• Bütün Ortadoğu’da 150 yıldır, en çarpıcı devrimleri gösteren toplum Türklerdir. Ve Türkler bütün Ortadoğu toplumları içinde en az olanlardır. Bunu istatistikler ispat etmektedir. En az kitap basandır, en az tercüme yapandır ve o tercümelerin kalitesi tabii istatistiklerde görünmüyor, ama biz biliyoruz en korkunç olanıdır. Yani eğer iş kitap okuma, kitap çevirme, iyi kitap çevirme ve iyi kitap yazma gibi birtakım kriterlere bağlı olsaydı hiç şüphesiz ki İran’ın, Lübnan’ın ve Mısır’ın bizim çok önümüzde gitmesi gerekirdi. Oysaki durum böyle değil. Yani bu toplum birtakım hareketlerde, sizin uygarlık, medeniyet, kalkınma diye tarif ettiğiniz hareketlerin hepsinin çok çok önünde gidiyor, buna demokrasi de dahildir, yani demokratik gelişmeler de dahildir. Fakat arzettiğim gibi bütün Ortadoğu’nun en az yazan, çeviren ve kötü çeviren toplumu olma vasfını, toplumumuz muhafaza etmektedir. Şimdi bunun üzerinde şöyle duralım. Bu 15. asır neymiş? Mesela 1437 yılında Kral I. Jacob İskco şiirlerini Latince olarak ve İskoç diline çevirterek yayımlıyor. Bu çok önemli bir şey, ulusallaşma. Bu tip bir gelişme, yani İskoçya gibi bir toplum için bile matbaa ilk gelmiş bir şey değil. 1430’larda, Osmanlı Türkiyesi, Kırım Hanlığı vs. üzerine yazılan bir seyahatname, bunun ne olduğunu biliyoruz, Hitbelger, İletişim Yayınları’ndan tercümesi de çıktı, çok okunuyor, binlerle okunuyor ve bu tabii ki matbaadan evveldir; el yazısıyla çoğaltılıyor; yani bu toplum çok merak ediliyor; Almanlar, o bildiğimiz kuzeydeki Almanlar, buraları o kadar merak ediyorlar ki bir seyahatname kapış kapış denecek ölçüde o toplumun şartlarında gidiyor ve matbaa yok henüz. Gene aynı yıllarda Bertrondan de la Broquiaire diye II. Murad devri için, bizim için çok değerli bir seyahatname olan eser, zamanında elle çoğaltılmış, bilahare basılmış, o da bir Türkiye seyahatnamesidir. Yani o toplum ki Türkler hakkında anket yapmak imkânınız olsa, o devirde, o devire ihtiyaç yok, bugün bile yaptığımız anketlerde korkunç bir bilgisizlik gösteren toplum, yani Türk nerede, Türkiye nerede? Bunları çok iyi bilmeyen bir toplumda, belirgin kesimler, belirgin gruplar her şeyle o kadar ilgileniyorlar ki bu seyahatname basılıyor. Basılmadan evvel çoğaltılıyor elle ve okutuluyor, çok önemli bir şey. Tabii ki sayısız felsefe tractate’ları sayısız Yunanca, Latince çeviriler sayısız Latince metinler, bunlar hepsi bildiğimiz büyük Avrupa dillerinde ve sadece onlarda değil, artık böyle neredeyse İsveççe, Fince gibi, o zamanın barbar dillerinde bile kaleme almıyor ve çoğaltılıyor. Dahası var, İtalya’da “Gazzetta” çıkıyor. Yani bildiğimiz gazete çıkıyor. Bunların her birisi, her gün 100-150-200 nüsha elle çoğaltılıyor, Rekin Bey biliyor; ve anında dağıtılıyor. Burada ticari haberler var, siyasi haberler var, bazı ahvalde küçük küçük bilgiler var. Venedik ve Cenova’nın uzandığı dünya hakkında, hatırı sayılır bilgiler var; çok geniş bir dünyadır bu. Hepinizin bildiği gibi, bizim memleketin adını da onlar koymuşlardır, 12. asırda “Turcio” diye, Turcue yahut Turcia diye bizim memleketin adını da onlar koymuşlardır. Şimdi burada çok ilginç bir gelişme var. Ortada matbaa diye bir şey yok, demek ki, madde bir, Türk okul eğitimindeki yanlış sloganlardan birini çizmek, sorgulamak durumundayız; matbaanın icadıyla, nereden geliyorsa geliyor, bir sürü kitap basılıyor, insanların beyinleri aydınlanıyor, her şeyler değişiyor deniyor. Bu çok hazır bir tarih yorumudur. Çok basit bir tarih yorumudur. Çünkü tarih bir toplum bilimidir. Çünkü toplumun bir tarihi, toplumun bir deskripsiyonudur, tasvirdir ve toplumların tasviri bu kadar basit olamaz. Yani bu kadar basit, bu kadar kolaycı olamaz. Pedagojik açıdan da büyük bir hatadır. Türk insanını düşünmeye değil, bir nevi düşünce tembelliğine alıştıran öğretilerdir bunlar. Mesela kocaman kocaman tarih profesörlerinin toplantısında birisi diyor ki “efendim” diyor, “nedir bu Yeniçağ, Ortaçağ, bilmem ne tasnifi” diyor, “matbaa bizde” diyor. “18. asırda keşfedilmiş” diyor, “demek ki bizim için Yeniçağ’ın bir anlamı yok” diyor “15. asırda” diyor. Yani bunun ne tarafından baksan çok âciz bir yorum olduğu belli ama bu böyle bir eğitimin neticesidir. Gerçekte matbaa, o bakımdan ne kadar çok önemli, bunun üzerinde durmak gerekiyor. Şimdi bu 15. asırda daha başka gelişmeler söz konusu olmuş, konuların tasnifi. Bu çok önemli bir şey. Ve 1446’da artık Portekiz gibi ülkelerde, yani Avrupa medeniyeti dediğimiz, Avrupa camiası dediğimiz dünyanın içinde o zaman için en az kullanılan dillerde bile, Roma Hukukundan, ondan gelen işte “Gloceteurs”lerin yaptığı yorum ve şerhlerden, devletin çıkardığı emirnamelerden, konulardan müteşekkil mevzuatın kalifiye edildiği görülüyor. Bu çok önemli bir şey. Yani bir tasnifin olduğu yerde, yani kanun külliyatının toplandığı yerde, toplumu yöneten mevzuatın toplandığı yerde, demek ki biz şimdi, matbaanın icadından evvel, el yazısıyla yapılan çoğaltmalardan söz ediyoruz. Dolayısıyla, matbaa bütün bu gelişmelere cevap arayan bir hızlanmadır, çok ilginç bir şeydir, bunun üzerinde durmak gerekiyor. Fakat daha ilginç şeyler vardır. Matbaanın icadından sonra, bu teknolojinin geniş ölçüde kullanılması, ucuz bir teknik haline gelmesi ve bunun yaratacağı bir zorlama, çok ilginç bir şey Türk savaşlarıdır, yani Türklerin Avrupa’da ilerlemesi ve bunlara karşı Hıristiyan âleminin uyuşukluk halindeki kitleleri harekete geçirmesi gerekiyor; çünkü köylülerin umurunda değil pek Türkler mi geliyor, başındaki efendiler mi gidiyor? Çok umurunda değil. Hatta şöyle bir şey varsa ki bugün gelenler daha az vergi falan alacak “bana ne” diyor “zaten canımıza okuyorlar bunlar”. Gelen ağam giden paşam, tam