• 95 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Muhteşem bir kitap bilhassa çocuklara kesinlikle okutulması ya da beraber okunması gereken bir kitap. Çünkü güzel şeyler keşfetmek için hata yapmaktan korkmamak gerektiğini o kadar tatlı anlatmış o kadar tatlı anlatmış. Aynı zamanda yapılan hata kısa vadede bir olumlu sonuç doğurmasa da eğer iyi bir amaç için emek harcanırsa uzun soluklu olarak düşününce bu durumun muhakkak insanlığa katkısı olacaktır demiş ve tüm bunları bilim tarihi kapsamında anlatmış. Hem de inanılmaz keyifli ve eğlenceli bir hale getirerek vesselam mutlak tavsiyedir
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da(1) eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.

    (1) Buradaki "ondan" ifadesi "onun türünden" şeklinde de anlaşılabilir.
    2. Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.

    3. Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın.(2) Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.

    (2) Bu âyette yer alan "nikâhlayın" emri, gereklilik anlamı değil, ruhsat ve cevaz anlamı taşımaktadır. Bu itibarla İslâm dininde çok evlilik kural değil, gerektiğinde başvurulacak istisnaî bir durumdur.
    4. Kadınlara mehirlerini (bir görev olarak) gönül hoşluğuyla verin. Eğer kendi istekleriyle o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin.

    5. Allah'ın, sizin için geçim kaynağı yaptığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin. O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.(3)

    (3) Bu âyette, yetimlerin mallarını ellerinde bulunduran velilere hitab ediliyor. Âyetteki "mallarınız" ifadesi ile, yetimlere ait olup velilerin elinde bulunan mallar kast edilmektedir. Ayrıca harcamalarda meşru ölçüler içinde akıllıca davranılmasına da işaret edilmektedir.
    6. Yetimleri deneyin. Evlenme çağına (buluğa) erdiklerinde, eğer reşid olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (ve mallarını geri alacaklar) diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetim malından yemeğe) tenezzül etmesin. Kim de fakir ise, aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.

    7. Ana, baba ve akrabaların (miras olarak) bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Ana, baba ve akrabaların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Allah, bırakılanın azından da çoğundan da bunları farz kılınmış birer hisse olarak belirlemiştir.

    8. Miras taksiminde (kendilerine pay düşmeyen) akrabalar, yetimler ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara (gönüllerini alacak) güzel sözler söyleyin.

    9. Kendileri, geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde, onlar hakkında endişeye kapılanlar, (yetimler hakkında da) ürperip korksunlar. Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.

    10. Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.

    11. Allah, size, çocuklarınız(ın alacağı miras) hakkında, erkeğe iki dişinin payı kadarını emreder. (Çocuklar sadece) ikiden fazla kız iseler, (ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır.(4) Eğer kız bir ise (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığı maldan, ana babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da (yalnız) ana babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının hissesi altıda birdir. (Bu paylaştırma, ölenin) yapacağı vasiyetten ya da borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz. Bunlar, Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    (4) Âyette, aynı konumdaki iki kız çocuğunun hissesi açıkça ifade edilmemişse de; bunlar da, ikiden fazla olanlar gibi, üçte iki hisse alırlar.
    12. Eğer çocukları yoksa, karılarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Eğer çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. (Bu paylaştırma, ölen karılarınızın) yaptıkları vasiyetlerin yerine getirilmesi, yahut borçlarının ödenmesinden sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Eğer çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. (Yine bu paylaştırma) yaptığınız vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borçlarınızın ödenmesinden sonradır. Eğer kendisine varis olunan bir erkek veya bir kadının evladı ve babası olmaz ve bir erkek veya bir kız kardeşi bulunursa, ona altıda bir düşer.(5) Eğer (kardeşler) birden fazla olurlarsa, üçte birde ortaktırlar. (Bu paylaştırma varislere) zarar vermeksizin(6) yapılan vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borcun ödenmesinden sonra yapılır. (Bütün bunlar) Allah'ın emridir. Allah, hakkıyla bilendir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)

    (5) Burada sözü edilen kardeşler ana bir kardeşlerdir. Bunlar, İslâm hukukunda "evlâd-ı Ümm" diye anılırlar. Bunlar varis oldukları takdirde, kendi aralarında erkek kadın farkı gözetilmez. Ana baba bir kardeşler ise varis olduklarında, kendi aralarında "erkeğe iki, kıza bir" olmak üzere pay alırlar. (Ana baba bir kardeşlerin durumu için bakınız: Nisâ sûresi, âyet,176)
    (6) Bu âyetin genel ifadesinde, kendilerine vasiyet edilecek kimseler ile vasiyetin miktarında bir sınırlama yoktur. Ancak Hz.Peygamber, âyetin bu genel ifadesini, hem vasiyet edilecek kimseler açısından, hem de vasiyetin miktarı açısından sınırlandırmış; varislere vasiyet yapılamayacağını ve vasiyetin terikenin üçte birini aşamayacağını belirtmiştir. Böylece varisin vasiyet yoluyla zarara uğraması önlenmiş olmaktadır.
    13. İşte bu (hükümler) Allah'ın koyduğu sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere sokar. İşte bu büyük başarıdır.

    14. Kim de Allah'a ve Peygamberine isyan eder ve O'nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.

    15. Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın).(7)

    (7) Zina suçu için belirlenen ve İslâm'ın ilk dönemlerinde yürürlükte olan bu evlerde alıkoyma cezası, daha sonra, 16. âyetle kınama ve azarlama cezasına çevirilmiş, nihayet bu hüküm de Nûr sûresinin ikinci âyetiyle değiştirilmiştir. Bazı müfessirler, 15. âyetin kadının kadınla cinsel ilişkisi şeklindeki fuhuş (sevicilik); 16. âyetin ise erkeğin erkekle cinsel ilişkisi şeklindeki fuhuş hakkında olduğu kanaatindedirler.
    16. Sizlerden fuhuş (zina) yapanların her ikisini de incitip kınayın. Eğer onlar tövbe edip ıslah olurlarsa, onları incitip kınamaktan vazgeçin. Çünkü Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.

    17. Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah, bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    18. Yoksa (makbul) tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca, "İşte ben şimdi tövbe ettim" diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerinki değildir. Bunlar için ahirette elem dolu bir azap hazırlamışızdır.

    19. Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir. Açık bir hayâsızlık yapmış olmaları dışında, kendilerine verdiklerinizin bir kısmını onlardan geri almak için onları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur.(8)

    (8) İslâm'dan önce Araplar arasında kişi, kocası ölen dul kadına mal gibi varis olurdu. Kadın, mal, eşya gibi rızasına bakılmaksızın alınıp satılırdı. Âyet, bu haksız tasarrufu yasaklayıp kadına lâyık olduğu hakkı ve hürriyeti teslim etmiştir.
    20. Eğer bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz, öbürüne (mehir olarak) yüklerle mal vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. İftira ederek ve açık günaha girerek mi verdiğinizi geri alacaksınız?(9)

    (9) Evlilik esnasında, erkek evleneceği kadına mehir adıyla bir miktar para ya da mal verir. Mehir kadının hakkı, onun özel malıdır. Boşanma hâlinde, bu malın geri alınmaması bu âyette emrediliyor.
    21. Hem, siz eşlerinizle birleşmiş ve onlar da sizden sağlam bir söz almış iken, onu nasıl (geri) alırsınız?

    22. Geçmişte olanlar hariç, artık babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu bir hayâsızlık, öfke ve nefret gerektiren bir iştir. Bu, ne kötü bir yoldur.

    23. Size şunlarla evlenmek haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız, -eğer anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur- öz oğullarınızın karıları, iki kız kardeşi (nikâh altında) bir araya getirmeniz. Ancak geçenler (önceden yapılan bu tür evlilikler) başka.(10) Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    (10) Âyetin bu cümlesinde, geçmişte yapılan bu tür çirkin uygulamaların affedildiği vurgulanmaktadır. Ancak âyetin hükmü gereği, yasak kapsamına giren mevcut evliliklere de son verilmesi gerekmiyordu.
    24. (Savaş esiri olarak) sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size) haram kılındı. (Bunlar) üzerinize Allah'ın emri olarak yazılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan (nikâhlanıp) faydalanmanıza karşılık sabit bir hak olarak kendilerine mehirlerini verin. Mehir belirlendikten sonra, onunla ilgili olarak uzlaştığınız şeyler konusunda size günah yoktur. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    25. Sizden kimin, hür mü'min kadınlarla evlenmeye gücü yetmezse sahip olduğunuz mü'min genç kızlarınızdan (cariyelerinizden) alsın. Allah, sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları hâlinde, sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, mehirlerini de güzelce verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır. Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    26. Allah, size (hükümlerini) açıklamak, size, sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tövbelerinizi kabul etmek istiyor. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    27. Allah, sizin tövbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi istiyorlar.

    28. Allah, sizden (yükümlülükleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.

    29. Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helâk etmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.

    30. Kim haddi aşarak ve zulmederek bunu yaparsa, onu cehennem ateşine atacağız. Bu, Allah'a pek kolaydır.

    31. Eğer size yasaklanan (günah)ların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere koyarız.

    32. Allah'ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah'tan, O'nun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

    33. (Erkek ve kadından) her biri için ana-babanın ve akrabanın bıraktıklarından (pay alan) varisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı (ahitleştiğiniz) kimselere de kendi hisselerini verin.(11) Şüphesiz Allah her şeye şahittir.

    (11) "Yeminlerin bağladığı kimseler" ifadesiyle kastedilen, "velâ akti" yoluyla mirasçı olanlardır. Velâ akti, nesebi belli olmayan, varisi bulunmayan bir kimsenin, ikinci bir şahsa "Ben ölürsem varisim ol. Diyet gerektirecek bir suç işlemem hâlinde de, diyetimi sen öde" demesi ve onun da bu istekleri kabul etmesiyle gerçekleşen akittir.
    34. Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar.(12) Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah'ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da "gayb"ı(13) korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün.(14) Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür.

    (12) "Koruyup kollayıcı" diye tercüme edilen ifadenin âyet metnindeki aslı "kavvâm"kelimesidir. Erkeklere, koruyup kollama görevinin verilmiş olması, iki cins arasında bir eşitsizlik gözetilmiş olmasından değil; erkeklerin güç, kuvvet ve fizikî oluşum bakımından farklı bir yapıya sahip bulunmalarındandır. Bu durum kadını erkekten aşağı bir konuma düşürmez. Buna karşılık erkeklere, ailenin geçimini ve yönetimini sağlamak gibi ağır bir sorumluluk yükler.
    (13) Burada "gayb", eşinden uzakta bulunan erkeğin namusu, malı ve her türlü hakkı anlamındadır.
    (14) Mü'minler için en güzel örnek Hz. Muhammed Aleyhisselâmdır. Bu âyet-i kerimeyi en iyi anlayan da şüphesiz ki odur. Kesin olarak biliyoruz ki o ömründe bir defa olsun elini kaldırıp bir kadına vurmamıştır. "Kadınlarını dövenleriniz iyileriniz değildir" buyuran da odur, "İçinizden biri, karısını köle döver gibi dövüp sonra da gece onunla yatabilir mi?" diyerek karı koca ilişkilerinin sevgiye dayanması gerektiğine dikkat çeken de odur. Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz Veda Hutbesi'nde, çok can alıcı konulara temas etmiştir. Bu hutbesinde kadınların haklarının gözetilmesini ve bu konuda Allah'tan korkulmasını özellikle vurgulamıştır. Kadının, evlilik sorumluluklarını yerine getirmemek, kocanın haklarını ihlal etmek, onun şahsiyet ve vakarını zedeleyici tavırlar sergilemek veya iffet ve namusunu tehlikeye sürükleyebilecek durumlara meyletmek gibi olumsuz davranışlara girmesi hâlinde, aile yuvasının devamını sağlamaktan birinci derecede sorumlu olan kocanın, içine düştüğü mecburiyetten dolayı bazı tedbirlere başvurması tabiidir. Bu tedbirler, zaman, mekân ve sosyal şartlara göre farklılık gösterebilir. Âyette son seçenek olarak zikredilen darp meselesi de çok istisnaî bir tedbirdir. Böyle bir tedbirin fayda getirmeyeceği, tam tersine zarar getireceği bilinen durumlarda, İslâm bilginleri, kesinlikle bu seçeneğe başvurulmaması konusunda ittifak hâlindedirler.
    35. Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. İki taraf (arayı) düzeltmek isterlerse, Allah da onları uzlaştırır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdardır.

