• Çocuklar, erkek ya da kız olsun fark etmez, toplumun bir üyesi olmaları nedeniyle erkekler üzerine yapılan menfi propagandadan etkilenirler.
    İlk bölümde kısaca değindiğimiz üzere 6284 sayılı yasanın 16/3 maddesi ile özel olarak görevlendirilen televizyon ve radyolar, kadınların ve çocukların durmaksızın devam eden bir
    şiddetin kurbanı olduğu algısını besliyor.
    Devletin, şiddetin mağdurunun kadınlar, failinin erkekler olduğuna dair ön yargısı, hukuki süreçlerin dışında çocukların babaları hakkındaki değerlendirmelerini de etkilemektedir. Aile Bakanlığının 183 ihbar hattı için yayınladığı propa-
    ganda filmindeki cümlelere dikkat ettiniz mi?
    Masanın altına korkuyla saklanmış bir kız çocuğunun obje olarak kullanıldığı bu tanıtım filmi, tam olarak şöyle son buluyor; “Alo 183; Aile, kadın, çocuk, yaşlı ve engelli destek hattı.
    Çözümü yalnız aramayın! 183’ü arayın.(11)
    Bu kamu spotu ile karşılaşan bir çocuk babasını ve annesini belleğinde nasıl konumlandırır? Üzerinde düşünmek gerekmez mi?
    Çocuklar toplumun bir parçasıdır ve tüm bireyler gibi propagandalardan etkilenirler. Bizzat kamu spotlarında bile şiddetin hedefinde annesi ve kendisi olduğunu gören çocuk için baba, kendisini koruması gereken bir varlık haline gelmiş olmuyor mu?
    Diğer tarafından kadına şiddet propagandasının tüm şiddetiyle devam ettiğini düşündüğümüzde, çocuğun gözünde annesi, korunması gereken bir varlık olarak yer etmez mi?
    Kitabın önceki bölümlerinde değindiğimiz üzere, aile içi şiddet sonucunda erkekler, kadınlara yakın sayılarda öldürülmekte. Anneler, çocuklarını babalardan tam 5,4 kat daha fazla öldürmekte. Cinayet dışında kalan aile içi çocuğa şiddet ra-
    kamlarında da kadınlar önde...
    Normal şartlarda çocukların babalarından çok annelerinden korkmaları gerekiyor ama kamuoyu algısı tam aksi durumda. Üstelik, Devlet destekli kamu spotları da bu algıyı destekliyor.
    Peki, düşünelim o zaman...
    Burada sizce de bir mantık hatası yok mu?
    Dileğimiz, çocukların şiddetten korunmasında farkındalığı artırmak için desteklenen kamu spotlarının başarılı olmamasıdır. Zira başarılı olmaları, çocukları en çok şiddet gördükleri annelerine yönlendirmiş olacak!
    İroni gibi görünüyor ama değil. Maalesef yalın gerçek bu!
    Son bir soru sorarak bu bölümü noktalayabiliriz artık.
    Devlet, 6284 destekli kamu spotları eliyle EYS için uygun zemin hazırladığının farkında mı acaba?
  • Yaramaz bir çocuk...Yaralarla dolu...

    Ferdinand! İmla kurallarını alt üst eden adam... Sorunlu bir çocukluk, sevgisiz büyümek, yoksulluk, yoksun kalmak, argo bir yaşam...
    " Herkes, her şey hor gòrüyordu beni. Romalı ahlakı, Çiçero , tüm imparatorluk ve hatta İlkçağ yazarları bile" (s.187)

