• 208 syf.
    Kitabı okumaya başladığımda kullanılan dil, argo, laubali tarz rahatsız ediciydi. Ancak bunu bir ergenin bir kaç gününü anlatan bir hikaye olmasından dolayı kabullenerek okudum. Holden Caulfield'i okudukça da aslında çoğumuz böyle değil miyiz dedim? Kendimizi herkesten üstün görme, hiç kimseyi beğenmeme, her şeye bir kusur bulma ve her şeyi en doğru kendi bildiğimizi sanma. Sonuçta bir grup ergenin düşünce tarzı çok iyi yansıtılmış ^_~
  • 240 syf.
    John Berger’in Kral adlı kitabından alıntıladığı, yanlışlıkla bir odaya giren fakat başlangıçta açık pencereyi bulamayarak gagasında kandamlalarının oluşmasına ve her seferinde daha da artmasına sebebiyet verecek şekilde cama çarpan ve cama olan inancını yitirdiği anda son bir çılgın hamle ile hapsolduğu ağı parçalayabilecekmişçesine pencereye doğru kanat çırpan fakat hedeflediği pencere camını şaşırarak açık olandan geçen kırlangıç hikâyesiyle giriş yapar Gökhan Özcan, kitabı Açık Pencere’ye, sanki insanın yeryüzündeki serüvenine telmih yapmak istercesine.

    Gerçi insanın yeryüzündeki mevcudiyeti bir talihsizlik sonucu değil, tesadüf eseri hiç değil. İnsan bir amaca mebni olarak bulunuyor dünyada ve misafir konumunda; orada geçirdiği ömrün asli vatanına avdet ettiğinde geçireceği süreye kıyasla. İnsan, nisyan ile malûl, unutuyor çoğu zaman geçici olanla kalıcı olanı. Bu yüzden olsa gerek, sapla samanı karıştırıyor bazen, deni olanla değerli olanın yerini değiştiriyor. İşte o zaman açık pencerenin yerini ve yönünü şaşıran kırlangıç misali cebelleşip duruyor insan; en başta kendisiyle, sonra etrafındaki herkesle ve emrine musahhar kılınan her nesneyle. Bu süreçte onun bedeninde ve ruhunda açılan yaraların mahiyetine bakıldığında kırlangıcın gagasında biriken kandamlalarının esamisi bile okunmaz, ama bir yönüyle son derece zayıf fakat bir yönüyle de son derece dayanıklı kılınan insan, göstereceği say ve gayret neticesinde bir ikram olarak açık pencereyi bulabilecek ve o vakit onun vasıl olduğu nimet sınırları yokmuş gibi görünen bir gökyüzü değil zaman ve mekân kavramının yeniden tanımlandığı bir cennet olacak.

    Gökhan Özcan, her biri iki sayfadan müteşekkil, birbirinden bağımsız gibi görünse de aslında birbirinin mütemmimi olan yüz kadar yazısına yer verdiği kitabında “Meselesi Olan İnsan” diyor ilk yazısının başlığında. Bir meselesi, bir derdi, bir şikâyeti olmayan insanı hakikatten nasibi olmamakla eşdeğer tutuyor. Sanki biraz da “insan derdi kadardır” demeye getiriyor. Nedir derdimiz, dert edindiklerimiz? İncir çekirdeğini doldurmayacak kadar eften püften gerekçelerle mi hayatı zindan ediyoruz kendimize; yoksa aziz dertlere müptela olup dermanına bile bakmaz hâle mi geliyoruz, “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” diyen Niyazi-i Mısrî misali.

    İnsanın maddi ve manevi boyutu olduğu gibi dış âleminin yanında bir de iç âlemi var; hiç biri ihmale gelmeyen, biri bir diğerine diğerini tamamen yok sayacak şekilde tercih edilemeyen. Hayat mütemadiyen devam eden bir yolculuk hâli… Her birimiz de anne rahmine düştüğümüz andan itibaren ölüme kadar uzanan tek yönlü bir yolda yolcu olmaya hüküm giymiş birer seyyah... Ama dikkatli bir nazarla baktığımızda bu mecburi yön içinde tek yönlü olmayan başka küçük yollar ve yolculukların varlığını da fark edebiliriz. Yan yana yolculuk eden iki yolcu, fiziki açıdan imkânsız görünmesine rağmen, halet-i ruhiyeleri bakımından tamamen ters yönde yol alıyor olabilirler, her ne kadar varış noktaları aynı olsa da bütün sırların çözülmesiyle büyük bir ayrışmanın gerçekleşeceği o sarsıcı güne kadar tercih ettikleri yol üzerinde sabitkadem kalmanın bir neticesi olarak. Bunun tam tersi de mümkün; fiziki açıdan bir arada bulunması imkân dâhilinde olmayan iki yolcu, zaman ve mekân boyutunda çok farklı kulvarlarda olsalar dahi söylem ve eylem birlikteliği onları aynı neticede buluşturabilir. Doğruyu her seçtiğimizde doğruluk nezdindeki yerimizi sağlamlaştırmış oluyoruz. Yanlışı her seçtiğimizde ise doğrulukla aramızdaki yakınlığı yitirmiş oluyoruz bir parça. Bir de bu yolculukların iç dünyamıza olanı var, kilometreye vurulduğunda epeyce bir yekûn tutan dış dünyamızdaki mesafelerin, kendisi yanında pek küçük kaldığı. Evvel zaman seyyahlarının seyahatlerindeki tek amaç idraklerini artırmak, artan idrakleriyle birlikte kendi insanlıklarına varabilmek ve nihayetinde hakikatle buluşabilmek olmuş. Bugün modern çağın insanları olarak ne uçsuz bucaksız iç âlem yolculuklarına çıkmayı göze alabiliyor ne de oradan gelen seslere kulak vermeye heves edebiliyoruz, iç sesleri sevmiyor, dış seslerle iç seslerin üstünü örtmeye çalışıyoruz. Hâlbuki Özcan’a göre dış hayat ile iç hayat çizgisini birbirine yakınlaştırabildiğimiz ölçüde bir bütün olmaya yaklaşabiliyoruz.
    Farklı boyutlarımız arasında gereken bağı kuramadığımızdan olsa gerek, parçalanmışlık hâlinden azade olamıyoruz. Bu hâl ise ömür sermayesinin değerlendirilmesi değil tüketilmesi gibi bir sonucu ortaya çıkarıyor. Zaman, içini neyle doldurduğuna muadil olarak uzayıp kısalabilen bir özelliğe sahip. Büyük bir arzu ve mutlulukla dâhil olduğumuz herhangi bir aktivite anında zaman hızla akıp giderken tam tersi durumlarda zaman sanki donuyor. Bazen değil günler/saatler, saniyeler bile geçmek bilmezken bazen de koskoca bir ömür bir günmüş, hatta bir günden bile daha kısa bir süreymiş gibi elimizden kayıp gidiyor. “Hayatın boyunu ölçmek için elimizde bir ‘hayat mezurası’ olmalı.” diyor Özcan, “Üstünde rakamlar olmayan ve görünmeyen bir mezura.” ve ilave ediyor: “Öyle zannediyorum ki hayatın boyunu belirleyecek olan asıl şey zamanın ne kadarının gerçekten yaşandığıdır.” Hâl böyleyken kim itiraz edebilir ki, henüz yirmili yaşlarında olan bir gencin seksenli yaşlarına merdiven dayamış bir ihtiyardan daha uzun yaşamış olabileceğine. Dingin bir yürüyüşte alınan mesafeler, telaşlı bir koşuda alınandan daha fazla olmaz mı genellikle.

