• 224 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Sanlar, Arhuacolar, Wiwalar ve Kogiler, Kiowalar, Barasanalar, Makunalar, Penanlar, Gitxsanlar, Wet'suwet'enler, Haidalar, İnuitler, Polinezyalılar ve diğerleri...

    Böyle tek tek okunduğunda herhangi bir anlam yüklemekte zorlandığımız bu isimler, aslında içinde yaşadığımız dünyanın muhtelif yerlerine gizlenmiş, kendi kültürlerini, kendi yaşam tarzlarını ve kendi inançlarını yaşamaya çalışan halkları işaret ediyor...

    Antropolog Wade Davis, Yol Bilenler adlı eserinde, zaman zaman belgesel kanallarında veya National Geographic tarzı dergilerde karşımıza çıkan, 'ilkel kabile' olarak tanımladığımız, kendilerine özgü danslarına bakıp eğlendiğimiz, yamyam diye karikatürlerini çizdiğimiz insanların gizemli dünyasıyla tanıştırıyor bizleri...

    Kitap, Kahverengi Sırtlan Mevsimi, Yol Bilenler, Anakonda Halkları, Kutsal Coğrafya ve Rüzgarlı Yüzyıl başlıklarını taşıyan beş bölümden oluşuyor... Sayfalar içerisinde ilerledikçe kendinizi kimi zaman Amazon nehrinin kıyısındaki yağmur ormanlarının muhteşem coğrafyasında, kimi zaman uçsuz bucaksız okyanusun ortasında, haritalarda bile yeri olmayan takım adalarına doğru ilkel bir gemide yol alırken, kimi zaman Sahra Çölü'nün kavurucu sıcağında, kimi zamansa kutupların dondurucu soğuğunda hayatta kalmaya çalışan insanların arasında buluyorsunuz...

    Davis, meslek yaşamı boyunca yaşadığı deneyimlerden hareketle, bırakın gidip görmeyi, bu gizemli halkların tahayyül etmekte dahi zorlanacağımız hayatlarını avuçlarımızın arasına kadar getirerek bir çeşit farkındalık yaratmayı hedefliyor.

    ----------------------

    Kitapta gerçekten çok önemli bilgiler, onlardan da önemli birtakım mesajlar var... Kendisi de bir bilim insanı olmasına rağmen Davis'in bilime olan mesafeli yaklaşımı, bu konuda verdiği pek çok örnek, hem bilgiye dair yeni bakış açıları kazanmama hem de söyleyeni kim olursa olsun her türlü kelamın mutlaka şüphe süzgecinden geçirilmesi noktasında uyarılmama vesile oldu...

    Bu kısmı biraz daha açmakta fayda var... Bilimin mutlak doğruluk imajı, bilimsel bilginin neredeyse tartışılmazlığı tarih boyunca önemli ölçüde sömürülmüş ve günümüzde de sömürülmeye devam ediyor...

    Bilim, bazı 'bilim insanları'nın elinde bir manüplasyon aracına, bir çeşit kitle yönlendiricisine, veya egemenlerin propagandasına dönüşebiliyor... Zamanında bilimsel bilgi olarak kaydedilmiş ve yazıldığı dönemlerde yüzbinlerce satmış bazı kitaplar veya dile getirilen görüşler, zamanla geçerliliğini tamamen yitirmiş ve çağımızın bilim insanlarının kitaplarında 'toplumlar nasıl kandırıldı' konularına malzeme olmuş durumda...

    Sürekli kıyas yapıldığı için örneği de buradan vermek gerekirse, din asırlar boyunca egemenler tarafından nasıl sömürülmüş ve amacından tamamen saptırılmışsa, bilimin de aynı şekilde gerek duyulduğunda bir 'afyon' olarak toplumlar üzerinde kullanıldığını söylemek yanlış olmaz...

    Yukarıda bir kısmını dile getirdiğim kadim halkların bin yıllara uzanan gelenekleri; rüzgarlar, dalgalar, bulutlar, yıldızlar, güneş, ay, kuşlar ve denizler yardımıyla edindikleri hayata ve yaşamaya dair tecrübeleri, yaşadıkları coğrafi bölgenin koşullarına göre şekillenen yaşam tarzı ve inanışları; bir yerden sonra 'sezgisel akıl' olarak adlandırabileceğimiz duyumsal ve ampirik bir metod ile nesilden nesile aktarılmış...

    ------------------

    Hikayenin dramatik ve bir o kadar da karanlık tarafı tam da bu noktada başlıyor aslında... Bazılarının kökenleri ilk insanlara kadar uzanan bu gizemli halklar, coğrafi keşiflerle birlikte dünyanın her kıtasında hakimiyeti ele alan 'beyazlar' tarafından tarihin her döneminde ciddi bir sorun olarak görülmüş...

    Bazıları misyonerlerce Hıristiyan yapılmak için baskı görmüş, bazıları 'medeniyet'in bir parçası olmaları için zorlanmış, kimileri sömürülmüş, kimileri katledilmiş, kimilerinin toprakları, kimilerinin ormanları zorla ele geçirilmiş... Tapınakları yıkılıp kiliseye çevrilmiş... Savaş zamanlarında kadınlarına tecavüz edilmiş... Yaşamları boyunca bir köşeye sıkışmış ve orada yaşamaktan mutlu olan bu halklar, yerleşik hayata dahil olsunlar diye kereste fabrikalarında falan çalıştırılmış, kentlerin varoşlarına sürülmüş... Pekçoğunun dilinde bizdeki 'zaman' kavramına karşılık gelen bir kavram dahi olmayan ve hayatı bizim gibi düz bir çizgide değil de döngüsel bir şekilde yaşayan bu topluluklar, 'bize ait zamanın' içine adeta iteklenmiş...

    Şimdi de durum çok farklı sayılmaz aslında... Çok yakın tarihlerde dahi çeşitli sebeplerle bu halkların yaşamlarına bir şekilde müdahale edilmiş... Binlerce yıl boyunca damla damla oluşan dil ve kültürlerin yarısından fazlası, sadece bir insan nesli süresince yok edilmiş! Kitapta geçen ifadeyle, bugün geldiğimiz noktada, "bu kültürel katliamın bir sonucu olarak günümüzde konuşulan 7000 dilin yarısı artık yeni nesillere aktarılamıyor. Ortalama olarak iki haftada bir, bir ihtiyar ölüyor ve kadim bir dilin son hecelerini de beraberinde götürüyor."

    ------------------

    Kitaba adını veren ve kitabın ikinci bölümünün de başlığı olan 'Yol Bilenler'in hikayesi, bu sezgisel aklın tam olarak ne olduğunu anlamamız noktasında bize ışık tutuyor. Günümüzde Hawai'de yaşayan Nainoa Thompson, kökeni milattan öncesine dayanan Polinezya dünyasına ait bir seyir kültürünün son temsilcisi... Kitabın kapağında yer alan 'Hokule'a adlı geminin kaptanı... Bu gemi öyle bir gemi ki, içinde sadece mecburi durumlarda kullanılmak üzere bulunan bir telsiz dışında hiçbir teknolojik cihaz, pusula, GPS ve benzeri araç gereç barındırmıyor... Nionia, 'eski Polinezyalılar modern anlamda denizci değil, "yol bilen" insanlardı' diye özetliyor bu durumu...

    Yol bilenler, pusula dahi kullanmadan okyanusta binlerce kilometrelik mesafeyi aşıp Amerika Kıtası'nın güneyinden mercan adalarına kadar yol alabiliyorlar... Coğrafi keşiflerin gerçekleştiği yüzyıllarda bu adalar pusulalı veya dönemin şartlarına göre en donanımlı gemiler tarafından bile bulunamayacak kadar gizlenmiş durumdalar okyanusun kalbinde... Hatta adayı tesadüfen keşfeden bir kaşif, adada bulunan insanları ve diğer kaynakları tekrar gelip almak üzere adadan ayrılıyor, lakin hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktığında gemisindeki tüm donanımına rağmen adayı bir daha bulamıyor:)

    İşte yol bilenler, hiçbir yazılı kayıt bırakmadan, bin yıllara yayılan ve tamamıyla yeni nesillere sözlü olarak aktarılarak süregelen bir birikim ve sezgisel akıl yardımıyla binlerce kilometre katedip bu adaları elleriyle koymuş gibi bulabiliyorlar... Denizin her dalgası, uçan her kuş, rüzgarın esintisi, yosun öbekleri, balık sürüleri, yıldızların yönleri, kısacası sürekli değişime uğrayan hava ve deniz aleminin her bir parçası bir seyrüsefercinin zihnindeki haritayı meydana getiriyor. Bu seyrüseferciler günde en fazla 2 saat uyuyor ve günün geri kalan her anında zihniyle rotayı takip ediyor...