    36. Allah'a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.

    37. Bunlar cimrilik eden, insanlara da cimriliği emreden ve Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimeti gizleyen kimselerdir. Biz de o nankörlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

    38. Bunlar, mallarını insanlara gösteriş için harcayan, Allah'a ve ahiret gününe de inanmayan kimselerdir. Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır.

    39. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın verdiği rızıktan (gösterişsiz olarak) harcasalardı, kendilerine ne zarar gelirdi? Allah, onları en iyi bilendir.

    40. Şüphesiz Allah (hiç kimseye) zerre kadar zulüm etmez. (Yapılan) çok küçük bir iyilik de olsa onun sevabını kat kat arttırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.

    41. Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!.

    42. O kıyamet günü, Allah'ı inkâr edip Peygamber'e isyan edenler, yer yarılıp içine girmiş olmayı isterler ve Allah'tan hiçbir söz gizleyemezler.

    43. Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız, veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da eşlerinizle cinsel ilişkide bulunup, su da bulamazsanız o zaman temiz bir toprağa yönelip, (niyet ederek onunla) yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Şüphesiz Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

    44. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar.

    45. Allah, sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah, dost olarak yeter. Allah, yardımcı olarak da yeter.

    46. Yahudilerden öyleleri var ki, (kelimeleri yerlerinden kaydırıp) tahrif ederek onları anlamlarından uzaklaştırırlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak "İşittik, karşı geldik", "İşit, işitmez olası!" "Râ'inâ"(15) derler. Hâlbuki onlar, "İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize bak" deselerdi, bu kendileri için daha hayırlı olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lânetlemiştir. Bu yüzden pek az iman ederler.(16)

    (15) Bakara sûresinin 104. âyeti ile ilgili olarak da açıklandığı gibi, "Râ'inâ" Arap dilinde "Bizi gözet", "Bize bak" demektir. Yahudiler, bu kelimeyi İbrânice'de hakaret ifade eden bir anlama; bir başka yoruma göre ise, peygamberimize hitaben "Çobanımız" anlamına gelecek şekilde hakaret kastederek "Râ'înâ" şeklinde söylüyorlardı.
    (16) Konu ile ilgili olarak ayrıca Bakara sûresinin 104. âyetine bakınız.
    47. Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden, yahut cumartesi halkını(17) lânetlediğimiz gibi onları lânetlemeden, yanınızda bulunanı (Tevrat'ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu kitaba (Kur'an'a) iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.

    (17) "Cumartesi halkı" ifadesi ile, Hz. Mûsâ'nın dinine göre, cumartesi günü ile ilgili bazı yasakları çiğneyenler kastedilmektedir. Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Bakara sûresi, âyet, 65; Nisâ sûresi, âyet, 154; A'râf sûresi, âyet, 163-166; Nahl sûresi, âyet, 124.
    48. Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.

    49. Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah, dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar zulmedilmez.

    50. Bak, Allah'a karşı nasıl yalan uyduruyorlar. Apaçık bir günah olarak bu yeter.

    51. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar "cibt"e ve "tâğût"a(18) inanıyorlar. İnkâr edenler için de, "Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar.

    (18) "Cibt", put, sihirbaz, kâhin, Allah'ın haram kıldığı her şey ve Allah'tan başka tapılan her şey demektir. "Tâğût" ise sözlük anlamıyla haddi aşan demektir. Kur'an'da kullanıldığı şekliyle kelime, "şeytan", "nefis", "putlar", "sihirbaz" gibi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Kısaca cibt ve tâğût, insanları azdıran, saptıran şeylerin hepsini ifade eder. (Tâğût için ayrıca bakınız: Bakara sûresi, âyet, 256-257; Nisâ sûresi, âyet, 60,76; Mâide sûresi, âyet, 60; Nahl sûresi, âyet, 36; Zümer sûresi, âyet, 17.)
    52. Onlar, Allah'ın lânet ettiği kimselerdir. Allah, kime lânet ederse, artık ona asla bir yardımcı bulamazsın.

    53. Yoksa onların hükümranlıkta bir payı mı var? Öyle olsa, insanlara bir zerre bile vermezler.

    54. Yoksa, insanları; Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği şey dolayısıyla kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim ailesine de kitap ve hikmet vermişizdir. Onlara büyük bir hükümranlık da vermiştik.(19)

    (19) Âyeti kerimede geçen "insanlar"dan maksat, Hz. Muhammed; ona verilen "şey" ise peygamberliktir.
    55. Böylece onlardan kimi ona iman etti, kimi de sırt çevirdi. (O iman etmeyenlere) çılgın ateş olarak cehennem yeter.

    56. Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    57. İman edip salih ameller işleyenleri ise, içinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Onları, koyu gölgeler altında bulunduracağız.

    58. Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

    59. Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulu'l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin.(20) Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.

    (20) Allah ve Resûlüne arz etmekten maksat, meselelerin Kur'an ve Sünnete göre çözüme kavuşturulmasıdır.
    60. (Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût'u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.(21)

    (21) Münafıklardan biri, bir yahudi ile anlaşmazlığa düşmüştü. Anlaşmazlığın çözümü için yahudi, Peygamberimize başvurmayı teklif etti, münafık ise bunu kabul etmedi. Münafık, şiirleriyle Hz.Peygamberi kötüleyen Ka'b b. el-Eşref'i hakem yapmayı önerdi. Sahabilerden İbni Abbas'ın ifadesine göre, âyette zikredilen "Tâğût" ile kastedilen işte bu Ka'b'dır. Bu şahsın, Cüheyne, ya da Eslem Kabilesinden bir kâhin olduğu yorumunda bulunanlar da vardır. (Tâğût'un diğer anlamları ile ilgili olarak Nisâ sûresi, 51. âyetinin dipnotuna bakınız.)
    61. Münafıklara, "Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) ve Peygambere gelin" dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.

    62. Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir musibet geldiği, sonra da "Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istememiştik" diye Allah'a yemin ederek sana geldikleri zaman hâlleri nasıl olur?

    63. Onlar, Allah'ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Öyleyse onlara aldırma. Onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında etkili ve güzel söz söyle.

    64. Biz her peygamberi sırf, Allah'ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.

    65. Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.

    66. Eğer biz onlara, "Hayatlarınızı feda edin veya yurtlarınızdan çıkın" diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğütleri tutsalardı, elbette haklarında hem daha hayırlı, hem de (imanlarını) daha çok pekiştirici olurdu.

    67. O zaman kendilerine elbette katımızdan büyük bir mükâfat verirdik.

    68. Onları elbette doğru yola iletirdik.

    69. Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.

    70. Bu lütuf Allah'tandır. Hakkıyla bilen olarak Allah yeter.

    71. Ey iman edenler! (Düşmana karşı) tedbirinizi alıp, küçük birlikler hâlinde, yahut topluca savaşa gidin.

    72. Şüphesiz, aranızda öyle kimseler var ki, (onların her biri savaşa gitme konusunda) hakikaten pek ağır davranır. Eğer başınıza bir musibet gelirse, "Allah, bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım" der.

    73. Eğer Allah'tan size bir lütuf (zafer) erişse, bu sefer de; sizinle kendisi arasında hiç tanışıklık yokmuş gibi şöyle der: "Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarıya (ganimete) ulaşsaydım."

    74. O hâlde, dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.

    75. Size ne oluyor da, Allah yolunda ve, "Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?

    76. İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût(22) yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.

    (22) Tâğût: Şeytan, nefis, put, sihirbaz.. gibi insanları azdıran, saptıran her şeyi ifade eder. (Bakınız: Bakara sûresi, âyet, 256-257; Nisâ sûresi, âyet, 51,60,76; Mâide sûresi, âyet, 60; Nahl sûresi, âyet, 36; Zümer sûresi, âyet, 17.)
    77. Daha önce kendilerine, "(savaşmaktan) ellerinizi çekin, namazı kılın, zekâtı verin" denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca, hemen içlerinden bir kısmı; insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar erteleseydin ya!" derler. De ki: "Dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez."

    78. Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. Onlara bir iyilik gelirse, "Bu, Allah'tandır" derler. Onlara bir kötülük gelirse, "Bu, senin yüzündendir" derler. (Ey Muhammed!) De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!

    79. Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir. (Ey Muhammed!) Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.

    80. Kim peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.

    81. Sana "baş üstüne" derler. Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin; (senin gündüz) söylediklerinin aksini kurarlar. Allah, onların geceleyin kurduklarını yazmaktadır. Sen onlara aldırma. Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.(23)

    (23) Münafıklar, İslâm toplumunu dağıtmak için akla hayale gelmedik hile ve desiselere başvurdular. Hz.Peygamberin huzurunda, "Tamam, kabul, baş üstüne" dedikleri hâlde, kendi başlarına kalınca gizli plânlar ve tuzaklar hazırlıyorlardı. Allah, onların bütün tuzaklarını boşa çıkarmıştır.
    82. Hâlâ Kur'an'ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.

    83. Kendilerine güvenlik (barış) veya korku (savaş) ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte olanları onu anlayıp bilirlerdi. Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç, muhakkak şeytana uyardınız.

    84. (Ey Muhammed!) Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Mü'minleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah'ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.

    85. Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah'ın her şeye gücü yeter.

    86. Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.

    87. Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Andolsun, sizi kıyamet gününde mutlaka bir araya toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur. Kimdir sözü Allah'ınkinden daha doğru olan?

    88. Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Allah, onları yaptıkları işlerden dolayı baş aşağı ederek eski konumlarına (küfre) döndürmüştür. Allah'ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için asla bir çıkış yolu bulamazsın.

    89. Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.

    90. Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse; Allah, onlara saldırmak için size bir yol (yetki) vermemiştir.

    91. Diğer birtakım kimselerin de hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak istediklerini göreceksin. Bunlar küfre her döndürüldüklerinde ona atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik.

    92. Bir mü'minin bir mü'mini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka. Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse, bir mü'min köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mü'min olur ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa, mü'min bir köle azad etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü'min bir köle azad etmek gerekir. Bunlara imkân bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ard arda oruç tutması gerekir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    93. Kim bir mü'mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

    94. Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, "Sen mü'min değilsin" demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    95,96. Mü'minlerden özür sahibi olmaksızın (cihattan geri kalıp) oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, cihattan geri kalanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah (mü'minlerin) hepsine de en güzel olanı (cenneti) va'detmiştir. Ama mücahitleri büyük bir mükâfat ile kendi katından dereceler, bağışlanma ve rahmet ile cihattan geri kalanlara üstün kılmıştır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    97. Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: "Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)" Onlar da, "Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik" derler. Melekler, "Allah'ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!" derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.(24)

    (24) Bu âyette, hicret emrinin gelmesi üzerine, mü’minlerle birlikte hicret etmeyip Mekke’de müşriklerle beraber kalan, onlarla içli dışlı olan bazı müslümanlar kınanmaktadır.
    98. Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan(25), çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır.

    (25) Bu âyette, Medine'ye hicret edildiğinde, hicret edemeyerek, Mekke'de müşriklerin baskısına maruz kalan müslümanlar söz konusu edilmektedir.
    99. Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Çünkü Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

    100. Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de. Kim Allah'a ve Peygamberine hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, şüphesiz onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    101. Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kâfirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.(26)

    (26) Bu âyette geçen "namazın kısaltılması" ifadesini İslâm bilginleri başlıca iki şekilde yorumlamışlardır. Bir görüşe göre namazın kısaltılması, dört rekatlı namazların yolculuk sebebi ile iki rekat olarak kılınması demektir. Diğer görüşe göre ise, âyette yolculuk hâli söz konusu olduğundan dört rekatlı namazlar zaten iki rekat olarak kılınacaktır. Burada kastedilen kısaltma, düşman korkusundan dolayı uygulanacak yeni bir kısaltmadır. Bu da seferde zaten iki rekat olarak kılınacak namazların, düşman tehlikesinin derecesine göre bazen yürüyerek, bazen de ima ile kılınması ile gerçekleşir. 102. âyette düşman karşısında durumun izin vermesi hâlinde, namazı kısaltmanın, cemaatle birlikte uygulanabilecek özel bir şekli anlatılmaktadır.
    102. (Ey Muhammed!) Cephede sen de onların (mü'minlerin) arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın vakit, içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silâhlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında (bir rekât kıldıklarında) arkanıza (düşman karşısına) geçsinler. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silâhlarını yanlarına alsınlar. İnkâr edenler arzu ederler ki, silâhlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar. Yağmurdan zahmet çekerseniz, ya da hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanızda size bir beis yoktur. Bununla birlikte ihtiyatlı olun (tedbirinizi alın). Şüphesiz Allah, inkârcılara alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.(27)

    (27) Bu durumda imam iki rekat kılmış olmakta ve namazı tamamlanmış bulunmaktadır. Birer rekat kılmış bulunan her iki grup da yine nöbetleşe olarak kalan birer rekatlarını kılıp namazlarını tek başlarına tamamlarlar. Ancak birinci grup tamamlayacağı rekatı kıraatsız olarak, ikinci grup ise kıraatte bulunarak kılar.
    103. Namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep Allah'ı anın. Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın. Çünkü namaz, mü'minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.