manasıyla. İşte gelenin “ağa” olmadığını bir nevi anlatabilmek için, müthiş bir propaganda faaliyeti görülüyor, bu çok önemli bir şey. Yani bir siyasi, dini, içtimai sistemin, kendini savunması için propagandaya başvurması, iletişim araçlarını müthiş güçlendirir. Bunu biz ne zaman yaşadık? Kendi yaşadığımız çağda, 2. Cihan Harbi’nden sonra. Yani anti-komünist, anti-sovyetik propaganda dolayısıyla Batı’da iletişim araçları gittikçe güçlendi, gittikçe güçlendi, teknikler kolaylaştı, efendime söyleyeyim, bilgi taşıma araçları son derece tekâmül etti, yani insanlar dolmakalem kadar bir fotoğraf makinesini, bir ses kaydı aletini, müsaadenizle, falan veya filan şiirin dizelerini, şairin dizelerini kaydetmek için, veya efendime söyleyeyim, falan veya filan yazmaları almak için değil casusluk için geliştirdiler, bu çok açık bir şey. 16. ve 17. asırlarda matbaanın asıl kullanılışını, asıl ucuzlayışını, asıl yayılışını görüyoruz, bunlar Türkler aleyhindeki letters/mektuplar dediğimiz birtakım manifestolardır. İşte bunlar nasıl gelir? Nasıl adamları yerler? Nasıl canavar kılıklı adamlardır? Nasıl çocuk ve kadın keserler? Falan, böyle bir propaganda faaliyeti. Tabii bu arada, matbaa dediğimiz teknikleri çok geliştiren olaylardan biri de Protestanlığın ortaya çıkışıdır, en azından her köyde artık bir tane levha görüyorsunuz, kilisenin gemisi mesela, azizlerin üstünde olduğu, papanın üstünde olduğu, kilisenin gemisi bu “alegori” temsili resim, nasıl bir şeytanlar denizinde yüzüyor. Şeytanlar denizinin içindeki mahlûkat, Türkler ve Protestanlar. Yani sarıklı ve huni şapkalı herifler, onlar Protestanları temsil ediyorlar, siyahlı beyazlı giyinirler. Ve bu bir yayılmadır. Dolayısıyla, şunun üzerinde tekrar, ısrarla durmamız gerekiyor: Birtakım teknikler aslında zaruretin icabı olarak doğmuştur. Gutenberg Hazretleri, herkesin bildiği gibi ne büyük bir entelektüeldir ne çok büyük idealisttir, iyi bir ustadır. Daha evvelki işi, işte kuyumculuk; kıymetli taşlarla uğraşan, madenleri bir şekilde kullanma vs. Ve o yüzden zaten geliştirdiği yeni teknikle alaşımdan dökülmüş değiştirilebilir harfleri buldu; bu karışımın en dayanıklı harf olduğunu buluyor; yani iş bu, bunu tespit ediyor. Bu matbaa için değil ayrıca, başka bir iş için tespit ediliyor yani gravür sanatı matbaadan evvel gelişmiş oluyor. Çoğumuzun zannettiği ve okullarda öğretildiği gibi 1453 yılında da basılan ilk İncil, öyle herkesin okuyacağı bir şey değil. Halis muhlis Latince bir metin, çift sütun üzerine. Bir şey değişmiyor. Gene burada İncil’e geliyoruz, çünkü konumuz o. İnsanlara İncil’in yerli dillere de tercüme edildiğini, Türkiye’de de okunduğunu, dolayısıyla herkesin hidayete erdiğini, aptallıktan uyandığını bu milli dilde okunan İncil’in de anında matbaayla yayıldığını ve Batı’nın artık reformasyon gibi bir cennet sofrasına girdiğini falan öğretiyorlar. Aslında Protestanlığın Katolikliğe göre çok daha liberal, çok daha eclaire (aydınlıkçı) bir inanç olduğunu zannediyorum; bazı çok koyu safdil Protestanlar çıktı, Türkler inanıyorlar. Böyle bir inanç, böyle bir yorum dünyada mevcut değil. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, bütün 16. ve 17. yüzyıl boyunca Protestan ülkeler, Protestan hükümdarlar, Protestan şehirler, müstakil şehir yönetimleri, en azından Katolikler kadar acımasız, kaba, ağmaz ve toleranstan uzak kitleler ve birimlerdir. Bunun böyle olduğunu bilmemiz gerekiyor. Yani 30 yıl savaşlarında böyle birtakım zavallı, kendi içinde imanlı, dürüst Protestanlara, birtakım haydut, ahlaksız, bağnaz Katolikler saldırıyorlar ve böyle bir savaş gidiyor değil, bunu bilmek lazım. En azından Katolik-Protestan yazarları bilmek ve okumak yeter. Bu gibi şeyleri, aksiyomları (mütearifeleri) bazen değiştirmek gerekiyor. Şimdi bu İncil ne? Yani Gutenberg 1455’te ilk İncil’i basıyor, öbürününki 1520’lere geliyor yani 15. asrın sonu, 16. asrın başında 10’larla 20 arasındadır değil mi, Luther’in İncil’i Almancalaştırması? Fakat bu vakte kadar, İncil çevrilmemiş falan değildir, haşa tonla çevirisi vardır. Milli dillerde tonla yorumu vardır ve İncil okuyanlarınız bilecektir, öyle insanları öyle çok uyandıracak felsefi ve hukuki bir tractatus da [risale] değildir. Çok açık bir şey, deneme değildir. İncil’in ilk defa doğru çevirisini, “emanolation” dediğimiz “yerden metin inşası” yoluyla doğru çevirisini yapan da yine herkesin bildiği gibi, Luther’in çağdaşı olan fakat elini ondan daha çabuk tutan ve onunla mukayese edilemeyecek kadar, yani en aşağı 5-10 kere onu katlayacak kadar kuvvetli bir adam olan Rotterdamlı Erasmus’tur. Erasmus’un yaptığı şey, İncil’in eski Yunanca, artı İbranice aslına inerek oradan Latinceye yapılan çevirileri karşılaştırmaktır. Ve orada görülmüştür ki, Hıristiyan kilisesinin azizlerinden, babalarından olan Saint Androsius Yunan ve İbranice metni Latinceye çevirirken bir hayli gülünç hatalar da yapmıştır. Bunlardan bir tanesinin hep örneğini veriyorum: Musa dağdan indi, o emirle, Turu Sina’dan... “Karan” diyor ve “Keren” diyor. Şimdi bu çok ilginç bir şeydir. Tıpkı Arap elif-ba’sı gibi İbranicede de sesliler son derece azdır, “kaf” yani “kof” harfi vardır, şöyle bir şey “ra” harfi vardır ve “ho” ve “nun”. Şimdi bunu “keren” diye okuyabilirsiniz, bu “ışıkla indi” demektir; “karan” diye okuyabilirsiniz, “boynuzla indi” demektir bu da. Başından boynuzlu Saint Androsius’un ve evvelkilerin İbranice metni çevirileri tamamıyla yanlış ve Musa boynuzlu. Yani Michelangelo’nun Roma’daki çok meşhur San Pietro dediğimiz kilisedeki Musa heykelinin niye boynuzlu olduğu buradan anlaşılıyor. Tamamen İncil’in yanlış yorumu ve yanlış çevirisiyle yola çıkılarak yapılmış bir eserdir, ona