• Çocukların (hep) masum ve tatlı olduklarını zanneden biri ya hiç çocuk olmamıştır ya da çocukluğunu unutmuştur. Ve yetişkinlerin kimi zaman zalim ve kırıcı davrandıklarını düşünmeyen biri evinden pek sık çıkmıyor demektir.
  • Çocukluğun saf masumiyeti ile yetişkinliğin acınası zalimliğini karşılaştırmış yazar.Hazları için çocuğundan vazgeçebilecek bir kadın,eşini aldatacak bir kadın bir anne çizilmiş.Yıllarca bastırdığı dişiliğini baskı altında bıraktığı duyguları onu ele geçirmiş.Bu duygulara öyle izin vermiş ki yaptığı toplum ve kendi ahlakına uygun olmasa bile buna izin vermiş bir anneyi görüyoruz.
    Kitaptaki Baron ise tam anlamıyla bir “zampara” kadın avcısı ona göre bir çocuğun dostluğu üzerinden çirkin emelllerini dile getirmek istemiş
    Ama kitabın sonunda yine “çocuk” yani masumiyet kazanmış.Kitapta duygularına taviz veren anne bile kötü değil.
    Yazar bize burada üç tip insan gösteriyor.Bu üç tipte günümüzde olan insanlar
    Güzel bir kitap bir saatte okudum,.Stefan bizim saklamaya çalıştığımız toplumun arkaya attığı utandığı çekindiği bozuk ve çirkin yanları acı bir üslüp ile bir çocuk dilinden anlatıyor bize
  • “Diri diri toprağa gömülen çocuğa (kıza), hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman!”

    Allah (c.c) herkese kendi yaptıklarını soracak ama ilginçtir ki (Kur'an'ın bildirimiyle) çocuklara ise kendilerine karşı işlenen suçların gerekçesini soracak. Yani kendilerinin niçin öldürüldüğü çocuklara sorulacak.

    Aslında sorulacak olanlar çocukları öldüren katiller iken acaba neden Allah (c.c.) çocuklara sormayı Kur'an'da ön plana çıkarıyor? Öldürülmelerinde çocukların hiçbir günahı olmadığı halde! Zaten olayın vahameti de burada! Düşünün niçin öldürüldüklerini dahi bilmeyen insanlığın masum taifesine, Allah (c.c) soracak:
    - Ey çocuk! Niçin öldürüldün?
    - Ey katilinin elinde, korkudan yüreği çatlayacak derecede dehşete kapılmış titreyen çocuk!
    - Ey kendisini diri diri toprağa gömmek için kazdığı çukurda tozlanan babasının saç ve sakalını masumiyetiyle temizleyen küçük ellerin sahibi çocuk!
    - Ey bayram sevincini alacağı şekerle yaşamak için, çaldığı kapıdan ölü minik bedeni çıkan çocuk!
    - Ey bedeni parçalanıp sokaklara atılan çocuk!
    - Ey üç beş kuruş için eve giren hırsız tarafından yatağında bıçaklanıp öldürülen çocuk!
    - Ey şu azgın insanlığın kara asrında, kendisine hayat hakkı yerine ancak ölüm bulmuş çocuk!

    Hangi suçtan dolayı öldürüldün? Günahın neydi? Evet, milyarlar şefkate ve merhamete muhtaç masumiyetlerine ve acziyetlerine rağmen, çocuklara öldürülüşleri sorulacak; öyle ki göklere ve yerlere ağır gelen bu olayın vahameti anlaşılsın. “Senin gibi bir masumiyette ne gibi bir suç bulundu da öldürüldün!? İnsanlık sizin gibi masumları öldürecek kadar mı azgınlaştı!?”

    Oysa, çocuklar o kadar masumdurlar ki, sinn-i teklif yaşına kadar Allah onları mükellef dahi tutmamış. İyi ile kötüyü ayırt edecek aklî melekeye ulaşmadıkça da günahsız, masum kabul edilmiştir onlar. Bu yaşlarda ölenleri masum ve temiz bir şekilde cennete koyacak. Yaptıklarından dolayı Allah onları cezalandırmayacaktır.

