• Bir öykü dergisinde yayınlandığı için sizlerle de paylaşmak istedim. Dergi linki: https://www.babil.com/...018-dergisi-kolektif

    “Kız bu kaç yaşına bastı? Evde kalacak vallahi. Hahahaha! Yok yok. Kendi bulamayacak. Anlaşıldı. Ben buldum birini. Bizim komşunun oğlu. Asker. Maaşı da iyiymiş. Öyle dedi annesi geçen. Aman bir kurum bir kurum. Sanki genelkurmay başkanı oldu çocuk.”

    Yosma teyze bu. İsme bak. Güzel kadın demekmiş. Söyler de durur. Seni gördükten sonra kim inanır yosmanın güzel kadın demek olduğuna be. Kırmızı ruju dudağına sürmemiş, yemiş sanki. Utanmasa yanaklarına da sürecekmiş. Yemekten şişmiş her yeri. Hiçbir günü de kaçırmaz. Hepsine gider. Masada ne var ne yok silip süpürür. Her gelmesine de benim yaşımı sorar. Beyin yerine kısır doldurmuş kafatasına Allah. Bak yine birini bulmuş bana. Bulmasa şaşırdım zaten. Kimmiş çocuk? Komşusu muymuş? Hangi komşusunun oğlu asker olmuş be. Yalandır valla. Bakın ben size diyorum. Bu kadının ağzından doğru söz çıktığı görülmemiştir.

    “Yirmi yedi Yosma Teyze.” diyorum. Yosssssssss….ma şeklinde söyledim. Annem gözlerimin içine kızgın kızgın baktı yine. Misafir gittikten sonra söyleyeceği cümleleri hazırlıyor zihninde. Her zamanki şey. Kendimi bildim bileli böyle yapıyor. Mahallenin diğer bütün çocukları melek, ben şeytan. Ne yapsam suç. Halime teyzenin kızı yaygarayı koparsın, gidip severdi. Şenay ablanın oğlu camı çerçeveyi indirse, çocuktur yapar derdi. Ama ben yapınca suç olurdu. Şu yaşıma geldim hala aynı. Değişmez. Alıştım da zaten. Kaşarlandım anlayacağınız. Suratına bakıyorum. İnadına sırıtıyorum.

    Yosma Teyze’nin suratı düşüyor. Ortamı yumuşatmak için annem devreye giriyor.

    “Sarma da var. Hızlı gitmeyin hanımlar.” Gülüyor. Kadınlarda bir neşe bir neşe görmeniz lazım. Vardır onların midesinde sürekli boşluk. Merak etme anne sen. Ne verirsen ver. Yerler. Geçen gün bir belgesel izledim. Dünyanın en obur hayvanlarını tanıtıyorlardı. Bir grubu tanımıyorlar. Bizim komşulardan hiçbiri yok aralarında. Hahahahahah! Buraya da gelin diye bağırdım ekrana.

    “Kız sen ne okuduydun? İsmi de bir garip ki. Dilim hiç dönmüyor anam.”

    Bu da Münevver Teyze. Anam Münevver. Her lafının sonunda, anam. Yerden bitme. Bir metre boyu var ama dil üçe beş. Burnunun yanında kocaman bir ben. Gözüne bakarak konuşmak imkansız. Gözüm hep bu bene kayıyor. Kızı doktor. Sünepe Selin. Kızda bir kafa var. Aynı sınıfta okuduk. Öğretmen soruyu daha tahtaya yazmadan cevabını yapıştırırdı. Ama inanın okulda tek bir arkadaşı yoktu. Okur da okurdu. Ne okuduğu da belli değil. Garip gurup şeyler. Annesi kabak tatlısı yedirmiş küçükken güya. Ondan böyle zeki olmuş. Renginin turuncuya kaydığında bir iş vardı zaten. Münevver teyze her gelmesine anlata anlata bitiremez bu sünepeyi. Tus mu ne, onu kazanmış şimdi de. Beyin cerrahı olacakmış. İlk operasyonunu annesine yapmalı. Gıcık da bir gülmesi var. Kesik kesik. Bütün bedeni sarsılıyor. Bak yine aynı şekilde gülüyor.

    “Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği.” diyorum. Bilerek uzatıyorum. Jeodezi mühendisliği desem de olurdu.

    “Hah işte o. Jedozi mi ne. Nasıl bir meslek kız bu? Ne iş yapıyor bunu bitirenler? ”

    Suratında küçümseyen bir gülümseme. Anneme bakıyor konuşurken. Karşısında ben yokmuşum gibi. Bildiği mesleklerin haricinde meslek sahibi oldum mu, yandın. Doktor, öğretmen, mühendis, hemşire… Kızı jinekolog olmayı seçseydi görürdüm. Anam o da ne diye ortalığı birbirine katardı. Beyin cerrahı. Seviniyor. Televizyonda duymuş ya. Oradan biliyor. Haspam.

    “Yer bilimi teyzecim. İş alanı kısıtlı. Bakınıyorum sürekli. Bazı yerlerden cevap bekliyorum.”

    Ekşimiş bir ifadeyle söylüyorum bunu. Dalga geçer gibi değil ama. Sizin kız da tusu kazanmış ama ben de iş arıyorum diye övünür gibi. Aynı kefeye koyuyorum bu ikisini anlayacağınız. Restine rest çekiyorum.

    Bozuntuya vermeden, “Olur anam olur. Dert etme fazla. İstanbul büyük memleket. İllaki iş bulursun. Kendi mesleğin olmaz başka bir iş bulursun. İşsiz kalacak değilsin ya. Bak Sunay’ın kızı da o dediğin üniversitelerden birini bitirdi. Dört yıl iş aradı. Şimdi kasiyer. İşsiz kalmadı en azından. Sen de kalmazsın.”

    Sunay’ın kızı kim be! Bana ne ondan. İşsiz kalmışım, kalmamışım kime ne. Size mi kaldı benim işimin gücümün tasası. Hem bunu dert eden sizsiniz. Bana kalsa çalışmam bile. Otururum evde. Gerçi dert ettiğiniz de yoktur ya. Anca kendinizi düşünün. Kendi aranızda işi olan erkeklere, işi olan kızları yamayın. Ben istemiyorum evlenmek falan.

    “Boşverin şimdi kızın işini. Rahat bırakın ayol. O işini bilir. Güzel kızım benim.”