    Erdemlerin ötelendiği, hatta saygısızca itelendiği bir zamanı yaşıyoruz. Herkes kendisi için yaşar hâle geldi; bir gönle girmek, bir yüreğe dokunmak, bir derde deva olmak, bir yarayı sarmak, ağlayanı susturmak, gülenin sevincine ortak olmak, yıkılanı yapmak, kırılanı onarmak, dağılanı toplamak gibi ulvi amaçlarımız yok artık. Haz ve hız içinde yaşarken tek meselemiz menfaatlerimiz oldu; o yüzden birbirimize selam veremez, hâl hatır soramaz, dertlerimizle dertlenemez, tasalarımızla ilgilenemez hâldeyiz; neredeyse bir mahallenin nüfusunu taşıyan devasa apartmanlar içinde yalnızlıklar içindeyiz; ne tutunacak bir elin ne yaslanacak bir omuzun sahibiyiz. Bu durumda “Neden hem bu kadar kalabalık hem bu kadar insansız kaldı dünya?” diyen Özcan’a haksızsınız, diyebilir miyiz?
    Fasit dairenin dışına çıkmayı, hayatın günden güne daha da sığlaşan çemberinin ötesine taşmayı bir türlü beceremiyoruz. Bize giydirilmeye ve yedirilmeye çalışılan sahte gündemlerin pençesinde çırpınıp dururken yazılı ve görsel basında altı çizilmeyen, öne çıkarılmayan, gözümüze sokulmayan sahici hikâyeleri, daha derin hayat ayrıntılarını, gerçek başarıları, hakiki dostluk ve düşmanlıkları, hatta duygu türlerinin bile samimi olanlarını kaçırıyoruz. “Gerçek şu ki, konuşma balonlarımızın neredeyse tamamını medyanın önümüze koyduğu başlıklar, durumlar, insanlar ve bütün bunlarla ilgili tartışmalar dolduruyor.” Kendimize ait sözcüklerimiz sürekli buharlaşıyor gibi, hepimize zihnimizin sürekli kendi dışında bir şeylerle meşgul olduğu bir yaşama biçimi dayatılıyor sanki.

    Bir parça mürekkep yalamış ya da birçok badireleri atlatarak bugünlere gelmeyi başarmış kuşak dışında hiçbirimiz, kendimizi ve dünyamızı yansıtacak dili bulabilmiş değiliz. Bunun sebebini sadece kelime hazinemizin fukaralığına indirgemek ne kadar hakikatin hakkını teslim olur, bilmiyorum. Acaba, hayatlarımızdaki derinliğin kaybolmasının, niteliksel açıdan zafiyetler barındırmasının ve sığlıkla muallel olmasının bu hazin sonda hiç mi etkisi yok. “Üç beş kelime ile anlatılabilecek yüzeysel hayatlarımız var artık bizim, derine inmeyen insanlar olduk çoğumuz.” Yaşadığımız toprakların sadece tek bir dilin değil farklı dillerin zengin mirasını taşıdığını düşündüğümüzde, yaşadığımız mahrumiyetin giderilmesinin yolu, kelime hazinemize birkaç kelime daha tıkıştırmaktan değil yaşam kalitemizi artırmaktan geçiyor gibi. Besbelli ki sözün gücünü ortaya çıkaracak etken de bununla alakalı, sesin desibelinin yükseltilmesiyle değil. Duygularımızdaki derinlik kayboldukça kelimelerimizin de kaybolduğuna güzel bir örmek teşkil etmez mi, henüz yedi yaşında küçücük bir kız çocuğu iken annesinin kendisini bir vesileyle azarlaması üzerine “Duhterine böyle ider mi maderi söyle bana / Görmedim cihanda böyle bir azar ana.” diyerek üzüntüsünü etkili bir dille ifade etmeyi başaran Kastamonulu Feride’nin feryadı.

