• 1944-1965 doğumlu insanların;

    – Delinen pantolonlarına yama vurmaları,
    – Yıpranan giysilerini onarmaları,
    – Sökülen ayakkabılarını dikmeleri,
    – Patlayan futbol topunu sağlamlamaları,
    – Bozulan radyoyu tamir ettirmeleri...
    -------------------------------------------------------
    Sırf yoksulluktan değildi...
    Sadece tutumluluktan da değildi...
    O eylemlerde ÖZEL bir anlam gizliydi...
    Gizli bir sır...
    -----------------------------------------------------------------------------
    Onlar bunları yapmakla,
    Kendinden sonraki nesile, çok önemli bir mesaj veriyorlardı...
    Hayatın ANLAMININ mesajı..

    Onlara;

    – Eşleriyle araları açıldığında, alternatiflere yönelmeden aralarını düzeltmelerinin MÜMKÜN olduğuna,
    – Çocuklarıyla aralarına kara kediler girdiğinde, bu durumun vakit geçirmeden TELAFİ edilmesinin gerekliliğine,
    – Arkadaşlarıyla, komşularıyla, dostlarıyla bağları koptuğunda;
    Yenilerini aramakla vakit kaybetmeyip,aralarındaki bağları tekrardan bağlamalarının KAÇINILMAZ olduğuna…

    Müthiş bir örnek olması için,
    Onların böyle bir yetenek geliştirmeleri için onlara “prototip” olmaya da çalışıyorlardı...
    Belki de bir YOL HARİTASI...
    Unutulmaz bir harita...
    ---------------------------------------------------------------------------
    Yani, bir yandan yeni neslin;
    – Onarıcı,
    – Telafi edici,
    – Tamir edici,
    – “Arabulucu” özellik kazanmasına "önayak" oluyorlardı...
    --------------------------------------------------------------------------
    Sevgili dost...

    Yeni şeyler almak için eskiyenleri atmak kolaydır...

    Asıl mesele, eskiye sahip çıkmaktır...
    Onu korumak...
    Aslında mesele eşya değil, onlara yüklediğimiz anlamlardır...

    Eşyaya nasıl davranırsa, insana da öyle davranıyor çünkü İNSAN...
  • 456 syf.
    ·60 günde·Beğendi·6/10
    Özetle şunu söylüyor Harari: Teknolojideki müthiş gelişmeler sayesinde dünyayı bu yüzyıla kadar meşgul etmiş savaşlar, kıtlıklar, hastalıklar hatırı sayılır derecede azaldı. Ama fatura, dünyanın ekolojik dengesine çıktı.

    Peki şimdi insan ne yapacak? Savaşları ve açlığı tümüyle kuruturken, diğer yandan ekolojik dengeyi yeniden kurmaya mı çalışacak?

    Hayır diyor Harari. İnsanın önündeki yeni hedef, Tanrı olmak. Kitabın adını bu yüzden Homo Deus koymuş zaten.

    Ama Tanrı olmaya giderken, evdeki bulgurdan nasıl olunabileceğini gayet güzel anlatıyor (Bakınız: Yazının sonundaki Dataizm dini bölümü)

    Harari, yapay zekanın önünün açık olduğunu söylüyor. İnsanların yaptığı birçok iş gelecekte bilgisayarlar tarafından halledilecek.

    Yapay zekanın yönetici olduğu, ev sahibimiz, işverenimiz olduğu bir dünyaya hazır mısınız?

    Peki, teknolojik olarak bu denli ilerleyen bir dünyada “vasıfsız insan’ yığınları ne olacak?

    Harari kitap boyunca çok iyi sorular soruyor.

    Bazılarının yanıtı var, bazılarının henüz yok.

    İnsan’ı ele alalım mesela. Yakın bir zamana dek, insan, hayvanlardan çok daha üstün, “özgür irade”si olan bir varlık sanıldı.

    Oysa bilimsel gelişmeler tam tersini söylüyor.

    İnsan, tıpkı diğer hayvanlar gibi, genetik kodlarına göre hareket eden bir organizma.

    Ve tıpkı fareler gibi, insanların duygu ve tepkilerini kontrol etmek mümkün.

    İnsan beynindeki doğru noktaların uyarılmasıyla, öfke / korku / depresyon gibi karmaşık duyguların bile yaratılabileceğini ya da ortadan kaldırılabileceğini biliyoruz.

    Burada bir paragraf açıp hep beraber düşünelim: Teknolojik olarak bu kadar gelişmiş bir dünyada, Ortadoğu’daki terörün, yıkımın, nefretin nedeni nedir mesela?

    Ülkemizi düşünelim. Yirmi otuz yıl öncesine dek iyi kötü ahlaki kurallara uyan (yani kadınlara ve çocuklara hunharca saldırmayan, ortalık yerde çalıp çırpmayan, kötülüğe tapmayan, şiddet bağımlısı olmayan) insanlara ne oldu da, böylesine değiştiler, sürekli nefret kusuyorlar? Kötülük neden 24 saat iş üstünde?

    Bunun yanıtı şu cümlede gizli: İnsan beyni “işlenmeye” son derece müsaittir.

    Bizde de olan bu.

    İnsan beyni artık “işleniyor.”

    Harari, bilimin liberal inancı çürüttüğünü söylüyor. Birey diye bir şey yok. Özgür ruh diye bir şey yok.

    Genetik kodlarımız var sadece.

    Bunun ışığında “hayatın anlamı” nedir, onu deşeliyor Harari.

    Liberalizm, “dışsal bir varlıktan” medet ummadan, kendi anlamımızı kendimizin yaratmasını söyler.

    Ama bilim, insan beynini iyice incelemiş olan bilim, çok farklı şeyler söylüyor.