    Allahtan Halime teyze var. Bunca cadalozun arasında ne işi var anlamış değilim. Emekli öğretmen. İnsan halinden anlayan biri. Pek muhabbete karışmaz. Kendi halinde, sessizce konuşulanları dinler. Sadece var olmak için bulunuyor sanki bu ortamda. Yalnız kalmamak için. Yalnızlığı sevmiyor sanırım. Zaten yalnız sayılır. Benden duymuş olmayın ama hiç çocuğu olmamış. O yüzden evlilik işlerine de bulaşmaz. En güzeli. Çocuk büyütmek çok büyük dert bu devirde. İlkokul arkadaşım Aynur evlendi de iki çocuğu bile oldu. Geçen buluştuk. Dert yandı. Kucağına al, suratına alış, emzir, yedir, gazını çıkar, altını değiştir, gece ağlamasına kalk, uykusuz kal, meme uçların yara olsun, kanasın, uçlarına krem sür, geçmesin, sinirlen, çocuğu fırlatıp kaçmak iste, dert yan senin gibi olanlara, seni anlamayanlara kız, söv, bağır, hasta ol, aman çocuğa geçmesin ne yaparız sonra diye düşün, kocan olacak öküzü çek… Aynur kendine gel diye bağırmasam devam edecekti. Ohoooo! Daha bir dünya şey söyledi de dinlemedim. Bekarken evlileri dinlemek çok sıkıcı geliyor insana. Ben kesinlikle Aynur gibi olmayacağım. İş bulup, kendi başıma yaşayacağım. Evlenmekmiş, çocukmuş umrumda olmayacak. Hem ben yapamam hiçbirini. Vallahi de yapamam.

    “Kız Hatice. Kocanla aran nasıl? Hala tık yok mu adamda?” diye soruyor Yosma teyze.

    Güleceğim diye ağzındaki sarmayı düşürüyor yere. Suratı kıpkırmızı. Münevver teyze de ona katılıyor. Hatice abla kızıyor ama ses etmiyor. Evleneli beş sene olmuş. Hala çocukları yok. Mahallelinin diline düştü kadıncağız. Bizim dinozorların arasında, en genci. Güzel mi güzel. Upuzun saçları beline kadar. Boy pos desen yerinde. Bembeyaz teni. Güneş vurduğunda sırtındaki sarı tüyler titreşiyor. Kadın gibi kadın. Kocasını da annem buldu. Eski ev sahibimizin oğlu. Tıfıl, köse, saçlarının da yarısı dökülmüş. Anneme sorsan öğretmen adam. Okumuş. Geçenlerde otobüste gördüm. Fark etmedi bile beni. Kafası yerde. Bozuk para arıyor sanki. Sünepe herif. Yaktılar kızın başını.

    “Öyle deme Yosma. Yazık kıza. Baksana, ne kadar üzülüyor.” diyor annem.

    “Kız takıldık. Çocuklarının olmasını en çok ben istiyorum. Vallahi de billahi de ilk ben göreceğim bebeklerini. Takacağım hemen reşatı. Helali hoş olsun yeğenime.”

    Bak bak şundaki kurumlara. Reşat altın takacakmış. Yalan. Pintiliğinden ölecek. Seccadesi kaybolsa alnını betona koyan cinsten. Onun günü geldiği zaman millet aç kalmayayım diye yanında bir şeyler götürür. Yufkadan dört çeşit börek yapar. Kocası yufkacı ya ondan. İnanın, kocasının yufkalarının yarısını bu kadın alır. Adam da aynı. İnsan karısından para alır mı? Bu adam alıyor. Geçen mahalle çalkalandı. Adam beş yufka vermiş de, Yosma teyze dört yufka parası bırakmış. Sonradan fark etmiş. Eve gittiğinde katmış evi birbirine. Çocukları ne yapsa boş. Kavga dövüş gitmiş. Şimdi kadın bu yaşta, ölmüş anasının yıkık dökük evinde kalıyor. Boşanacağım demiş anneme. Geçen, günden çıktıktan sonra söyledi. Nah boşar dedi üzerine. Parmağını da elinin ayıp tarafına soktu bunu derken. Güldük epey.

    “Hanımlar duydunuz mu Kazım’ın başına gelenleri? Hem de bu yaşta.” diyor ilk defa sahneye çıkan Gülizar abla. Erkek gibi kadın. Sesi de kalın ki. Ortalık inliyor. Cezaevi gardiyanlığı yapıyor. Bir insana mesleği bu kadar mı yakışır. Ayakkabı numarası kırk bir. Bazen kocasıyla değişiğe giyiyorlar diyip gülüyoruz annemle. Annem de az değil. Misafirler gittikten sonra arkalarından neler atıp tutacak merak ediyorum. Şimdi suratlarına gülüyor. Neyse o olmalı insan. Varsa bir şey suratına söylemeli.

    “Ne olmuş kız? Çatlatma adamı da söyle.” diyor Halime teyze. İlk defa onu bu kadar meraklı görüyorum. Kadın, ne kadar usturuplu olsa da yine kadın. Elindeki işi bırakıyor. Doğmamış torunlarına patik örüyor garibim. Böyle avunuyor.

    “Karısı hamileymiş. Kadıncağız neden gelmedi sanıyorsunuz. Sokağa çıkamıyormuş utancından. Oğlunu geçen ay evlendirdiler bacım. Bizim adam gitmiş bakkalına. Kazım düşünceli düşünceli oturuyormuş. Hayırdır Kazım, neyin var, diye sormuş. Başta söylemek istememiş. Bizimki ısrar edince, usulca bizim hanım hamile, demiş. Bizimki ne dese beğenirsiniz. Yersen o kadar pestili olacağı budur. Hahahahayttt! Bizimki de alem adam.”

    Bir şenlik havası sarıyor evi. Kahkahaların ucu bucağı görünmüyor. Bak bu habere ben de şaşırdım. Vesile teyze hamileymiş. Kadın ellisine dayandı. Millet ne doğurgan çıktı be! Ben annemle babamın seviştiklerini düşününce kötü oluyorum. Valla annem benden önce hamile kalsa, evi başlarına yıkardım. Senem’e mesaj atayım. O ne diyor bu işe bakalım. Ne de olsa annesi.

    “Ha ha ha! Kız Hatice duy duy. Kocana gidip hemen söyle haberi. Kazım’daki pestilden alsın kendine. Bak sen de eksik etme sofrada. Sabah akşam yesin adam. Elli yaşındaki kadını hamile bıraktırmış baksana.” diyor Yosma teyze. Havadaki en ufak laf sokma malzemesini kaçırmıyor. Yosssssss… maaaaa!

    Hatice abla bile gülüyor buna. “Vallahi söylüyorum.” diyor. Telefonu eline alıyor.

    Bazen çok komik oluyor bu kadınlar. İnsan ilk başta yadırgasa da, gün havası farklı. İnsanın içini sarıveriyor bir şekilde. Örümcek ağı misali.