dayanıyor. Çünkü Michelangelo da başka bir şey yapamaz, çünkü metinde neyse onu yorumlamak zorunda. Şimdi böyle İncil’i yeniden inşa ederek doğrusuyla çeviren bir adamdan sonra Luther piyasada var, dolayısıyla Luther’in bu şekilde yüceltilmesi, Türk okul kitaplarına has bir şeydir. Yani bunlar son derece gülünç şeylerdir, yani bunları dünyada başka bir toplumda göremezsiniz. Ve hakikaten baktığınız zaman, bunun için de insanın illa Protestan olması, kiliseyi reddetmesi falan da gerekmiyor. Nitekim Rotterdamlı Erasmus, bütün hayatı boyunca, kilisenin bu tür yanlışlarıyla mücadele ettiği halde, hiçbir zaman Protestan olmamıştır. Martin Luther aleyhinde zehir zemberek bir karşı denemesi vardır, kaleme almıştır bunu. Kardinal yapmak istemişlerdir kendisini, onu da kabul etmemiştir; böyle bağımsız bir entelektüeldir. Şimdi tabii, diğer bir mütearife bizim dünyamızda dolaşan, bu matbaa denilen nesne çıktıktan sonra, kitaplar o derecede ucuzlamıştır ki ve o derecede yayılmıştır ki kitap yazan insanlar çoğalmıştır, onu teşvik ediyor bu. Bu tabii, bunun bir derinliği var, yani Türkler aptal bir millet değil, onu söyleyeyim, Türklerin de her toplum gibi kendilerine has saplantıları var, bütün mesele bundan ileri geliyor. Türkler teknoloji saplantısı olan bir millettir. Bayılırlar yani böyle teknolojiye falan ve her türlü teknik gelişme bizde olduğundan fazla abartılır. Yani herkes kompütür kullanıyor, herkes bilgisayar programlaması yapıyor, bütün dünyada herkesin elinde bu alet var, fakat hiçbir memleketin başbakanı böyle saatler boyu kompütür methetmiyor, yani pazarlamacıdan betermiş, “neler var” diyor böyle, “bak” diyor “bu var” diyor, “bu var” diyor. Bu çok gülünç bir şey. Bu ama var. Türk toplumunda bir teknoloji saplantısı çok asırlardan beri var. Her toplumun kendine göre özellikleri vardır. Bunların bazıları iyi yemek yapmayı ve yemeyi sever, Türkler de o kategoriye dahildir; kavgacılığı sever, Türkler de o kategoriye dahildir; işte şeyi sever, teknolojiyi sever, Türkler de o kategoriye dahildir; musikiyi sever bazı toplumlar, hâşe fazh alakamız yoktur; edebiyat, tarih, felsefe gibi branşlara bayılan toplumlar vardır, bunun gevezeliğini yaparlar, hiçbir zaman öyle bir güruhla alakamız yoktur.
  • 304 syf.
    ·7 günde·Beğendi·7/10
    Kitap az önce bitti ve ben öylece tavana bakıyorum.Belki de biraz bekleyip öyle yazmalıyım bilemiyorum. Her neyse..
    C. Bir koleksiyoncu; kelebek koleksiyonu yapıyor.Aslında bu onun saplantılı karakterini tam olarak yansıtan yegane şey. Öyle ki sevdiği şeyle olmak için onu hapsetmek hatta öldürmek bile onun için normal.Aslında çoğumuzun sıklıkla karşılaştığı bir özelliği daha var yaptığı hiçbir şeyin sorumluluğunu yüklenmiyor. Hep bir bahanesi hep bir tahrik unsuru var, hep mağdur.Çoğu zaman bahanesi de çok sevmek..
    M. ise çok güzel ama buna sahip olup da kullanmamak onun için en büyük gurur kaynağı.Öğrenmeye, sanata aç.Belki de bu yüzden neredeyse kendinden yirmi yaş büyük bir adama aşık. Öğrenmek hep öğrenmek ve ömür boyu ona hocalık yapacak bir adamla olmak..Öyleki bazen ona ulaşmak için toyluğundan nefret ediyor , bu durumdan kurtulmak için işi oyuna vuruyor , belki de kazanıyor:)
    Fakat kitap öyle ürkütücü ki insanın ilkelerini derinden sarsıyor. İnsan düşünmeden edemiyor yeterli güç ve paramız olsa hepimiz birer caniye dönüşür müydük, affetmeyi bir tek ölürken mi başarırdık ya da affedilecek olan öldüğünde mi; iyilik, güzellik sadece fakir edebiyatı mı yoksa hepimiz birer cani miyiz..?
    Belki içimizde bir C. saklıyoruz belki de kendi M. ‘ imizi bulmak için pusuda bekliyoruz.Kim bilir?Okuyun ve kendi cevabınızı kendiniz bulun..
  • Bir gün değil, her gün hatırlanacak kadar değerli ve özverili olan öğretmenlerime, öğretmen arkadaşlarıma ve eğitimi seven herkese ithafen...
    Her yıl kasım ayının bu gününde(24 Kasım) çoğumuzun sevdiği ama hayatın koşuşturmacaları arasında istemeden de olsa ihmal ettiği; kimimiz için bir anne kadar, kimimiz için bir baba kadar hatta belki de kimimiz için her daim duamızda yer alıp hakkı asla ödenemeyecek kadar değerli ve özverili olan o güzel insanları, öğretmenlerimizi, hatırlarız. Öğretmenliği; müfredatı tahtaya nakşetmek, uğraşı alanı olan işi sadece prosedüre uygun yapıp maaş alınacak günü beklemek, sev(e)mese ve istemese bile sırf başkalarının hatırı için veyahut yeniden başlama cesaretini kaybettiği için zorla da olsa yaptığı günlük rutin eylemler toplamı zanneden zihniyete öğretmenliğin özünü tevafukla izah eden yaşanmış bir anlatıyı yazacağım:
    "Mesleğini ve öğrencilerini ve insanları çok seven bir öğretmen o..hayatın paradigmalarla şekillendiğini yaşamının hemen her alanında öz bütünlüğüyle ispat eden bir öğretmen..kendini bulan ve kendi ile barışık, hayatı ve yaşamayı seven bir öğretmen...
    Hepimizin hayatın koşuşturmacaları sırasında kendimizden verdiğimiz ödünleri geri alamadığımız için ruhsal bunalımlara girdiğimiz anlar olmuştur. O da böylesi bir anı yaşıyordu son günlerde... Sıkıntısının acıya inkılab ettiği bir gündeydi. Tıpkı bir arkadaşının dediği gibiydi her şey..üzülme derdi arkadaşı, sen hiç üzülme..çünkü sen üzülünce dünya kararıyor sanki... Okul kapısına yöneldi..bir öğrencisine denk geldi..kelimelerin yerini davranışlara yani lisan-î kalin yerini lisan-î hâle bıraktığı bir an... Eliyle yanaklarından tutup sevgisini iletti ona tıpkı ebeveynlerin evlatlarına sevgisini aktardıkları gibi..ama öğrencisi anlamıştı lisan-ı haliyle öğretmeninin acı çektiğini... Öğretmenine sarıldı ve lisan-î haliyle haykırdı:
    -Öğretmenim, geçti mi acınız?
    -Geçti küçüğüm, her şey geçti! Senin o masum ve tertemiz sevginin tedavi edemeyeceği acı olur mu hiç?"