    İnsanlık taifesinin şefkate, merhamete en layık taifesi ihtiyarlar, sakatlar, hastalar, kadınlar, içinde en masumudur bebekler ve çocuklar. Rahman onların masumiyeti ve acziyeti sebebiyle yeryüzüne rahmet edip, bela sağnaklarını tutar. Yani onların varlıkları yeryüzüne rahmet ve hayat vesilesidir. Şayet içimizdeki ağlayan bebeler, beli bükülmüş ihtiyarlar, meleşen kuzular olmasaydı belalar yağmur misali (yağarak) üzerinizden eksik olmazdı. (Hadis-i şerif meali)

    Asrımızın bu masum taifesi (çocuk, ihtiyar, kadın...) rüyalarda görülüp akılları baştan götüren kabusları uyanıkken yaşıyorlar: Yıllarca ağır şiddetler görüyor, bıçaklanıyor, boğuluyor, öldürülüyor, parçalanıyorlar...

    İşlenen suçlar ve günahlarda azgınlığın sınırları aşıldı. Bazen, toplumun helak olmayı hak ettiği derecede asileştiği tespitini yaparız ki belki bu tespit doğrudur da. Ama gözden kaçırdığımız bir husus daha var. Allah (c.c.), bu toplumu helak edecek olsa korkulur ki, facirleri ile beraber salihlerini de helak etsin. (Geçmiş ümmetler içinde iyiliği emir, kötülüğü nehiy sorumluluklarını terk ettikleri için, salihlerinin facirleri ile beraber helak edildiği kavimlerin varlığı haber verilmiş hadislerde)

    İçinde yaşadığımız toplumun ulaşılabilecek bir ferdi cehalet içerisinde şeytana uyup korkunç günahlar işliyor ve cehenneme yol alıyor. Müslümanlık vazifelerimizi yerine getirdik mi acaba? Yeterince ilgilenip hakkı (Allah, ölüm, cennet, cehennemi) bildirdik mi?

    Maalesef Müslümanlar olarak genelde günü kurtarma merkezli yaşıyoruz halbuki gençliği, insanlığı kurtarmak adına yanıp tutuşmalıyız. Bu derece isyan içerisinde büyük günahlar işleyenlerin birçoğu cehaletin karanlığında bocalıyorlar. Şefkat ve merhametle imanın nurunu taşımak gerek bu karanlık gönüllere. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen vahşi, gaddar babaları, rahmet ve adalet timsali insanlara dönüştüren bir nuru... Bu, Peygamberi bir nur ve görevdir. Ancak böylece çocuklar, ihtiyarlar, kadınlar ölüm yerine hayat bulurlar.

    Şu iyi bilinmelidir ki, mazaretlerimiz, şeytanın elimize tutuşturduğu ancak Allah katında geçerliliği olmayan batıl delillerdir. Hz.Muhammed (sav) kadar mazaretleri olan var mıydı? Her türlü hakaret, işkence, saldırı, dışlamalara rağmen kovulduğu kapılara ve simalara bıkmadan usanmadan defalarca gitmiş. Onları cehennemden kurtarmanın rahmetiyle tutuşup durmuştu.

    Karanlıkları aydınlatan ve masumlara hayat olan “Nur”un elçileri olmak duası ile....
  • Saflığın sembolüdür, çocuk masumiyeti yeryüzüne inmiş ve inecek en masum en saf en temiz duygudur..
  • Neden çocuk yaparız? Bugüne kadar duyduğum cevapların içinde en aklıma yatanı, insanın bir çocuk sahibi olmadıkça kendini eksik hissettiği. Bazılarımız iki, üç, hatta dört çocuk yaptıktan sonra da kendini eksik hissedebiliyor. Başka cevaplar da duydum. En popüler olanı, ölümsüzlükle ilgili. Ben öleceğim, ama çocuğum aracılığıyla yaşamaya devam edeceğim. Çocuk yapma konusu insanın sınıfıyla da bağlantılı. Toprakta çalışacak olabildiğince çok insana ihtiyacı olan köylüler bir sürü çocuk yapıyor. Şehirde, daha az çocuk sahibi olmak daha ekonomik. Ama bu bilgiler, temel soruya cevap vermiyor. Doğum sıklığını etkileyen faktörler ayrı konu, niye çocuk yaptığımız ayrı konu.

