Ali Lidar
Hayal kırıklığının uykudaki cocuk ölümleri kadar olağan karşılandığı şehirde sigara külü kadar yalnızım..

Bu kitap..., Elveda Bay Muffin'i inceledi.
06 Nis 15:22 · Kitabı okudu · 1 günde · 9/10 puan

Bu, uzun zamandır raflarda duran fakat nedense hiç elime alıp karıştırmadığım bir kitaptı. Nihayet tanıştık. İyi ki de tanışmışız!

Sizi de tanıştırayım: Kapaktaki gri, küçük guinea pig Bay Muffin oluyor. O artık dolu dolu bir hayat yaşamış, sağlıkla yedi yaşına kadar gelmiş bir ihtiyar.

Bir salı günü posta kutusunda bir mektup bulur:

“Bay Muffin, Babam çok yaşlanan kobayların ansızın ölebileceklerini söylediği için o kadar üzgünüm ki…”

Bay Muffin, okuma bilir miydi bilinmez ama mektubu kemirip kar taneleri gibi savurur.

Sık sık eski günlerini hatırlayıp iç çeker Bay Muffin. Karısı Viktorya’yı hatırlar örneğin, altı tüylü çocuğunu, hep beraber yaşadıkları çiftliğin sınırına kadar yaptıkları o uzun seyahati, bir salatalığı tek başına taşıdığı güçlü kuvvetli günlerini…

...

Bukitap, ölmenin kötü bir şey olmadığını, “sonsuz bir dinlenme” olduğunu anlatıyor. Yaşlı ve ağrılardan yorgun birinin ölümünü açıklamak için nispeten uygun bir çözüm olan bu “dinlenme”; kazayla ölümleri, ani ölümleri ya da çocuk/bebek ölümlerini açıklamada yetersiz kalabilir.

Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi

diyen Yunus Emre bile genç ölenlere üzülmeden edememiş. Gel de 2 yaşındaki kardeşi ölen, 20 yaşındaki dayısı şehit olan, babası eve gelirken geçirdiği trafik kazasında can veren çocuğa anlat “o artık dinleniyor” diye. Ben o çocuk olsaydım, “Yorulmamıştı ki?” derdim.

Çocuğa ölümü anlatmak hayli zor. Yakın çevresinde bir ölüme şahit olmamışsa da her çocuğun ölüme dair soruları, merakları oluyor. Kimi daha derin, kimi daha belirsiz… Ölüm hakkındaki sorularını kısmen de olsa cevaplayabilmiş çocuklar, bir yakınlarını kaybettiğinde matem duygusuyla daha kolay başa çıkabilmekte imiş. Bu, ölüm bilincinin erken oluşması ile ilgili.

Bukitap gibiler işte bu yüzden önemli. Ölüm bilinci de hayat bilinci gibi lazım.

Daha detaylı inceleme için: https://bukitap.wordpress.com/...5/elveda-bay-muffin/

Alper, Hakkari'de Bir Mevsim'i inceledi.
28 Mar 19:39 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Hakkari’nin en yüksek rakımlı köyüne öğretmen olarak gelen bir adamın, 1 kış mevsimi boyunca yaşadığı ve tanık olduğu dramın öyküsünü okuyoruz. Kahraman, bir deniz kazasından kurtulup köye geldiğini, burada hem öğretmen, hem öğrenci olacağını, kazadan sonra geçmişini ve kendi yüzünü anımsamadığını anlatarak başlıyor. Bu, biraz da kendini arayış romanı aslında.

Köyde okul, sınıf, defter, kalem yok. Çocuklar karda çıplak ayakla yürüyorlar.

“Mantık burada ne garip bir sözcük!”

Bir ağılı sınıf haline getiriyorlar. Öğretmen, malzeme satın almak için kent merkezine gelir. Kentteki tek kitapçı bir Süryani’nin dükkânıdır. Ve kitapçıda sadece 101 tane kitap vardır. Süryani kitapçı öğretmene 10 tane kitap, 1 harita ve 1 tılsımlı mühür verir. Roman boyunca uzunca bir süre, öğretmen birkaç denemesine rağmen, bu haritayı inceleyecek fırsatı bir türlü bulamaz. Bu simgesel anlatım, mistik ve gizemli bir havaya büründürüyor romanı.

