• 244 syf.
    ·Puan vermedi
    Merhabalar

    Küçükken kız arkadaşımdan çok erkek arkadaşım olurdu. Bu sebeple daha çok erkek çocuklara hitap edebilecek oyunlar içerisinde bulurdum kendimi hiçte şikayetçi olmadan. Hırsız polisçilik , futbol , savaş oyunları vs vs en çok oynadığımız oyunlar arasında sayılırdı. işte bu sebeple bu kitabı zaman zaman kendimi kaptırarak tebessümle çocukluğumu hatırlayarak okudum.
    Kitaptan kısaca bahsedeyim.
    Pal sokağı; Budapeşte' de yoksul bir semt olan jozsef varos da bulunan ve uğruna çocuklar tarafından kazanmak için savaşlar açılan bir sokak. Yaşları küçük ve yoksul çocuklar ve yaşça biraz daha büyük ve durumları iyi olan kırmızı gömlekliler arasında geçmektedir. Bu çocuklar zamandan ve mekandan bağımsız yaşayan ve tek amaçları karşı grupla okuldan arda kalan zamanlarında savaşarak vatanları varsaydıkları tek oyun alanları olan odun deposunu bağımsız bir şekilde elde etmek.
    Fazlasıyla samimi ve yoksulluğa değinmesine rağmen insanın içini umutla dolduran bir kitap olmuş.Sayesinde zaman zaman çocukluğumu ve masumca bir o kadar da tutkuyla oyun oynadığımız günleri hatırladım ve mutlu oldum.Okumayanlara tavsiye eder iyi okumalar dilerim.
  • Çocukluğumu hatırladım
    Yaşayamadığım çocukluğumu...
  • Namütenahi

    Rüzgarın uğultusuyla coşan esintileri yüzümün üzerinde yer alan,kısmen görünmez olduğunu düşündüğüm tüylerde hissederken bir kez daha düşündüm.Etrafı dağlarla çevrili bu çiftliğin dağın tepesine bir bulut gibi yayılmış olduğu,bacasından tüten dumanların göğe yükselip dağılarak tıpkı çocukluğumdaki kış aylarının büründüğü o büyüleyici havanın yeniden yaşanışı...Defalarca kez düşünmeme sebep oluyor,beni verdiğim korkunç kararı sorgularken bırakıyordu.Gerçekten,değer miydi?Sınırları uzun zaman önce silikleşmiş,belki de silinmiş bu koca geçmişi kül etmeye,her şeyi silmeye değer miydi?

    Yıllar önce,babamın güç bela aldığı atı hatırladım.Uzun,beyaz yelesi ve koca gövdesiyle öyle ihtişamlı,öyle büyüleyiciydi ki!Güzelliğine bin şahit isteyeceğim gözlerinin içerisine saklanmış,bir bakışta insanın içini okuduğunu düşünmeme sebep olan o engin bakışları hatırladıkça...Hâlâ unutamıyor olmak,ilk dokunuşlarımın boğazımda yarattığı o tatlı kuruluğu yeniden hissetmek...Şimşek'in yüzünde gezinen ellerimin altında hissettiğim sıcak kıpırtılar,huzur dün gibi aklımda.Babamın nalları takmak için çiftlikteki adamlardan birkaçını etrafına toplayıp onu sakinleştirmeye çalışırken yanaklarımı sıkıp bir gün onun gibi bir seyis olacağımı söylemesi de hâlâ aklımda.O kadar çok şey var ki aklımda!Bazen en olmadık zamanlarda yataktan fırlayıp avlusunda koşturduğum bu duvarlarla çevrili bölmede,Şimşek'in ve babamın sesleriyle yıkanan çimlerin üzerinde,derin bir sessizliğin kollarına zincirlenmişcesine kopup gidiyorum kendimden.Anılardan,eşyalardan,eskimiş pantolonlarım ve gömleklerim dışında pek de bir önemi olmayan kırık dolabımdan...Her şeyden.

    Sabahları koyunların arasına dalıp elime aldığım kovanın zangırtısı doldu kulaklarıma.Sütü sağan Asiye teyzenin dökmemem için neredeyse yalvardığı,diğer işleri yetiştirmek için taşımama izin veriyordu,saatler ve benim ancak bir delinin koşabileceği mesafeleri kat edişlerim.Kareli gömleğimin kazların dolandığı çimlerin lekeleriyle kaplandığı nisan ayı...