    Kitapta buna benzer pek çok farklı kültürü, farklı coğrafyayı , farklı yaşam tarzını ve pek çok hayatta kalma yeteneğini keşfetmeniz mümkün...

    --------------------

    Değerli dostlarım, yazının başında da kısaca değindiğim gibi, Wade Davis bu kitabı yazıp bilgi ve deneyimlerini bizimle paylaşırken, kitabın bir belgesel seyreder gibi tüketilmesinden ziyade dünyamızda hızla yok olmaya yüz tutan kadim kültürler ve sezgisel akıl üzerine bir farkındalık yaratmayı hayal etmiş...

    Bu bağlamda, kitaptan kendi çıkarımlarımı da dilim döndüğünce birkaç satır da olsa aktarmak isterim... Ölçüsüz sanayileşme ve ölçüsüz teknolojik gelişmeler gün geçtikçe pek çok fiziki ve zihinsel yeteneklerimize gem vurmakta... Bunu bir örnekle açıklamaya çalışayım;

    Rahmetli dedemin güzel ve geniş bir bahçesi olan müstakilı bir evi vardı. Bu bahçede dedemin kendi elleriyle diktiği onlarca farklı meyve ağacı yaşardı. Her ağacın farklı bir bakım tekniği vardı. Ağaçlar gelişigüzel değil, gün ışığının ve diğer etmenlerin dağılımına uygun olacak şekilde bilgiye dayalı olarak özenle dikilmişti. Evin bodrum katında ise dedemin küçük bir marangoz atölyesi yer alırdı. Hızardan testereye, zımparadan rendeye kadar gerekli olan tüm aletlerin olduğu bu marangozhanede ihtiyaç duyduğu ufak tefek araç-gereçlerini kendisi üretirdi. Özetle, dedem kendine yetecek kadar bahçıvanlık ve marangozluk bilgisi ve yeteneğine sahipti. Bu yeteneklere sahip olan dedem aynı zamanda Cumhuriyet'in ilk öğretmenlerinden birisiydi ve 30 yıl boyunca bu mesleğini de icra etti...

    Örneği dedemden verme nedenim, pek çoğumuzun dedesinin buna benzer yeteneklere sahip olduğunu tahmin etmemden kaynaklanıyor... Bu vesileyle beni daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum...

    Gelmek istediğim yer şurası; bizden iki nesil önce yaşayan insanların hem meslekleri hem de yetenekleri vardı. Meslekleri olmasa dahi, hayatta kalmaya imkan verecek yeteneklerdi bunlar... Ancak aradan geçen iki nesilde sanayi üretimin ve teknolojinin pik yapmasıyla birlikte insana dair tüm bu yetenekler makinelere ve teknolojik cihazlara aktarıldı. Bir anlamda yeteneklerimiz elimizden alındı.

    Farazi, internet ve elektrik aynı anda bir aylığına kesilse, bugün pek çoğumuzun dengesi sarsılır. Aramızdan bunalıma girenler dahi çıkabilir... Korona dönemi bile hayata ve doğaya karşı yetersizliğimizi tek başına yüzümüze vurmaya yetti... Kendi kendine yeten toplumlardan tamamen bağımlı toplumlara dönüşmekteyiz. Fiziksel yeteneklerin yanında sezgisel aklımızı da günden güne kaybediyoruz. Farklı bir tabirle, aklımızı yitiriyoruz aslında... Hafızamızı farkında olmadan Google'a aktarıyoruz... Doğayla olan ilişkimiz bilinçli bir şekilde kesiliyor. Artık ormanlar, göller ve denizler sadece servet sahibi bir azınlığın kullanımına hizmet ediyor...

    'Medeniyet' adı altında üzerimize yıkılan bu baskının yükünü taşımak hiç kolay değil... Birkaç gün de olsa doğal yaşamın içine girmek için planladığımız çadır kamplarına gitmek için dahi Dechatlon'da tonla para harcayıp bütün o ıvır zıvırları yanımızda taşımak zorundayız. Onlar olmasa bir ateş yakacak, bir öğün dahi olsa karnımızı doyurabilecek bir bilgiye sahip değiliz.

    Wade Davis, rasyonel akla karşı duran bir bilim insanı değil. Zaten öyle olsaydı en başta kendiyle çelişmiş olurdu:) Ancak rasyonel akıl ile sezgisel aklı bir yerde buluşturacak, insanı fiziki ve zihinsel yeteneklerinden koparmadan fayda odaklı bir orta yol, bir ortak akıl bulunması için herkesin bir arayışa girme noktasında çaba göstermesi gerektiği mesajını veriyor...

    Bu fikre kesinlikle katılmakla birlikte, bunu başarmak adına kadim kültürlerin izlediği yolu takip etmek, kabile diye küçümsediğimiz insanları ciddiye almak, 'yolunu bilenler' çağında kendimizi silkeleyip kaybettiğimiz yolu bularak yeniden 'yol bilen' olmak gerektiğine inanıyorum...