Kent merkezinden köye dönecek bir sonraki araç 2 gün sonra olduğundan, öğretmen merkezde zaman geçirir, berberde tıraş olur, uzun zamandır görmediği yüzünü aynada görür. Bu sahne, kendisiyle yüzleşmeye başlamasının bir simgesi bence.

Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gidip “ilgili”leri ziyaret eder. Odaya girdiğinde, felsefe, sosyoloji, mantık öğretmeni, masada uyuklamaktadır. Nefis bir simgesel bir anlatım daha…

Köye döndükten sonra salgın nedeniyle çocuk ölümleri başlar. Köylüler öğretmenden medet umuyor, ne yapacaklarını ona soruyor. Öğretmen de kendisini sorumlu hissetmektedir. Bir dilekçe yazar, bir ulakla kent merkezindeki sağlık müdürlüğüne gönderir ve yardım ister, ancak beklediği desteği bulamaz;

“Gelecek kimse yoktur Hocam”

Çocuk ölümleri devam edince bir dilekçe daha yazar, bu sefer Ankara’ya, Sağlık Bakanlığı’na.

“Bu dilekçeleri yazarak mı kendimi kurtaracağımı sanıyorum?”

Sağlık Bakanlığı’nın yanıtı “Bilgilendik. Yollar açılınca bir ekip göndereceğiz.”

Muhtarın kabullenmişliği ve herhangi bir çaba içinde olmaması da öğretmene garip gelmektedir.

Bütün romanı anlatmayayım.

Öğretmenin yalnızlık hissini muhteşem anlatmış yazar. Sinematografik kısa kısa sahnelerle, köylülerin öğretmenin evine gelişlerini anlatıyor mesela; ateşli bir hastanın sanrıları gibi… Biri geliyor öğretmenin evine, kısa bir şey söylüyor, gidiyor. Sahne kararıyor. Başka biri geliyor. Başka bir şey söylüyor, gidiyor, sahne kararıyor. Nefis bir anlatım!

“Kendinden kaçamazsın!”

“Kendinden kaçmak değil, tam tersi, kendi peşine düşmek benim burada yaşadığım.”

Ve kahraman köyden ayrılırken köylülere veda sözleri :
“Hiçbir şey alın yazısı değildir.”

Geçmişi Şimdiki Zamana Dönüştüren Denemeler: Beni Irmak Boylarına Götür Anne

Anahtar Kelimeler: Turgay Gönenç, Beni Irmak Boylarına Götür Anne, Deneme, Anı.

Beni Irmak Boylarına Götür Anne; yazar, şair, ressam, eleştirmen, teorisyen Turgay Gönenç’in 1998 yılında Can Yayınları etiketiyle basılan ve 1950’lilerden 1998’e kadar uzanan zaman dilimini konu alan kitabı. Gönenç, kitabında geçmişe dönerek, belleğini meşgul eden anıları ve çok geniş yelpazeye yayılan konularda yazdığı denemeleri kitapta bir araya getiriyor. Kitap, deneme kategorisine sokulmasına rağmen kitaptaki çoğu başlık, anı niteliğinde. Zaman zaman bu anıların bir öykü edasıyla da sunulduğu metinlerle de karşılaşılıyor. Özetle, kitaptaki metinler için “anı-deneme” kavramını kullanmak mümkündür.

Gönenç bu kitabında, atardamarı çocukluk ve gençlik olan anı-denemelerinde, belleğinde yer etmiş görüntüleri yıllar sonra bir yetişkin gözüyle yeniden biçimlendiriyor. Bu biçimlenişte zaman zaman yükselen bir yaşama sevinci zaman zaman da derin derin çağıldayan bir umutsuzluk gözleniyor.