    Gözlerimdeki yaşları silip titrek bir nefes aldım.Bütün bu hissedişler,anıların can yakan seramonisi ve avucumdaki bıçak yarasının sızlayışı neye işaret?Ne için zihnimde canlı bir sinema?Kalın kaşlı adamların karanlık silüetleri,kıçı kırık bir tabancanın patlayışı,yere yığılan babam,ahırdan çıkarılan Şimşek,üstü örtülen bir cinayet...Elbette ki bir bedeli olacaktı.Bu hayatta her şeyin bir bedeli vardı.Yoksa hırsızın çaldığı,katilin aldığı,insanın aldattığı,şerefsizlerin yan gelip yattığı bir dünya dünya mıydı?Değildi!

    Acımadım.Etrafı çitlerle çevrili atların huysuzluğu ve elimde tuttuğum fişek...Ah,aklımdaki şeytanlar masaya oturup sözleşme imzalamış gibi!Kanımda deli bir cesaret,parmak uçlarımda tarifi imkansız bir uyuşma.Belki de sızı.Aldırmadım.Kabanımın altından çıkardığım benzin şişesinin kapağını açıp seri adımlarla ahırın duvarlarına döktüm.Ay ışığının altında belli belirsiz görülen ıslaklığın izini gördükçe içerimde bir yerlerde tatmin olmayı bekleyen bencilliğim başını kaldırdı,onu kucakladım.Buna hazırdım.Kuruyan kanı kemiren,intikamla kıvamını bulmuş öfkem dimdik ayakta.Af yok!Geri dönüş yok!Merhamet...Hak getire!

    Kabullenmiştim.Kenarda bir köşede gizli,kapağı daima kapalı bir sandık misali düşüncelerimin tozuna bulandığım yıllar hele.Bu çiftlik,bu atlar,bu çitler...Bendim!Burası bendim!Fakat,yetmeyen bir benlik,çalınmış bir benlik neye yarar?Şerefsiz düşüncelerin koynunda beslenmiş ihtirasların kurbanı çocukluğum,özgürlüğü ömründen çalınmış babam...Biz,kaderimiz,ailemiz.Bizi yakan eller,bize kıyan sarhoş nefisler yanmalı,yok olmalı!Kararan göğün altında can çekişmeli.Kor ateşlerde öfkemin demir yumruğuyla tanışmalı balcıkla kaplı eller.Ve can çekişmeleri için atları...Bilhassa atları.

    Şişeyi bir kenara atıp ceketimin iç cebine sakladığım kibrit kutusunu elime aldım.Sekiz yıllın hazin sonuna son kez baktım.Göz kapaklarımı kaplayan yakıcı sıcaklığı şimdiden duyuyor gibiydim.Bu bana müthiş bir haz veriyordu. Damarlarımda patlayan bir volkan gibi.Söndüğü sanılan ama asla sönmeyen volkan!Kibriti çaktım.Ufak bir ışık kapladı etrafı.Ateş çöpü saniyeler içerisinde tüketirken bir kez daha etrafıma baktım ve...Attım.Çocukluğumu ateşe verenleri cayır cayır yakmak için.

    Şubat 21,2017

    Şule Akçay
  • 157 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bir gün bana “insan nedir?” diye soracak olursanız, emin olarak verebileceğim tek yanıt şudur, “insan unutandır.” Bu cümlemin içini kendinizden, unuttuklarınızdan pay biçerek siz de rahatça doldurabilirsiniz. Sanırım, yaradılış olarak hakkını verdiğimiz önde gelen eylemlerden biri unutmak dediğimiz. En büyük imtihanımız ise hatırlama sancımız.

    Birkaç haftadır bu unutma mevzusu kafamı kurcalıyor. Bunun en büyük sebebi tercih ettiğim meslek, yani öğretmenlik. Aslında hiç aklımda olan bir meslek değildi bu. Çocuklarla iletişim kuramazdım çünkü lise yıllarımdayken, anlaşamazdım, sevgimi belli edemezdim. Şartlar beni buraya sürükledi diyelim. Yarım gönülle, alışırım, düşüncesiyle tercih ettiğim bölümüme ancak üçüncü sınıfta öğrendiğim tüm teoriyi pratiğe dökebildiğimi gördüğüm anda ısındım ben. Bunun en büyük etmeni aldığımız psikoloji dersleriydi. Bu dersler sayesinde ben ilk çocukluğumu, oynadığım oyunları, kurduğum hayalleri, uydurarak söylediğim şarkıları hatırladım. Kendimi anladım, çocukları anladım. Yine bu dersler sayesinde sancılı ergenlik sürecimi duygu iniş-çıkışlarımın sebeplerini kavradım. O hırçın kızı anladım. Annemi-babamı, iş bulma-hayata atılma sancısı içindeki ağabeyimi, sürekli geçmişteki anılarını anlatan, hayatından umudumu kesmiş anneannemi anladım. İçimde bir yerlere sakladığım o çocukluğumu hatırladım ben. İlk stajımın bitiminde çocuklarla iletişimimi gözlemleyen staj öğretmenimin “Zeyneb sen ilerde çok iyi bir öğretmen olacaksın.” Sözünü işittiğim anı hiç unutmuyorum. Bir anda büyüdüm sanki bu cümleyle ben. Bir cümleyle hayata atıldığımı hissettim. İşte o zaman yolumu bulduğumu hissettim, bu hayatta gerçek bir yolcu olduğumun farkına vardım. İşte o zaman gerçekten yola revan olup işime dört elle sarıldım; içime katacak kadar çok sevdim çocukları, öğrencilerimi. İşte gerçekten o zaman yumuşadı benim yüreğim.