    Aslında bir çocuk büyürken ne yaşıyorsa onu bütün ömrüne yayıyor. Ferdinand da öyle. Aile içinde babasının sevgisiz tutumu, onu sürekli hor görmesi ve asla başarılı olabileceğine inanmaması...
    " İnsanın soluklanacağı yerlerin hepsinin birbirinden korkunç olması ne acayip bir durum"(s.183)
    Durum bòyle olunca " her saniyen, son saniyen" kendi deyimiyle böyle yaşamaya karar veriyor. Tabi şanssızlıklar peşini bırakırsa...
    Kitabın başlarında bir doktor olarak, hasta bir çocuğa yardıma gidiyor ama birden kendinizi Ferdinand 'ın çocukluğunda buluyorsunuz. Başarısız geçen okul hayatı, işe alınmalarda yaşanan talihsizlikler, sürüyle illet. Dayısının yardımıyla gençliğinin deli dolu yıllarında bir okula gidiyor, sonuç hüsran. Ordan dönüşte yine dayısının yardımıyla bir mucit olan Courtial' le tanışıyor. Mucitlik işte, biraz da dalavere gerektiriyor. Türlü işlere kalkışıp her seferinde kalakalmaya devam ediyorlar, iyi tarafıysa en azından iki şanssız beraber çırpınıyorlar.

    Kitabı okurken aslın da çoğu kez her gördüğünü, düşündüğünü açık açık yazabilen bir yazar olması yönüyle Celine yı sevdim. Benim de büyüdüğüm yerde insanlar asla söylediklerine dikkat etmezlerdi. Küfürler hep havada uçuşurdu. Benim büyüdüğüm coğrafyada babaların, babalarının yanlarında çocuklarını sevmeleri ayıp kaçardı.
    Çocuklar sevgisiz büyürse, ömürleri boyunca bunun telafisini farklı yerlerde aramaya, kötü şeyler düşünmeye ve kötü şeyler yaşamaya mahkum olurlar. Şansızlık dediğimiz şey belki de insanın nasıl, ne zaman ve nerede dogduğuyla alakalıdır çogu kez. Yanı şans ve şansızlık birebir çocuklukla ilintilidir.
    Afrika ile Norveç'te doğan iki kişi gibi...
    Doğduğun yer, doymuyorsan hiç bir anlam ifade etmiyor...
    Aç, sevgisiz ve yoksun büyümüş bir çocuktu Ferdinand, yaptıklarını tasvip edemeyecek olsak bile yine de bir düşünmek gerekir ona küfretmeden önce... kitaplarındaki argoyu anlamak zor olmasa gerek...

    Ben Celine'nin kitaplarındaki sıkça kulandığı üç noktaları çocukluğuna bağladım.
    Çocuklar, gelecektir, onlara sahip çıkmalı, sevmeli, şefkati eksik etmemeli derim.
    Bir çocuk büyüyünce üç noktanın vehmine maruz kalmamalı...

    Belki de sevgisiz ve ilgisiz büyüyen bir çocuk bütün hayatı boyunca günahlarından muaftır.
    Sevgiyle...
  • (Damien ile ortak çalışmadır.)

    “Silah üretimine son hız devam etmeliyiz. Terörsel faaliyetler ve halkımızın baskısı gün geçtikçe artmakta. Halkın saf kesiminin desteğini kaybedersek, bu iktidar daha fazla ayakta kalamaz. Onlara istediklerini vermeliyiz.”
    “İyi hoş konuşuyorsunuz bakanım da, ülkenin bütçesi ortada. Silahların yapımına devam etmeliyiz diyorsunuz ama hangi parça ülkemizde üretiliyor ki? Hepsi ithal... biz sadece birleştiriyoruz, yapboz yapmakla bu iş ilerleyemez maalesef. Elbet bir gün bir yerden patlak verecek.
    “Halkın bunu bilmesine imkan tanımayalım. Hepsi yerli sanılmalı ki destek artsın. Bütçe konusuna da gelecek olursak... vergileri artırırız olur biter.”
    Bir toplantıyı daha böyle sonlandırmıştık. Gün geçtikçe ülke iyiye mi gidiyordu, yoksa kötüye mi? Bilmiyorum. Televizyonlara oynuyorduk, bu su götürmez bir gerçekti. Uyanıklar vardı elbet, gerçekleri kavrayabilen. Ama her yerde olduğu gibi doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, kısaca onları kim dinlerdi ki... çok değerli yazarlarımızdan biri der ki: “Bir tarafta nimet denizinde yüzen imtiyazlı sınıf, diğer tarafta külfet çukurunda çırpınan sahipsiz çoğunluk varsa; bir tarafta insanlar vatan için can verirken, diğer tarafta vatanın, bayrağın sadece edebiyatı yapılıyorsa, o ülkede iç huzurdan kesinlikle söz edilemez.”
    Mesai saatimi doldurup evime döndüm. Huzurlu vakitler geçiriyordum, ailemle. Ta ki telefonum çaldığı ve özel kalem müdürümün öldüğü haberini alana kadar.