    Senem mesaj attı. Annemi bırak şimdi. Mahalleye yeni bir aile taşınmış. Bir oğulları var, süt. Hemen görelim kanka. Vallahi lokum diye çiğne. Yut. Pek umursamıyor anlaşılan annesinin durumunu. Yarın kuaföre gidelim yazmış. Gidelim tabii ya. Erkeklere güzel gözükmek lazım. Evde kalacak değilim ya.

    “Kız, Kazım’ın bakkala da gidilmez artık. Mazallah. Adam bizi bile düdükler anam.” diyor Münevver teyze.

    Herkes Hatice ablaya bakarak gülüyor. Yok artık. Bu kadınlar da çok edepsiz oluyor bazen. Kadın baştan aşağı kızardı. Yapılacak şey mi? Suratında mahcup bir ifade. Kocasına yazdığı mesaja bakıyor. Pestili çokla kocacım.

    “Bu ne tatlısı kız. Şerbeti yaktı geçirdi boğazımı.” diyor Gülizar abla. Hani nerde o sertliğin? Bir şerbetlik kadınmışsın Gülizar abla. Kusura bakma. Elinde copla, gece gündüz gezinirsin hapishanelerde ama sende de iş yokmuş be! Git kocanın dibine. Lafını dinle sen. Pehhhhh!

    “Su getir kızım, koş.” diyor annem. Suratında sahte bir endişe. Ölse umurunda olmayacak. Panik yapıyor kendince.

    Mutfağa gidiyorum. Çaydanlıktaki sıcak sudan koyuyorum. Belki daha fazla yanar. Hahahahahahah! Bu arada, şu yosmanın komşusunun oğlu nasıl bir şey acaba? Kadınlar gidince anneme sorayım en iyisi mi. Asker adam. Disiplinli olur hem. Lojmanda falan yaşarız. Ekmek elden su gölden. Ohhhh! Bir sürü de kadın olur öyle yerlerde. Gelsin günler, börekler, çörekler. İçeriden gülme sesleri geliyor. Hem de bensiz. Geliyorum hanımlar. Bekleyin beni.
  • 176 syf.
    Yazdıklarımı okuduktan sonra beni takip etmeyi bırakacak, tedavi olmamı önerecek ve engelleyecek okurlar olacaktır mümkün müdür? Evet hem de çok mümkün :)

    Deliliğin aşamaları, rütbeleri dönem dönem değişen ünvanları vardır. İnanmıyor musunuz? Benim yaşadığım yıllarda karşılaştığım olaylara verdiğim tepkileri anlattığım zaman farklı yıllarda farklı ünvanlara uygun görülerek deliliğin atladığım kademelerini bir dinleyin belki de hak verirsiniz:))

    Ortaokulda türkçe dersinde öğretmen en büyük hayalinizi kompozisyon olarak yazın ödevi verdiğinde; en büyük hayalimin bir aşiret reisinin ilk karısı olmak istediğimi yazınca ‘’ evladım sen deli misin böyle hayal mi olur’’ eleştirisi ile ilk delilik ünvanımı elde ettim ettim de öğretmenim hayalimin asıl amacının belki bu tür bir evlilik yaparsam evlendiğim adamın benden sonra ikinci, üçüncü hatta sıralamaları artacak evlilik yapmasına engel olmak için olduğunu sorma gereği bile duymadı.

    Güzide bir kentimizin gözde bir şubesinde meslekte ilk haftam. Yine çok revaçta olan bir üniversite kantininde gençlerin pullama, afişleme yapacakları ihbarının gelmesi üzerine çok çok gizli görevli olarak gençlerin kimlik tespitlerinin yapılabilmesi için kantinde yerimi aldım. Ellerinde afişlerle gelen öğrenciler, duvarlara afişleri yapıştırmak için benden yardım istediklerinde yardım ettiğim için görev bitimi amirimce ‘’ kızım sen deli misin, ne demek ben tuttum onlar yapıştırdı afişleri’’ fırçasının ardından öğrencilik sonrası mesleki delilik aşamama ulaştım. Tabii ki amirime ‘’ ya geçin bunları, tabii ki çocuklar YÖK ü de eleştirecek, okul yönetimini de . Hatta o kadar gizledim ki kendimi polis olduğumu kimse anlamadı ‘’ diyemezdim diyemedim :)))

    En afilli ünvanım bir türlü unutulmayan kademem ise (beni takibi bırakmanıza vesile olacak olan) ; evlendiğim adam, genç bir hatun ile fingirdeşiyor gerçi bir çok incelememde bu durumdan bahsettim sürekli tekrarı oluyor affola efendim. Adam hem fingirdeyeyim hem de evlilik bitmesin çabasında. Hatta birkaç kez Allah’ım çocukken en büyük hayalimi kabul mü ettin , adam aşiret reisi de değil ama diye kendimi tiye aldığım anlarım çok oldu. Nerede kalmıştım evet bir türlü boşanmaya yanaşmıyor, annesi yani o zaman ki kayınvalidem oluyor o da arabuluculuk yapmak için bizimle. Bir akşam tekrar sordum, ‘’ boşanma protokolünü imzalıyor musun anlaşmalı boşanmak için ‘’ dediğimde pis pis sırıtınca çektim silahı bomm !!! . Gerçi anlık bir refleksle yaralanmadan kurtuldu. Kendine gelince üstünü başını yokladı ki vuruldum da sıcağı ile anlamıyor muyum diye. Annesi hemen başladı oğluna yalvarmaya ‘’ oğlum ne olur boşan bu gelin deli deli’’ diye. Sonrasında geçirdiğim soruşturmalarda her ne kadar silahı temizlerken kazara patladı şeklinde ifade vermem istenilse de serde mertlik var dedim, teklif edilen ifadeleri reddettim ve olanı biteni anlattım. Sıktım hedef şaştı ama adam can korkusundan boşanmaya yanaştı.

