
    Adam beni süzdü; geçenlerde köpeğin hastalığını soran meraklı olduğumu hatırlamadı ama, cevapsız bırakmadı:
    -Hiç değiştirilir mi?- dedi. -İçerde, kulübesinde; bak, sesi geliyor!-
    Büyük köşkün biraz ötesinde, bahçıvan odası büyüklüğünde, filizi boyalı şık bir kulübeden sahiden kesik kesik havlamalar geliyordu.
    -Nasıl oldu- dedim, -sizin köpek havlamazdı!-
    -Eh, şimdi kızgınlık zamanı… Dişi istiyor!- diye cevap verdi. Sonra yanındakinin yüzüne bakıp gülümsedi: -Nefis bu, isteyince hayvan da olsa kendine hükmedemiyor. İyice huysuzlandı. Hanımefendi hemen otomobili baytara koşturdu. Ama dedim ya, derdi buymuş… Hani bizimkine layığını bulmak da kolay olmadı. Hanımefendi soysuz köpekle istemem, huyu bozulur, dedi. Bütün köşkleri dolaştım, ona göresini buluncaya kadar canım çıktı…- İpini elinde tuttuğu uzun beyaz tüylü, ince burunlu köpeği yanına çekerek devam etti: -Ama bak! Kendisine layık, soylu bir hayvan. Duruşu bile kibar. Bizim beyefendi arkadaşın beyefendisiyle konuştular, münasip gördüler. Bir ben oraya götüreceğim, bir o bize getirecek.-
    Parmaklıklı bahçe kapısını dirseğiyle itti, arkadaşına:
    -Gel bakalım, birbirlerinden hazzedecekler mi?- dedi. Nazlı bir gelin gibi süzüle süzüle yürüyen saçaklı, beyaz köpekle beraber içeri girdiler.
    Ah, ben hayvanları çok severim. Bütün canlı mahlukları, hayatı, güzelliği, saadeti severim. Bahtiyar bir köpek bile benim içimi sevinçle dolduruyor. Ben karanlık şeylerden bahsetmek için dünyaya gelmemişim. İçim tatlı, sıcak, neşeli şeyler anlatmak isteğiyle yanıyor.
    Hele cümle alem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!
    (Sabahattin Ali, 1946)
  • Bir an gelirki artık boşverirsin,kendine ve her şeye,karşı siperlerden yağmur gibi kurşun yağarken aldırmazsın ve yürümeye devam edersin,bunun adı aslında intihardır ama aynı zamanda bu kıyametin ortasında ilerleyen,yatan,ölen,yaralanan,herkesin en iyi en mükemmel yanlarının kendi içinde toplandığını hissedersin,bir arkadaş toplantısında ortamın tüm neşesini kendinde toplamak gibi bir şey bu. Bu duygu ,ölülerin şarkı söyledikleri andır işte...

    Faşist hükümet darbesi,teknik olarak iyi hazırlanmış,başarısız olma olasılığı bir sözcüğe bağlı "umut" .İçi boş ya da dolu, umut umuttur.
    Bir tarafta Franconun ordusu,kibritler gibi sımsıkı dizili ,faşistler ve Araplar.İspanyolların deyimiyle Mağripliler.Franco,o dönemde İspanya'nın sömürgesi olan Fas'da garnizon komutanı. Ordusunu alıp Madride yürüyor Cumhuriyeti yıkmak için.Daha önceki kominist darbeleri iyi inceleyip faydalanmış olmalı,Troçki'nin darbe tekniğini Troçkicilerden daha iyi biliyor çünkü.Kıyıcılıksa,o zaten fazlasıyla mevcut.İçi cehennem gibi yanıyor,her şeyi kendi cehennemine çekmek amacında.
    Diger tarafta koministler,sağçı soysalistler,solcu sosyalistler ve barışçılar.Barışçılar genelde arada kalmiş, iç savaşın ortasında barışçıları nereye sürersen oraya gider.Hükümet faşist Francoya karşı,Franco ordunun tek hükmedeni.karşı tarafsa anarşistlere emanet.Şaşılacak şey ,ki anarşistlerde şaşırır bu duruma, polis de hükümetten yana.Bir zamanlar anarşistlere(uluslarlarası anarşiştler,işleri devrim yapmak) türlü işkenceler eden polisle şimdi kolkolalar.Hükümet bu anarşistlere silah dağıtırken elleri titrer,Franco belasından sonra ilk iş olarak bunlardan kurtulmayı düşünüyor, gitsinler Çine,Polonyaya orda yapsınlar devrimlerini der gibi bir titreme bu ,ama şu an onlara mecburlar.