    **
    “Bakanım, bakanım! Ne düşünüyorsunuz özel kalem müdürünüzün ölmesi konusunda?”
    “Sizce bir suikast mi?”
    “Geçen hafta yapılan sağlık kontrollerinden vücudunun tertemiz çıktığı öğrenildi, sizce bu devlete düşman insanların düzenlediği bir suikast mi?”
    “Bu ölümün sizin için tehdit oluşturduğu doğru mu?”
    “Arkadaşlar, lütfen. Şu an durum hakkında net bir bilgiye sahip değilim. Ama suikast olmadığı açık ve net. Hiçbir güç, bu yüce ve asil devletin bir neferine zarar vermeye cesaret dahi edemez. Ki cesaret ederse de, biz icabına bakarız. Ecelin ne zaman geleceği belli olmaz, hepimizin bildiği gibi. Halkımız endişelenmesin, her şey kontrolümüz altında.”
    “Peki, son haftalarda sürekli ölen üst düzey devlet memurları hakkında ne söyleyeceksiniz? Onlarında mı eceli gelmişti?”
    “Müsaadenizle içeri girmem lazım, yolu açın lütfen.”
    Ve böylece yine medyaya oynamışlardı. Cumhurbaşkanı’nın emri ile ülkenin en zeki profesörleri ve dedektifleri toplanmıştı, ard arda olan ölümleri sonuçlandırmak adına.