    Boşanma bitti, ister istemez çevre de değişiyor dostluklar da. Evli olduğum dönemlerde ailece evime gelen meslektaşım başladı olur olmaz zamanlarda ‘’ sıkılırsan ara, gezmek istersen ara, bir çay içelim’’ telefonuma mesaj atmaya. Bunlar sadece burada yazabildiklerim . Cevap vermiyorum , görmezden geliyorum engelliyorum yok abicim adam manyak vazgeçmiyor. Dulsun artık eee potansiyel eğlence. Baktım olmuyor karısını çağırdım evime kahve içmeye asıl sebep muhabbet değil şikayet. ‘’ Bak dedim canım senin kocan haftalardır beni mesajla taciz ediyor, denk geliyoruz taciz ediyor, görevdeyiz taciz ediyor. Hatta mesajlarını silmedim bana yardım et lütfen bu iş mahkeme boyutuna varmadan’’ Kadın bin bir öfke ile ‘’deli misin nesin kadın kocam ben dururken seni ne yapsın adam yardım etmek istemiş sen kendini nimetten saymışsın’’ dedi ve yeni bir ünvan da ekledi deliliğime. O kadar zavallı idi ki kocası müdür ya müdür karısı olmadan yaşamaktansa, onursuz yaşarım daha iyi zihniyetinde olunca bu yaşadıklarım bir gün senin de başına gelir demedim demek istemedim.


    En son çalıştığım kadroda popüler bir parti meclis üyesinin bilmem neresinin kılı ağarmış , verilen kariyerinin haksız elde edilişi ile halen çapkınlık peşinde ; iş yerinde evraklarını tamamlarken asılması üzerine attığım tokat ile birkaç yer değiştirmeme sebep olan deliliğim oldu. Herkes bana yaptığım hareketin deliliğimden kaynaklandığını, adama hiç cevap vermememi duymazdan gelmemin çok daha akıllıca bir hareket olacağını söyledi de bir Allah’ın kulu ‘’yahu ellerine sağlık iyi yapmışsın ‘’ diyemedi.

    Sizce ben deli miyim, delirmiş miyim? İçimde yaşayan onlarca kadın hepsi de mi deli? Çocuk Ferah, memur Ferah, aldatılan Ferah, taciz edilen Ferah azıcık da olsa akıllı değil mi?
    Deli kadınları sevin dizeleri vardır bir çok şaire ait. Sevmeyin arkadaşım deli kadınları sevmeyin. Onlar ayak ve gönül bağı olan akıldan kurtulmuşken bir de siz yük olmak için uğraşmayın. Bırakın , onlar salya sümük ağlayan , iki cilve bir naz erkekleri kendilerine bağlayan , akıllı olduklarına inanan kadınlardan olmasınlar.
    Gerçeği görmemek değildir delilik. Gerçek şu ki gerçek, gerçekten çok acıtıyor...Bazı "an"lar var..ne unutmak mümkün ne hatırlamak kıymetli. Allah bu şekilde olaylara maruz kalan, sesini duyurmaktan korkan , tüm delirenlerin yardımcısı oldun..
    Yaşasın , deliren , deliliğin farkında olan tüm kadınlar.
    Keyifli okumalar.
  • 68 syf.
    ·2 günde·9/10
    Bilinmeyen bir kadının mektuplarınan oluşan bu kitap, beni çok derinden etkiledi. Öncelikle kitapta ismi geçmeyen kadın, duygularını o kadar iyi döke bilmiş ki satırlara, bunu kimisi acıtasyon yapmış kadın diye yorumluyo. Niye hissedilen, yaşanılan acılar kelimelere dökülünce, bunun adı acıtasyon oluyor. Hissedilen, yaşanılan acıları kelimelere dökmeğin adı acıtasyon oluyorsa, kimse yaşadığı acılarını kelimelere dökmesin o zaman. Kimileri abartmış kadın diyor, bu abartma değil arkadaşlar, sadece duygularını satırlara ustaca döke bilmektir. Ben kadının duygu dolu satırlarını okurken, hiç bitmesin istedim o satırlar, Ama malesef bitti. Kitap çok duygu dolu, sayfaların nasıl bittiğini anlamıycağınız kadar akışkan ilerleyen, sürükleyici bir kitap. Kitabın sayfaları bana az gelsede, tadında bırakılmış aslında kitap. Herkeze önere biliceğim harika bir kitap oldu bu kitap benim için. O duygu dolu satırları, en iyi kadınların hisedebiliceğini düşünüyorum. O yüzden en çok bayanlara, öneriyorum bu kitabı.



    SPOİLER

    Nerden başlanır ki bu hikayeyi anlatmaya. Nasıl ifade edile bilirki bilinmeyen bir kadının, yaşadıklarını, onu en iyi onun diliyle anlatıcam size. “ama, dediğim gibi, yalnızca sezebilirsin, fakat asla bütünüyle bilemezsin, sevgilim.” Evet yalnızca seze biliriz, asla bütünüyle anlyamayız o kadının yaşadıklarını.


    Bir kadın nasıl her haliyle seve bile biler ki? Evet her haliyle dedim çünkü sözünü etiğimiz kadın, kitapta ismi R. Diye geçen yazarı, her haliyle sevmiş. Çocuk haliyle sevmiş, kendini yeni yeni tanımağa başladığı, genç haliyle sevmiş, ve tam anlamıyla kadın olduğu haliyle de sevmiş, ve bir anne haliyle de sevmeye devam etmiş. 13 yaşında hayranlıkla başlayan, bu aşk hikayesinden söz edelim gelin biraz. 13 yaşında bir çocuk tarafından nasıl sevile bilir ki bir insan? 13 yaşında ki bir çocuk tarafından hissedilen sadece hayranlık, beğeni olur zaten. Öylede olmuş. Adamın yaşam düzenine, kitaplarına hayran oluyor ilk bu kız çocuğu. Sonra daha yüzünü görmeden hayran olduğu kişinin yüzünü hayal etmeye çalışır. Hayalinde uzun sakallı, yaşlı bir adam hayal eder. Ama onu gördüğünde, tüm bilinç altındaki tahmin etiği o kişi alt üst olur. Çünkü karşısında hayal bile edemiyeceği güzellikte birini görür. O adamı çocukca bir hayranlıkla tam 16 yaşına kadar, ondan kaçarak sever bu kız onu. Dışarıda bahçede camının yanan ışığını gözetleyerek, tüm görüştüğü kişileri, kadınları gözetleyerek, ezberleyerek sever. Evet kadınlar dedim, o an o çocuk için bir problem teşkil etmeyen kadınlar. Nasıl problem teşkil ede bilir ki? O daha bir çocuk. dediğim gibi hayranlıkla başlar bu hikaye...



    16 yaşına kadar devam etmekte olan bu hayranlık, sonradan sevgiye dönüşür. 16 yaşında istemeden de olsa ayrı düşüyüyor bu kadın R. Den. Başka bir şehire taşınıyor annesinin zoruyla. Ve tam 2 sene boyunca, hiç görmeden de sevmeye devam eder bu kişiyi. Artık bir çocuk değil, artık bir genç kız bu kadın, yanına kimseyi yaklaştırmadan, dış dünyayla bağlantısını kopararak sevmeye devam eder. “İki yıl yaşadığım o küçük şehirde on sokağı bile tanımadığıma inanabilir misin sevgilim?”


