• 367 syf.
    ·4 günde·7/10
    Yazarla ilk tanışmam, okuduğum ''Şeytanın Eli'' isimli kitabı ile gerçekleşmişti. Oldukça keyif almıştım. Sade, yormayan bir yazım dili ile eğlenceli bir kitap okumuştum. Yer yer korktum, yer yer ise gerilimin üst noktasına çıkmıştım. Yine aynı korku ve gerilimi bu kitapta da buldum. Tabii ilki gibi değildi yani. Çünkü ''Şeytanın Eli'' gerçekten başarılıydı. Bu eser ise ona göre biraz zayıf kaldı. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Jennifer Hanım'ın çok iyi bir kurgu anlayışı var. Bunlardan en önemlisi ise okuyucuyu kitabına çok rahatça çekebilmesi. Böyle yazarları seviyorum. Basit, sade bir olaylar döngüsünde çok güzel sonuçlar, çok güzel başarılar ortaya çıkarabiliyorlar. Mesela Harlan Coben de bunlardan bir tanesidir. Bu tür yazarların en büyük özelliği birkaç materyalle, birkaç teknikle çok mükemmel işler çıkarabilmeleridir. Bir diğer güzel konu ise sosyal doku ve aile yapısını, romanlarında güzelce işleyebilen yazarlar hiç şüphesiz en sevilen yazarlardır. Nitekim bir kitapta hem korkup hem de ebeveyn-çocuk ilişkisi adına bir bilgi sahibi olabiliyorsak, bu bizim için bir kazançtır.

    ''Söylemeyeceğine Söz Ver'' ile de bir küçük kızın gözünden dünyayı, ve onun içindeki insan profillerini tek tek gözlemliyoruz. Patates Kız nasıl patates oldu? Ona Patates Kız diyenler kimin tetikleyicileridir? Bu gibi soruları bir korku, bir endişe altında kitabı okuyarak cevaplara erişebiliyoruz. Yazarın geçmiş ve gelecek arasında kurduğu bağ da bir o kadar güzeldi. Günümüzde öldürülen küçük kız Tori ile 30 yıl önce öldürülen Patates Kız, bizlere iki ayrı zaman diliminde iki ayrı sorunları tek bir çatı altında servis ediyor. Bu tek çatı ise benzer ölümleri ve hiçbir zaman bulunamayan katilleridir. Ve bu 30 yıl serüveni ise hayaletlerin yaşamı ve onu gören gizemli insanların gördükleri ile sürecektir.

    Son olarak beğenerek okuyabileceğiniz bir kitap. Tadını biraz az bulursanız pes etmeyin, çünkü yazarın diğer eserleri daha bir güzelmiş. En azından ben Şeytanın Eli adlı eserine kefilim. Saygılar...
  • Kana giriyorum, ölüm görüyorum
    Yirmilerde çocuk ölümleri
    Ne kadar yaşlı olursam olayım
    Korkuyorum, kandan korkuyorum.
  • 250 syf.
    ·4 günde·8/10
    Kitabın adı bende daha çok yerel şartların aktarıldığı, duygusal, trajedik bir hikaye beklentisi oluşturmuştu. Ancak ilk sayfadan itibaren bambaşka bir durumla karşılaştım. Güçlü bir kalem, olaylardan çok iç dünyanın anlatımı, merak duygusunu şiddetlendiren küçük gizemler okuma zevkine oldukça katkı sağlarken çocuk ölümleri, coğrafyanın mahrumiyeti, yaşamın zorluğu gibi içerikleri haykıran anlatımlar da mevcut.

    Ferit Edgü askerliğini 62 yılında Hakkâri’nin Pirkanis köyünde yedek subay öğretmen olarak yapmış. İstanbul’da doğan, yurt dışında çok uzun zaman yaşayan, resim ve sanat tarihi üzerine eğitim alan Edgü’nün Hakkâri’nin bir dağ köyündeki tecrübesi ona çok çarpıcı gelmiş olacak ki bu eseri kaleme alabilmiş. Kendi deyimiyle yokluğu yaşamış ve hikayesinde yaşatmış.

    Okuduğum basımdaki şiir dizelerine benzeyen satırlar, az sayıda sayfadan oluşan bölümler, kısa kısa cümlelerle verilen yoğun anlatım, olabildiğince yok edilen zaman kavramı, bir düş havasına sokabiliyor okuyucuyu. Bir düşte acı gerçeklerden tatmak da hem ufuk açıcı hem büyüleyici oluyor haliyle.

