• 375 syf.
    Benim için oldukça önemli bir kitap. Hem hediye olması hem içerisinde müthiş arkadaşlık barındırması.. 2017 de uzun zamandır ara vermiştim kitap okumaya bana bu kitap hediye geldikten çok uzun zaman sonra okudum ve yeniden kitaplara dönmemi sağlayan bir yapıttır benim için.

    12 yaşındaki bir çocuktan insanlık dersi almak 'Afganistan' da çocuk çok ama çocukluk yok '
    Gözyaşları içerisinde bitirip etkisini uzun süre üzerinizden atamayacağınız bir kitap.

    İçinde hayatınıza yön verecek aklınızdan çıkmayacak bir çok sözle karşılaşacaksınız ve sonrasında şiddetle tavsiye edeceğiniz kitaplar arasına girecek, belki de benim gibi ilk sırada olacak 🤞

    Emir ve Hasan'ın dostluğunu, daha doğrusu emir'in ihanetini ve Hasan'ı ezmesini içiniz yanarak okuyacaksınız. Bazı bölümler göz yaşı dökmenize yol açacak, kurgusu muazzam bir roman.

    Aynı zaman da taliban denen oluşumada yer veriyor. (spoiler vermek istemiyorum ama okuyanda inanılmaz bir anlatım isteği uyandırıyor, biraz buruk biraz heyecanlı)

    Uçurtmayı senin için yakalamamı ister misin.?
    Senin için bin tane de olsa yakalarım...

    İyi ki okumuşum dediğim kitabın en'lerinde
    Okumanızı tavsiye ederim ️
  • 148 syf.
    ·Puan vermedi
    Ernest Miller Hemingway, 20.yüzyılın en önemli isimlerinden biri. Yaşlı Adam ve Deniz, Silahlara Veda, Çanlar Kimin İçin Çalıyor adlı eserleri ile adını duyuran, yalın anlatımı ile harikalar yaratan Hemingway’i yazarlık dışında birçok kimlikle görmek mümkün. Mesela kendisi harika bir aşçı, avcı, asker, ajan, boksör ve gazeteci. Anlayacağınız hayatını özgür ruhu ile dopdolu yaşamış biri Hemingway.

    Ernest Hemingway’i okuduğum bir makalede tanımıştım. Bu makalede kenara not ettiğim bir sözü vardı, şöyle diyordu: “Nerede olursan ol, kendi iç dünyana sığınmak zorundasın.” Bu sözü ile tanıştığım yazarın kalemini de seveceğimi biliyordum. Kitap listemde, almaya fırsat bulamadığım ve geçenlerde kavuştuğum bir kitap olan Yaşlı Adam ve Deniz elime geçer geçmez bitti. Bu yazımda da sizlerin listesine bu kitabı eklemeye geldim.

    Nobel Edebiyat Ödülü sahibi bu kitabı elinize aldığınızda kendinizi bir denizin ortasında yaşlı bir adam olarak bulmanız mümkün. Okuduğum kitaplarda bazen en önlerden hayranlıkla izleyen bir seyirciyimdir, bazen de kitapta bulunan bir karakteri çevremden biriymişçesine hayatımın içine alan biriyimdir. Karakterlerde kendimden bir parça bulduğum oldu fakat hiçbir zaman karakterin yerine kendimi koymamıştım. Yaşlı Adam ve Deniz adlı eserde de yazarın anlatımı beni denizin ortasında ihtiyar bir balıkçı yaptı. Hemingway yalın bir anlatımla bizleri yoğun duygular içerisine alıp umutların, yenilgilerin ve zaferlerin hayatımızdaki yerlerini sorgulatıyor. Hemingway insana insanlık dersi veriyor bu kitabında. Azim ve umut duygularını su yüzüne çıkartıyor satırlarında. Üstelik bunları o kadar sade ve akıcı bir dille “latıyor ki bir solukta hayatınıza güzel şeyler katmış oluyorsunuz.

    1930’larda Hemingway denize ve balıkçılığa sevdalanıyor. Küba’da Pillar ismini koyduğu balıkçı teknesi ile yeni bir maceraya atılıyor. Öyle ki 1935’te herkesin konuşacağı bir köpek balığı yakalıyor. Hatta bu köpek balığını yakalamak onun için zor olmuş olacak ki silahı ile köpek balığını ve kendini vurmuş. 1938’lerin yazında ise 52 tane kılıç balığını yakalamış. Bu hikayenin bizim için en önemli olan kısmı ise balıkçılık tecrübesinden esinlenerek yazdığı Yaşlı Adam Ve Deniz kitabı.