    Kimbilir, mutluluk belki de genlerimizi oluşturan sarmalın bir köşesinde saklıdır...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • Cemaati özlüyoruz çünkü mutlu bir yaşam için en önem­li özellik olduğu halde, yaşadığımız dünyanın çok daha az sunabildiği ve vaat etmeye daha isteksiz olduğu güvenliği özlüyoruz. Fakat cemaat, inatla ortada yok, bir türlü yakala­namıyor veya uzak kalmaya devam ediyor. Çünkü güvenli bir hayat hayallerimizi gerçekleştirmek için bu dünyanın bizi sevk ettiği yol, hayallerimizin gerçekleştirilmesine yakınlaş­tırmıyor; biz ilerledikçe güvensizliğimiz yatışmak yerine bü­yüyor, dolayısıyla biz de hayal etmeye, denemeye ve başarı­sız olmaya devam ediyoruz.
    Hepimiz, serbestleşmenin, esnekliğin, rekabetçiliğin ve duruma özgü belirsizliğin sıvı ve kestirilemez dünyasına kendimizi kaptırdığımız için güvensizlik hepimizi etkiler fa­kat kişisel başarısızlıklarımızın ve özel maharet ve kıvraklığı­mıza meydan okunmasının sonucu olarak, her birimiz, endi­şeyi kişisel sorun şeklinde yaşarız. Ulrich Beck'in dokunaklı bir şekilde gözlemlediği gibi, sistemik çelişkilere biyografik çözümler aramamız beklenir; ortak dertlerden bireysel kur­tuluş arayışma gireriz. Bu stratejinin aradığımız çözümleri getirmesi pek olası değildir çünkü güvensizliğin kökeni etki­lenmez; dahası, dünyaya kaçınmak istediğimiz güvensizliği aşılayan şey, kesinlikle bireysel aklımızın ve kaynaklarımızın gerisinde kalışımızdır.
    Duran bir trende oturup, pencereden bakarken yanda­ki peronda bulunan trenin hareket ettiğini gördüğünüzde çoğunlukla sizin treninizin hareket etmeye başladığım sa­nırsınız. Görsel yanılsamanın bir başka durumunda, görü­nen bütün katı parçaların bir görünüp bir yok olduğu, her bakışınızda renk ve şekil değiştirdiği değişken bir dünyanın ortasındaki yegâne sabit nokta olarak, karmaşadan uzak kal­dığınıza inanırsınız. Bu dünyada, bedeninizin ve ruhunuzun ortalama ömrü, diğer her şeyinkinden daha uzun olur; ke­sinlik aradığınız zaman kendini korumaya yatarım yapmak, en akıllıca yol olarak görünür. O yüzden emniyet duygusu için, yani bedeninizin, bütün uzantıları ve siperleriyle (eviniz, malınız mülkünüz, mahalleniz) bütünleşmesi için güvensiz­liğin sıkıntılarına çare aramaya başlarsınız. Böyle yaparken etrafınızdakilere, özellikle de aralarındaki öngörülmemiş ve öngörülemeyen şeylerin taşıyıcıları ve somut halleri olan ya­bancılara karşı şüpheleriniz artar. Yabancılar emniyetsizliğin vücuda gelmiş halleridir, bu yüzden yaşamınıza dadanan o güvensizliği temsil ederek bünyelerinde barındırırlar. Tersi­ ne tuhaf bir şekilde mevcudiyetleri rahatlatıcı, hatta güven vericidir. Yani, yerinin belirlenmesi ve isimlendirilmesi güç olan yayılmış ve dağılmış korkularm artık odaklanacağı so­mut bir hedef vardır, tehlikelerin nerede olduğunu bilirsiniz ve artık kaderin darbelerine uysalca boyun eğmeniz gerek­mez. Nihayetinde yapabileceğiniz bir şey vardır.
    Adlandıramadığınız tehditler konusunda, bırakın onlara karşı savaşmayı, endişelenmek bile zordur (ve sonunda alçaltıcı olur). Güvensizlik kaynakları gizlenmiştir, gazete bayilerindeki haritalarda görünmezler, dolayısıyla onların yerlerimde tespit edemezsiniz, durdurmaya da çalışamazsınız. Yine de emniyetsizliğin nedenleri, ağzınıza attığınız o yabancı madde­ler ya da davetsiz giren yabancı kişiler, yürüdüğünüz tanıdık sokaklar, hepsi de çok bellidir. Hepside, tabiri caizse, erişebi­ leceğiniz yerdedir ve onları geri püskürtmenin veya onların zehrini gidermenin elinizde olduğunu düşünebilirsiniz.
    Dolayısıyla, elbette, ders kitaplarının yazarları ve birkaç politikacının -kural gereği, iktidarda olmayan politikacıla­rın- haricinde "yaşamsal güvensizlik" ya da "ontolojik belir­sizlik" konularım pek duymazsınız. Onun yerine, sokakların, evlerin, insanların güvenliği üzerindeki tehditleri her yerden ve çokça duyarsınız. Ve onlardan duyduklarınız, gündelik yaşamınızdaki deneyimlerinize, kendi gözlerinizle gördükle­rinize çok uyar. Yediğimiz gıdaları zararlı ve ölümcül olabi­lecek içeriklerinden arındırma isteği ve yürüdüğümüz sokak­ları gizemli ve ölümcül olabilecek yabancılardan temizleme isteği, yaşamlarımızı iyileştirmekten söz edildiğinde yaygın olarak duyulan, aynı zamanda da daha inandırıcı gelen ve diğer her şeyden daha aşikâr olan taleplerdir. Bu taleplerle çelişen bir davranış, suç olarak sınıflandırmaya en hevesli olduğumuz ve cezalandırılmasını (ne kadar şiddetli olursa o kadar iyi olur) istediğimiz şeydir.
    Bir Fransız hukukçu-bilimadarru olan Antoine Garapon'un gözlemlerine göre, büyük uluslar-üstü şirketlerin ofislerinde kötü eylemler "tepede" yapıldığında kural olarak, göze gö­rünmez -geçici olarak alenen görünürlerse de, zor anlaşılır ve bunlara pek dikkat edilmez- fakat zarar insan bedenine verildiğinde halkın gazabı, en şiddetli ve kinci düzeyinde­dir. Tabagisme (tütün bağımlılığının Fransızcası), cinsel suçlar ve sürat yapmak, kamuoyunda en çok kınanan üç suçtur ve daha sert cezaların istendiği suçlar, bedensel güvenlik konu­ sundaki korkularla birleşir. Philippe Cohen, gayet uygun birşekilde, Protegerou Disparaitre (Koru ya da Git) olarak isim­lendirdiği kitabında siyasi elitlere çok alkışlanan karşı çıkı­şında, kaygı ve mutsuzluğun üç ana sebebi arasmda "kentsel şiddeti" sayar (diğerleri işsizlik ve sosyal güvenlikten yoksun yaşlılıktır). Halkın algısı söz konusu olduğunda, kentsel yaşa­mın tehlikeli olduğuna; sokakları tehlike işareti olan rahatsız edici yabancılardan temizlemenin, kanıt gerektirmeyen, tartışma götürmez, bariz bir gerçek olarak eksikliği hissedilen güvenliği tekrar sağlamayı amaçlayan tedbirlerin en önemlisi olduğuna inanılmaktadır.
    Henning Bech, çağdaş şehirlerde "birlikte yaşamanın" anlamıyla ilgili yaptığı etkili araştırmasında, günümüzde ço­ğumuzun yaşadığı şehirler, "büyük, yoğun ve dolaşım halin­ deki çok kökenli insanların kalıcı kümesi" şeklinde olan, "bir­ birleri arasımda hareket eden farklı yabancıların daima deği­şen kalabalığı" içinde öğütülmek zorunda kaldığımız yerler olduğu için birbirimize yüzey teşkil ettiğimize işaret eder. Çünkü bu, bir kişinin, bir sürü yabancının kentsel alanında dikkatini çekebilen yegâne şeydir. "Yüzeyde" gördüğümüz şey, bir yabancının değerlendirilebileceği mevcut yegâne öl­çüttür. Gördüğümüz şey memnuniyet vaat edebilir fakat teh­like işareti de olabilir; yüzeyler kavuşmadığında (ve daima geçiş halinde olduğunda), müzakere etme ve hangisinin han­gisi olduğunu bulma fırsatı pek yoktur. Yabancı kalabalığının içinde yaşama sanatı, bu fırsata gerçekleştirmeyi engeller; en yaygın manevrası, yüzeyin altından başka yerde karşılaşma­yı durdurmaktır.
    Bu uygar çağımızda, ne zaman kimden uzak durmamız gerektiği konusunda bizi uyaracak damgalar, rezillik rozet­leri veya aptallık şapkaları artık kullanılmıyor, fakat tam da bunu yapacak ikamelerimiz var. Yüzeylerin her tarafı onlar­la lekelenmiş; hepsini anlayabilmemizi garantileyecek kadar çoklar. Kentsel kalabalık daha da renklendiği için dağlanan damgaların modern eşdeğerlerine rastlama şansı da aynı oranda artar; alışılmadık manzaraların içerebileceği mesajları okumakta acemi ya da çok yavaş kaldığımız şüphesi de aynı şekilde büyür. Dolayısıyla korkmak için sebeplerimiz vardır, o zaman korkularımızı, onları tetikleyen yabancıların üzerine yansıtmak ve şehir yaşamım tehlikeli olmakla suçlamak için sadece tek bir küçük adım atılması gerekir: Şehir yaşamı, çe­şitliliği yüzünden tehlikelidir.
    Şehir, yaşamı canlı ve eskisi gibi zevkli maceralarla dolu halde tutacak kadar çeşitlilik bırakılmak kaydıyla -yaşamın biz modemlerin onsuz yapamayacağımız tuzu biberine do­kunulmadan-, asimile ederek güvende olma hissi uyandır­mayacak kadar geniş kapsamlı olan zengin çeşitliliğinden keşke arındırılabilseydi... Bir pastaya sahip olma arzusu ve onu yeme isteği gibi, bu iki istek birbirinin amacına aykırıdır. Yine de cemaatçi projelerin en gözde -ve en çekici- çeşitleri, her ikisini bir seferde gerçekleştirmeyi vaat eder. Bunlar o ne­denle gerçekleştirilemez projelerdir.
    Cemaatçi hayaller topluluğunun cazibesi, basitleştirme vaadinde yatar: mantıki sınırlarına indirilen basitleştirme, çok fazla aynılık ve minimum çeşitlilik demektir. Sunulan basitleştirme, ancak farklılıkların ayrılmasıyla yani buluşup, iletişimin boyutunu daraltma olasılıklarım düşürmekle elde edilebilir. Bu tür komünal birlik, bölünmeye, ayrımcılığa ve mesafenin korunmasına dayamr. Cemaatçi sığmakların rek­lam broşürlerinde belirgin bir şekilde görünenler bu tür me­ziyetlerdir.
    Endişenin emniyet kaygılarına yöneltilerek aracılık ettiği güvensizliğin, cemaatçiliğin deva olacağı rahatsızlığın baş sebebi olduğu düşünüldüğünde, cemaatçi projeler topluluğu düzeltmeyi vaat ettiği durumu ancak kötüleştirebilir. Bunu,mevcut ve devam eden parçalayıcı baskılara daha da güç aşılamakla yaparak güvensizliğin en bereketli kaynağı hali­ ne gelecektir. Bu tür cemaatçi görüş, muhalif birliklerin ko­ nuşlanması gereken ve güvensizliğe karşı yapılan belirleyici savaşm gerçekleştiği alan olarak emniyet seçeneğini onayla­yıp desteklemekten de suçludur ve kamuoyunun endişelerini çağdaş kaygıların ana kaynaklarından uzaklaştırma konu­ sunda işbirliği yapmaktan da suçludur.
    Cemaatin amacı ile fonksiyonunun bu şekilde dile getiril­mesi esnasında, çağdaş yaşamda eksik olan diğer özellikleri­nin (mevcut dertlerin kaynağıyla ilgili olanlar) konu haline getirilmemesi ve gündem dışı bırakılması eğilimine girilir. Günümüzün savaş alanında dağılmış toplumunun patolojile­rine karşı koymak için cemaatin yürürlüğe sokması gereken gerçekten işe yarar iki görev vardır. Bunlar, yasal bireylerin kaderlerini fiili bireylerin kapasitesi şeklinde yeniden şekil­lendirmek için gereken kaynak eşitliği ile bireysel yetersiz­ liklere ve talihsizliklere karşı ortak sigortadır. Esas cemaatin mertliği, diğer kötü yönleri ne olursa olsun, bu iki niyette yatar. Serbestleşmiş piyasa toplumumuzun özgün düşüncesi (;pensee unicjue)bu görevlerden feragat eder ve onları amaca zararlı ilan eder; fakat bu tür toplumun görünüşte yeminli muhalifleri olan cemaat vaizleri, terk edilmiş görevlerin sa­vunulmasında isteksizdirler.
    Hızla küreselleşen dünyamızda hepimiz birbirimize ba­ğımlıyız ve bu karşılıklı bağımlılık yüzünden hiçbirimiz, kendi kaderimizin tek başma efendisi olamayız. Her bireyin yüz yüze geldiği fakat tek başma mücadele edip, üstesinden gelemeyeceği görevler vardır. Bizi ayıran ve birbirimizle olan mesafemizi korumamıza, sınırlar çizip, barikatlar kurmamıza yol açan şey her ne olursa olsun, bu tür görevlerin ele alın­masını daha da zorlaştırır. Hepimizin hayatın zorluklarıylamücadele ettiğimiz koşullar üzerinde kontrolümüzü kazan­mamız gerekir; fakat çoğumuz böyle bir kontrolü ancak kolek­tif olarak kazanabiliriz.
    Cemaat, en çok burada, bu görevlerin yerine getirilmesin­ de özlenir; fakat yine burada, değişiklik olsun diye, cemaatin, özlenme durumunu sonlandırma fırsatı da bulunur. Eğer bi­reyler dünyasında bir cemaat olacaksa o ancak, paylaşım ve karşılıklı önemseme ile dokunarak meydana getirilmiş bir ce­maat olabilir (ve öyle olması gerekir). Bu cemaat, insan olma hakkım ve bu hakka sahip olarak eyleme yeteneğini herkese eşit şekilde sunma ve kullandırma sorumluluk ve endişesini taşımalıdır.
  • 240 syf.
    ·70 günde·9/10
    Çoğumuzun yaptığı gibi ben de  bir kitabı elime aldığımda kitabın adına, yazarına ve kapağına bakarım. Bu kitapta ilk dikkatimi çeken kitabın adıydı: "Waldo Sen Neden Burada Değilsin"... Pek çok kitapta kitabın adına dair net bir bilgi bulamayız. Ancak; İsmet Bey kitaba neden bu ismi verdiğini şöyle açıklayarak bizi kitabın adının nerden geldiğini bilen şanslı okurlardan kılmıştır: 