    Öğretmenliğin esasında, yüreğinde insanlığa dair zerre miktar umut kalsa dahi inandığı yolda devam edecek olan insanların temel uğraşısı olduğunu gösteren bir anlatı:
    "Uygulamalı staj dersim... İlk kez ders anlatacaktım ve bir sınıf, bir ders saati boyunca benim öğretmenliğimde olacaktı..ne büyük bir heyecan, ne tatlı bir mutluluk, ne güzel bir uğraşı! Öğretmenliği (doruk noktasında) ilk kez yaşayacağım o gün... Kapıya yöneldim..tıpkı derse ilk kez giren bir öğretmen edasıyla derse başladım sonunda! Allah'ım o ne güzel heyecan! Hani neredeyse kalbim yerinden çıkacakmış gibi içim kıpır kıpırdı! İsmimi tahtaya yazdım..ufak bir tanışma faslından sonra en çok merak ettiğim konuyu sordum öğrencilere:
    "Büyüyünce ne olmak istiyorsunuz?"
    Gelen cevaplar hem ilginçti hem umut dolu hem de komik!
    "Öğretmenim, ben iç mimar olmak istiyorum!"
    "Ben büyüyünce pop star olacağım öğretmenim!"
    "Ben avukat olmak istiyorum!"
    "Hemşire olmak istiyorum..."
    ...
    Ön sıralarda minik bir öğrenci dikkatimi çekti. Ona da söz hakkı verdim. Aramızda şu konuşma geçti:
    -Sen büyüyünce ne olmak istiyorsun?
    O kadar tatlı bir heyecanı vardı ki cevabı verince o mesleği icra ediyor zannettim:
    -Ben yazar olmak istiyorum!
    Şaşırmıştım..geçici bir heves olduğunu düşündüm ilkin. Ama sormadan da edemedim:
    -Adın neydi?
    -Elif Gül.
    -Peki Elif Gül, yazarlar ne iş yapar?
    -Öğretmenim yazı yazarlar, şiir yazarlar.
    -Anladım...
    Derse devam ettik sonrasında..dikkatimi çeken nokta Elif Gül'ün ders dışında bir yazı uğraşısı içinde olduğuydu. Tatlı bir sitem ile sordum:
    -Ne o Elif Gül, şiir mi yazıyorsun?
    Yine o tatlı heyecanıyla ve masum sevgisini ileten gözleriyle cevapladı beni:
    -Evet öğretmenim, sizin için şiir yazıyorum!
    Boğazımda bir şeyler düğümlendi o an..gayri ihtiyari ağladım gözyaşlarımı içime akıtarak... Dersin sonunda Elif Gül bana minik bir kâğıtta şiir hediyesini verdi. Bu kadar mı güzel olurdu bir hediye?... Sonraki günlerde benim de ona küçük bir hediyem oldu: Kitap. Stajım bittikten sonra okulu ziyaret ettim. Okula gittiğimde Elif Gül'ün bulunduğu sınıfa geçtim..sınıf, koridorun merdiven tarafından en başındaydı. Büyük bir özlemle sınıfa yöneldim. Teneffüs vaktiydi... Biraz konuştuktan sonra Elif Gül'ü sordum. Dışarıda olduğunu söyleyince bir öğrenciyi çağırması için gönderdim. Bu arada ben de koridora çıktım. Biraz bekleyince Elif Gül'ün sesini duydum! Daha merdivenin aşağısında iken beni gördü ve o saf ve tertemiz mutluluğunu, koşar adımlarla bana doğru gelirken "Öğretmenim!" hitabıyla ifade etti! Koştu ve gelip bana sarıldı Elif'im... Yüreğimdeki tarifi imkânsız umudum, mutluluğum ve heyecanım ile 'bu uğraşının hakkını vererek yapacağım ben!' düşüncem azmimle birleşip her zerremi sevgiyle sardı o an...
    Teşekkür ederim Elif'im, öğretmenliğin özünü bana öğrettiğin için..."


