• Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde birleserek, her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bunun değismeyen iki unsuru vardır: Soyculuk, Turancılık. Soyculuk, ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkelindeki azınlıkların, kendi aralarında gizlice yürüttükleri, soy suuruna karsı bir koruma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri, Türklesmemek için yüzyıllardır gizli tedbirler alırlarken, hiçbir kültürü ve geçmisi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatlar Soyadı Kanunu’nun kesinliğine rağmen, kendi soyadlarını dahi saklayıp soyculuk yaparken, Yahudiler, İsrail’in gerçek vatanları olduğunu türlü sekillerde ispat ederken, Türkler de hiç süphesiz devletin gerçek sahibi olarak bazı tedbirler almakla haklıdırlar. Soyculuk, aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karısmak, daima, üstün olanın aleyhine olduğundan büyük meziyetler sahibi Türklerin, bu meziyetlerden yoksun soylarla karısmaları halinde ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı büyük meziyetleri kaybolmakta, onların yerini diğer soyların iptidai vasıflarından bazıları tutmaktadır. Birer müsbet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin vazgeçemeyiz. Bilim ve gerçek, siyasetin oyuncağı olamaz. Türkçülere soyculuğu değismez bir prensip olarak kabul ettiren iste budur. Ancak, bu soyculuk, soyculuğun ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi, insanları ölçüden ve laboratuvar muâyenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin anlamına gelmez. Hemen hemen her soy, baska soylarla karısmıstır. Bundan bir sey çıkmaz. Çünkü tabiat bir süre sonra melezliği temizler. Fakat, bir soy durmadan baska soylarla karısmakta devam ederse, bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur. Soyculuk tehlikelidir diye bağıranlar, dünyadan haberi olmayan zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta soyculuk düsmanlığını bizdeki gafillere asılayan İngiltere ve Amerika’da bile mükemmel birer soyculuk vardır. Amerikalılarla İngilizlerin soyculuk düsmanı gözükmeleri, İkinci Dünya Savası’nda Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar, kendi soylarının üstün olduğunu iddia edip, bazı haklı yayınlar Amerikalılarla İngilizlerin karısması yüzünden düstükleri güçsüzlüğü gösterince Anglosaksonlar, siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden soyculuğa düsman kesilmişlerdir. Fakat, onların düsman olduğu soyculuk, resmi ve açık Alman ırkçılığı olup, gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.

    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri, artık bugün herkesin bildiği

    bilgiler haline gelmistir. Osmanlılar devrinde, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padisahı küçük düsüren hareketler, Islav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir. Soyculuk aleyhinde bulunanlara sunu sormalı: Kendilerini Çingene ile bir tutarlar mı? Bir Çingene ile evlenir mi? Çingene bir gelin veya damat kabul ederler mi?

    Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse, soy ayrımı yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karsı

    yaptığı ayrımı, Türkçüler, baskalarına karsı da yapmaktadırlar. Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yasamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmis olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türklesen, Türkçeden baska dil bilmeyen ve kendisini baska bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy suurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk isteklerinin gerçeklestirilmesi sistemi” olduğu unutulmamalıdır. Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık, bütün Türklerin birlesmesi düsüncesidir. Bugün dünyada belki 60, belki 65, belki de 70 milyon Türk var. Genis bir vatana yayılmıs olan bu Türkler, geçmiste muhtesem rol oynamıs, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, baska milletlerin hakimiyeti altına düsmüs olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düsüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyeti altında kalmıs olan milletdaslarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından kosmasın? Yaratılıstan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yasatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yasatmıslardır. Dünyanın bütün Türkleri, Türkiye’ye kabe gibi bakıyor. Türkiye’nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi aralarında yasıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yasayan Türkler değil, medeni ülkelerde yasayan Türkler de buraya hasret çekiyor. Bir süre önce Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanısmıstım. Gümrükte ve baska yetlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmisti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yasadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen, Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savasında sehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemisti. Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karsı duyulan bu büyük sevgiden sonra, insanlık görevimiz haline gelmistir. Millerleri büyüten seyler, milli ve insani hareketlerdir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtisam o kadar parlaktır ki, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır. Hiçbir ülkünün ardında almayarak, yalnız yiyip içmeyi düsünmek ve yalnız bugün için yasamak insanlara hiçbir seref vermez. Bu kadarını hayvanlarda yapar. İnsanlık, ülkü için yasamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlarda kaçar. İnsan, seref için ve muhtesem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır. Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birlestirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavusturmaktır.

    ***

    Demek ki, Türkçülük, bütün Türklerin birlesmesini ve Türkçülüğün yabancı soy etkilerinden korunmasını

    istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karsılasıyoruz. Baska bir

    deyisle, Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir? Türk her seyden önce, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek ender bazı istisnalar bir yana o insanın Türkçe konusması ve Türk kültürünü tasıması gerektir. Türk oldukları halde anadillerini kaybetmis olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye

    Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar soy bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için,

    günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir. Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlarda vardır. Türk olduğunu bildikçe, bu gibileri de Türktür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak baska bir felaket yüzünden bağımsızlıklarını kaybedenleri Türklükten çıkarmakla esittir ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Türkleri, bir millet olmaları için, geçmiste mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaç yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata sahip olmuşlardır. Bundan, onların ayrı milletler oldukları anlamı çıkmaz, Onlar, günün birinde yine aynı mukadderata sahip tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yasamıslardır. Fazla olarak Anadolu, Türkistan ile İdil – Ural, İdil – Ural ile Türkiye (yani İlhanlılar ile Altın Ordu) bazan siddetle çarpısmıslardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbeycan Türklerinin vurusmaları tek acıklı olmustur. Fakat bütün bunlar, Türklerin tek millet olmasına engel değildir. Bugün tek millet olduğundan kimsenin süphesi olmayan Anadolu Türklerinin, vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde yüzyıllarca

    boğusmaları, nasıl onların sonunda tek millet halinde birlesmelerine engel olamamıssa, yarın da öteki Türklerle Türkiye’nin birlesmesi ve kaynasması, önüne kimsenin geçemeyeceği tarihi bir zarurettir. Türkler, aynı tarihi mukadderata sahip değiller gibi gözüküyorsa da, bir bakımdan bu mukadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halinde Türklerden herhangi birinin basına gelen faciadan, biraz sonra ötekilerinin de müteessir olmuşlardır. Mesela, Kazan Hanlığının yıkılısı Türkistan’ın yıkılısına yol açmıs, Kırım’ın çöküsü Türkiye’ye ağır kayıplara mal olmustur. Bununla beraber, Türklerde, tarihi mukadderat meselelerinin suurlu bir sekilde mütalaa olunduğunu gösteren olaylar da vardır. Mesela Türkiye, Kırım’ın kurtarılması için 1786-1791 savasını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıstır. Doğu Türkistan da Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye’yi metbu tanımıstı. Sözün kısası, bugün Türklerin mukadderatı birdir

    ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan baska, bizim de imza

    koyduğumuz Birlesmis Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki “milletlerin hür ve bağımsız yasama

    hakkı”na, Türkler geçmişleri, kaabiliyetleri, coğrafi önemleri ve nüfusları bakımından, baska milletlerden

    daha çok layıktırlar. Baska milletler, koydukları imzanın serefi için, bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.

    Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç

    süphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan samanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk

    müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmustur. Bununla beraber Türk

    olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin

    saman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden

    bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, Hristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de

    yerlesenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir sartı saydıkları için

    yapmışlardır. Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçeklestiği takdirde bütün bu saman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları simdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur. Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünilik-siilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıstaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz. Bu Türklerin oturdukları yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı kaybettirmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli Vilayeti Türklerinin sürülmesi, hiçbir mana ifade etmez. Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa, biz de aynı seyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türklestirmek zorundayız. Türkçülüğün değismeyen yönü, soyculuğu ile Turancılığı ve bunun sonucu olarak da Türk milleti ve vatanı üzerindeki düsünceleri. Bu iki temel de bütün Türkçüler birlesmistir. Bunun dısında kalan meseleler, mesela iktisadi, toplumsal ve hukuki görüsler. Türkçülerin ilerde halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düsünceler değisebilir. Çünkü, zamanla herhangi bir iktisadi veya toplumsal düsünce çürütülebilir. Fakat soyculuk ve Turancılık asla değismeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için gerekli sartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceğe olan mutlak ihtiyacı gibi... Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kısa, geceye, gündüze göre değisebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek seklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiçbir zaman değismez. Soyculuk ve

    Turancılık,Türklüğün havası ve gıdasıdır. Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüsü vardır. Gerçekçi olan Türkçülük “yasamak için kavga” yasasının sonuna kadar devam edeceğine inandığından, askerliğe karsı saygı duymaktan ve soyumuzun asker millet olmak geleneğini gelistirme amacını gütmektedir. “Artık savas olmayacak” gibi uyusturucu telkinleri, milli savunmamızı gevsetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyadan savası kaldırmak düsüncesi, yüzyıllardan beri denenmis, fakat tutmamıstır. “Roma Barısı” denen sözde barıs sisteminin büyük

    kırgınlarla, askeri hazırlıkla, zorbalıkla sağlanmıs, fakat hiçbir zaman ömürlü olamamıs bir sistem olduğu

    unutulmamalıdır. Gerçek askeri erdemlerin diriltilmesi ve ruhlarda köklesmesi taraftarıyız. Askerlik, kalıp isi değil, ruh isidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması sarttır. Bize fenalığı dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve insanların dostuyuz. Fakat, hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her sey, zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düsmanlığı düsmanlığı”dır. Soyumuza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, serefimize fenalık etmis olan her millette, her dine, her rejime, fikre, topluma, kisiye düsmanız. “Kinimiz dinimizdir!” Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpısmaya mecburuz. Çarpısmaya mecburuz demek, asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik, çarpısma bilimidir. Yasamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Baska her bilim ve fen onun yardımcısıdır. Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek, ferlerin devlete, devletinde fertlere zarar vermeyeceği karsılıklı hak ve görevler sistemini kabul etmis millet demektir. Disiplinli millet tipinde isabet ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhosluğu da yoktur. Disiplinli millette,

    milletin ahlak, gelenek, seref ve isteklerine aykırı hiçbir sey yapılamaz. Disiplinli millet, hayat telakkisi,

    mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir. Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türklesmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir sey kalmayacaktır. Kayıtsız sartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.

    Arınmıs ve gelistirilmis bir Türkçe istiyoruz. Dil kurultaylarına ait bilim dısı yadigarlar temizlenecek, fakat bu

    arada elde edilmis olumlu sonuçlar saklanacaktır. Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve gelistirmeye elverisli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört bes harf eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düsmek talihsizliğinden kurtulacaktır. Türkçülüğün tarih tezi, eski milletler ve hele Anadolu’da yasayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüstür: Türk tarihi Orta Asya’da Millattan Önce XII. Yüzyılda “Su” veya “Çu”larla baslayan bir tarihtir. Bu tarih, Mançurya’dan Kırım’a kadar uzanan bir anayurttur. XI. Yüzyıla kadar sürmüs, XI. Yüzyılda Türkiye deiğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasan’dan meydana

    gelmis ikinci bir anavatan kurulmustur. Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir

    kardes kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, simdi

    de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dıs gelismelerle birlikte Türk

    soyunun devsirmelerle iç savası seklinde mütalaa olunacaktır. Türkçülük, Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister.

    Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet

    aleyhinde olduğuna inanmıstır. Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düsüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak, kadının koket derecesine düsmesine de siddetle karsıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız sartsız esit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıstır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dısında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her seyden önce analık ve evdeslik görevini yapmasını isteriz. Türkçülük, memlekette toplumsal bir adalet olmasını ister ve gerçek adaletin toplumsal olduğu inancındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve gelecek bakımından tatmin etmenin milliyetçilik sartlarından olduğu meydandadır. Türkçülüğe göre Moskof bizim barısmaz düsmanımızdır. Bu düsmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıstır. Siyasetle ve yalanla bu düsmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yasayan Moskof düsmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düsmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dısişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir sey düsünmek milli menfaatler aleyhinde düsünmektir. Moskof, bizim soy düsmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düsmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmus bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir.

    Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi sarttır. Masonluğa da düsman sayarız. Masonluk, kökü dısarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdasmayanların basvurduğu Türkçülük düsmanı bir tesekküldür. Baslangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmus, zamanla milletler arası bir hale gelmistir. Savas halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düsman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalısmakta ve bunu basarmaktadır. Siyonizm, Yahudi soyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teskilatlı ile insanlık düsmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savası’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düsmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karsı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıstır. Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düsmanlığı yapmaktadır. Türkçülüğün ana meselelerin ele aldığım bu yazıyı bitirirken, genç Türklere de bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:

    Bugünkü sartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin basında, hepsinin, kendi meslek alanında

    çalısarak yükselmesi gelir. Her Türkçü, kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erisebilmek

    için ciddi ve sistemli sekilde çalısmalıdır. Basarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse meslek

    değistirmeli, kendilerinden ümit kesenler, arkadaslarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeye

    çalısmakta tutunacak yol, masonların basvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekleyerek layık olmadığı

    yere yükselmek gibi serefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin serefli yoludur. Her mesleğin faydası ve önemi olmakla beraber Türkçüler, en çok Harb okulu’na, Mülkiye’ye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeye lüzum yoktur. Subaylar da kısman öğretmendir. Bundan baska bizim yurdumuzda milli mukadderata hakim olan en önemli zümre subay sınıfıdır. Mülkiye’den çıkarak kazaların, vilayetlerin basına geçmek, Türkçüler için önemli bir hizmet fırsatıdır. Türkçülerin düsüneceği ikinci mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetistirmek olmalıdır. Bunu anlayarak genç yasında evlenen ve çok çocuk yetistiren Türkçülerin epey fazla olusu, ümit verecek, iç açacak bir durumdadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetistirmek prensibinin önemi üzerinde uzun uzun konusmaya lüzum yoktur. Türkçüler, evlenecekleri kızın, sağlık ve soy durumlarına ve bu hususta aska tutsak olmaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir. Türkçüler teskilatlanmalı, bunun için de her zaman en güçlü milliyetçi tesekkülün çatısı altında toplanmalıdır. Bu teskilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir. Her Türkçü, kendi çevresini uyarmaya ve aydınlatmaya çalısmalıdır. Bulunduğu sartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek, o Türkçünün zekasına ve kaabiliyetine kalmıstır. Lüzum görürse milliyetçi tesekküllere ve kisilere sormalı, sormazsa vicdanına danısarak hareket etmelidir. Yanlıslar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapılmamasına çalısılmalıdır. Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlısları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksikliklerin giderilmesine uğrasmak lazımdır. Milli kültürü zenginlestirecek eserleri okumak, hatta mümkünse eski harfleri öğrenmek faydalıdır. Eski harflerle yazılmıs eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır. En önemli bir mesele de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle baslayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması mümkündür. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar, Türkçüleri, mali güçlüklerden koruyacağı gibi, Türkçü yayınlara da yol açar.

    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz seylerdir. Fakat zamanla bunlardan önemli sonuçlar doğması beklenebilir.

    ***

    Türkçülük, ağır fakat sağlam bir sekilde ilerliyor. O, mesela Almanya’daki nasyonal sosyalizm gibi kısa bir

    zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen akımlarla ölçülmez. Ağır ağır ilerlemesi, sağlam ve gürbüz

    olacağının teminatıdır. Uğrunda çalısanlar, ıztırap çekenler, ölenler bulundukça, Türkçülük, mutlaka zafere erisecektir. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca soydasımızın bulunması, bize görevimizin büyüklüğünü ve serefini hatırlatsın. Zevk ve safa içinde yasamak, içkiyle dünyayı hos görerek zevk kadınları ile mest olmak, sehvet içinde kendinden geçmek de vardır. Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savasta yığın yığın topraklara serilmek de vardır. İsteyen onu, isteyen berikini seçer. Hayat ve ölüm... Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın bağrında yatmak... İste bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi ölüm kadar edebi bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan serefli ne olabilir? Bu ölüm, bizi gayemize Tanrı Dağı’nda bekleyen ataların ruhuna ve Tanrı’ya kavusturacak sanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve sehvet içindeki hayatın çirkinliğini düsünmek, gerçeği anlamaya da yardım edecektir. Ülkü yolunda ölenlerin, ebedi bir karanlık içinde kaybolurken, hafızalarda bir ısık gibi parlamaları güzeli fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan da güzeldir. Yasamak, sadece kısa bir yasamaktır. Ölüm ise, kainatın edebiliğinde, hatıralarda ve gönüllerde yüzyıllarca yasamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yasamakta devam etmektir. Yasamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel; hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yasamak ondan da ne kadar güzeldir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek herseyden daha muhtesemdir. Birlesmis Milletler ülküsü uğrunda Kore’de sehitler vermek güzel sey, fakat Türkleri birlesmis görmek için Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’larda can harcamak saheser bir seydir. Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtisamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.

    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleserek ve baska her düsünceyi geride bırakarak, ates yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karsı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düsenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karşılığını beklemeyiniz.

    Tanrı Türk'ü Korusun!

    ( Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 1952 )
  • 174 syf.
    ·4 günde
    Kitabın yazarı, kitapta Türkiye'de çocuk haklarının nasıl algılandığını ve çocuk haklarini tanıtma yaygınlaşma ve izlemeye yönelik uygulamaların nasıl sekillenecegini eleştirel bir bakış açısıyla ortaya koymaya çalışmış. Tarihsel bir gelişimden sonra, dünyada ve daha ziyade ülkemizdeki politikaları olumlu ve olumsuz yanlarıyla anlatıp, eksiklerin nasıl giderileceği konusunda da fikirler sunmuş. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Milli Eğitim Bakanlığı ve Sivil Toplum Örgütleri gibi kuruluşların bu meselede ki rollerinide eksikleri ve artılarıyla değerlendirmiş. Kanaatimce kitap yazıldıktan sonra SHÇEK mülga olup, Aile Sosyal Politikalara devrolunduktan sonra taşra teşkilatının da bu konularda etkin rol almasıyla çocuklarla bilhassa kimsesiz ve mağdur çocuklarla alakalı büyük gelişme katedilmistir. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun da yeterli olduğunu düşünüyorum tabi uygulamada sıkıntılar illa var. Yine de çocuk hakları konusunda ülkemizin eksiklikleri çok hele ki çocuğa bakış konusunda, buradaki sıkıntı da malesef ebeveynlerden oluşuyor.
  • Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde birleserek, her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bunun değismeyen iki unsuru vardır: Soyculuk, Turancılık. Soyculuk, ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkelindeki azınlıkların, kendi aralarında gizlice yürüttükleri, soy suuruna karsı bir koruma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri, Türklesmemek için yüzyıllardır gizli tedbirler alırlarken, hiçbir kültürü ve geçmisi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatlar Soyadı Kanunu’nun kesinliğine rağmen, kendi soyadlarını dahi saklayıp soyculuk yaparken, Yahudiler, İsrail’in gerçek vatanları olduğunu türlü sekillerde ispat ederken, Türkler de hiç süphesiz devletin gerçek sahibi olarak bazı tedbirler almakla haklıdırlar. Soyculuk, aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karısmak, daima, üstün olanın aleyhine olduğundan büyük meziyetler sahibi Türklerin, bu meziyetlerden yoksun soylarla karısmaları halinde ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı büyük meziyetleri kaybolmakta, onların yerini diğer soyların iptidai vasıflarından bazıları tutmaktadır. Birer müsbet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin vazgeçemeyiz. Bilim ve gerçek, siyasetin oyuncağı olamaz. Türkçülere soyculuğu değismez bir prensip olarak kabul ettiren iste budur. Ancak, bu soyculuk, soyculuğun ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi, insanları ölçüden ve laboratuvar muâyenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin anlamına gelmez. Hemen hemen her soy, baska soylarla karısmıstır. Bundan bir sey çıkmaz. Çünkü tabiat bir süre sonra melezliği temizler. Fakat, bir soy durmadan baska soylarla karısmakta devam ederse, bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur. Soyculuk tehlikelidir diye bağıranlar, dünyadan haberi olmayan zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta soyculuk düsmanlığını bizdeki gafillere asılayan İngiltere ve Amerika’da bile mükemmel birer soyculuk vardır. Amerikalılarla İngilizlerin soyculuk düsmanı gözükmeleri, İkinci Dünya Savası’nda Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar, kendi soylarının üstün olduğunu iddia edip, bazı haklı yayınlar Amerikalılarla İngilizlerin karısması yüzünden düstükleri güçsüzlüğü gösterince Anglosaksonlar, siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden soyculuğa düsman kesilmişlerdir. Fakat, onların düsman olduğu soyculuk, resmi ve açık Alman ırkçılığı olup, gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.

    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri, artık bugün herkesin bildiği

    bilgiler haline gelmistir. Osmanlılar devrinde, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padisahı küçük düsüren hareketler, Islav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir. Soyculuk aleyhinde bulunanlara sunu sormalı: Kendilerini Çingene ile bir tutarlar mı? Bir Çingene ile evlenir mi? Çingene bir gelin veya damat kabul ederler mi?

    Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse, soy ayrımı yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karsı

    yaptığı ayrımı, Türkçüler, baskalarına karsı da yapmaktadırlar. Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yasamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmis olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türklesen, Türkçeden baska dil bilmeyen ve kendisini baska bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy suurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk isteklerinin gerçeklestirilmesi sistemi” olduğu unutulmamalıdır. Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık, bütün Türklerin birlesmesi düsüncesidir. Bugün dünyada belki 60, belki 65, belki de 70 milyon Türk var. Genis bir vatana yayılmıs olan bu Türkler, geçmiste muhtesem rol oynamıs, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, baska milletlerin hakimiyeti altına düsmüs olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düsüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyeti altında kalmıs olan milletdaslarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından kosmasın? Yaratılıstan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yasatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yasatmıslardır. Dünyanın bütün Türkleri, Türkiye’ye kabe gibi bakıyor. Türkiye’nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi aralarında yasıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yasayan Türkler değil, medeni ülkelerde yasayan Türkler de buraya hasret çekiyor. Bir süre önce Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanısmıstım. Gümrükte ve baska yetlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmisti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yasadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen, Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savasında sehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemisti. Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karsı duyulan bu büyük sevgiden sonra, insanlık görevimiz haline gelmistir. Millerleri büyüten seyler, milli ve insani hareketlerdir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtisam o kadar parlaktır ki, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır. Hiçbir ülkünün ardında almayarak, yalnız yiyip içmeyi düsünmek ve yalnız bugün için yasamak insanlara hiçbir seref vermez. Bu kadarını hayvanlarda yapar. İnsanlık, ülkü için yasamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlarda kaçar. İnsan, seref için ve muhtesem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır. Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birlestirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavusturmaktır.