    "Henry David Thoreau, ABD'nin Meksika'ya karşı yürüttüğü emperyalist savaş sırasında konan nüfus başına vergiyi 'ödediği dolar bir adam öldürmek üzere, başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasın' gerekçesiyle vermeyi reddedince bir gece hapiste yattı. Kendisinden on dört yaş büyük olan ve bir çok özgürlükçü düşünceyi kendisiyle paylaşan Ralph Waldo Emerson, telaşla arkadaşını görmek üzere onun hücresine girdiği aralarında şöyle bir konuşmanın cereyan ettiği anlatılır:

    Henry, neden buradasın? 

    Waldo, sen neden burada değilsin?"

    Yukarıdaki her iki sorunun Türkiye'deki muhatapları üzerine bu eseri kaleme almıştır İsmet Bey. Ve bu kitabı yazma nedenini de şöyle açıklayarak meraklı okurların merakını gidermiştir:

    " Bu kitabı hakkımda düşünülen her şeyi cerh etme kararlılığı içinde yazıyorum. Yürürlükte ve geçerli ne kadar kişilik kalıbı varsa hepsinin zelil, yürürlükte ve geçerli ne kadar anlatım yolu varsa hepsinin sapkın olduğuna dair bir işaret çakmak istiyorum. Yaşadığım ülkede herkes birbirine yan gözle bakıyor. Ben ise onların hepsine cepheden bakıyorum. Cepheden, siperden… Hangi cepheden, hangi siperden? Bunu bilmeyi göze alabilecek insanla karşılaşmadım. Yine de tetiği çekmek istiyorum. Fanilik duygusuna olan isyanımı bastırmayışım yüzünden ölülere mahsus olduğundan hiç şüphe etmediğim iz bırakma güdüsü uyarınca hareket ediyorum. "


    Onu anlamayanların sayısı çok. Onun Türklüğe bakışı, eleştirileri, hayatının hiç değişmeyen alanı olan  şairliği, bir dönem komünistliği ve sonrasında Müslümanlığı bir hayat yolu olarak benimsemesi eserinde geniş çaplı olarak ele alınmış. 


    Dünya sistemi olarak nitelendirdiği kapitalizm çukuruna değinerek eseri yazdığı dönemin (yani 2004 yılının) Türkiye'sinin geldiği durumu anlatmaya çalışmış ve Waldo'ları Henry'lerle beraber omuz omuza mücadele etmeye davet etmiştir.
  • 216 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Sosyoloji profesörü Diana Scully, on yıl süren araştırma ve inceleme çalışmaları neticesinde bu kitabı topluma kazandırmıştır. Kendisi bu süreçte tutuklu tecavüzcüler ile ilgili araştırmalarda, Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü'nün Tecavüzü Denetleme ve Önleme Ulusal Merkezi tarafından desteklenmiştir. Bu merkez ABD'de 1975 senesinde kurulmuştur. Bakın 1975 senesine özellikle dikkat çekmek istiyorum. Bugün bile biz, ülke olarak kendi imzaladığımız İstanbul Sözleşmesine savaş açanlar olarak 2020 senemizde bir durup düşünmüyoruz. Biz düşünmüyoruz ama ABD'nin kurduğu bu merkezde, çocuklara ve yetişkinlere yönelik cinsel şiddet ve istismar alanlarında yapılan araştırmalara kaynak sağlanmakta ve toplumsal bilinçlendirme çalışmaları yapılmaktadır. Neden? Çünkü bu konular toplumun tamamını doğrudan ilgilendirmektedir. Yazar 1980-1982 yılları arasında yaptığı bu araştırma esnasında 89 sayfalık bir soru formu ile, 114 mahkûm tecavüzcü ve 75 diğer grup suçlu ile toplamda 700 saatlik görüşme neticesinde 15 bin sayfalık veri toplamış ve kendi uzmanlık alanı ile bu veriler ışığında analizini gerçekleştirerek elimizdeki kitabı ortaya çıkarmıştır. Bu görüşmeler kitabı alıp okuduğumuz gibi kolay ve basit yürümemiştir. Bu kitabın ne denli zor bir araştırmanın ürünü olduğunu fark ettirmek adına yaşadığı bazı zorluklara değinmek istiyorum. Öncelikle görüştüğü bu erkekler, yazarın "geleneksel erkek rolü" olarak adlandırdığı kişilik özelliklerine sahipler. Yani öfkeli, kaba, sert, kadına atfedilen geleneksel özelliklere karşı mesafeli, duygusallığı kendilerine tehdit olarak algılayan erkekler bunlar. Haliyle bu erkekler ile görüşme yapmak oldukça zor. Görüşmeler gönüllülük esasına dayanarak, karşı tarafı koruyacak ve mağdur etmeyecek şekilde, rızaları dahilinde gerçekleşmiştir. Yazarın bu erkeklere yaklaşımı mesafeli, yargılamadan uzak tavırda, objektif ve güven sağlayıcı şekilde olmuştur ve böylesi suçların sahiplerine bu denli kırılgan davranmak bir kadın için tahmin edersiniz ki oldukça meşakkatlidir. Fakat çalışmanın sağlıklı devam edebilmesi ancak bu erkeklerin güvenini sağlayarak samimi ve güvenilir cevaplar almakla mümkündür. Öte yandan görüşme ortamları için imkanların yetersizliği de bir diğer sorunu yaratmaktadır. Tüm bunların haricinde bir tarafta, diyaloglar sonucunda mahkumların yazarı kendilerini anlayan ve destekleyen bir birey olarak görmeleri ve yakınlık kurma istekleri görülürken öte taraftan da tehdit mektuplarına maruz kalma durumları yaşanmıştır. Tarafsızlık ve korkusuzluk yazar tarafından aynı anda sağlanarak bu çalışma yürütülmüştür.