    104. Düşman topluluğunu izlemekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsanız, kuşkusuz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı duyuyorlar. Üstelik siz Allah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    105. (Ey Muhammed!) Biz sana Kitab'ı (Kur'an'ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma.

    106. Allah'tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    107. Kendilerine hainlik edenleri savunma. Zira Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez.

    108. Bunlar, insanlardan gizlenmeye çalışırlar da Allah'tan gizlenmezler. Hâlbuki Allah, geceleyin, razı olmayacağı sözleri kurarlarken onlarla beraberdir. Allah, onların yaptıklarını (ilmiyle) kuşatmıştır.

    109. İşte siz öyle kimselersiniz (ki, diyelim) dünya hayatında onları savundunuz. Ya kıyamet günü onları Allah'a karşı kim savunacak, yahut kim onlara vekil olacak?

    110. Kim bir kötülük yapar, yahut kendine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlama dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulur.

    111. Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    112. Kim bir hata işler veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur.

    113. (Ey Muhammed!) Eğer Allah'ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir grup seni saptırmaya çalışırdı. Hâlbuki onlar, ancak kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitabı (Kur'an'ı) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana lütfu çok büyüktür.

    114. Bir sadaka vermeyi, yahut iyilik yapmayı, yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.

    115. Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü'minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.

    116. Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.

    117. Onlar, Allah'ı bırakıp ancak dişilere tapıyorlar.(28) Hâlbuki (aslında) azgın bir şeytana tapmaktadırlar.

    (28) Âyetteki "dişiler"den maksat, müşrik Arapların; genellikle "dişi" (ünsâ) diye adlandırdıkları, Lât, Uzzâ, Menât gibi putlarıdır.
    118. Allah, o şeytana lânet etti ve o da, "Andolsun ki senin kullarından elbette belirli bir pay alacağım" dedi.

    119. "Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler."(29) Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür.

    (29) Allah'ın yarattığının değiştirilmesi, hem maddî alanda, hem de fıtrat alanında gerçekleşebilir. Zamanımızda yeryüzünde doğal dengeyi bozucu her türlü girişimi, bu çerçevede değerlendirmek mümkündür.
    120. Şeytan onlara (birçok) vaadde bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaadde bulunuyor.

    121. İşte onların barınağı cehennemdir. Ondan bir kaçış yolu bulamazlar.

    122. İman edip salih ameller işleyenleri de ebedî olarak kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah, gerçek bir vaadde bulunmuştur. Kimdir sözü Allah'ınkinden daha doğru olan?

    123. İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir.

    124. Mü'min olarak, erkek veya kadın, her kim salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.

    125. Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim'in dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah, İbrahim'i dost edindi.

    126. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, her şeyi kuşatıcıdır.

    127. Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: "Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor." Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.

    128. Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından, yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Uzlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

    129. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaleti yerine getiremezsiniz. Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.

    130. Eğer ayrılırlarsa, Allah bol lütuf ve nimetiyle onların her birini zengin kılar (başkalarına muhtaç bırakmaz). Allah, lütfu geniş olandır. O, hüküm ve hikmet sahibidir.

    131. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Sizden önce kendilerine kitap verilenlere de, size de "Allah'a karşı gelmekten sakının" diye tavsiye ettik. Eğer inkâr ederseniz, (bilin ki) göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, zengindir, övülmeye lâyıktır.

    132. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.

    133. Ey insanlar! Allah dilerse sizi yok eder ve başkalarını getirir. Allah, buna hakkıyla gücü yetendir.

    134. Kim dünya sevabı (nimeti) istiyorsa (bilsin ki), dünya sevabı da, ahiret sevabı da Allah katındadır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

    135. Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    136. Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.

    137. İman edip sonra inkâr eden, sonra inanıp tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenler var ya; Allah, onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir.

    138. Münafıklara, kendileri için elem dolu bir azap olduğunu müjdele.

    139. Onlar, mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edinen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.

    140. Oysa Allah size Kitap'ta (Kur'an'da) "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın, aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.

    141. Onlar sizi gözetleyip duran kimselerdir. Eğer Allah tarafından size bir fetih (zafer) nasip olursa, "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlerin (zaferden) bir payı olursa, "Size üstünlük sağlayıp sizi mü'minlerden korumadık mı?" derler. Allah, kıyamet günü aranızda hükmünü verecektir. Allah, mü'minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.

    142. Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı pek az anarlar.

    143. Onlar küfür ile iman arasında bocalayıp dururlar. Ne bunlara (mü'minlere) ne de şunlara (kâfirlere) bağlanırlar. Allah, kimi saptırırsa ona asla bir çıkar yol bulamazsın.

    144. Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?

    145. Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın.

    146. Ancak tövbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah'ın kitabına sarılanlar ve dinlerini Allah'a has kılanlar müstesnadır. Bunlar mü'minlerle beraberdirler. Allah, mü'minlere büyük bir mükâfat verecektir.

    147. Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azab etsin ki? Allah, şükrün karşılığını verendir, hakkıyla bilendir.

    148. Allah, zulme uğrayanın dile getirmesi dışında, çirkin sözün açıklanmasını sevmez. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    149. Bir hayrı açıklar veya gizlerseniz, yahut bir kötülüğü affederseniz (bilin ki), Allah da çok affedicidir, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    150,151. Şüphesiz, Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah'a inanıp peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, "(Peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederiz" diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

    152. Allah'a ve peygamberlerine iman edenler ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince, işte onlara Allah mükâfatlarını verecektir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    153. Kitap ehli, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. (Buna şaşma!) Mûsâ'dan, bundan daha büyüğünü istemişler ve "Allah'ı bize açıkça göster" demişlerdi. Böylece zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra kendilerine apaçık deliller gelmesinin ardından (tuttular) buzağıyı tanrı edindiler. Biz bunu da affettik ve Mûsâ'ya apaçık bir güç ve yetki verdik.

    154. Verdikleri sağlam söz(ü yerine getirmemeleri) sebebiyle "Tûr"u üzerlerine kaldırdık ve onlara, "Tevazu ile kapıdan girin" dedik. Yine onlara, "Cumartesi (yasakları) konusunda haddi aşmayın" dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık.

    155. Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve "kalplerimiz muhafazalıdır" demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam aksine inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.(30)

    (30) Âyetin son cümlesi, "onların pek azı inanır" veya "onlar pek az inanırlar" şeklinde de tercüme edilebilir.
    156,157. Bir de inkârlarından ve Meryem'e büyük bir iftira atmalarından ve "Biz Allah'ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük" demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.

    158. Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

    159. Kitab ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce, ona (İsa'ya) iman edecek olmasın. Kıyamet günü, o (İsa) onların aleyhine şahit olacaktır.(31)

    (31) Allah, Peygamberi İsa'yı yahudilerden korumuş, onu öldürmelerine imkân vermemiştir. Bu kesindir. Onu kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Ancak bunun şekli ve zamanı üzerinde farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır.
    160,161. Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları, kendilerine yasaklanmış olduğu hâlde faiz almaları, insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle önceden kendilerine helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara haram kıldık. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.

    162. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler. O namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah'a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.

    163. Biz, Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyüb'e, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleyman'a da vahyetmiştik. Davûd'a da Zebûr vermiştik.(32)

    (32) Vahiy, Allah'ın Peygamberlerine dilediğini söylemesi ve bildirmesi için seçtiği özel iletişim yoludur. Vahy, melek aracılığı ile olduğu gibi aracısız da olabilir. Vahye mazhar olan peygamber, kendisinde, Allah'tan olduğundan asla şüphe etmediği bir bilgi ve aydınlanma bulur. Vahiy, insanlık için en doğru, en sağlam bilgi kaynağıdır. Kur'an; vahyin, el değmemiş, eşsiz, benzersiz son ve tek örneğidir. Âyetteki "torunlardan" maksat, Yakub Peygamberin çocukları ve torunlarıdır.
    164. Daha önce kıssalarını sana anlattığımız peygamberler gönderdik. Anlatmadığımız (nice) peygamberler de gönderdik. Allah, Mûsa ile de doğrudan konuştu.

    165. Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    166. Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik eder. Şahit olarak Allah yeter.

    167. Şüphesiz inkâr edenler, insanları Allah yolundan alıkoyanlar derin bir sapıklığa düşmüşlerdir.

    168. Şüphesiz inkâr edenler ve zulmedenler (var ya), Allah onları asla bağışlayacak ve doğru yola iletecek değildir.

    169. (Allah onları) ancak içinde ebedî kalacakları cehennemin yoluna iletir. Bu ise Allah'a çok kolaydır.

    170. Ey insanlar! Peygamber size Rabbinizden hakkı (gerçeği) getirdi. O hâlde, kendi iyiliğiniz için iman edin. Eğer inkâr ederseniz bilin ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    171. Ey Kitab ehli! Dininizde sınırları aşmayın ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı (emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Öyleyse Allah'a ve peygamberlerine iman edin, "(Allah) üçtür" demeyin.(33) Kendi iyiliğiniz için buna son verin. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan uzaktır. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.

    (33) Hıristiyanlar, Allah'ın "baba", "oğul" ve "ruhu'l-kudüs" gibi üç unsurdan oluştuğuna inanmaktadırlar.
    172. Mesih de, Allah'a yakın melekler de, Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler. Kim Allah'a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki, O, onların hepsini huzuruna toplayacaktır.

    173. İman edip salih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek ve lütfundan onlara daha da fazlasını verecektir. Allah'a kulluk etmekten çekinenlere ve büyüklük taslayanlara gelince; (Allah) onları elem dolu bir azaba uğratacaktır ve onlar kendilerine Allah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır.

    174. Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil (Hz. Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur (Kur'an) indirdik.

    175. Allah'a iman edip ona sımsıkı sarılanları ise (Allah), kendisinden bir rahmet ve lütfa kavuşturacak ve onları kendisine varan doğru bir yola iletecektir.