    ***

    Demek ki, Türkçülük, bütün Türklerin birlesmesini ve Türkçülüğün yabancı soy etkilerinden korunmasını

    istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karsılasıyoruz. Baska bir

    deyisle, Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir? Türk her seyden önce, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek ender bazı istisnalar bir yana o insanın Türkçe konusması ve Türk kültürünü tasıması gerektir. Türk oldukları halde anadillerini kaybetmis olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye

    Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar soy bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için,

    günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir. Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlarda vardır. Türk olduğunu bildikçe, bu gibileri de Türktür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak baska bir felaket yüzünden bağımsızlıklarını kaybedenleri Türklükten çıkarmakla esittir ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Türkleri, bir millet olmaları için, geçmiste mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaç yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata sahip olmuşlardır. Bundan, onların ayrı milletler oldukları anlamı çıkmaz, Onlar, günün birinde yine aynı mukadderata sahip tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yasamıslardır. Fazla olarak Anadolu, Türkistan ile İdil – Ural, İdil – Ural ile Türkiye (yani İlhanlılar ile Altın Ordu) bazan siddetle çarpısmıslardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbeycan Türklerinin vurusmaları tek acıklı olmustur. Fakat bütün bunlar, Türklerin tek millet olmasına engel değildir. Bugün tek millet olduğundan kimsenin süphesi olmayan Anadolu Türklerinin, vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde yüzyıllarca

    boğusmaları, nasıl onların sonunda tek millet halinde birlesmelerine engel olamamıssa, yarın da öteki Türklerle Türkiye’nin birlesmesi ve kaynasması, önüne kimsenin geçemeyeceği tarihi bir zarurettir. Türkler, aynı tarihi mukadderata sahip değiller gibi gözüküyorsa da, bir bakımdan bu mukadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halinde Türklerden herhangi birinin basına gelen faciadan, biraz sonra ötekilerinin de müteessir olmuşlardır. Mesela, Kazan Hanlığının yıkılısı Türkistan’ın yıkılısına yol açmıs, Kırım’ın çöküsü Türkiye’ye ağır kayıplara mal olmustur. Bununla beraber, Türklerde, tarihi mukadderat meselelerinin suurlu bir sekilde mütalaa olunduğunu gösteren olaylar da vardır. Mesela Türkiye, Kırım’ın kurtarılması için 1786-1791 savasını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıstır. Doğu Türkistan da Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye’yi metbu tanımıstı. Sözün kısası, bugün Türklerin mukadderatı birdir

    ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan baska, bizim de imza

    koyduğumuz Birlesmis Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki “milletlerin hür ve bağımsız yasama

    hakkı”na, Türkler geçmişleri, kaabiliyetleri, coğrafi önemleri ve nüfusları bakımından, baska milletlerden

    daha çok layıktırlar. Baska milletler, koydukları imzanın serefi için, bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.

    Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç

    süphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan samanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk

    müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmustur. Bununla beraber Türk

    olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin

    saman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden

    bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, Hristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de

    yerlesenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir sartı saydıkları için

    yapmışlardır. Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçeklestiği takdirde bütün bu saman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları simdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur. Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünilik-siilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıstaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz. Bu Türklerin oturdukları yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı kaybettirmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli Vilayeti Türklerinin sürülmesi, hiçbir mana ifade etmez. Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa, biz de aynı seyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türklestirmek zorundayız. Türkçülüğün değismeyen yönü, soyculuğu ile Turancılığı ve bunun sonucu olarak da Türk milleti ve vatanı üzerindeki düsünceleri. Bu iki temel de bütün Türkçüler birlesmistir. Bunun dısında kalan meseleler, mesela iktisadi, toplumsal ve hukuki görüsler. Türkçülerin ilerde halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düsünceler değisebilir. Çünkü, zamanla herhangi bir iktisadi veya toplumsal düsünce çürütülebilir. Fakat soyculuk ve Turancılık asla değismeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için gerekli sartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceğe olan mutlak ihtiyacı gibi... Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kısa, geceye, gündüze göre değisebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek seklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiçbir zaman değismez. Soyculuk ve

    Turancılık,Türklüğün havası ve gıdasıdır. Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüsü vardır. Gerçekçi olan Türkçülük “yasamak için kavga” yasasının sonuna kadar devam edeceğine inandığından, askerliğe karsı saygı duymaktan ve soyumuzun asker millet olmak geleneğini gelistirme amacını gütmektedir. “Artık savas olmayacak” gibi uyusturucu telkinleri, milli savunmamızı gevsetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyadan savası kaldırmak düsüncesi, yüzyıllardan beri denenmis, fakat tutmamıstır. “Roma Barısı” denen sözde barıs sisteminin büyük

    kırgınlarla, askeri hazırlıkla, zorbalıkla sağlanmıs, fakat hiçbir zaman ömürlü olamamıs bir sistem olduğu

    unutulmamalıdır. Gerçek askeri erdemlerin diriltilmesi ve ruhlarda köklesmesi taraftarıyız. Askerlik, kalıp isi değil, ruh isidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması sarttır. Bize fenalığı dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve insanların dostuyuz. Fakat, hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her sey, zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düsmanlığı düsmanlığı”dır. Soyumuza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, serefimize fenalık etmis olan her millette, her dine, her rejime, fikre, topluma, kisiye düsmanız. “Kinimiz dinimizdir!” Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpısmaya mecburuz. Çarpısmaya mecburuz demek, asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik, çarpısma bilimidir. Yasamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Baska her bilim ve fen onun yardımcısıdır. Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek, ferlerin devlete, devletinde fertlere zarar vermeyeceği karsılıklı hak ve görevler sistemini kabul etmis millet demektir. Disiplinli millet tipinde isabet ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhosluğu da yoktur. Disiplinli millette,

    milletin ahlak, gelenek, seref ve isteklerine aykırı hiçbir sey yapılamaz. Disiplinli millet, hayat telakkisi,

    mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir. Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türklesmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir sey kalmayacaktır. Kayıtsız sartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.

    Arınmıs ve gelistirilmis bir Türkçe istiyoruz. Dil kurultaylarına ait bilim dısı yadigarlar temizlenecek, fakat bu

    arada elde edilmis olumlu sonuçlar saklanacaktır. Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve gelistirmeye elverisli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört bes harf eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düsmek talihsizliğinden kurtulacaktır. Türkçülüğün tarih tezi, eski milletler ve hele Anadolu’da yasayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüstür: Türk tarihi Orta Asya’da Millattan Önce XII. Yüzyılda “Su” veya “Çu”larla baslayan bir tarihtir. Bu tarih, Mançurya’dan Kırım’a kadar uzanan bir anayurttur. XI. Yüzyıla kadar sürmüs, XI. Yüzyılda Türkiye deiğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasan’dan meydana

    gelmis ikinci bir anavatan kurulmustur. Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir

    kardes kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, simdi

    de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dıs gelismelerle birlikte Türk

    soyunun devsirmelerle iç savası seklinde mütalaa olunacaktır. Türkçülük, Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister.

    Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet

    aleyhinde olduğuna inanmıstır. Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düsüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak, kadının koket derecesine düsmesine de siddetle karsıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız sartsız esit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıstır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dısında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her seyden önce analık ve evdeslik görevini yapmasını isteriz. Türkçülük, memlekette toplumsal bir adalet olmasını ister ve gerçek adaletin toplumsal olduğu inancındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve gelecek bakımından tatmin etmenin milliyetçilik sartlarından olduğu meydandadır. Türkçülüğe göre Moskof bizim barısmaz düsmanımızdır. Bu düsmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıstır. Siyasetle ve yalanla bu düsmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yasayan Moskof düsmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düsmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dısişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir sey düsünmek milli menfaatler aleyhinde düsünmektir. Moskof, bizim soy düsmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düsmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmus bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir.

    Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi sarttır. Masonluğa da düsman sayarız. Masonluk, kökü dısarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdasmayanların basvurduğu Türkçülük düsmanı bir tesekküldür. Baslangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmus, zamanla milletler arası bir hale gelmistir. Savas halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düsman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalısmakta ve bunu basarmaktadır. Siyonizm, Yahudi soyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teskilatlı ile insanlık düsmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savası’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düsmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karsı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıstır. Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düsmanlığı yapmaktadır. Türkçülüğün ana meselelerin ele aldığım bu yazıyı bitirirken, genç Türklere de bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:

    Bugünkü sartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin basında, hepsinin, kendi meslek alanında

    çalısarak yükselmesi gelir. Her Türkçü, kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erisebilmek

    için ciddi ve sistemli sekilde çalısmalıdır. Basarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse meslek

    değistirmeli, kendilerinden ümit kesenler, arkadaslarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeye

    çalısmakta tutunacak yol, masonların basvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekleyerek layık olmadığı

    yere yükselmek gibi serefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin serefli yoludur. Her mesleğin faydası ve önemi olmakla beraber Türkçüler, en çok Harb okulu’na, Mülkiye’ye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeye lüzum yoktur. Subaylar da kısman öğretmendir. Bundan baska bizim yurdumuzda milli mukadderata hakim olan en önemli zümre subay sınıfıdır. Mülkiye’den çıkarak kazaların, vilayetlerin basına geçmek, Türkçüler için önemli bir hizmet fırsatıdır. Türkçülerin düsüneceği ikinci mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetistirmek olmalıdır. Bunu anlayarak genç yasında evlenen ve çok çocuk yetistiren Türkçülerin epey fazla olusu, ümit verecek, iç açacak bir durumdadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetistirmek prensibinin önemi üzerinde uzun uzun konusmaya lüzum yoktur. Türkçüler, evlenecekleri kızın, sağlık ve soy durumlarına ve bu hususta aska tutsak olmaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir. Türkçüler teskilatlanmalı, bunun için de her zaman en güçlü milliyetçi tesekkülün çatısı altında toplanmalıdır. Bu teskilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir. Her Türkçü, kendi çevresini uyarmaya ve aydınlatmaya çalısmalıdır. Bulunduğu sartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek, o Türkçünün zekasına ve kaabiliyetine kalmıstır. Lüzum görürse milliyetçi tesekküllere ve kisilere sormalı, sormazsa vicdanına danısarak hareket etmelidir. Yanlıslar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapılmamasına çalısılmalıdır. Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlısları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksikliklerin giderilmesine uğrasmak lazımdır. Milli kültürü zenginlestirecek eserleri okumak, hatta mümkünse eski harfleri öğrenmek faydalıdır. Eski harflerle yazılmıs eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır. En önemli bir mesele de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle baslayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması mümkündür. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar, Türkçüleri, mali güçlüklerden koruyacağı gibi, Türkçü yayınlara da yol açar.

    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz seylerdir. Fakat zamanla bunlardan önemli sonuçlar doğması beklenebilir.

    ***

    Türkçülük, ağır fakat sağlam bir sekilde ilerliyor. O, mesela Almanya’daki nasyonal sosyalizm gibi kısa bir

    zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen akımlarla ölçülmez. Ağır ağır ilerlemesi, sağlam ve gürbüz

    olacağının teminatıdır. Uğrunda çalısanlar, ıztırap çekenler, ölenler bulundukça, Türkçülük, mutlaka zafere erisecektir. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca soydasımızın bulunması, bize görevimizin büyüklüğünü ve serefini hatırlatsın. Zevk ve safa içinde yasamak, içkiyle dünyayı hos görerek zevk kadınları ile mest olmak, sehvet içinde kendinden geçmek de vardır. Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savasta yığın yığın topraklara serilmek de vardır. İsteyen onu, isteyen berikini seçer. Hayat ve ölüm... Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın bağrında yatmak... İste bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi ölüm kadar edebi bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan serefli ne olabilir? Bu ölüm, bizi gayemize Tanrı Dağı’nda bekleyen ataların ruhuna ve Tanrı’ya kavusturacak sanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve sehvet içindeki hayatın çirkinliğini düsünmek, gerçeği anlamaya da yardım edecektir. Ülkü yolunda ölenlerin, ebedi bir karanlık içinde kaybolurken, hafızalarda bir ısık gibi parlamaları güzeli fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan da güzeldir. Yasamak, sadece kısa bir yasamaktır. Ölüm ise, kainatın edebiliğinde, hatıralarda ve gönüllerde yüzyıllarca yasamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yasamakta devam etmektir. Yasamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel; hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yasamak ondan da ne kadar güzeldir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek herseyden daha muhtesemdir. Birlesmis Milletler ülküsü uğrunda Kore’de sehitler vermek güzel sey, fakat Türkleri birlesmis görmek için Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’larda can harcamak saheser bir seydir. Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtisamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.

    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleserek ve baska her düsünceyi geride bırakarak, ates yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karsı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düsenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin seref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karsılığını beklemeyiniz.

