• 150 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Amaç uğruna her şey mübah mıdır? Amacın ulviliği yapılan ahlaksızlığı örtmekte yeterli midir?
    Ahlak ile siyaset yanyana gelebilir mi?
    Ahlak ile yakalanamayan siyasi başarı, ahlaksızlık ile yakalanabilir mi?
    Peki, amaç için her şeyi mübah görenlerin asıl amacı, kendi hükümranlıklarını korumak mı yoksa halkın refahını düşünmek mi? Makyavel düşünce sistemi ve kafamda deli sorular…


    Niccolo Machiavelli, dönemin yöneticisine ithaf olarak Prens'i yazıyor. Bir nevi nasihat ve siyasi rehber kitabı. Prens,  nasıl olmalı, kaç tür prenslik var, prensliğin yapıları, hangi prenslik daha uzun ömürlü olur gibi yönetime dair bir çok konuda görüşünü paylaşıyor. Prens denildiği için aklınıza Kralın oğlu olan prensler gelmesin. Sanırım Machiavelli, Prens'i iktidarda olan herkes için genel bir tabir olarak kullanıyor. Yani ona göre Padişah da prens, Kral da prens, Papa da prens, Feodel liderler de prens…


    Machiavelli, bu kitabı ile bizim alışageldiğimiz bazı tanımların dışına çıkıyor. Etik, ahlak, erdem gibi kavramların her birine bizim alıştığımızın dışında anlamlar yüklüyor.

    “  Devletin yararına olacaksa prens acımasızlığa ve dürüst olmayan yollara başvurabilir. Ama erdem gibi, erdemsiz davranışlar da, kendi içinde bir amaç değil, amaca götüren birer araçtır. Prensin her eylemi, taşıdığı ahlaki değer açısından değil, devlet üzerindeki etkisi ışında değerlendirmelidir.”

    Yani söz konusu devletin bekası ise yalancı olabilirsin, hile yapabilirsin, acımasız olabilirsin. Ahlak dışı olarak yaptığın şeyler de birer erdemdir, çünkü onlar seni amaca götüren birer araçtır. Amaç ne idi? Devletin bekası, halkın refahı?  Buradaki alt metnin ne olduğuna sizler karar verin.


    Yine akıllı bir prensin erdemli gibi davranmasının uygun olacağını da söylüyor. Bu sayede halkın nefretini kazanmayacaktır. Machiavelli, yöneticinin halkın nefretinden kaçınmasını defaatle ikaz etmiş.
    Her üç beş sayfada bir “Aman ha halkın nefretini kazanmayasın.” ikazları bir yerden sonra kulağımızda çınlamaya başlıyor. Buradan anlaşılıyor ki Machiavelli halkın nefretinden korkuyordu, rüzgarın esiş yönüne göre yön değiştirdiklerini düşünüyor ve buldukları yeni bir güç karşısında elbette nefret ettikleri yönetimi alaşağı etmek isteyeceklerini biliyordu.


    “İnsanlar hakkında genelde denebilir ki, nankör, değişken, sinsi, tehlike karşısında korkak ve para canlısıdırlar; onlara iyi olduğun sürece seninledirler; daha önce de dediğim gibi, tehlike uzakta durdukça kanlarını, mallarını, canlarını, çocuklarını sana sunarlar, ama o aynı tehlike bir kez boy göstersin senden yüz çevirirler.''


    Tüm bunları bildiği için bu konunun üzerinde fazlaca durmuş. Halkın nefreti kazanılmayacak, aynı şekilde sevgisine de ihtiyaç duyulmayacaktı. Bu ikisi de prens için tehlikeli şeyler. Doğru olan ise korku… Halk prensten korkmalı. Nefret ederlerse alaşağı etmek de isteyebilirler,  severlerse iyi, fakat sevgi üzerine iktidar kurulamayacağını, insanların iki yüzlü ve değişken olduğunu bildiği için, şartların ve talihin değiştiği bir dönemde sevginin pek tabii nefrete dönüşebileceğini düşünüyor ve iktidarın böyle gelip geçici bir zemin üzerinde ömrünün de kısa olacağını söylüyor. Dolayısıyla halk üzerinde oluşturulan korkunun, onları kontrol altında tutmanın en etkili yolu olduğunu söylüyor. Çünkü ipler Prens'in elindedir ve halkın vicdanına bırakmamıştır kendini.