    Bu kitap psikopatolojik modele karşıt bir görüştedir ve bu görüşü destekleyen araştırma, test, anket, deney gibi pek çok argümandan örnekler vermektedir. Psikopatolojik modele göre tecavüzcü erkekler hasta, psikolojik sorunlara sahip, kendi cinsel dürtülerini öz hakimiyetlerine alamayan toplum dışı bireyler olarak tanımlanıyor. Buradaki amaç ataerkil toplum yapısına zarar gelmeden tecavüz dışı "normal" erkeklerin korunması. Fakat bugüne kadar tecavüz eğilimi göstermemiş bir erkeğin yarın bu saldırıyı yapmayacağının garantisi yoktur. Şayet olsaydı yeni tecavüzcüler türemezdi. Psikopatolojik modele göre tecavüz eden erkekler yaptıkları davranıştan sorumlu tutulmaksızın ya az ceza ile kurtulmakta ya da akıl hastalığı teşhisi ile tedavi altına alınmaktadır. Bu amacın dışında bir başka kötü niyet de tecavüzün erkek sorunu değil de kadın sorunu olarak ele alınmasıdır. Burada da amaç bellidir. Ataerkil düzenin sarsılmasını önlemek. Erkek sorunları erkekler üzerinde çözülmek durumundadır fakat tecavüzü kadın sorunu olarak ele alıp tüm algıları erkeklerden uzaklaştırmak yeni tecavüzcülerin doğmasına da fırsat yaratmaktadır.

    Bu modelin hatalı olduğunu ispat eden pek çok araştırma ve deney yapılmıştır. Bu araştırmalar kapsamında tecavüzün şiddet eğilimi ile paralel, psikolojik rahatsızlıklara uygunluğu test edilmiştir. Bazı sonuçlara göre tecavüzcüler ile adi suçluların depresyona yatkın, şüpheci, endişeli, kafası karışık ve yüksek enerjili ortak özelliklere sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Bazı deneylere göre ise tecavüzcülerin daha az saldırgan, içe dönük, özgüvensiz ve kendine daha hakim kişiler olduğu belirlenmiştir. Ayrıca tecavüz sonrası yapılan testler neticesinde de bu kişilerin %5 gibi küçük bir kısmında psikotik özellikler belirlenmiştir. İşte bu tür tutarsız sonuçlar tecavüzün hastalık olmadığını defalarca kez gözler önüne sermiştir.

    Bir diğer mantıksız teori ise kurban bilimi kapsamında tecavüz suçunun kurbana yüklenmesidir. 1940-1970 yılları arasında ABD'de hem bu konuda hem de psikopatolojik model konusunda diretmeler yaşansa da bu durum 1970'ten sonra pek çok sosyolog, psikolog ve psikiyatr sayesinde değişmeye başlamıştır. Kurban bilimine göre kurbanlar tecavüze istekli, karşı tarafı kışkırtmak için çaba gösteren, davetiye çıkaran mazoşist bireylerdir. Hatta bu iddiayı ensest ve çocuk istismarında dahi kullanacak kadar ileri gitmişlerdir. Bir çocuğun cinsel travmayı arzulayarak kendisine istismarda bulunulmasını teşvik etmesi hangi aklın ürünüdür diye sormak gerekir. İşte bu tür tezler tecavüzü bireysel bir sorun haline getirerek toplumsal yapı analizinin önüne geçmekte ve ataerkil düzeni korumayı tek amaç haline getirmektedir. Bu amaç için tecavüz kurbanları, kurban adayları ve hatta çocuklar bile ateşe atılabilir öyle değil mi?

    O dönemlerde Amerika'ya özgü suç olarak tanımlanan tecavüz, esasında yazarın tabiriyle "kadınlara hadlerini bildirme" ve "kadınları denetim altında tutma" mekanizmasıdır. Kadın bedenine sahip olma ilkesi dinsel, yasal, toplumsal anlayışlara dayandırılmakta ve meşrulaştırılmaktadır. Toplumsal çürümüşlüğün analizleri de birtakım deneyler ve anketler ile ortaya konmuştur. En şaşırtıcı olanı ise, üniversite öğrencileri arasında yapılan bir ankette denek erkekler, diğer erkeklerin %37'sinin yakalanmayacaklarını bilseler tecavüz edecebileceklerini, %20'si ise yakalanmayacaklarını bilseler kendinlerinin de tecavüz edebileceklerini belirtmiştir. Bir diğer araştırma da yine üniversite öğrencilerine izletilen cinsel şiddet içerikli yapımların sonucunda bu yayınları izleyenlerin izlemeyenlere göre, anketlere verdikleri yanıtlarda şiddeti daha çok normalleştirdikleri, tecavüzcülere hoşgörü ile bakabildikleri ve bu suçu önemsiz gördükleri tespit edilmiştir. İşte tüm bunlardan yola çıkarak yazarımızın da içinde bulunduğu pek çok uzman ve feminist gruplar, şiddet içerikli yayınların ve özellikle de pornografik yapımların şiddetin normalleştirme sürecine olumlu katkıda bulunduklarını öne sürmektedir. Çünkü bu tarz şiddet içerikli pornografik yapımlarda tecavüze zorlanan kadının ilk başta direnç gösterip ardından bu durumdan daha yüksek oranda cinsel haz aldığı lanse edilmekte ve izleyicilere de bu durumu normal gösterilmektedir. Bu tarz yapımlara uzun süre maruz kalan kişilerde acıma duygusunun azaldığı, kadının bundan zarar görmediğine inanıldığı ve bu kurbanların aslında değersiz kişiler olarak algılandığı tespit edilmiştir. Bu eminim ki ben de dahil pek çoğumuzun aklına bile gelmeyen bir konudur.

    Yazara göre tecavüz öğrenilmiş bir davranış biçimi, hastalık dışı normal bir sapmadır. Bu davranışı sekillendiren durum ise toplumsal, ekonomik, politik yapılar ile kadınların değersizleştirilerek toplumda ikincil konuma getirilmesidir. Yazarımız yapmış olduğu araştırma ve testler neticesinde tutuklu tecavüzcülerin yaklaşık bir profilini çıkarmayı başarmıştır. Fakat unutulmaması gereken bir husus vardır. Bu çalışmaya katılan gönüllü tutukluların bir kısmı hapiste bulunduğu süre zarfında kendi eğitimlerini ve okumalarını devam ettirmiş ve zaman içinde kadınlara yönelik düşüncelerinde değişiklikler meydana gelmiştir. Ama buna rağmen eski hallerine yönelik pek çok bilgi toplanabilmiştir.