    Tanrı Türk’ü Korusun!

    ( Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 1952 )
  • BBC Türkçe Sema Maraşlı ile Röportaj

    Müslüman bir feminist olmak mümkün müdür?

    İslam’ın ilkeleri ile feminizmin argümanları birbirine tamamen zıttır. Kendini “Müslüman feminist” olarak tanımlayan birisi dilinde İslam’ı kabul etmiş biri olabilir fakat özünde İslam’ı anlamamıştır. İslam’ı anlamış olsa kendini feminist diye tanımlayamaz. İslam ile feminizmin örtüşen bir yanı yok. Feminizm özgürlüğü savunur, din ise bağlılığı esas alır.

    Müslüman kadın da erkek de özgür değildir, bütün gönlümüzle seve seve Yaratıcı’ya bağlıyız. Özgürlüğümüz Allah’ın çizdiği sınarlar kadardır ve bundan mutluyuz. Feminizm cinsiyetçiliğe karşı olduğunu iddia eden fakat aslında cinsiyetçi bir söylemdir. Sürekli kadın kadın kadın diyerek kadın ve erkeği ayrıştırıyor.

    Dünyadaki bütün mutsuzlukların, acıların, şiddetin sebebini erkeklerin üzerine yıkarak erkekleri ötekileştirerek iki cinsiyet arasına düşmanlık tohumları ekiyor. Bunların hiçbiri Müslüman ahlakına uymaz.

    Ayrıca feminizmin “kadın-erkek eşittir” söylemi de İslam ile çelişen noktalardan biri. İnsan hakları ve adalet konusunda dinimizde kadın-erkek eşittir fakat cinsiyet rolleri konusunda eşitlik yoktur, farklılık esastır. Kadın ve erkek görev ve sorumlulukları konusunda faklıdır, bu da yine feministlerin iddialarının tam aksidir.

    Kendilerini ‘Müslüman Feminist’ olarak tanımlayan ve kadın mücadelesinde Müslüman kadınların da görünürlüğünü savunan kesimler var. Türkiye’de Havle adıyla ilk kez Müslüman Feminist bir dernek kuruldu. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz, feminizmin Müslüman kimliğiyle bir arada var olabileceğini düşünüyor musunuz?

    Feminizmin, Müslüman kimliğiyle bir arada olmayacağı zaten kurulan derneğin isminden bile anlaşılıyor. Derneğe verdikleri ismin sahibi Hz. Havle yuvası yıkılmasın diye mücadele vermiş bir kadın. Kocası onu geleneklere göre boşamış fakat o evliliğinin devamı, çocuklarının anne ve babaları ile büyümeleri için Peygambere koşmuş, yalvarmış, Allah’a dua etmiş, yakarışta bulunmuş.

    Hz. Havle yuvasını kurtarmak için yaptığı mücadele ile Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış, geleneksel boşanma sistemi değişmiş, onun da derdine derman âyetler inmiş, yuvasına dönmüştür. Feminizm ise temelde kadın bireyselliğini savunur ve aileye karşıdır. “Aileniz Batsın” diye pankart taşıyan başörtülü kadınlar, yuvasını kurtarmak için didinen, ailesine değer veren muhterem bir kadının adını feminist derneklerine isim yapıyorlar. Tek başına bu tezat bile feminizmin Müslüman kimliğiyle bir arada olamayacağını gösteriyor.

    Kendini Müslüman Feminist olarak tanıtanlar İslam’ın farklı yorumlarının olabileceğini, geleneksel anlamda İslam’ın erkek odaklı yorumlandığını ve kadınları ikincil atfettiğini söylüyor. Yani İslam’ın feminist mücadeleyi dışlamadığını söylüyor. Bununla ilgili ne söylenebilir?

    İslam’ın erkek odaklı yorumlandığı iddiasına katılmıyorum. İslam’da kadının ikincil olduğu da tamamen yanlış bir algılamadır. Aile toplumun en küçük birimidir ve dinimiz aileye her kurumda olması gerektiği gibi bir idareci tayin etmiştir, bu da erkektir.

    Kavvam yani koruyan, idare eden ve sorumluluk alandır erkek. Erkeğin kavvam olması kadını değersizleştirmez, statü üstünlüğü mutlak bir üstünlük değildir. Muhabbet için, ailenin devamı ve düzeni için gereklidir. Dinimiz ailenin sorumluluğunu kadının narin omuzlarına yıkmaz, erkeğin güçlü kollarına bırakır. Erkek şefkat ve adaletle aileyi idare etmek zorundadır, zulmedemez; kadın da eşine saygılı olmak zorundadır. Aranan aşk da mutluluk da buradadır.

    Müslümanlığın feminizmle birlikte anılamayacağı, kadın ve erkeğin doğal olarak birbirinden farklı olduğu gibi tartışmalar da var. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

    Müslümanlığın feminizmle anılamayacağı fikrine tamamen katılıyorum. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz Nisa sûresi 32. Âyette kadın ve erkeği birbirinden farklı yarattığını ve ikisine de birbirinden farklı üstünlükler verdiğini açıkça beyan ediyor ve birbirinize özenmeyin diye de tavsiye de bulunuyor.

    Bir cinsiyete çok verilen vasıflar diğer cinsiyete az verilmiş. Mesela insan ilişkilerinde kadınlar daha iyiyken, erkekler nesnelerin dünyasında daha başarılıdır. Erkeklerin matematik zekası daha iyi olduğu için dünyada mühendislerin çoğu erkektir ve buluşların çoğunu da erkekler yapmıştır.

    Günümüzde kadınlar mühendis olmaları için teşvik ediliyor ve erkeklerle yarıştırılıyor. İnsan ilişkilerinde başarılı olmak, çocuk doğurup büyütmek ve toplumun mimarı olmak makinalardan daha mı değersizdir? Kadının erkekle yarışması, kadının varlığının erkek üzerinden tanımlanması demektir ve esas bu kadına saygısızlıktır. Kadın ve erkek arasındaki yarış en çok kadını yorar, yıpratır. Yapılan yüzlerce bilimsel çalışma anne karnından itibaren kadın ve erkeğin farklı yaratılmış olduğunu bizlere açıkça gösteriyor.

    Feminizm ekolünün Müslüman kesimlerce eleştirildiği noktalardan biri de kadın-erkek eşitliğinin fıtrata uygun olmadığı mevzusu. Toplumun, ailenin, anne-baba rollerinin zedelendiği, hatta eşcinselliğin veya ‘cinsiyetsizliğin’ teşvik edildiği söyleniyor. Buna katılır mıydınız?

    Feministler “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”ni savunuyorlar. Cinsiyetin doğuştan geldiği ve cinsiyet rollerinin aile ve toplum tarafından kişiye yüklendiği iddiası hiçbir bilimselliği olmayan tamamen boş bir iddia. Bilimsel çalışmalar cinsiyet rollerinin cinsiyet farklılığından kaynaklandığını ve doğuştan gelen özellikler olduğunu gösteriyor.

    Son dönem bu konuda yazılmış çok kitap var hatta “Kadın Beyni” kitabının yazarı Dr.Louann Brizendine feminist baskılarla yıllarca kadın-erkek farklılıklarının üstünün örtüldüğü ve artık açığa çıkmaya başladığını söylüyor. Doğal haline bırakılan her çocuk, yaratılışına uygun davranır fakat zoraki karşı cinsin özelliklerini dayatırsanız elbette cinsiyet özelliklerinde sapmalar olacaktır.

    Cinsiyete uygun roller benimsenmediğinde, babalık ve annelik rolleri birbirine karıştığında bu çocukların ruhsal gelişimi açısından zararlı oluyor. Cinsiyet eşitliği çalışmaları çocuk ve gençlerin cinsiyet kimliğini zedelediği için elbette eşcinselliğe yönelişi artıracaktır.

    Toplumsal ataerkil sistemin bozulmasına dair farklı bakış açıları var. Siz ne dersiniz?

    Öncelikle bizim toplumumuzda ve pek çok toplumda ataerkil görünümlü anaerkil bir sistem var. Aileyi erkek yönetiyormuş gibi görünse de geri planda esas yöneten kadındır. Erkek hükümet, kadın derin devlet gibidir. Geleneksel ataerkil sistemi İslam’ın ataerkil sisteminden ayırmak lazım. Geleneksel yapıda zulüm vardır. Ailenin yaşlı kadını anne ya da kayınvalide ailenin genç kadınlarına erkek eliyle ya da bizzat kendisi zulmeder. Oysa dinimizde zulüm haramdır. Evin reisi olan erkek eşiyle istişare eder ve sorumluluk alır.

    Kadına karşı şiddet, boşanmaların artması ve nafaka meselesi ve İstanbul Sözleşmesi çok tartışılıyor. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?

    İstanbul Sözleşmesi bütün erkeklerin şiddet yanlısı ve istismarcı olduğu ön kabulü ile hazırlanmış, erkeği saldırgan, kadını kurban kabul ederek tasarlanmış, erkeği ötekileştiren cinsiyetçi bir sözleşmedir. Ve iddia edildiği gibi de kadına şiddeti azaltmadığı gibi kat kat da artırmıştır. Şiddet şiddetle çözülemez. Sözleşme sonrası hem şiddet arttı hem de boşanmalar arttı.

    Nafaka mevzusu ise feministlerin eşitlik ve güçlü kadın söylemi ile tamamen çelişmektedir. Hem güçten ve eşitlikten bahsedip hem de kadını eski kocasına maddi olarak muhtaç görmek büyük bir tezat. Çocuk için verilen nafaka bundan ayrı tabii. Baba evladına nafaka vermeli. Fakat erkek neden eski eşine bakmak zorunda olsun? Eski eşine bakmak zorunda kalan pek çok erkek ya bir daha evlenemiyor ya da sonraki eş ve çocuklar, erkeğin ayrıldığı eşine verdiği nafaka yüzünden maddi sıkıntı çekiyor. Ayrıca bu eski eşler arasında düşmanlığa ve çocukların koz olarak kullanılmasına sebep oluyor.

    Ülkemizin çocuk haczi diye bir utancı var. Binlerce çocuk babadan koparılıyor. En çok şiddetin boşanma aşamasında olması İstanbul Sözleşmesi ve ona bağlı çıkarılan 6284 sayılı kanunun kötüye kullanılmasından kaynaklanıyor. Kadın beyanı esas alınarak erkekler iftiralar karşısında çaresiz bırakılıyor. İstanbul Sözleşmesi ile adalet sistemi temelden sarsıldı, insanların masumiyet karinesi yok sayıldı. İstanbul Sözleşmesi acilen iptal edilmelidir.

    Kadına karşı şiddet, muhafazakarlaşmanın bir sonucu mu?

    Kadına karşı şiddetin artmasının muhafazakarlıkla bağlantısı olduğunu düşünmüyorum. Şiddetin artmasında en büyük etken kapitalist sistemdir. Kadınları ve erkekleri birbirine düşman etmeye çalışan lobiler ve buna hizmet eden medya organları da baş aktörlerdir. Basında hangi haberler çok yer alırsa toplumda onun arttığı bilinen bir gerçektir. Sabah akşam şiddet haberi ile yatıp kalkılıyor ve şiddet potansiyeli olanlara canlı canlı senaryo sunuluyor. Tabii bir de film ve dizilerdeki şiddet var o da çocukları, gençleri çok fazla olumsuz etkiliyor. Şiddet tüm dünyada genel olarak arttı. Şiddeti sadece kadın üzerinden konuşmak artan genel şiddetin üstünü örtüyor.

    Kadın şiddeti tartışmalarında erkeklerin mağdur edildiğini düşünüyor musunuz?