    176. Senden fetva istiyorlar. De ki: "Allah, size "kelâle" (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan bir kişi ölür de kız kardeşi bulunursa, bıraktığı malın yarısı onundur. Eğer kız kardeşi ölür ve çocuğu da bulunmazsa, erkek kardeş ona varis olur. Eğer kız kardeşler iki iseler, (erkek kardeşin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkekli kızlı iseler, o zaman (bir) erkeğe, iki kızın hissesi kadar (pay) vardır. Sapmayasınız diye Allah size (hükmünü) açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
  • 296 syf.
    ·366 günde·Beğendi·8/10
    orson scott card'ın yazdığı bir bilim kurgu roman serisinin ilk kitabı-filmi de çevrilmiştir.
    efenim, kitap bi parça harry potter ayarında ama derinliği daha fazla bence. sürükleyici, ancak belirtmeliyim ki çevirisi fecaat. kitabı okurken bazı şeyler flu kalıyor gibi ki bunu çevirinin başarısızlığına bağlıyorum. bi de yazı karakterleri çok küçük. times new roman 8 gibi, gerisini siz düşünün, yani az daha büyük yapaydınız, 300 değil de 350 sayfa olaydı, pesss. gece yarıları elimden bırakamadım da kendilerini, çok yordu gözümü çokkkk (kitabı basan altıkırkbeş i kınamak durumundayım)


    --spoiler-- baya baya spoiler, uyarmadı demeyin!

    yine kahramanlar çocuklar, harry potter da olduğu gibi ama bu arkadaşlar büyücü okulunda değil askeri okulda, 6 yaşında çocuk askeri okula gidiyor, en büyükleri sanırım 13-14 yaşında 
    ve bu çocuklar orduyu komuta ediyor. 

    dünya uzun zaman önce uzaydan gelen böceklerin saldırısına uğramış, milyonlarca insan ölmüş. 2. istilada hazer backham böcekleri yenmiş. ancak uzayda hala yaşıyor böcekler ve 3. istilaya karşı korunmak için böceklerle savaşacak orduya asker ve komutan yetiştirmek için özel çocukları eğitiyorlar. bu çocuklar genetik olarak özel. hepsi de ileri derecede zeki. o dönemde 2 den fazla çocuğa izin verilmiyor-çünkü insanlar çok kalabalık. teknoloji inanılmaz ilerlemiş durumda. bu çocukların gelecek vaad edenlerinin ensesinde her anlarını izleyen özel bir monitör var. ender bu çocuklardan biri, abisi peter en az kendisi kadar zeki ama saldırgan, ablası valantine yine çok zeki ama aşırı uysal olduğundan bu programdan çıkarılmış. ender 3. çocuk, özel izinle doğmasına izin verilmiş, onun eğitimi daha uzun sürmüş (6 yaş) ama ondan da monitörü çıkarıyorlar. okulda enderle uğraşan ama izlendiği için uzak durmak zorunda kalan stilson endere saldırıyor ve ender 1 yumrukla onu yere seriyor. (ba ba ba baaa, çocuk 6 yaşında la, stilson 9-10) kavgayı kazanıyor ama sonra kendisine tekrar sataşmamaları için defalarca tekmeliyor tekmeliyor tekmeliyor, kaburgalarını kırıyor. bu kısmı önemli çünkü ender hala izleniyor. eğitimde son aşama monitör çıktıktan sonra bununla nasıl başedeceğinin belirlenmesi ile alakalı. neyse... askeri okulun yetkilisi enderle konuşmaya geliyor. neden onu yendiğin halde dövmeye devam ettin diye sorduğunda sebebini söylüyor ve sınavı geçtiğini, askeri okula alındığını söylüyor. ne yaptığı değil neden yaptığı önemli çünkü.

    ender ülkenin tek umudu..böcekleri sonsuza kadar yenmek için. peter kadar duygsuz ve cani değil, valantine kadar yumuşak değil, gerektiğinde acımasız ama bunun vicdani sorumluluğunu ve ağırlığını sürekli hissedecek biri. bu özellikleriyle böceklerle empati kurabilecek, onların nasıl düşündüklerini çözebilecek, gerektiğinde acımasız olacak, liderlik yapabilecek ve her koşulda en uygun stratejiyi oluşturabilecek. 
    ancak ender sürekli manipülasyonlara maruz kalıyor. ileride emir vereceği potansiyel arkadaşlarına mutlak anlamda liderlik etmesini sağlamak için izole ediliyor okulda. en iyiniz o, aranızdan bir tek ender zeki, dahi vb söylemlerle herkes ondan nefret ediyor. tek başına kalıyor, sürekli kendini kollamak zorunda, tam biriyle yakınlaşacak, hooop başka bölüğe. hep en iyi olmak zorunda. sürekli uzay oyunlarına katılıyorlar, takımlar birbiri ile yarışıyor ve tabiki ender en iyileri çünkü en iyi olmak zorunda. aslında çok mutsuz, çok yalnız. yarışlar normalde her gün değilken ona bölüğüyle her gün yarış yaptırılıyor. sonra aynı günde 2 er tane. her seferinde yeni taktik geliştirmesi gerekiyor. dinlenmesine, düşünmesine izin yok. takımı da öyle. en son 2 yarışma yapmış, 3. yaptırılıyor. yemek bile yemeye vakitleri yok. ve bu yarışta 2 takıma karşı aynı anda savaşıyorlar. yani sonuna kadar zorluyor, sıkıştırıyorlar. ta ki hiçbir kuralı takmayana, dehasında en uç noktaya varana kadar ama bu aynı zamanda madden ve manen çöküşe sürüklüyor. 

    neden bu işi çocuklar yapıyor derseniz, çocuklar empati kurma yeteneğinden yoksun, başarmak için gereken neyse onu yapacak kadar cesur, yetişkinlere göre çözüm üretmede daha başarılı, daha esnek, önyargı yok, vicdani sorumluluk yok. velhasıl bilimkurgu sevenlere tavsiye edebilir. bu kitap da seri. ben de ilk 3 ü var. ilkini okumam 3 gün (sadece akşamlar) sürdü. 

    filmini de izledim. tabi ki hayal kırıklığı yaratıyor çünkü kitapta ender 6 yaşında başlıyor okula. oysa 10-11 yaşlarında görünüyor filmde. enderin yaşadığı birçok şey tabi ki filmde yok, bu nedenle yüzeysel kalıyor konu. bi de yan kahramanlarla ilişkisi kitaptakiyle uyumlu değil. petrayla flört durumları mesela. gereksizdi, onun yerine enderin sürekli zorlandığı, yıpratıldığı, yoğun savaş oyunlarından bunaldığına yer verilse daha iyi olurdu. 
    ya da bonzo, ondan 2-3 yaş büyük olmasına rağmen pek bir kısaydı enderden. kitabı okumasam belki bu kadar rahatsız etmezdi, ama okumasaydım filmi de izlemezdim sanırım.
  • BBC Türkçe Sema Maraşlı ile Röportaj

    Müslüman bir feminist olmak mümkün müdür?

    İslam’ın ilkeleri ile feminizmin argümanları birbirine tamamen zıttır. Kendini “Müslüman feminist” olarak tanımlayan birisi dilinde İslam’ı kabul etmiş biri olabilir fakat özünde İslam’ı anlamamıştır. İslam’ı anlamış olsa kendini feminist diye tanımlayamaz. İslam ile feminizmin örtüşen bir yanı yok. Feminizm özgürlüğü savunur, din ise bağlılığı esas alır.

    Müslüman kadın da erkek de özgür değildir, bütün gönlümüzle seve seve Yaratıcı’ya bağlıyız. Özgürlüğümüz Allah’ın çizdiği sınarlar kadardır ve bundan mutluyuz. Feminizm cinsiyetçiliğe karşı olduğunu iddia eden fakat aslında cinsiyetçi bir söylemdir. Sürekli kadın kadın kadın diyerek kadın ve erkeği ayrıştırıyor.

    Dünyadaki bütün mutsuzlukların, acıların, şiddetin sebebini erkeklerin üzerine yıkarak erkekleri ötekileştirerek iki cinsiyet arasına düşmanlık tohumları ekiyor. Bunların hiçbiri Müslüman ahlakına uymaz.

    Ayrıca feminizmin “kadın-erkek eşittir” söylemi de İslam ile çelişen noktalardan biri. İnsan hakları ve adalet konusunda dinimizde kadın-erkek eşittir fakat cinsiyet rolleri konusunda eşitlik yoktur, farklılık esastır. Kadın ve erkek görev ve sorumlulukları konusunda faklıdır, bu da yine feministlerin iddialarının tam aksidir.

    Kendilerini ‘Müslüman Feminist’ olarak tanımlayan ve kadın mücadelesinde Müslüman kadınların da görünürlüğünü savunan kesimler var. Türkiye’de Havle adıyla ilk kez Müslüman Feminist bir dernek kuruldu. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz, feminizmin Müslüman kimliğiyle bir arada var olabileceğini düşünüyor musunuz?

    Feminizmin, Müslüman kimliğiyle bir arada olmayacağı zaten kurulan derneğin isminden bile anlaşılıyor. Derneğe verdikleri ismin sahibi Hz. Havle yuvası yıkılmasın diye mücadele vermiş bir kadın. Kocası onu geleneklere göre boşamış fakat o evliliğinin devamı, çocuklarının anne ve babaları ile büyümeleri için Peygambere koşmuş, yalvarmış, Allah’a dua etmiş, yakarışta bulunmuş.

    Hz. Havle yuvasını kurtarmak için yaptığı mücadele ile Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış, geleneksel boşanma sistemi değişmiş, onun da derdine derman âyetler inmiş, yuvasına dönmüştür. Feminizm ise temelde kadın bireyselliğini savunur ve aileye karşıdır. “Aileniz Batsın” diye pankart taşıyan başörtülü kadınlar, yuvasını kurtarmak için didinen, ailesine değer veren muhterem bir kadının adını feminist derneklerine isim yapıyorlar. Tek başına bu tezat bile feminizmin Müslüman kimliğiyle bir arada olamayacağını gösteriyor.

    Kendini Müslüman Feminist olarak tanıtanlar İslam’ın farklı yorumlarının olabileceğini, geleneksel anlamda İslam’ın erkek odaklı yorumlandığını ve kadınları ikincil atfettiğini söylüyor. Yani İslam’ın feminist mücadeleyi dışlamadığını söylüyor. Bununla ilgili ne söylenebilir?

    İslam’ın erkek odaklı yorumlandığı iddiasına katılmıyorum. İslam’da kadının ikincil olduğu da tamamen yanlış bir algılamadır. Aile toplumun en küçük birimidir ve dinimiz aileye her kurumda olması gerektiği gibi bir idareci tayin etmiştir, bu da erkektir.

    Kavvam yani koruyan, idare eden ve sorumluluk alandır erkek. Erkeğin kavvam olması kadını değersizleştirmez, statü üstünlüğü mutlak bir üstünlük değildir. Muhabbet için, ailenin devamı ve düzeni için gereklidir. Dinimiz ailenin sorumluluğunu kadının narin omuzlarına yıkmaz, erkeğin güçlü kollarına bırakır. Erkek şefkat ve adaletle aileyi idare etmek zorundadır, zulmedemez; kadın da eşine saygılı olmak zorundadır. Aranan aşk da mutluluk da buradadır.

    Müslümanlığın feminizmle birlikte anılamayacağı, kadın ve erkeğin doğal olarak birbirinden farklı olduğu gibi tartışmalar da var. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

    Müslümanlığın feminizmle anılamayacağı fikrine tamamen katılıyorum. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz Nisa sûresi 32. Âyette kadın ve erkeği birbirinden farklı yarattığını ve ikisine de birbirinden farklı üstünlükler verdiğini açıkça beyan ediyor ve birbirinize özenmeyin diye de tavsiye de bulunuyor.

    Bir cinsiyete çok verilen vasıflar diğer cinsiyete az verilmiş. Mesela insan ilişkilerinde kadınlar daha iyiyken, erkekler nesnelerin dünyasında daha başarılıdır. Erkeklerin matematik zekası daha iyi olduğu için dünyada mühendislerin çoğu erkektir ve buluşların çoğunu da erkekler yapmıştır.

    Günümüzde kadınlar mühendis olmaları için teşvik ediliyor ve erkeklerle yarıştırılıyor. İnsan ilişkilerinde başarılı olmak, çocuk doğurup büyütmek ve toplumun mimarı olmak makinalardan daha mı değersizdir? Kadının erkekle yarışması, kadının varlığının erkek üzerinden tanımlanması demektir ve esas bu kadına saygısızlıktır. Kadın ve erkek arasındaki yarış en çok kadını yorar, yıpratır. Yapılan yüzlerce bilimsel çalışma anne karnından itibaren kadın ve erkeğin farklı yaratılmış olduğunu bizlere açıkça gösteriyor.

    Feminizm ekolünün Müslüman kesimlerce eleştirildiği noktalardan biri de kadın-erkek eşitliğinin fıtrata uygun olmadığı mevzusu. Toplumun, ailenin, anne-baba rollerinin zedelendiği, hatta eşcinselliğin veya ‘cinsiyetsizliğin’ teşvik edildiği söyleniyor. Buna katılır mıydınız?

    Feministler “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”ni savunuyorlar. Cinsiyetin doğuştan geldiği ve cinsiyet rollerinin aile ve toplum tarafından kişiye yüklendiği iddiası hiçbir bilimselliği olmayan tamamen boş bir iddia. Bilimsel çalışmalar cinsiyet rollerinin cinsiyet farklılığından kaynaklandığını ve doğuştan gelen özellikler olduğunu gösteriyor.

    Son dönem bu konuda yazılmış çok kitap var hatta “Kadın Beyni” kitabının yazarı Dr.Louann Brizendine feminist baskılarla yıllarca kadın-erkek farklılıklarının üstünün örtüldüğü ve artık açığa çıkmaya başladığını söylüyor. Doğal haline bırakılan her çocuk, yaratılışına uygun davranır fakat zoraki karşı cinsin özelliklerini dayatırsanız elbette cinsiyet özelliklerinde sapmalar olacaktır.