    Korku gözlerden belli olur derler, yanlış.Korku sigaranın nasıl içildiğiyle anlaşılır.Derin nefesler alıyorsa biri, aralıklarla, kaybedecek bir şeyi yoktur,bomba yüklü bir araçla az sonra dehşet saçan mitralyözlerin üstüne son sürat gidecektir.Nefes kesik kesik ve sıksa korku yaklaşmaktadır,bu acelecilikse korkuyu belli etmemek içindir.Sigara yakılmış ancak uzun süredir tek nefes alınmamışsa az önce kurşuna dizilen bir faşist subayın akan kanına, bir çocuk tarafından parmak basılmış ve duvara "faşistlere ölüm" yazılmıştır,bu nefes almama gelecekten umut kesildiği manasındadır.Sigarasını yakmak için sırf sigarasını içebilmek için üzerinde 20 kiloluk patlayıcılar taşıyan arkadaşını önden gönderip arkadan yavaş yavaş gelen adamın sigara içmesi olsa olsa umutsuzluktur.Zifiri karanlıkta ,herkes karanlığa ateş ederken,nereye ateş ettiğini bilmeden,sanki gece tarafından biçilen iki adam bir sipere gizlenmişken.Birisi omzundan vurulmuş diğeri bacağından.Omuz ve bacak diye geçmeyiniz ,omuz kolla birlikte kopmuş,bacaksa nerde olduğu belli değil,biri kolunu biri bacağını bırakmış,aynı sipere sığınmışlar birer sigara yakarlar,bu sigara içişi kardeşliktir.Çatışma durulunca sigarasını yakar biri,ve dahil olduğu vahşete bakar,bir damla yaş düşer sigarası söner bu cesarettir.Sigara yakılmadan ağızda taşınıyorsa, az evvel ,baştan aşağı silahlı üç kişinin olduğu karakola girilmiş ve çıkılmış demektir,ufak yaralanmaları yaralanmadan saymayız,bu özgüvendir.
    Alcazar kalesinde faşistler rehineleri tutarlar,çoluk çocuk.Bir baba sigarası umrunda değil duvarlara ateş eder,bir baba çocuğu kaleye hapsedilirse sadece duvarlara ateş eder,sigarasını kurşunları bitince yakar,bu bilinmezliktir.

    Daracik bir sığinakta ilerlerken , karanlıkta ,ince uzun bir tünel ,5 kişi ilerliyor,birinin elinde alev silahı.Karşı uçta duvara yapışmış faşitler korkudan titreyen,alev silahlı adam faşist subayla göz göze gelir ,kurşunlar uçuşur,insan gözünün içine baktığı birini diri diri yakabilir mi? Sıgınaktan çikmak icın gerisin geri dönülür ardarda 5 sigara yakılır ,bu tereddüttür.

    3 kişi baskında 2 si geri döner ama üç sigara yakılır bu yastır.
    Bu vefadır.
    Bu özlemdir.

    Sigara bazen çok şey anlatır,ülķüsünü savaştıranlar eşit değildir,iki tarafta insanlıktan bahseder,eşit değillerdir,karşılıklı olarak kurşun sıkarlar kurşunları bitince ideoloji sıkarlar ama eşit değillerdir,bir taraftakinin sigarası vardır çünkü,yakar,çömelerek içer,eşitliği sağlamak için karşı tarafa sigara verilmelidir,bu sigara işte o kadar önemli bir merettir,eşitlik sağlanınca düşmanlık kaldığı yerden devam eder,bir sigara oysa sadece beş dakikalığına barışı sağlamıştır, sigaranın öğütlerini dinleseydiler bu kadar kıyıma gerek kalmazdı.Ama kin ,kullanılmış atılmış tekrar bulunup yine kullanılmış o kin,mavi tıraş jiletleri gibi yüzlerce kez kullanılmış pas tutmuş o kin sakalları ve diğer şeyleri kesmeye devam eder yine.

    Savaşanlar sanılanın aksine hep çocuk kalırlar büyümezler,yaralılar ilk sargı bezlerini değistirmek istemezler kanlı kanlı dolaşmak hoşlarına gidiyordur çünkü,tıpkı bir çocugun kesilen eline sargi bezi sarması ve bakip bakıp gülümsemesi gibi,yara iyileşir ama sargı bezinden ayrılmak istenmez,çocukluğun en güzel adetlerinderdir bu.Eli sargılı adam sargısız eliyle bir sigara yakar bir kaç nefes alır sonra onu sargılı eline yerleştirir,bu çocukluk değilde nedir?
    Sigaralar yakılmadan ağızdaysa bunun iki nedeni vardır ya son sigararadır,doğru an bekleniyordur ya da faşist tankları geliyordur,durdurulması gereken tanklar,durdurulmazsa savaşın seyrini değiştirecek tanklar,siperde milisler yerle neredeyse bir ,tankların paralelinde olabildiğince yakın olmaya çalışıyorlar,ağızlarda yanmamış sigaralar elde dinamitler, dinamitçiler vakit kazanmak için sigaralarını yakarlar ve beklerler hedeflerinin gelmesini,dinamit sigarayla ateşlenmelidir,bu milislerin bir buluşudur,onlarca ölünün ardından tecrübe edilerek bulunmuş.