    Bu testlere göre; tutuklu tecavüzcülerin büyük çoğunluğu geçmişlerinde farklı türden pek çok suç işlemiştir. Bu suçlar genel itibariyle maddi kaynaklı suçlar olup şiddet içerikleri de barındırmaktadır. Bunun dışında çocukluk çağlarında tahmin edilenin aksine şiddete ve cinsel istismara tanık olan, çarpık bir ailede yetişen suçlu oranı çok düşüktür. Genel itibariyle maddi olanakları düşük ailelerde eğitim yetersizliği olan kişilerdir bunlar. Yapılan araştırmada diğer grup suçlular ile tecavüzcüler arasında röntgencilik, iktidarsızlık, müstehcen telefon konuşmaları, sürtünme gibi konularda işlenen suçlar hakkında sonuçlar oransal olarak neredeyse aynı çıkmıştır. Yani bu tarz eğilimlerin tecavüzü direk etkileyen bir durumu yoktur. Yine aynı şekilde intihar eğilimleri de tecavüz öncesi ve sonrası da dahil olmak üzere, diğer grup suçlular ile yakındır. Bütün bunlar bize tecavüzün akıl hastalığı olmadığını göstermektedir. Zira yapılan testlerin sonuçları birbirinden uzak olmuş olsa idi psikopatolojik durumlardan söz edilebilirdi.

    Gelelim en önemli kısım olan toplumsal etki gücüne. Araştırma esnasında birinci olarak kadınların çalışma hayatında ücret ve eğitim eşitliği, ikinci olarak aile içindeki gelir dağılımı ve maddi haklar, çocuk bakımı ve ev sorumluluğu, üçüncü olarak da kadınların korunması ve erkeğe göre daha iffetli olması hususlarında sorular kullanılmıştır. Sonuçlara göre tecavüzcüler birinci ve ikinci hususta daha modern ve liberal olmalarına rağmen üçüncü hususta tamamen gelenekselci bir düşünce yapısını yansıtmışlardır. Bu insanlar toplumun, geleneklerin ve inançların yansıtmış olduğu erkeklik algısını çok sert bir biçimde benimsemektedirler. Nedir bu "erkek" modeli? Bu modele göre erkekler kadınsı her şeye karşı olmalı, başarı için aşırı hırslı ve her işte şampiyon olmalı, kavgaya her daim hazır olmalı, cinsel ilişki için her daim aşırı doyumsuz olmalı, ve özgüven için güçlü, bağımsız, kararlı ve sakin olmalıdır. Kadınlar ise daima iffetli olmalı, erkeğin otoritesine boyun eğmeli, cinsel ilişkide itaatkar olmalı aksi halde erkeğin şiddet uygulamasını normal karşılamalı, eşi şiddet uygulasa dahi evde kalmaya ve boyun eğmeye devam etmelidir. Bu tıpkı bizim ülkemizde bozulması istenmeyen "meşhur aile yapımıza" da uyan bir modeldir. Bu gelenekselci, modernlikten, vicdandan ve ahlaktan uzak düşünce yapısına göre şayet bir kadın tecavüze uğruyor ise, öncelikli olarak o kadının yaşantısı, ne tarz giyindiği, ne tür mekanlara girip çıktığı, kimlerle iletişim kurduğu gibi etkenler üzerinde durulup, kurban aşağılanarak tecavüz meşru ve haklı gösterilmektedir. Burada da bizim ülkemize çok ama çok uyan bir durum söz konusudur. 2020 yılına gelmiş olmamıza rağmen ilerlemesi gereken vicdani ve zihnî yapımız yerinde saymak şöyle dursun git gide daha da geriye çekilmektedir. Bu davranış ve düşünce modeline "kadın düşmanlığı" denir. Gerici, gelişime karşı dirençli, sadist, vicdani yönden yoksunluk krizi içinde, ahlaki çöküşün dibine vurmuş, kendi çürük dünyasında hapis insanlar sadece bu görüşleri savunabilir. İşte yazarımız da tecavüzün böylesi leş bir toplumda doğup, gelişip ve devam ettiğini savunuyor. Ve bu savunusunu da test sonuçları, araştırma, deney ve analizlerine dayandırıyor.

    Peki tecavüzcüler, tecavüz sonrası nasıl bir tavra bürünüyor biraz da ona bakalım.
    Bu erkekler kendi eylemlerini, toplumun onlara sunduğu algılardan güç alarak haklı gösterme ya da hafifletme eğilimi sergilemektedir. Onlara göre tecavüz kurbanı kadınlar esasında bu erkekleri kıyafet, hareket, söz ile kışkırtmakta, tecavüzü istemekte, bundan haz almakta, hayallerinde hep arzulamakta ve şiddetten zevk almaktadır. Tecavüze yalnızca erkek bakış açısı ile bakılmakta ve kadınlar üzerine empati kurulmamaktadır. Bunun da temel sebebi tabi ki ataerkil toplum yapısıdır.

    Araştırmanın devamında tecavüzcülerin gözünden kendi eylemleri ve kişilikleri aktarılmıştır. Bu erkeklerin bir kısmı yaptığı şeyin tecavüz olduğunu kabul ederek pişmanlık duymuş ve hatta kendilerini kadınların gözünde vahşi hayvanlar olarak tarif etmişlerdir. Bir kısım inkarcılar ise bu eylemin tecavüz olmadığını ve kurbanların istekli olduğunu belirtmiştir. Kabul edenler, eylemlerini affettirmek için alkol ve uyuşturucu kullanmalarına ya da o dönemlerde duygusal sorunlara sahip olmalarına dayandırmışlardır. Fakat yapılan laboratuvar deneyleri sonucu alkolün cinsel şiddet eğilimi yaratma konusunda birinci etken olmadığı, bu eğilimdeki erkeğe sadece duygusal hakimiyetsizlik yaratmada dolaylı olarak rol oynadığı keşfedilmiştir. Öte yandan erkeklerin arkasına sığındığı duygusal problemler de hiçbir şekilde tecavüz sebebi değildir zira ruhsal problemi olan insanların pek çoğu tecavüz eylemi gerçekleştirmemektedir. Kabul edenler ayrıca tecavüzün yanlış bir davranış olduğunu bilmekle beraber bu hatalarının haricinde iyi adamlar olduklarını da iddia etmişlerdir. Fakat inkarcılarda durum tamamen vahşete kaymaktadır. Bu erkekler kurbanlarını tecavüz eylemi ile aşağılayıp, küçültüp, onları değersizleştirmekten büyük haz alarak kadınlara hak ettiklerini verdiklerine inanmaktadırlar. Kadını aşağılayarak ve onlar üzerinde şiddet uygulayarak statü kazandıklarına inanan bu insanlar ataerkil toplumun meyveleridir. Yalnız inkarcılar için de kabul edenler için de geçerli önemli bir ortak yön vardır. Bu iki grup eylemleri esnasında hiçbir şey hissetmeyerek suçluluk duymamışlardır. Yani suça engel olacak vicdani melekeler burada yok edilmiştir.

    İşte bu rolleri toplumdan öğrenen erkek niçin tecavüz eder sorusunun da cevabını arıyor Scully. Ona göre tecavüzün erkekler için bir kazanımı vardır. Bu konuda kitapta geçen bir pasajı aynen aktarmak istiyorum:

    "Bazı erkekler tecavüzü bir intikam ve cezalandırma yöntemi olarak kullanırken, bazılarının gözünde tecavüz, başka bir suç işlenirken elde edilen fazladan bir kazançtır. Bazı durumlarda tecavüz, isteksiz ya da ulaşılması zor kadınlarla cinsel ilişki kurmaya yarayan bir yol olarak kullanılırken, bazı erkekler tecavüzü, kişisel olmayan bir seks ve güç kaynağı olarak görmektedirler. Bazı erkeklerin gözünde tecavüz bir eğlence ve macera biçimidir; bazı erkekler de, tecavüzün erkeklerin kendilerini "iyi hissetmelerine" yarayan bir hareket olduğunu düşünürler. Bu farklı yorumlara rağmen bütün bu erkeklerin kendi bakış açılarından bize söyledikleri şey, tecavüzün düşük riskli, yüksek ödüllü (getirili) bir hareket olduğudur."

    Bakın ne kadar da çeşitli kazanımlar kurgulamış erkekler bu eylemde. Ama bana göre bunların içinde en önemli ikisi intikam ve güç hissidir. Kişisel hayatlarında sorun yaşadıkları kadınlara içlerindeki tüm öfkeyi kusamayan erkekler hiç tanımadıkları kadınlara bu öfkeyi yansıtmakta ve problem yaşadıkları kadınlardan intikam aldıklarına inanmaktadırlar. Ayrıca bu erkeklerin pek çoğu başarısız hayatlarında kendilerini güçsüz hissettikleri için, başka kadınlara cinsel şiddet uygulayarak "benden daha zavallı durumda insanlar da var" inancı ile eylemlerinden zevk almaktadır. Bunların dışında pasajda bahsedilen konular da erkekler için birer kazanım olarak görülmektedir.