    Sözlerimiz bu kadar akim, kelimelerimiz bu kadar kısırken pervasızca herkesin her konuda konuştuğu katlanılması zor bir dönemi yaşıyoruz. “Göz ve kulak ucuyla medyadan edinilmiş az buçuk malumat, azıcık asabiyet, azıcık heva ve heves, azıcık aşağılık kompleksi ve çokça cehalet!” Ama öyle bir popüler kültür düzeni kuruldu ki herkesin görüntü alanına girdirilenlerin hiçbiri topluma artı bir değer katma potansiyeline sahip değil maalesef. “Fikrin, bilginin, hikmetin, yani sözün; zamanın imbiğinden geçmemiş, demini almamış, tavrını bulmamış hâlleri tarihin hiçbir sayfasında bugünkü kadar rağbet görmemişti.” Hâlbuki aklıselim sahipleri her konuda fütursuzca konuşmayı değil sükûtu tercih ederlerdi çoğu zaman ve onlar sükûtları ile konuşanlardan daha çok şey anlatmayı, konuşanlardan daha çok hakikati ifşa etmeyi, konuşanlardan daha çok muhabbet etmeyi ve konuşanlardan daha çok faydalı olmayı becerirlerdi. Eskiler bilge adamı sükûtundan ve sükûnetinden tanımazlar mıydı? “Bunun için elzem olan her lafın belini kıran iddia sahipleri değil, mana dükkânında her biri ayrı bir zembereği kuran küçük saat tamircileridir.”
    Kendisi olmasının önüne geçilmeye çalışılan, giydirilmiş yeni bir insanlık kıyafetiyle kurgulanmış uğraşlara tâbi tutulan günümüz insanı hem kendi tabiatından uzaklaşıyor hızla hem de kendine sığınak ve barınak olan tabiattan. Teknoloji, tüketim, haz/hız, heva/heves derken kalpleri mühürlenen insanoğlu, tabiatın sesine kulağını sağır, görüntüsüne gözünü kör etmiş durumda. Geçip giden mevsimlerin farkında bile değiliz artık. Bir yağmurun yağışı meteorolojik bir olay olmanın ötesine geçemiyor, rahmet olma özelliğini çoktan yitirmiş durumda; kar, her biri bir diğerinden farklı eşsiz güzellikteki kristalleri ile tefekkür vesilesi olma miadını çoktan doldurmuş, artık beyaz felaketlerin habercisi konumunda. Bugün, henüz şafak sökmeden varlığını gösteren Ülker Yıldız takımından hareketle “Kalkın bi artık, Ülker çoktan doğmuş!” diyerek evlatlarını uykunun en tatlı ve en derin anında yataklarından kaldırmaya kalkışan ve etrafı velveleye veren anneler de yok, güneşin hareketlerine ve oluşturduğu gölgeye göre vakti tayin edenler de… Tabiatın varlığını en güzel hâlleriyle hissettirdiği türkülerimizdeki “ayva çiçek açmış, yaz mı gelecek”, “akasyalar açarken”, “ibibikler öter ötmez ordayım”, “allı turnam bizim ele varırsan”, “kızılcıklar oldu mu, selelere doldu mu” gibi diziler handiyse bir nostaljiye dönüşme tehlikesi içinde.
    Hayatımızı kuşatan şeylerin büyük bir çoğunluğu bizim kendimizle baş başa kalmamızın önüne geçecek şekilde kurgulanmış Özcan’ın tabiriyle “modern dünya oyuncakları”ndan oluşuyor. “Hayatımızı daha kolay ve daha eğlenceli kılmak üzere icat ettiğimiz bütün bu oyuncaklar, zaman içinde büyüye genişleye ilerleyerek her şeyimiz oldular âdeta.” Onlar olmadan nefes alamaz hâle geldik sanki. Bir elektrik kesintisinin anlamının, bir enerjinin kullanımının kısıtlanması olmasının ötesine geçmesinin üzerinden yıllar geçti, bugün bir elektrik kesintisi, elimizin/kolumuzun, gözümüzün/kulağımızın, fikrimizin/zikrimizin işlevsiz hâle gelmesiyle eşdeğer oldu neredeyse.

    Yazar, Açık Pencere’de insanın, kendini dört duvar arasında hapsolmuş ve elinin kolunun bağlanmış gibi olduğunu hissettiği bütün olumsuz koşullara rağmen doğan her yeni günün umutlarımızı canlı tutabilmek için bir fırsat olabileceğini ve içinde boğulduğumuz dehlizlerden çıkış için hâlâ açık olan bir pencerenin varlığını ve necatın mümkünatını göstermeye çalışıyor. Bunun için de içimizin duvarlarında asılı olan “Keşkeler Listesi”nin bir kopyasını çıkararak odamızın duvarına asarak görünür kılmayı ve gücümüzün hâlâ yetebilecek düzeyde olanlarını hayata geçirmemizi salık veriyor.
  • ''sen hala çaba sarfettiğin için - zaman zaman kendine dönüşüyorsun''
    .
    Bilişsel Çelişki, sosyal psikolojide kişinin, başlangıçta iki ya da daha fazla tutarsız bilişe sahip olması, daha sonraysa kişinin alışılageldik, tipik olumlu-benlik-kavramına ters düşen bir harekette bulunması şeklinde tanımlanan, rahatsız edici bir dürtü ya da duygu olarak tanımlanıyor.

    “Çelişkinin, insanların benlik-saygılarını tehdit ettiği zaman en güçlü ve en rahatsız edici durumda olduğu anlaşıldı. Bu rahatsızlığın nedeni de bizi olduğumuzu zannettiğimiz kişi ile eylemlerimiz arasındaki uyumsuzluk konusunda yüzleşmeye zorlamasıydı.” [1]

    Soru aslında şudur bence: Olduğumuzu zannettiğimiz kişi gerçekte kendimiz midir? Ya da olduğumuzu zannettiğimiz kişi, olmayı istediğimiz kişi midir? Aslında çoğu zaman olduğumuzu zannettiğimiz kişi, kendimiz değildir. Eğer şöyle bir davranışlarımızı, düşüncelerimizi ve alışkanlıklarımızı sorgularsak daha ilk dakikadan itibaren birçok çelişki bulabiliriz kendimizde. Bu nedenle çoğumuz sorgulamayı bir kenara bırakır, olmayı istediğimiz kişi gibi davranmaya, düşünmeye çalışırız. Bu da kendimizi kandırmaktan başka bir duruma yol açmaz gerçekte.

    Görünen imajımız, kimliğimiz ile davranışlarımız arasındaki çelişkiyi biliriz çoğu zaman. Ama bununla yüzleşmek, kendimizi sorgulamaktan da kaçınır, üzerini örtmeyi tercih ederiz. Bizim asıl korkumuz algılanan kimliğimiz ile davranışlarımız arasındaki çelişkinin çevremizde, toplumda açığa çıkarak bilinmesi, görülmesidir. İşte bizi en çok rahatsız eden olgulardan birisi de budur.

    Bilişsel çelişki, bizi benlik algımıza ters düşen hareketimizle yüzleşmeye zorlar, ama bence bunun üstesinden geliriz çoğunlukla. Şöyle ki, tozları halının altına süpürür ve benlik evimiz sanki temizmiş gibi davranırız. Bilişsel çelişkiye sahip olunması, onun farkında olunması bile bir adımdır bence. Yüzleşmekten çok, çelişkimizin açığa çıkmasından kaçınmak için neler yapabileceğimizi düşünürüz.

    “Çoğumuzun benlik-saygısı ona ya da üst düzeydedir. Ünlü yazar Garrison Keilor’m Wöbegon Gölü romanındaki mitolojik kahramanlar gibi, biz de ortalamanın üzerinde insanlar olduğumuza inanırız…”[2]

    Gerçekten ortalamanın üzerinde miyiz? Örneğin sosyal medyaya bakarsak, insanların çoğunun (en azından kendi arkadaş listemizdeki) ortalamanın üzerindelermiş gibi kendilerini gösterdiklerini görürüz. Çoğu insan ne kadar farklı olduğunu, entelektüel ve asi ruhlu olduğunu paylaşımlarıyla ortaya koymaya çalışır. Acaba durum gerçekte böyle midir, yoksa bütün bunlar birer görüntüden, vitrinden mi ibarettir? Çünkü çağımızın sorunlarından birisi de kişinin bir şey olması değil, öyle görünmesidir. Ve sonuç olarak bu durum kişinin kendisini kanıtlamaya yönelik davranış biçimleri göstermesine neden olmaktadır.