    Elbette mağdur ediliyor, bu çok açık. Cinayet işleyen erkeklerin üzerinden bütün erkekler suçlu ilan ediliyor. Bir kadın öldürüldüğünde “Erkek Şiddeti” diye bütün erkekler suçlanıyor fakat bir kadın, erkek öldürdüğünde ”Kadın Şiddeti” denmiyor. Kadınların işledikleri cinayetlere çeşitli bahaneler bulunuyor. Şiddetin cinsiyeti yoktur. Kadınlar da son derece zalim olabiliyorlar. Erkekler silahla öldürürken, kadınlar birine öldürtmek ya da zehirlemek gibi gizli yolları tercih ettikleri için kadınların işledikleri cinayetlerin çoğu açığa çıkmıyor ya da yıllar sonra çıkıyor.

    Ayrıca kadını koruma adına fiziksel şiddet olmadığı halde psikolojik şiddet bahanesi ile yüzbinlerce erkek evinden atıldı, çocuklarından koparıldı. Bunlar da erkeklere uygulanan ağır şiddettir. Psikolojik şiddet, şiddet kavramı içine alınarak erkeğin kadına sesini bile yükseltmesi şiddet sayılırken, kadının eşine her türlü hakareti yok sayılıyor. Bu da erkeklerin ailede ve toplumda aşağılanmasına sebep oluyor. Bir davranış suçsa cinsiyete göre değişmemeli bu adalete aykırıdır.

    Kadına karşı şiddete çözüm önerileriniz var mı?

    Öncelikle şiddeti cinsiyetten bağımsız ele almak zorundayız. Şiddeti önleme konusunda küçük yaştan itibaren okullarda çocuklara eğitim verilmeli. Tabii bu eğitim cinsiyet eşitliği iddialarında olduğu gibi erkeklere pembe giydirip, kıza benzeterek değil fıtrata uygun yapılmalı.

    Gücü yönetmek, duyguları tanımak, öfkeyi kontrol etmek gibi pek çok eğitim, okulların müfredatında olmalı. Ayrıca bir şeyin sebebi ortadan kalkmadan sonuçları değişmez. Şiddetin sebeplerini ortadan kaldırmak üzere çalışmalar yapılmalı. Mesela alkol ve uyuşturucu şiddetin sebepleri arasında ilk sırada çıkıyor. Bu konuda uyarıcı çalışmalar yapılmıyor.

    Şiddeti erkekliğin üzerine yıkıp, erkekleri ayılardan kurtlardan aşağı gösteren kamu spotları yapmak yerine şiddetin gerçek sebepleri üzerine çalışmalar yapılmalı. Şiddetin boşanma safhasında olması da incelenmeli. Şiddeti artıran kanunlar düzeltilmeli.

    Her kadın mücadelesini feminist bir mücadele olarak adlandırmak doğru mudur?

    Kadınların, erkekleri karşılarına alarak, onlar düşmanmış ve kötülüğün kaynağıymış gibi yürüttükleri her mücadele feminist mücadeledir. Kişilerin kendini feminist diye tanımlaması gerekmez. Ortak söylemler ortak yoldaşlıklardır. Söylemler aynıysa zihniyette aynıdır. Nasıl isimlendirdiğiniz pek de önemli değildir. İster cinsiyet eşitliği deyin, ister cinsiyet adaleti. İkisinde de içerik feminist söylemle aynı olduğu için dışarıdan bakanlar haklı olarak sizi yaptıklarınıza bakarak değerlendirir ve feminist olarak adlandırır.

    Feministler de erkek düşmanlığı yapmadıklarını söylüyorlar fakat yaptıkları çalışmalara bakınca yaptıkları tam da erkek düşmanlığı. Bu düşmanlık erkeklerden önce kadınlara zarar veriyor, sağlıkları bozuluyor. Hak mücadelesi verdiğini zanneden öfkeli ve gergin kadınlar, dünyaya nefret tohumları saçıyor. Oysa dünyanın daha fazla nefrete değil, daha çok sevgiye ve dostluğa ihtiyacı var.

    BBC Türkçe – Akanda Taştekin

    BBC den gelen yukarıdaki röportaj sorularını bu şekliyle cevaplayıp gönderdim fakat röportaj olarak yayınlanmadı, sadece bir haber içerisinde kullanıldı. Haber şu şekilde…

    https://www.bbc.com/...ler-turkiye-49912575
  • 350 syf.
    ·1/10
    *Ev hayatında kadın, dışarıdaki yaşamda da erkek, son karar veren kişi olmanın konforunu yaşamalıdır.(27)

    *Kısa sürede cinsel ilişkiye giren kadına hiçbir erkek değer vermez. Romantik duygu ile erotik duyguyu karıştırmak maalesef kadını küçültür.(32)

    *Bekaret aynı zamanda cinselliğin sosyal yönü ile alakalı bir durumdur. Son yıllarda bilhassa halk arasında şöyle bir söylenti dolaşmaktadır: “Artık erkekler, evlenecekleri kızda bekaret şartı aramıyorlar.”

    Ancak bu konudaki çalışmalar bu söylenti doğrular nitelikte değildir. Üniversite öğrencileri arasında yapılan araştırmalarda, genç erkeklerin, evlenmeden önce karşı cinsle istedikleri gibi yaşadıkları, fakat evlenecekleri zaman, kimsenin elinin dahi değmediği bekar bir karşı cins istedikleri ortaya çıkmıştır.(42)

    *Kız çocukları ile erkek çocukları arasında herhangi bir sınırın bulunmamasından, en çok kız çocuklar zarar görmüştür. Mesela aynı sınıfta okuyan kız ve erkek çocukları arasında, kız çocuklarının kendilerini istedikleri gibi ifade edemedikleri görülmüştür. Amerika’da yapılan bir araştırmada, karma sınıflarda okuyan kız öğrenciler kendilerini baskı altında hissettiklerini söylüyorlar. Erkeklerin bakışlarından ve incelemelerinden rahatsız olup, duygularını bastırmak zorunda kalıyorlar. Fakat bu durum her iki cinsin birbirinden tamamen ayrı büyümeleri anlamına taşımıyor. Kızlarla erkeklerin belli alanlarda sınırlı bir şekilde bir araya gelmeleri en doğru yöntem olacaktır.(103)

    *Kadın ve erkeğin ayırt edilemeyecek derecede birbirine benzer giysiler giymesi, rol çatışmasına sebep oluyor.
    Esasında kadın ve erkeğin cinsel kimliklerini belli eder tarzda giyinmesi, toplumsal bir ihtiyaçtan doğmaktadır. Giyinme ve örtünme, insan çağdaşlaştıkça ve medeniyete erdikçe gelişmiştir. Örtünme isteği insanın sosyal bir varlık olması ile ilgilidir. İlk insanların örtünmediğini hemen hepimiz biliriz. O halde açıldıkça ilkelleşiyor muyuz? Evet, ademoğlu açıldıkça başlangıca, antik çağa dönüyor.(106)

    *Yakın geçmişe kadarki zaman diliminde dinler ve kültürler, kadının cinsel kimliğini bir kenara bırakıp, şahsiyetini ortaya koyması bakımından örtüyü önemsemişlerdir. Örtü, erkek ile kadının cinsel farklılığını vurgularken, toplumun kadına karşı yaklaşımını da belirlemiştir. Fakat daha geniş açıdan bakıldığında, tesettür, kadın ile erkeği eşitleyen bir unsurdur. Özellikle kadının şehvet uyandıran alanlarını gizleyip kişiliğini öne çıkardığı için, insani düzlemde cinsler arasındaki ayrımı ortadan kaldırır.(127)

    *Bir kadının dişiliğine dikkat çekmek, onun kişiliğini geride bırakır. Bugüne kadar kadın bedeni üzerinden yapılan politik ve ekonomik sömürülerin hiçbiri tesadüfi, kendiliğinden olan bir şey değildir. Bu konunun toplumda oluşturduğu bilinç sapması, görüntüyle desteklenen teşhirin de yardımıyla kadının cinsel obje olma fikri güçlendirilmiştir. Bu da onun tüketim amaçlı kullanımını yaygınlaştırmış ve sistemli bir biçimde pornografik teşhir teşvik edilmiştir. Bunu önlemek için de kadının cinsel uyarıcılığını azaltmak icap eder. Bu konuda yasalardaki değişikliklerden çok, zihinlerde değişim olmalıdır.(128)

    *Kadının kendisini en güvende hissettiği yer, evidir. Şu anda Amerika’da aile üzerindeki çalışmalarda, üzerinde en çok durulan konulardan biri, kadının evinden ve çocuklarının eğitiminden sorumlu olabilmesidir. İdeal aile tipi ise kadının evinin hanımı ve çocuklarının annesi olduğu durumdur. Orada ekonomik kaygısı olmayan bir ev ortamının, kadının konforu olduğu anlatılır. Yoksa kadının eşiyle beraber sabah telaş içerisinde kalktığı, koşuşturmaca içinde çocuklara ‘’Yumurta dolapta, börek fırında...’’ gibi notlar bıraktığı, onların tek başlarına okula gittikleri, akşam eve geldiklerinde annelerini bulamadıkları bir hayat değildir. Bu şartlarda yaşayan çocuklar, genellikle ‘’Çalışan kadınla evlenmeyeceğim.’’ şeklinde bir yaklaşıma sahip olur. Kadın eğer çalışmak zorundaysa, çocuğunu mağdur etmeden çalışmanın yolunu bulmalıdır.(170)

    *Bir kadının üretken olması, mutlaka bir ofiste çalışması demek değildir. El işi ya da ev işi yapmak da üretkenliktir. Kadının örgü örmesi veya halı dokuması da üretimde bulunmasıdır.(171)

    *Bazı görüşler, ev hanımlığının da bir meslek olarak kabul edilip sigortalanmasını öngörmektedir. Bunun amacı, evdeki kadının da çalışıyor kabul edilmesini sağlamaktır. Bu tarzdaki görüşler, ideal görüşlerdir. Çünkü ev hanımlığı da bir meslektir; aynı iş yerinde olduğu gibi ev hanımı da sigortalanmalı, onun da sosyal ihtiyaçları karşılanmalıdır. Ev hanımlığı meslek olarak özendirilmelidir. Her kadın, evde iyi çocuk yetiştirmenin, iyi bir sekreter ya da iş kadını olmaktan daha basit olmadığını bilmelidir. İyi ev hanımlığı, asla küçümsenmemesi ve yıpratılmaması gereken bir kavramdır. Çünkü insanlığın geleceğini, iyi yetiştirilen çocuklar belirleyecektir.

    Kadının çalışması, toplumdaki değişimin göstergelerinden biri olarak görülüp, onun çalışmasına propaganda unsurları açısından hep övgüyle yaklaşıldı. Bu durum, ‘’modernist düşünce’’ olarak sunulunca, toplumdaki bazı değerlerde değişimler yaşandı. Bunun ailede, özellikle karı koca arasındaki bağlar üzerinde zayıflatıcı etkisi olmuştur. Sonuçta kadının süreçten nasıl çıktığının hesabı iyi yapılmalıdır.(172)

    *Eğer kadını çalışmaya iten sebep yoksulluk kaygısı ve zaruret ise, buna kimsenin itirazı olamaz. Aile bağlarını güçlü tutarak, bunu başarabildiği kadar yapmak zorundadır. Fakat zaruret söz konusu değilse, ideal olan, kadının çocuk eğitimini ön plana almasıdır. İyi çocuk yetiştirme kaygısı birinci planda tutulmalı, yapılacak uygulama bu ideale zarar vermeden olmalıdır.

    Toplumdaki statüsü sebebiyle kadın üzerinde psikolojik bir baskı oluşur. Kadının kendini güvende hissetmesi için bu baskı iyi değerlendirilmelidir. Kadının diploma sahibi veya eğitimli biri olması, mutlaka çalışmasını gerektirmez. Mesela yüksek okul mezunu olup da çalışmayan ve ‘’Çocuklarımı ben büyüteceğim.’’ diyen bir kadın, toplumdaki statüsüne zarar vermiş olmaz. Aslında onun bu konumu, hem toplumdaki statüsünü güçlendirir, hem de güven duygusuna daha büyük katkılar sağlar. Şu anda Türkiye’deki kadınların üniversite okuma talebinin altında yatan psikolojik dinamiğin bu olduğu görülmektedir. Yani “Üniversiteyi bitireyim, ama çalışmasam da olur. Diplomalı bir insan olarak ev hanımlığı yaparım. Ama gelecekte kendimi güvende hissetmezsem, nasıl olsa diplomam var…” düşüncesi, kadınların diplomayı bir sigorta gibi gördüklerini göstermektedir.