    **

    "Basına daha fazla sızmadan bu sorunu derhal çözmemiz gerek."
    "Bence de. Eğer halk bu olayla daha fazla yüzgöz olursa üst makamlar bizi rahat bırakmaz."
    Sinek vızıltısı gibi uğultular. Her kafadan ayrı bir ses.
    "Arkadaşlar bir sakin olun. Daha sorun ne onu bile tam olarak bilmiyoruz. Nancy, en başından itibaren her şeyi özet geç." dedi Edwin.
    Nancy sandalyesinde doğruldu, önündeki birkaç belgeyi karıştırdı ve boğazını temizleyerek ayağa kalkıp konuşmaya başladı:
    "Ne ile karşı karşıya karşı olduğumuz hakkında en ufak bir fikrimiz dahi yok. FBI ve diğer polis kuvvetleri arkamızda. Bizden olayı açığa çıkarmamızı ve bunların arkasında her kim varsa ona dair ipucu elde etmemizi istiyorlar. O yüzden burada toplandık.
    Bendeniz Nancy Milagros, Edwin Lee’nin 1.5 yıldır asistanıyım. Onunla birçok vakayı aydınlattık. Bu seferki diğerlerinden farklı; çünkü neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmiyoruz. Yani karşımızda psikopat bir katil mi var yoksa bambaşka biri mi, bilmiyoruz. Onun kim olduğunu öğrenmek için buradayız.
    Burada bulunan herkes alanında uzman kişiler. Ben ise, Edwin Lee'nin asistanı olmakla beraber, daha çok bürokratik işleri halledeceğim.
    Hepinizin dosyanıza da tek tek göz attım, demek ki devlet sorunu büyük görüyor da, bu kadar özel kişileri bir araya toplamış. Yani, beyler, sorun ciddi.
    Şimdi gelelim soruna. Kısaca özet geçeceğim.
    Toplu bir ölüm söz konusu. Ve bu ölenlerin hepsi de, aynı sebeplerden öldü; bu yüzden de hepsini öldüren katilin -ya da katillerin- aynı olduğunu varsayıyoruz.
    Aynı sebepten ilk birkaç ölüm dikkat çekmedi, ama ölümler arttıkça devlet bunun farkına varmaya başladı ve bizi tek bir çatı altında buluşturdu.
    Ölümler belirli bir bölgenin içinde meydana geliyor, yani kısa çaplı diyebiliriz. Bu yüzden aynı sebepten ölen ilk kişiyi bulmak zor olmadı. Ha, bu insanları öldüren şeyi bulmamıza da ramak kaldı. Cesetleri adli tabibe gönderdik, gün içinde sonuçlar elimize ulaşır.
    Ve işte ilk vaka:
    Petra Cotes, 37 yaşında, aslen Hollandalı. Ve Dışişleri Bakanı Stef Jons’un Özel Kalem Müdürü. Evli, 2 çocuğu var.
    Bakanın, diğer çalışanların ve ailesinin ifadesi alındı.
    Petra Cotes bundan 2 hafta önce öldü. Vücuduna zehir mi enjekte edildi, bu zehir etkisini ne kadar süre içinde gösterir, bilmiyoruz. Ama laboratuvar tahlilleri gelince öğreneceğiz. Bu akşam da bir toplantı olacak. O zamana sonuçlar çıkar.
    Ailesinin ve diğerlerinin ifadesine göre, öldüğü günden önceki birkaç gün hiçbir şeyi yokmuş. Ölüm saatinden birkaç saat önce kötüleşmeye başlamış, ve hastaneye kaldırılmış. Ama ne yazık ki ameliyat esnasında ölmüş. Doktorlar daha erken hastaneye getirilseydi, belki şansı olabileceğini; ya da belki de adamın sinsice yayılan bir kanser hücresine sahip olabileceğini söyledi.
    Tek vaka bu olsaydı, kanser hücresi olduğunu düşünebilirdik ama bu duruma benzer birkaç kişi daha var ve ölenlerin hepsi de üst düzey devlet memuru. Kasıtlı yapılan bir şey mi yoksa tamamen tesadüf mü, bilmiyoruz, ama şunu biliyoruz ki; eğer bir şeyler yapmazsak büyük bir katliam gerçekleşebilir. Olay bu.
    Elimizde olan verilere göre kendimce bir değerlendirme de yapmak istiyorum. Karşımızda muhtemelen psikopat bir katil var ve her kimse kurbanların vücutlarına bir zehir enjekte ederek öldürüyor. Ayrıca kurbanlarını da, üst makamlardan seçiyor. Bu noktada bir mesaj veriyor olabilir. Belki de romanlarda okuduğumuz türden bir polisiye romanının içindeyiz. Bir tür kovalamaca. Laboratuvar sonuçları gelsin, kesin sonuçlar elde ederiz. Ve akşamki toplantıda da, bundan sonraki süreçte ne yapacağımızı konuşuruz."
    Nancy konuşmasını bitirdikten sonra sandalyesine oturdu ve bir süre kimse konuşmadı. Bir süre sonra ekip başkanı Doktor Edwin konuşmaya başladı:
    "Ben de Nancy gibi düşünüyorum. Şimdilik yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Ancak laboratuvar sonuçları çıktıktan sonra bir şeyler yapabiliriz. Nancy adli tabibe ilet, elini çabuk tutsun, çünkü mesele acil.
    Her neyse. Kafanızı toplamaya bakın. Zihninizi içi boş düşüncelerden arındırın ve sadece olaya odaklanın. Dağılabiliriz. Nancy sen benimle burada kalıyorsun."
    Diğer profesörler ve dedektifler Doktor Edwin'e selam verip odadan çıktı, ve Nancy Doktor Edwin'in karşısına oturdu.
    "Kimsenin olayın ciddiyetini kavradığını düşünmüyorum. Görünen o ki, herkes zanlı yakalansa da, evimize gitsek derdinde. Ama bilmiyorlar ki, olay ciddi. Belki birimizin yemeğine çoktan bir şey enjekte edildi ve belki sabaha biz de sağ çıkmayacağız. Ama olayın ardında ne var, onu öğrenmek için elimden geleni yapacağım. Senden istediğim, akşamki toplantıya elle tutulur bir şeyler getirmen ve olaya kafa yorman. 1.5 yıldır birlikte çalışıyoruz, ve karmaşık görünen olaylara mantıklı bir açıklama getirebiliyorsun. Bu vakada da aynı şeyi yapmanı istiyorum. Anlaşıldı mı?"
    "Anladım. O zaman akşam görüşürüz." Dedi ve odadan çıktı.