    “İnsanlar kendi iradeleriyle sevdikleri ve prensin iradesiyle korktukları için, bilge bir prens, başkalarının olanı değil, kendinin olanı temel almalıdır; yalnızca, belirtildiği gibi, nefretten uzak durmaya gayret göstermelidir.”


    Yani anlaşılacağı üzere akıllı bir Prens işini şansa bırakmamalı, aklıyla ve gücüyle iktidarının selameti için uğraşmalı ve bunun için de ne yapması gerekiyorsa çekinmeden yapmalı. Yeter ki yaptığı eylem, iktidarını tehlikeye sokacak bir şey olmasın. Etikmiş, değilmiş ya da insancılmış, değilmiş bunların hiçbir önemi yok. Ne de olsa gaye amaca ulaşmak. Amaç ne idi? Halkın ve devletin ref..  ( kalbim sıkıştı, devamını getiremiyorum.)


    Anlaşılacağı üzere kitap, sahtekarlığın, iki yüzlülüğün, hilekarlığın el kitabı. Ama kafamı kurcalayan bazı şeyler de var.  Jean Jaques Rousseau Toplum Sözleşmesi’nde Prens’i “cumhuriyetçilerin kitabı”, Machiavelli’yi ise “dürüst bir insan, iyi bir yurttaş” olarak nitelendiriyor, onun “krallara öğüt verir gibi görünüp halklara büyük öğütler” verdiğini belirtiyordu. Ön söz de denk geldiğim bu bilgi kitabı ve Machiavelli'yi daha ince sorgulamam için bir neden oldu bana ama yine de net bir kanıya ulaşamadım. Çünkü kitap zalim bir yöneticinin elinde şeytani güçlere dönüşebilecek potansiyele sahip.  Yine de dönemin İtalyasını göz önünde bulundurunca, ortaçağdan henüz çıkmış milyon tane şehir devletinin mantar gibi bittiği bir coğrafya. Bu da beraberinde kaos ve felaketleri getiren bir durum. Çünkü horozu çok olan köyün sabahı geç olurmuş. Sürekli bir kargaşa, değişen iktidarlar, sırtlara yenilen hançerler… Machiavelli'de böyle bir coğrafyada en azından istikrarlı ve güçlü bir devlet olsun diye Medici ailesine bu nasihatnameyi yazmış olabilir. Ya da tam tersi, onlara yaranmak için de yazmış olabilir. Yani demem o ki,  eğer bu kitap halis niyetlerle yazılmış ve yöneticilerin ipliğini pazara çıkarmak için, Machiavelli’nin, Medicilere yaptığı bir troll ise ben de kabulü vardır. Ha yok altında herhangi başka bir anlam barındırmadan, doğrudan anlaşılan niyet ile yazılmışsa Şeytanın Kitabı benzetmesini sonuna kadar hak ediyor.


    Son olarak kitap gayet anlaşılır ve sade. Politik ve felsefik bir temaya sahip olmasına rağmen herkes tarafından kolayca anlaşılacak bir üslup ile yazılmış. Yalnız bir çok tarihi örnek ve gönderme var. Bu örneklerin geçtiği olayları bilmediğim için sıkıldım ve kitaptan kopmama sebep oldu. Bunun haricinde kendini okutturan bir kitap. Merak edip okumak isteyen olursa Makyavel olmayacağınıza güveniyorsanız okuyun derim. :)


    Keyifli okumalar.
  • Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
    Değişen bir dünyaya karşı
    Kerpiç duvarlar gibi katı
    Çakır dikenleri gibi susuz
    Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
    Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
    İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
    Paraları olsa da
    Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
    Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
    Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
    Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
    Düşünemezler...
    Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
    Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar karılarını döverler
    Seslerinin tonu yumuşak değildir
    Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
    Gazete okumaz ve haksızlığa
    Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
    Adım başı pınar olsa da köylerinde
    Temiz giyinmez ve her zaman
    Bir karış sakalla gezerler.
    Çocuklarını iyi yetiştiremezler
    Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.
    Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
    Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
    Birbirlerinin evlerine ancak
    Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
    Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
    Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
    Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
    Binlerce yılın kalın kabuğu altında
    Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
    Aldanmak korkusu içinde
    Sürekli birbirlerini aldatırlar.
    Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
    Karılarından en az on adım önde yürürler
    Ve bir erkeklik işareti olarak
    Onları herkesin ortasında döverler.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
    Kendilerinden olanlarla alay edip
    Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
    Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.
    Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
    Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
    Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
    Ezim ezim ezilirler.
    Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
    Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
    Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.
    Dindardırlar ahret korkusu içinde
    Ama bir kadının topuklarından
    Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
    Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
    Şehre giderler!