    Kendimizi hiç kimseden aşağıya görmeyiz. Bu eğer aşağılık kompleksinden ya da diğer sorunlu davranış biçimlerinden kaynaklanmıyorsa normal ve doğal bir davranıştır. Ama çoğunlukla bunun arkasında kompleksler yatar. Örneğin bir konuyu araştırmadan, öğrenmeden bile sanki biliyormuş gibi rol yapmayı seçer ya da o konuyu iyi bilenleri dahi küçümsemeye çalışırız. Sosyal medyadaki bazı haberlere yapılan yorumlarda bu tür kompleksli davranışlara yönelik birçok örnek bulabiliriz.

    “Örneğin, bir milyon lise öğrencisi arasında yapılan bir tarama çalışmasına göre öğrencilerin yalnızca %2’si kendilerini liderlik yetenekleri konusunda ortalamanın altında görüyordu.”[3]

    Yani bu araştırma ortaya koyuyor ki, insanların çoğunluğu, hatta büyük çoğunluğu kendisini ortalamanın üzerinde görüyor. O kadar ki, neredeyse süper kahraman olduğumuzu ilan edeceğiz.

    “Son elli yıl içerisinde sosyal psikologlar insan davranışlarının en güçlü, belirleyicilerinden birinin istikrarlı, olumlu benlik-imgesini koruma gereksinimi olduğunu keşfetti.”[4]

    Yine bilimsel olarak bu çelişkimizi nasıl azaltabileceğimiz şöyle ortaya konuluyor:

    “• Davranışımızı çelişkili bilişle uyumlu hale gelecek şekilde değiştirmek.

    Çelişkili bilişlerden birini değiştirerek davranışımızı mazur göstermeye çalışmak.
    Yeni bilişler ekleyerek davranışımızı mazur göstermeye çalışmak.” [5]
    Burada birçok kez, çelişkili bilişlerden birisini değiştirerek ya da yeni bilişler ekleyerek davranışımızı mazur göstermeye çalışırız. Öncelikle kendimizi ikna eder, sonra davranışımızı diğerleri nezdinden mazur gösterme yollarını deneriz. Bu süreçte de kendimizi olduğu gibi başkalarını da çoğunlukla kandırırırız.

    “Çelişkiyi azaltma sürecindeki insanlar haklı oldukları konusunda kendilerini ikna etmekle o kadar meşguldür ki çok zaman kendilerini irrasyonel ve uyumsuz davranışlar içinde bulurlar… Bütün bu araştırmaların da gösterdiği gibi, insanlar bilgileri her zaman yansız bir şekilde işlemezler. Bazen bunları önceden oluşturduğumuz düşüncelere uyacak şekilde çarpıtırız. Büyük olasılıkla işte bu yüzden politika ya da din konusunda belirli bir görüşe sıkı sıkıya bağlı insanlar, bizim görüşümüzü (yani doğru görüşü!) ne kadar güçlü ve dengeli iddialara dayanırsa dayansın, hemen hiçbir zaman kabul edemezler.” [6]

    Bu rasyonelleştirme, içinde bulunduğumuz çevre ile doğrudan ilgilidir. Çünkü içinde bulunduğumuz çevredeki insanların çoğunun inançları, ideolojileri ve davranışları bize benzer. Örneğin sosyal medyadaki arkadaş çevremiz bile böyledir çoğunlukla. Bu nedenle dinsel inancımıza, inanışlarımıza, politik görüşümüze, ideolojimize ters gelen düşünceleri çarpıtır, görmezden gelir ya da bunu yapamıyorsak da reddederiz. Rasyonelleştiremiyorsak bu düşünceleri kesin bir biçimde dışlar ve onların yanlış olduğunu iddia ederiz. Hatta bu düşünceler bilimsel olarak ispatlansa dahi, onları dikkate almayız. Bir şekilde kendimizi buna ikna ederiz.

    Özellikle politik görüşümüz ve dinsel inanışımız konusunda çoğu zaman katıyızdır. Görüşümüze, inancımıza aykırı hiçbir delili, deneyi kabul etmeyiz. Hatta bilimsel araştırmaların gösterdiği gibi, bu deneyler, kanıtlar aksine bizim dünya görüşümüze ya da dinsel inancımıza daha sıkı sıkı sarılmamız sonucuna yol açarlar.

    Hele sosyal medya çağında insanların egoları giderek büyüdü. Sosyal medyadaki gazete sitelerindeki okur yorumlarına bir bakarsak, okurun ne kadar kendisini olduğundan yukarıda gördüğüne, her şeyi yargıladığına, dışarı attığına, kibirli, ırkçı yorumlar yaptığına şahit oluruz. Elbette bütün okurları kast etmiyorum. Ama azımsanmayacak bir kesim böyledir. İnsanlar, sosyal medyanın kendilerine getirdiği doğrudan yorum yapma hakkını kullanırken, kendilerini çoğu zaman otorite yerine koyuyor ve her şeyi keskin bir üslupla yargılayıp dışarı atıyor, kendileri gibi düşünmeyenlere ise küfür dahil her türlü ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ve diğer birçok insanı olmayan şekilde davranıyorlar.

    Yani yüzleşme ve empati yok, herkes kendisinin yüzde yüz haklı olduğuna inanıyor ve diğer düşünceleri, görüşleri, dinlemeye, okumaya bile tahammül göstermiyor. Haklı olduklarını düşünmenin ötesinde, kötü olan herkesin onlar gibi düşünmek zorunda olduklarına inanmalarıdır. İşte sosyal medya çağı insanının en büyük sorunu budur; hoşgörüden yoksun, saygısız, sevgisiz, içeriksiz, salt vitrinden oluşan ama arkası boş olan bir kof prototip giderek egemen oluyor.

    Yine soruyorum: Acaba olduğumuzu zannettiğimiz kişi miyiz? Kendimizle yüzleşmeyi göze alabiliyor muyuz? En son ne zaman bir düşüncemizi değiştirdik? En son ne zaman herhangi bir konuda haksız olduğumuzu kabul ettik? Ne zaman özür diledik?