    **

    Doktor Edwin paltosunu askılığa astı, güzel bir duş aldıktan sonra New York'un boğucu binalarına bakan pencerenin önündeki koltuğa oturdu ve başını sıvazlayarak düşünmeye başladı.
    Neyle karşı karşıyalardı? Psikopat bir katil mi yoksa akıl hastanesinden kaçmış şizofrenik bir deli mi? 1. ihtimali düşünmek istiyordu, çünkü eğer karşılarındaki bir deli ise, ölmediği sürece durdurulamazdı. Ama eğer sadist bir katil ise... ya da sadece geçmişte yaşadığı bir travma yüzünden insanları öldürüyorsa? Neden sadece devlet memurlarını öldürüyor peki? Sadece bir tesadüf mü? Sanmıyordu. Belki de, zanlı küçükken devlet memurları evlerine hacize gelmişlerdi ya da babası suçsuz olduğu halde hapse atmışlardı... ve bu yüzden devletle bağlantısı olan herkesi acı çekerek öldürmeye karar vermişti. İntikam.
    Edwin'in tek bildiği bir şey varsa, o da katilin gayet soğukkanlı ve zeki oluşuydu. Katil insanların psikolojileriyle ilgili birçok şey okumuştu, ve genelde bütün seri katiller, zeki ve soğuk kanlı olmakla beraber, polisle alay da ederdi. Belki de öldürdüğü insanlar üzerinden mesaj vermek istiyordu... Devlet başkanlarına, bir insan uzağındayım der gibi... Ölenler daha çok bakanların ve dernek başkanlarının yardımcılarıydı, ve bu noktada, "Sana gitgide yaklaşıyorum" mesajı veriyor olabilirdi.
    Pekâlâ. Amacı neydi? Edwin tüm bunların sebebinin sadistçe bir zevk olduğunu sanmıyordu. Ellerinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen böyle düşünüyordu, çünkü yaşı genç olmasına rağmen pek çok şey yaşamıştı, bu yüzden hisleri gelişmişti.
    Diğer asalak proflardan iş çıkar mıydı acaba? Edwin'e köstek olmaktan başka yapacak bir şeyleri yoktu, ama onlarla çalışmak zorundaydı. Aşağılık budalalar. Okumuş eşekler. Tek bir ideolojiye saplanıp kalmışlardı. At gözlüklerini çıkaramıyorlardı. Bu ölen insanlar onların zerre umrunda değildi, tek dertleri bir an önce eve dönmeleriydi. Halka iyi rolü oynayan fakat aslında bir çöp kadar bile değerli olmayan tipler... Üç beş kuruş para için vatanını satacak kadar aşağılık olan tipler...
    Bir tek Nancy vardı. Beraber birçok vakayı aydınlatmışlardı.
    Ciddi bir tip değildi asla. Giyim kuşamına pek dikkat etmeyen, yıkık dökük bir pansiyonda tek başına geçinen biriydi. Ayaklarının üstünde duruyordu yani... Güçlü kadın profili.
    Annesi ile babasını genç yaşta kaybetmiş, sonra boş zamanlarında çalışarak biriktirdiği parayla okumuş, ve Edwin'in asistanı oluvermişti işte.
    Edwin'in aklı karışık olduğu zamanlar, ne düşüneceğini ne yapacağını bilemediği zamanlarda yardım ederdi Nancy. Gerçekçi biriydi. Kendini beş para etmez erkeklere yedirmezdi.
    Zekiydi de. Edwin çok iyi hatırlıyordu, çözümlemesi çok karışık bir vakayı, mantıklı ve kabul edilebilir bir hâle getirebilmişti. Her doktora Nancy gibi bir asistan lazımdı yani.

