• Öldüğümüzde paramız bankada kalır.
    Ama yaşarken harcayacak yeterli paramız yoktur.
    Gerçek şu ki; öldüğümüzde harcanmamış epey paramız kalmıştır.
    Çin’de zengin bir iş adamı öldüğünde bankadaki 1.9 milyar dolar eşine kaldı. Eşi de adamın şöförüyle evlendi.

    Şöför şöyle söyledi:

    – Ben hep patronum için çalıştığımı sanırdım. Şimdi anlıyorum ki meğer o benim için çalışıyormuş!

    Acı gerçek şudur:

    Daha çok yaşamak daha zengin olmaktan önemlidir. O halde kimin kim için çalıştığını sorun etmektense güçlü ve sağlıklı bir bedene sahip olmaya çalışmalıyız.

    Son model bir cep telefonunun fonksiyonlarının % 70’i kullanılmaz!

    Lüks bir arabanın aksesuarlarının % 70’i gereksizdir.

    Lüks bir villanız ya da malikaneniz olsa alanın % 70’ini kullanmazsınız.

    Gardrobunuz için durum farklı mı? Giysilerinizin % 70’i yepyeni durur.

    Yaşam boyunca çabaların ve kazançların % 70’i başkalarının harcaması içindir.

    Demek ki biz, kendimize ait % 30’a sahip çıkmalı ve ondan tam yarar sağlamalıyız.

    O halde şunları yapın:

    *Hasta olmasanız bile düzenli olarak sağlık kontrollerinizi yaptırin.

    *Susamasanız da daha çok su için.

    *Çok ciddi sorunlarla karşılaşsanız bile onları boşvermeyi öğrenin.

    *Haklı bile olsanız diretmeyin.

    *Çok zengin ve nüfuzlu bile olsanız kibirli olmayın.

    *Varlıklı olmasanız da mutlu olmaya çalışın.

    *Çok meşgul bile olsanız aklınızı ve bedeninizi çalıştırmaya zaman ayırın.