    Erol Anar
  • 336 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Öncelikle şunu belirtmek isterim ki kitap artık hayata kesinlikle daha farklı bakmama sebep oldu... fikirlerime düşüncelerime yeni bir pencere açmamı sağladı... bambaşka bir aleme alıp götürdü..Hayatınızda okuyacağınız en kaliteli ve anlamlı kitaplar listenizde eminim üst sıralarda yerini alıcaktır...

    "Biz zaten kördük.. Gördüğü halde göremeyen körler" diyor Jose Saramago
    Uzun uzun düsündüm bu cümlenin üstünde.. asıl körler bizler değil miyiz gerçekten.. o ketum düsüncelerimizle sabit fikirlerimizle kararmıs kötü kalplerimizle karanlıkta olan bizler değil miyiz.. ve daha kötüsü bizler aslında gördüğümüzü zanneden bunu iddia eden kişileriz. Farkında değiliz. Büyük bir körlükteyiz ve bu bizim umrumuzda degil.. peki şöyle düsünsek gercekten karanlık bi odada, karanlık bir yerde ve yine karanlık bir dünyada yasamak zorunda kalsak bu umrumuzda olmayacak bir sey olur mu ? Yani amaaan canım karanlıktada yasayabilirim görme yetim elimden gitsede olur diyenimiz zannımca asla cıkmayacaktır.. peki neden düsüncelerimize ve fikirlerimize vurulmus kilitler, adeta bir perde gibi indirilmiş gaflet, hayata dair kaybettiğimiz umut bizi rahatsız etmiyor neden umursamaz davranıyoruz...

    Kitabı okurken sanki gercekten bir gün basımıza böyle bir olayın gelecegini düsündüm durdum. Ve dedim ki böyle bir dünyada yasamak gercekten mümkün olamazdı..bununla mücadele edemezdik.. gözlerimin gördüğüne bu kitabı okuyabildigime ve fikirlerime yeni bir yön verme istegime şükrettim.. şükredilecek en önemli organlarımızdan biri şüphesiz gözlerimiz.. ama bizler şunu hep unutuyoruz ki kalbimizde de bir göz var ve biz onu her gecen gün kirleterek kör olmasına sebebiyet veriyoruz. Aynı sekilde aklımızda öyle aklımızın içine yerlestirilmis bir göz var ve bunun sayesinde baktıgımız şeylerin arkasındaki hakikatleri görebiliyoruz. Yahut göremiyoruz. Her zaman gördüğümüz söylenemez tabiki.. çoğu zaman baktığımız nesnelerin ardındaki hakikati bırakın görmeyi görmek bile istemiyoruz.. ve işte asıl körler bu yüzden bizleriz, görebilmemiz mümkünken göremediğimiz gerçeklerden ötürü ... etrafımızda sayısız yaradılış gerçeğini ve mucizesini fark edebilecek bi şuura sahip olmamız gerektiğini bizlere aktarmak istiyor aslında

    Kim gerçekten gözlerini yavas yavas karartmak ister ki.. kim gözlerine bir perde indirip o şekilde yaşamını devam ettirmek ister? Kimse.. Öyleyse biz Jose Saramago'nunda dedigi gibi neden kendimize acımıyoruz. Bizlere insan önce kendine acımalıdır diyor. Evet kendimize acımalıyız ve bu acıma bizi kendimize çeki düzen verme duygusuna ulastırmalı.. yoksa kendimize acımamız bi anlam ifade etmez öyle değil mi??

    Ne şartlar altında olursak olalım umudumuzu elimizde sıkı sıkı tutmamız gerektiğini bir gün bile olsa umutsuzluga düşmemeyi asıl körlüğün bu hayata dair umutların tükendiği anda filizleneceğini düştüğümüz zaman kalkabileceğize olan inancımızı kaybetmemek gerektiği mesajını bizlere veriyor.. umutsuz bi dünya gercekten yasanmaz olurdu.. bugün pek çogumuz bu hayatı yasanmaz saymıyor mu ? Yani aslında genelimiz kör olmus sayılmaz mı? Düsündüm gercekten gördüm ki insanlar umutlarını elden bırakınca adeta bi karanlığa hapsoluyorlar. Ve karanlıkta yasamak öyle zordur ki.. yazar aslında bizleri ümide ve inanca sarılmaya itiyor.
    Her neyse söylemek istediklerim biraz uzun oldu sanırım :) Kitaba tam olarak gelecek olursam yazarın okuduğum ikinci kitabı ve ben kesinlikle tüm eserlerini okuyacagıma dair kendime bir söz verdim. Öyle akıcı dil kullanarak adeta akıp giden bir eser yazmış ki nasıl başlayıp nasıl bittiğini anlayamıyorsunuz bile. Bi an olsun sıkılmadım okumaktan. Yer yer o kadar duygulandım ki... bazen gözyaşlarımı tutamadım.. bazen bazı yerleri iki kez hatta üç kez okudum. aklıma kazımak istedim cümlelerin içindeki anlamı... yalnızca noktalama isaretlerinden virgülü kullanmasına cok şaşırmıstım ama insan belli bir süre sonra ona da alısıyor yani zor gelmiyor okuması.. muhakkak okumanızı sonra çevrenizdekilere okutmanızı ve yazarın asıl vermek istedigi mesajı hayatınıza geçirmenizi nacizane tavsiye ediyorum .. kalemine ve düşüncelerine sağlık Jose..
    Keyifli okumalar dilerim ..
  • Kızarak, "Yeter," dedim. "Gözlerine kara gözlükler takıp sonra da güneşi göremediğini söylüyorsun."
  • ÇABALAMA
    Bukowski “İki şansım var, ya bu postanede kalacağım ve delireceğim… ya da istifa edeceğim, yazarı oynayacağım ve açlıktan öleceğim. Açlıktan ölmeye karar verdim.”
    Kontratı imzaladıktan sonra, ilk romanını üç haftada yazdı. Adı “Postane” idi, ithaf bölümünde de “kimseye ithaf edilmemiştir” yazılıydı.
    Para kazanmanın en iyi yöntemlerini öğrenirsiniz çünkü yeterince paranız olmadığını düşünürsünüz.
    Daha iyi bir yaşamın anahtarı daha fazlasına sahip olmaya çabalamak değildir; Daha aza önem vermektir, gerçekten doğru ve o anda önemli olana aldırmaktır.
    Ama ya şimdi? Şimdi beş dakikalığına bile kendinizi bok gibi hissetseniz son derece mutlu ve harika hayatları olan insanların 350 fotoğrafıyla bombardıman ediliyorsunuz, bu durumda hatanın sizde olduğunu hissetmemeniz imkansız kuşkusuz.
    George Orwell insanın burnunun ucundakini görmesinin sürekli mücadele gerektirdiğini söylemiştir. Stres ve kaygımızın çözümü de burnumuzun ucundadır..
    Daha pozitif bir deneyimi arzu etmenin kendisi negatif bir deneyimdir. Ve paradoksal olarak, insanın negatif deneyimi kabul etmesinin kendisi pozitif bir deneyimdir.
    Mutlu olmayı ve sevilmeyi umutsuzca arzuladıkça, çevrenizde kim olursa olsun kendinizi yalnız hisseder ve korkarsınız.
    çabalamayın.
    Bir şeye daha az önem verdiğinizde onu daha iyi yaptığınızı fark ettiniz mi? Bir şeyi başarmayı en az kafaya takan kişi genellikle onu başaran kişi olur. Hiç aldırmamaya başladığınızda her şeyin yerli yerine oturduğu olmadı mı?
    Yaşamda bir değeri olan her şey ona bağlı negatif deneyimin üstesinden gelmekle kazanılır.
    Istırap yaşamın dokusundaki sökülmez ipliktir ve onu söküp atmaya çalışmak sadece olanaksız değil, aynı zamanda yıkıcıdır da: Onu söküp atmaya çalışırken tüm kumaşı yırtarsınız. Istıraptan kaçınmaya çalışmak ıstıraba çok fazla önem vermektir. Tersine, ıstıraba kafayı takmamayı becerebilirseniz kimse sizi durduramaz.
    Kafaya takmadan yaşamın en zor ve korkutucu meydan okumalarına bakabilmek ve yine de eyleme geçebilmek.
    Bir gün öleceksiniz. Bunu herkesin bildiğini biliyorum, ama unuttuysanız diye hatırlatmak istedim.