    İnsanları aslında “var olmayan” bir şeylere inandırmanın, manipule etmenin, kışkırtmanın çok kolay olduğunu söylüyor. İşte sırf bu nedenle, evlatlarını savaş gibi bir anlamsızlıkta yitiren aileler “şehitlik” kavramıyla susturulabiliyor. Her türlü saçmalık ve yıkıma bir kılıf uydurulabiliyor.

    Harari, benlik de tıpkı uluslar, tanrılar ve para gibi “kurgu”dur sadece diyor.

    İnsanlara hikayeler verirsin, onlara inanmalarını sağlarsın ve bu hikayeler uğruna gerekirse canlarını bile verirler.

    Peki o kadar gözümüzde büyüttüğümüz insan, sonuçta kendi yarattığı yapay zekaya yenilecek mi?

    Dünyadaki ekonomik büyümenin “yan etkisi” olarak ortaya çıkan milyonlarca eğitimsiz, cahil, vasıfsız insana ne olacak?

    Bu soru, özellikle bizimki gibi ülkeleri çok yakından ilgilendiriyor.

    Şurası bir gerçek ki, gelecek “algoritmaları kurup yöneten” insanların hakimiyetinde olacak. En azından yapay zeka onları alt edene ve hakimiyeti ele geçirene dek.

    Peki ya bizdeki gibi, tümüyle vasıfsız / eğitimsiz insan yığınlarının gelecekteki “fonksiyonu” ne?

    Kolayca tahmin edebilirsiniz. Hiçbir şey.

    İnsan çöpü olmaya adaylar.

    Öyle günlere doğru gidiyoruz ki, doktorların / avukatların / öğretmenlerin bile işlevselliği tehlikede olacak. Çünkü algoritmalar onların işlerini hem de kat kat daha verimli olarak yapabilecek.

    Harari, şunu soruyor: Bu teknolojik gelişme ve bolluk içinde, işe yaramayan kitleleri beslemek ve desteklemek mümkün müdür?

    Mümkündür diyor.

    Ki, aslında bugün, bizimki gibi ülkelerde yapılan tam da budur: Yarının küçük bir provası.

    Hiçbir şey üretemeyen tamamen vasıfsız insanlar, iyi kötü destekleniyorlar (sadakalar, devlet yardımları vs) ve iyi kötü besleniyorlar.

    Ama insan denen yaratık, “meşgul edilmediğinde” deliren bir varlık.

    Aslında Ortadoğu’daki delirmeyi bu gözle değerlendirebiliriz gibi geliyor bana.

    Dünyadaki bilimsel gelişmeye hiçbir şekilde ayak uyduramayan, çağı kavrayamayan, üretemeyen kitlelerin delirmesi ve bir anlam peşinde koşması (Radikal İslam). Burada esas nokta, bilimsel gelişmeden tamamen kopuk olmalarına rağmen teknolojiyi kullanabiliyor olmaları (yani buna izin verilmiş olması-çünkü sonuçta bunlar tüketici).

    Mesela, onca yoksulluğa rağmen Hindistan’da ya da Çin’de bu türden bir delirmenin olmamasının nedenini, teknolojik gelişmenin bir parçası olmalarına bağlayabilir miyiz? Nüfusun az bir kısmıyla da olsa, uzay programlarının ve yapay zeka araştırmalarının parçası durumundalar.
    Harari, yarının dünyasında, bildiğimiz anlamdaki dinlerin tarihe karışacağını söylüyor.

    Dünyanın gelecekteki dini: Dataizm.

    “Veri”lere tapılacak yani. Bilgiye tapılacak.

    Dataizm, evrenin “veri akışı”ndan oluştuğunu ve her varlığın değerinin veri işleme sürecine yaptığı “katkı” ile belirlendiği öne sürer, diyor Harari.

    “Dataizm içi boş kehanetlerden ibaret bir din değildir. Bir Dataist her şeyden önce daha fazla kitle iletişim aracına bağlanarak veri akışını artırmalı, olabildiğinde çok bilgi üretmeli ve tüketmelidir. Dataizm sadece insanların değil her türlü varlığın, mutfaktaki aletlerin, ormandaki ağaçların bile bu “internet”e bağlanmasını ister. Dataizm’de günah, veri akışını engellemektir. Nitekim Dataizm, bilgi edinme özgürlüğünü her şeyin üstünde tutar.”

    Lafın kısası, yarının dünyasında birey, minicik bir çip’e dönüşüyor.

    Dataizm’de “insan deneyimi” ancak yazı, fotoğraf vs olarak “ağ”a yüklendiğinde bir anlam kazanıyor.

    Artık hepimizin her an çılgınlar gibi internet ortamından bir şeyler paylaşmamızın, yüklememizin anlamı bu.

    Harari, dataist devrimin hemen değilse de 70-80 yıl içersinde diğer tüm dinleri dışlayacağını söylüyor.
    Peki diyor Harari, Dataizm dünyayı fethetmeyi başarırsa, insana ne olacak?

    “Dataizm hümanist istekleri yerine getirmeyi vaat ederek yayılır. Ölümsüzlük, mutluluk, sağlık, güç… Ancak otorite insanlardan algoritmalara (yapay zekaya) geçtiğinde işin rengi değişecek. “Nesnelerin interneti” sorunsuz işlemeye başladığında, her birimiz veri selinde eriyip gidebiliriz.”

    Dataizm insanı, insanın diğer hayvanlara yaptığını yapmakla tehdit ediyor: Yok etmekle!

    Bakalım haklı çıkacak mı?

    Çok ama çok ileri bir tarihte, geriye dönüp bakıldığında kozmik veri akışının içinde insanlık “minicik bir dalgalanma” olarak mı görülecek sadece?

    Hiçbir zaman tam bilemeyeceğiz. Sadece tahmin edebiliriz...
  • Saçmasında vurulduğun mazi namın olur

    Denizinde sarıldığın sinsi ahın olur

    Fırtınasında savrulduğun serseri zamanın

    Toprağında kuruduğun mezarın olur 

    Dünya

    Sağından fısıldayan bülbül olur da 

    Solundan parıldayan ışığın sebebi olur

    .