    Çocuk sahibi olmamızın en temel nedeni, bunu yapma gücüne sahip olmamız tabiî. O kadar maymun iştahlıyız ki, yapabileceğimiz ne varsa çoğunu yapmaya çalışıyoruz. Yapabildiğimiz için yapıyoruz, yapmayı seçtiğimiz ya da yapmaya karar verdiğimiz için değil. Sırf yapabiliyoruz diye çocuk yapmak olacak iş mi?

    Neden çocuk sahibi oluyoruz? Başkaları oluyor da ondan. Ana babamız bizden torun bekliyor da ondan. Sırf çocuk sahibi olmayı istediğimiz için, sırf çocuğu istediğimiz için bu işe kalkıştığımız pek ender. Çocuk sahibi olmamızın bir sürü nedeni var, ama bu nedenlerin içinde çocuğun kendisi en sonda geliyor. Çocuğu kendi geleceğimizin düşlerinin bir parçası olarak istiyoruz. Peygamberler, generaller, nineler ve dedeler, kendilerine yeni nesillerde mürit arayanlar bizi çocuk yapmaya yöneltiyor. Çocukla olan özel bağımız, çocuk için duyduğumuz istek en arkadan geliyor, o da genellikle hamilelikten sonra. Yani, çocuğu ancak ana rahmine düştükten (doğduktan) sonra istemeye başlıyoruz. Çocuk ancak başlı başına bir maddi varlık haline dönüşünce isteniyor, hakkında düşünülüyor ve bazen de vazgeçiliyor.

    Çocuğu neden sırf kendi hatırına istemediğimizi açıklayan binlerce neden sayabiliriz. Bunların içinde en acı olanı, miras kaygısıdır. Servetimizi başkalarıyla paylaşmayı pek istemesek de, eğer ille biriyle paylaşacaksak, bari kendi çocuğumuz olsun diye düşünürüz. Böylece, servetimiz başkalarının eline geçmesin diye çocuk yaparız. Eşimiz bizi bırakıp gitmesin diye çocuk yaparız. Ya da tam tersi, birbirimize olan aşkımızı ispatlamak için çocuk yaparız. Çoğu durumda aşkın en yüce ifadesi olarak görülmez mi bu? Ve tabiî, bizi seven birisi olsun diye çocuk yaparız.

    Hükümetlerin, sosyal güvenlik sistemlerinin ve çeşitli kurumların sağladığı avantajlardan yararlanmak için çocuk yapanlarımız da var. Bazı ülkelerde çocuk sahibi olmak, maddi yardımların yanı sıra, tatsız iş hayatından uzunca bir süre kaçabilmek gibi bir avantaj da içeriyor. Pek çoğumuz, sırf çocuk sahibi olanları kıskandığımız için çocuk yapıyoruz. Çocuğumuz olduğunda, çocuksuzlara sanki bir eksikleri varmış gibi bakıyoruz. Onları kıskandırıyoruz, bize gıpta etsinler istiyoruz, çocuk sahibi olsunlar diye onları yüreklendiriyoruz. Kısır olmayan, sağlıklı kadın ve erkekler olduğumuzu kendimize ispatlamak için çocuk yapıyoruz. Sayısız çocuk bu yüzden dünyaya geliyor. Ama artık iş işten geçmiş oluyor. Çocuk sahibi olmanın bin bir biçimi içinde, çocuğun kendisi nadiren işin içine giriyor. Zaten bizatihi çocuk sahibi olmak deyimi onların üzerinde kurduğumuz mutlak totalitarizmin bir ifadesi değil mi?

    Bir kısmımız özgürlüğü özgür olmak için isteriz. Bir kısmımız, güç kazanmak için özgür olmak isteriz. Yani, belirli bir düzende güçsüz durumda olanlar, başka bir düzende güce daha kolay ulaşma şansları olacağını umarlar. Kendilerini güçlendirmek, başkalarına hükmetmek için özgürlük ve demokrasi peşinde koşanlar, kendi totaliter arzularını yansıtmak suretiyle en temel özgürlükleri çiğnerler. Çocuğun kendisini istedikleri için değil, belirli bir gereksinimi karşıladığı için çocuk yapanlar da öyledir. Bu gibi durumlarda çocuk kullanılmış olur. Bir insanı kullanmak tabiî ki totalitarizmdir. Ama, kendisiyle ilgisi olmayan bir nedenle bir çocuk yaratmak, insan türünün totaliterliğinin zirvesidir.