    Görüldüğü gibi feminist grupların da yazarın da ortak olduğu fikir tecavüzün bir "erkek sorunu" olduğu ve problemi çözmesi gereken grubun da erkekler olduğu ortadadır. Biz kadınlar hayatımızın neredeyse tamamını tecavüz ve şiddet saldırısı korkuları ile her daim temkinli, arkasını kollayan, insanlarla şüpheli ilişkiler kuran, güvensiz ve kuşkucu, kendini gizleme eğilimi gösteren insanlar olarak yaşıyoruz. Erkeğin olan sorunu bizler üstlenip çözmeye ve korunmaya çalışıyoruz. Tecavüze uğrayan kadınlar kurbandır, tecavüze uğramadığı halde tecavüz riskinden kaçmaya çalışan kadınlar ise mağdurdur. Kitapta yazılan her şey sanıyorum ki diğer ülkeler için de geçerlidir. Ama kendi ülkeme baktığımda bunlardan farklı olmadığımızı görüyorum. Her gün kadınlarımız tecavüze, cinayete, şiddete ve en hafif hali ile tacize kurban gidiyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayarak ataerkil düzenin adaletsizliğini yıkmak ve sorunları çözmek için birlik olmamız gerekirken bizler halen daha eşitlik kavramını "anlamayan" ve "karşı çıkan" insanlar ile mücadele etmek zorundayız. Aile ve toplum yapısı bozulmasın diyerek şiddete ve baskıya boyun eğmeyi savunmak aklın işi değildir. Fiziksel ve psikolojik şiddetin var olduğu bir aile zaten bozuktur ve bu aile eğer düzelmiyor ise evlilik akdini feshetmelidir zaten. Toplumun geleneklerine ve inançlarına göre geçmişin kabullerini sürdürmek, gelişime ve ilerlemeye direnç göstermek ne ailevi hayatı ne de toplumsal ilişkileri düzenler.

    Ve son olarak şunu söyleyip incelemeyi bitirmek istiyorum.

    Biz kadınlar haddimizi bir başka erkekten öğrenmeyeceğiz ama bize haddimizi bildirmeyi erkeklik sayan erkekler HADLERİNİ VE YERLERİNİ BİLECEK!
  • 191 syf.
    Yazar Hakkında Eric Hoffer’in hikayesi, adeta roman ve filmlere konu aranmasına gerek kalmayacak kadar fantastik bir hikaye.. 6 yaşta annesini kaybeder Eric Hoffer, akabinde ise bir kaza sonucu hem hafızasını hem de gözlerini kaybeder. On beş yaşına geldiğinde mucizevî bir şekilde, görme yeteneğine birdenbire kavuşmuştur. Okula gitme imkânı bulamamış olan Hoffer, tekrar görebilmenin heyecanıyla büyük bir okuma açlığı taşır ve hiçbir zaman da doyuramamıştır bu açlığı. Özellikle Dostoyevski’nin Budala isimli eseri -Hoffer kör iken bir gün babasının “Bu budala çocuktan ne hayır gelir ki” dediğini hatırlattığından bahsedermiş- ve Denemeler adlı eseri önemli bir yer tutmuş hayatında. Eric okuduğu kitapların sentezini yaparak kendi düşüncelerini oluşturup, kitaplardan çıkardığı notları evinde biriktirip yine aklına gelen düşünceleri küçük kâğıtlara not ederek böylece, farkında olmadan kitle hareketlerinin yapısına ışık tutan Kesin İnançlılar isimli eserini oluşturmuş. Asıl ilginç olanı da şudur ki Eric Hoffer bu konularda hiçbir eğitim almamış fakir bir hamaldır ama onun parlak zekasının böylesine en ağır şartlarda bile kendini gösterip belli etmesi, yoğun sistemli şuurlu okumalarının akıllı bir insanı yükseltilebileceği kavrayış seviyelerine sahip olması ilkokul yüzü bile görmemiş bir hamalı dünyanın en önemli üniversitelerine hoca yapmasına engel olmamıştı. Bizimde bu saygı değer insanın hayatından çıkarılabilecek birçok derslerimizin olduğu aşikar.
    “Tarihte büyük eser yaratan kişiler, hep büyük şehirlerde ortaya çıkmışlardı. Yaratıcı kişiler köyde, ormanda, kırda, dağ başlarında ortaya çıkmıyorlardı. Nasıl çıksın ki; yabancı şeylerin hoş karşılanmadığı ortamda ne yaratılabilir ki? İnsan şehirde insanlığını bulmuştur. Şehir olmaksızın insan da bir şey değildir. Ancak ne var ki insanı kokuşturan, dejenere eden de şehirdir. Eğer biz şehirlerimizi yaşayabilir ve yaşanabilir kılmazsak bazı büyük ulusların ölümünü görebiliriz” diyordu Hoffer. Bir toplumun ilerlemesi ve kendi yararına yönetilmesi için anlı şanlı liderlere hiç de ihtiyaç bulunmadığına inanıyordu. Toplum pekâlâ kendi kendini yönetebilirdi.

    Eric Hoffer, Kesin İnançlılar adlı kitabında kitle anatomisini, bu hareketlere katılanların sosyal psikolojik durumlarını ve söz konusu hareketlerin sosyolojisini incelemiş. Kitapta; Bir kitle hareketinin başarılı olmasının koşulları nelerdir? Fanatizm nedir, fanatik insan kimdir ve amacı nelerdir? Acaba, hayal kırıklığı ile taklitçiliğe eğilim arasında bir ilişki var mıdır? Kimleri hangi sebeplerle taklit edilir, bu taklit sonucu benlikte bir değişim veya asimile olma durumu söz konusu mudur? Taklitçilik sorun çözmede işe yarar mı? Liderlerin kitle hareketinde başarı sağlaması için ne gibi yeteneklere sahip olması gereklidir? Atatürk, Gandhi, Churchill, Çan Kay Şek, Hitler, Stalin, Lenin, Trokçi, De Gaulle, Mussolini, Nehru, Lincoln vd. liderlerin başarı ve başarısızlıkların nedeni nedir?
    Ordu ve kitle hareketleri arasındaki benzerlikler ve ayrılıklar?
    Hayal kırıklığına uğrayan üniveriste çağındaki gençler, başarısızlar, yoksullar ve servetini kaybetmiş kişilerin devrim potansiyeli nedir?gibi daha birçok sorunun cevabı eserde yer almaktadır. Yazar kitabta kitle hareketlerinden bahsetmiş aktif dönemi üzerinde durmuş ayrıca yine bu döneme karşın eleştirilerini de dile getirmekten çekinmemiştir bu aktif dönemin üzerindeki etksinden hoşnutsuzluğunu birçok itici ve kısır yönlerini ele almıştır. Ayrıca Kesin İnançlılar kitabında Wilhelm Reich’ın uzun yaşam ve acı deneyimlerinden damıtılmış, kendi gerçek ihtiyaçlarının bilincine varamayan ve artık zalimce kendi kendilerini mahveden insanlara yöneltilmiş sarsıcı çağrısını konu edinen Dinle Küçük Adam adlı kitabının akla gelmesi oldukça muhtemel.“İnsanoğlu büyük adam olmak için hevesle doludur fakat bir gün anlarki sadece küçük bir adamdır, mutlu olmak için hevesle doludur fakat bir gün anlarki sadece mutsuzdur, mükemmel olmak için büyük hevesler taşır fakat bir gün anlarki sadece kusurlarla doludur, insanlar tarafından sevilen ve sayılan bir kimse olmak için devamlı ümitler taşır fakat bir gün anlarki kusurlarından dolayı sadece insanların hoşgörüsüne muhtaçtır”. Hoffer’ın bu sözleri Dinle Küçük Adam adlı eserini hatırlatıyor. Reich’ın küçük adama Wilhelm Reich’ın seslenirken söylediği sözlerle Hoffer’ın bu adamları betimlemeleri arasındaki paralellikler mevcuttur. Bu yönüyle bu iki kitabı birlikte okumak kitleyi oluşturan çoğu “küçük adam”ları ve kitlenin anatomisini anlamayı kolaylaştırıyor.