    Hükümlüler ki hüküm giymek için ceketlerin omuz bölgelerinde parlaklık olması yeterlidir,bu parlaklığı oluşturan şey tüfek olabileceği gibi bir biletçinin omzuna astığı para çantasıda olabilir.Ama farketmez parlaklık parlaklıktır.Hükümlüler ikiye ayrılır idamlıklar ve diğerleri,idamlıklar zindanlarda tutulur,zifiri karanlıkta,burada içilen sigaraların manası adamına göre değişir,içende hafif bir tebessüm varsa bu özlemdir,kendi ölümüne olan özlem.Bir başkası sigarasını yakarken ellerini titretmişse bu korkudur ama ölüm korkusu değil,işkence korkusu.İşkenceden korkan kişinin bildiği çok şey var demektir,söyleyecek çok şey demek o kadar çok ölüm demektir,işte bu işkence korkusu bu el titremesi buna işarettir.Kibrit sigara yakıldıktan sinra hemen söndürülmüyorsa şu perişan yüzü ,kendi yüzünü anımsatmak istemesidir,bu korkudur,ölüm korkusu yine değil,yalnızlığın korkusu.Sesler bir sigaranın yakılmasını sağlayabilir,kurşun sesleri,otuz kişilik bir grup kurşuna dizilirken seri silah seslerinin gürültüsü,sonra tek tek silah sesleri, ölmeyenlerin işini gören sesler,bu tek tek sesler zindanlardaki hükümlülere yaktırır sigaralarını,bu yastır,karanlık bir yas.Zindandakiler genelde birbirleriyle konuşmaz,bir ölüyle konuşmak istemezler,konuşanı tek tük çıkar ve bir sigara yakar,bu konuşan rüyadır,kırlara çıkmış,güneşe bakan oğlunun kısık gözlerine büyülenmişçesine bakan birinin rüyası.
    Zindandakiler artık politikayı düşünmezler hatta koğuştakiler bile düşünmez,politikadan olmaz ya biri ağzıni açacak olsa,yumrukla sustururlurdu.Politika konuşmaz, artık duygular konuşur,ve bir madeni para konuşur,mahkumların elinde kalan sigaraları hariç son şey.Ve boyuna yazı tura atılır.

    Manastırın önünde iki adam ,kimseden emir almadan gönüllü olarak nöbet tutup gözcülük ediyorsa.Bunu gören binbaşı sigarasını yakıyorsa ve iki dalda nöbetçilere veriyorsa bu garip bir şeydir,asla karşımıza çıkacağını düşünmediğimiz bir şey; iyi niyet...Bir yerde biraz iyi niyet birazda yürek kaldıysa bunun şerefine elbette bir sigara yakılır,en güzel sigaralardan biri,bu sigarada kardeşçe sarılma isteği gizli mizli değil apaçık olarak izlenir.

    Uçağına atlamış bir kominist pilot,görevi faşist kanyonlarını bombalamak,ama uçaksavarlar amanvermez,her pikesine karşılık verir,pekala kamyonlar her şartta bimbalanabilirdi ama olmadı,gerisin geri burliğe uçuldu,bu korkaklık değildi belki unutkanlıktı ama korkaklık olarak algılanmıştı,korkmayan bir adama ödlek muamelesi yapılırsa yapılacak iki şey vardır, haykıracak noktaya gelene kadar içki içip sarhoş olmak ya da beş sigarayı ardı ardına içmek,bu içişe gözler ve boş bir duvar eşlik eder, olabilecek en az göz kapağı açılıp kapanmasıyla duvara bakarken dalmış bir çift göz.Pilot ikisini birden yapar hem sarhoş olur hem ardı ardına sigaralarını yakar,bu öfkedir,ve çirkindir,öfkeki bir adam sarhoş öfkeki bir adamdan daha az çirkindir.

    Madrid önlerinde postal sesleri,faşistler süslenmiş geliyorlar zaferi taçlandırmak için,bir anarşistin babasıda Madriddedir,şehirden kaçmazsa büyük ihtimalle kurşuna dizikecektir,ama kitaplarını bırakıp kaçmak istemez,bur yaştan sonra kitaplarım olmadan zaten yaşayamam kaçmanın manası ne derken içkisinden bir yudum alır ve sigarasını yakar, bu kayıtsızlık mıdır? Hayır bu kayıtsızlığa benzeyen küçümsemedir,bu sigaralar hep birbirleriyle karıştırılır.
    Bir merdivene oturulmuş,karanlık,gözler gökyüzüne çevrilmiş,yıldızlar mı,ay mı görülmek istenen? Hayır.Beklenen rastgele bir alınyazısı,faşist bombardıman uçakları,bombalarını rastgele bırakıyor gökten,gökten rastgele bir ölüm yağıyor,merdivende oturan adam canı sıkkın ,rasgele bir ölümle ölmek de ölüm mü diye düşünüyor ve köşede gözünü göğe dikmiş bir kediye bakarak sigarasını yakıyor, bu sigara isyandır,çarpık alınyazısına isyan.
    Sedyede bir yaralı ağzı açık bağırıyor gibi,uçak seslerinden,el bombalarından,şarapnel vızıltılarından bağırıyor mu yoksa az önce bağırtısı bitmiş mi anlaşılmıyor,yanan bir sigara yanıbaşında tütüyor oysa ,ağzından düşmüş,ölürken haykıran bir adamdan kalan son şey,bu sigaranın manasını sadece hâla tüten sigara söyleyebilir, oda sadece sormaya cesareti olanlara.