    *Sevdiğiniz insanlar için zaman ayırın.
  • 160 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Confabulario, 28 hikayeden oluşan bir insanlık halleri kitabı.Hiciv yüklü. Pek çok durum karşısında kalmış insanlar var bu eserde. Çaresiz kalanlar,şeytanla karşılaşanlar,cehenneme giden din görevlileri,ayakkabısını tamir eden kişiye beğenmediğini mektupla bildirenler. Kimi zaman gülümsetiyor kimi zaman ise acı acı düşündürüyor. Özellikle yozlaşmanın vurgulandığı yerlerde..
    .
    Kolay bir okuma değil.Ancak son sayfayı çevirdiğinizde iyi hissediyorsunuz kendinizi.Sanırım bu farklı bir okuma deneyimi sunduğundan kaynaklanıyor. İlk kez 1963’te yayınlanan bu hikayelerden en sevdiklerim ise; ‘Dağlar didinmekte olacak, Baby h.p, reklamlar “ oldu.
    .
    Juan Jose Arreola,Meksika edebiyatının önemli isimlerinden.Ve Confabulario yazarın deyimiyle kendisinin ‘olgun ve olguna en yakın hikayeler’i.
    .
    Hikayelere başlamadan önce yazarın kendisini anlattığı bölümden şu cümleyi çok sevdim:
    ‘Edebiyatla ilgili çalışmaya zamanım olmadı fakat tüm saatlerimi onu sevmeye adadım’
    .
    Yazarın antropoloji,psikoloji,tarih ve din gibi konularda da bilgisinin derinliği hissedilen bu eserin özenli çevirisinde Nergis Turan yer alırken; sade ama renk seçimini çok beğendiğim kapak tasarımı Benceajans’a ait~
  • 336 syf.
    ·2 günde·Beğendi·6/10
    Yazarın anlatım şekliyle başlamak çok mu adil olur bir kitaba? Misalen, ilk kitabı Sapiens’de insanın maymundan başlayarak nasıl dünyanın efendisi olduğunu anlatması, ikinci kitabı Homo Deus’ta insanların Tanrı gücüne ulaşması ile zeka ve bilincin doğası derken bu kitabında da günümüze yakın bir bakış açısı ve durumunu sorgulayıcı niteliğinden söz etmek haksızlık mı olur? Önce içerikle mi başlasaydık, bilemedim. Tabii o bir Yahudi. Yani biraz taraflı bir yorum olacak, ona göre sonradan fırça yemeyelim.
    Kitap aslında soru cevap gibi ilerliyor desek yeridir. Tabi sorular gözükmüyor. Önceden sorulmuş sorulara cevap niteliği taşıyor. Misalen şu soruların cevaplarını arayabiliriz. Günümüzde Dünyada Neler Oluyor ve Bu Olayların Altında Yatan Anlam Ne? Bu genel sorunun özele giden şeklini de soralım. Trump nasıl böyle yükseldi, Yalan haber salgınlarının nedeni, Liberalizm niye tehlike içinde, Tanrı, Dünyaya Hakim Medeniyet (Batı, İslam, Çin) ve Göçmenler (son dönemde takıldığım husus) ile Milliyetçilik. Bunları çoğaltabiliriz tabi okudukça.
    Kitabın iç kısımlarına odaklanalım. Yani içeriği neler, kaç bölüme ayrılmış bunu inceleyelim. Kitap 5 kısımdan oluşuyor. Teknolojik Zorluk, Siyasi Zorluk, Umut ve Umutsuzluk, Hakikat ve Direnç. Bunların içeriklerini de sırasıyla inceleyeceğiz.
    TEKNOLOJİK ZORLUK: İçerisinde Uyanış, İş, Özgürlük ve Eşitlik bölümlerini barındıran kısım. Abraham Lincoln örneğini görüyoruz burada. Tüm insanları bir süre kandırabilirsiniz, birtakım insanları sürekli kandırabilirsiniz, tüm insanları sürekli kandıramazsınız. Oldukça özgür bir Uyanış sözü kanımca. İnsanlara evrensel temel gelir (kapitalist cennet) sağlanması mı, evrensel temel hizmet (komünist cennet) sunulması mı daha iyidir? Oldukça kararsız bıraktıracak bir seçim aslında.
    1938 yılında Komünizm, Faşizm ve Liberalizm mizaçtadır. 2. Dünya Savaşı ile Faşizm çöker. SSCB sonrası Komünizm çöker. Sene 2016 olduğunda Liberalizm krize girer ve çöker. Tüm dünyada egemen olan bir güç vardır ama herkese değil sadece zenginlere paralarına para katsınlar diye bir seçenek olarak ortaya çıkmıştır. Bildiniz! Kapitalizm. Ancak bunun da büyük bir devrimi olduğu açıktır. Devrim, en büyük gücüne ulaşmıştır. Che, bile bu kadar güce ulaşmamıştır. Yapay Zeka ve İnternet Devrimi! Bilgiye en sadık Millet olarak tanımladığımız Japonlar bile artık Tokyo Metrosunda telefonlarından oyunlar oynamaktadır. İşte devrim budur.
    Hadi gelin bir de Özgürlük kuramından değerlendirelim bunu. Yapay Zeka, bir insanın ruhsal durumunu hiçbir koşulda taşımayacağından yapan mühendis de buna dikkat ederek yaparsa harika seçimler yaparak hayatımızı kolaylaştırır. Misalen bir kitap baktınız, aradığınız sitede fiyatı 35 TL olarak gözüktü. Google size bu konuda yardımcı olarak girdiğiniz sayfalara aynı kitabın reklamını farklı sitelerde 25-30 TL olarak gösterebilir. Bu size yapay zekanın bir faydasıdır. Hadi bir de olumsuzuna bakalım ama basitin de basiti bir örnekle değil. Yani işte 2 yapay zekaya sahip araba çarpışacaksa çarpışmalı ve sürücüler (yani içinde bulunan siz) mi ölecek yoksa karşıdan gelen yaya mı şeklinde bir yazı değil bu. Alt paragrafı ayıracağım buna.
    Yazarın Yahudi olmasına istinaden bunu örnek vereceğim. Mesela Filistinli bir işçi Facebook ya da Instagram sayfasında bir resim paylaşsın. Yanında da Dozer olsun. Sadece Günaydın yazsın. Yani ‘Ysabechhum’ ama Yapay Zeka bunu ‘Ydabachhum’ olarak algılasın ve bilinen anlamıyla ‘Saldır’ komutu olduğuna karar versin. Bir intihar saldırısı olacağını ön görüp her tarafı uyarıya geçirsin. Bunun sonunda ne olacak? İşte bu tehlikeli.
    Eşitlik kısmı da önemli. Taş Devri dönemine kadar uzanıyor bu. Kimi mezarlarda altınlar gümüşler inciler cirit atarken kimi mezarlar sadece boş çukur niteliğinde. Örneğe buradan başlayarak anlatınca durum değişiyor tabi. İnsan en başından beri hak veriyor. Yazarın en hoşuma giden cümlesi: Malvarlığı uzun süreli eşitsizliğin önkoşuludur, cümlesiydi.