    Ve 2 sene sonra, sonunda geri döner kalbini bıraktığı şehire. Sonun da bir gün fark edilir R. Tarafından bu genç kız. Ama tanınmadan. Kendini, bedenini teslim ettiği o geceden sonra bekler, R. Nin aramasını ulaşmasını ona ama bu olmaz. “İki ay boyunca her gün sordum ... fakat hayır, bekleyişlerden, çaresizlikten kaynaklanan bu cehennem azabını sana anlatmamın bir anlamı yok.”


    Bütün bunları anlatırken şöyle der kadın; “Seni suçlamıyorum. Seni sen kim isen o olarak seviyorum.”



    Ve R. Nin hiç haberi olmadan ondan bir çocuk dünyaya getirir. Neden mi? Onuda şöyle açıklıyor kadın ; “seni, hayatının gittikçe serpilip geliştiğini damarlarımda hissedebiliyordum, seni besleyebiliyor, susuzluğunu giderebiliyordum, ruhumda yakıcı bir arzu uyandığında seni okşayabilir, öpebilirdim. Görüyor musun sevgilim, işte bu yüzden çok mutlu olmuştum senden bir çocuğum olacağını anladığımda, bunu o yüzden senden saklamıştım: çünkü şimdi artık benden kaçamazdın.”


    Mektup şöyle başlar; “Sana, beni asla tanımamış olan sana.”

    Ve şöyle ifade eder kendisini;
    “Sadece bir defa seninle konuşmak zorundaydım –ondan sonra yine dilsiz olarak karanlığıma geri döneceğim, yanında hep dilsiz kaldığım gibi.”


    Ve kadın o karanlıkta kaybolur...
  • Bundan on yıl önceydi, mahallede hacı Kadir diye bir herif vardı. Şerefsizin tekiydi namussuz.  Şimdi nerede, ne  yapıyor Allah bilir. İlahi adalet varsa şayet bu gününe kadar çoktan ölmesi gerek. Mahalleli döve döve gönderdi burdan. Karşı çıktım, bırakın şu şerefsizi öldüreyim dedim, yaşamasın namussuz dedim ııı dinlemediler beni, girdiler araya. Gönderdiler, o gidene kadar da beni mahallenin kahvesine kitlediler... Ahhh, ahhh... Şimdi yaşıyor desinler ara bul öldür desinler anam avradım olsun gitmezsem yatarıp s.... Ah ulan orospu çocuğu. Ahh ulan. Orospu çocuğu.

        İki kızı vardı, büyüğü Züleyha, küçüğü Aysel.
    Hanım hanımcık, saygılı, ağır başlı güzelim kızlardı. Kızlara bakınca ulan bu kızlar nasıl olur da o orospu çocuğunun kızları olurdu diyordu inan. Allah'ın işi işte, anlamıyorsun.

       Züleyha gönlünü bizim Hamza'ya kaptırmış. Hamza desen, Züleyha mahalleye ilk geldiğin de tutulmuştu ona. Bir aşkları vardı, yüzlerinin ışığı bile farklıydı. Ben Hamza'nın can dostuydum, biliyordum muhabbetlerini, laf söz olmasın diye saklardık mahalleliden. Ama birbirlerine bir bakışları vardı, kaldırımdaki taş erimeye yüz tutuyordu. Çektim Hamza'yı kenera, oğlum dedim, de babana aç şu konuyu gidelim isteyelim şu kızı dedim, baksana kız da istiyor seni, bekliyordur da, bekletme kızı dedim, durum yok  dedi, anasını satayım ne geliyorsa bu parasızlıktan geliyor zaten. Soyuna sopuna sokayım çulsuzluğun. Ah bende de yoktu ki. Evim olsa evimi satardım, arabam olsa arabamı satardım, bak şu halime mahalleli acıyorda bir tas çorba veriyor, gece kahvede yatırıyorum. Ana yok bana yok, abla, abi hiçbiri yok ne bok yemeye geldiysem zaten bu dünyaya.. dünyanın da a...

        Bizim Hamzan'nın babası fukara elde avuçta metelik yok, Hamza desen, iş oldu mu çalışır, olmadı da mı köşesine çeker kara kara düşünürdü. Kaç defa tuttum çektim o karanlıktan bilen sayan yok. Garibim Züleyha'yı telli duvaklı gelin edecem diyordu, para biriktiriyordu.

       Sonra bir gün o kara haber geldi, Şerefsiz, namausuz, Züleyha'yı başlık parasına satmış itin tekine, o kadar ani oldu haber bize gelmeden, Züleyha'yı apar topar alıp götürmüşler.Hamza koştu, koştu ama yetişemedi. Bende arkasından koştum bir baktım, sokağın ortasında çocuk gibi ağlıyor. Abi diyor dayanamam diyor, ölürüm diyor, nefes alamam diyor, koca adam kollarımda küçük bir çocuktan farksızdı. Teselli edemedim lan dostumu, dilim tutuldu, aklım uçtu, teselli edemedim.

       Hamza yemez içimez oldu, hastalandı, eridi, Züleyha'dan bir haber alırım umuduyla gece gündüz Aysel'in yolunu gözledi. Sonra Ayseli yakaladı bi gün. Züleyha nerede dedi, kime gitti, giderken bir şey dedi mi.. susmadı Hamza, Aysel korktu tabi çünkü farkında değil, tutmuş kızın kollarından sarsıp duruyor. Baktım Aysel ağlamaklı tuttum Hamza'yı oğlum bir dur dedim, korkuttun kızı, anca kendine geldi de durdu.
    Aysel ağladı, ablamı sattı dedi. Ulan orospu çocuğu insan öz kızını nasıl satar. Aklım almıyor. Hamza' ya döndüm Hamza da ağlıyor. Aysel anlattı Hamza ağladı, gitti dedi ablam, Hamza'ya onu sevdiğimi onu asla unutmayacağımı söyle dedi. Sonra Aysel koşa koşa gitti. Hamza bağırdı arkasından nereye gitti diye, bilmiyorum dedi.
    Bilmiyorum ilk defa bu kadar korkuttu bizi. Bilmiyorum... Bilmiyorum.. bilmiyorum...

         Olayın üzerinden iki sene geçti, Hamza her gün biraz daha içine kapandı, konuşmaz oldu, ağlamaktan gözlerinin feri gitti. Bu böyle olmaz dedim bir dostum Hamza var onu da kaybedemem dedim, Hamza'ya gittim kardaş bu böyle olmaz dedim, gidelim bulalım kaçıralım  Zehra'yı. Ahh keşke demeseydim, ölseydim de demeseydim, bilemedim namussuz babasından daha namussuz birinin olacağını.