    İnsanız, unutuyoruz. Bu sebeple bize, ara ara unuttuklarımızı hatırlatan, bizi dürten bir araç, bir ‘şey’ olmalı şu dünyada.
    Şimdi bunları neden mi yazıyorum; Yine bir şeyleri monotonluk maratonuna bağlayıp tıkandığım bir zamanda, işleri yoluna koymak için hatırlama sancısı içinde kıvranan bendenize çok iyi bir hatırlatma aracı oldu bu kitap. Şöyle ki;

    Kitap lise öğrencisi olduğunu anladığımız Kadir’in öyküsünü anlatıyor bize. Geniş çerçeveyle bakarsak tam yetişme sancısı çeken bir gencin öyküsü bu, ailesi başta olmak üzere hayatında ona dokunan herkesten adam olmaz senden, damgası yiyen. Sahi adam nasıl olunur? Büyüklerin hazırladığı kalıpların içine girerek mi? Ebeveynlerin gerçekleştiremedikleri projelerin yapıtaşı malzemesine bürünerek mi? Şimdi burada istediğim o döneminizi hatırlayın; anne-babanıza tavrınızı, öğretmenlerinize tavrınızı, birlikteyken dünyayı bile kurtaracak kadar güçlü bir bağla bağlandığınız, ailenizden öne koyduğunuz arkadaşlıklarınızı, duygusal karalamalarınızı, aşk sancılarınızı, dersleri boş verişinizi, okul kılık kıyafetinizi, saç modelinizi, kısaca farklı olma çabanızı. Burdan sonra hikayeye devam edebilirim.

    Kadir ne kadar “senden adam olmaz!, Yine mi sen?, Bıktık senden!” damgası yese de o içine baktığımızda; biraz yanlış anlaşılmaların, dinlenilmemelerin, en önemlisi sevgisizliğin onu hırçınlığa ittiği bir karakter. İnsan davranışlarında sebepsiz sonuç olmadığına inananlardanım. Bir genci başkaldıran, kural dinlemez yahut söz dinlemez yapan, çevresi özellikle de onu yetiştirenler ve yetiştirmeye yükümlü olan öğretmenleri tarafından kötü sözler işitmesine neden olan şey nedir? Yargılamadan önce dinleyemeye ne kadar açığız? Karşımızdakini gerçekten anlamaya ne kadar istekliyiz? Kitapta şöyle bir alıntı geçiyor;

    “…Seni öğretmenlerine sevdirmek istiyorum. Sakın onların canını sıkacak bir şey yapma. İnsanlar çok çabuk nefret ederler, çünkü nefret bir kıvılcımdır ve alev almak için bekler. Öfke nefreti alevlendirir. Onları kazanmak istiyorsan öfkelendirme.”

    Emine Batar bir öğretmen, sanıyorum ki bir ebeveyn aynı zamanda. Sınıf ortamı öğretmenler odasının havasını solumuş biri. Bizi bize yazıyor. Farkında mıyız? Paramparça etti bu cümle beni. Boşa düştüğümüz anda nefret kusmaya, bir çocuktan vazgeçmeye o kadar meyilliyiz ki! Ne çabuk sildik hafızamızdan mezun olurken ettiğimiz o idealizm kokan "Her çocuğa dokunacağım!" cümlelerimizi... Unutuyoruz dostlar! Kitabı okuduğumdan beri, ne yapıyoruz biz diye bas bas bağırıyorum kendi içime, sesim göğsümün duvarlarına çarpıp bana geri dönüyor. Gençlerin (çocukların) bizden beklentileriyle bizim onlardan beklentilerimiz arasındaki köprüde salınıp duruyoruz. Beklentilerimizi karşılayan bireyler yetiştirelim derken köreltiyoruz aslında onları farkında olmadan. İlk yetişkinlik dönemimize dönelim; annemiz-babamız-öğretmenlerimiz bizde neleri yüceltti, neleri köreltti? Yücelttikleri ve körelttikleri şeyler hakikaten bizi topluma yararlı bireyler yaptı mı?