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
    Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
    Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
    Kızlarının talihsizliğini
    ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
    Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
    Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
    Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
    Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
    Zengin bir akrabalarından söz ederler.
    Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
    Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
    Yollara tükürürler..
    Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
    Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
    Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
    Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
    Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
    Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
    Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
    -Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
    Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
    Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
    Mülk düşkünüdürler amansız derecede
    Bir ülkenin geleceği
    Küçücük topraklarını ipoteği altındadır.
    Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
    Zamanın derin ırmakları önünde...

    KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
    NASIL KURTARALIM?
  • 256 syf.
    ·66 günde·Puan vermedi
    Sırça Fanus Sylvia PLATH
    Sevgili Plath’ın ilk romanıdır . İlk başlarda bana hitap etmeyen liseli aşk romanlarına benzediğini zannederek pişmanlık duyacağım bir eser olduğunu düşünmüştüm. Önyargılarımın bir kez daha kurbanı olmuştum. Bir kadının ağır depresyon geçirmesine ve bu sancılarını kaleme alışını hafife almış olacaktım.Plath,eserindeki kahramana esther GREENWOOD diye adlandırıyor.Yaşadıklarının aynadaki yansımasını görüyoruz.Depresyon kelimesini günlük yaşamda ufak bir sarsıntıda ya da içe kapanıklık halinde kullanabiliyoruz. Peki esther ın yaşadığı ne oluyor diye düşünüyorum . Bizler üç günlük bunalımlarda kendimizi yetersiz çaresiz kimsesiz hissederken bir insanın ölümün her yolunu düşünmesi ne büyük bir acıdır. Başımızın üzerinde küresel camdan bir akvaryum düşünelim .İçi su dolu olsa ve siz bir balık olsanız hiçbir sıkıntı yoktu peki balık olsanız su olmasa ya da insan olsak ve bu akvaryumu başımızda taşısak ne hissederdik. Yün atkıya nefesimizi verip sarıldığımız zaman ikinci gün ağız tarafımıza gelen o ekşi koku işte tam o ekşi nefes kokunuzla bir ömür geçirmek ister miydiniz acaba ? Sevgili esther ı bu kadar zorlayan ve yıpratan toplum gerçeğini de gözden çıkarmıyor onu tetikleyen her şeyı dikkate alıyorum.kadınlara uygulanan fiziki ve duygusal baskının sebebini sorguluyor feminist yazarımız .Halen daha öyle değil mi? Ki o yıllarda feministliği düşünmek ve bunu savunmak yozlaşmış bir toplumda zordu . Hiç bir şey yapıp düzeni değiştirmesede bu düzene ayak uyduramayıp ölümü seçsede bir meydan okuma olarak görüyorum.Günümüzde halen Kadınların biyolojik saatleri üzerinde tartışılıyor.Çocuk yapıp yapamayacağı bir kadının çalışıp çalışmayacağı gibi üzerine vazife olmayan pek çok konu tartışılıyor .Halen daha doğuda ve güneydoğuda bekaretlerini kaybeden kızlar intihar ediyor ve bu baskı kadınlar üzerinde bir Su kabağı gibi Asılıyor.Ve galiba yazarımız bu olaydan çok sıkılmış. Bu düşünceler onu bir çıkmaza gün geçtikçe çekmiştir. Esther Depresyondayken dalgaların arasından Sıyrılıp çıkmasını biliyor.Ve bir zaman sonra İçindeki o dalgalara tekrar kapılma hissi Onu o bataklığa tekrardan Çekmeye başlıyor. Ve çaresizce teslim oluyor.
    Dipnot