    Hücüm ederken insanın ensesinden vurulması pek hayra alamet değildir,vurulan adamın arkasında bir sigara yakılmışsa ve dudak yerine dişlerin arasında tutuluyorsa bu ihanettir.Tüm tanklar birbirine benzer akan kanda öyle,tanklar az buçuk kördür ve gedik açmak için körlemesine giden bir canavar biçilmiş kaftandır,Madrid'e doğru bir gedik,arkası kesilmez diğerleride peşi sıra gedikten geçecektir,hattı geçen tankların arkasından bakılır sadece,belki biri 7.65 ini ateşler ve şarjör boşalınca toz bulutunun arkasından, kaçınılmaz sigarasını yakar, bu sigara yitirilmişliktir bir kentin yitirilişi.

    Bir sigara yakılmıştır,yakıldığı unutulmuş,akılda bir cümle evinin balkonundan dışarıyı seyreden biri,gece,sessizlik,hava soğuk ama üşütmez,hafif bir titreme vardir ama bu soğuktan değildir."nasıl yoksul olacaklarını öğreteceklerdi onlara" bu cümle ile titremektedir ta ki sol el parmaklarında bir yanma hissedinceye kadar.Mantıklı olan hareket içeri gidip yatmaktır ama bir sigara daha yakılır. Her güzel şey biter ,acıyı anlatsada güzeldir,bitsede güzel.

    Bu kitabı okuyun sonra Pablo Nerudo'nun Yürekteki İspanya kitabına başlayın orada bu şiiri okuyun ve bir sigara daha yakın.

    Akbabalar
    Hainler:
    Şu ölmüş evime bir bakın
    Yaralı İspanya'ya bir bakın
    Ama her ölmüş evden, çiçek yerine
    Çıkıyor kızgın bir maden,
    Ama İspanya' nın her yarasından
    Çıkıyor bir İspanya daha,
    Ama her ölü çocuktan
    Bir tüfek çıkıyor bakan
    Ama her cinayetten
    Bir gün yüreginizde gerçek yerini
    Bulacak mermiler çıkıyor.

    Soruyorsunuz, niye
    Şiirlerim düşten ve yapraklardan
    Yurdumun büyük yanardağlarından
    Söz etmiyor diye?

    Gelin görün sokaklardaki kanı
    Gelin görün
    Sokaklardaki kanı
    Gelin gorün sokaklardaki
    Kanı

    Pablo Neruda

    Son bir şiir daha; kitabın çevirmeninden;

    ışıkları tutamıyorum
    avuçlarımdan kayıyor
    karanlık en büyük korkum
    gece gittikçe çoğalıyor

    halıda kan izleri buldum
    cıgarası hala yanıyor
    cesedin başına oturdum
    gözleri bir tuhaf bakıyor

    bu çocuğu tanıyordum
    yıllardır yalnız yaşıyor
    bütün mektuplarını okudum
    kimseyle anlaşamıyor

    cinayeti otele duyurdum
    telefonlar üst üste çalıyor
    sabaha karşı başladı sorgum
    polis öleni ben sanıyor