    Tek yapmaları gereken ipucu toplamak ve bunları FBI ile paylaşmak, ve gerisini FBI'a bırakmaktı.
    Katil nasıl biriydi acaba? Muhtemelen ilk bakışta katil izlenimi uyandırmayan biriydi. Sıradan biri. Ama iç dünyasında bambaşka biri.
    Off. Şu anda bunları düşünecek hâlde değildi. Akşamki toplantıdan elle tutulur bir şeyler elde ettikten sonra, yatakta tavana bakarak düşünürdü. Aklını en iyi böyle çalıştırırdı: Loş ve sessiz bir ortamda tavana bakarak.
    Şu anda sadece kendini rock müziğin inişli çıkışlı ritimlerine vermek istiyordu. Kulaklığını taktı ve "Rock Müzik" adlı oynatma listesini açtı.
    Gelecek umut vericiydi, tek yapması gereken akışına bırakmaktı. Gelecek onu yönlendirirdi. Gelecek, hakkında endişenilmesini sevmezdi. Her doktorda bulunması gereken özelliklerden bir diğeri ise, Scarlet O'Hara gibi olabilmekti..

    **

    Doktor Edwin ve asistanı Nancy toplantı salonuna geldiğinde, tüm proflar ve dedektifler yerleşmiş, onları bekliyordu. Doktor Edwin gözlüklerini düzeltti, boğazını temizledi ve konuşmaya başladı:
    “Neler bulabildiğimize bir bakalım, seni dinliyoruz Nancy.”
    Nancy ayağa kalktı, bol kazağının kollarını avucunun içine daha fazla çekip, elindeki kağıtlara göz atarak buldukları ipuçlarını anlatmaya başladı:
    “Adli tıp raporuna göre; öldürülen adamımızın kanında herhangi bir zehre rastlanmadı. Geçen hafta yapılan sağlık kontrollerinde de vücudu temiz çıkmış. Ama adamımızın beynini besleyen arterlerinde tıkanıklık olduğuna ve bunun da öncelikle felcine ardında ölümüne sebep olduğu ortaya çıktı. Neden daha önce farkedilmedi veya neden yapılan sağlık kontrollerinde ortaya çıkmadı, bilmiyoruz. Bu da kötü cool katilimizin maarifeti.”
    Doktor Edwin’in dikkatini çekmişti ‘kötü cool’ tanımı. Nedenini Nancy’ye sorma ihtiyacı hissetti. Nancy:
    “Kamera kayıtlarından.” Doktor Edwin şaşırmıştı. Çünkü kendisi bizzat kontrol etmişti kamera kayıtlarını ve herhangi bir ipucuna rastlamamıştı. Bakanlar toplantısının yapıldığı binadaki kamera kayıtlarına, evindeki kamera kayıtlarına, şahsi bürosundaki kamera kayıtlarına; her yerdeki... kısaca her yerdeki kamera kayıtlarını dikkatlice izlemişti.
    “Nasıl yani? Ben izledim, tüm kamera kayıtlarını. Baştan sona, defalarca kez hem de.” diye sordu doktor Edwin. Nancy bilgisayarın başına geçerek, birkaç tuşa dokundu ve perdeye görüntüleri yansıttı. Kırmızı halka içine alınmış; uzun boylu, siyah takım elbise içinde, kameraya uzak mesafede olduğu için yüzü seçilemeyen bir adam vardı. Kulağında yine siyah renkte bir kulaklık vardı ve öylesine dik duruyordu ki, dünyaları ben yarattım pozu veriyordu. Nancy bir kez daha tuşa dokundu, bu sefer özel kalem müdürünün arabasının yanında duruyordu aynı adam, sanki koruma gibi. Ama yine kameraya uzak mesafede olduğu için yüzü seçilemiyordu. Bir sonraki fotoğrafta, yine diğer fotoğraflarda olduğu gibi kameraya uzak ama müdüre yakındı. Nancy:
    “Peki şimdi farkedebildin mi?” Edwin mağrur bir edayla:
    “Elbette farkettim, ama bu onun kötü cool adamımız olduğunu kanıtlamaz. Buna nasıl bir açıklama getireceksin?”
    “Çünkü, 4 yıldır müdür aynı koruma ve yardımcılarla birlikte çalışıyor. Bu adam, sağlık kontrollerinden sonra müdürün etrafında çok fazla görünmeye başladı. Ve aynı hafta içinde, müdürün çocuklarını okuldan alan korumayla birlikte bu adamda gitmeye başladı, bunu da kamera kayıtlarından görebiliriz. Ve bu adam müdür öldüğünden beri ortalarda görünmüyor. Sence bu normal mi? 4 yıldır aynı olan düzen neden 1 hafta içinde bozulsun ki?”
    Doktor Edwin hala ikna olamamıştı. Ama bir yandan da aklına yatıyordu çünkü Nancy’nin teorileri her zaman tutardı. Görünen o ki, Kızıl Bilekliği takma vakti gelmişti.
  • Şükrü Erbaş tarafından yazılan "Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz" adlı şiir ve ardından yaşananlar...