       Kocası olarak bildiğimiz orospu çocuğu, meğerse pezevenkmiş. Hanımım edecem onu dedi, yalan atmış şerefsiz, para karşılığı satıyormuş kızı. Ah ulan. Ah ulan. Hamza yanımdaydı, yanımdaydı ama o an öldüğünü hissettim, dondu kaldı, ne küfür etti, ne ağladı, ne de bağırdı, sustu, sadece sustu. O seesizlikteki çığlık sağar etti kulaklarımızı. Hamza'yı bıraktım orda koşa koşa gittim o şerefsize, vurdum kapısına, çık lan dedim, çık öldürecem seni dedim. Silahını almış kapıyı açtığı gibi dayadı alnıma, korkmadım, kardeşim ölmüş  ben yaşar mıyım sık orospu çocuğu dedim sıkmazsan ben öldürcem seni dedim. Kızını satıyorlar lan, nasıl yatıyorsun, nasıl uyuyorsun dedim. İnanmadı bana, ben konuştukça o inkâr etti sonun da, kocası değil mi ister satsın, ister atsın ben parasını aldım bundan sonra öyle bir kızım yok dedi...
    Anam beni doğurduğunda anamla birlikte bende ölecektim. Ölmedim. Özlemedim.

      Geri dönüp, Hamza'ya gittim. Artık Züleyha'yı kaçırmamız farz dedim. Hamza hala konuşmuyor, bıraktığım gibi duruyordu, hareket etmiyor, tepki vermiyordu, gözünü kırptığını görmesem yaşadığına inanmazdım. Gerçi buna da yaşamak denirse.. Hamzan'nın biriktirdiği paraları alıp Züleyha'yı bulmak için yola çıkacağız, karış karış gezeceğiz ama yine de bulmadan gelmeyeceğiz diyorduk ki, Hamza'nın anasının ameliyat olaması gerekiyordu, elimizde ki para ameliyat parasına bile yetmiyordu. Ah ulan Hamza nasıl derttir be oğlum bu, ilk defa o an kimsem yok diye sevindim. Dilim varmadı, Hamza'ya ne yapacaksın diye sormaya. Verdi anasına parayı, ama Hamza hala konuşmuyordu, bu olay olduktan sonra bir kere senini duymadım Hamza'nın. Sessizliğe taşındı o, ben ise yaşam belirtisi almak için gevezeliğe, hep de böyle olur zaten, biri ne kadar susarsa diğeri o kadar konuşur... Biliyordum Hamza'nın ne düşündüğünü, yol paramız bile yok cebimizde, Züleyha'nın nerede olduğunu da bilmiyorduk, bu da  Züleyha'nın daha kaç defa öleceğini bilmemek demekti..

       Dedim ya Allah'ın işi belli olmuyor, Aysel geldi yanımıza ağlamaktan gözünde yaş bitmiş. Hamza bakıyordu ama yine konuşmuyordu. Aysel bacım noldu hele bir sakinleş dedim. Babam. Babam beni satacak dedi. Ulan orospu çocuğu Kadir ne yap ne et ölmüş ol, yoksa etlerini düşlerimle koparacağım. Yeminim olsun dişlerimle koparacağım. Aysel, abiler yardım edin bana dedi, ben ablamın yazgısını yaşamayayım dedi, elini attı cebine evde ne bulduysa getirmiş altın, para. Hamza'ya döndüm bak dedim fırsat ayağımızda alalım Aysel'i de çıkalım arayalım Züleyha'yı, konuşur sandım başıyla onay vermekle yetindi, olsun dedim bu da bir konuşma.

      Çıktık yolla, o şehir senin bu sehir benim derken otuz gün geçmiş bile. Gören, bilen yok Zehra'yı, ta ki, eşini tanıyan bir kadını bulana kadar. Elimize bir kağıt verdi, kâğıtta adres, koşa koşa gidiyoruz saniyelerle yarışıyoruş çünkü hepimiz biliyoruz her bir geç kalış bir ölüm demekti Züleyha için...
    Mahalleli durmamış tabii, Hamza Aysel'i kaçırmış diye konuşmaya başlamışlar. Andım olsun bu Mahalleyi de yakacam.. Meğer bizim Züleyha bu işe bulaştıktan sonra lekelendim artık benden Hamza'ya yâr olmaz deyip, mahalleden Yasemin sürtüğüyle irtibata geçip Hamza hakkında bilgi alıyormuş. Sen bizim sürtük Yasemin git, Züleyha'ya senin Hamza kardeşin Aysel'i kaçırdı birbirlerine de deli gibi aşıklarmış de. Ulan orospu Yasemin...


    Yasemin'nin Züleyha'yla konuştuğunu, mahallenin uydurduklarından habersiz, elimizdeki adrese gittik, yaşlıca bir hanım teyze açtı kapıyı, kimsiniz dedi, Züleyha'yı arıyoruz dedim. Kimleri oluyorsunuz dedi, zamanla yarıştığımızı bilmiyor habire soru sorup duruyordu kızdım sonunda tanıyon mu tanımıyor mu diye bağırdım, geçin içeri anlatayım dedi. Bilemedim bilseydim gidelim demezdim...

    Züleyha çok çekti dedi, bir yavuklusu varmış Hamza diye, sürekli onu anlatırdı, sonra o ayyaş gelir saçından tutar sürükleye sürükleye adamların yataklarına atardı, kıyacam canıma derdi, sus kızım derdim, Hamza gelir elbet seni kurtarır bir gün derdim, avuturdum onu, ta kii bir arkadaşından haber alana kadar, Hamza iti kız kardeşini kaçırmış, Züleyha'yı unutmuş, dayanamadı kızım, bir gün girdim odasına, asmış kendini, buz gibi olmuştu, tuttum bacaklarından havaya kaldırdım ama nafile çoktan göçüp gitmişti kızım. O şerefsiz de Züleyha'yı öyle görünce cenazesiyle uğraşmamak için kaçtı gitti. Ben yıkadım Züleyha'yı taradım saçlarını,Fısıldadım kulağına, orda mutlu olacaksın kızım, bu dünya da yüzün gülmedi, orda gülecek dedim, on beş gündür Züleyha'nın yorganı toprak oldu dedi. Teyze konuşuyor, her konuştuğunda kelimeleriyle bıçklıyordu bizi... Siz Züleyha'nın nesisiniz diye sordu teyze. Dilimiz varmadı konuşmaya, anlatılanlar karşısında kanımız çekilmişti, kessen kan akmaz dereceye gelmiştik.