    Attila İlhan
  • Adı Soyadı: Fatma Öcal / Kaya – Osman (Keçili) ile Muteber’den olma. D.1925 - Ö.2018
    Çevresiyle kıyaslandığında Osman (Güllü) oldukça varlıklı birisidir.
    Gökgöz Köyünün Samanlı mevkiinde evi vardır fakat bu ev onun sadece kışlık yurdudur. O, sayısını bilmediği kadar çok olan sığır ve keçilerini otlatmak için, Henis Dağı’nın neresi daha yayılımlı ise oradan oraya göçer durur.
    Dillere destan atı ile cuma namazı için sabah Sis’e (Kozan) gider, karanlık basmadan geri döner. Bir kez Hac’ca gitmiş, fakat bir Hac parası da gömüde kalmıştır. Evine uğramadan geçeni “Osman’ın sofrasına oturmadan geçmek var mı?” diye geri çevirip, aş ekmek verecek kadar da izzet ikramı seven, dürüst, paralı, hatırlı, hayır ve hasenatı bilen birisidir…
    Eşi Bıçkı Hatice’den bir kızı olur, adını Hüsne koyar fakat bu kız “seme” birisidir. İlk evliliğinden başka da çocuğu olmaz.
    Erkek evladı olsun diye Keçili Kızı ile yaptığı ikinci evliği ise, kadın hamileyken, bazı dedikodular yüzünden, ayrılıkla sonuçlanır.
    Güllü Osman’dan ayrıldıktan sonra Keçili Kızı’nın bir oğlan çocuğu olur ve çok sevdiği halde ayrılmak zorunda kaldığı kocasının adına istinaden çocuğun ismini “Osman” koyarsa da Güllü Osman bu çocuğu sahiplenmez.
    Çok geçmeden ayrıldığı kocası ölünce de, Keçilikızı kendi köyünden biriyle evlenir. Eski kocası Güllü’nün sahiplenmediği küçük Osman ise, gâh anasının, gâh Güllü’nün yeğeni Zombak Osman’ın yanında büyür gider. Osman artık anasının köyü ve lakabından ötürü “Keçili” lakabıyla anılacaktır.
    Saçlı Mehmet askerlik dönüşü Höketçe’de (Saimbeyli) Muteber adında bir Çerkez kızıyla anlaşır ve onu Musafakı’ya gelin getirir. Höketçeli Çerkez kızı Muteber’in kocası ölünce, onunla Keçili Osman evlenir.
    Şimdi hikâyesine başlayacağımız “Fatma Öcal” işte bu Keçili Osman ile Muteber ’in kızıdır.
    Fatma doğduktan sonra, vereme bağlı nefes darlığından dolayı zaten hasta olan Keçili Osman Keçili’deki anasının yanında veya oradan dönerken yolda ölür. Kızı ise henüz nüfusa kayıtlı değildir ve bu sebeple Zombak Osman Fatma’yı kendi üzerine kaydettirir.
    Daha sonra bu ölüm hadisesini Ahraz Mustafa: “Karlı bir kış günü “Osman öldü” diye haber gelince, kazmamı elime aldım, yola çıktım ve rahmetli emmimin oğlu Osman’ı Salmanlı’daki Gökgözlü Mezarlığına tek başıma gömdüm” diye anlatacaktır.
    Ölen Keçili Osman’ın eşi Muteber ile kızı Fatma’yı, Güllü Osman’ın torunu, Zombak Osman’ın ise kızı olan Fatma Bibi sahiplenir. Zira Fatma Bibi Keçili Osman’a “kardeşim” onun kızı Fatma’ya da “kızım” demektedir zaten.
    Küçük Fatma’nın Çürükdere’de yanına sığındığı Fatma Bibi tavuk karanlığı hastalığından dolayı gündüz çok az görmekte, gece ise hiç görmemektedir. “İbiş” adında bir oğlu vardır ama üç yaşında babası öldüğünden o da küçük Fatma gibi yetimdir.
    Küçük Fatma bibisinin yanında mutlu olsa da onlar herkesten biraz daha yoksul, biraz daha aç ve açıktırlar. Öyle ki, dağdan pelit, purç, ot toplar, kurutur, bir parça da buğday bulabilirlerse birbirine karıştırır, öğütür ve yerler fakat çoğu zaman bunları da bulamaz, aç yatarlar.
    Çocuklar açlığa dayanamaz olunca, uyuyana kadar onları avutmak için Fatma Bibi akşam ocaklığa bir kazan koyar ve içine de birkaç parça taş atıp karıştırmaya başlar.
    Çocuklar Fatma Bibinin gözü görmediği için ve üzülmesin diye, bu durumu o kadar kabullenmişler, her şeyin o kadar farkındadırlar ki, çoğu zaman, kazanın içine atılacak taşları gündüz onlar toplar, ocaklığın başına koyarlar.
    İbiş’le Küçük Fatma, ne kadar yoksul, kimsesiz olsalar da birçok kardeşe nasip olmayacak kadar dayanışma, sevgiyle ve acısı, tatlısıyla hayatı paylaşarak büyürler.
    Fakat İbiş’ten altı yaş büyük olmasına rağmen, küçük Fatma’nın bibisine aşırı naz yaptığı, ablalık yapması gerekirken bazen Bibisiyle İbiş’i üzdüğü olurdu.
    İbiş ise bir abi gibi Fatma’yı hep himaye eder, korktuğunda, “korkma ben buradayım” der, sarp yerlerde elinden tutar, onun haksızlıklarını, haşarılıklarını anasına hiç şikâyet etmezdi.
    Yaz geceleri Çürükdere’de dam başında yatarken, uçsuz bucaksız o mavi gökyüzü onların oyun alanıydı. Her gece ay ile yıldızları paylaşır, uyuyana kadar gökyüzünde gezer eğlenirler, sonraki akşam yıldızlar ile ayı değiş tokuş ederek, oyunlarına kaldıkları yerden devam ederlerdi.
    O gece Fatma yıldızları İbiş’e teslim etmiş ama İbiş’in ayı ortalıkta gözükmüyordu. Bibisi, “ay birazdan doğar, İbiş ayı sana verir” dese de Fatma söz dinlemiyor, uyuyana kadar ağlıyordu…
    İbiş’in anası arada bir Samanlı’ya, Babasıgil’e ekmek yapmaya gider, dönüşte de kuşağına tutturduğu fistanın arasından çıkardığı bazlama sokumunu (dürüm) Murtluesik’te kendini karşılayan Fatma ile İbiş’e tam ortasından bölüştürürdü.