    Cinsiyete uygun roller benimsenmediğinde, babalık ve annelik rolleri birbirine karıştığında bu çocukların ruhsal gelişimi açısından zararlı oluyor. Cinsiyet eşitliği çalışmaları çocuk ve gençlerin cinsiyet kimliğini zedelediği için elbette eşcinselliğe yönelişi artıracaktır.

    Toplumsal ataerkil sistemin bozulmasına dair farklı bakış açıları var. Siz ne dersiniz?

    Öncelikle bizim toplumumuzda ve pek çok toplumda ataerkil görünümlü anaerkil bir sistem var. Aileyi erkek yönetiyormuş gibi görünse de geri planda esas yöneten kadındır. Erkek hükümet, kadın derin devlet gibidir. Geleneksel ataerkil sistemi İslam’ın ataerkil sisteminden ayırmak lazım. Geleneksel yapıda zulüm vardır. Ailenin yaşlı kadını anne ya da kayınvalide ailenin genç kadınlarına erkek eliyle ya da bizzat kendisi zulmeder. Oysa dinimizde zulüm haramdır. Evin reisi olan erkek eşiyle istişare eder ve sorumluluk alır.

    Kadına karşı şiddet, boşanmaların artması ve nafaka meselesi ve İstanbul Sözleşmesi çok tartışılıyor. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?

    İstanbul Sözleşmesi bütün erkeklerin şiddet yanlısı ve istismarcı olduğu ön kabulü ile hazırlanmış, erkeği saldırgan, kadını kurban kabul ederek tasarlanmış, erkeği ötekileştiren cinsiyetçi bir sözleşmedir. Ve iddia edildiği gibi de kadına şiddeti azaltmadığı gibi kat kat da artırmıştır. Şiddet şiddetle çözülemez. Sözleşme sonrası hem şiddet arttı hem de boşanmalar arttı.

    Nafaka mevzusu ise feministlerin eşitlik ve güçlü kadın söylemi ile tamamen çelişmektedir. Hem güçten ve eşitlikten bahsedip hem de kadını eski kocasına maddi olarak muhtaç görmek büyük bir tezat. Çocuk için verilen nafaka bundan ayrı tabii. Baba evladına nafaka vermeli. Fakat erkek neden eski eşine bakmak zorunda olsun? Eski eşine bakmak zorunda kalan pek çok erkek ya bir daha evlenemiyor ya da sonraki eş ve çocuklar, erkeğin ayrıldığı eşine verdiği nafaka yüzünden maddi sıkıntı çekiyor. Ayrıca bu eski eşler arasında düşmanlığa ve çocukların koz olarak kullanılmasına sebep oluyor.

    Ülkemizin çocuk haczi diye bir utancı var. Binlerce çocuk babadan koparılıyor. En çok şiddetin boşanma aşamasında olması İstanbul Sözleşmesi ve ona bağlı çıkarılan 6284 sayılı kanunun kötüye kullanılmasından kaynaklanıyor. Kadın beyanı esas alınarak erkekler iftiralar karşısında çaresiz bırakılıyor. İstanbul Sözleşmesi ile adalet sistemi temelden sarsıldı, insanların masumiyet karinesi yok sayıldı. İstanbul Sözleşmesi acilen iptal edilmelidir.

    Kadına karşı şiddet, muhafazakarlaşmanın bir sonucu mu?

    Kadına karşı şiddetin artmasının muhafazakarlıkla bağlantısı olduğunu düşünmüyorum. Şiddetin artmasında en büyük etken kapitalist sistemdir. Kadınları ve erkekleri birbirine düşman etmeye çalışan lobiler ve buna hizmet eden medya organları da baş aktörlerdir. Basında hangi haberler çok yer alırsa toplumda onun arttığı bilinen bir gerçektir. Sabah akşam şiddet haberi ile yatıp kalkılıyor ve şiddet potansiyeli olanlara canlı canlı senaryo sunuluyor. Tabii bir de film ve dizilerdeki şiddet var o da çocukları, gençleri çok fazla olumsuz etkiliyor. Şiddet tüm dünyada genel olarak arttı. Şiddeti sadece kadın üzerinden konuşmak artan genel şiddetin üstünü örtüyor.

    Kadın şiddeti tartışmalarında erkeklerin mağdur edildiğini düşünüyor musunuz?

    Elbette mağdur ediliyor, bu çok açık. Cinayet işleyen erkeklerin üzerinden bütün erkekler suçlu ilan ediliyor. Bir kadın öldürüldüğünde “Erkek Şiddeti” diye bütün erkekler suçlanıyor fakat bir kadın, erkek öldürdüğünde ”Kadın Şiddeti” denmiyor. Kadınların işledikleri cinayetlere çeşitli bahaneler bulunuyor. Şiddetin cinsiyeti yoktur. Kadınlar da son derece zalim olabiliyorlar. Erkekler silahla öldürürken, kadınlar birine öldürtmek ya da zehirlemek gibi gizli yolları tercih ettikleri için kadınların işledikleri cinayetlerin çoğu açığa çıkmıyor ya da yıllar sonra çıkıyor.

    Ayrıca kadını koruma adına fiziksel şiddet olmadığı halde psikolojik şiddet bahanesi ile yüzbinlerce erkek evinden atıldı, çocuklarından koparıldı. Bunlar da erkeklere uygulanan ağır şiddettir. Psikolojik şiddet, şiddet kavramı içine alınarak erkeğin kadına sesini bile yükseltmesi şiddet sayılırken, kadının eşine her türlü hakareti yok sayılıyor. Bu da erkeklerin ailede ve toplumda aşağılanmasına sebep oluyor. Bir davranış suçsa cinsiyete göre değişmemeli bu adalete aykırıdır.

    Kadına karşı şiddete çözüm önerileriniz var mı?

    Öncelikle şiddeti cinsiyetten bağımsız ele almak zorundayız. Şiddeti önleme konusunda küçük yaştan itibaren okullarda çocuklara eğitim verilmeli. Tabii bu eğitim cinsiyet eşitliği iddialarında olduğu gibi erkeklere pembe giydirip, kıza benzeterek değil fıtrata uygun yapılmalı.

    Gücü yönetmek, duyguları tanımak, öfkeyi kontrol etmek gibi pek çok eğitim, okulların müfredatında olmalı. Ayrıca bir şeyin sebebi ortadan kalkmadan sonuçları değişmez. Şiddetin sebeplerini ortadan kaldırmak üzere çalışmalar yapılmalı. Mesela alkol ve uyuşturucu şiddetin sebepleri arasında ilk sırada çıkıyor. Bu konuda uyarıcı çalışmalar yapılmıyor.

    Şiddeti erkekliğin üzerine yıkıp, erkekleri ayılardan kurtlardan aşağı gösteren kamu spotları yapmak yerine şiddetin gerçek sebepleri üzerine çalışmalar yapılmalı. Şiddetin boşanma safhasında olması da incelenmeli. Şiddeti artıran kanunlar düzeltilmeli.

    Her kadın mücadelesini feminist bir mücadele olarak adlandırmak doğru mudur?

    Kadınların, erkekleri karşılarına alarak, onlar düşmanmış ve kötülüğün kaynağıymış gibi yürüttükleri her mücadele feminist mücadeledir. Kişilerin kendini feminist diye tanımlaması gerekmez. Ortak söylemler ortak yoldaşlıklardır. Söylemler aynıysa zihniyette aynıdır. Nasıl isimlendirdiğiniz pek de önemli değildir. İster cinsiyet eşitliği deyin, ister cinsiyet adaleti. İkisinde de içerik feminist söylemle aynı olduğu için dışarıdan bakanlar haklı olarak sizi yaptıklarınıza bakarak değerlendirir ve feminist olarak adlandırır.

    Feministler de erkek düşmanlığı yapmadıklarını söylüyorlar fakat yaptıkları çalışmalara bakınca yaptıkları tam da erkek düşmanlığı. Bu düşmanlık erkeklerden önce kadınlara zarar veriyor, sağlıkları bozuluyor. Hak mücadelesi verdiğini zanneden öfkeli ve gergin kadınlar, dünyaya nefret tohumları saçıyor. Oysa dünyanın daha fazla nefrete değil, daha çok sevgiye ve dostluğa ihtiyacı var.

    BBC Türkçe – Akanda Taştekin

    BBC den gelen yukarıdaki röportaj sorularını bu şekliyle cevaplayıp gönderdim fakat röportaj olarak yayınlanmadı, sadece bir haber içerisinde kullanıldı. Haber şu şekilde…

    https://www.bbc.com/...ler-turkiye-49912575
  • 261 syf.
    ·18 günde·Beğendi·Puan vermedi
    2. Dünya Savaşı’nı, tabiri caizse Dünya’nın en acımasız günlerini yaşamış bir yazarın kaleminden çıkan roman da bir o kadar acımasız oluyormuş. Romanın sonlarına doğru düşülen dehşetten çıkılması da hiç kolay olmuyor. Sade bir dille yazılmış, okunması oldukça kolay ve sürükleyici bir kitap. Hatta konusuna bakınca bir çocuk kitabı bile sanılabilir. Ama içinde barındırdıkları hiç de öyle değil. Bir grup çocuğun bir adaya düşmeleriyle başlayan kitap, onların nasıl yozlaştığını anlatmakta. Kitabı okuduktan sonra çocukların masumluğuna olan inancınız sarsılabilir, kitabın sonsözünde de belirtildiği gibi, çocuklar birer melek değildir, onlar da insandır ve onlar da içlerinde kötülük kadar iyiliği de barındırırlar. Bizim bu kötülüğü bastırmak için yapabileceğimiz tek şey ise çocukları doğru bir şekilde eğitmek ve doğru ile yanlışı öğretmektir. Sade diline rağmen kitapta birçok simge kullanılmıştır. Jack faşizmi ve 2. Dünya Savaşı’nı düşünürsek Hitler’i, Domuzcuk aydınları, Simon mutlak iyiliği ve Roger mutlak kötülüğü, şeytan minaresi uygarlığı temsil etmekte, sade bir olay örgüsü gibi görünen roman içinde bir çok olguyu barındırmaktadır. Kitabı bitirince sonsözü kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Mine Urgan kitabın ayrıntılı bir incelemesini yapmış ve benim kitabı anlamama çok yardımcı oldu. İçinde bugüne ve insanlığa -insandışılığa- dair çok şey anlatılıyor bence, tavsiye ederim
  • Cum’a sözcüğü, “toplanma” anlamındaki ج م ع [c-m-’a] kökünden gelir. Dilbilimcilerden A’meş الجمْعة [cum’a], Âsım ve Hicazlı dil bilimciler الجُمُعة [cumu’a] diye okurlar. Cum’a diye okumak Ukayloğulları lehçesine göredir.

    يوم الجمعة [YEVMU’L-CUM’A]

    Yevm [gün] ve cem’ [toplanma] sözcüklerinden oluşan yevmu’l-cum’a tamlaması, “toplanma günü, toplantı günü” demektir. Arapların haftanın günlerinden “el-Arube” dedikleri gün, sonradan يوم الجمعة [yevmu’l-cumu’a/toplantı günü] olarak değiştirilmiştir.

    “Arube” adını, “Cumu’a”ya dönüştüren kişinin kimliği hakkında bir netlik yoktur. Bazıları bunu, Dâru’n-Nedve’de toplantı için Kureyş’in, bazıları da Rasûlullah’ın atalarından Ka’b b. Lüey’in değiştirdiğini ileri sürmüşlerdir. Doğruya en yakın olanı ise bunun Medîne’de Müslümanlar tarafından değiştirildiğidir.

    Klâsik kaynaklarda olay şöyle yer alır:

    İbn Sîrîn şöyle dedi:

    — Medîneliler Peygamber (s.a) Medîne’ye gelmeden ve cum’a (farzı) inmeden önce cum’a için toplandılar. Bugüne cum’a adını verenler de onlardır. Şöyle ki: Onlar dediler ki: “Yahûdilerin yedi günde bir biraraya gelip toplandıkları bir günleri vardır: Cum’artesi günü; Hristiyanların da böyle bir günleri vardır: Pazar günü. Gelin biz de kendimiz için bir araya gelip toplanacağımız, Allah’ı anıp namaz kılacağımız ve birtakım hatırlatmalarda bulunacağımız bir gün kararlaştıralım”, ya da buna benzer sözler söylediler. Yine dediler ki: “Cum’artesi Yahûdilerin, Pazar Hristiyanların günüdür; siz de bu günü Arube günü olarak tesbit edin. Bunun üzerine (Ebû Umâme künyeli) Es’ad b. Zurâre’nin (r.a) etrafında toplandılar. O da o gün onlara 2 rekât namaz kıldırdı, onlara öğüt verdi. Biraraya gelip toplandıkları vakit, bu güne “cum’a” adını verdiler. Es’ad onlara bir koyun kesti, sayıca az oldukları için öğlen ve akşam onu yediler. İşte İslâm târihindeki ilk cum’a budur.