Kitap, başlığı içeriğe işaret eden yedi ana bölüm altında toplanan elli altı tane lirik anı-denemelerden oluşuyor:
-Gezintiler, Döünüşümler
-Çocukça
-Çağrışımlar, Ansımalar
-Konuşmalar
-Gecenin Antitezi
-Taşın İçinde Gizlenen
-Okurken Düşlerken

Gönenç kitabına İzmir sokaklarında geçen çocukluğuna dair anılarla ve bu çocukluk dönemine duyduğu özlemle başlıyor. Bu özlem, Sait Faik’i andıran bir çevre hassasiyetini, geleneksel birikimi ve yitimi, samimiyeti, çocuksu saflığın karşısında sevginin çürümüşlüğünü ve kaybolan insanlık değerlerini de içine alan kapsayıcı bir tahlil. Bu özlemin içinde eski İzmir’in şimdiki İzmir’e dolayısıyla da eski şehirlerin şimdiki beton yığını ve ruhsuz şehirlere dönüşümü üzerine yaratıcı tespitlerde bulunuyor. Örneğin insanların kendi emekleriyle yaptıkları evlere “diplomasız evler” derken mimarların yaptığı beton ruhsuzlara da “diplomalı evler” yakıştırmasında bulunuyor. Kısacası Gönenç, Sait Faik’in İstanbul’u sokak sokak dolaştığı ve Yahya Kemal’in de İstanbul’u anlattığı gibi İzmir’in sokaklarını dolaşıyor ve İzmir’i anlatıyor. İzmir’in yanında İstanbul ve Ankara’ya dair dönemi yansıtan gözlemlerin bulunması da mümkün.

Darbeler, muhtıralar ve savaşlar görmüş olan Gönenç için çocukluk bir kaçış olarak nitelenebilir. Bir yetişkin olarak Gönenç, sürekli çocukluğa dönüş metaforunun etrafında dolaşarak yetişkinliğin çürümüşlüğünden ve kirlenmişliğinden çocukluğun masumiyetine sığınmak istiyor. Dolayısıyla çocukluk metaforu, yaşadığı gayr-ı insani ortamdan rahatsız olan ve yaşadığı ülkeye yabancılaşan aydın bunalımının yöneldiği bir kaçış imgesi. Gönenç çocukluğa sığınırken içinde yaşadığı topluma olan borcunu da ödemeyi ihmal etmeyen duyarlı bir yazar. Çocuk ölümleri, çocuk intiharları, bilim insanlarının katledilmesi, gençlerin sindirilmesi, inançlar için yapılan kavgalar ve bütün bunların kanıksanması gibi toplumsal hastalıkları da cesurca yeriyor.

Çocukluğa duyulan özlemin ağır bastığı bu kitabın başlığında “anne”ye seslenilmesi de içerikle bütünleşen bir başlık seçiminin yapıldığını gösteriyor. Hem çocukluğun anneyle özdeşleşmesi hem de suyun temizleyiciliğinden ırmağa yöneliş önemli. Kitabın büyük bir bölümünde uçurtma ve bisiklet gibi çocukluğa dair nesnelerin sembolik çözümlemesi yapılırken bu sembollerin yazarın edebiyatına verdiği katkı da açıklanıyor. Bisikletin bir sanatçıya nasıl ilham verebileceğini göreceksiniz. Gönenç’in kendi şiirlerinden alıntıladığı parçalar da şairliğinin lezzetinden okura sunulan kırıntılar. Kitapta Gönenç’in edebi görüşlerine ve edebi yolculuğuna da tanık olmak mümkün.

Kitap ilerledikçe Gönenç’in edebiyatın dışında karikatürden sinemaya uzanan derin bir kültür birikimine sahip olduğu görülüyor. Kimler yok ki kitapta: Halikarnas Balıkçısı, Turgut Uyar başta olmak üzere İkinci Yeni, Melih Cevdet Anday, Cahit Külebi, Bedri Rahmi, Karacaoğlan, Luigi Pirandello, Rilke, Bach, Brahms, Bernard Russel, Tagore, John Berger, Beat Kuşağı, Charlie Chaplin, Modigliani, Antonioni… Gönenç bu isimleri anmakla kalmayıp ya bu isimlerle olan anılarına ya da bu isimlerin eserlerine değiniyor. Bazen de her ikisini birden yapıyor. Kitap, “ne okusam” ya da “ne izlesem” diye düşünenler için de bir rehber aynı zamanda.