    Plath Yaşamını Biraz araştırdığımızda karşımıza çıkan fırında kendini öldüren şair olarak geçmesi Depresyonun yaşayarak yazdığını fark ettiriyor yazarımız iki çocuğunu odayı bırakıp kendisini zehirliyor. Belki Dünya’da çocuklarını tercih yapmak için bırakıyordu. Çocuklarının da bu hayattan zevk almadığını onların da intihar ettiğini Ve anneleriyle aynı kaderi paylaştıklarını görüyoruz. Bu yaşamda kaybetmeninde bir nimet olduğunu düşünmemiz dileğiyle. Ruh sağlığınız iyiyse bu kitabı okuyup bir kadının ruhsal acılarına tanıklık edebilirsiniz
    Alıntılar
    Nefret ettiğim bir şey daha varsa, o da insanların kendinizi berbat hissettiğinizi bildikleri halde neşeyle hatırınızı sorup,"iyiyim,"demenizi beklemeleridir.
    Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.
    Bir kadının bir tek temiz yaşantısı olması gerektiği, oysa bir erkeğin biri temiz öteki kirli iki yaşantısı olabileceği düşüncesi beni çileden çıkarıyordu.
  • 168 syf.
    ·8/10
    Snelman adlı bir finli bir aydının tüm halkını siyasi, ekonomik ve en önemlisi kültürel olarak cehaletten, yoksulluktan kurtulmasını harekete geçirmiş . Ülkede bulunan finli halkın ülkelerini nasıl ayağa kaldırdıklarını anlatıyor. Uzun yıllar milli kültürlerinin gelişmesi ve ilermesi için umutlarını yeni yetişen gençlere terbiye vermeye ve düzenli çalışmaya baglanmistir."suç genclerde değil sizde , siz gençleri nasıl eğitirseniz, onlarda öyle yetişir gençlere ne terbiye verdiniz?"gençlerin yetiştirilmesinde aile kadar, devletin ve toplumun da sorumluluguda var.
    Tarihten ibret almak...yıllar önce moskovodaki devlet tiyatrosunun duvarlarında birden bire büyük çatlaklar meydana geldiğini fark etmişler. Bütün binanın yıkılma tehlikesi baş göstermiştir. Çatlaklarin sebebi araştırılmış devlet tiyatrosunun sağlam olmayişının nedeni yere kalın kazıklar çakılmış ve bunlar ustunede kalın taş duvarlar örülmüş. Mühendisler tehlikeye karşı ne yapmaları gerektiğini düşünmeye başlamışlar. Çürüyen kaziklar yerine sağlam granit taşlar yerleştirilmiş. Bu şekilde bütün temeli yenilemisler devlet tiyatrosu eski sağlam temellere kavuşmuş. "Zaman geçtikçe nesilller sürekli değişiyor, yenilesiyor her nesil kendisiyle birlikte yeni kavramlar, söylemler yeni ihtiyaçlar ve talepler geliştiriyor yeni nesillere artık eskimiş zaman aşımına uğramış yönetim biçimleri ve yasalar zorla uygulanamaz.
    Kahramanlar mi milleti millet mi kahramanları yönlendirir. Devletlerin güç ve zaafı yönetim kabiliyetlerinden ve beceriksizliklerinden kaynaklanmaz, "yöneticiler iyi veya kötü olsunlar kahraman veya zalim olsunlar onlar milletlerin yansımasıdır. Her millet layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur."
    Snelman ve arkadaşları halk öğretmenleri sıfatıyla sürekli hizmek ederek batakliklar ülkesini beyaz zambaklar ülkesine dönüştürmeyi başarmışlardır. Snelman gittiği her yerde rastladığı. Zeki insanları uyandırıyor ve onlarla sürekli mektuplaşıyordu bir iki nesil sonra bütünüyle bambaşka yeni fin milleti ortaya çıktı . Millet kültürel ve ahlaken yukseldiler. Bir millet için örnek bir toplum oldular.
    Snelman dan önce kislalarda askerlere kötü davaranilir. Yiyecekleri ve yapacaklarını az verirlerdi kislalarda kötü küfürlerin edilmesi sıradan hale
    gelmiştir . Büyük rütbelilerin hepsi isveçliydi finlandiyalılara çok kötü baskılar Yapiyorlardi. Snelman yeni kışla dönemi başlattı. Kışlayi halk okuluna dönüştürecek ti. Erler her gün banyo yapmaya mecbur bırakılmış çevre temizliğine özen gösterilmiş artık küfür edilmez bir ortam oluşmuştu. Millet çocuklarını daha saygılı ve eğitim gormelri için kışlalara gönderiyordu..
    İngiltetenin savaşta galip gelmesiyle olmasıyla bütün avrupa ıngiltere yi örnek almaya
    Başladı futbol salgın hastalık gibi yayılmış hatta futbolu ibadet haline getirenler bile gerek olmuş.. Snelman "hiçbir şeyde aşırıya kacmamalidir, hiçbir şey tek taraflı olmamalıdır. Herşeyde orta. yolu gözetmeliyiz herşeyi zamanında ve yerinde yapılmalıdır." Der hem spora hemde bilime teşvik eder.
    Yeni nesillere akılcı terbiye verme meselesi snelman ve arkadaşları bütün ümitlerini yeni
    Nesile bağlamislardir. Gençlik meselesi snelmanin en çok sevdiği konu idi.
    Anneler ve babalar çocuklara ogrettileri şeyler kendilerinin yapması gerekttigini vurguluyor.