    İngiltere’de, çalışan kadınlar arasında yapılan bir araştırma, “Mecbur kalmasaydım çalışmazdım.” diyen kadınların çoğunlukta olduğunu göstermektedir.

    Çalışan kadın, iş hayatının getirdiklerinin götürdüklerinden fazla olduğunu gördüğünde şöyle düşünecektir: “Çalışmak özgürleşmek midir, yoksa sadece para için mi çalışıyorum?”

    Para kaygısı yoksa, kadın çalışmakla özgür olacağını düşünebilir. Ama para için çalışan kadın, kendini özgür hissedemez; çünkü para kadını özgürleştirmez. Çalışan insanın yükü artmıştır; insan yükü arttıkça özgür olamaz. Özgürlük subjektif ve göreceli bir kavramdır. Önemli olan, kadının kendini evinde özgür hissetmesi ve aile bağlarının kuvvetlenmesidir.
    (173-174)

    *Toplumda bulunmak erkek için ne kadar gerekliyse, kadın için de o kadar gereklidir. Bir erkeğin dışarıda lüzumsuz dolaşması ne kadar saçmaysa, aynı durum kadın için de geçerlidir. Gereksiz olma açısından kadın ile erkek arasında hiçbir fark yoktur. Fakat kadınların %80’inin, erkeklerin göz hapsinde bulunmaktan rahatsız olduğu da unutulmamalıdır. Kadın, erkeklerin çoğunlukta olduğu bir yerde, onların göz hapsinde bulunma sebebiyle kendisini özgür hissedemez. Hele onun kıyafeti ve bedeniyle ilgilenen erkeklerin fazlaca olduğu ortamlardaki kadına “özgür” diyemeyiz. Yapılan istatistiklerde, kadınların bu ortamlarda kendilerini özgür hissetmedikleri görülmüştür. Dikkat edildiğinde, büyük kokteyllerde kadın ve erkekler ayrı gruplar oluşturarak konuşurlar. Gerek erkekler gerekse kadınlar kendilerini bu şekilde daha özgür hissederler.(176)

    *Hatta aileler, kız çocuklarının meslek sahibi olmasını, kocasıyla geçinemezse boşanabilmesi için istemektedir. Onların eğitimine bu kadar önem verilmesinin sebeplerinden biridir bu. Böyle bir düşüncenin arkasında da bencil olmaya yapılan özendirme söz konusudur. Savunma silahı olarak görüşülen bu durumun evlilik kurumuna sağladığı fayda tartışılır. Bu niyet ve amaçlar evlilik bağını zayıflatmaktır.(202)

    *Genç erkekler kızlarla flört etmeyi onaylasa, hatta onun bu teklifini reddeden kızları modern olmamakla suçlayıp küçümseseler de, evlenecekleri kıza başka bir erkek elinin değmemesini isterler.(214)

    *Erkeklerde biyolojik olarak saldırganlık ve vericilik, kadınlarda ise çekicilik ve alıcılık eğilimi vardır. Bu durumda güçlü olan, zayıfı ezebilir. Hem kadının, hem de erkeğin menfaatine uygun bir mantıkla düşünüldüğünde, kadın, erkeğin saldırganlığından korunmalıdır. Kuran, kadınların erkekler tarafından korunmasını emretmez. Yani “Erkek, kadını örtsün.” demez. Onun kendi tarafından korunmasını ister. Örtünme, kadına verilen bir sorumluluktur. Bunun sonucunda kadın, kendini rahatsız eden erkeklerin göz hapsinden kurtulur. İşe hayatındaki bir kadının, bedeniyle ilgilenen erkeklerle bir arada olması, onun fonksiyonunu azaltacaktır.

    Kız ve erkek öğrencilerin bir arada olduğu okullarda kız öğrencilerin kendilerini ifade edemedikleri, psikolojik baskı altında oldukları, fakat kız ve erkeklerin ayrı okudukları okullarda kızların daha başarılı oldukları öne sürülmektedir. Şu anda Almanya’da bu konuyla ilgili ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Bunlar, tartışılması gereken paradigmalardır.(338)

    *************
    Kimse bu yazdığım alıntılar hakkında bir şey dememiş.Kitapyurdu’ndaki ve burdaki yorumların %99’unda kitabın beğenilmesi bende hayal kırıklığı yarattı.
    Kendimden şüphe duymaya başladım yanlış mı anlıyorum diye.Kadın konusunda saçmalamaları haricinde Ahmet Yesevi’ye, Mevlana’ya ve tasavvufa da gereksiz övgüleri vardı.Belki aralarda güzel yorumlar çıkartılabiliyor ama okunması gereken bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Kadın-erkek konusunda daha güzel ve bilimsel olan kitaplar var.
    **************
    Buraya kadar olanlar kitaptan alıntılardı.Şimdi de geçmişte gündemde yer alan kadınlar hakkındaki sözleri koydum.

    “Kadın kadına eşitlik doğru olandır. Erkek erkeğe eşitlik doğru olandır. Eşitlik mağdur olanın mağdur eden seviyesine çıkarılmasıdır. Eşitlikten ziyade eşdeğer olabilmektir önemli olan. Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz çünkü bu fıtrata terstir.”

    “Tokadı da şimdi şiddetten mi sayalım? Tokadı ben şu an eğitimi için çocuğuma da atıyorum. Bu benim için yadırganacak bir durum değil. Şiddet bence bir erkeğin evdeki insanlara karşı olan sorumluluğunu bilmemesi, alkol ve uyuşturucu kullanması, sapkın hayat tarzını ailesine yansıtmasıdır. Ben sorumluluklarımın hepsini yerine getiriyorum. Sadece anlaşamadığımız ve zıtlaştığımız bir konu yüzünden bir tokat atıyorum. Şiddet mi bu? Her ailede bir kadın tokat atmış veya tokat yemiştir. Bazen şiddet ve kırgınlıklar sevginin pekişmesi bile oluyor.”

    “Sizin yapacağınız en güzel şey, evinize gidip bulaşık yıkamaktır.”

    “Sizler burada eğleneceksiniz. Fazla konuşmak istemiyorum. Özellikle evlerde bizlerin her şeyini siz bayanlar topluyorsunuz. Onun için sizlere gerçekten çok şey borçluyuz. Allah sizlerden razı olsun.”

    “Ömür boyu hapse mahkum olacak olan babalar, devlet eliyle cinayete zorlanmaktadırlar. Devletimizin başındakiler artık bu duruma bir dur desin.”

    İskenderun’da üç yıldır eski sevgilisi Y.D.’nin taciz ve ölüm tehditlerine maruz kalan N.K., defalarca emniyete ve savcılığa yaptığı başvurular ve "Nitelikli cinsel istismar" açılan davada verdiği mücadeleler sonunda tutuklama kararı alınması için yaptığı başvuruda savcıdan aldığı cevap, “Niye ilişkiye giriyorsun? Sonra bizi uğraştırıyorsun” oldu. Tecavüzcü tutuksuz yargılanıyor.

    Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, Türkiye'de devlet koruması altında iken öldürülen kadın olmadığını iddia etti. Bir gazetecinin Çağlayan Adliyesi’nde korumasıyla öldürülen bir kadını hatırlatması üzerine şunları söyledi:
    ''Aile Bakanlığı'nın koruma altına aldığı bir kadın değildi. Emniyet güçlerinin kendisine verdiği bir korumayla beraber öldürülen bir kadın vardı. O farklı bir durum.”

    “Evlilik olayını geri atmayın. Nasibinizi bulunca kararınızı veriniz. Çok seçici de olmayın. O zaman gülistandan boş çıkarsınız”.

    “Kadın iffetli olacak. Mahrem, namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacaksın.”

    "O konuşmamdan bir kısım alınmış. Sadece kadınlar kahkaha atmasın dediysem akıl dışı bir iş yapmışımdır. Ama orada ahlak kurallarıyla ilgili bir konuşma yaptım. Kocasını bırakıp tatile çıkanlar, direği gördüğünde dayanamayıp direğe çıkanlar... Böyle bir hayatın içinde siz olabilirsiniz, size kızmanın ötesinde acıyabilirim.”

    “Bir kadın olarak sus.”

    “18 yaşındakinin zinasına karşı çıkamıyorsanız, 7 aylık bebeğe tecavüze karşı çıkmak timsah gözyaşıdır. Bir sınır yoksa hiçbir sınır yoktur. Şehvet öyle bir şeydir ki, sınırda durmazsanız, duracağınız hiçbir yer yoktur.”

    “Bir tane kız mıdır, kadın mıdır bilemem.”

    “İşsizlik oranı niye artıyor biliyor musunuz? Çünkü kriz dönemlerinde daha çok iş aranıyor. Özellikle kadınlar arasında kriz döneminde işgücüne katılım oranı daha artıyor.”

    “Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün, günahı ne? Anası ölsün öyleyse."

    Kadınların "İş istiyoruz sayın bakanım" sözlerine karşılık olarak, "Evdeki işler yetmiyor mu?" yanıtını verdi.

    “Her çalışan kadın, gözü doymamış erkek demektir. Bir kadın çalışmayı tercih ederek fuhuşa hazırlık yapmış olur."

    “Kadının fıtratında erkeğe köle olmak var."

    Kadınların çalışmasına da karşı çıkan **** hamile kadınlar için "Hamile kadınların sokakta gezmesi doğru değil" ifadelerini kullandı

    “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur.”

    “Annelerin, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları gerekir. Merkeze iyi nesiller yetiştirmeye almalılar.”

    “Türk hanımları evinin süsüdür, erkeğinin şerefidir, Batı kadınları maalesef ezilmektedir."

    “Sen kimsin de bize vaaz veriyorsun? Bu kadın nereden çıktı? Bu ne iş. Erkekler kadınlardan vaiz mi alırmış? Bizim kadınlardan alacağımız eğitime ihtiyacımız yok”” diye bağırdı ve mikrofonu kapattırdı. **** kendini “Temelde bayan olduğu için tepki gösterdim. Bayanların konuşacağı yer vardır, erkeklerin konuşacağı yer vardır.”

    Meclis’te boşanmaları araştırmak için kurulan komisyonun dünkü toplantısında AKP Isparta vekili ****, sunum yapmak için davet edilen Eşitlik İzleme Kadın Grubu’ndan avukat ****’a “Konumunuzu bilerek konuşun”, “Gidin dışarıda konuşun”, “Ben sana haddini bildirmeye çalışıyorum” gibi ifadeler kullandı.

    “Ben kadına şiddet dememizin de bu konuyu büyüttüğü kanaatindeyim. Şiddeti bir bütün olarak ele almamız lazım.”

    “Madem (tecavüz) nedenini biliyorsunuz,siz de ilk dördünü yapmayın. Yapanlar salak mı?”

    “Önceki dönemlerde, şiddete uğrayıp karakola başvuran kadınlarımıza ‘Kocandır, sever de döver de’ nasihat edilerek gönderilirdi. Bugün artık bu yapılmıyor. Türkiye’de şiddet konusunda çok önemli bir değişimin yaşandığını görüyoruz.”

    "Ben sizin bacak aranızı çekip gazeteye bastırsam, bunların gerçeği bu diye ahlaksız olurum değil mi?"

    “Dün bir kanaldaki, yarışma programında sunucu öyle bir kıyafet gitmiş ki olmaz bu yani. Kimseye karıştığımız yok ama çok aşırı. Dünyada da kabul edilemez.”