    Hiçbir şeyde anlam bulamayan, hiçbir şeyin duygularını harekete geçirmediği insan için bir isim vardır: psikopat.
    Kafaya takmamak ne anlama gelir:
    1. Ustalık: Kafaya takmamak kayıtsız olmak anlamına gelmez; kayıtsız olmanın sizi rahatsız etmemesi anlamına gelir.
    Kafaya takmamak diye bir şey yoktur.
    Asıl soru neyi kafaya takacağımızdır.
    Nereye giderseniz gidin, sizi bekleyen bir sorun yumağı vardır. Bunda bir sorun da yoktur. Mesele bu yığından kaçmak değil, mesele uğraşmaktan hoşlanacağınız yumağı bulmaktır.
    2. Ustalık: Zıtlıkları kafaya takmamak için o zıtlıklardan daha önemli bir şeyi kafanıza takmanız gereklidir.
    Çoğu insanın, özellikle de eğitimli, şımartılmış orta-sınıf beyazların “hayatları tasaları” olarak gördüklerinin, gerçekten kaygılanacak daha önemli şeylerinin olmayışının yan etkileri olduğunu düşünüyorum.
    Demek ki yaşamımızda önemli ve anlamlı bir şey bulmak zamanınızı ve enerjinizi kullanmanın en verimli yoludur. Çünkü bu anlamlı şeyi bulamazsanız anlamsız ve önemsiz şeyleri kafaya takacaksınız.
    3. Ustalık: Farkında olsanız da olmasanız da, her zaman neyi kafaya takacağınızı seçiyorsunuz.
    Eskiden düşüncelerini o kadar önemsediğimiz insanlar artık yaşamımızda değillerdir.
    Bunk Moreland “Kafayı takma sırası sende değilken kafana takarsan başına bunlar gelir işte.”
    MUTLULUK BİR SORUNDUR
    Istırap ve kayıp kaçınılmazdır ve onlara karşı koymaya çalışmaktan vazgeçmeliyiz – Buda
    Tatminsizlik ve huzursuzluk insan doğasına ait özelliklerdir ve göreceğimiz gibi tutarlı bir mutluluğu oluşturmak için gerekli bileşenlerdir.
    Neye sahip olursak olalım tatminsiz olmaya ve ancak sahip olmadıklarımızla tatmin olmaya donatılmışız.
    Sorunlar, hayatın sabitleridir.
    Mutlu olmak için çözecek bir şeye ihtiyaç duyarız. Demek ki mutluluk bir eylem biçimidir, bir etkinliktir, edilgen bir şekilde size bağışlanmış bir şey değildir. Onu bir mekanda, bir fikirde, bir meslekte ve şunu da söyleyeyim ki bir kitapta bulamazsınız.
    Hakiki mutluluğa sadece hoşunuza giden sorunları bulduğunuzda ve onları çözerken zevk aldığınızda ulaşabilirsiniz.
    Başarınızı belirleyen “Neyin tadını çıkarmak istiyorsun?” sorusu değildir, doğru soru “Hangi ıstıraba katlanmaya razısın?” sorusudur. Mutluluğa uzanan yol engebelidir ve utançla döşenmiştir.
    Ben ödülü istedim, mücadeleyi değil. Sonucu istedim, süreci değil. Sadece zafere aşıktım, mücadeleye değil. Ve hayat böyle yürümez.
    ÖZEL DEĞİLSİNİZ
    Sadece yirmi beş yaşında oldukları ve hayatta dişe dokunur tek bir başarıları olmadığı halde kendilerine yaşam koçu derler ve başkalarına yardım etmek için para isterler.
    Kendimizi ifade etmek için ne kadar çok özgürlük verilirse, bizimle aynı fikirde olmayan ya da canımızı sıkan birilerinin olmamasını da o kadar fazla istiyoruz. Aykırı bakış açılarıyla ne kadar fazla karşılaşırsak, varlıkları o kadar fazla canımızı sıkıyor..
    Çoğumuz yaptığımız şeylerin çoğunda son derece ortalamayız. Bir şeyde özel olsanız bile bir sürü diğer şeyde ortalama ya da ortalamanın altındasınız. Yaşamın doğası budur.
    Yaşamın büyük bölümü olağan, sıradan ve ortalamadır.
    Teknoloji eski ekonomik sorunları çözerken bize yeni psikolojik sorunlar yarattı. İnternet sadece açık bir enformasyon kaynağı değildir, aynı zaçık bir güvensizlik, kendinden kuşku duyma ve utanç kaynağıdır.
    ISTIRAP ÇEKMENİN DEĞERİ
    Yapması gereken şeyi yaptığını ve hiçbir şeyden pişmanlık duymadığını söylerdi.
    Öz-farkındalık soğanının ilk katmanı, basitçe, insanın kendi duygularını anlamasıdır.
    Öz-farkındalık soğanının ikinci katmanı, neden bu şekilde hissettiğimizi sorabilme becerisidir.
    Öz-farkındalık soğanının bir başka ve daha derin bir katmanı vardır. Ve bu katman kahrolası gözyaşlarıyla doludur. Üçüncü seviye bizim öz değerlerimizdir.