    HANGİ YÜZLE...

    Ölmek ister bir yüzüm, hüzünvâr karanlık

    Toprak mezar geceme, kızıl kor dağılır

    Solmak ister sözüm, çiğnenmiş gövdesinden

    Kalmayan suretimde pişmanlık sararır


    Doğuma sancılanır günüm, gülistanlık

    Öbür yüzüm ümitvâr, tan yerinden ağarır 

    Konmak ister can tenime, ruh kafesimden

    Fersiz gölgem, yüzüm arafında alarır

    .

    Yakamozunda seyrettiğin güneş hayalin

    Ya büyüme ya da yetiş;

    Güneşinde kemale erdiğin meyvesin

    .

    Bir şiir söyle sokak kedisi

    Sözlerinden şarkı yapayım

    Bak mevsim bahar senfonisi

    Gözlerimden çiçek açayım

    Patilerinle tut ellerimi

    Sonra sen kovala ben kaçayım

    ya da

    Bir şarkı söyle sokak kedisi

    Sözlerini ben yazayım.

    Kısma öyle boncuklarını aç

    Kapı önlerinde

    sütler bekler seni bak

    Dinle, pisi pisi diyen bücürü, kaç

    Sevinsin, peşinden gelsin badi badi

    Çık şu ağacın en yüksek dalına

    Sonra düş dört ayağına

    Övünsün seninle, işi rast gidenler

    Zengin bebeleri yumak yuvarlasın

    Sen bırak onu bunu da gel

    Yolunu gözler toz toprak çimenler

    Bir şarkı söyle sokak kedisi

    Çağır çöp kenarından yavrularını

    Her mırıltına ritim tutsunlar

    Bakayım ben de boncuklarına

    Baharımdan çiçek koklasınlar

    Boşver halılarda kıvrılıp uyuyanı

    Gel çıkalım sokaklara

    Çağıralım çocukları

    Evlerinden süt getirsinler

    Bir şarkı söyleriz hep beraber

    Akşam ezanı okunana kadar

    Anneleri çağırınca

    pıflayışlarını seyrederiz

    Onlar gidince paydos eder,

    Bulduğumuz yere seriliriz

    .

    ÖYLE ŞARKILAR VARDIR

    Anlamını bilmediğin şarkılar vardır

    Birileri kadar yabancı

    Birileri kadar tanıdık gelen ...

    Birilerini kendinle karıştırdıkların vardır.

    Gitarla davulun kavgasını ayıran piyano

    Birilerinin çığlığıyla yeniden kızışan sesler

    Seni de nefeslerine çekmek isterler

    Burunlarından üfürmek dumanını

    Ağırlığıyla ezmek isteyen yavaşlığını ...

    Birileri kadar vurgulu susarlar

    Susar ve izlerler yaralananları.

    Anlamını umursamadığın şarkılar vardır

    Birileri kadar olmazsa olmayanlar

    Birileri kadar olmamakta direnen...

    Birilerini yok eden acımasızlar

    Birilerini hayata döndüresiye iğneleyen ...

    Gökyüzüne uçurup karanlığa sokan başını

    Çıkarıp yeniden bataklığa batıran ayağını...

    İşkenceyi Fizan’dan getiren şarkılar

    Hemşireyi rüyalardan tutan illegal.

    Birileri vardır her tınıda seni dinler

    Minneti duyurur kulaklarına hakareti...

    Hakirliğini anlatır benliğine

    Fakirliğini siler kendi çöplüğünde

    Kral eder, kölenin emrine verir seni

    Kâh soytarısı olursun kâh akıl hocası

    Hasılı, Şarkılar vardır;

    ses yok, gürültü gırla azizim!

    .

    Noktalı yerleri sen tamamla!

    Hep aynı terane şiirler,

    Şairin kustuğu işte!

    Hayat başka mı sanki,

    Yaşayıp öldüğün keşke!

    Aradaki yedi farkı bulan, yazar!

    Acı...

    Demir acısı.

    Ağır...

    Geçmeyen baş ağrısı

    Mide bulantısı düşünceler!

    Kara...

    Gece karası sıradan!

    Yürek karası acımasızlar!

    Eksiltili cümleler

    Anlaşılmazlarsa yorarlar!

    Sır...

    İçinde kalmışları insanın.

    Kelimelerin arkasında saklanır.

    Sobeleyen ebe!

    Baştan say çocuk!

    Elma dersen çıksınlar

    Armut dersen...

    Elma demeyesin e mi,

    Bırak, içimde kalsınlar...

    .

    Bu gece dokunmayın!

    Yazasım var bu gece kuralsızca

    Şiir gibi derin ya da mani kadar saçma

    Anlamsızım bugün anlayamadım

    Ağlasam gülesim,

    Gülsem ağlayasım geliyor.

    İfadesizim bu gece

    Gözlerim ne çekiliyor gülerken

    Ne de şişiyor ağlarken.

    Yazdıklarımı silesim gelir belki ansızın

    Sonra tekrar yazmak ister, vazgeçerim.

    Aşasım var bu gece tüm engelleri

    Engebeli dağlara çıkasım var

    Engin deryalarda yüzesim...

    Tüm ağıtları kahkahamla boğasım...

    Doğasım var yeniden

    Her şeyi sil baştan...

    hayır öldüresim...

    Gömesim gelir nedensiz

    yaşama sevinci denen şeyi.

    Anlayasım gelir anasız bebeği

    Sırtıma alıp taşıyasım gelir

    O rüyadan bu rüyaya!

    Sallayasım gelir ağladıkça

    Ona eşlik edesim...

    Yazasım var bu gece umarsızca

    Su gibi aziz olasım var

    Toprak kadar...