    Kalktık mezarlığına gittik. Sadece gözyaşlarımız konuşuyor ses yok, plan yok, umut yok, gidecek yerimiz yok, bıraktık Züleyha'yı orda mahalleye geri gelecektik. Çıktık yola otogara geldik, otobüsün kalmasına bir saat var yok, Hamza kalktı yürüdü nereye dedim konuşmadı tuvalete gidecek belki gidip ağlayacak dedim gitmedim arkasından. Sonra bir çığlık kızılcık kıyamet koptu, adam ölmüşşşş diye bir ses geldi. Ayaklarım varmadı yürümeye, koşanların arasından Hamza'yı aradım, Hamza yok Aysel sezmiş olmalı, kıpırdamadan hıçkırarak ağlamaya başladı. Aysel sus dedim. Aysel ağlıyor susmak ne bilmiyordu. Hamza gelmedi, dışarda bir Aysel bir de ben vardım herkes tuvalet kapısının orda. Hamza oğlum çık gel, hadi oğlum sende bırakma beni dedim. Hamza yok, sonra ben gittim, sadece  hatırladım uğultular, kısık kısık konuşmalar, hepsini ittim, çarpa çarpa geçtim etten yapılan duvarı. Hamza, kardeşim, dostum, yatıyor yerde bilekleri kandan gözükmüyor... Hamza kalk  tuvalet pis bak üstün kirlenecek sonra bizi almazlar otobüse dedim, Hamza kalk dedim, göğsüne vurdum sarstım onu başı düştü omzuna...
    Hamza'm da gitti kimsem kalmadı kimsesizliğimden başka... 


       Hamza'yı Züleyha'nın yanına nefnettik. Diri diri kavuşamadıysalarda, ölüleri kavuşsun dedim. Hamza böyle istedi, böyle istediği için otogarda kıydı canına, anladı Züleyha'dan bir daha ayrılamayacağını...

      Bana kalsa dönmezdim buralara, Hamza'nın yanında kalırdım. Ama dönmem lazımdı, anasına babasına demem lazımdı, nasıl denilir bu be.. Döndüm, baktım Hamza'nın babası  dışarda kaldırımda oturmuş ağlıyor, haber ne çabuk geldi dedim, birazda içim rahatladı dilim varmazdı Hamza öldü demeye, ben demeden Kemal amca dedi, Neriman öldü dedi.... Ah be Hamza, şimdi ben sana nasıl derim anan ölmüş diye. Peki ya Kemal amcaya nasıl derim Hamza ölmüş diye.... Kemal amca dedim, Neriman teyzem yalnız kaldı diye endişlenme Hamza ona sahip çıkar. Eş acısını sindirememişken evlat acısını da bıraktım kucağına, ben olsam Kemal amcanın yerinde affetmezdim kendimi...

      O gün bu gündür Kemal amca konuşmaz, gülmez oldu, ara ara gidip bakıyorum bir ihtiyacı olur diye. Gidemiyorum buralardan. Kardeşim Hamza da böyle olmasını isterdi.
      Hamza kardeşimdi yaşadıkları beni de dağladı ama anladım ki ben hala yaşamaya devam ediyorsam, Hamza'nın yaşadıklarını yaşamamışım sadece görmüşüm.....
  • Modern Türk edebiyatında bir dönüm noktası olarak nitelendirilen usta yazar Sait Faik Abasıyanık’ın beş farklı hikayesinin radyo tiyatrosu formatıyla sahneleneceği, 17 Aralık’ta İş Sanat sahnesinde gerçekleşecek Şehir Amber Kokacak dinletisi İstanbullu sanatseverleri nostalji dolu bir yolculuğa davet ediyor.

    Cumhuriyet sonrası yazarlardan kendine has, dönemin akımlarına bağlı kalmayan üslubuyla ayrılan Sait Faik Abasıyanık, özellikle İstanbul’a ve balıkçılar, kıraathane müdavimleri, işsizler, çocuklar gibi modern yaşamın ‘küçük’ karakterlerine odaklanan öyküleriyle tanınan, Türk edebiyatının en önemli isimlerinden bir tanesi. Abasıyanık’ın ‘‘Müthiş Bir Tren”, “Havuz Başı”, “Balıkçısını Bulan Olta”, “Yüksekkaldırım’’ ve “Serseri Çocuk ve Köpek” hikayelerinin eski bir radyo kayıt stüdyosunun canlandırıldığı bir sahne düzeniyle, iç içe geçmiş dramatik bir akışla okunacağı Şehir Amber Kokacak dinletisi ise, bu usta yazarın şiirsel ve içe dönük, duygusal dilinin aktarımı için teatral ve duygusal, ideal bir kurgu oluşturuyor.

    Atilla Birkiye’nin metinlerini hazırladığı, Mehmet Birkiye tarafından sahneye uyarlanan ve Metin Belgin, Bülent Emin Yarar, Hakan Gerçek gibi isimlerin hikâyeyi okuduğu Sait Faik hikâye dinletisi 17 Aralık, Pazartesi günü İş Sanat’ta olacak. Müzik yönetmeni ve piyanist olarak Serdar Yalçın yer alırken; kemanda Seda Subaşı, çelloda Şemsa İdil Ural, efektlerde ise Tuğrul Karanfil, Yiğit Çekil isimleri ön plana çıkıyor. Genç izleyicilerin dinletilere gösterdiği yoğun ilgiden dolayı bu sezonda da öğrenciler için 17.00 ve 20.30’da iki ayrı seans düzenlenecek. Hem eski İstanbul’un, hem de dönem Türkiyesi’ndeki sıradan insanların gündelik yaşamlarının büyülü havasını soluyacağımız bu dinletide yer alacak öykülerden iştah kabartan alıntılar derledik.