    Değer verdiğimiz şeyin bize faydası yoksa, başarı/başarısızlık diye kabul ettiğimiz şeyleri pek de iyi seçememişsek, bu değerlere temellenen her şey; düşünceler, duygular, her günkü hislerimiz geri dönüp bizi incitecektir.
    İçgüdüsel olarak kendimizi başkalarına göre ve statüyle değerlendiriyoruz. Soru kendimizi başkalarına göre değerlendirmeli miyiz değil; hangi standarda göre kendimizi ölçmeliyiz?
    Bir avuç ortak değer yargısı insanlara berbat sorunlar yaratır; çözümü pek mümkün olmayan sorunlar. Hızlıca bunların bazılarının üzerinden geçelim:
    Haz
    Haz, mutluluğun nedeni değil, sonucudur.
    Maddi başarılar
    İnsanlar kendilerini davranışlarıyla değil sahip oldukları statü sembolleriyle ölçmeye başladıklarında, bu sadece sığ olmaları değil, sevimsiz insanlar olmaları anlamına gelir.
    Her zaman haklı olmak
    Sürekli pozitif olmak
    Sürekli pozitif olmak hayatın sorunları için geçerli bir çözüm değil, bir inkar biçimidir.
    Freud – Bir gün geriye dönüp baktığınızda mücadele günlerinizin en güzel günleriniz olduğunu göreceksiniz.
    Kişisel gelişim denilen mesel sadece bununla alakalıdır: Daha iyi değer yargılarına öncelik vermek, kafayı takacak daha iyi şeyler seçmek. Çünkü daha iyi şeylere aldırdıkça daha iyi sorunlarınız olur. Sorunlarınız iyileştikçe de yaşamınız düzelir.
    SEÇİM SİZİNDİR
    Başımıza gelenleri kontrol edemeyiz. Ama başımıza gelenleri nasıl yorumladığımızı ve nasıl tepki gösterdiğimizi her zaman kontrol edebiliriz.
    Şeyleri nasıl gördüğünüzü, nasıl tepki verdiğinizi, nasıl değerlendirdiğinizi siz seçersiniz. Deneyimlerinizi ölçecek ölçütü siz belirlersiniz.
    Medya, gerçek bir mesele hakkındaki gerçek bir hikayeyi duyuracağına, orta seviyede rencide edici bir şey bulmayı, bunu geniş kitlelere duyurmayı, öfke yaratmayı, bu öfkeyi gerisin geri yine kamuya duyurarak halkın başka bir kesimini de öfkelendirmeyi çok daha kolay ve karlı buluyor. Bu durum iki hayali taraf arasında karşılıklı bok atma yankısı yaratarak hepimizi toplumu ilgilendiren gerçek sorunlardan uzak tutuyor. Politik açıdan her zamankinden daha çok kutuplaşmış olmamıza şaşmamalı.
    Değer yargılarınızı yeniden değerlendirirken, bu süreçte hem içten hem de dıştan dirençle karşılaşacaksınız. Hepsinden önemlisi, siz kendinizden emin olamayacaksınız; yaptığınızın yanlış olup olmadığını merak edeceksiniz. Bu iyi bir şeydir.
    seçim

    HER KONUDA YANILIRSINIZ
    Sürekli hakikate ve kusursuzluğa yaklaşma eylemi içindeyizdir, ama asla hakikate ve kusursuzluğa yaklaşamayız.
    Kendimiz için nihai “doğru” yanıtı aramamalıyız, bunun yerine bugün hatalı olduğumuz yerleri budayabilirsek, yarın biraz daha az hatalı oluruz.
    Emin olmak gelişmenin düşmanıdır. Hiçbir şey olana kadar kesin değildir ve olduktan sonra bile tartışmaya açıktır. Bu nedenle değer yargılarımızın kaçınılmaz kusurlarını kabul etmek her türlü büyüme için gereklidir.
    Değer yargılarımız kusurul ve eksiktir, kusursuz ve tam olduklarını sanmak bizi tehlikeli derecede dogmatik bir zihin yapısına sürükleyerek kendinde hak görmeyi besler ve sorumluluklardan kaçarız. Oysa sorunlarımızı çözebilmenin tek yolu, öncelikle eylemlerimizin ve inançlarımızın o zamana kadar yanlış olduğunu ve işe yaramadığını kabul etmektir.
    Parkinson yasası: İş tamamlanması için var olan tüm zamanı kapsayacak şekilde genişler.
    Manson’ın Kaşınma yasası: Bir şey ne kadar fazla kimliğinizi tehdit ediyorsa, o kadar fazla ondan kaçınırsınız.
    Budizm “kim olduğunuz” düşüncenizin keyfi bir zihinsel yapı olduğunu, var olduğunuz fikrinden tümüyle vazgeçmenizi; kendinizi tanımladığınız keyfi ölçütlerin aslında sizi tuzağa düşürdüğünü, her şeyden vazgeçmenin daha iyi olduğunu söyler. Bir anlamda Budizm’in kafanıza takmamanızı öğütlediğinizi söyleyebilir.
    Kendiniz için seçtiğiniz kimlik ne kadar dar ve nadirse, her şey sizi o kadar fazla tehdit eder. Bu nedenle kendinizi mümkün olan en basit ve olağan şekilde tanımlayın.
    Hayatınızda bir değişiklik olması için bir şey hakkında yanılmanız gerekmektedir.
    Aristoteles şöyle demiştir: Bir fikri kabul etmeden onunla oyalanmak eğitimli bir zihnin işaretidir. Farklı değerlere onları kabul etme zorunluluğu hissetmeden bakıp değerlendirmek belki de insanın yaşamını anlamlı bir şekilde değiştirmesi için ana beceridir.
    BAŞARISIZLIK İLERLEMEKTİR
    Bir konuda ilerlemek binlerce küçük başarısızlık üzerine inşa edilir ve başarınızın cüssesi o şeyde ne kadar başarısız olduğunuza bağlıdır.
    Nasıl ki insan fiziksel acı çekerek daha kuvvetli kemiklere ve kaslara sahip olursa, duygusal acı çekerek de duygusal dayanıklılığa, daha güçlü bir kendilik duygusuna, daha fazla şefkate ve genel anlamda daha mutlu bir hayata sahip olur.
    Zaten hayat bilmemek, ama yine de bir şey yapmak değil midir? Hayatın tümü böyledir. Hiç değişmez.
    Eylem motivasyonun sadece sonucu değildir, aynı zamanda nedenidir de.
    HAYIR DEMENİN ÖNEMİ
    Mutlak özgürlük, kendi başına, hiçbir anlam ifade etmez.
    Sevdiğiniz birisi için bir fedakarlık yapacaksanız, bunu istediğiniz için yapmalısınız, kendinizi yapmak zorunda hissettiğiniz ya da yapmamanın sonuçlarından korktuğunuz için değil.
    Fikir ayrılığı olmadan güven olmaz. Fikir ayrılığı kimin koşulsuz olarak, kimin kendi çıkarları için yanımızda olduğunu göstermek için vardır. Kimse sürekli evet diyen birine güvenemez.