    Ölmek mi yine ?

    Daha demin doğacaktım ya ben!

    Gülsem mi ağlasam mı bir bilsem!

    Gece kara, sabah ak öyle mi?

    Sabaha yetim doğan çocuk

    Gülsün öyle mi?

    Özlemesin toprağın kaçırdığı anasını,

    Telli duvaklı kefeninde gelin ya,

    Günler aydın ya gülsün,

    Karanlığın ayazında hislenip ağlasın

    Sessizce üşüsün, gizlice...

    Gizlice ölsün öyle mi?

    .

    Ve gülememişsin...

    Sen karanlıkta yıldız ararken 

    Bakmışsın ki 

    Zaman ağarmış!

    Bilememişsin 

    Hesabı ağırmış 

    Kendi açtığın yaralarını 

    Yine kendin sararken 

    Ağrıdığın zamanın...

    Gaflete terketmekle

    Nefsine zulmederken ;

    Kalbinde kayan yıldızları 

    Günahın karasında aramış,

    Bulamamışsın.

    .

    Uyduruk Mezar !

    Bu garip...

    Geçmiş hafızamdan silinmiş gibi.

    Geleceği kendim korkutup kaçırmışım gibi.

    Şu an kendime anlam veremiyorum.

    Sanki gözlüğüm karanlığa bulanmış da

    Gözlerimi kör olduğuma inandırmışım gibi.

    Neden ki ? Belki...

    Toprağından çıkarılıp

    maziye gömülmüş, ümîdin cenazesi

    Kokuşmasın diye tütsü yakılıp

    Yalanla dondurulmuş çaputlara sarılmış.

    Sanki...

    Aynada gördüğüm mezarlığa

    Düşlerimi kaçırmışım da

    Kandırıyorum çocuk kalbimi

    Ölüm cennet demekmiş gibi!

    .

    IHTIYACIN OLDUĞUNDA...

    "Hiç olmaman gereken bir yerdesin"

    Nasıl bir kafes bu

    Nasıl böylesine daraltır nefesi ?!

    Neredesiniz

    diye sorası geliyor insanın

    "Ne zaman ihtiyacın olursa..." masallarına

    Kaçsa kaçamıyor, kalsa orada...

    Neden gelesi gelmiyor

    bir Allah kulunun?!

    Elini ayağını bağlamış, etrafını sarmışlar

    Bir başına bir yamyam tenceresindesin.


    Nasıl bir ateş bu

    Nasıl da pişiriyor buz gibi esen rüzgarı

    Hâr ı söndürmesin diye,

    Hani, çiğ kalmayasın diye

    Duyduğu her ayak sesine

    "Sen misin" diye

    umutlanası geliyor insanın.

    Korku kapatmış gözlerini

    titrerken kirpikleri

    Baksa bakamıyor gelene

    Gelmeyeni hoş görse, gönlü kırgın...

    Neden bir el veresi gelmiyor kimsenin ?!

    İş kıymete binince

    "Hiç kimsesin" herkesin gözünde düşünsene ! hiç...



    Birkaç kimsenin

    gönlü yumuşasa diyorsun

    Biraz su serpse diğerleri fark etmeden...

    O acıyla ateşe diye

    gözünden yaş süzülse bile faydasız,

    Ağıdın tencereye dökülüyor,

    tuzuyla tat katıyor yahnine !

    Etin kemiğinden ayrılıyor

    sen kendinden... de

    Kimin umurunda?!

    Geçiyorsun candan anlasana

    Pişiyorsun korkundan

    Boş veriyorsun kim gelmiş

    kim gelmemiş yardıma



    Kimsesizsin o an...

    Yitip gidiyorsun kimliksiz...

    Kimdin yaşarken,

    kimdin ölürken

    Hiç "Kimseye"...

    gereksiz...

    .

    ILKOKULDA ÖĞLENCIYKEN...

    Bomboş gökyüzü 

    Hiç kuş yok, yıldızlar var.


    Evler uzakta.

    arabalar garajında olsa gerek,

    Insanlar misafirlikte!


    Sokak lambaları loş.

    Mavi önlüğümün rengi 

    Mora çalıyor sanki.


    Gelirken yollarda 

    bir tanecik kedi bile yoktu.

    Sokak köpekleri de uyudu belki.


    Rüzgâr uğuldamıyor,

    Ses yapmasın diye 

    Ay dede ona kızmış olmalı.


    Annemin deyişiyle;

    Çantam deve yükü gibi!

    O kadar kitabı ne demeye...


    Neyse ki yemeğimi yedim,

    Büyüdüm,güçlüyüm...

    Sahi annem 

    ne pişirecekti bugün?


    Eve varmama az kaldı.

    Yağmur yerlere göl durdurmuş!

    Gider gitmez 

    Ayağımı sobaya dayayıp 

    Çoraplarımı kurutayım.

    Evde yapıştırıcı var mıydı?

    Görüyor musun, yine açılmış!

    .

    Salla beni rüzgâr!

    Hareketsiz kalbim.

    Dök yapraklarımı 

    sarardı benzim. 

    Dolunay!

    Parlat bakışını 

    gölgemi okşarken.

    Çalkalan deniz!

    Hışıltınla ninnimsin.

    Kapan gözlerim!

    Ben yaşını silerken.

    İpimi tutan ince dal!

    Kırılma, düşersem 

    incinirim.

    Ey karanlık, saklan!

    Bulursam seni 

    kendime küserim.

    .

    Şu klozet...

    Sifona dokununca

    üzerine yüklenen tüm elemleri

    sinesine çekebiliyor.

    Hem de kime ait olduğuna bakmadan...

    Usanmadan hep aynı iş!

    Dinliyor her geleni.

    Derdini anlatan içini boşaltıp

    rahatlıyor ve gidiyor.