Sonuç olarak Gönenç, deneme türünün gereği olarak sade bir dil ve samimi bir üslupla, belleğindeki sayısızca görüntü ve kavramı anı-denemelerinde çözümlüyor. Gönenç’in kitabında ölüm ve yaşam, sevda ve ayrılık, özgürlük ve tutsaklık gibi karşıt kavramlar bir potada eritiliyor.

Taluy Kan, bir alıntı ekledi.
21 Şub 20:57 · İnceledi

"Ölümün doğallığına aykırılığın tek karşılığıydı çocuk ölümleri."

Beni Irmak Boylarına Götür Anne, Turgay Gönenç (Sayfa 56 - Can)Beni Irmak Boylarına Götür Anne, Turgay Gönenç (Sayfa 56 - Can)

Boyalı Kuş

Yazarın okuduğum ilk kitabı, 1000!kitapta ki insanlar buluşma ayarlamış, Ortak noktaları da Boyalı Kuş , Canları buluşmak istemiş bahaneleri de oldukça sürükleyici kitap olan boyalı kuşu seçmişler, havada pdf is uçuşuyordu bende arkadaşlardan rica ettim başladım belki katılırım bu buluşmaya en azından bir bilgim olsun istedim, şahsi görüşüm kimsenin kitapla ilgileneceğini düşünmesem de okumak iyi bir şey.. Böyle spontane elime düşen pdf kitabı da kaçırmak istemedim. Herneyse mevzuya girip biraz kitap hakkında laflayayım. Yazarı araştırmadım ama Polonyalı asıllı muhtemelen Alman faşizminin acılarına maruz kalmış bir yazar. Kitaba başladığımda faşizm faşizmdir dedim bir arkadaşa üstüne kafa yormaya gerek yok. Bu kitabın neresini tartışacaksınız? Okuduğum 2-3 bölümden sonra, fakat ilerledikçe kitap savaşın insanlar üstünde ki o kuralsızlık savaşın toplum üstünde bıraktığı o faşist bakış acısı, yahudiler ve çingenelere karşı gösterdikleri davranış şekliyle sosyal hayatın içinde ki konumlanışı farklı olana gösterdikleri acımasızlık bir çocuğun anlamlandırması ile okuduğum ve seyrettiğim diğer kitaplara ve filmlere göre( 2. Dünya savaşı ile ilgili) Nazi faşizminin toplum üzerinde ve bireyler üzerinde etkileşimi ve dağılımı açısından farklı bir anlam kazandı. Çünkü ancak bir çocuk gözüyle o saflık ve yalınlıkla anlatılabilinir diye düşündüm çoğu zaman kitapta ki bölümleri okurken, .... Öylesine kötü davranışlara maruz kalan bir çocuk.. İyinin ne olduğunu bilmeyen yada unutan bir çocuk kendine yapılan davranışları, söylenenleri normal olduğu algısına girer. 5-6 yaşlarında ki kahraman gözüyle anlatılır olaylar.. 20 bölüm boyunca boyalı kuş gibi bir çok farklı insan içinde yerini alır kahramanımız , onların kendisine ve yaşama bakış açısına dair imgeleri gelişir hayata ve kendisine dair. O bir boyalı kuştur. Siyah gözleriyle siyah saçlarıyla Alman'ların öldüremediği ama ölmediğine göre her türlü eziyete ve işkenceyi üstünde hak gören özelikle, bedensel ve meşru acıdan haklı olduğunu düşünen(faşizan bakış açısı) savaş ortamının yarattığı anarşiyi, kaos ortamında güçlünün güçsüz üzerinde uyguladığı yakıcı etki içimize derinden işler.. Boyalı kuş( kitapta isimsiz sadece odur) bulunduğu saklandığı ya da sığındığı köşeden insanları seyreder.. Yemek yiyebildiği ölçüde, dayak yemediği müddetçe, uyuyabilecek bir yer bulduğu sürece yanı hayatta kaldığı müddetçe çevresinde gelişen herşeye bir anlam katmaya çalışır. Çarpık yetişkinlerin çarpık yaşayışlarına yönelik, doğruları gelişmemiş bir çocuğun