    Derim ki: İleride de geleceği üzere rivâyet edildiğine göre, o vakit 12 kişi idiler. Yine bu rivâyette belirtildiğine göre onları bir araya toplayıp onlara namaz kıldıran kişi Es’ad b. Zurâre’dir. Abdu’r-Rahmân b. Ka’b b. Mâlik’in babası Ka’b’dan rivâyet ettiği hadiste de –geleceği üzere– böyledir.

    el-Beyhakî de şöyle demektedir:

    — Bize Mûsâ b. Ukbe’den, o İbn Şibâb ez-Zührî’den rivâyet ettiğine göre Mus’ab b. Umeyr Rasûlullah (s.a) Medîne’ye gelmeden önce Medîne’de Müslümanları Cum’a namazı için toplayan ilk kişidir.

    el-Beyhakî dedi ki:

    — Mus’ab’ın Cum’a namazı için Müslümanları Es’ad b. Zurâre’nin yardımıyla toplamış olması ve bundan dolayı Ka’b’ın bu işi ona [Mus’ab’a] izafe etmiş olması da mümkündür.

    Hicretten önce Medîne’deki Müslümanlara İslâm’ı öğretmek için gönderilmiş olan Mus’ab ibn Umeyr’e mektup yazarak, “Yahûdilerin açıktan Zebur okudukları güne bak, siz de kadınlarınızı ve oğullarınızı toplayın da zeval vaktinden sonra Allah’a 2 rekât (namaz) ile takarrub edin.” Bu emir üzerine Mus’ab, Medîne’de ilk Cum’a kıldıran kişi olmuştur. Bu görevi Peygamber Medîne’ye gelinceye kadar sürdürmüştür.” Mus’ab’ın (r.a) Cum’a namazı kıldırdığı ilk cemaatin sayısı, 12 idi.

    Peygamberimiz henüz hicret etmeden Yesribli (Medîne’nin o zamanki adı) Müslümanlar Es’ad ibn Zurâre ile birlikte toplanıp, istişârede bulunurlardı. “Yahûdiler ve Hristiyanlar haftada bir gün toplanıyorlar, biz de haftada bir toplanalım” diye karar alıp toplanmaya başladılar. Ve toplantı gününün haftanın altıncı günü (bize göre beşinci gün) olmasına karar verdiler. Çünkü o gün Yesrib’de pazar kuruluyor; çevreden, yakın mesafelerden halk pazara geliyordu. Böylece toplantıya katılım daha çok olacaktı. İşte böylece “yevmu’l-arube”, “yevmu’l-cumu’a/toplantı günü” oldu. Sonradan eski adı değil, yeni adı söylenir oldu.

    Târihî belgelere göre Rasûlullah, ilk Cum’a’yı, Ranuna denilen yerde Sâlim ibn Avf mescidi’nde icra etmiştir. Rasûlullah, Medîne’ye hicret ettiğinde ilk olarak Kuba’da Amr ibn Avfoğulları’na misafir oldu. Orada pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri kalıp, Kuba mescidi’nin temelini attı; sonra Cum’a günü Medîne’ye gitmek için yola çıktı. Benû Sâlim yurduna gelince orada hutbe okuyup ilk defa Cum’a günü salâtı icra etti. Bu, Rasûlullah’ın ilk Cum’a salâtı uygulamasıdır.

    يوم الجمعة [yevmu’l-Cum’a] terkibini, “Cum’a günü” şeklinde çevirmek, Arapça iki kelimenin birini Türkçeleştirip diğerini Arapça olarak bırakmaktır, ki bu, hem yanlıştır, hem de anlamın kapalı kalmasına sebep olur. Bu da, beraberinde birçok yanlış inanç ve ameli getirir. O nedenle yevmu’l-Cum’a terkibine, “toplantı günü” anlamının verilmesi gerekir.

    Toplantı günü’nün hangi gün, hangi saat olacağı ve bu toplantıda salâtın nasıl icra edileceği, katılma koşulları vs. gibi detay Kur’ân’da verilmemiştir. Kur’ân’da öncelikle toplantı günü uygulanacak salât’ın, salâtların en hayırlısı olduğu ve bu salâtın kesinlikle korunması gerektiği bildirilmiştir:

    238,239.Salâtları [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını] ve en hayırlı salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmanın; toplumu aydınlatmanın en yararlı olanı; haftalık toplantı günü salâtını] elbirliği ile koruyun. Ve Allah için sürekli saygıda durarak kalkın; işe koyulun; eğitim-öğretim ve sosyal yardım kurumunu işletin. Ama eğer korkulu bir ortamda bulunuyorsanız, o zaman yaya veya binekli olarak giderken; hareket hâlinde koruyun, yerine getirin. Sonra da güvene erdiğinizde bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah’ı hemen anın.

    (Bakara/238-239)

    Cum’ayı farz kılan âyet, işte budur, Cum’a/9 âyeti değildir.

    Sonra da toplantı günü, salât için çağrılınca, “Allah’ın anılmasına hemen koşulması” istenmiştir:

    9.Ey iman etmiş kişiler! Toplantı günü salât için [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma için] seslenildiği zaman, Allah’ın anılmasına hemen koşun, alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır.

    (Cum’a/9)

    Demek oluyor ki, toplantı günü, uygulanacak olan salâtta, “Allah’ın anılması” sağlanacaktır. Mü’minler, bunun en iyi şartlarda gerçekleşmesi, en iyi verimin alınabilmesi için gerekli önlemleri alacaklardır. Toplantı günü yapılan salât için fıkıhçılar, “vücûbunun şartları” ve “edasının şartları” adı altında birtakım koşullar belirlemişlerdir, ki bunların detayı, fıkıh kitaplarında bulunmaktadır.

    Bu koşulların ileri sürülmesinin nedeni, Cum’a’nın [toplantının; kongrenin, konferans veya mitingin] en sağlıklı, en verimli şekilde gerçekleşmesini sağlayabilmektir.

    Fıkıh kitaplarında Cum’a’nın vücûbunun şartları [zorunlu görev olmasının koşulları] şöyle sıralanır:

    • Erkek olmak,

    • Hür olmak,

    • Şehirde oturmak,

    • Sıhhatli olmak,

    • Güvende olmak.

    Ayrıca bu şartlar için de birtakım aklî nedenler, Rasûlullah, sahabe ve ilk dönem İslâm târihinden birtakım uygulamalar delil gösterilir.

    Biz bu maddeler üzerinde kısaca açıklamalarda bulunacağız:

    HÜRRİYET/ÖZGÜRLÜK

    Bu şart, yerindedir. Zira salâtın icra edileceği musallalar ve mescitler [toplantı yerleri], Allah evidir. Orada kral-köle ayırımı yoktur; herkes özgür ve eşit statüde olup özgürce fikrini beyân eder, kimsenin düşüncesi kısıtlanamaz ve fikrinden dolayı kimse takibata uğratılmaz. Özgür olmayan, bağlı bulunduğu efendinin; kişi ya da kurumun görüşüne karşıt bir görüş ileri sürdüğünde bundan dolayı zarar görür. O nedenle, özgür olmayan ya efendisinin fikri paralelinde fikir beyân eder, ya da çekimser kalır. Bu yüzden hukuken, siyaseten ve fikren özgür olmayıp güdümlü olanların böyle ciddi toplantılarda yer almalarına gerek yoktur.

    ŞEHİRDE İKÂMET

    Toplantı, beldenin yerli nüfusu için, kadın-erkek ayırımı olmadan zorunlu bir görevdir. Misafir ve yolcular için ise zorunlu bir görev değildir. Çünkü dışarıdan geçici olarak gelenler o beldenin sorunlarını bilmezler, toplantıya katılanları tanımazlar. Onun için toplantıya katılmasalar da olur. Katılmaları durumunda ise, dinleyici sıfatıyla bulunup bilgilenirler.

    Sağlıklı ve güven içinde olma; kör, topal ve hasta olmama şartlarını açıklamaya gerek yoktur. Bunlar, her işte önemsenen hususlardır. Bizim üzerinde duracağımız husus, “erkek olma” şartıdır.

    Klâsik eserlerde bu konu ile ilgili şunlar yazılıdır:

    • Allah’a ve âhiret gününe inananlara Cum’a namazı farzdır. Ancak yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar bundan müstesnâdır.

    • Cum’a namazı kadınlara farz değildir. Ancak namazı cemaatle kılarlarsa bu yeterli olup, öğle namazını kılmaları gerekmez.

    Allah Teâlâ, tüm emir ve yasaklarını milliyet, ırk ve cinsiyet ayırımı yapmadan genel ve mutlak olarak bildirmiştir. İslâm, fıtrat dini olup evrenseldir; her ırkı, her toplumu, her cinsi ve her ülkeyi kapsar. Kulluk ve görev yönünden kadını erkekten ayırmamıştır. Kadını asla ikinci sınıf insan, aklı ve dini noksan Müslüman saymamıştır. (Bu tarz kabuller, kendini bilmezler tarafından İslâm’a mâl edilmiş, gâfiller tarafından da kabul görmüştür. Bu tip inanç ve kabuller büyük bir gaflettir.) Kur’ân’da kadının, toplantı günü uygulanan salâta katılmasının farz olmadığını bildiren bir âyet yoktur.

    Sünen ve İslâm Târihi kitaplarında, Rasûlullah’ın, kadınların mescitlere gitmelerini ve eşlerinin bu duruma engel olmamalarını istediği, Emevîler dönemine kadar da kadınların Cum’a/Toplantı’lara iştirak ettiği görülür. Ama, siyasî otorite sağlayabilmek için yazdırılmış bazı kitaplarda hadis olarak nakledilen bir rivâyet, bu hususta malzeme olarak kullanılmıştır: Bu hadiste güya Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

    Cum’a salâtı, cemaat içinde bulunan her Müslüman üzerine Allah Teâlâ’nın bir hakkı olup farzdır. Ancak köleler, kadınlar, çocuklar ve hastalar bundan müstesnâdır.

    Hadis bilginleri, bu hadisin râvîsi olan Târık b. Şihâb’ın Rasûlullah’ı gördüğü, ama o’ndan bir şey işitmediğini ifade ederler.

    İşin aslı şu: O günkü siyasî otorite hakksız iktidarlarını sürdürebilmek için, toplumdaki direnci kırmayı düşünür; toplumun yarısını oluşturan kadınları, fitneye sebep olabilecekleri bahaneleriyle Cum’a’dan/toplantı’dan uzaklaştırıp evlerine kapatırlar. O gün bu gün böyle devam edip gidiyor.

    Yine fıkıh kitapları birtakım târihî olayları delil kabul ederek, toplantı günü salâtının edasının şartları olarak şunları belirlemişlerdir:

    • Veliyyu’l-emr,

    • İzn-i âmm,

    • Vakit,

    • Cemaat,

    • Hutbe.

    Bunları kısaca açalım:

    1) Veliyyu’l-emr: Resmî otoritenin başı, devlet başkanı ya da nâibi.

    2) İzn-i âmm: Toplantının yapılacağı yerin herkese açık olması ve mülkî âmirin izin verdiği yerde (miting izni gibi) uygulanması.

    Bu ikisi, bugünkü siyasî yapı gereği uygulama imkânı bulunmayan şartlardır. Esasan böyle şartlar İslâm’da zaten yoktur. Müslümanlar nerede olsa toplanır, (ilk Müslümanlar koyun ağılında toplanmışlardı) Cum’a/toplantı başkanını [kongre divan başkanını] aralarından seçer; “Allah’ın anılması” işini icra eder, ardından da Allah’ın nimetlerini aramak üzere yeryüzüne dağılırlar. İslâm, Allah’ın koyduğu sınırlarda yaşanır; onun-bunun himmeti ve izni oranında değil. Bu iki şartı, resmî otorite ve mülkî idareye bağlayanlar, laik sistemde işin içinden çıkamamışlardır. İnançları gereği, “Bu şartlarda Cum’a salâtı ikâme edilmez/Cum’a namazı kılınmaz” diyemedikleri gibi, kıldıkları Cum’a’nın kabul olmama endişesini de içlerinden atamamışlardır. Onun için iki rekât namaz ve hutbeden ibaret olan Cum’a/toplantı namazını, 16 rekâta çıkarmışlardır. 16 rekâta nasıl niyet edileceği sorusuna ise bir türlü ikna edici bir cevap bulamamışlardır.