    “Değerlerine önem veren anne, baba kızının birilerinin kucağına oturmasını ister mi? Dolmabahçe’de ofisimin önünden Kadıköy’den gelenlerin filan orada durumunu görüyorum. Bütün bunları gördüğüm zaman, bunlar benim aslında kendi değerlerimle uyuşan şeyler değil. Buna rağmen benim toplumumun insanıdır diyorum, giyimine kuşamına şusuna busuna karışamam diyorum…”

    “Kadın-erkek bir bankta oturursun sohbet edersin, bunu saygıyla karşılarsın. Tayyip Erdoğan olarak ben bunu saygıyla karşılamam ve toplumun büyük kesimi de saygıyla karşılamaz. Ben Dolmabahçe'de ofisimin önünde, Kadıköy'den gelenlerin durumunu görüyorum. Ama saygı gösteriyorum. Giyimine kuşamına karışmıyorum. Ama aynı saygıyı benim eşim, kızım gibi giyinenlere de göstermeliler.”

    "Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor. Anası kendisini öldürsün."

    Milletvekilinin kürtaj tartışmasında dile getirdiği "Başbakan vajina bekçiliğini bıraksın." sözlerine karşılık, "Evli bir 'bayan'ın cinsel organı hakkında açıkça konuşmasının yüzünü kızarttığını" söyledi.

    “Bosna'da kadınlar tecavüze uğradı ama doğurdular. Anne karnında hepsi öldürülseydi o tecavüzcülerin yaptığından çok daha büyük bir dram, suç ortaya çıkacaktı. O çocukların bir parçası da annenindir, o çocuklar masumdur. Bizde 'Babanın suçu çocuğa geçmez' diye bir anlayış var. Elbette yan etkiler ortaya çıkacaktır. Anne psikolojisinin bozulması, toplumda rahatsızlıklar vs.” diyen ***, AKP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı görevine getirildi.

    “Çocuğumuz öyle nereye giderse gitsin olmaz. Yalnız bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya..”

    “Çok garip bir yaratık. Allah akıl fikir versin.”

    ”Eş yoktur, zevce vardır.”

    “Bugün birçok gelişmiş ülkede kadınların hak mücadelesinin belli kalıplara söylemlere hapsolduğunu görüyoruz. Kadınların hak mücadelesinin eşitlik kavramına takıldığını adalet duygusunu ıskaladığını gözlemliyoruz.”

    “‘Annenin başına kötü bir şey gelmişse ne olacak?’ deniyor. Gerekirse öyle bir bebeğe devlet bakar. Böyle bir yasa çıkarılıp da kürtajla ilgili daha ciddi kısıtlamalar getireceksek mutlaka onun yan tedbirlerini de almak durumdayız.”

    “Ahlaklı siyaseti beceremeyenler, hapisteki hainleri dışarı çıkarmayı birinci madde olarak önümüze getiriyorlar. Avrupa’dan gelen bilmem ne temsilcileri fahişelerin hatırı için biz bu hainleri serbest bırakamayız.”

    “Hamile kadınların sokakta gezmesi doğru değil; böyle karınla sokakta gezilmez,terbiyesizliktir.”

    “Kimse, bakire olmayan biriyle evlenmek istemez. Türk toplumunda tecavüze uğrayan kıza, ‘Madem başına bu iş geldi, evlen’ derler. Bu toplumda, kız kardeşini kaçırıp tecavüz edeni, onunla evlenmezse takır takır vuruyorlar. Bunun aksini söyleyen de sahtekardır. Kaçıran kişi ırzına geçtiği kızla evlenince daha iyi olmuyor mu? Bekareti bozulduysa onunla evlenilmeli. Evlenince de cezadan kurtulmalı.”

    “Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ise ya satılıktır ya da kiralıktır.”

    “Bu sorunlar aile içinde halledilmeli. Özgürlükçüyüz diye evlilik içinde zorla ırza geçmeyi suç sayarsanız iftiraların önü alınamaz. Bu suç sayılırsa karısı uyurken, cinsel şehvetini karısının üzerinde gideren bir erkek de tecavüzcü sayılır. Kadın kalktığında ‘benim rızamı almamıştı’ diye mahkemeye koşabilir.”

    “Valisi konuşmuyor, Milli Eğitim Bakanı konuşmuyor. Aileden sorumlu Bakan da zaten birilerinin önüne yatmış vaziyette o da konuşmuyor.”

    “Bekliyorum. Ayrıca Yılmaz ben kadını beğendim yahu.
    Ada'yı veresin mi geldi abi?
    Ada'yı değil ama neyse sonra konuşuruz.”

    “Kadına şiddet abartılıyor.”

    “Benim bedenim, benim kararım diyenler feminist.”

    “Medya olayları abartıyor. Kadına yönelik şiddet algıda seçicilik.”

    “Evdeki işler yetmiyor mu?”

    “Çalışan kadın, ben kocama muhtaç değilim deyip yuvasını dağıtıyor. Kocasına muhtaç değil ama elin adamının patronunun hizmetinde olmayı haysiyetine uygun buluyor.”

    Kadının ekonomik özgürlüğü için ‘aldatmaca’ demiş ve ‘çalışan kadınların yuvasını dağıttığını’ iddia etmişti.

    “Kızlar okuyunca erkekler evlenecek kız bulamıyor.”

    “Dinimizde kadının canı, onuru ve hakları dokunulmazdır ve emanettir.”

    Hakkında uzaklaştırma kararı aldıran eşini, çocuklarının gözü önünde öldürdü; “Namus için pişman mı olunur” dedi!

    Kadın ahlaklı olsun, kürtaj yapmak zorunda kalmasın.”

    “Türk kadını evinin süsüdür.”

    “Kadınlar dayak yiyorlarsa şükretsinler."

    “Kadının kocasına itaati farzdır.”

    “Kadın sesinin haram olduğu konusunda bütün ulema müttefiktir.Bu anlamda kadın ilahi de söylese, ezan da okusa, şarkı türkü de söylese caiz değil.”

    “Devlet dairelerinde,iş yerlerinde,kadın erkek karışık ortamlarda bulunmak kadın için bir kazanım mıdır?”

    “Kadın, bu Avrupalılar gibi çıplak gezinse 60-70 puanlık bir kadın, bir tesettürle 90 puanlık kadın oluyor, yani çekicilik, cazibe açısından… Çıplaklığı para etmiyor, etek giyse para etmiyor, tesettürle para etmeye başlıyor."

    “Siz de mini eteği giyip soyunup laik sistemin ahlaksızlaştırdığı sapıklar tarafından tacize uğrayınca da bas bas bağırmayacaksın.”

    *(NİSA 34) Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Sâliha kadınlar Allah’a itaatkârdırlar. Allah’ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve onları DÖVÜN(?). Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.

    *Diyanet İşleri Başkanlığı bir kez daha gündemde. Bu kez internet sitesindeki Dini Kavramlar Sözlüğü'nde yer alan "İslâm hukukçularınca bulûğ çağının alt sınırı, erkekler için 12, kızlar için 9 yaş olarak belirlenmiştir" ifadeleri kamuoyunun tepkisini çekmiş durumda.Diyanetin aynı sözlüğünde "Nikâh" tanımlamasında bulûğ çağına erişmiş kişilerin evlenebilmesinin mümkün olduğunun belirtilmesi ise bazı gazeteler ve siyasiler tarafından Diyanet'in erken yaşta evliliklere destek verdiği yönünde yorumlandı.

    *Diyanet'e bağlı fetva sitesinde Ocak 2016'da, "Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?" diye soruldu.Babanın kendi öz kızını öperken şehvet duyması durumunda nikâhın ne olacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı mezheplere göre, babanın şehvetle kızını öpmesi ya da şehvetle ona sarılmasının nikâha bir etkisi yoktur.""Hanefilere göre ise; babanın, kızını şehvetle öpmesi, kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesi bu babaya haram olur. Ancak bu tür sonuç doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması ya da altının sıcaklığını iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Ayrıca kızın, 9 yaşından büyük olması gerekir. Şehvet duymanın işareti, erkeğin organında bir uyanma, uyanıksa uyanışının artması, kadının da kalbinin heyecanla çarpmasıdır."

    *6 Aralık 2017 günü Diyanet'e bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu, gelen bir soruya cevap olarak, erkeğin “Telefon,faks,mektup,mesaj ve internetle de eşinden boşanabileceğini” açıkladı:
    "Bir kimse, yüzüne karşı 'seni boşadım, benden boş ol' gibi boşamayı ifade eden sözleri şifahî olarak söylemek suretiyle, eşini boşayabileceği gibi, bu sözleri telefon, mektup, mesaj, internet ve faks yoluyla bildirerek de boşayabilir. Söz konusu iletişim vasıtalarıyla boşamak, sözlü olarak yüz yüze boşamak gibi geçerlidir. Ancak, bu durumda kocanın, boşamış olduğunu inkar etmemesi gerekir."
    "Boşamanın yazılı olması halinde ise boşanan kimse, yazının veya mesajın eşinden geldiğinden emin olmalıdır. Bu durumda boşama hükümleri, kadının mektubu okuduğu andan itibaren başlar. Fakat koca eşini daha önce gıyaben boşamış da bunu mektupla haber veriyorsa, boşamanın hükümleri, kocanın boşadığı andan itibaren başlar."

    ****************
    Alıntıları siyasiler ağırlıklı olmak üzere sanatçılar ve “dinciler”den aldım.

    Siyasetçimiz hırsızsa,yolsuzluk yapıyorsa,ahlaksızsa bu konularda halkın nasıl olmasını bekliyoruz ki? Özellikle siyasetçilerin bu beyanlarından sonra halk nasıl davranacaktı?

    Dincilerden, tarikatlardan yeterince çektiğimiz halde akıllanmayıp başka tarikatlar beslenmeye devam ediliyor ise,

    Diyanet İşleri gibi gereksiz bir bakanlığın bütçesi 7.7 milyar liradan 10.5 milyar liraya çıkarılıp; Bilim,Sanayi,Teknoloji bakanlığını, MİT’i 5’e katlıyorsa,
    (https://onedio.com/...i-5-e-katladi-844020)

    Diyanet gereksiz konularla uğraşıp duruyorsa, Nisa 34’ü dövün diye çeviriyorsa,

    İslam adı altında gereksiz ayrıntılara takılarak bambaşka bir din yaşanıyorsa,

    Din adı altında saçma hadislere inanılıyorsa,

    Mantıksız gelenek ve görenekler hiç sorgulanmadan uygulanmaya devam ediliyorsa,

    Çocuklarımız ilkel ataerkil düşünce modeliyle büyümeye devam ediyorsa,

    Bilimsel eğitime,cinsel eğitime gereken önem verilmiyorsa,
    (Önem verilmek ne kelime, eğitim sisteminin hali ortada bir de kadın üniversiteleri açmaya çalışıyoruz.)

    Kadına,çocuğa,hayvana şiddete yönelik bir adalet sistemi yoksa,

    Erkekleri değiştirmeden,dini doğru uygulamadan,çocuk yetiştirme tarzımızı düzeltmeden,adalet sistemimizi düzeltmeden hangi konuda ilerleyebiliriz ki?


    ************
    Türkiye’de en yaygın model ise geleneksel baskıcı erkek egemen, ataerkil aile tipi. Bu ailelerde baba mutlak egemen. Ailenin tüm ilkelerini, kurallarını, değerlerini baba tayin ediyor. Çocuğun veya gencin tüm davranışlarının anlaşılması, değerlendirilmesi babanın görüşüne, ilkelerine ve kurallarına göre oluyor. Baba adeta evin tanrısı gibi. Anne ise ikinci planda bırakılmış, ev işlerini yapmakla yükümlü kalınmış, adeta hizmetçi rolünde. Bu çarpık modelde, çocuğun elden geldiğince babasına benzemesi istenirken, sözüm ona evin reisi gibi yetiştirilmeye çalışılıyor. Böylesi bir ailede çocuk ne kadar babaya benzer ve babası gibi davranırsa, yaratılan aile değerlerinin sürdürülmesi söz konusu olacaktır. İşte bu durum, kimliği, kişiliği gelişmeyen, ancak babadan aldığı mesajlardan dolayı içinde kızgınlık ve öfke taşıyan çocukların yetişmesine neden olur. Çocuk başka bir çıkar yol olmadığı için babasından aldığını aynen sürdürür. Meselenin üzücü yanı, böyle bir ortamda yetişen çocuğun, gencin kişiliği tam olarak gelişmediği için özgüveni de olmaz. Dolayısıyla babasını aynen taklit eden, topluma babasından gördüklerinden farklı bir mesaj veremeyen erkekler topluluğu ortaya çıkar. Ülke olarak yaşadığımız sorun, kuşaktan kuşağa geçen ataerkil modelin sürdürülmesidir.