    Çocuk sahibi olmak, geri dönüşü olmayan bir eylemdir. Servetimiz yok olup gider, eşimiz hayatımızdan çıkar, herkes kısır olmadığımızı görür, kıskançlığımız diner, ama çocuk hâlâ oradadır. Artık var olmayan gereksinimlerin bir kalıntısı olarak çocuk bizim yanımızdadır.

    İşte o zaman, tüm totaliter ilişkilerde olduğu gibi, büyük yalan başlar. Büyük yalan SEVGİ’dir elbette. Bu yalan bilinçli ya da bilinçsiz olabilir. Ama çoğu zaman bilinçsiz olur. Gerçekten çocuğu sevdiğimizi düşünür, öyle davranır, öyle hareket ederiz. Başkaları görsün diye, yüzümüzden hemen hemen hiç çıkarmadığımız bir sevgi maskesi taşırız. Bu sevgiyi de, o çocukla hiç bağlantısı olmayan, ama ona müstakbel bir mürit olarak bakan, toplumun tüm tutucu kurumları her fırsatta destekler. Çünkü herkes, ama herkes, çocukların sevilmesi gerektiğini düşünür. Belki en büyük ikiyüzlülüğümüzün sonucu olarak, utançla, büyük yalana katılırız. Çocukla aramızda totaliter bir bağ oluşur, çünkü çocuktan da bizi sevmesini bekleriz, ona bizi sevmesi gerektiğini öğretiriz. Çocuk, bizim YALAN’ımızı bilmemenin masumiyeti içinde, gerçekten de bizi sever tabiî. Ama çocuğun gerçeği ilk keşfedişi belki de sevgi yalanını keşfedişidir. Aynı zamanda masumiyetin sonudur bu.

    Çocuğun kendisiyle hiç ilgisi olmayan gereksinimler yüzünden çocuk sahibi olunduğunda, dünyaya gelen çocuk bir sıkıntı kaynağı haline de gelir. Anne ve babanın yaptığı bir fedakârlığa dönüşür. Yaşamlarının çocuğun hatırına kökünden değişmesi gerekir.

    Çocuğun yaratılmasıyla birlikte -çocuk gerçekten istendiği için yaratılmış olmadığından- yaratıcıların talepleri de başlar. Yaratıcılar diyorum, çünkü anne babalar büyük bir kendini beğenmişlikle kendilerini çocuğun yaratıcısı olarak görürler. Sanki yaratmak, erkekle kadının bir-iki dakikalık çiftleşmesine bakacak kadar basit bir şeymiş gibi. Anne ve babalar çocuğun kendi özgürlüğü içinde büyüyüp gelişmesine nadiren izin verirler. Çocuk çoğu zaman, anne ve babasının kişisel arzu ve hayalleri ile mevcut toplum düzeninin standartlarına göre yoğurulur.

    Çocuğun büyüme ve olgunlaşma süreci, genellikle, bağımlılıktan bağımsızlığa doğru bir geçiş olarak adlandırılır. İnsan yavrusu da diğer tüm hayvanların yavruları gibidir. Bağımsızlığını kazanıp kendine bakabilecek hale gelince, yuvayı terk eder.

    Öte yandan, insan yavrusunun durumunda bu argümanın tam tersi de aynı kolaylıkla ileri sürülebilir. Büyüme süreci, çocuğun kendine özgü ruhsal yapısını ve bağımsızlığını kaybetme sürecidir. Büyüme sürecindeki çocuk, “uygarlaştırılan” bir yerliye benzer. Anne ve babanın görevi çocuğun vahşi ve özgür ruhunu ezmek, okula, topluma ve devlete uysal bir çocuk teslim etmektir. Çocuk okuldaki kural ve düzenlemelere uymayı beceremezse, anneyle babanın onu kötü yetiştirmiş olduğu düşünülür. Çocuk anne ve babasından fiziksel olarak bağımsızlaştığında, çağın ruhuna bağımlı olmaya da çoktan hazır hale gelmiştir.