doğrularının oluşmasını görürüz. Kendisinin uğursuz güçlerine inandığı yetişkinler sayesinde kendisinin uğursuz güçleri olduğuna inan bir çocuk.. Çocuk gelişimi, psikolojisi acısından bence kitap son derecede uç noktalarda işlenmiş olmasına rağmen önemli bir yeri olmalı.. Evet yaşamamış olmamıza rağmen savaşın yıkımlarını ya da acılarını 2. Dünya savaşında ki gibi kitlesel ölümleri, soykırımları etnik temizlikleri kınıyor olmamıza rağmen.. hep bu bakış açımız öğretilmiş doğrulardan kaynaklanıyor. Oysa kitap saf ve yalın gözlerle okuyucuyu bir çocuğun suretinde savaşın yoksulluğun, dışlanışın ve acının insan onurunu rencide edici bir çok olayın içinde tarafsız bir şekilde konumlandırıyor. Bu acıdan kitap bence değerli bir yere sahiptir. Bir ikicisi de savaşın içinde yer almaz okuyucu, savaş dışarda bir yerlerde olmaktadır ama savaş olgusunun insanlar üstünde ki olumsuz kaos ve anarşi ortamında insanların yasalardan - sen ne yapıyorsun? Diyen bir gücün yoksunluğunda büründüğü vahşi ilkel yan. İşte yasaların işlemediği bu dönemlerde güçsüzler ( kadınlar ve çocuklar-hayvanlar) en büyük yarayı alan canlılar olarak karşımıza çıkarlar. Savaş bitiminde yurda yerleşen Boyalı Kuş'un yurt yaşamı ve diğer çocukların ne derecede başka bir yaratığa dönüşünü de gördüğümüz bir kitap. Hele bir bölüm var ki yurt arkadaşıyla tren raylarını yerinden oynatan arkadaşının, bir başkasına zarar verebileceğini , bir gücü elinde bulundurduğunu anlamasıyla ve bunu kullanmaktan çekinmeyen yönü.. İlginç ve üzerine düşünülmesi gereken bir bölümdür. Kitabın sonlarına doğru ilgimi çeken bir bölümde şudur. Artık kızıl Ordu Sovyet askerleri gelir köye, savaş bitmek üzeredir.. bizim boyalı kuşa yardımcı olur kızıl Ordu askerleri, ona anlatılır sosyalizm tanrı kavramı, eşitlik kavramı.. Mitka; partizan kızıl Ordu'da rütbeli subay, arkadaşları köye aleme giderler ertesi gün köylüler tarafından öldürülür. Mitka iyi nişancı, bizim Boyalı Kuşu'da alır yanına gizlice Ordu'nun kurallarını çiğneyerek, arkadaşlarını öldüren köylüleri öldürmeye gider. İntikam insan zaafiyeti... Neden sosyalist, komünist düşüncenin yerleşemediği konusunda bana göre güzel bir fikirsel çıkarım yapılanacak küçük bir örnektir. Çünkü partizanlık sorgusuz itaat ve askeri disiplin gerektiren bir şeydir. Oysa insan özgün bir canlıdır ve ilkel dürtüleri eğoları, kinleri, nefretleri, kendi doğruları ile tektipleşmeye karşı durur. Tektipleşme ancak emperyalist, kapitalist sistemin oluşturduğu üst kültür denilen algılarla uzun süreçlerden geçen insan motiflerinin ürünü olabilir günümüz dünyasında ki gibi.. Bu konuyu bence tartışmalı aralarında buluşmaya gidecek arkadaşlar.. İki farklı kutuplarda ki birbirlerinin karşıtı olan ideolojilerin ( Faşizm-Komünizm, Sosyalizm) 2. Dünya savaşında ki karşı karşıya geldiği bir dönemin romanıdır aynı zamanda Boyalı Kuş. Ben kitabı beğendim sürükleyici dili ve her bölümde farklı olayların ya da konuların anlatımı, beni sıkmadı. Doğaya yönelik tasvirleri benzeştirmeleri oldukça hoş buldum.. Daha küçük ve önemsizliğimi hatırlattı bana roman...