    SİYASİ ZORLUK: Bu kısım da kendi içerisinde Topluluk, Medeniyet, Milliyetçilik, Din ve Göç başlıklarından oluşuyor. Topluluk kısmında günümüzde internet kullanıcıların neredeyse tamamının gördüğü bir cümle oldukça dikkatimi çekti. “Dolayısıyla insanlar her zamankinden daha bağlantılı bir gezegende her zamankinden daha yalnız hayatlar yaşıyor.” Aslında bu tarz cümlelerden her kısımda incelerken birer tane bulmak çok iyi. Misalen Medeniyet bölümünde de bir örnek vereceğim. Ne kadar haklı bir isyan değil mi? “Avrupa Medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ve Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, 14. Louis ile Napolyon’u ve son olarak Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi?” diyordu yazar cümlesinde. Hak verdiğim bir cümle oldu bu da.
    Milliyetçilik ise çok farklı konuların birleşimini oluşturuyor. Ülkemizi ve geleceğimizi kurtarmak da milliyetçilik değil mi? Sadece üzerinde yaşadığı toprağa körü körüne bağlanmak mı Milliyetçilik yoksa Vatan, Bayrak, Devlet üçgeninin karşısına gelecek kuşakları kurtarmayı, günü değil geleceği kurtarmayı da eklemek Milliyetçilik sayılmaz mı? Bence güzel bir yaklaşımdı. Peki bu nasıl olabilir örneklendirelim. Bir fabrika var. Sürekli olarak havaya karbon salınımı yapıyor. Denize atık salarak canlıları katlediyor. Hava kirliliği bizim oksijenimizi azaltıp aynı anda suyun kirlenmesi de ağaçları yani oksijen kaynağımızı azaltırsa bu üzerinde yaşadığımız hem besin hem de yaşam kaynağı olarak kullandığımız kaynakları tüketmez mi? Bunları savunmak da büyük milliyetçilik ve milletçiliktir. Peki, ne yapabiliriz? Karbon salımına vergi getirebiliriz. O zaman görelim bakalım neler oluyor. Tamam ya çevreci falan deyip linç etmeyin.
    Din kısmına da ayrı bir paragraf açacağım. Yazar, dinlerde Ekonomiyle ilgili yerler olmadığını, günümüze dair ekonomik kısımları içermediğini anlatıyordu. Çok aklıma takıldı bu konu. Ekonomi deyince parasal dengeler geliyor benim aklıma. İşte Dolar ve TL karşılaştırması değil bu. Mesela şirketler, hatta esnaflar dahi devlete bir vergi veriyor değil mi? (Daha geçen ay 700 lira ödedim oradan biliyorum) Yani bir ülkede yaşıyorsan o ülkeye vergi vermen gerekiyor. İşte bir dine inanıyorsan onun da vergisi var. İslamiyet’te İslam’ın 5 şartından biri olan Zekat Vermek mesela. İşte bu kadar basit bir durum. Bir insanın karnı açsa onu doyurmak, hastaysa doktora götürmek de bir zekat. Kendi ekonominle onu desteklemek. Kaçınız komşusu rahatsızlandığında hastaneye götürebilecek kişiyken duymamazlığa verip yatabiliyor? Vicdan rahat bırakmaz. Buradan başlayan bu usul ticarete kadar gidiyor ve yaptığınız ticaretin bile dinde kuralları var. Ayetleri dahi var. Sadece İslam için değil. Misalen İncil’i (evet okudum) örnek verelim. Ne diyor Yaratılış 34’te: “Ticaret yapın, mülk edinin (10). Topraklarımız geniş, onlara da yeter bize de (21).”
    Göç kısmında da yazar çok detaya giriyor. Ancak Irkçılık bitse de bunun yerini alan başka bir kavram var. Kültürcülük. Doğudan Batıya gelen birisine herkes kötü gözle bakıyor. Yani illa bunun merkezine bizi koyalım biz ezilelim değil. Afrika Amerika göçü de değil. Örneğin bir Afgan gelip Almanya’ya gidiyor ve orada kültürsüzlükle, bağnazlıkla, kıyafetiyle sorgulanıyor. Aynı Afgan, Türkiye’ye gelip o sert ve kara bakışlı karakteristik özelliğini yansıttığında burada da Kültürsüzlükle karşılanıyor. Tabi bir de bunun illa da kötü niyetli olmadığını belirtmek gerek. Niye mi? Hayatı boyunca sertlikle ve açıkça kendini ifade etme kültürüyle yetiştirilmiş Alak ülkesiyle; kolu kopsa ‘Ayyy 1 tane daha var o bana yeterrr’ diyen Balak ülkesinin insanları birbirlerinin ülkelerine göç ettiklerinde Kültürel karmaşa içerisine giriyor. Tabi akıllara hemen hoşgörü gelebilir. Bunun da karmaşası mevcut. Hoşgörü dediğimizde 16. Yüzyıl Batı Avrupası mı yoksa Osmanlısı mı diye sorarlar adama ya da Çağdaş Danimarka ve Taliban yönetimindeki Afganistan mı kıyas alınacak. Bu tamamen beynin merkezinde yerleşmiş temel inanç akidelerine bağlı kanımca.