    Fakat Fatma payına düşenden biraz daha fazlasını koparabilmek için her defasında ağlayarak bibisine: “Yine İbiş’e fazla verdin, tabi o senin oğlun, ben ise, anasız babasız, kimsesiz bir çocuğum” der ve İbiş’in payından da bir lokma alırdı.
    Ve biraz daha büyüdüklerinde İbiş ona; “Fatma, evlendiğinde ayrı kalırız diye sakın üzülme, sen kadın olduğun için benim yanıma belki gelemezsin ama ben nerede olsan seni bulur, ziyaretine gelirim.” derdi.
    Öyle de yaptılar ve ölüm onları ayırıncaya kadar mutlulukta, acıda, kederde birbirlerinden hiç kopmadılar.
    Fatma, daha kendisi küçük bir çocukken, Halil Kaha’nın kardeşi Güllü Hacı (Mehmet Arif Ertürk) ile evlenmiş, ondan “İsmail” adında bir de çocuğu olmuştu ki, gencecik yaşta kocası öldü.
    Bu arada Akdam’dan Mulla Mehmet’in (Mulla-Molla. Medrese talebesi) ikinci eşi Gülizar’ın Emine’de ölmüştü ve Halil Kaha ile Mulla Mehmet’in arasından su sızmıyordu. Gökgöz’de bir sabah kalktıklarında silahlı 17 atlı adam onu Mulla Mehmet’e götürmeye gelmişler, köyün erkekleri korkudan serpenelerin altına pısmışlar, atlılar damların başından aşağı ihtiyaç giderirken, serpene altındakileri de ıslatıyorlardı.
    O, “ölürüm de gitmem” anası “kızımı vermem” dedikçe, üvey babası Halil Kaha ise, “şimdi kan çıkacak, çabuk ata bindirin onu” diyordu.
    Fatma’nın gönlü Tıñ Veli’deydi ama Halil Kâha onun sözünü çoktan Mulla Mehmet’e vermişti.
    Sonunda Köse Ahmet ona: “Bana bak Maya Çinçiğim şu gökteki ayın, güneşin doğmasını nasıl engelleyemezsek, senin de Mulla’ya gitmene engel olacak güç yok bizde” dedi. Fatma’la, çocuğu ve Muteber’in ağıtları arasında onu atlardan birine bindirdiler.
    Pekmezcigediği’nde onları bekleyen Mulla Mehmet: “Gâvur içine gider gibi ne ağlıyorsun? Kes sesini, yoksa senin canına okurum” diyor ve atlılara eşlik ediyordu.
    Mulla Mehmet, Ağa oğlu Ağa, ormancı ve Urum (Kayseri) Bağdat, Şam, Mısır’da Medrese tahsili görmüş, onun okuduğu ezanı tilkiler ve cümle yaban hayvanları bile huşu ile dinliyordu fakat o askerlikten kaçmış, eşkıyalık ta yapmıştı.
    Başında bulunduğu çetesiyle Gökdere karakol komutanı Hayrettin Cengiz’i İkiyokuş’ta pusuya düşürerek, ilk eşi Rahime’yi ise Sakçadelik’e diri diri atarak öldürmüş, Fatma’dan 33 yaş büyük, yedi çocuklu, etrafına korku salan biriydi. Lakin bunların ne önemi vardı! Ona fikrini soran yoktu ki…
    Fatma o kadar güzel, o kadar taze ve toydu ki, yakınları ona “Mayaçinçiği” (İncir Kuşu) diyorlardı ama kadir kıymet bilen olmayınca güzelliğin ne değeri vardı? Yeni eşinin kendisinden beş on yaş büyük kızları ona her türlü saygısızlığı yapmaktan geri durmuyor, yatağına çiş etmeye kadar edepsizliğin envai çeşidini sergiliyorlardı. Üstelik memedeki bebeğine de dirlik vermediklerinden, bağrına taş basıp, çocuğunu anası Muteber’e göndermek zorunda kalıyordu.
    1965 yılında kocası Mulla Mehmet öldüğünde O, henüz hayatın baharında ve kırk yaşlarındaydı.
    Fatma Bibisi, çocukluk arkadaşı İbiş, Ahraz Mustafa başsağlığına geliyor, ona “Fadımam sen yanımızda yetim büyüdün, şimdi de genç yaşında çocuklarınla birlikte yine yetim mi kaldın! Şu Osman, şu İbrahim, şu da benden…” diyerek kuşaklarının içinden çıkardıkları beş on kuruşu onun minderinin altına kıstırıyorlardı.
    Hani “gök ile yer arasında olan hiçbir şey gizli kalmaz, bir gün açığa çıkar” derler ya, öyle de oluyor ve ölmeden önce bir gece Mulla Mehmet ona “Hanım. Çocuklardan uyanık olan var mı bir bak? Sana bir sır vereceğim.” Diyerek başlar anlatmaya:
    “Mulla Mehmet dağlardadır. İki kocadan ayrılmış, iki çocuklu, Katır Cennet ve Berber Kızı ile birlikte, ünü pekte iyi olmayan Gülizar’ın Emine’nin onda gözü vardır. ‘Kız eşkıya ile evlenilir mi?’ Diyenlere de, ‘Mulla Mehmet gibi erim, cehennemde yerim olsun’ diyecek kadar da gözü karadır Emine’nin.
    Fakat Mulla Mehmet’in: “Urum, Bağdat, Şam, Mısır’ı gezdim, gördüm fakat onun gibi güzel ve edepli kadın görmedim” dediği, “Rahime” adında bir eşi vardır. Üstelik Mulla Mehmet’in babası Durmuş Kâha oğluna “Emine’den uzak durmazsan, seni evlatlıktan reddederim” demektedir.
    Ona göz koyan Gülizar’ın Emine’nin parmağı var mı bilinmez ama onun kayını ile Rahime’nin dedikodusu dağa kadar ulaşır. Bir gece eşini vurmak için Mulla Mehmet dağdan Kocaköy’e iner fakat eşi evde yoktur. “Şurada mı burada mı” diyerek is sürerken, onu sohbete gittiği Berberkızı’nın ocaklığının başında otururken bulur. Ocaklığın duvarındaki bir delikten mavzerin namlusunu sürüp eşine nişan alırsa da, küçük kızı İnayet ansının kucağında olduğundan, bir türlü ateş edemeden döner dağa.
    Kocası dağdan “çocukları Durdu’ya bırak, sen yanıma gel” diye haber salınca Rahime kocasının yanına gitme sevinciyle, bütün çamaşırları, evi barkı, yur yıkar, ama eve kendisini almaya kocası değil de eşkıya arkadaşları Dalgacı Durmuş ile Pala Halil gelince, içine bir korku düşer. Onlara olanca gücüyle direnir, feryat figan eder, kızlarına; “çabuk Durdu bibinize yetişin, kurtarsın beni yavrularım” derse de eşkıyalar onu alır götürürler.