    Ne bir teşekkür ne minnet!

    O beklemiyor.

    Şu klozet diyorum

    tanıdığım bir çocuğa çok benziyor.

    Onun da kimseye,

    sinesine çektiği elemlerin biriktiği

    lağım çukurlarından

    Bahsettiğini  göremezsiniz.

    Kendisi bile bilmez fakat ben bilirim.

    Öylesine çürük kokan

    öylesine mide bulandıran

    Lağım çukurlarıdır ki bunlar

    Gençlik gibi, ömür gibi, ölüm gibi

    Bir çocuğa yakışmayacak kadar iğreti...

    .

    Şu dal, barışın simgesiydi güya. Mutluluğu çağrıştırırdı.

    Vefasız bir yaprak tarafından terkedileceği kimin aklına gelirdi?

    Oysa dal “ gitme” demişti yârine. “ölürsün, yanarım…”



    Uçurtması güneşe kaçan bir çocuk vardı.

    Gözyaşları içinde uçurtmasını tutsun diye yalvarmıştı dala.

    Dal o sırada kendini yaprağının cilvesine kaptırmış;

    Hoş kokulu çiçeklerin, sevimli meyvelerin hayâlini kuruyordu.

    Yapraksa rüzgârın, iki âşığın sigarasından çalıp getirdiği

    tutkunun büyüsüyle raks ediyordu. Yanağında kızaran

    nazlı edalar gizli sevdası rüzgâraydı aslında.

    Dal, kendini öyle salmıştı ki hayallerine ne yaprağın

    nifak girmiş yüreğini ne de çocuğun hıçkırıklarını duyuyordu.



    Rüzgâr zalim ve sinsiydi. Uçurtmayı güneşe üfürmüş,

    çocuğun umutlarını söndürmüştü. simdi de yaprağın

    gönlünü çeliyordu. Dala acı çektirmek istiyordu. Sırf o,

    tüm gücüyle esmesine rağmen kırılmadı diye. Sözü vardı rüzgârlığına. Dalı en derinden; yüreğinden kırmalıydı.

    Bir sinüzit gibi başını ağrıtan zihnini tıkayan bu

    gurur meselesini çözmeliydi. Beklemeye tahammülsüz,

    koştu yaprağa:

    _ “gel kaçalım. uçalım uzaklara!” çılgınca bir özlemle:

    _ “ es öyleyse”diye fısıldadı yaprak.



    Dalın feryatlarına karıştı rüzgârın kahkahası.

    Cız edivermisti yârin ayrıldığı yer.

    _”ah” diye inledi dal. “Gitme yârim. Ölürsün, yanarım.”

    Yaprak, rüzgârın kollarında bir o yana bir bu yana savruluyordu.

    Bir cenazenin külleri gibi. Çoktan anlamıştı uçamayacağını.

    Bir uçurtmaya özenmemeliydi. Bir uçarı rüzgâra aldanmamalıydı.

    Öyle sadık bir yâri aldatmamalıydı.



    Toprak… ölmüştü yaprak. Kurumuştu dal.

    Ta yüreğinden kırılıp düşmüştü vefasız yârin mezarı üstüne.



    Birkaç adım ötede, sigarasından dumanı çalınan iki âşık,

    Ateş başında birbirine sarılmış şiirler okuyordu. Neden sonra

    ateş titremeye başladı. Yakacak bir şeyler bulmak gerekiyordu.



    Belli ki hissetmişti gönül;

    Ölmüştü yaprak ve yanmıştı dal.

    Son…

    .

    Anladım, dünya boş ve değersiz

    İnsan bir hamal sırtı eğersiz

    Didinir durur bitmez çırpınması

    Nihayetsiz sanır bu hayatı

    Bilmez, o bir kuyudur ki dipsiz…

    Yutuverirse seni kalıverirsin kimsesiz

    Ne bir mal ne de itibar kalır, 

    Yok; kifayetsiz!

    .

    Allah'a emanet ettiğim seni,

    Her baktığımda içimde buldum.

    Yumdum gözlerimi şimdi

    Kendimi de emanet ettim... 

    Ölmedim korkmayasın

    Güleryüzlüyüm hala 

    umursamaz takılıyorum.

    Yaşıyor muyum diye de sorma 

    Onu ben de bilmiyorum.

    Bildiğim tek bir şey var:

    Rabbime hasretliğiyle 

    Güç bela ayakta ruhum...

    .

    İfadesini kaybetmiş suretim 

    Bana dert değil

    Okuyacak olan gözlerimden okusun 

    Adımı deli koydular suskun diye hislerim 

    Sıkıntı yok! 

    Dinleyen sessizliğimden dinlesin...

    Görmüyorsan baktığım manayı, 

    Duymuyorsan anlattıklarımı

    bari sus da eziyet etme, anlamıyorsun. 

    Bir nefeslik ömrüm var zaten 

    Bırak beni kendi halime, 

    Kar kış etkilemez beni.

    Güldürmeye çalışma gülmem!

    Ağlatmaya çalışma ağlamam! 

    Kızdırmaya çalışma kızmam! 

    Sevdirmeye çalışma... 

    Bıktırdılar anlıyor musun?

    Bilmiyorsun...

    İçimde kalıyor hepsi, herşey!

    İçimden gülüyorum, içimden ağlıyorum,

    İçimden kızıyorum, içimden seviyorum,

    İçimden acıyorum 

    kendim gibi birini görünce...

    İçimden çekiyorum yalnızlığımı 

    Baktığım hiçkimse de 

    kendimi göremeyince...

    .

    İnsan sabaha doğar 

    İçinde bi yarın kaygısı 

    Bir melek kapıyı çalar 

    zilin sesi ölüm şarkısı 

    Ve doğan güneş batar 

    Düşer yarınlar toprağa 

    can verir insan solar 

    Dökülür yaprakları sonsuza

    .