    UMUT ve UMUTSUZLUK: Bu kısım da Terörizm, Savaş, Alçakgönüllülük, Tanrı ve Laiklik olarak 5 bölümde inceleniyor. Terörizm’in bir zihin kontrolü aracı olduğunu ve farklı bir bakışla dünyada Trafik Kazaları ve Salgınlarda ölenlerinin her yıl Terörizm’den ölenlerden kat be kat fazla olduğuna dair kanıtlanmış belgeli yazılar görüyoruz. Şöyle diyelim. Son 15 yılda 25 bin kişi terör yüzünden hayatını (buna ülkelerin savaşlarda karşılıklı olarak kaybettikleri söz konusu değil) kaybederken her yıl Trafik kazasında 1.25 Milyon, Diyabet ve Şekerden 3.5 Milyon ve Hava Kirliliğinden ölen 7 Milyon insan var. Evet, hava kirliliğinden. Asıl terör soluduğumuz havaya yapılıyor ama kimseye kabul ettiremiyoruz. Bazılarına bunu kavrattırabilmek için -çok acı ama- ailesinden veya yakınlarından birini aynı sebeple yitirmesi gerekiyor.
    Savaşlar çok farklı bir durum. Kimileri, bizzat yazarın ülkesi çeşitli bahanelerle bu savaşı sürdürürken kimileri zorunlu bir durumdan hatta kimileri -Okyanus Ülkeleri- de sırf can sıkıntısından bu savaşın hazırlıklarını yapıyor. Ancak orada yazarın bir sözü vardı. Erdoğan gibi Milliyetçi kişiler her ne kadar dünyaya karşı sert dursalar da bir savaşın getirisini ve zorluğunu biliyorlar cinsinden. Haklı bir söz. Bende savaş olmasın, kardeşim huzur içinde evinde otursun, yanımda olsun istiyorum ama Şırnak’ta işte. İnsan hüzünleniyor ama işte…
    Alçakgönüllülük kısmını çabuk geçeceğim. Sorsanız herkes böyle ama kendi çıkarlarımız söz konusu olduğunda ne hallere giriyoruz hepimiz biliyoruz. Son olarak Tanrı ve Laiklik bölümleri kalıyor bizlere. Tanrı’nın adını ananların başka Tanrı veya Tanrılara inanları gördüğünde aldığı tutumdan yakınıyor aslında yazar. Açıkçası yazarın bu bölümde anlattığı Tanrı ve Laiklik kısımlarına bakışlarını yazarın eşcinselliği ile bağdaştırıyorum. Bu konuya benim de sıcak bakmadığımı belirtmek istiyorum. Sonuçta insanlar bir şeye inandıklarını veya sevdiklerini özgürce belirtebiliyorsa bende hiçbir şiddet ve aşağılayıcı unsuru içermeden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 19. Maddesine dayanarak “Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır” görüşüne dayanıyorum.