    Kitapta Kübalı yaşlı bir balıkçı olan Santiago’nun tam 84 gün boyunca evine eli boş dönmesine rağmen umutlarına sahip çıkışını ve tecrübelerine olan güveni ile karşılanıyoruz. Ve 85’inci gün ile uykumuzun en tatlı yerinde, güneş ile birlikte umutlarımız adına, yaşamak adına ve verdiğimiz sözler uğruna kendimizi mavi denizlere bırakıyoruz. Hikâye tam olarak burada başlar diyebiliriz. Kendinizi hikâyenin tam burasında konumlandırabilirsiniz. Ya teknede her şeyi izleyen bir seyircisinizdir, ya umutlarına sahip çıkan yenilgiyi kabullenmeyen ihtiyar balıkçı ya da inatçı bir kılıçbalığı. Ben kendimi ihtiyar balıkçı olarak konumlandırdım çünkü ondan öğreneceklerim vardı. Onun gibi hissettiğimde umutlarıma ne olursa olsun sahip çıkmayı öğrendim, zorlu mücadelelerin sonu yenilgi olsa da bende harika kazanımlar bırakabileceğini kavradım ve zafer duygusunu hissettim. İhtiyar koskoca denizin ortasında kendiyle konuşarak bizlere sesleniyor, balıkla konuşarak güçlü kalıyor, denizle konuştuğunda umutlanıyor ve geceyle konuştuğunda sorguluyor.
    Kitabın karakterleri Santiago ve Manolin desek yanlış olmaz fakat yazar karakterleri isimleri ile kullanmayı pek tercih etmiyor. Karakterlerimiz önümüze ihtiyar ve çocuk olarak çıkıyor. İhtiyar balıkçımız artık eski gücünden yoksun, kasabalı tarafından bahtsız olarak adlandırılan fakat bütün olup bitene rağmen denizden, teknesinden vazgeçmeyen çok güçlü bir karakterdir. Manolin ise balıkçının yanında çalışmış fakat eve balık getiremeyince ailesi tarafından ihtiyarın yanından alınıp başka bir balıkçının yanına verilen bir çocuktur. Çocuk her ne kadar başka bir balıkçının yanına gitmiş olsa da ihtiyara, onun tecrübelerine son derece güvenen sevgi dolu bir çocuktur. Ernest Hemingway yazılarında karakterleri isimlendirmeyi tercih etmediği gibi sembol olarak kullanmayı da sevmediğini okumuştum fakat kitabı okurken iki karakteri yaşlılık ve gençlik kavramları olarak karşılaştırmadım değil. Öyle ki yaşlı balıkçının teknede yalnız geçirdiği ve yapmakta zorlandığı zamanlarda “Keşke çocukta burada olsaydı.” diye söylenmeleri bana gençliğe duyulan özlem olarak düşündürdü. Yaşlı balıkçı ve çocuktan sonra da hatırlayacağım bir diğer karakter ise inatçı kılıç balığı. İhtiyar, balığı yakalamıştır yakalamasına da bu balıkla da tecrübe etmesi, sorgulaması gereken zor ve mücadeleci süreci de başlamıştır. Sonuçta balığın ve ihtiyarın ortak noktasıdır yaşamak.
    Kitabı bitirdiğinizde elinizden düşürmeyip derin düşüncelere dalabilirsiniz, hatta rafa koyduğunuz vakit yüzünüzde hafif bir gülümseme beliriverir ya da gördüğünüz yaşlı bir balıkçı sizlere Santiago’yu hatırlatabilir. Ben kitabı bitirdiğimde yaşlı balıkçı rolünden sıyrılıp, kendi pes ettiklerimi anımsadım. Ben olsam 84 gün boyunca talihsizliğime karşı çıkıp güneşin doğuşu ile umutlanabilir miydim? Talihsizliğime son verebilecek güçlü bir balıkla ölümüne mücadele edebilir miydim? Yenilgi gibi görünen zaferler karşısında nasıl sonuçlar çıkartabilirdim? Bu soruları kendime sorduğumda kitabın benim için olan anlamını daha da farklı kıldım. Artık içimde bir yerde yaşlı bir balıkçı vardı. Umutları ile bana insanlık dersi veren, yenilmenin hayatımda olmadığını öğreten Santiago. Bu Kübalı balıkçı ile denizin ortasında ona eşlik etmenizi dilerim çünkü kendisi denizle, ayla, yıldızlarla konuşuyor gibi görünüyor olsa da sizlerin içlerine sesleniyor. Ve yaşlı adam aslanların düşünü görüyor.
  • 375 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Bu kitap küçük bir çocuktan insanlık dersi almak demek , afganistan demek . Bazı bölümleri sizi ağlatabilir , ağlatır demek . Okumanızı tavsiye ederim
  • “Senin bu kadar mutlu olmana ancak senden bir şeyler almaya hazırlandıkları zaman izin verirler.”
  • Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu.

    Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu. Öğretmeni, onun bu hâlini fark etti:

    - Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

    Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:

    - Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.

    -Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?

    - Ahmet arkadaşımız var ya...

    - Evet, ne olmuş Ahmet'e?

    - Durumları pekiyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.

    - Ee?

    - Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardım ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?

    Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardım etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.

    Nurhan Öğretmen:

    - Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?

    - Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.

    - Nerede çalışıyorsun?

    - Simit satıyorum.

    Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi. Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu. Nurhan Öğretmen, Ali'ye döndü:

    - Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.

    - Çok zengin bir işadamı...

    - Niçin?

    - İnsanlara daha çok yardım etmek için...

    - Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak şimdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi değil; bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme; çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin. Olmaz mı?

    - Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.

    - Neden olmaz?

    - Üç sebepten dolayı olmaz. Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor. İkincisi: "Ağaç yaş iken eğilir." deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir iş adamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

    Nurhan Öğretmen, karşısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:

    - Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi. Biraz açıklar mısın?

    - Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha kârlı bir yatırım olur mu?

    Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. Başını "Evet" anlamında sallarken masanın üzerindeki paraları bir bir topladı.
  • 214 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Kurtuluş Savaşı döneminde yazmış olduğu, günümüze ışık tuttuğundan şüphe etmediğim harikulade romanı. Yazının devamı spoiler içeriyor olabilir. Kitap, Anadolu'nun işgal dönemlerinde bir kolunu Çanakkale Cephesi'nde kaybetmiş ve İstanbul'dan ayrılmak zorunda kalan, Fransa'da eğitim görmüş Ahmet Celal adlı bir subayın, Anadolu'nun ücra bir köşesine yerleşmesini ve burada Anadolu halkıyla olan sıkıntılı yaşantısını anlatıyor. Okuyucu, kitabın ilk bölümlerini okurken Anadolu insanından tiksinir gibi oluyor adeta ve okumaya devam ettikçe belki de sinirleri geriliyor. Bir an Yakup Kadri'nin bu kitabı yazma amacının içindeki Anadolu nefreti olduğunu bile düşünmeye başlıyor insan, fakat kitabın devamı geldikçe aslında anadolu insanının en büyük düşmanının yine kendisi olduğunun mesajı veriliyor; bu nefretin içinde bir acımanın, bir suçun - evet suçun- yattığını gösteriyor bizlere. "Kabahat kimin? Kabahat benimdir. Kabahat, ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş: senindir. Sen ve ben onları, yüzyıllardan beri bu yalçın tabiatın göbeğinde, herkesten, her şeyden ve her türlü yaşamak zevkinden yoksun bir avuç kazazede halinde bırakmışız. Açlık, hastalık ve kimsesizlik bunların etrafını çevirmiştir. Her yanından örülü bir zindanda gibi mahpus kalmıştır. Bu zavallı insanlardan, sevgi, şefkat ve insanlık namına artık ne bekleyebiliriz? Bu iklimin çoraklığı, ruhlarını kurutmuştur. Bu ıssızlık ve bu gurbet onlara müthiş bir egoizm dersi vermiştir. onun için her biri kendi yuvasında bir kunduza dönmüştür." Yakup Kadri'ye göre suç Türk aydınınındır, ona göre Türk entelektüeli Anadolu halkını sadece iklimsel kuraklığa değil, bilgi kuraklığına bırakıp arkasını dönüp de bakmamıştır bile. "Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında, aynı derin uçurum var mıdır? Bilmiyorum! Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasındaki fark, bir Londralı İngilizle Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür." "Gün Geçtikçe daha iyi anlıyorum ki: Türk entelektüeli, Türk aydını, Türk ülkesi denilen bu engin ve ıssız dünya içinde bir garip yalnız kişidir." Yakup Kadri'nin Anadolu çocuklarının ihtiyarlığını, ezilmişliğini, saldırganlığını dile getirdiği bir satır vardır ki yine, yürek burkar: "Bu yaratık, çocukluk nedir bilmedi. Başka diyarlardaki çocukların gülüp oynamaktan başka bir şey yapmadıkları mutlu çağda, bu, yirmi yaşında bir delikanlının güç dayanacağı bütün ağır işleri görüyordu. Yük taşıyordu. Çapa çapalıyordu. Diğer taraftan sıtma, küçük böğrünü zehirli tırnaklarıyla oyuyordu. Acaba, doğduğu günden beri, bir defa olsun, hiçbir şeye güldü mü?" "Zavallı köylü çocuğu! Sen, iki üvey ananın yavrususun. Beri demin seni döven anandır, öbürü de seni her gün döven, doğduğundan beri her gün döven yurdundur. İkisinin acısı arasında, böyle kavrulup gitmişsin." Kitapta aynı zamanda dini kötü emelleri içi kullanan bir şeyhden de bahsedilmektedir. Anadolu halkının şeyhe varını yoğunu dökmesi, din unsurunun Anadolu insanına verdiği zarardan da bahsedilmiştir. Bunun yanı sıra Ahmet Celal'in Mustafa Kemal hayranı olması, köylüler tarafından pek hazzedilen bir durum da değildir. Anadolu halkının gözünde Mustafa Kemal, yurda zarar veren başıboş bir adamdır. Aslında kitabın bu bölümleri, günümüze ışık tutmuyor değil. İnsanların inançla değil, hurafelerle ve batılla kandırılması ve bu sıradan ülkenin aslında elimizden kayıp gidiyor oluşu... Tüm bunlara rağmen Yakup Kadri, kurtuluşu bu hurafe bataklığının içinde yüzen Anadolu insanından başka hiç kimsede görmemekte, görememektedir. "Mehmet Ali yokuştan indi. Dereyi geçti. Tarlaların içinden yürüyerek yola doğru ilerliyor. Dört arkadaştılar. Bir defa dönüp arkalarına bakmıyorlar. Belki bakmayı erlik saymıyorlar. Bunlar belki, yarınki Türk zaferinin isimsiz kahramanları olacaklar. Belki de... Ne olursa olsunlar şu dakikada uzaklaştıkça küçülen, uzaklaştıkça küçülen bu dört silüetin, sabahleyin okullarına giden dört çocuktan farkı yok." "Türkiye'nin aydın sınıfı, gerçekten bu toplumun kaynağı mıdır? Eğer öyle ise, bu Salih Ağalardan, Bekir Çavuşlardan, bu İsmaillerden, bu Zeynep Kadınlardan bende bir şey bulunması gerekmez miydi? Oysa ben burada hayvanlara insanlardan daha yakınım." Günümüzde kimlik sorunu yaşayan, belki de kendini herhangi bir kimliğe veya bu topluma ait hissetmeyen bir Türk'ün mutlaka okumasını öneriyorum. İnsanın hiçbir zaman dile getirmediği iç düşüncelerini, Kurtuluş Savaşı yıllarından esinlenerek yazılan kurmaca bir metinde görebilmesi, okurun aklında ve fikrinde müthiş bir tat bırakıyor. Can sıkan, düşündüren, kıyaslatan, lanet ettiren, kader üzerine düşündüren, bazen ise güldüren harika bir yapıt. Kitabın bazı bölümlerinde batı edebiyatından yapılan alıntılar ve örneklerden de Yakup Kadri'nin edebiyat bilgisinin o dönemi aştığının farkına varıyoruz. Kitap bittikten sonra vicdanlı bir insan maalesef şu soruyu kendisine soruyor: Aradan yüzyıl geçti ve hala değişmeyen çok şey var. Bu bir kader mi yoksa Türk aydını, ilerlediğini düşündükçe köklerinden mi kopuyor? Batılılaşmaksızın modernleşme mümkün olamaz mı? Anadolu'yu yok olma eşiğine getiren, Anadolu'nun gerçek sahipleri mi?
  • 375 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    kurgusu muazzam olan bir romandır.
    emir ve hasan ismindeki iki şahsın dostluğunu, daha doğrusu emir'in yaptığı ihanetleri anlatmaktadır. etrafımdaki herkese öneriyorum bu romanı okuyun diye. bazı bölümleri gözyaşı dökmenize sebep olabilir. 12 yasindaki bir cocuktan insanlik dersi almak..
    "afganistan'da çocuk çok ama çocukluk yok."