    Bütün kelimeler isyan edercesine suskun

    Sevgim ölgün, nefretim yorgun

    Hissiz gibiyim , gülüşlerim solgun 

    Ağlayışlarım sessiz, ümitsiz gibiyim...

    Bu bana yakışmaz bilirim

    Baksana, zaten bu ben değilim 

    Benden içeride bir ben var 

    Bazen böyle beni benden çalan... 

    Peki ya dışımdaki ben kimim? 

    ...Sorular var bir yığın 

    Cevabını bildiğim ama anlamadığım.

    Bu imtihanı bana bir yaşatan var 

    Kaybettiğim her sonuçta sığındığım.

    .

    Bir nefes sonramdan bihaberim Madem 

    Daha ne üzülür gam çekerim? 

    Bir asır mı yaşarım bir saniye mi Bilmem

    Bir bilinmezin içinde ömrederim

    .

    Diyorum ki bulutlara 

    bana da öğretin ağlamayı

    Sonra sakinleşip susmayı

    Bana da öğretin 

    Güneşle dost olmayı

    Yağmur sonrası 

    gökkuşağı açmayı 

    Diyor bulutlar 

    dertsiz ağlanmaz 

    Tesellisiz susulmaz 

    Derde rağmen gülebilene 

    Dost olur güneş 

    Hem hüzne hem ümide 

    Boyanabilende açar gökkuşağı 

    Boyanabildiğin kadar renklisin 

    Korkuya,sevgiye,mora,pembeye...

    .

    Ay karardı bakışlarımda lakin güneş doğdu ferine 

    Bir yıldız kaydı gecemden lakin Ümit durdu vecdime 

    Lakin ey! çare 

    Gül sarardı bahçemde lakin hazan yeşerdi gönlümde

    .

    gözlerimdeki feryadı dinliyorum, dargın...

    zorla susturulmuşum.

    dudaklarımın sıkılışına bakıyorum, kızgın...

    zorla güldürülmüşüm.

    Susuyorum, madem öyle istiyorlar...

    susunca da kızıyorlar, anlamıyorum.

    dayanıyorum, madem üzülüyorlar...

    gözyaşlarım darılıyor bu kez isyan ediyorlar...

    gülümse diyorlar, sana gülmek yakışıyor!

    ağlamayı kim ister ki?

    ya ben anlatamıyorum

    ya da onlar...

    hayır, anlamıyorlar...

    .

    KARANLIK BU,

    ÇİLİNGİR SOFRASI

    İçiyorum şehrin ışıklarını sarhoş etmiyor

    Dikiyorum güzellikleri kafama kâr etmiyor

    Sıkıyorum alnımda yumruğumu

    Yumup gözlerimi

    Söylediğim türküler feryadımı

    Dillendirmiyor.

    Ayyaş desinler gönlüme fark etmez

    Sarhoş olam zaten ancak unuturum  

    Gözlerimden acı şarap akarken

    Hüzün niyetine

    Kafası güzel desinler

    Boşver alışırım.

    Gecenin bağrı soğukmuş meğer

    Köprü altı sıcak

    Karanlığın kucağına bağdaş kurarım

    Önümde dertler çilingir sofrası

    Bakarım gökyüzüne ara sıra

    Belki birkaç yıldız görüp

    Umutlanırım.

    .

    Yarım kalan her adımda yolda kaldığımı hissediyorum... 

    Tökezleyip düştüğüm her kaldırıma sarılıp ağlıyorum...

    Başımı çarptığım her taşa bulaşan kanımı,

    Ne kadar uğraşsamda silemiyorum...

    Kalkmak istiyorum ayağa, dimdik! 

    Bacaklarım titriyor ayakta duramıyorum...

    Neye kızmalıyım şimdi Atamadığım adımlara mı? 

    Öfkemi kime vurmalıyım Kaldırım taşlarına mı?

    .

    Yüreğimden kopan bir çığlık kadar sessiz haykırışlarım.

    Gözlerimden yağan sağanak bir yağmur kadar ıslak...

    Ellerimden tutan şu rüzgar kadar serin Hayalin 

    Ve inad edercesine hislerime tutsak...

    Düşlerimden seçilen kabus kadar karanlık mı kaderim? 

    Bilemem, susar bir gün belki sayıklayışlarım.

    Sevemem isyanı, ümid ederim, lakin

    son nefesim gibi yorgun yakarışlarım.

    gözyaşımla doldurduğum kadeh !

    İçmek için koşacağım sana lakin 

    Bir ihtiyar kadar ölgün adımlarım .

    Ve ölmüşüm gibi donmuş suretim .

    Geçmişim kadar sahte bir hayat bu

    Ve ben sarhoş olmak için seçilmedim 

    Yaşamak arzusundayım aslında ben 

    Lakin gömmek istiyor bilinmezliğin

    .

    Aynamdan gözlerime yansıyan 

    hüzünlü halim! 

    Yavaş bağır zira tek kelime duymaya 

    yok mecalim!

    .

    BİLİR MİSİN?

    Kömür mü, deniz mi, yosun mu, ela mı yârim gözlerin?

    Zehir midir, bal mı bilmem kelam-ı sözlerin?

    Yeşili- kırmızıyı sever misin bilmem;

    yeşil vuslat, kırmızı aşktır bilir misin?

    Hasretlik mi, kara sevda mıdır çektiği gönlümün?

    Yağmur mu, gözyaşı mıdır çağladığı gözümün?

    Üzerine çakılan; şimşek midir, acı mı göğsümün?

    Çıkardığı kıvılcımlar gecemde yıldızdır bilir misin?

    Meltem midir, fırtına mı, sevdam nefesin?

    Okşar mısın, savurur musun bedenimi?

    Hançer misin, ateş mi, ben bilemedim.