    Öncelikle o şiir

    köylüleri niçin öldürmeliyiz ?
    çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
    değişen bir dünyaya karşı
    kerpiç duvarlar gibi katı
    çakır dikenleri gibi susuz
    kayıtsızca direnerek yaşarlar.
    aptal, kaba ve kurnazdırlar.
    inanarak ve kolayca yalan söylerler.
    paraları olsa da
    yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
    herşeyi hafife alır ve herkese söverler.
    yağmuru, rüzgarı ve güneşi
    birgün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
    düşünemezler...
    ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
    topraklarını
    büyütmeye çalışırlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar karılarını döverler
    seslerinin tonu yumuşak değildir
    dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
    gazete okumaz ve haksızlığa
    ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
    karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
    adım başı pınar olsa da köylerinde
    temiz giyinmez ve her zaman
    bir karış sakalla gezerler.
    çocuklarını iyi yetiştirmezler
    evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
    birgün olsun dişlerini fırçalamaz
    ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
    kendilerinden olanlarla alay edip
    tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
    devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
    devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
    yiğittirler askerde subay dövecek kadar
    ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
    ezim ezim ezilirler.
    enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
    onbir ay gökyüzünden bereket beklerler,
    dindardırlar ahret korkusu içinde
    ama bir kadının topuklarından
    memelerini görecek kadar bıçkındırlar
    harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
    şehre giderler!...

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
    birbirlerinin evlerine ancak
    ölümlerde ve düğünlerde giderler.
    şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
    gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
    ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
    binlerce yılın kabuğu altında
    yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
    aldanmak korkusu içinde
    sürekli birbirlerini aldatırlar.
    bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
    karılarından en az on adım önde yürürler
    ve bir erkeklik işareti olarak
    onları herkesin ortasında azarlarlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar
    ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
    herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
    kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
    yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
    bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
    ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
    gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
    zengin akrabalarından sözederler.
    kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
    ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre
    yollara tükürürler...
    ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
    şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar ilk akışamdan uyurlar.
    yarı gecelerde yıldızlara bakarak
    başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
    gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
    ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.
    hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
    -bu, verimi yüksek bir tohum bile olsa-
    sonuçlarını görmeden inanmazlar.
    dünyanın gelişimine katkıları yoktur.
    mülk düşkünüdürler amansız derecede
    bir ülkenin geleceği
    küçücük topraklarının ipoteği altındadır
    ve bir kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden,
    zamanın derin ırmakları önünde...

    köylüleri söyleyin nasıl
    nasıl kurtaralim?

    ...Şiirin ardından yaşananlar...

    şiirin bir bölümü 27 şubat 1994 tarihli milliyet gazetesinde, melih aşık'ın açık pencere isimli köşesinde yayımlanıyor. gazeteyi takip eden dönemin cumhurbaşkanı süleyman demirel, melih aşık'a bir faks gönderiyor. yine melih aşık tarafından 3 mart 1994 tarihinde açık pencere isimli köşesinde "demirel'in şiir eleştirisi" başlığıyla yayımlanan faks şöyle:

    "köşenizde yayımlanan ve köylülüğü konu alan şükrü erbaş'a ait şiiri okudum. köylülüğü ağır şartlar çerçevesinde sunan söz konusu şiirin çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu görülüyor. şiirin, köylüleri eleştirir görünürken aslında ironik bir üslupla, bizzat şartlar içerisinde değerlendiremediği köylülüğü, ona tepeden bakarak uygarlık yolunda yük gibi gören yanlış anlayışı eleştirdiği kanaatindeyim. bununla birlikte, gerektirdiği gibi derin bir anlayışla okunmayıp, sadece düz anlamı itibariyle dikkate alındığında köylümüzü zem eden bir metin olarak yorumlanabilecek ve birtakım yanlış anlayışlara yol açabilecek niteliktedir."