    Çocukların haber vermesiyle Durdu eve geldiğinde, Rahime’nin kolundan çıkarıp bir kenara attığı gümüş bilezikleri ve darp izlerini bulur ama kendisinden ne ses ne seda vardır.
    Evin yaklaşık 600 metre kuzeyindeki Sakçadelik (delik adını, orada tüneyen ‘Sakça Karga’lardan almıştır) çevresinde beklemektedir Mulla Mehmet. İki gözü iki çeşme eşi getirilince, gün boyu süren sorgu sualden sonra, gece onu deliğe atarsa da, Rahime düştüğü bu karanlık, korkunç ve dipsiz deliğin bir yerlerinde durukmuş ve ölmemiştir. Aşağıdan ağlamaları, sızılmamaları, iniltileri duyulmaktadır. Rahime’ye ulaşır mı, ulaşsa da bunlar onun boğazından geçer mi? bilinmez fakat Molla ses gelmez olana kadar deliğe yiyecek, içecek atar. Adam indirip onu oradan kurtarma teklifinde bulunur. Rahime ise: “Beni buradan kurtarsan, paramparça olan kemiklerim, yaralarımın tümü de iyileşse, yüreğimde açılan yara artık beni yaşatmaz” cevabıyla onun teklifi geri çevirir ve bu onların son görüşmesi olur.”
    Yıllar sonra ip açarak Sakçadelik’e inen Akdam’dan Hoçgudur Osman ile Fakıların Duranali ise, bu lanetli ve uğursuz deliğe çokça taş, toprak atıldığından, Rahime’den bir emare göremeden delikten çıkarlar.
    Mulla Mehmet bir kış gecesi bunları eşine anlatırken, uyurmuş gibi yapan çocuklarından biri, onları dinlemiş, bu hikâyeyi yazana da bütün duyduklarını anlatmış ve ‘gizli kalır’ sanılan bir şey daha açığa çıkmıştı.
    Oysa Mulla Mehmet, “Rahime’yi ben değil, korkutmaları için emanet ettiğim arkadaşlarım, istemeden deliğe düşürmüşler” demiş, herkes te öyle bilmişti.
    Rahime’nin kızı Zeliha büyüyünce: “Anamın başındaki o gümüş dizili fesini, Dalgacı Durmuş’un eşi Emiş’in başında her görüşümde, anamın kokusunu almak için, fesi onun başından alıp koklayasım gelir.” diyecektir.
    Kim bilir? Belki de, Sakçadelik’teki o insafsız yardımlaşmanın karşılığında, Rahime’nin fesi Dalgacı’ya, ondan da eşine geçmiş, Henis’teki Mulla Mehmet’in tarlasının bir bölümü de Fatma’yı almaya gelen o, şımarık ve azgın atlılara verdiği destekten ötürü Halil Kâha’ya hediye edilmişti.
    Mulla Mehmet: Köyünün ileri gelenlerinden, itibarlı ve nispeten varlıklı birisiydi. Fakat eşi Fatma’da itibar da saygınlıkta, eşinin gölgesinde kalacak biri değildi. Öyle ki, onun asalet, edep ve terbiyesini daha onunla konuşmadan hissedersiniz. Evlerine gelen gidenleri eksik olmaz, aç gelen tok ayrılır, misafirin heybesi boş gönderilmezdi. Evlerinde çifte çubuğa, mala malele bakacak kimselerle birlikte, misafire hizmet edecek kimseler de bulunurdu.
    O hiç dinmeyen gözyaşları, onun derdinin, tasasının bir kısmını alıp götürmüş olmalı ki, kendisini ölüme götüren son hastalığı hariç, sağlıklı ve hep hayırla yâd edilecek bir ömür sürdü.
    Bizim hiç gerçek bibimiz olmadığı için, bir bibi yeğenlerini nasıl sever, nasıl sahiplenir, kol kanat gerer bilmesek te O bizim “Bibi” dediğimiz ve gerçek bir “bibi” gibi hissettiğimiz birisiydi. Kendisi bizi her gördüğünde, sanki öz kardeşinin çocuklarıymışız gibi, “Bibimoğlunun oğlu” diyerek kucaklar, öper, koklar, başımızı, sırtımızı sıvazlar, “yavrum sende bibimin, ibiş’in kokusu var der ve bir çocuk gibi siline siline ağlar, birkaç kelime etikten sonra tekrar ağlar, ağlar ağlardı…
    “Öyle çok ağlıyorsun ki, seninle de konuşulmuyor Bibi” Deyince de bir cevap vermez, tekrar ağıda başlardı. Onun geçmişini biraz daha detaylı öğrenince şimdi anlıyorum ki, o öyle çok ağlamakta, ne kadar da haklıymış meğer.
    Fatma Öcal’ın ilk eşi “Güllü Hacı” diye anılmakla birlikte nüfusta “Mulla Ömer ile Refiye’den olma, 1913 doğumlu, Mehmet Arif Ertürk” adıyla kayıtlı olup, kendisi üvey anası Hürü’den olma: Halil Kâha, Topal İsmail, Fatma, Ayşe, Emine adlı kardeşlerin en küçüğüdür.
    İkinci eşi Mehmet Öcal: Kayıtlarda D-1897 Ö-1965 görünmekle birlikte, O, kendi ifadesine göre 1892 doğumludur. Durmuş Kâha ile Zeliha’dan olma ve üvey anası Ayşe’den: Zeynep, Fatma, Nafia, Rahma adlı kardeşlerin en büyüğüdür.
    Mulla Mehmet’in ilk eşi Rahime’den: Zeliha, İnayet, ikinci eşi Gülizar’ın Emine’den: Nazmiye, Elif, Durmuş, Lütfullah, Latife. Fatma’dan ise: Emine, Zeycan (Zican) Hacı (Abdurrahman) Muteber, Atika, Bilal, Gülizar, Raziye olmak üzere 15 çocukları oldu.
    Akdam Köyü, Gocaköy ve Malaş mevkilerinde evleri vardı. Geçim kaynakları, ormancı maaşı, kendi ekip biçtikleri ile koyun, keçi ve sığırlardandı. 5 Kasım 2018
    Kabri Akdam, Çatalkabaağaç Mezarlığı’ndadır.
  • Küçücükmüş gelin olduğunda. Çocuk gelin, yaşı oniki. Sadece oniki sene önce adım atmış dünyaya. Yetim ve öksüz olan büyükbabama kendisi gibi yetim ve öksüz bir kız bulup evlendirmişler. Kocası yani büyükbabam ise onbeş yaşında. Bu durum birazcık teselli eder beni. Yetmez ama olsun en azından 40 50 yaşında bir adama vermemişler o kızcağızı. Yaşıt sayılırlar öyle ya.