    Kısa cümlelere karşı olan ön yargımı da kırdı Edgü. Hikaye tecrübem fazla olmadığından biraz sığ gelirdi bu cümleler bana. Ama anladım ki kısa cümlelerde bir şiirsellik, sonunda üç nokta varmışcasına bir duygu var. Bu yapı hem anlatımı daha heyecanlı yapıyor hem de okuyucuyu daha fazla düşünmeye, hayal etmeye teşvik ediyor.

    Ancak hikayede anlattığım üslup, duygu ve düşüncelerin tam bir bütünlük sağladığını da söyleyemeyeceğim. Bazı bölümlerin daha çala kalem yazıldığı gibi bir hisse sahip oldum nedense. Buna sebep, bazen yazarın araya girip yazım ve üslubuna ilişkin kaygılarını aktarması da olabilir. Hatta bir bölümü deneysel olarak iki farklı anlatımla yazmış. Bu durum bir yandan hoş olsa da öte yandan duygu ve düşün bütünlüğüne biraz sekte vurulduğunu hissettirdi bana.
  • Savaş ekolojik açıdan da, canlı fazlalığı açısından bir emniyet subapı oluşturur: XIX. yüzyıla kadar savaşlarda sadece toplumun en güçlü üyeleri (savaşçılar) ölüp işe yaramayanlar kurtulurken, günümüzdeki sistemler sivil merkezleri bombalayarak bu sorunun da çözümünü sağlamıştır...
    Bombardımanlar, adet haline gelen çocuk ölümleri, dini açıdan cinsel riyazet, zorunlu hadım edilme veya ölüm cezasının yaygın kullanımına göre nüfus artışını daha iyi sınırlar. Nihai olarak da, çatışma durumlarının ağır bastığı, gerçek anlamda "insancıl" sanatın gelişmesini sağlayan savaştır.
  • 124 syf.
    ·2 günde·7/10
    Hauptmann bu eserinde 1849 Mart Devrimi öncesinde Silezya'da meydana gelen dokumacıların isyanını natüralist bakış açısıyla okurlarına aktarır. Yazar bu tarihi olay için Silezya'daki dokumacıların yaşam koşullarını, içinde bulundukları sefaleti kayda geçmeden önce belge ve dokümanları inceler, olayın meydana geldiği yöreye inceleme gezisine çıkar ve gerçek olaylara büyük ölçüde bağlı kalarak eserini yazar.

    Kitapta anlattığı üzere oradaki dokumacıları sefaleti çok büyüktür. Sabah akşam demeden, gece yarılarına kadar çalışan çoluk çocuk, hasta yaşlı pek çok insan bu sefaletten payına düşeni fazlasıyla almaktadır. Dur durak bilmeden üreten bu kesim yine de aç, sefil ve hastalıklıdır. 5-6 kişi aynı saman döşeğini paylaşır, hayvan leşleriyle açlıklarını bastırır, köpek etiyle ziyafet çeker, dışkı içinde yiyecek bir şey arar. Verem, çocuk ölümleri, geri zekalılık ve alkol tutkusu başlıca sefalet göstergesidir. Ve tüm bunların karşılığında işverenlerden sadaka miktarınca bir gelir elde ederler; bunu da binbir rica ve minnetle alırlar.

    Yazar eser boyunca sosyal zıtlıkları fazlasıyla gözler önüne serer. Çalışan kitleyle işveren kesim arasındaki uçurumu tasvirleriyle okuyucuya sömürünün ne boyutta olduğunu gösterir. Dokumacılar önce sabır gösterirler, sonra tepkisel davranışlar sergilerler ve en sonunda bu tepkisel davranışlar isyana dönüşür. Yazarın dokumacılar lehine taraf tuttuğu aşikârdır ancak olaylara fabrikatörlerin gözüyle de bakar. Onların yaşadığı sıkıntıları, makineleşme ile hız kazanan pazar ve rekabet sorununu da işin içine katar. Aslında burada yazar, insan hayatının sanayi öncesi ile sanayi sonrasının özetini sunar. Pek çok insan sanayi öncesi bağımsız işlerde çalışırken, nispeten barış içinde yaşam sürerken makineler ekonomik bağımsızlığa son verir. Ayaklanmada da dokumacıların dokuma tezgâhlarını parçalamaları aslında sömürülen emeklerinin bir intikamıdır.