    Çocuğun sözde uygarlaştırılması sadece toplumsallaşma değildir. Toplumsallaşma toplumun yap ve yapma dediklerini öğrenmektir. Uygarlaşma ise aynı zamanda estetik ve bilişsel koşullandırmadır. Sonsuz bir olasılıklar dizisi içinden bazı algısal kalıpların seçilip dayatılmasıdır. Çocuğun tüm duyularının gelişimi, yine içinde yaşadığı toplum ve uygarlık tarafından koşullandırılır. Tarih boyunca ya da aynı zaman dilimi içinde bir arada yaşayan başka uygarlıklara ait algısal ve bilişsel kalıpları tanıma fırsatı bile verilmez çocuğa.

    Çocuk “sahibi” olmanın totaliter olmaması ancak tek koşulla mümkündür. Yaşamın mucizesinin, yaşamın benzersizliğinin farkında olmaktır bu koşul. Çocuk hangi sebeple dünyaya getirilmiş olursa olsun, yaratılan varlığın bizimle pek az ilişkisi olduğunu kavramamız yeterlidir. Bir bakıma, gökteki bulutlar kadar, kelebekler kadar, mevsimlerin değişmesi kadar bizden bağımsızdır çocuk. Hayatın sayısız mucizesinden biridir. Bize düşen çocuğu kollayıp büyümesine yardımcı olmaktır, ona buyurmak değil.

    Ne yazık ki totaliter denetimimiz aksi yöne doğru uzanıyor. Yüzyıllar boyunca çocuk üzerinde totaliter bir denetim kurduğumuz yetmezmiş gibi, şimdi bir de çocuğun genetik gelişimini ve genetik özelliklerini denetlemeye, hatta gücümüz yeterse tasarlamaya çalışıyoruz. Eğer bir çıkar görüyorsak gelecekte gözleri 360 derece dönebilen ya da bir yerine iki kafası olan çocuklar yaratmamamız için hiçbir neden yok. Belki de hepsi birbirinden şık siparişler verebileceğimiz “çocuk butikleri” de olur. Ancak türümüzün tarihinde önce aileler aşiretlerden, sonra da bireyler ailelerden kısmen bağımsızlaştığına göre gün gelecek çocuklar da kendi isimlerini kendileri koyabilecekler..
  • Bir filozof için "yaşamöyküsü" pek bir şey vermeyecektir. Bir yazar ya da sanatçıyı kavramak için gerekli boyutlardan biri olabilen yaşamöyküsü, genel olarak filozoflar hakkında pek bir şey anlatmaz bize. Filozoflar için, bize bıraktıkları anekdotlar önemlidir. Sözgelimi Platon, Syracusa tiranı tarafından defedilir; Herakleitos dağa çekiyerek tapınakta çocuklarla oyuna dalar; Empedokles kendini Etna yanardağına atar... Şimdi bir Spinoza anekdotu daha... Spinoza'nın "özel" dostlar çevresinden, biyografisinin yazarı düşünür Tschirnhaus anlatıyor: Spinoza'yı bir gün örümcek ağlarına sinekler atıp, nasıl hayatları için ölümüne mücadele ettiklerini seyrederek çocuk gibi kahkahalarla gülerken yakaladım... Bu anekdot, Spinoza adlı, 17. yüzyılın "dönek Yahudi", "lanetli" filozofunun portresinin ana çizgilerini gözlerimiz önünde kurmaktadır: Hayat, her şeyin varlığını sürdürmek için belirsizce ve sonsuzca harcanan bir çabanın (conatus adını verir bu çabaya) süregidişidir... Yani sonsuzca bir akış... Tschirnhaus'un bahsettiği çocukluğu bu düşünürün inanılmaz güçteki düşüncesinin temel unsuru haline getiren işte bu özelliği, yani doğada mutlak bir masumiyeti varsaymasıydı. Bize belki bir "zalimlik" belirtisi olarak görünebilecek bu anekdot, Ethica yazarının asırlar öncesinden bize gönderdiği bir mesajdır aslında: Yaşam hiç bir surette "iyilik" ve "kötülük" terimleriyle sorgulanamaz. Hayat sürer... Yaşamın özü, amaçsızca ve belirsizce süregitmesidir.
    Ulus Baker - Kullanışlı Bir Felsefe: Spinozacılık (Kaynak: http://www.körotonomedya.net)
  • Michael, grubumuzun cinsel açıdan en tecrübeli ismiydi. "Tecrübenin anlamı, bir kızı birden fazla öpmesiydi".