    HAKİKAT: Cehalet, Adalet, Hakikat Sonrası ve oldukça merak uyandıran başlığıyla Bilimkurgu içeriğini barındıran kısım. Hepsini tek bir cümlede özetleyebilir miyiz peki? Özetleriz. “Benliğin sınırlı tanıtımından kaçmak, 21. yüzyılda hayatta kalmak için zaruri bir yetenek haline gelebilir.”

    Direnç: Bu son kısımda Eğitim, Anlam ve Meditasyon üzerine durularak kitap sona eriyor. Bir soruyla başlıyoruz. Eski anlatıların çöküp, yerine yenilerinin gelmediği bir şaşkınlık çağında nasıl yaşanır? Eğitimin önemini evden dışarı çıkıp bir yere çay içmeye gittiğinizde hatta bir sahilde oturup çekirdek çöplerinizi poşete atarken diğer insanları gördüğünüzde bile net bir şekilde anlayabilirsiniz. Anlama gelince, Ben Kimim, sorusuyla başlayan ve verilecek her cevapta aslında bu sorunun cevabına nokta koydurmayan bir sorunla karşılaşıyoruz. Her seferinde farklı cevaplar verebileceğimiz bir soru bu. Haliyle cevaplar da birbirinden farklı ve 7 milyar insanın kaç tane cevabı olacağını hayal edin.
    Anlam konusu oldukça uzun ve detaylı ama güzel bir hikayeyle ben bu konuyu halledeceğim. Yaşlı bir bilgeye hayatın anlamı hakkında ne öğrendiği sorulmuş. “Valla,” demiş adam, “bu dünyaya başka insanlara yardım etmek için geldiğimi öğrendim. Henüz çözemediğim şey diğer insanların neden burada olduğu.”
    Kitabın anlatısı fena değildi. Bana hitap eden de etmeyen bölümler de mevcuttu. Fena olmayan bir tartışma kitabı. İyi okumalar diliyorum. Akşam 2 temsilcimizin de maçları var. 2 takıma da başarılar diliyorum..
  • 88 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu kitap aslında Karamazov Kardeşler'in içerisindeki bir bölümün kitap haline getirilmiş versiyonudur. Karamazov Kardeşler'deki Alyoşa karakterini bu kitaba koymuşlar. Ölmesine çok üzülmüştüm. Gerçekten çok acı bir durum.
  • Kendimi hâlâ iyi hissetmiyor olmam bana imkânsız ve inanıl­
    maz geliyor. O halde önceden kendimi nasıl hissettiğimi unutmuş
    olmalıyım; acım doruk noktasına varmış gibi geliyor bana. Bu çok
    cesaret kırıcı. Herkesin beni terk etmesinden çok korkuyorum. Ar­
    tık dayanamıyorum.”

    “Bu kaygıdan kurtulamıyorum. Bu durum beni yiyip bitirdi.
    Kendimi farklı hissediyorum. Aklımı yitirmek üzereyim. Artık da­
    yanamıyorum. Kendimi eskisi gibi hüzünlü, eskisi gibi umutsuz
    hissediyorum. lyileşmemekten korkuyorum ve iyileşme umudumu
    yitirmek üzereyim. Acı çekmeye devam etmeli miyim? Acı hisse­
    diyorum, tartışılmaz bir şey bu. Bu acı neden ibaret? Fiziksel acı
    bunun yanında hiç kalır. Bütün insan ilişkilerim bir facia. Nere­
    deyse değişime uğramaktan korkar gibiyim: Siz bu ihtimali yok
    mu sayıyorsunuz? Pekiyi ya değişim olumlu olursa? Belki gerçekten
    de değişmem gerek. Umut demek, hayatın bugünden daha iyi gide­
    bileceğine inanmak demek. Geleceği düşünüyorum ama bana deh­
    şet veriyor. Buraya gelmenin bana yardımı dokunuyor ama hayal
    kırıklığı da veriyor. İşin en zor kısmı benim omuzlarımda kalıyor.
    Çıkış yolu bulamak da her şeyi gitgide daha ağır kılıyor. Kaygı.”