    Yüreğimi yakar mı, deşer mi sevdan çözemedim…

    Zengin mi, Miskin mi, yoksul musun sevdiğim?

    Kimsen öyle kal, kalbimdeki bronz taht senin...

    Be sevgilim ;

    Aşktan kim ölmüşte ben öleyim!

    Aşktan ölen şehit değil mi?

    Şehitler ölmez bilmez misin?

    .

    saklamaya calistigim bir ates ki;

    kor tutmus icimde...

    sondurmeye kiyamadigim bir ask ki;

    yanar durur icinde...

    sevmeye doyamadigim bir yar ki;

    gunes kadar uzak...

    soylemeye korktugum bir itiraf ki;

    vuslat kalbime yasak!!!

    .

    adresi bir hayaldi sadece

    gonderemedigim mektuplarimin

    hanceri mesafelerdi belki de

    icimdeki hasret yaralarimin

    yaş icirerek doyurdugum gozlerimin

    hic kimsesi yoktu belki,kim bilir?

    yalnizlikla hukumluydu kalbim

    hak muebbet istemistir belkide 

    kim bilir?

    .

    Yetim ufuklara çökünce gecenin hicranı

    Sensiz parıldayan yıldızlara kızarım!

    Dayarım hasret silahımın namlusunu

    Sensiz doğan güneşin alnına, sıkarım!

    Azgın bir yalnızlık fırtınası,

    Sardı hayatımın dört bir yanını

    Sen yoksun ya hayallerimin yaldızı

    kilitsiz mapuslarda, Kalbim esir kaldı…

    Uzun yaz günleri, uzun kış geceleri…

    Hayatım sona ererken sevgili!

    Yanımda olmandır tek dileğim…

    Uzun kış gecelerinden, uzun yaz günlerine…

    Ahir zamana ererken hayatım,

    Hasret eker Gönlüme sadece kaderim!

    Yoksun yine sevgili! Yanımda…

    Bir başıma kalmak zorunda mıyım, Dünyada?

    Dikenlerin büyüyüp, etrafı kapladığını izlerim

    Sıra halinde uzanırlarken acı veriyorlar…

    Uçları zehre bulanmış,

    Batmaya kurban arıyorken, 

    Ben, Nasıl içlerine girebilirim?


    Duyuyor musun yağmurun ayak seslerini

    Üzerindeki deniz mavisi kubbecikten

    Bir şarkı gibi dinle ki, onlar;

    Duyduğu her sözde seni arayan

    Hüzne dökülen bir aşkın izleridir…

    Gel ki gülsün prensesin hisleri

    Gül ki dinsin gözlerinin yaşları

    Sönsün kalabalık şehrin ışıkları ve

    Efsun gözlerin aydınlatsın karanlıkları

    .

    HÜZNE TUTSAK

    Feryadı yüreğimin ta ezelden 

    kanayan yarasına şöyle bir bak

    hüzün bulutları çökmüş üzerine 

    kan ağlayan gözlerine bak 

    gel ilaç ol acılarına tez elden

    canhıraş sancılarına bak

    hicranını dindir, hadi tut ellerinden…

    kara dumanlar sarmış dört bir yanı

    rengi solmuş güle şöyle bir bak

    hüzzam hastası tüm çiçekler

    güneşi tutulmuş umutlarıma bak

    dileğimi tutan yıldızlar da yandı

    karanlığa tutsak mehtap

    afitabını yak!

    Geriye tek sen kaldın…

    .

    Ellerimin saklısısın. 

    Titreyip yazamadığı ruhu göklerde sözlerisin. 

    Damla damla düşerken yer yüzüne her bir harfi; 

    bulutları seyreden gözlerimsin

    .

    Boğazı düğümlü gözyaşlarım boğulur yürek selimde.. 

    sızı görünümlü dertlerim sancılanır sesimde… 

    çağırmayı denediğim her türküde yârimsin, 

    dinlesen de dinlemesende…

    .

    Seni görünce Hecesi küle dönerdi söyleyeceklerimin. Gecesi güne sönerdi göklerin. Secdesi güle çökerdi için için ve ahdesi vefaya söylerdi dileklerimi, rabbe yalvarırken. Diken diken batardı toprağa kirpiklerim. Fenası bekaya çıkarken ruhumun, aşkım Rabbime dönerdi, sen muhabbetim olurdun.

    .

    Rüzgarın öpmeye doyamadığı gözyaşım!

    Soğuk vurmuş eline yüzüne

    Kalbimin kurutmaya kıyamadığı gözlerim!

    Hazan vurmuş her mevsimine

    .

    Hayallerden daha uzaklara dalmış

    İki göz,

    Ulaşılmaz duygulara tercüman 

    Sağır ve dilsiz.

    Ruhunun derinliklerine sığınmış

    Aşkı sensiz.

    Karanlık bağımlısı, kötümser

    Ve ümitsiz.

    Rüyalardan daha güzel gelir olmuş 

    Kabusları

    Korkutur olmuş gecelerini 

    Toz pembe hülyaları

    En fazla ölüme kadar giden

    Dua ışıkları 

    Yalnızlık, gözyaşları 

    ve sönmüş umutları...

    Baldan daha tatlı 

    düşüncelerle boğuşmak.

    Zehir kadar da acı

    Duygularda boğulmak.

    Nefsini dinleyip de 

    yanlış yollara sapmak 

    Günah, isyan ve 

    Kendi kalbinden kovulmak...

    Yeni bir başlangıç

    Sondan daha ulaşılmazdır.

    Vuslat ne kadar uzakta ise 

    Firak o kadar yakındır

    Hayata karşı mücadelesi

    Cevapsız sorulardır

    Yaşam kavgası, bir hayal çıkmazı 

    Ve sırlardır...

    Sözde dostlardan daha candandır 

    Kalem ve silgi

    Bir parça kağıttan başkası yok 

    Sırtını vereceği

    Toplu tüfekli savaşlardan geri değil 

    İçindeki

    Dünya, ahiret ve 

    kararsızlık seçimleri...