Savaş olgusuna dair de birşeyler söylemek isterim...Farklı araştırmalarda dünya kaynaklarının bu gidişle 50-100 yıl ancak yeteceği öngörüsünde bulunan bilim adamları mevcut. Savaşlar kitlesel imhalar için gerekli. Artık savaşlar daha stratejik hayata geçiriliyor. İnsanlar günlük yaşantılarına devam ediyor, bir yerlerde bir şeyler oluyor ama bizden uzakta. Hele işin içine milliyetçilik, vatan, millet girince tüm halk tarafından meşru olduğu yanılgısına varılıyor. Gazetelere tv kanallarıyla destekleniyor, muhalefetinden iktidarına kadar.. Arenada boy gösteren oyuncular kendilerini yokluyor ve sınıyor halkın bakış açısını.. Bu arada halkta bir bakış açısı yok.. Boşuna masraf yapıyorlar.. Dayatın gitsin herşeyi yeriz biz Nasıl olsa? Şehit haberleri ile insanlar acı çekiyor, üstüne üstelik hınçları ve kinleri, savaşa dair destekleri bileniyor. Ne güzel :) hiç birbirini tanımayan insanlar birbirini öldürüyor.. Ne için? Koca bir hiç için.. Oysa alternatif üretmek gerekli. Kaynaklar azalıyor mu? Salgın hastalıkları çoğaltın.. Mesela bir virüs çıkartın ortaya telef olalım.. 2 den fazla çocuk kısıtlaması getirilsin.. Ötenizi serbest olsun. Fetva yayınlayın intiharların günah olmadığı anlatılsın. İsteyenler kendini öldürme özgürlüğüne sahip olsun.. Mesela ülkeleri CEO 'lar yönetsin ,.. Bir şirket bir holding yönetir gibi.. Daha bir yığın faşizan şeyler üretebilirim ama yapmayacağım.. Nasıl olsa bunların hepsi olacak ve biz 3. Dünya ülkesi az gelişmiş insanlar olarak temizlik elbet önce bizden başlayacak. Sanırım bunu hakediyoruz.. Bu arada hangi vatanda hangi din hangi bayrak altında yaşıyor olmam benim için hiç önemli değil.. Küçük burjuva hayatımı devam ettirebildiğim müddetçe, yasalarla haklarım ve yaşamım korunduğu müddetçe ve güvenliğim, yaşam tarzıma saygı duyulduğu müddetçe.. Ve üretkenliğimin( emeğimin karşılığını aldığım müddetçe ) hangi bayrak, nüfus cüzdanımda hangi din yazılmış benim için hiç bir önemi yoktur. İşte insan bu kadar küçük bir yaratıktır. Fazla beklentisi yoktur hayata dair ama yığınlarca Varmış algısı yüklenir... Soyut kavramların içine oturtmaya çalışırlar bizi.. Ama basit ve somut varlıklarız..

Beyaz Mantolu, bir alıntı ekledi.
10 Şub 18:08

Amerikan Bilardosuyla Penguen
III
Bu gözler onunla az mı yaşadınız gözleri
Bu dudaklar onunla az mı seviştiniz
Bana kalırsa gözleri saklamalı
Eliniz yok mu, bastonla iş görmeli
Ya da boşluğa takılmış bir eldiven
Asılın, kurtarın hemen
Az şey mi kurtarıp rahat etmek
Ellerle gözleri
Bir penguen
Nişanla pengueni
Siz kırmızı yerler, kırmızı saçlar severdiniz
O penguen
Bir anahtar, bir pencere, bir horoz tüyü
O penguen
Çay masaları, öğle yemekleri, gezintiler
O penguen
Ölmek mi diyoruz, susturun ölümleri
O penguen
Penguen penguen
Hiçlikle kesilen tahin helvaları gibi
Güneşi eriten çocuk başları gibi
Bir tramvay gibi, günümüzde köşe başları yapan
Serüvenler, hafta tatilleri
Penguen
Vur düşür pengueni.

Ama elinizden ne gelir ki
Siz dolgun yaşamaya bakın günleri.