    ‘‘Rüyamda mı gördüm. Yoksa bir seyahatte mi başımdan geçti. Böyle şey olur mu olmaz mı? Oralarını geçelim. Böyle bir vakayı rüyada da görsem yine başımdan geçmiş sayılır. Başımdan geçmemiş olsa içimden, rüyamdan, hülyamdan geçer miydi? Küçük bir istasyonda tren bekliyordum.’’
    Müthiş Bir Tren

    ‘‘Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim aleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşılardan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım. Herkes geçti, siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu. Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem.’’
    Havuzbaşı

    ‘‘Yazı yazmak canım istemiyordu. Yazı yazmam için bana çiçek, kuş hürriyeti değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncelerin hürriyeti lazım. Küçücük hürriyetler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk hürriyeti istiyordum. Bu bana lazımdı. Yoksa her şeyi ağzımda gevelemekten başka ne yapabilirdim? Ne yapıyordum?’’
    Balıkçısını Bulan Olta

    ‘‘Pazar günleri böyledir İstanbul ama gelin, ben sizi eğlenceli bir yere götüreyim. Plajlarda serin mavi sulara gömülmek, çam altlarında uyku çekmek dururken nereye gideceğiz? O da var ya! Var ama şimdi bu saatlerde İstanbul’un bir yeri de var ki orada köyüne hasret askerler, çıraklar, hamurkarlar, Anadolulu aşçılar, plajlara gidememiş parasızlar, çam altlarından deniz kenarlarından pek bir şey anlamayan yahut bıkan İstanbullular dolaşır. Orada bedava şarkılar dinlenir. Orada buz gibi gazoz 75 kuruş değil, 7,5 kuruştur. Beyoğlu’nda yarım papele yiyemeyeceğiniz vişneli kaymaklı dondurma kayık tabaklarında 10 kuruşadır.’’
    Yüksek Kaldırım

    ‘‘Köpeği omzuna almış gidiyordu. Köpek de, sokak çocuğu da pis değildi. Kirliydiler. Köpek iki aylıktı. Çocuk on yaşındaydı. Vakit de gece yarısı. Beyoğlu sabah olmak üzere olan bir ortaçağ şehrine benziyordu. Öyle bir ortaçağ şehri ki uyanır uyanmaz çırılçıplak esirler bir zafer arabasında harmanilere bürünmüş, kafasında bir zafer çelengi ile şehrin hâkimini çekecekler. Pöstekilere, zırhlara bürünmüş, altın gümüş işlemeli deri donlar giymiş, çevresi yarım metre gelen pazularla derebeyin aylıklı askerleri demir kapılı evlerden çığlık çığlığa kadınlar çıkaracak. Bu kadınlar o kadar güzel gözlü, o kadar tatlı, o kadar dolgun kalçalı olacaklar ki derebeyin sarayını süsleyen ressam saçını başını yolacak. O kadından bu kadına, bu kadından o kadına koşacak. ‘Bunu bana verin! Bunu bana verin! Bu benim rüyalarımın, hüsranlarımın, fırçamın kadını. Ancak onunla ölmeyecek eserimi yapabilirim’ diye koşacak. Seç diyecekler, seçemeyecek. Başında zeytin ve defne dalından zafer çelengiyle derebeyi kahkahadan bütün gümüşlerini ve altınlarını şakırdatacak.’’
    Serseri Çocuk ve Köpek

    Kaynak: http://bantmag.com/...hikayesi-is-sanatda/
  • Kendinize gelin artık! İzlenecek onlarca film var, en güzel kitapları henüz okumadık çünkü henüz yazılmadı bile. O şarkıyı birileri senin dinlemen için besteledi, o şehri görmeden ölmek bütün bu dünyaya haksızlık olmaz mı? Eğer istediğin gibi yaşamazsan, eğer gerçekten yaşamazsan tüm bu yarattıklanm inkâr ederek Tanrı’yı gocundurmuş olmaz mısın? Boşver Tanrı’yı. Evet, inancını al eline. Koy ortaya cebinden çıkardıklarını, senin de bir Tanrı’n var, içinde bir yerlerde, öyle ki hâlâ nefes alıyorsun. Bu yaptığın şey; nefes almak, yaşamak diyorum, en çok da Tanrı’ya meydan okumak değil mi? Onun da istedigi bu değil mi? Hepimiz aynı satranç tahtasının üzerinde birbirimizden başka kimi deviriyorduk? Oysa bu Tanrı’nın savaşı değil miydi veyahut bizler onun birer savaşçısı veyahut bizler onun birer düşmanları mıyız, yoksa bu bizim kendi kendimizle savaşımız mıydı?

    Kadınlar, bir kuaför salonunda saçlarını yaptırırken bunca şey düşünür müydü? Düşünürdü bayım, saçlarını düşünmediği zamanlarda kadınlar öyle çok şey düşünürdü ki aklınız şaşardı. Bakmayın öyle; çoğu zaman kendi düşündüklerimize bizim de aklımız şaştığı için bu denli zayıfgözüküyoruz. Evet, zayıf dedim, kabul ediyorum bunu ancak bu öyle bir zayıflık değil, lütfen kesmeyin sözümü. Bu tamamen ruhsal bir zayıflık, her şeyi düşünmenin, sorgulamanın, en ince ayrıntıları bile hatta en küçük fısıltıları diyorum, onları bile duymanın zayıflığı.

    Siz bir orman görüyorsunuz baktığınızda bayım, ben 0 ormanın içine düşmüş hâlâ yanan ve biraz sonra tüm dünyayı ateşe verecek kıvılcımı görüyorum. Siz kocaman, iri gövdeli yeşil ağaçlar görüyorsunuz, ben kaybolmuş bir çocuk görüyorum anne diye ağlayan ama annesine bir türlü sesini duyuramayan. Söyleyin şimdi bana, siz de 0 çocuk değil misiniz, siz de ağlamıyor musunuz belki baba diye, siz de benim gibi sesini bir türlü duyuramayanlardan mısınız? Boş versenize bayım, siz de biliyorsunuz babalar her zaman haklı değildir, anneler bile her zaman haklz değildir. Ama Tanrı, o her zaman haklıdır.

    Bakmayın bana öyle, Tanrı’nın bir barbar olduğunu düşünüğünüzü biliyorum, her birimizin birer kukla olduğunu. Bu dünyayı istediği gibi yönettiğini sanıyorsunuz, çoğu zaman inkâr ediyorsunuz varlığım ama aslında inancımz size bunu bu kadar inkâr ettiren, öyle değil mi? Aksi halde varlığına dahi inanmadığınız bir şeyi neden inkâr etme ihtiyacı duyasmız? Mesela hemen yanınızda kahverengi bir koltuk var ama orada kırmızı bir koltuk olduğunu iddia etmiyorsunuz, öyle değil mi? Bunu kanıtlamaya uğraşmıyor veya bu uğurda uzun uzun cümleler kurma gereği duymuyorsunuz, çünkü yok. Ancak ben size orada kırmızı bir koltuk olduğunu bile kanıtlayabilirim, çünkü inanç budur, inanç kahverenginin içinde kırmızı olduğunu bilmektir. Bakmayın öyle, Tanrı kızmaz onun için böyle söylediğinize, içten içe sizin onu sevdiğiniz gibi o da seviyor her birimizi. Tıpkı bayım, sizin ve benim babalarımızı sevdiğimiz gibi.