    Yazarın Nobel ödülü almasından sonra bu eserin Almancaya çevrilmesi biraz zaman almıştır. Oyunun Silezya lehçesiyle yazılmış olmasından dolayı çeviriyle uğraşılmak istenmemiş ya da o sırada baskıcı bir zihniyet buna izin vermemiş olabilir. Türkçe çevirisinde bozuk olarak nitelendirilen cümle ve kelimeler ise eserin orijinal haliyle ilgilidir. Bozuk olarak düşünülen Türkçe aslında bozuk Almanca çevirisidir.
  • 311 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Osmanlı engizisyonu
    Ali yıldırım
    Engizisyon (Latince: inquisitio, soruşturma, İngilizce inquisitional), Katolik Kilisesi’ne bağlı bir mahkeme sistemiydi. Adı ile sanı ile komple hıristiyan uygulaması olan bu sistem,din ve devlet adına,hatta çoğu uygulama da padişahın canını,malını koruması adına Osmanlıya da geçmiştir.araştırmacı yazar ali yıldırım Anadolu da inançsal zulmün tarihi Osmanlı engizisyonu isimli kitapta,Hurufilerin yakılması,Kızılbaş katliamları,şeyhhülislam ebu suud üzerinden kanuni dönemi kadı divanı ve engizisyona kadar vardırılan kararları,Bektaşi dergahlarının ve insanlarının imhasını,katledilen şairleri,düşüncelerinden dolayı yok edilen hafız ve müderisleri,Osmanlıda ceza sistemi,cellatların teşkilatını,işkenceleri,öldürme şekillerini,yabancıların gözünden Osmanlıyı okuyacağımız bu kitap italik yayınlarından 2013 de basılmıştır.kitap kaynak olarak Osmanlı resmi tarihçilerini,seyyah yazarları ve kitaplarını,alevi Bektaşi nefeslerini,yerli,yabancı yazarların Osmanlı hakkın da yazdıklarından yola çıkarak derlemiş.sayfa 36 da kitapla ilintilimi,değimli birden araya ulaş bardakçının kaçma planını,ulaşın Olcay özsever isimli şahısa güvenmeyip,onu ihbarcı olarak gördüğünü okuyoruz, birden devrimci kuşak birazcık bocalatsa da okuru,devrimci önderlerden ulaşı iki satır da olsa okumak,Osmanlıyı okurken ferah ferah içilen su etkisi yapıyor. Tarihteki her devlet gibi, Osmanlı da şiddeti belirli amaçlar için kullanmaktan çekinmezdi. Osmanlı kanından gelen şehzadeleri kanı kutsaldır diye boğarak öldüren ,tek damla kanı toprağa düşmesin diye titizlenen bu mahlukatlar bebek,çocuk,genç,yetişkin demeden padişah fermanı ile şeriattır denilerek öldürmekten geri durmamıştır.boğularak,kellesi alınarak ani ölümleri sebebi ile şanslıdır .kitaptan alıntı ile bir başka öldürme şeklini okuyunca sizler de ne demek istediğimi anlayacaksınız.
    Tahtadan inşa edilmiş bir kuleye makaralarla ipler yerleştirilir. Yatay tahta direğe, aynı kasapların et asmak için kullandığı çengellere benzeyen, ucu oldukça sivri ve yukarı kıvrık çengeller asılırdı. İnfaz edilecek mahkum genelde çırılçıplak soyulur, elleri bağlanır ve iple bu tahta kulenin en üst noktasına kadar çekilirdi. Sonra ipi çekenler aniden ipi bırakırlardı. Mahkum aşağı doğru düşerken bu çengele artık neresi denk gelirse, saplanırdı. Eğer şanslıysa, çengel hayati organlarına isabet eder ve ona hızlı bir ölüm bağışlardı. Fakat bu nadir görülen bir olaydı. Genelde çengele saplanan mahkumlar, hayati organlarına isabet etmeyen çengel yüzünden hemen ölmez, ve acı içinde uzun saatler içinde ölürlerdi. Mahkum ölene kadar çengelden indirilmezdi. Bu tarz infazlar gizli olarak değil, herkesin göreceği biçimde yapılır ve suça niyetlenenlere ibret teşkil etmesi hedeflenirdi. Bu tahta kuleler genelde İstanbul’da Parmakkapı’da ve Eminönü’nde kurulurdu. Çengel cezasına eşkiyalar ve özellikle de korsanlar çarptırılırdı.ve ne hikmetse Osmanlıya göre bütün Kızılbaşlar eşkıya,haraç vermeyen bütün gayri Müslim topluluklar ise korsan oluyor ve ya çengel,ya kuyu cezasını içinde acı çekerek ölüyorlardı. Kanuni, özellikle Kızılbaşlığa karşı uyguladığı baskı ve zulümde babası Yavuz un kesintisiz bir devamı olarak görülür ve 1553 tarihli şu buyruğun sahibi olarak gösterilir:
    Kızılbaş lekesi olanlar hapis ile iktifa edilmemeli, bu gibiler isabetli tedbirlerle elde edilerek habis vücutları ortadan kaldırılmalıdır.
    Yeni Osmanlıcılık oynayanlar ,ülkemizi ateşten ateşe atanların en büyük padişahlar olarak saydıkları insanlar aleni Sünni İslam felsefesi güden ve öldürülmeleri için emir vermekten çekinmeyen insanlardı.osmanlı tekrar diritilmeye çalışılıyor. Başarılı olurlarmı,olunmazmı bilinmez fakat,her dönemin yezidi olduğu gibi,karşılarına biat etmeyen Hüseyinler yine çıkacaktır.600 yıl bütün dinler kardeş kardeş yaşadı safsatasını boşa çıkaracak olan bu kitaba göre ,ki alıntı yaptıkları resmi tarih yazıcılarından oluşuyor haracını ,karını,oğlunu,kızını Osmanlıya düzgün verirsen sıkıntı yok,paran ve malın ile eşitleniyorsun…yoksa kuyular,işkenceler,zindanlar şeriat adına seni bekliyor.
    Din hukukuna ve siyasal erke karşı gelmek demek ölüm ve zindan ile cezalandırılmak demektir.osmanlıda hoşgörü yalandır.tarih yalan söylemez..yaşanılan acılar ,çekilen işkenceler kayıt altın da,siz kimleri kandırıyorsunuz…geçmişten ders alarak,analiz ederek yaşayan ve bilime inanan insanlarız sizler gibi bizleri sürekli birileri kandıramaz,kitaba dönecek olursak zulüm dolu tarihinizden hoşgörü çıkartamazsınız…oğlunu boğdurtuğunu diziden öğrenen kitlelerin,okumayan,incelemeyen insanların varlığı sizin en büyük şansınız..cehalet dostunuz..sorgulayan,soru soran ise din düşmanı öyle değimli?işte bu din düşmanı diye nitelendirilen,sistemlerine ters geldiği için çeşitli şekillerde öldürülen insanların acı dolu sonlarının öyküsünü yazan ali yıldırımın derlediği bu kitap okunasıdır.
    O dönem kesin ölüme götürecek suçları da yazalım
    Kızılbaş
    Hurifi olmak
    Namaz kılmamak
    Hutbe dinlememek
    Saz çalıp,semah dönüp cem yapmak
    Yunus emreden deyişler okumak,(bugün ilahileri dilden dile yayılan özellikle iktidarın kullandığı bu erenin Osmanlı tarafından yasaklı sayılması da ayrı bir ironi)
    Yezide lanet okumak(Mehmet metiner tv proğramın da biz yezidin safını tutanlarız demiştir)
    Ebu Bekir,ömer,Osman ı sevmemek
    İsanın muhammetten üstün olduğunu söylemek
    Ezan okunurken bin kez de çağırsan,bizden sana gelecek olan yoktur demek
    Kalabalık cennetten ise tenha cennet yeğdir demek
    Şarap içmek
    Ahrete inanmamak
    Gibi uzayıp giden bir sürü ırkçı, şoven,mezhepçi safsata yüzünden kayıtlara göre 350 bin insan katledilmiş…eğer Osmanlıcılık yeniden kurulursa bu sefer nüfüs orantılı sayı daha da artacaktır..batılılar engizisyonu demokrasi götürüyoruz diye bizim bademler ise istikrar adına yapıyor..olan yine alt tabakaya,muhalife,soru sorana,ezilene oluyor…yaşam hep ezen,ezilen savaşına tanıklık etti,kimileri din sosu le bunu örtbas ederek farklı gösterdi oysa ezilenler,ölenler hep aşağı tabaka diye nitelendirdikleri halktandı…aynı acıları yaşamamak adına laikliğe,cumhuriyete,sosyalist fikirlere daha çok sahip çıkılmalı,gericiliğe pirim verilmemelidir.dirençle ve dostlukla kalın…iyi okumalar….
    Gürbüz Deniz
  • Savaşlar,sıkıntılar,çocuk ölümleri,açlık,kuraklık,tecavüzler,ölüm,yas sanki Orta Doğu için yaratılmış..