    Bunlar kitabı bitirdiğimden beni kafamda dönen sorular ve sorgulamalar. Gelelim bir öykü olarak Islıkla Çağrılan’a;

    Emine Batar ismini ancak bu yıl duyduğum ve asıl mesleği öğretmenlik olması sebebiyle de kalemini çok merak ettiğim bir yazardı. Islıkla Çağrılan, Batar'ın üçüncü öykü kitabı. İlk uzun öyküsü. Yazarın 1k da hiç okumadığını görmem açıkçası bende kitabı düşük beklentiyle okumama sebep olmuştu ama yazar daha ilk sayfalarda bu düşüncemi yıkmayı başardı. Büyük merakla aştım tüm sayfaları. Islıkla Çağrılan, gerek tekniği gerek anlatımıyla beni en çok etkileyen öykülerden biri oldu diyebilirim. Yazarın dili çok derli toplu, tertemiz. Normalde öykülerde öyle süslü püslü cümleler kurulmaz sadece hikayeye odaklanırsınız, bu da kimi okuru yazarın dilini basit bulma düşüncesine iter. Emine Batar bence dil ve öykünün kurgusunu çok güzel oturtmuş. Özellikle ara ara Kadir’in kendi ağzından çocukluğunu anlattığı geçmişe dönük bölümler çok başarılı yerleştirilmiş hikayenin içine. Şiir gibi bir öykü kitabı anlayacağınız. Yine öyküye yerleştirilen ayna metaforu beni en çok etkileyen detaylardan biriydi.

    Bu haftamın en büyük “iyi ki”si bu kitaptı. İyi ki Emine Batar Kadir’in öyküsünü yazmış. İyi ki bu kitap kütüphaneye düşmüş. İyi ki gözlerim onu seçmiş. İyi ki alıp okumuşum. En kısa zamanda diğer öykü kitaplarını da okuyacağım.

    Başta tüm öyküseverlerin ardından mutlaka tüm anne-babaların ve öğretmenlerin okumasını tavsiye ediyorum. Umarım daha çok okunur. Çünkü Emine Batar’ın dili ve öyküsü daha çok okunmayı hak ediyor.
  • İkindi vakti pencere kenarında oturup öten kuşları ve koşuşan çocukları seyrettim bugün.
    Hava kararmaya ramak kala oradan oraya koşan çocuklar, çocukluğumu anımsattı bana.

    Akşam ezanından sonra kalmamak için büyük bir telaşla, 1 aylık oyunu bir saate sığdırmaya çalıştığımız zamanları hatırladım.
    “Akşam ezanından sonra dışarıya şeytanlar, cinler çıkar” derdi büyüklerimiz. Gerçekten de o safiyetle onların sözlerini öyle önemserdik ki.

    Son oyunumuz dahi “Ezan bitmeden ilk evine kim yetişecek” oyunu olurdu. Bambaşka zamanlardı işte, anlatmakla bitmez ki.
    Ve işten dönen babaları seyrettim bugün.
    Kiminin elinde poşetler, kiminde bir ekmek, kiminin elleri boş...
    Rabbim razı olsun onlardan eve ekmek getiren bir baba kadar değerli bir şey var mı ki dünyada.
    Ve eve cân’ı ile gelen bir baba kadar şükre sebep bir durum...

    Düşledim sonra, bir baba kapıyı çalınca elleri bomboş olsa bile, en değerli varlığını getirmemiş midir kapıya?
    Evet evet
    Bir baba o anda “Cân’ını” getirmemiş midir yanında...
     Aslında önemli olanda bu değil midir?

    Uzunca tefekkür edip karar verdim ki;
    “Dünyada en büyük mutluluk kapı çaldığında önünde duran kişinin kim olduğu ve ne getirdiğinden ziyade, Cân’ı ile orada durduğu imiş...”
    Alıntı
  • "Çocukluğumu hatırladım. Yaşayamadığım çocukluğumu."
  • Aç kapıyı bezirgânbaşı, bezirgânbaşı
    Kapı hakkı ne verirsin, ne verirsin?