    VE ÖLÜRSÜNÜZ
    Ölümden rahatsız olmamanın tek yolu kendinizi olduğunuzdan daha büyük bir şey gibi görmeniz ve anlamanızdır; kendinize hizmet etmenin ötesine uzanan değerler seçmeniz gerekir; çevrenizdeki kaotik dünyaya toleranslı, basit, her an geçerli ve kontrol edilebilir değerler. Tüm mutlulukların kökeni budur.
    Kendinizden daha büyük bir şeyi sevmek, daha yüce bir bütüne katkı sağlayan bileşenlerden biri olduğunuza inanmak, hayatınızın idrak etmesi mümkün olmayan büyük bir sürecin küçük bir parçası olduğunu kavramak.
  • 280 syf.
    ·27 günde·Beğendi·10/10
    “Dünya,insanları incitmek pahasına düşüncelerini dile getirmekten çekinmeyen, yaşı kemale ermiş lakin anlayışı bir türlü gelişmemiş bireylerle dolu. Kullanılan markanın, harcanan paranın, oturulan muhitin saygınlık ölçütü olduğu bu zamanda pek çoğumuz için nasıl göründüğümüz, nasıl hissettiğimizden çok daha önemli hâle geldi. “ (syf: 250)

    “Benim için sadeleşmek madde ve anlam olarak iki boyutlu bir kavramdır.
    Madde anlamındaki sadeleşme fazla eşyalardan kurtulmak, daha az tüketmek, daha az alışveriş yapmak gibi unsurları ifade eder. Geçmiş korkularımdan, gelecek endişelerimden, hayatıma yük olmuş faydasız ilişkilerden, stresten, geçici heveslerden, nahoş duygulardan ruhumu arındırmayı ise anlam bakımından sadeleşmek olarak sınıflandırabilirim. “
    (Syf:253)
    ..bu cümlelerle özetliyor sevgili Rabia sadeleşmeyi.. İşte tam olarak ikna olduğum nokta bu, bu şekilde sadeleşmek ne güzel bir kazanç olurdu benim için diye düşündüm. Ve hem içsel hemde maddi olarak sadeleşme sürecini eyleme dökmeye karar verdim. Çünkü “eyleme dökülmeyen karar flört etmek gibidir” diyor kitapta.
    Sadelik üzerine bir kaç kitap okumuş biri olarak en etkilendiğim kitap bu oldu. Çünkü niçin sadeleşmeliyimden tutunda çevreye verdiğimiz zararın boyutlarına kadar öyle güzel aydınlanma yaşadım ve bilinçlendim ki, başucu kitabı olarak minik kütüphaneme koydum bile. Çünkü dönüp dolaşıp okuyacağım aldığım notları hayata geçireceğim ve bana hep rehber olacak bir kitap. Sadelik kavramını düşünmem bundan 1 yıl öncesine dayanıyor aslında. Bir gün kendimi ev işlerinden bunalmış vaziyette buldum. Dönüyorum dolaşıyorum uğraşıyorum hep aynı noktaya geliyorum bir gün oturdum ve kendime şu soruyu sordum “eşyalara daha ne kadar hizmetçi olacaksın?”
    Kendime cevap vermeye bile enerjim kalmamış halde buldum kendimi. Tükenmişlik sendromu var ya onun gibi yani:))
    Ben ufak tefek şeyler satın alır ve çok biririktirirdim severdim çünkü, artık baktım ki hepsi bana yük oluyor. İşte o zaman bilinçsiz de olsa karar verdim ve ilk oturma odamdan başladım sonra gardırobumdan hatta o konuda sevgili İrem beni çok güzel yönlendirdi sağolsun. Ve bu kış özellikle denedim 3 etek ile sürekli kombin yaptım. Olabilirliğini test ettim illa bi kendim yaşayıp göreceğim durumu var ya bizde. Oldu gerçekten:) Ve işte sonraki zamanda Sevgili @sadevim sayfasından takip ederek çok emin olmamakla beraber bu noktaya geldim. Kitapla birlikte artık yolumu çizdim. İnşallah kararlıkla devam edeceğim.
    Bir anne olarak en çok da anne olarak kendisine ayırması gereken vakti ve enerjiyi böyle kitap yazarak verimli hale getirenlere karşı öyle hayranlık duyuyorum ki bunu kelimelerle anlatabilir miyim bilmiyorum gerçekten.
    Kitabı sayfalarca anlatabilirim aslında, beni tanıdınız bir çoğunuz, kitabı sevdiğimde böyle uzun uzun anlatmayı seviyorum.
    Siz okuyun olur mu:) Sadeleşmeseniz bile bilgi sahibi olursunuz duyarlılığımız artar belki..
    Son olarak kitaptan alıntıyı bırakıp bitiriyorum:
    Ben kimim, yapmaktan en çok hoşlandığım uğraşlar nelerdir?
    En sevdiğim renk gerçekten mavi midir? Gün içinde zamanımı harcadığım işleri yapmaktan ne kadar hoşnutum? Sahi, kendimi dışarıdan seyretsem eleştireceğim yönlerim neler olurdu? Şimdiye kadar kendimin bile farketmediği yeteneklerim ve ilgilerim nelerdir? Aynada gördüğüm benle hissettiğim ben aynı kişiler miyiz?

    Yolumuzu ve kendimizi bulmak adına sadeleşmeye olan bakış açımızı biraz daha genişleterek yalnızca sahip olduğumuz gereksiz ve faydasız eşyalardan değil, bizi anlamdan uzaklaştıran her türlü yükten ve yanlış hedeflerden hem bedenen hem de ruhen kurtulmak gerekiyor...
    (Syf:255)