    Genç aydınlar snelmanin çevresine toplanmışlar di oldukça aydın kesimden diler. Halk üniversitesinin çalışması kağıt üzerinden kalmaktan çok uzaktı herkes çalışıyor ve herkes birer kültür misyoneriydi. Snekman üniversiteye geçen v iyiye aç insanları guduleyici konuşmalar dinleterek toplum eğitimi içinde yer alır.
    Karokep, haydut ve hırsız di. Polislere meydan okuyarak hirsizlik yapar adam öldürür tanrıya bile kafa biri haline gelmiştir. Kliseler soyar rahipleri öldürür yine kaçmaya çalışırken bacagi kurşun ile yaralanir, herkes onun öldüğünü arkadaşları tarafından gömüldüğünü düşünüyordu . Jarvien onu italya da ilk önce tanımadığını onun kendisini tanıdığı ni belirtir . Karokep . Eskisi gibi haydut ve hırsız değildi .. Papaz sayesinde iyi bir tücca olmuş r oğullarına iyi eğitim vermiş ....
    Yöneticiler halkın yaşantısını kendi başına bırakmışlardır bütün bunları düşünmek hiç kimsenin görevi değilmiş gib davranışlar, her çağda ve her bölgede halk kitleleri sabır ve tahammül göstermeye mecbur bırakılmıştır. Ormandaki ağaçlar nasıl bahçedeki gibi canlı agacsa, halkın her ferdine insan gözüyle bakılması gerekiyor insan eşit ve akıllı yaratılmıştır.
    Halkıni, devletini, satan yazar ırk yönünden asıl bir slav olduğu halde almanca yazar ve almanları savunur. Yazar zevk ve eğlence düşkünü menfaatci para için herşeyi yapabilen biridir. Snelman ile konuşmasından sonra yaptıklarından halkını küçümsediği için çok pişman olmuş intihar edip ölmüş...
  • Çocuklar, erkek ya da kız olsun fark etmez, toplumun bir üyesi olmaları nedeniyle erkekler üzerine yapılan menfi propagandadan etkilenirler.
    İlk bölümde kısaca değindiğimiz üzere 6284 sayılı yasanın 16/3 maddesi ile özel olarak görevlendirilen televizyon ve radyolar, kadınların ve çocukların durmaksızın devam eden bir
    şiddetin kurbanı olduğu algısını besliyor.
    Devletin, şiddetin mağdurunun kadınlar, failinin erkekler olduğuna dair ön yargısı, hukuki süreçlerin dışında çocukların babaları hakkındaki değerlendirmelerini de etkilemektedir. Aile Bakanlığının 183 ihbar hattı için yayınladığı propa-
    ganda filmindeki cümlelere dikkat ettiniz mi?
    Masanın altına korkuyla saklanmış bir kız çocuğunun obje olarak kullanıldığı bu tanıtım filmi, tam olarak şöyle son buluyor; “Alo 183; Aile, kadın, çocuk, yaşlı ve engelli destek hattı.
    Çözümü yalnız aramayın! 183’ü arayın.(11)
    Bu kamu spotu ile karşılaşan bir çocuk babasını ve annesini belleğinde nasıl konumlandırır? Üzerinde düşünmek gerekmez mi?
    Çocuklar toplumun bir parçasıdır ve tüm bireyler gibi propagandalardan etkilenirler. Bizzat kamu spotlarında bile şiddetin hedefinde annesi ve kendisi olduğunu gören çocuk için baba, kendisini koruması gereken bir varlık haline gelmiş olmuyor mu?
    Diğer tarafından kadına şiddet propagandasının tüm şiddetiyle devam ettiğini düşündüğümüzde, çocuğun gözünde annesi, korunması gereken bir varlık olarak yer etmez mi?
    Kitabın önceki bölümlerinde değindiğimiz üzere, aile içi şiddet sonucunda erkekler, kadınlara yakın sayılarda öldürülmekte. Anneler, çocuklarını babalardan tam 5,4 kat daha fazla öldürmekte. Cinayet dışında kalan aile içi çocuğa şiddet ra-
    kamlarında da kadınlar önde...
    Normal şartlarda çocukların babalarından çok annelerinden korkmaları gerekiyor ama kamuoyu algısı tam aksi durumda. Üstelik, Devlet destekli kamu spotları da bu algıyı destekliyor.
    Peki, düşünelim o zaman...
    Burada sizce de bir mantık hatası yok mu?
    Dileğimiz, çocukların şiddetten korunmasında farkındalığı artırmak için desteklenen kamu spotlarının başarılı olmamasıdır. Zira başarılı olmaları, çocukları en çok şiddet gördükleri annelerine yönlendirmiş olacak!
    İroni gibi görünüyor ama değil. Maalesef yalın gerçek bu!
    Son bir soru sorarak bu bölümü noktalayabiliriz artık.
    Devlet, 6284 destekli kamu spotları eliyle EYS için uygun zemin hazırladığının farkında mı acaba?
  • 544 syf.
    ·38 günde·Beğendi·9/10
    Yaramaz bir çocuk...Yaralarla dolu...