    “Kaygı beni gene esir aldı. Bu ilk kez olmuyor, bu yüzden de on­
    dan korkuyorum ama yeniden krize girdiğimi fark etsem de, buna
    bir tepki verebilecek durumda değilim. Kendimi batağa saplanmış
    gibi hissediyorum, bataktan çıkma denemelerim gitgide daha zayıf
    ve umutsuz kalıyor, çırpınışlarım ancak daha çok batmamı sağlıyor.
    Umutsuzluğa kapılıyorum çünkü irade gücüme güvenemeyeceği-
    mi fark ediyorum, dolayısıyla da kaygının ellerine teslimim, işte
    o zaman bana en yakın kişiye: kocama umutsuzluğumu haykırı­
    yorum. içimi dökmek beni hiç rahatlatmıyor. Kaygım hızla korku
    hissine: yaşama korkusuna bürünüyor. Hep yatakta yatmayı, hiçbir şey ve hiç kimseyle muhatap olmamayı hayal ediyorum. Bu kadarla
    da kalmıyor: Boyuna uyuduğumun, en nihayetinde de öldüğümün
    hayalini kuruyorum; ama bu son hayalim, ölümümün kocama ve
    kızlarıma çok zarar vereceğini bildiğimden dolayı sarsılıyor. Böy­
    lelikle de intiharı hiçbir zaman ciddi olarak düşünmüyorum. Bu­
    nunla birlikte kendi ölümümü ve kızlarımın ölümünü çok yoğun
    bir şekilde arzuladığım zamanlar oluyor; bazen kocamın da ölümü­
    nü istiyorum. İnsanlar bana sonsuz derecede uzak geliyor: Benim
    hiçbir değer vermediğim şeylerle ilgileniyorlar. Ancak korkunç bir
    çaba göstererek, en yakınımdaki insanlarla olan iletişimimi koru­
    yabiliyorum; bu da hep olmuyor. Günlerim hemen her zaman aynı
    geçiyor çünkü çok gerekli olmayan her işi bir kenara bırakıyorum.
  • 84 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    http://yazanokur.com/...celeme-ve-42-alinti/
    Ayrılıklar her zaman insanın canını acıtır. Çünkü ayrılmak demek aynı zamanda bir alışkanlığın yok olması demektir. Yaşam bizler için her zaman yolunda gitmez. Ve hayatımızda bir zaman sonra sevdiklerimizle yol ayrımına düşmek zorunda kalırız. Bir otobüsün camından sevdiğimize veya sevdiklerimize el sallarken anlarız içimizi acıtan o duyguyu. Kimisi gözyaşı dökerken, kimisi daha soğukkanlıdır. Ama ortak olan bir şey varsa o da hissedilendir. Ayrılıklar tabi ki bir süre sonra özlemi de beraberinde getirir. Zamana yayılarak ortaya çıkan bu duygu belki de hayatı en zorlaştıran hislerden biridir. Oruç Aruoba özlemi şu dizelerle dile getirir:

    ”Özlediğin, gidip göremediğindir;

    ama, gidip görmek istediğin

    Özlem, gidip görememendir; ama

    gidip görmek istemen

    Özlediğin, gidip görmek istediğin-

    ama gidip göremediğin

    Özlem, gidip görmek istemen-

    ama, gidememen, görememen;

    gene de, istemen”