Gelmiş Bulundum, Edip Cansever (Sayfa 25)Gelmiş Bulundum, Edip Cansever (Sayfa 25)
şule uzundere, bir alıntı ekledi.
05 Şub 00:33 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Karamsarlık çok kolay, hatta zevkli, her yerde entelektüellerin madalyası ve tacı. Düşünen sınıfları çözüm aramaktan kurtarıyor. Tiyatro oyunlarındaki, şiirlerdeki, romanlardaki, sinemalardaki karanlık düşüncelere bakıp heyecanlanıyoruz. Şimdi de radyodaki yorumları dinleyip. İnsanlık şimdiye kadar asla bu kadar zengin, bu kadar sağlıklı, bu kadar uzun ömürlü olmadığına göre bu anlatılana neden güvenelim? Eğer savaşlarda ve doğum yaparken şimdiye kadar olduğundan çok daha az insan ölüyorsa ve hiçbirimiz bundan önce bilim yoluyla daha fazla bilgiye, daha faza gerçeğe bu kadar kolay ulaşamamış isek, neden güvenelim? Şefkat duygularımız- çocuklara, hayvanlara, başka dinlere, tanımadığımız uzak yabancılara- her gün kabarıyorsa? Yüz milyonlarca insan sefil bir yaşamdan kurtarılmışsa? Batı’da, yoksul sınıflar bile düzgün şehirlerarası yollarda dörtnala giden bir attan dört kat daha hızlı araba kullanırken müziğin büyüsüne kapılarak koltuklarına yaslanıyorsa? Suçiçeği, çocuk felci, kolera, kızamık, yüksek sayıdaki çocuk ölümleri, okuma-yazma bilmemek, idamlar ve devletin rutin hâle gelmiş işkencesi birçok ülkede yasaklanmışken? Yakın zamana kadar bu belalar her yerde görülüyordu. Güneç panelleri ve rüzgâr enerjisiyle çalışan çiftlikler, nükleer enerji ve henüz bilmediğimiz icatlar bizi karbondioksitin pisliğinden, GM ürünleri bizi kimyasal tarımın tahribatından ve en yoksulları da açlıktan kurtaracaksa? Bütün dünyada görülen şehirlere göç geniş arazileri çoraklaştıracaksa, doğum oranlarını düşürüp kadınları cahil köy eşrafının elinden kurtaracaksa? Caesear Agustus’u bir el işçisini kıskanacak duruma getirecek sıradan mucizelere ne demeli: Acısız diş hekimliği, elektrik ışığı, sevdiklerimizle anında temas, dünyada görüp görebileceği en iyi müzik, bir düzine kültürün mutfağı? Ayrıcalıklarla, tattığımız zevklerle gururlanıp duruyoruz ama yine de yakınıyoruz, şimdiye kadar yakınmayanlar da yakında başlar. Ruslara gelince, aynı şey Katolik İspanya için de söylenmişti. Ordularını sahillerimizde bekliyorduk. Çoğu şey gibi bu da olmadı. Birkaç kundaklama gemisi ve onların donanmasını İskoçya’nın kuzey ucundan dolaşmaya mecbur eden yararlı bir fırtına sayesinde mesele halloldu. İşlerin gidişatı bizi hep kaygılandıracak – bu da bilinçli olmanın ağır yeteneğine dâhil.

Fındık Kabuğu, Ian McEwan (Yapı Kredi Yayınları)Fındık Kabuğu, Ian McEwan (Yapı Kredi Yayınları)
Bilgehan Soner, Ölümün Kısa Bir Tarihi'yi inceledi.
28 Oca 15:32 · Kitabı okudu · Beğendi · 4/10 puan

‪Farklı zamanlarda ve çağlar yaşamış olan medeniyrtlerin “ölüm”e bakış açılarının anlattıldı,doğal veya Tanrı tarafından “ceza” olarak gönderilen ölümleri irdeliyen başarılı bir kitap.‬ Kitap da dört büyük kitabın ölümlere bakış açısı, islam öncesi ve antik çağlarda yaşamış insanların ölülerine ne denli yaklaştığını ve çocuk ölümlerin nasıl oluştuğunu akıcı bir dille anlatmış. Kitapta çok ilginizi çekecek bölümler var, özellikle yeni doğan kız çocuklarının İslam öncesi arap yarım adasında istenmeyen bir “unsur” olduğunu bunun yanında Yunan ve Roma’da da aynı şekilde örnekler vererek açıklamış. Kitap akıcı ve bilgilendirici felsese ve psikolojik türde makaleye ilgi duyanlara tavsiye ederim.