    Ferdinand! İmla kurallarını alt üst eden adam... Sorunlu bir çocukluk, sevgisiz büyümek, yoksulluk, yoksun kalmak, argo bir yaşam...
    " Herkes, her şey hor gòrüyordu beni. Romalı ahlakı, Çiçero , tüm imparatorluk ve hatta İlkçağ yazarları bile" (s.187)

    Aslında bir çocuk büyürken ne yaşıyorsa onu bütün ömrüne yayıyor. Ferdinand da öyle. Aile içinde babasının sevgisiz tutumu, onu sürekli hor görmesi ve asla başarılı olabileceğine inanmaması...
    " İnsanın soluklanacağı yerlerin hepsinin birbirinden korkunç olması ne acayip bir durum"(s.183)
    Durum bòyle olunca " her saniyen, son saniyen" kendi deyimiyle böyle yaşamaya karar veriyor. Tabi şanssızlıklar peşini bırakırsa...
    Kitabın başlarında bir doktor olarak, hasta bir çocuğa yardıma gidiyor ama birden kendinizi Ferdinand 'ın çocukluğunda buluyorsunuz. Başarısız geçen okul hayatı, işe alınmalarda yaşanan talihsizlikler, sürüyle illet. Dayısının yardımıyla gençliğinin deli dolu yıllarında bir okula gidiyor, sonuç hüsran. Ordan dönüşte yine dayısının yardımıyla bir mucit olan Courtial' le tanışıyor. Mucitlik işte, biraz da dalavere gerektiriyor. Türlü işlere kalkışıp her seferinde kalakalmaya devam ediyorlar, iyi tarafıysa en azından iki şanssız beraber çırpınıyorlar.

    Kitabı okurken aslın da çoğu kez her gördüğünü, düşündüğünü açık açık yazabilen bir yazar olması yönüyle Celine yı sevdim. Benim de büyüdüğüm yerde insanlar asla söylediklerine dikkat etmezlerdi. Küfürler hep havada uçuşurdu. Benim büyüdüğüm coğrafyada babaların, babalarının yanlarında çocuklarını sevmeleri ayıp kaçardı.
    Çocuklar sevgisiz büyürse, ömürleri boyunca bunun telafisini farklı yerlerde aramaya, kötü şeyler düşünmeye ve kötü şeyler yaşamaya mahkum olurlar. Şansızlık dediğimiz şey belki de insanın nasıl, ne zaman ve nerede dogduğuyla alakalıdır çogu kez. Yanı şans ve şansızlık birebir çocuklukla ilintilidir.
    Afrika ile Norveç'te doğan iki kişi gibi...
    Doğduğun yer, doymuyorsan hiç bir anlam ifade etmiyor...
    Aç, sevgisiz ve yoksun büyümüş bir çocuktu Ferdinand, yaptıklarını tasvip edemeyecek olsak bile yine de bir düşünmek gerekir ona küfretmeden önce... kitaplarındaki argoyu anlamak zor olmasa gerek...

    Ben Celine'nin kitaplarındaki sıkça kulandığı üç noktaları çocukluğuna bağladım.
    Çocuklar, gelecektir, onlara sahip çıkmalı, sevmeli, şefkati eksik etmemeli derim.
    Bir çocuk büyüyünce üç noktanın vehmine maruz kalmamalı...

    Belki de sevgisiz ve ilgisiz büyüyen bir çocuk bütün hayatı boyunca günahlarından muaftır.
    Sevgiyle...