    şükrü erbaş, bu eleştiri üzerine melih aşık'a şiirde ne anlatmak istediğini açıklayan bir not gönderiyor

    "[bu şiir] benim başımın belası bir şiir. tarihsel ya da sosyolojik açıdan dünya kadar söz söylenebilir. şiirde söylediklerimin dışında -şiirin açıklaması olarak değil elbette- çok kısa şunları söyleyebilirim: ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke; mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı haline geldi. gerisinde bu bakışın yattığı bir tepki şiirdir "köylüleri niçin öldürmeliyiz?". kendim için onlar için insan onuruna yakışır bir yaşama biçimini tersinden söyleyen bir dili, kurgusu vardır. sevmediğimiz değil sevdiğimiz insanlar bize dert olur değil mi?yargılanan aslında feodalizm, gelenekler.

    Şiirim hakkında suç duyurusunda bulunuldu; ama sonuç çıkmadı. imzasız küfür mektupları aldım. söyleşilerde üzerime yürüyenler oldu. bir yerlere heykelimi dikmek isteyenler çıktı. bir saat şiirin derdini anlattıktan sonra, "gerçekten köylüleri öldürmek istiyor musunuz?" diyen zeki(!) gazeteciler çıktı.

    sanırım dünyada ilk kez bir cumhurbaşkanı bir şiire uzun uzun yanıt verdi. ne yazık ki gerisinde köylü-kentli ayrımına yol açar kaygısı ya da paranoyası vardı. keşke şiirin içinden bir ilgi olsaydı. sayın demirel, o yanıttan kısa bir süre sonra bir protokol karşılaşmasında köylülere dokunmamamı, sanatımı başka alanlarda icra etmemi de öğütledi! şiirin başarısını görüyor musun?!.."

    KAYNAK:
    https://seyler.eksisozluk.com/...-nicin-oldurmeliyiz?
  • köylüleri niçin öldürmeliyiz ?
    çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
    değişen bir dünyaya karşı
    kerpiç duvarlar gibi katı
    çakır dikenleri gibi susuz
    kayıtsızca direnerek yaşarlar.
    aptal, kaba ve kurnazdırlar.
    inanarak ve kolayca yalan söylerler.
    paraları olsa da
    yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
    herşeyi hafife alır ve herkese söverler.
    yağmuru, rüzgarı ve güneşi
    birgün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
    düşünemezler...
    ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
    topraklarını
    büyütmeye çalışırlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar karılarını döverler
    seslerinin tonu yumuşak değildir
    dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
    gazete okumaz ve haksızlığa
    ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
    karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
    adım başı pınar olsa da köylerinde
    temiz giyinmez ve her zaman
    bir karış sakalla gezerler.
    çocuklarını iyi yetiştirmezler
    evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
    birgün olsun dişlerini fırçalamaz
    ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
    kendilerinden olanlarla alay edip
    tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
    devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
    devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
    yiğittirler askerde subay dövecek kadar
    ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
    ezim ezim ezilirler.
    enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
    onbir ay gökyüzünden bereket beklerler,
    dindardırlar ahret korkusu içinde
    ama bir kadının topuklarından
    memelerini görecek kadar bıçkındırlar
    harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
    şehre giderler!...

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
    birbirlerinin evlerine ancak
    ölümlerde ve düğünlerde giderler.
    şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
    gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
    ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
    binlerce yılın kabuğu altında
    yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
    aldanmak korkusu içinde
    sürekli birbirlerini aldatırlar.
    bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
    karılarından en az on adım önde yürürler
    ve bir erkeklik işareti olarak
    onları herkesin ortasında azarlarlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar
    ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
    herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
    kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
    yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
    bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
    ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
    gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
    zengin akrabalarından sözederler.
    kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
    ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre
    yollara tükürürler...
    ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
    şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar ilk akışamdan uyurlar.
    yarı gecelerde yıldızlara bakarak
    başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
    gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
    ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.