    Ayrılıkların da özlemin de çözümü tabi ki kavuşmaktır. İşte burada çok acı bir fark ortaya çıkmaktadır. Ölüm. Ayrılıkların en kötüsü, en dayanılmazı ve en istenilmeyenidir. Çünkü ölüm yaşadığın süre boyunca kavuşmayı ortadan kaldıran bir durumdur. Bir daha hiç görememek… Daimi özlem…Kaybettiğin kişi eşin, can yoldaşın, hayatını anlamlandıran kişi ise galiba bu da ölümlerin en zoru gibidir. İşte tam da burada kitaba göz atmaya başlayabiliriz.
    Yaşıyoruz Sessizce Şükrü Erbaş’ın okuduğum ilk kitabı oldu. Aylar önce kitap fuarından kendisinden imzalı olarak almıştım bu kitabı. Okuduktan sonra beni etkileyen bir kitap oldu ve bu durum da okuyacağım tek kitabı olmayacağı anlamına gelmektedir. Kitabın konusuna gelirsek yukarıda da bahsettiğim gibi bir özlem söz konusu. Şair eşini kaybetmesinin ardından yaşadığı duyguları insanın içine işleyen bir şekilde dizelere dökmüş durumda. Ben bu durumu kendimce kaybedilenin ardından yazılabilecek en güzel dizelere sahip bir kitap olarak değerlendiriyorum. Kitabın ön kapağında yazan, sayfa 18’de de karşımıza çıkan,

    “İki kişilik bir yalnızlığım fotoğraflarının önünde

    Birisi alıp götürdüğün, öteki bırakıp gittiğin.”

    dizeleri zaten nasıl bir kitaba başlayacağımız hakkında bilgi edinmemizi sağlıyor. Arka kapağında ise Şeref Birsel kitabı, “Bu kitap, bizim sagu, mersiye, ağıt geleneğimize, göç edeni de burada tutan, yaşatan yepyeni bir özellik getiriyor. Üç kadim kavram, yaşamın üç büyük izleği, aşk, yalnızlık ve ölüm, şiirden şiire iç içe geçerek birbirinin kapısını çalıyor. Sonra üçü birlikte gelip hepimizin hayatına doluyor. Yaşıyoruz Sessizce, aşkın, emeğin ve dünyanın ölümle bir daha yüceltildiği bir varoluş simyası.” olarak tanımlıyor. Kitabın sayfalarını çevirmeye başladığımızda ilk olarak şairin eşi Hatice Erbaş’a ait olan,

    “Babanız içerde şiir yazıyor diye çocuklarımı sessiz ağlattım ben.”

    sözünü görüyorsunuz. Oldukça yüreğe dokunan bu söz aslında kendi başına birçok anlam ifade ediyor. Şükrü Erbaş eşinin bu sözünü kitabın en başına koymasını “Pervane” kitabıyla Dağlarca Şiir Ödülü’nü aldığı törendeki konuşmasında şöyle açıklamıştı: “Onun bakımını hiç aksatmadım ama bu şiirlerin yazılması, onun zamanından çaldığım anlarda oldu düşüncesi vicdanen tedirgin ediyor. Eşimin ölümünden sonra öğrendim, ‘Ben babanız içeride şiir yazıyor diye çocuklarımı içerde sessiz ağlattım’ demiş. Bir sonraki kitabımda bunu girişine koyacağım. Bu benim yazdıklarımdan çok daha kıymetli geliyor bana”
    İncelemeyi türküde de geçen şu sözle bitiriyorum; “Ölüm Allah’ın emri de şu ayrılık olmasaydı.’
  • 351 syf.
    ·7 günde·9/10
    Dağın Öte Yüzü üçlemesinin son ve en akıcı kitabı. Bunda biraz Yaşar Kemal betimlemelerine alışmanın da payı var sanıyorum ki. İlk iki kitapta ortaya çıkan pek çok sorun son kitapta çözüme kavuşuyor. Taşbaş’ın uydurulmuş ermişlik sıfatı acı bir sonla biterken, cehaletin acımasızlığı bir kez saha yüzümüze vuruyor. Memidik de beklenmeyen bir anda Muhtar’dan öcünü alıyor. Belirsizlikle biten ve bende acaba dördüncü bir kitap mı vardı hissini uyandıran konu ise, adeta romanın üzerine kurulduğu kişi olan Meryemce ‘ye ne olduğu. Herhangi bir ipucu vermeksizin akıllarda bir soru işareti olarak kalıyor bu durum.