    Bir gün doğum vakti yaklaşır. Uğraşırlar olmaz. Küçücük bedene ikinci bir can fazla gelir. Zaten cılız bir kızcağızmış. Bebeğini doğuramamış bile. Oracıkta can vermiş. Karnında bebeğiyle toprağa koymuşlar onu. Acaba bebek kız mıydı erkek miydi acaba halam mıydı amcam mıydı hiç bilemedik. Şimdi orada yatar durur karnındaki bebesiyle. Ve hala oniki yaşındadır. Küçüktür miniciktir.

    Büyükbabam 19 yaşında tekrar evlenir çoluk çocuğa karışır. O kızcağızı hatırlayan, kim olduğunu pek bilen yok artık. Seneler önce ben onüç yaşımda onun mezarından çiçek toplayıp saçıma taç yaparken, yoldan geçen bir kadın anlatmıştı hikayesini. O senin üvey babaannendir demişti. Hayretle dinlemiş ve oniki yaşında kız benim nasıl babaannem olur demiştim kadına. O ise sadece gülüp geçmişti. Bizim tarlada ama bizim aile mezarlığından ayrı bir yere gömülmüş ve yine yetim, öksüz bırakılmıştı.

    Detayları babamdan öğrenmiştim. Ona da babası anlatmış. Adı Ayşe Fatma imiş, yaşı oniki. Sessiz zayıf bir kızcağızmış. Akide şekerini çok severmiş. O gün yine canı çekmiş. Büyükbabam şeker almak için şehre inmiş ama döndüğünde o yokmuş. Aldığı akide şekerini dökmüş büyükbabam kefeninin üstüne ve öyle gömülmüş. Gömüldüğü yerin ismi şekerli mezar kalmış. Çocukmuş işte canı tabi şeker çeker. Keşke ömrü yetseydi şekerleri yemeye ama olmamış.

    Seneler geçip gider şimdi peşpeşe. Ama ona hiç uğramaz, o hep oniki yaşındadır. Ben çok severim onu üzülürüm de. Şekerli mezarını her görüşümde çaresiz, kadere boyun eğmiş küçücük kızlar gelir aklıma ve de akide şekerleri.
  • tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan Esra ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.