    Bu şartlar, Müslümanları kontrol altında tutmaya çalışan sonraki siyasîlerce İslâm’a sokulmuştur. Böylece arı-duru olan İslâm; Arap, Acem, Selçuklu, Osmanlı Müslümanlık’ı olarak dejenere edilmiştir. Her Müslüman bu toplantının doğal üyesidir. Hiçbir Müslüman’a katılımda kısıtlama konamaz. Herhangi bir nedenle katılımı kısıtlanmış kişiye, katılmadığı için sorumluluk yoktur.

    3) Vakit: Bugünkü uygulamada haftanın beşinci günü Yevmu’l-Cum’a’dır [Toplantı Günü’dür].

    Cum’a gününü Allah tesbit etmemiştir. İlk Cum’a’yı uygulayan Medîneli Müslümanlar, içerisinde bulundukları sosyal ve ekonomik şartları dikkate alarak haftanın 6. gününü (bize göre 5. günüdür; zira Araplar haftayı Pazar’dan başlatırlar) Yevmu’l-Cum’a/Toplantı Günü olarak kararlaştırmışlar; o günden bu güne aynı uygulama devam edip gelmektedir. Herhangi bir bölgedeki Müslümanlar, içinde bulundukları şartlar gereği Yevmu’l-Cum’a’yı/Toplantı Günü’nü haftanın başka bir gününde veya günün değişik saatlerinde uygulamayı uygun görürlerse, buna da saygı duymak gerekir.

    Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

    9.Ey iman etmiş kişiler! Toplantı günü salât için [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma için] seslenildiği zaman, Allah’ın anılmasına hemen koşun, alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır.

    (Cum’a/9)

    Bu âyette günün tümüne işaret edildiğine göre, günün herhangi bir vaktinde Cum’a/Toplantı yapılabilir. Bunu da yine bölge Müslümanları, sosyal ve ekonomik koşullarına göre ayarlayabilirler. Bugüne kadarki gün ve saat uygulamaları bir teâmüldür. Allah tarafından tesbit edilip zorunlu tutulmamıştır.

    Fıkıh kitapları bu vakti, Cum’a/Toplantı günü’nün öğle vakti olarak belirleseler de, Rasûlullah’ın (s.a) öğleden evvel, öğlen sonrası uyguladığı sahih hadislerde bildirilmektedir. Ayrıca, âyette “yevmu’l-Cum’a/toplantı günü” ifadesi yer aldığına göre, günün herhangi bir saatinin olabileceğine ilâhî bir ruhsat var demektir.

    4) Cemaat: Bu şart; âlimler arasında tartışılmış; ellerindeki rivâyetlere göre kimi 3 kişi, kimi 7 kişi, kimi 40 kişi olması gerektiğini söylemiştir. Bunlardan, Cum’a’nın 3 kişiyle de, 7 kişiyle de, 40 kişiyle de uygulandığını anlıyoruz. Ama işin özü, Arapça’daki çoğul ifade eden sayıdır, ki o da 3′tür. Âyette, çoğul olarak Allah’ın zikrine koşun buyurulduğuna, çoğulun en azı da 3 olduğuna göre, toplantı için 3 Müslümanın bulunması yeterlidir; bunların kadın ya da erkek olması, veya kadın-erkek karışık olması durumu değiştirmez.

    Burada Müslümanların, yukarıda açıkladığımız salâta katılış şartlarını dikkate almaları; cünüp ve sarhoş olmamaları, ayrıca su (su bulamayanların ise temiz toprak) ile temizlenmeleri, kirli, pis kokulu olarak toplantıya gelmemeleri, zînetlerini takınarak gelmeleri gerekir.

    Târih ve Sünen kitaplarından öğrendiğimize göre Cum’a için Rasûlullah boy abdesti alıyor, beyaz ve temiz elbisesini giyiyor, güzel kokular sürünüyor ve bunları herkese de tavsiye ediyordu.

    5) Mısr/Yerleşim birimi: Her yerleşim biriminde tek bir yerde Cum’a/Toplantı icra edilir. Bu günkü gibi her 100 metrede bir Cum’a/Toplantı yapmak yanlıştır. Bir beldenin her câmisinde ayrı ayrı Cum’a/Toplantı yapmak, Cum’a’nın/Toplantı’nın amacına aykırıdır. Böyle uygulamalardan maksat hâsıl olmaz. Onun içindir ki, “Bir beldede birden fazla Cum’a/Toplantı icra edilecek olursa, ilk Cum’a’ya başlayan cemaatin Cum’a’sı olur; diğerlerininki olmaz” denilmiştir. İmam A’zam Ebû Hanîfe, bir beldede değişik yerlerde birden fazla cemaat olunup Cum’a icra edilmez dediği hâlde, Hanefî mezhebi’nden olduklarını iddia edenlerin, diğer mezhep mensuplarından daha fazla bu hatayı yapmaları dikkat çekicidir.

    6) Hutbe: Hutbe, Cum’a/9′da geçen, “zikrullâh/Allah’ın anılması”dır.

    Bu şart, mezhepler ve mezhep içi imamlar arasında değişik şekillerde yorumlanmıştır. Bunların en güzeli, İmam A’zam Ebû Hanîfe’ye aittir. O, “Hutbe zikrullâhtır/Allah’ı anmaktır” demiştir ki, âyetin açık beyânı da bunu doğrulamaktadır. Ama Ebû Hanîfe’nin bu sözünü, “İmam minbere çıkıp ’Allah’ derse hutbe tamam olur” diye anlamışlar.

    Hutbe belirli bir gündemle icra edilir. Hutbeyi okuyan, bir nevi kongredeki divan başkanı görevini yürütür. Herkesin söz hakkı vardır; hem de sansürsüz. Orada görüşülen her konu Zikrullâh’a yönelik ve “Hakksızlık karşısında susan, dilsiz şeytândır” anlayışı çerçevesinde olduğundan, hiçbir Müslüman görüş ve eleştirisinden ötürü takibata alınamaz, ayıplanamaz. Tam bir dokunulmazlık hakkına sahiptir.

    “Mescitte dünya kelâmı konuşulmaz”, “Hutbe esnasında konuşulmaz” vb. sözler, ilmihallerde yer alsa da, bunlar, eleştiriye tahammülü olmayan güçler tarafından piyasaya sürdürülmüş şeylerdir. Böylece, toplantı mahallinde konuşmak yasaklanmış, katılımcıların diline kilit vurulmuştur. Buhârî’de yer aldığına göre, katılımcılardan birinin arkadaşına “sus” demesi bile suç sayılmıştır.

    İslâm’ın aslı ile alâkası olmayan bu gibi şeyler; aktif, cevval ve uyanık olmaları lazım gelen Müslümanları koyun sürüsü hâline getirmek için birileri tarafından icat edilmiş, bunda da muvaffak olmuşlardır: Mescitlerde bugün bilinçli cemaat yoktur; imamın söyledikleri yalan-yanlış da olsa ses çıkarılmaz. Halife Ömer, hutbe okurken, “Susun ve beni dinleyin” dediğinde, “Üzerindeki elbiseyi nerden bulduğunu, nasıl ona sahip olduğunu bize açıklayıp bizi ikna etmeden sana itaat etmeyiz” diyen erkek cemaat da, “Allah’ın sınır koymadığı mehirde sen nasıl kısıtlamaya gidebilirsin ?” diye itiraz eden kadın cemaat da târih oldu.

    Yukarıda, toplantının amacının, zikrullâh olduğunu ifade etmiştik. Zikrullâh hakkında A’râf sûresi’nin sonundaki özel yazımıza bakılabilir. Kısacası zikrullâh/Allah’ın anılması, bir tesbih alıp dil ile “Allah, Allah, Allah…” demek değil, “Allah’ın üzerimizdeki hakklarını, bize sunduğu nimetleri düşünmek, kul olarak O’na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizin muhâsebesini yapmak ve verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek; daima bu bilinç içerisinde olmak”tır.

    Böyle bir uygulama ile hiç şüphesiz Müslümanların bir nevi haftalık bakımları yapılıyor; inanç ve amelleri revize ediliyor; ileriki hafta için işleri programlanıyor; aralarındaki ihtilaflar, yaşamlarındaki aksaklıklar, yapılması lazım gelen işler, dertler, tasalar, eleştiriler, orada hiç kimseye alet olmadan her Müslümanın katılımı ile özgürce ve tam bir dokunulmazlıkla istişâre edilip karara bağlanıyor. Ayrıca bu toplantı vesilesi ile Müslümanlar tanışıp konuşuyorlar, dostluk tazeliyor; bilgileri, bilinçleri artıyor; kenetleniyor; güç birliği yapıyor ve bunu da dosta-düşmana gösteriyorlar. Sürü gibi câmiye doluşarak uyuklayıp uyuklayıp dağılmıyorlar. –İşte onun içindir ki Toplantı Günü Salâtı, es-Salâtu’l-Vustâ’dır [en hayırlı salâttır].– Sonra da, bu dinamizmle, Allah’ın nimetlerini aramak için yeryüzüne yayılıyorlar. Ne kadar güzel ve anlamlı.

    Sahîh sünnete ve târihî belgelere bakılırsa Peygamberimizin mescidi, her türlü kamu hizmeti ve sosyal aktivite için kullandığı görülür. Bugün de mescitler/câmiler kongre, konferans, sergi solonu, kütüphane, eğitim-öğretim gibi tüm sosyal ve kültürel aktivitelere açık olmalıdır. Mescitler/câmiler uyuma ve uyutma mekânları, mahalleri ve merkezleri olmaktan çıkarılmalı, İslâm’daki özgün kimliğine kavuşturulmalıdır. Yani, mescitler/câmiler salât mahalli; bilgilenme, bilinçlenme ve aydınlanma yerleri olmalıdır.

    İşte İslâm’ın Cum’ası, Müslümanların yerel gündem toplantısı böyle olmalı!

    11.Ve onlar, bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman ona gittiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: “Allah’ın yanında bulunan şeyler, eğlenceden ve ticaretten hayırlıdır. Ve Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”

    Bu âyette, Müslümanların yaptığı hatalı bir davranışa dikkat çekilip, doğru davranış şekli gösterilmektedir. Âyetten anlaşıldığına göre bir grup, konuştuğu sırada Rasûlullah’ı bırakıp ticaret ve eğlence peşine düşmüşler ve bu yüzden de, Allah’ın yanında bulunan şeyler, eğlenceden ve ticaretten hayırlıdır. Ve Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır ifadesiyle uyarılmışlardır:

    14Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu aşırı istek, insanlara süslü/çekici kılındı. Bunlar, basit dünya hayatının kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır.

    15-17.De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Allah’ın koruması altına girmiş; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi Ateş’in azabından koru!” diyen, sabreden; direnç gösteren, doğru olan, sürekli saygıda duran, Allah yolunda harcamada bulunan ve seherlerde bağışlanma dileyen kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan hoşnutluk vardır. Ve Allah, kulları en iyi görendir.

    (Âl-i İmrân/14-17)

    Kaynaklar bu âyetin iniş sebebiyle ilgili şu bilgileri aktarırlar:

    Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman… ona doğru yöneldiler buyruğu hakkında Müslim’in Sahîh’inde Câbir b. Abdullah’tan gelen rivâyet şöyledir: “Peygamber (s.a) Cum’a günü ayakta hutbe irad ederdi. Bir gün Şam’dan bir kervan geldi. İnsanlar ona doğru gittiler. Geriye sadece 12 kişi kaldı. (Bir rivâyette, “Onlardan biri de bendim” ibaresi de vardır). İşte Cumu’a sûresi’ndeki, Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman seni ayakta bırakıp ona yöneldiler âyeti bunun üzerine indirildi.”

    el-Kelbî ve başkalarının zikrettiklerine göre bu kervanı getiren kişi Dıhye b. Halife el-Kelbî’dir. Bu kervan, insanların açlık çektikleri ve fiyatların oldukça pahalandığı bir sırada Şam’dan gelmişti. Onunla birlikte insanların ihtiyaç duydukları buğday, un ve daha başka şeyler vardı. Kervanı (Medîne çarşılarından) Ahcaru’z-Zeyt denilen yerde konakladı. İnsanların geldiğini haber almaları için davul çalındı. 12 kişi müstesnâ, (mescitte) bulunanlar çıkıp gitti. Kalanların 11 kişi olduğu da söylenmiştir.

    el-Kelbî dedi ki: “O sırada Cum’a namazı hutbesini dinliyorlardı. Hutbeyi bırakıp kervana koştular. Rasûlullah (s.a) ile birlikte 8 kişi kaldı.” Bunu es-Sa’lebî, İbn Abbâs’tan nakletmiştir.