    Çocuğun ruh sağlığının yerinde olabilmesi, kaygısının endişe ve korkuya dönüşmemesi için bilgili, ilgili aile olabilmeniz gerekiyor.(Toplumun ancak beşte birini oluşturuyor.) Ailesine güven duymayan birey kendisine de güven duyamaz. Kendisine güven duyamayan başkasına hiç güven duymaz. Şimdi bizim toplumumuzda kim, kime ne kadar güveniyor?
    (Özcan Köknel - Bilgenin Aynası sayfa 53-54)
    ************

    Bonus:
    https://twitter.com/...920402784792577?s=21
  • Aile içi cinsel istismar vakalarında en çok abiden kız kardeşine
    yönelik istismarlara rastlanıyor. Yalnızca mağdurla aynı evde yaşa-
    yan bekâr abi değil, evli abiden de gelebiliyor taciz. Bu durumlarda
    da anne olayın aile dışına taşırılmasını önlemeye çalışıyor. Bir vakada
    abisinin tacizine uğrayan mağdur çocuk, rehber öğretmenine baş-
    vurduğunda annesinden,"Neden rehber öğretmenine söyledin? Ba-
    na söyleseydin abini evden gönderirdim"tepkisini alıyor. Vicdanın ve
    insanlığın geldiği nokta bu. Ayrıca o çocuk annesine açılsaydı anne
    gerçekten tacizci abiyi evden gönderir miydi, o da ayrı konu!
    Tacizciyi hapse atmakla da her şey bitmiyor. Bu kişilerin ıslah edi-
    lip edilmediği de ayrı bir sorun, ilaçla tedavi edilmeyecek ve oldukça
    uzun sürecek cinsel istismar sonrası tedavinin nasıl gerçekleştirilece-
    ği, çocuğa ve aileye psikolojik desteğin sürdürülüp sürdürülmeyece-
    ği de önemli. Ne yazık ki bu konularda iç açıcı bir tablo çıkmıyor or-
    taya. Çocuk genellikle kendi travmasıyla mücadele etmeye çalışıyor.
    "İlk başta ifade sürecinde çocuk hiç etkilenmemiş gibi görünebi-
    lir, yırtınmaz, sürekli ağlamaz başıma bu geldi diye. Ama bir yıl sonra
    kâbuslar görebilir ya da yetişkin hayatında işler değişebilir" diyor ad-
    li psikolog. Sosyal hizmet uzmanı ise Türkiye'de çocuk psikiyatristinin
    çok az sayıda olduğunu söylüyor: "Devlet hastanesinden bir çocuk
    psikiyatristine randevu almak isteseniz, mümkün değil. Ancak tanı-
    dıklarınız olacak, araya girecek, öyle. Aylarca randevu alamazsınız."
    Türkiye'de sokağa çıkın, sorun "ensest nedir?", "aile içi cinsel istis-
    mar nedir?" diye. Önceden belki çok yanıt alamazdınız ama şimdi ço-
    ğu kişi çocuğa yönelik taciz ve tecavüzleri biliyor. Fakat aile içinde ya
    şananlar için hâlâ "Olur mu öyle şey?" diyenler olacaktır, işte bu yüz
    den eğitim şart, en azından neler yapılabileceğini öğrenmek için. Za-
    ten cinsel istismar vakalarının muhatabı olacak kişilere bir dizi eğitim
    de veriliyor. Çocuk Şube Müdürlüğü'nde konuştuğum kişiler, bulun-
    dukları ilde yaklaşık 2 bin, 2 bin beş yüz rehber öğretmene, çocuğa
    yönelik istismarı anlatıyor. Çocuğun başından geçen hikâyeyi nasıl
    dinleyeceklerinden tutun da, çocuk emniyete geldiğinde neyle karşı-
    laşacak, tüm bunlar polise nasıl bildirilecek, hepsini anlatıyorlar. Ço-
    cuk Koruma Kanunu, Ceza Kanunu, İnsan Hakları Sözleşmesi de anla-
    tılan başlıklar arasında. Eğitim verilen kişilere ilk söylenen şey, "Bu si-
    zin çocuğunuzun başına gelseydi susar mıydınız? Hayır. Çünkü dün-
    yayı yakardınız" oluyor. Cinsel istismarın detaylarını anlatmaya baş-
    ladıkları zaman çoğu anne görevlilerle konuşmak istiyormuş mese-
    la, "Nelere dikkat etmemiz lazım?"diye. Ama bir yandan da ortada bir
    evlilik var ve kadın onu korumak da istiyor. İstediği kadar kanıt olsun,
    insan bunu yaşamaya başladığı zaman allak bullak oluyor. Ne yapa-
    cağını bilmiyor. Belki de ortada hiçbir şey yok, boşu boşuna evliliğimi
    yıkmayayım diye düşünüyor, riske atmak istemiyor...
  • Kız çocukların da erkek çocuklarıyla aynı haklara sahip olmaları gerekir. Onları kızı, kızkardeşi, karısı, annesi gibi konumlarda değil birey olarak görmek gerekir. Kadınlara yönelik ayrımcılığın yok edilmesi için kız çocuklara yönelik olan ayrımcılığın yok edilmesi gerekir.
  • İnsanlar ve hayvanların ortak tarihine bakarsanız, son yıllarda olumlu bir gelişmenin varlığını fark edeceksiniz. Fabrika çiftlikleri, hayvanlar üzerinde yapılan deneyler ve diğer acımasız sömürüler hâlâ mevcuttur; ancak hayvan kardeşlerimizin de karmaşık duygusal hayatlar yaşadığına dair inancımız giderek artarken onlara haklar da sunuyoruz. Almanya'da medeni kanuna dahil edilen geliştirilmiş hayvan hakları (ülkede TierVerbG kısaltmasıyla anılır) 1990'da yürürlüğe girdi. Bu mevzuatın amacı, hayvanların artık nesne muamelesi görmemelerini garanti altına almaktı. Giderek daha çok insan, et yemeyi tamamen bırakıyor ya da hayvanlara insani muameleyi desteklemek için daha bilinçli bir şekilde et satın alıyor.
    Ben bu değişiklikleri takdir ediyorum çünkü günümüzde hayvanların pek çok insani duyguyu paylaştıklarını artık biliyoruz. Bunlara sadece, bizlere akraba olan memeliler değil, sirkesineği gibi haşereler de dahildir. Kaliforniyalı araştırmacılar bu minik varlıkların bile rüya gördüğünü keşfettiler. Sineklere sempati mi duyalım yani? Bu, pek çok insan için büyük bir açılımdır ve ormana uzanan duygusal yol ise daha uzundur. Gerçekten de, sinekler ve ağaçlar arasındaki bağlamsal uçurum, pek çoğumuz için neredeyse kapanmaz büyüklüktedir. Beyni olmayan büyük bitkiler çok yavaş hareket eder, ilgi duyduğu şeyler bizimkilerden tamamen farklıdır ve gündelik yaşamını aşırı ağır bir tempoda yaşar. İlkokula giden her çocuğun, ağaçların canlı varlıklar olduğunu bilseler bile, onların aynı zamanda nesne olarak kategorize edildiğini de bilmeleri aslında şaşırtıcı değildir.
    Şöminedeki odunlar keyif verici biçimde çatırdadığında, bir kayın ya da meşenin cesedi alev alev yanmaktadır. Şu anda elinizde tuttuğunuz kitabın sayfaları, bu amaç için özel olarak kesilen (yani öldürülen) ladin ve huşların talaşından yapılmıştır. Abartılı mı geliyor? Hiç sanmıyorum. Zira önceki bölümlerde öğrendiğimiz her şeyi aklımızda bulundurursak, domuz ve Schnitzel ile de paralellikler kesinlikle kurulabilir. Bu, davranışlarımızı ayıp mı kılar? Tam olarak değil. Ne de olsa bizler de doğanın bir parçasıyız ve sadece diğer türlerde bulunan organik maddelerin yardımıyla hayatta kalabilecek şekilde yaratılmışız. Bu zorunluluğu diğer bütün hayvanlarla paylaşmaktayız. Esas soru, orman ekosisteminden yalnızca ihtiyacımız olanı alıp almadığımız ve (hayvanlara muamelemize paralel bir şekilde) bunu yaparken, ağaçlara gereksiz acı çektirip çektirmediğimizdir.
    Bu demektir ki, ağaçların türlerine uygun bir şekilde yaşamasına izin verildiği takdirde, odun kullanmanın sakıncası yoktur. Bunun da anlamı, ağaçların sosyal ihtiyaçlarını karşılamasına, bozulmamış bir zemindeki gerçek orman ortamında büyümesine, bilgi ve tecrübelerini bir sonraki nesle iletmesine izin verilmesidir. En azından bir bölümünün de onurlu bir şekilde yaşlanıp doğal bir şekilde ölmesine müsaade edilmelidir. Organik çiftlikler tarım için neyse, dikkatli seçici budama uygulanan kesintisiz kapalı ormanlar da ormancılık için odur. Bu ormanlarda farklı yaş ve büyüklükteki ağaçlar birlikte yaşar, böylelikle çocuk ağaçlar annelerinin altında büyüyebilir. Arada sırada bir ağaç dikkatle hasat edilir ve atlar aracılığıyla en yakındaki yola kadar götürülür. Yaşlı ağaçların eceliyle ölebilmesi için bölgenin yüzde 5 ile 10 arasındaki kısmı tamamen koruma altındadır. Tür uyumlu ağaç idaresi uygulanan böylesi ormanlardan alınan odun, vicdan azabı duyulmadan kullanılabilir. Ne yazık ki şu anda Orta Avrupa'daki odun kesme uygulamalarının yüzde 95'i, mono kültür ağaç plantasyonlarındaki ağır iş makineleri kullanımıyla oldukça farklı görünmektedir.
    Çoğu tecrübesiz insan içgüdüsel olarak, orman idare pratiklerindeki değişim gereksinimini profesyonel ormancılardan genellikle daha iyi kavrar. Halk, belediyelere başvurarak sürece daha fazla dâhil olmakta ve yetkililerin daha yüksek çevresel standartlar uygulamalarında ısrar etmektedir. Köln yakınlarındaki "Königsdorf Orman Dostları" örneğinde, orman hizmetleri ve doğal kaynaklar/çevre bölgesel yönetimi arasında, ağır iş makinelerinin daha fazla kullanılmaması ve yaşlı yaprak döken ağaçların artık kesilmemesine dair karşılıklı anlaşmaya varılmıştır. İsviçre örneğinde tüm bir ülke yeşil bitkilerin uygun koşullarda yetişmesine katkıda bulunuyor. Ülkenin anayasasında "...hayvanlar, bitkiler ve diğer organizmaların idaresinde yaşam onuru göz önünde bulundurulmalıdır" ibaresine yer verilmiştir. İsviçre'de sebepsiz yere otoban kenarında bir çiçek kopartmak bile yasaktır. Bu, uluslararası camiada birçok kişi tarafından dalga geçilen bir bakış açısı olsa da, ben şahsen hayvanlar ve bitkiler arasındaki ahlaki sınırların kaldırılmasından yanayım.
    Peter Wohlleben
    Sayfa 258 - Kitap Kurdu Yayınları