    Bir insan düşünün ki mutluluğu, umudu, azmi ve zihinini sürekli meşgul eden yegâne düşüncesi başka insanların mutluluğu...
    Bir insan düşünün ki en büyük hedefi "Madem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır" olan...
    Bir insan düşünün ki gerek lisan-ı hâl ile gerek lisan-ı kal ile şu diyalogu hemen her an yaşayan:
    -Öğretmenim, siz hiç üzülmez misiniz? Hep bizim sorunlarımızla, dertlerimizle, hüzünlerimizle uğraşıyorsunuz..hiç derdiniz yok mu sizin?
    -Benim kendi minik yüreği kocaman öğrencim, benim mutluluğum, umudum, azmim sizlersiniz.

    Ve öğretmenliğin özünü anlatan bir anlatı:
    "Çok yoğun bir gündü. Çocukların cıvıl cıvıl hareketleriyle zamanın nasıl geçtiğini fark edememiştim...
    Öğleye doğru dersine girdiğim bir sınıfta iki öğrenci arasında bir tartışma olduğunu kendilerinin ayrı ayrı izahıyla fark ettim. Suçlu olan öğrenci özür dilemişti hatta özür mektubu bile yazmıştı aynı derste ama nafile! Öğrencimin kalbi kırılmıştı..açıkcası ilk defa karşılaştığım bir olay olmadığı için farklı bir yol denemek istedim. Üzgün ve duygusal olduğu için hüngür hüngür ağlıyordu kuzum..içini dökebilse rahatlayacaktı ama bilişsel gelişimi ona bunu fark ettiremiyordu. Beraber konuştuk. O konuştu, ben dinledim çoğunlukta..Bildiğimiz çocuksu ifadeler... Konuşurken daha da duygulanmış ve her iki gözünden yaş akmaya başlamıştı. Bir öğretmenden ziyade bir ebeveyn rolü üstlendim o an gayri ihtiyari..ellerimle gözyaşlarını sildim. Kuzum rahatladı ve o ders normale döndü.
    Günün sonuna doğru kuzumun mutluluğu arttı. Evlere dağılma zili çalınca yanıma çağırdım..çocuk dili ile ifade edemediğini davranışlarıyla ifade eder: Yanıma gelirken gülümseyen yüzü ve mutluluğu ve huzuru ile ve lisan-ı hâli ile haykırıyordu:
    İyi ki varsınız öğretmenim!
    İyi ki varsın kuzum..öğretmenliği bana öğrettiğin için...
    Öğretmenlerim ve öğretmen arkadaşlarım! Bugün öğretmen olun..bugün bir yüreğe dokunun..bugün öğretmen olun..."
    Tüm öğretmenlerimin, öğretmen arkadaşlarımın ve öğretmen adayı kardeşlerimin bu güzel günü kutlu, mutlu olsun dileğim! Bir gün değil, her gün hatta her an hatırlanacak kadar değerli ve özverili olan her öğretmenime...