    Eserin çok yalın bir dili var. Kitap kitle hareketlerinin sosyolojisini, sosyal psikolojisini incelemek gibi zor bir işe girişmesine rağmen, bunu çok yalın ifadelerle, kolay anlaşılır cümle örgüsüyle okuyucuya sunuyor. Yazarın dilinin bu kadar etkili olması, Montaigne’nin “Bütün söylediklerim karşılıklı bir sohbettir ve hiçbiri öğüt niteliğinde değildir. Bu kadar serbestçe konuşabiliyorsam bu, başkalarını kendime inandırmak zorunda görmediğim içindir” şeklindeki sözleriyle telif edilebilir.

    Kitabın İçeriği
    Dört bölümden oluşan kitabın birinci bölümünde “Kitle Hareketlerinin Çekici Yönü” incelenmiş. Bu bölümün alt başlıkları Değişiklik İsteği, Başka Bir İnsan Olma İsteği, Kitle Hareketleri Arasında Transfer’den oluşmaktadır. Kitabın ikinci bölümünde Hoffer “İnanç Değiştirmeye Hazır Kişiler”in psikolojisini, bilinç ve zihin yapısını analiz ediyor. Kitabın üçüncü bölümü “Birlikte Hareket Ve Nefsinden Fedakârlık” adını taşıyor. Burada Hoffer Fedakârlığı Arttıran Faktörler, Kolektif Bir Topluluğun Kimliğini Taşımak, Şimdiki Zamanın Gözden Düşürülmesi, Henüz Var Olmayan Şeyler, Doktrin (Öğreti), Müfritlik (Aşırılık), Kitle Hareketleri ve Ordular, Birleştirici Faktörler, Taklitçilik, Liderlik, Şüphe gibi önemli konular üzerinde sosyolojik, yerine göre felsefik analizler yapıyor. Kitabın dördüncü ve son bölümü “Başlangıç Ve Sonuç” adını taşıyor. Hoffer bu bölümde Söz Ustaları, Elverişli Eylem Adamları, İyi ve Kötü Kitle Hareketleri, Aktif Dönemin Nahoşluğu ve Kısırlığı, Aktif Dönemin Süresini Belirten Faktörler, Yararlı Kitle Hareketleri gibi konuları inceliyor.

    Alıntılar
    Eserde geçen “Modern çağda milliyetçilik, kitle heyecanının en yoğun ve en sürekli kaynağıdır” ifadesi oldukça makul görünmektedir. Özellikle Türk ırkında bunu gözlemlemek daha mümkündür. Türkler, vatan ve millet sevdalısı insanlardır. Bu konuda bir tehlike sezdikleri an tek yumruk haline gelmeyi iyi bilirler.
    *“Her kitle hareketi, bir bakıma bir göçtür yani vaat edilene doğru bir yürüyüştür. Kitle halindeki göç, bir hareketin birliğini ve maneviyatını güçlendirir.” yaklaşımı çok yerindedir. *“Atılanlar ve itilenler, çok kere bir ulusun geleceğinin hammaddesini oluştururlar.” Çünkü bu tipler ya toplum kendilerini dışladığı için ya da kendileri toplumdan uzak durdukları için yeni bir şeyler yapma arzusunda olurlar ve ortaya çok çeşitli fikirler çıkar. Bunlar pratiğe döküldüğü zaman belki de o toplumun geleceğini aydınlatacaklar, bir gelişmişlik kazandıracaklar.
    *“Birçok şeye sahip olduğumuz halde, daha fazlasını istediğimiz zamanki hayal kırıklığımız, hiçbir şeye sahip olmayıp bazı şeyler istediğimiz zamanki hayal kırıklıklarımızdan daha büyüktür.” Bu söz çok doğrudur. Hiçbir şeye sahip olmadığımızda o olmayan şeyin tadını zaten almamış oluyoruz. Nasıl bir şey olduğunu bilmediğimiz için hayal kırıklığı doğal olarak az olur. Ama zaten o elde etmiş olmanın hazzını bir kere yaşadıysak onun oluşturacağı hayal kırıklığı çok daha fazla olur.
    *Şu ifade de oldukça ilginçtir: “Eşitlik arzusu, bir bakıma kişiliğini gizleme (anonimite) arzusudur.” Bu bağlamda kesin inançlı şöyle düşünecektir: “Herkesin benimle eşit olmasını istiyorum ki bende ortaya çıkan bir değişiklik göze batmasın, herkes benim gibi olsun.”

    Kitle hareketlerinin “kesin inançlı” kişiyi çevresinden, ailesinden tamamen kopardığı tahmin etmesi zor olmayan bir gerçektir. Öyle olması gerekir ki kişi, harekete kendini tamamen adasın, hiçbir dış kuvvet onu etkilemesin. Amaç budur. Bergson’un şu sözü çok anlamlıdır: “Bir inancın gücü, dağları yerinden oynatmasından değil, yerinden oynatılacak dağları görmemesinden belli olur.”
    “Bir öğretinin etkili olabilmesi için anlaşılmaz fakat inanılır olmalıdır” ifadesi ile Tertullian’ın müntesibi olduğu Hıristiyanlık dini için söylediği “Saçma olduğu için inanıyorum” cümlesi arasında mantıklı bir ilişki olsa gerektir. Kitle hareketinin istediği insan tam anlamıyla homojen ve elastiki tiptir. Bu insan ihtiras dolu olmalıdır.
    *“Genellikle, bir şeyi sevdiğimiz zaman, o şeyi bizimle beraber sevecek taraftarlar aramayız; Aksine, sevdiğimiz şeyi seveni rakip ve saldırgan olarak görürüz. Fakat bir şeyden nefret ettiğimiz zaman, aynı şeyden nefret eden taraftarları daima ararız.” çıkarımı da belki çoğumuzun tecrübe ettiği veya şahit olduğu durumlardan birisidir.
    *Eserde Pascal tarafından söylenmiş olan “Bütün heyecanlarımız, bağlılıklarımız, ihtiraslarımız ve umutlarımız analiz edildiği zaman, içinde nefret bulunduğu görülür.” sözünün doğru kabul edilmesi güç görünmektedir. Öyle ya bu duyguların kaynağında nefret nasıl barınabilir ki? “Kendi kendimiz olmak bizi ne kadar az tatmin ederse, başkaları gibi olma isteğimiz o kadar güçlü olur.” Bu bağlamda kitle hareketlerinde taklitçilik önemli yer tutar.

    Eric Hoffer’in bu kitabı, kitle hareketlerinin anatomisini gösteren bir “baş yapıt” niteliğinde. Eser, her ne kadar kesin tonlu ve aşırı genellemelerden oluşsa da, iddialarının kuramsal olarak sadece “açıklama”dan ibaret olduğunu tanımlayıcı olmadığını düşündüğümüz zaman, eserin üst bir kavrayışın ürünü olduğu sonucuna varabiliriz. Sonuç olarak hacim itibariyle küçük, ancak içerik itibariyle bu devasa eserin toplumda erdemli bireylerin çoğalmasına, toplumsal normlarının yasaklayıcılıktan çok, düzenleyiciliğe yönelik olmasına katkı sağlayacağı beklenir. Hoffer’ın kitabını okuyup bitirdikten sonra insanın, Reich’ın eserini bitirirken söylediği bir dönemin buyurganlarının, aç ve açıkgözlülerinin, “Kutsal sözcükler ektim yeryüzüne… Çok geçmeden anlı şanlı krallar, kuru güz yaprakları gibi savrulacak.” yazgısıyla karşılaşacaklarına olan inancı güçleniyor.
    Yararlandığım ve faydalı gördüğüm bol bilgili; video ve değerlendirme linklerini bırakıyorum ve bu değerli eseri okumak isteyenlere, okuyacak olanlara ve okuyanlara keyifli okumalar dileyerek incelememi sonlandırıyorum.

    Biraz uzun bir inceleme oldu ne yazıkki farkındayım ama hakkında yazılacak o kadar çok kelime vardı ki kısaltamadım yine de sonuna kadar okumuş olan arkadaşlar varsa da onlara ayrıca teşekkürlerimi iletiyorum sağlıcakla kitapla kalınız:)
    https://www.youtube.com/watch?v=2izGlkOYmEE
    https://www.marmarailahiyat.com/...a-bir-degerlendirme/
    https://dergipark.org.tr/.../article-file/213306