    Aralarında Ebu’l-Âliye, Hasan, Zeyd ibn Eslem ve Katâde’nin de bulunduğu tâbiîn’den birden çok kişi böyle demişlerdir. Mukâtil ibn Hayyân’ın iddiasına göre; bu kervan, Müslüman olmazdan önce Dıhye ibn Halîfe’nin kervanıydı. O, davul çalarak halkı toplardı. Müslümanlardan pek azı müstesnâ cemaat Rasûlullah’ı minberde ayakta dikili olarak bırakıp ticaret kervanına gitmişlerdi. Bu konudaki haber sahihtir. Nitekim İmâm Ahmed ibn Hanbel der ki: Bize İbn İdrîs… Câbir’in şöyle dediğini bildirdi: “Medîne’ye bir kervan gelmişti, Rasûlullah (s.a) da o esnada hutbe okuyordu. Halk çıkıp kervana gitti ve mescitte 12 kişi kaldı. Bunun üzerine, Onlar, bir ticaret veya oyun gördükleri zaman; seni ayakta bırakarak oraya yöneldiler âyeti nâzil oldu.”

    Dıhye b. Halife el-Kelbî (r.a), Müslüman olmazdan önce, beraberinde çeşitli ticaret malları bulunduğu hâlde, Şam’dan alış-veriş yapmış olarak çıkageldi. Medîneliler onu davul ve alkışlarla karşıladılar ve bu iş, Cum’a günü oldu. Tam o sırada, Hz. Peygamber (s.a) minberde ayakta hutbe okuyordu. Müslümanlar, bunun için çıktılar. Hz. Peygamber’in (s.a) yanından ayrıldılar. Câmide farklı rivâyetlere göre sadece 12 veya 8 yahut da 40 kadar kişi kaldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Eğer bu kalanlar da olmasaydı tepelerine taş yağdırılırdı” dedi ve bu âyet nâzil oldu.

    Allah, doğrusunu en iyi bilendir.

    Tebyînu’l-Kur’ân; c. 3, s. 55-65. Lisânu’l-Arab, c. 9, s. 297-301; Tâcu’l-Arûs, c. 10, s. 442-448. Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân. İbn Kesîr. Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb; Mukâtil
  • 408 syf.
    "Din konusunda insanlar büyük çocuklardır."
    (#51235078)

    *

    Kitap, Atatürk'ün emriyle 1928 yılında ülkemizde yayımlanmış. Daha önce de Atatürk'ün okunulmasını tavsiye ettiği Beyaz Zambaklar Ülkesinde yi okumuş ve çok beğenmiştim. Atatürk, kitap tavsiye etmede ve yayımlanmasının sağlanmasında nokta atışı yapmış diyebilirim.

    *

    Kitabın yazarı Jean Meslier'in sitede verilen bilgilerine baktığımda, aklıma ilk gelen Turan Dursun oldu. Turan Dursun ile Jean Meslier arasında düz hesap 250 sene var diye kabul edersek, Batı ile aramızda da 250 sene var yorumunu yapabilirim.(Katılmayabilirsiniz) Jean Meslier, 17-18 yy da yaşamış bir rahip ve filozof. Özellikle din adamlarına karşı eleştirilerde bulunmuş ve akabinde ateist olmuş. Kendisi için heralde ateizmin öncülerinden biri yorumu da yapılabilir. Fransız aydınlanmacilarina da esin kaynağı olmuş. Bu eserini de kendisi öldükten sonra basılmış. Zaten yaşarken basılsa muhtemelen yazarı ya kazığa oturturlar ya da diri diri yakarlardı.

    *

    Kitaba gelecek olursak, yazar din kavramının kendisini, Tanrı kavramını ve spesifik olarak da Hristiyanlik, Yahudilik, İslamiyet ve diğer birkaç dini eleştiriyor. Ancak yazarın özellikle üstünde durduğu mevzunun genel olarak din ve Tanrı kavramının olduğunu söyleyebilirim. Dinlerin içeriğine yönelik eleştirilere pek girmemiş.

    Eleştirilerinde Tanrı kavramının tanımının çelişkili ve tutarsız olduğunu, ilahiyatcilarin da işin içinden çıkamadiğını ve sürekli gizem bulutu ile gezdiklerini ifade eden yazar, kötülük sorunu, Tanrının her şeyi bilmesi ama öte yandan insanı sınav yapıyor olması, özgür irade sorunu, ruh kavramı gibi konularına uzun uzun değinmiş.

    "Bütün çocuklar tanrıtanımazdır, Allah hakkında hiçbir fikirleri yoktur." (#51236825)

    Din kavramının cehalet ve korkunun ürünü olduğunu ifade eden yazar, bir insanın gerek Tanrı gerekse din inancının doğduğu coğrafya ve aileye bağlı geliştiğinin altını çizerek; insanın kendi tercihine bakılmaksızın bir din üyesi haline geldiğini ve bunun hayatını dizayn ettiğini söylüyor. Bu insan kendi tercihine bakılmaksızın üyesi olduğu dini ve Tanrıyı mutlak doğru olarak bilir ve sıkı bir şekilde savunur. Hayatını dizayn eden bu kavramların çoğunlukla insana zarar verdiğini ifade eden yazar, insanların dinde kalmasının temel etkenin, insanların dinleri hakkında bilgi sahibi olmamalarini ve bunun hakkında yeterince düşünmemeleri olduğunu söyler. Yazarın yaşadığı zamanlarda din adamlarının insanlar üzerindeki etkisinin gücünü de göz önüne alırsak yazar, insanların dinlerine karşı cahil kalmasının en büyük nedeninin din adamları sınıfının olduğunu söyler. Ayrıca din adamlarının tarih boyu bir elinin mutlaka politikada ve iktidar erkinde olduğunu söyleyen yazar, bu durumun hükümdarlara mutlak bir koruma ve işledikleri her cürüm için kendi vicdanlarini rahatlatmalari için de bir teskin aracı olduğunu ifade eder.

    Yazar ahlak konusunda dinin güçlü bir erk olmadığını, gerek dinin kuvvetli olduğu toplumlara bakıldığında gerekse tarih boyu din uğruna süregelen savaşlar tahlil edildiğinde görülebilecegini söyler. Yazar kendisinin de teolojiye hakim olmasının da etkisiyle bu ve benzeri analizlerine gelebilecek eleştiri ve cevapları iyi bildiği için, bunlara da anında cevaplar verir. Dinlerin insanı hoşgörüsüz bir hale soktuğunu ve bunla birlikte Tanrı'yi hoşnut etmek veya Tanrının emrini yerine getirmek için insanların çok kolay şiddete meyilli hale geldiğini/getirilebildigini ortaya koyan yazar, dinin pandoranın kutusu olduğunu ve bu kutunun açıldığını söyler.

    *

    Hikâyenin aslında kötülükler dünyaya yayılır ve ardında ise umut kalır. İnsanlık elinde umutla yürümeye devam ediyor.



    Keyifli okumalar.
  • 288 syf.
    ·24 günde
    Sevgili Dost,
    Bir kitap düşün okuduğunuzda, bitmeden tekrar okumayı istediğiniz bir kitap olsun.. iki defa okuduğum bir kitap bence tüm öğretmenlerin, anne babaların ve anne- baba adaylarının okuması gereken bir kitaptır. Kitabı okurken bazı durumda kendimi buldum. Baskıcı kuralcı bir ailede yetişmiş kendini kitaplarda, derslerdeki başarılarla oyalamış olduğumu hissettim. Kendimde beğenmedim eleştirdiğim yanlışların aslında çocukluk dönemimde bilmeden yapılan yanlış uygulamalar olduğunu öğrendim. Eminim ki sizlerde kitabı okuduğunuzda sizde kendinizce bir şeyler bulacaksınız. Kendinize bir checkup yapma imkanınız olacaktır. Okumanızı mutlaka tavsiye eder. İyi okumalar dilerim.
    Kitapla ilgili genel değerlendirmemi, kitap sonunda oluşturduğum bir yazıyla yapmak istiyorum.
    İnsanların en değerli varlığı çocuklarıdır. En büyük yatırımda insanlara çocuklarımıza yaptığımız yatırımlardır. Yatırımlar derken bazen yatırım ve onu düşünüyorum derken onu kontrol altında tutayım derken onlara en büyük zararı veren olabiliyoruz. Öyle ki “İnsanoğlunun en anlamsız çabası "bir başkasını kontrol altında tutma çabası" dır.” demiş yazar kitabında ne kadar güzel söylemiş değil mi?
    Baskı altında çocukluk dönemi geçirmiş yetişkinler kendi çocukluğundaki oluşan bastırılmış duygularını çocuklarına yansıtmaktadır. Bakın yetişkinlerin çocuklardan hissettikleri birçok rahatsızlığın kökeni kendi çocukluk yıllarında gizlidir. Buda yanlışın yanlışını doğuyor diyebiliriz.
    Çocuklarımızı kontrol altında almak için kullandığım en sık yöntem maalesef ki cezalandırma yöntemidir. Sizlerde korumak ve geliştirmek için onu düşündüğünüz için cezalandırma yöntemini tercih edenlerden misiniz?
    Birçok yetişkine çocuğun yanlış davranışlarını cezayla düzeltmeye çalışmak, başlangıçta işe yarayan bir yöntem gibi gelir. Fakat yıllar geçtikçe, bunun nelere mal olduğunu görmek can sıkıcıdır. Çocuklarının davranışlarını düzeltmek için cezayı bir araç olarak kullanan yetişkinler bir süre sonra baskının dozunu artırdıklarını ve şiddete başvurduklarını fark edemezler.
    Ceza değersizlik hissi üzerine kurgulanmış bir eğitim yöntemidir. Çocuk eğitiminde cezanın en büyük zararı, çocuğun karakterinin oluşmasını engellemesidir. Çocuk yapacağı bir işi kendi "iç motivasyonu" ve kendi duygularının kıpırtısı ile değil de, baskı, zorlama ve cezayla yapıyorsa, bu çocuğun "öğrenmeye dair bir karakteri" oluşmuş diyemeyiz. Örneğin; Ağlamalarına karşılık verilmemiş çocuk, bir süre sonra ağlamayı keser, “ duyarlılığını bastırır”, "sevk hislerini duymamayı öğrenir". Ama çocuk, anne babalara verilmiş büyük bir armağandır.
    Onu terbiye etmek için çatışmalar yaşamak yerine, sevk hislerini takip etmek huzurlu bir ebeveyn çocuk ilişkisinin mutlak şartıdır. Çocuklar sözle değil, ebeveynlerinin örnek davranışlarıyla kendini geliştirir.
    Çocuğu bozan dört negatif his vardır; değersizlik , yetersizlik, suçluluk ve ürküntüdür. Birçok ebeveyn çocuklarının en küçük hatalarını bile görmeyi ve çocuklarına bu hatalarını göstermeyi marifet sanar. Halbuki çocuğa hatası ne kadar çok gösterilirse çocuk o kadar arsız, yüzsüz ve utanmaz olur... Bu nedenle çocuk hangi hatayı yaparsa yapsın, anne baba kendi duygularını terbiye aracı olarak kullanmamalı, çocuğa değersizlik hissettirmemelidir.
    Cezasızlık, "Çocukları sevmek..Onlara iyi davranmak lazım... çicekler, kuşlar, böcekler varken kalp kırmaya ne gerek var" gibi duygusal bir söylem değildir...Çocuk eğitiminin baskı, zorlama, şiddet ve ceza içermeden güven içinde gerçeklesmesi çocuğun en kutsal hakkıdır... Bu, çocuğun bütün hayatını ilgilendiren bir tercihtir..
    Ve unutmamalıdır.. Ne kadar kamçılanırsa kamçılasın hiç bir at doğada özgürce koşan bir atı geçmeyi başaramayacaktır.