    Mahmud KARAKAŞ
    23 Kasım 2019
    ŞANLIURFA
  • 208 syf.
    ·11 günde·10/10
    Artık kitap okuma işini de hayatımın benle akan bir parçası haline getirmemden midir, yoksa beni yazmaya itecek denli heyecanlandıracak bir kitapla karşılaşmamamdan mıdır bilmem. Uzun süredir inceleme yaz(a)mıyorum. Çoğu şey gibi yazmak da bir yerden sonra türlü bahanelerle bendeki büyüsünü yitirdi sanırım. Ancak bu kitabı okuma sürecimden bu yana içimde bir şeylerin değiştiğini hissediyorum. Heyecanlandım. Bu duyguyu öyle özlemişim ki. Bir şeyler, bu kitapta anlatılanlar bende; yaşama, hayata bakışıma, hayat gayeme dair bir noktaya dokundu. Tabiri caizse dürtüldüm. Öyle ki dünden bu yana kafamda milyon fikir dönüp durmakta ve içimde delicesine bir anlatma, heyecanımı paylaşma isteği fokurdayıp duruyor.

    Şimdi kitabın adını duyunca ister istemez aklınızda şöyle bir düşünce belirecek: “Okulsuz Büyümek? Ee yani? Bu, yüksek ihtimalle var olan eğitim sistemine burun kıvırıp çocuğunu Erkin Koray gibi okula göndermeyen ve evde eğitimi tercih eden birinin, var olan sistemi yerip kendi ideal düzenini ballandıra ballandıra anlatarak bolca yargı dağıtan pek çok sistem eleştirisi kitaplardan birisidir işte. (Ne uzun cümle kurmuşum:) )

    İşte bu tam olarak doğru değil. Doğru ama eksik, eksikliği fazlaca bir doğru. Kitap, var olan sistemin şahısları yarış atına çevirdiği düzene, tamamen kişisel haz ve hırslarla donanmış bu dünyaya “bundan kötüsü olamaz” diyerek ve tası tarağı toplayıp kırsala yerleşen bir çiftin hikayesini Ben Hewitt’in kendi dilinden anlatıyor. Aslına bakarsak bu tam olarak ne eğitim kitabı ne bir hikaye ne bir günlük ne de bir biyografi. Hepsinden biraz biraz katarak kurduğu ve yaşadığı hayata dair gözlemlerini anlatıyor yazar. Hewitt öyle güzel bir dil yakalamış ki onun paylaştığı bu samimi atmosfere bir anda çayınızı kahvenizi kapıp ortak oluveriyorsunuz. Kitabın samimi ve tamamen egodan arındırılmış doğal üslubu heyecanla bir çırpıda okutuyor aslında kendini. Lakin ben öyle yapmadım. Anlattıkları öyle güzeldi ki Ben Hewitt ve ailesiyle olan bu birlikteliğim ne kadar uzarsa o kadar güzeldi benim için ve bunu on bir güne yaydım.

    Kitap toplum beklentilerini sorgulamayla başlıyor ilk olarak. Bilirsiniz insan bir toplum içine doğar. doğasından gelen sosyalleşme dürtüsüyle de yavaş yavaş bulunduğu topluma uyum sağlamaya, onun norm ve kurallarını, gelenek ve göreneklerini zamanla özümsemeye başlar. Ve bu süreç çoğu zaman sorgulanmadan yapılan bir içselleştirmeyle son bulur. Hatta öyle ki kimi toplumlarda insanlar ahlâk ya da din kurallarına aykırı olduğunu bile bile kimi davranışları adettendir diye benimser, “çünkü bu böyle olması gerektiği için böyledir.” algısı, kalbin doğrularını çoktan ele geçirmiştir bile.

    İnsanlar neden okula gider? Eğitim sadece okulda verilince mi değerli olan bir davranış değiştirme türüdür? Bir meslek sahibi olmanın amacı nedir? Neden ömrümüzün yıllarını çoğunu bir sınav sonrasında unutacağımız bilgi yığınını ezberlemekle harcıyoruz? Zamanımızı, ömrümüzü hangi amaç uğruna harcıyoruz? Neden karnımızın doyacağından ya da ihtiyaçlarımızdan fazlasını kazanmak zorundaymışız gibi hissediyoruz? Neden daha fazlası için gayret ederken mutlu olamıyoruz? Neden sürekli bir yerlere yetişme çabası içindeyiz? Hayatı boyunca kendi kendine bu soruları sormuş Ben Hewitt ve bu düzene ilk tepkisini belirli dersler dışında hiç sevemediği okulu on altı yaşında bırakarak göstermiş. Sonrasında hep karnını doyuracak kadar onu yoran işlerde çalışmayı tercih etmiş. İlerleyen yıllarda bu sefer “Ben ne için ve kimin için çalışıyorum?” sorusu dolanıp durmuş zihninde. Bu sorunun cevabını ararken de eşi Penny ile tanışmışlar yirmili yaşlarının başında. İçlerinde dindiremedikleri o dürtü, “Bir hayat yaşanacaksa eğer, bu tamamen doğal; öğrenimin de, para kazanmanın da doğal yoldan, kendileri için olmalı. Kendi emek ve gayretleri ile şekil almalı” diyerek hayatlarını tamamen değiştirecek bir yola adım atmışlar; kırsalda tamamen kendi elleriyle inşa ettikleri bir yaşama.

    Ellerindeki bütçeyle bir arsa satın alarak koyulmuşlar işe. Sonra başlarını sokacakları bir baraka oluşturup, arsalarına diledikleri ağaçları dikerek ardını getirmişler hayallerinin. İşleri toparladıkça yavaş yavaş bu barakanın yerine yeni bir kulübe ve hayvanlar için ahırlar ve kümesler eklenmiş. Kendi yiyecek ihtiyaçlarını yetiştirdikleri sebze ve meyvelerden, besledikleri hayvanlardan; elektrik ve su ihtiyaçlarını güneş panelleri ve taşıma su siteminden; ısınma ihtiyaçlarını ise ormandan topladıkları odunlarla karşıladıkları bir düzen kurmuşlar. Asla kömür kullanmak yok. Asla odun satın alma yok. Gelir kaynakları ise yazarın dergilere vb. gönderdiği yazılarından gelen telif ücreti ve yılda birkez büyük emeklerle elde edip sattıkları akçaağaç şurubuyla sınırlı. Ve bu miktarın çok kısıtlı da olsa onlara yettiğini çünkü fazlasına ihtiyaç duymadıklarını söylüyor yazar. "Have less be more." anlayışına sahip olduklarını söyleyebiliriz.

    Çocuklarını yetiştirme şekilleri ise tamamen bir sabrın ve emeğin ürünü. Yazarın en çok vurguladığı şey, ayaklanmaya başladıkları andan itibaren çocukların ebeveynleriyle birlikte hayata ve evin yüküne ortak olma süreci. Oğlu henüz çok bir bebekken bahçede anne babasının pancar tohumu ekimine dahil olan çocuklardan bahsediyoruz. Hava eksi 14 derecedeyken karlar üstünde oyunlar oynayan, 4 yaşındayken ormanda kendi yaptığı oklarla sincap avlayıp, derisini yüzüp, pişirip anne babasına ikram eden çocuklardan, henüz 8 ve 11 yaşlarındayken kendi kulübelerini inşa edebilen, bir yaralanmayla karşılaştıklarında kıyametleri koparmak yerine büyük bir olgunlukla kendi kendine ilk yardım yapabilen, sistemin dayattığı gibi 7 yaşında değil, 9 yaşında bunu istediği için bu yaşta anne babasının okuduğu kitaplara baka baka okuma yazma öğrenen, 10 yaşında katıldıkları bir doğum günü partisinde ilk kez oynadıkları video oyunlarını sıkıcı bulan ve deneyimlerini sayamadığım, bende hayranlık uyandıran pek çok özelliğe sahip çocuklardan. Ray ve Fin’den.

    Yazar bizim, “Olur mu öyle şey canım?” dediğimiz şeylerin cevabını, kendilerini doğaya ve içlerinde taşıdıkları insan doğasına tamamen özgür bırakarak öyle bir bulmuş ki. Bahsettiği her örnekte sanki bize “Bal gibi olur işte.” diyor.
    Ancak yazar hayata “doğal yaşam pembe gözlükleri” ile de bakıyor değil. Yazarın en sevdiğim tarafı şu oldu; Yaptıklarının (doğru ya da yanlış olarak) farkında olması. Hayat rutininden, getirdiği zorluklar sebebiyle sızlansa bile şikayetçi olmaması. Ve belki de en önemlisi tercih ettiği hayatı bize “Sistem berbat, hepiniz yanlışsınız, yanlış yoldasınız, en doğrusu bu!” diyerek gözümüze sokmaması. Yazar yaşadığı hayatın getirdiği olumlu ve olumsuz durumların farkında. Ve bir tercih yapmış olmasına ve epeyce yol almasına rağmen hala çocuklarının geleceğine dair doğru bir adım atıp atmadığının korkusunu barındırıyor. Her şey gibi bu korkularını da okurla tüm samimiyetiyle paylaşıyor.

    Ben Hewitt’in gayesi kendi sözleriyle, “Herkesin yanlış yaptığını söylediği bir dünyada kendi doğrusunu kaybetmemeye çalışmak.” Bu cümleyi öyle sevdim ki. Kaçımız etrafımızdaki insanlar “Yanlış yoldasın!” diye bas bas bağırdığı, yaptıklarımıza burun kıvırdığı halde yolumuza sonuna kadar devam edebiliyoruz ki? Çünkü “Elalem ne der?” diye koca bir putumuz var. Çünkü pek çoğumuzun eli sıcak sudan soğuk suya değmemiş. Çünkü soğuk suya atlamayı geçtim, dokunmaya bile cesaretimiz yok.
    Ben Hewitt’in ve eşi Penny’nin yaptıkları büyük cesaret, büyük sabır ve büyük emek isteyen beni oldukça heyecanlandıran bir yaşam deneyimi.

    Günlerdir içimde tası tarağı toplayıp kırsala yerleşme hayali mümkünleriyle dönüp duruyor.
    Ne kadar mümkün hale getirebilirim bilmiyorum. Ama şu yaşımdan sonraki en büyük gayretim zamanı ne olursa olsun kendi lehime çevirerek akmasını sağlamak olacak.
    Okuyun, monotonluk maratonunda, “metalin, betonun, asfaltın bu korkunç ormanında” nefes almaya çalışan gönlünüzde bir umut filizlensin.
  • 128 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Acı = Üzüntü verici , dokunaklı
    Acı çekmek = Uzun süre üzüntü içinde bulunmak

    " İnsan ya acılarını unutmasını ya da mezarını kazmasını bilmelidir . " ( Balzac )

    " Büyük acılar kadar bizi olgunlaştıran bir şey yoktur . " ( Alfred De Musset )

    " Acı çekmemiş olmak en büyük acıdır . "
    ( Cicero )

    " Acıların en büyüğü kendini suçlu hissetmektir . " ( Jane Austen )

    " Bazı acılar ilaç yerine geçer . "
    ( Shakespeare )

    " İnsan bir çıraktır . Acıda onun ustasıdır . Hiç kimse acı çekmedikçe kendisini tanıyamaz . " ( Alfred De Müddet )

    Ne demek acı , ne demek acı çekmek . Nasıl bir şeyki bu duygu herkes bu duygu hakkında bir fikre sahip olabilir ?
    Nasıl olur da bir duygu kimini yıkıp geçerken , kimini de güçlendirir . Kiminin şifası olurken , kiminin derdi , kiminin kibri , kiminin de pişmanlığı olur .

    İçine iki üç kaşık pulbiber atılmış bir yemeği yedikten sonra dilimizde duyduğumuz keskin tat mıdır acı ?

    Peki ya parmağımız kesildiğinde canımızı yakan his midir acı ?

    Ya da birini üzdüğümüzde hissettiğimiz vicdan azabı mıdır ?

    Acı sadece bunlardan mı ibarettir ? Somut ve görebileceğimiz , anlayabileceğimiz yukarıdaki örneklerde ki basit midir acı ?
    Acı sadece duygularımızla algılayabileceğimiz nicel bir kavram mıdır ?
    Ölçebileceğimiz , miktarını bileceğimiz ya da bir birimle söyleyebileceğimiz bit duygu mudur acı ?

    HAYIR . HAYIR . HAYIR .

    ACI sanılanın aksine somut ve nicel değildir . Ölçülemez , miktarı bilinmez , bir birimi yoktur . Çünkü hiçbirimiz
    " Ben iki kg \ gr \ litre acı çekiyorum . " ya da

    " Bana şuradan iki paket acı ver . " diyemeyiz .

    Acı öyle bir duygudur ki hiçbir şekilde onu göremediğimiz halde bazen yokoluşun bazense kurtarıcın olur .

    İşte yabacıyı okurken böyleydim . ACI ÇEKMEK istedim . Sanılanın aksine , çoğumuzun bildiğinin dışında ACI ne demek , bilmek , ölçebilmek ya da onu bir kabın içine koymak , kabın şeklini vermek istedim ama olmadı . Hissedemedim acıyı . Acı çekemedim , belli ki acı özel bir duygu , olgunlaştırabilen , hatta yaramızı durdurabilecekken kanatmayı seçen tek duygu . En önemlisi acı sorgulatabilen , yaşamı iliklerine kadar sorgulamanın sağlayabilecek bir duygu .Öyle ki Marseult insanı sorgulamaya iten bir yabancı , bir umursamaz , bir acı . Kitapta yabancının sadece Marseult olduğunu söyleyemeyiz , kitaptaki her karakter birer yabancıydı aslında . Marie ' de , öldürülen arapta , savcı da , ölen Bayan Marseult ' da ...

    Yabancıyı okurken hissettiğim en keskin duygu kesinlikle sorgulamaktı . Hatta öyle ki okula giderken yoldan geçen insanların acı çekip çekmediklerine , Marseult ' u tanıyıp tanımadıklarına , jestlerine , mimiklerine , el kol hareketlerine incelemeye başladım . Okula gittim , yine öğretmenlerimde , arkadaşlarımda bu duyguyu aramaya başladım ama bulamadım . O zaman anladım ki acı çekmek hem özel , hem nitel, hem de kendisini gizleyen bir duygu .

    Sonra son yaprağına geldim kitabın . Bitmişti kitap ama ben de bitmiştim kitapla beraber . Ellerin buz gibiydi ama sanırım Marseult ' un umursamaz tavırları bana da geçmişti ki hiç aldırmadan düşünmeye başladım .
    İşte bu sefer anlamıştım ki ACI evrensel bir duygu . Bütün insanlar aynı dilde acı çeker tıpkı aynı dilde gülümseyip aynı dilde üzüldükleri gibi . işte belki de bu yüzden bütün insanların ortak noktasıdır acı .
    Marseult bana toplumdan dışlanmışların , yaramıza tuz basanları , gerçeği duymak istemeyenleri , dışlananları , reddedenleri ve kendini böyle savunanları hatırlattı .
    Farklıydı Matseult . Hem de çok farklıydı . Kalp atışlarıda bizden farklı mı atıyor bilmiyorum ama kesinlikle beyni bizden çok daha farklı çalışıyordu . Hatta çok farklı çalışıyordu. Nasıl olurda bir insan annesinin ölümüne üzülmez , evlenmeyi , hatta kiminle evleneceğini seçmenin bile boş olduğunu düşünür ve umursamaz , öleceğini ve temyiz dilekçesinin reddedildiğini öğrendiği halde bu kadar sakin durur ve nasıl olurda şu dünyadaki en mutlu anın bir kişinin idamını izlemek olduğunu düşünür . Evet farklıydı Marseult ama bu onun dışlanmasını gerektiriyor muydu ?
    Hatta idama gidip gitmeyeceğinin kararı verilirken bu karar nasıl olurda suçuyla değil de duygularıyla yargılanmasını gerektirir ? Bu doğru mudur. Bir kişi suçundan pişmanlık duymuyorsa bu onun suçunun duygularıyla yargılanmasının gerekçesi olabilir mi ?
    Ya da bir kişi her ne suç işlemiş olursa olsun bu onun idamı için yeterli midir ? Zor sorular ama Marseult ' u çözmek kadar zor değil kesinlikle ...

    Kitabı okurken Marseult ceza almalı , ya da bir arabın öldürülmesinde suçlumuydu diye sordum kendi içimden ve evet sonunda anladım het be kadar Marseult kötü biri olmasa bile ( ki bunu bile çözemedim ) bir suç işlemişti. Kitapta öldürülen araptan pek bahsedilmemişti ama belkide Marseult ' un yaptığı bir çocuğu babasından , bir kadını eşinden , bir insanı hayattan koparmıştı ve evet bu kesinlikle suçtu !
    Marseult ' un bunu niye yaptın sorusuna güneş vardı demesine ne demeli pek bilmiyorum ama pek normal bir cevap değildi ya da bir insanı hayattan , çocuklarından , eşinden koparmak bir güneşe bağlanılabilir miydi ?
    Böyle böyle Marseult ' u bu tür durumlarda sorumlu görmek insana kesinlikle acı veriyordu , vicdan azabı çaktırıyordu . Neden olduğunu bilmiyorum ama bunun sebebini kitabın anlatılışına ya da Albert Camus ' un karakterine verebiliriz diye düşünüyorum . İyi günler Marseult !

    On iki yaşımdayım ve kesinlikle yabacı şu ana kadar okuduğum en ilginç ve en farklı kitap
  • Hayatta en önemli şeylerden biri de heyecanınızı paylaşmanın zamanlamasıdır.
    Bu çoğumuzun yanlış yaptığı bir zamanlamadır.
    İkinci en önemli şey kiminle paylaştığınızdır.
    Bu da çoğumuzun yanlış yaptığı diğer şey...