    .

    Bu hayata nefesi son çekişim ey rüzgar! 

    Bugün aldığım nefes bile terkeder beni

    Son nefesim olur, alamam geri.

    Ağladığım son günüm bu ey yağmur! 

    Kaynağına dönmez akıp gitmiş yaşlar.

    Faydası yok ne hüznün ne acının...

    Bazen ağlatır gülümserken hatıralar.

    .

    ne yaşamayı becerebildiğim ne de ölmeyi becerebileceğim hayat! senden çok özür dilerim. insan vesvasları ile tıkış tıkış, şeytan kadehleriyle dopdolu, çaresini bulamadığım derdim! çok üzgünüm...

    .

    Sonbaharın baskınıyla üşümeye başladı yüreğim.

    şimdi altına dönüştü zümrüt yeşili çimenler.

    sararıp soldu renk cümbüşü çiçekler.

    kuş cıvıltılarının bıraktığı sevgiler yok artık.

    hazan vurdu, şimdi nefretli bu gözler.

    eylülün rüzgarıyla savurdum umudu.

    sevdayı, özlemi, dünyayı, mutluluğu...

    geriye, bir ömür dolusu hüzün ve

    bir yürek dolusu nefret bıraktım kendime.

    acılar mı, insanlar mı, gerçekler mi?

    canımı yakan, sevgi mi yoksa nefret mi?

    sonbahar mı yaşamaktan nefret ettiren?

    soldurduğu yapraklar mıydı sevgim?

    isyanım mı yoksa beni benden eden?

    neden yaş yerine asit damlıyor gözlerimden?

    duygusuz bakışlarımın, ağlayışlarımın sebebi...?

    hissiz, karanlık, karamsar kalbimin katili kim?

    .

    Devrilmiş bir cümle kadar dengesiz geçirdiğim zamanımı ölçemeyen saatler…

    .

    Sanki içimde biriken devasa bir çığlık var. Arasında eziliyorum boz renkli sislerin. Sözleri olmayan bir feryatname okuyor gözlerim. Dudak hareketleri kulağımı çınlatıyor. Olmayan sesi içimde yankılanıyor harflerin. Ağırlığını kalemin, taşıyamıyor dizlerim.

    .

    Gece yarılınca gider karanlık.

    Gün ağardıkça unuturum seni.

    Gün batarken özlerim.

    Gece yarısında gelir gam geri

    Adını yıldızlara söylerim

    .

    Bilmediğim manalar var dilimin ucunda. Yetiremiyorum kelimeleri.

    .

    Hayat beni çağırıyor duyabiliyorum. 

    Her sese kulak verecek kadar güçlü değilim.

    Ölüm sadece bakıyor gözlerime aynadan 

    Yansıyan yüzümdeki serinliğe sahip değilim

    .

    Kayboldum özleminde şu anın.

    gözyaşımın çizgisinden yarılmış yanağımı görmüş olmalı yağmur.

    Bilememiş güneş misali doğduğumu. Gün batımında büyüdüğümü. Vakit gece sanmış olmalı, baktım, gök kuşağında siyah pek mağrur. Unuttum sanmış günün ağarışını. Yıldız açmış zift karanlığında beyaz. Uyumak istesem yüzüme şarap serpecek uyanayım diye zaman. Sarhoş ettiğini bilmeden dünya, kısıp gözlerini yine de bakacak yorgun düşmüş hafızama. Mayhoş tadıyla karışık duygularımın, naralar atıyorum içimin sokaklarında. Sokağımın lambaları yanıp sönüyor. Sanrıları düşüyor peşime geçmiş anıların. Göz kapağım devrilip geri dikiliyor.

    .

    Güzel insanlar biriktirmek istiyorum hazine sandıklarımda 

    umursamadan kim ne demiş. Saklamak istiyorum her birini ruhumun en derinlerinde kendilerinin bile bulamayacağı yerlere.

    .

    Bazen ruhu karmaşıktır insanın. Neyi nereye koyacağını bilemez.

    .

    Rüzgarın saçlarını okşadığı uysal göllerden birisin işte. Tam alnının ortasında şirin mi şirin bir adacık var. Tam kalbinde vatanımın bayrağını taşıyorsun. Yanaklarından süzülen parlak tüylü ördekler şu ilerideki sandalla yarışa girmeye kararlı görünüyorlar. 

    Gökyüzü de hayli şefkatli bugün. Bana annemi özletti. Gözlerim ılık ılık doldu duygulandım. Baksana nasıl kollarını dünyalar kadar açmış kocaman sarılmış sana. Sen de manalı bakıyorsun hani. Şefkati ve güveni en derinlerinde hissetmiş gibi masmavi.

    Biliyor musun şu an içimde bir yerlere vuslat destanı yazıyorsun bu masum halinle. Ardındaki ağaçlarla yemyeşil bir huzur türküsü söylüyorsun özlemimi teskin etmek için. Teşekkür ederim. 

    A! Bayrağımın yanıbaşında dikilip duran sıska sokak lambasını yaktılar. Biraz ışığa ihtiyacım vardı iyi oldu. Işığın ihtişamıyla gözümü alıp almadığını mı soruyorsun. Hayır, bayrağım daha göz alıcı. 

    Hey! Sağ tarafına bak. Bak siyahlı beyazlı yavru ördekler defileye çıkmış endan sergiliyor. Öyle hoşlar ki güzelliklerinin silüeti kalıyor geçtikleri her yerde. Hani sevinç gözyaşları sımsıcak bir gülümseyişin üzerine iner ya salına salına. Öyle nazlı yürüyorlar. 

    Havanın beti benzi attıkça gölgeler coşuyor. İyi dinle sana gördüklerimi anlatıyorum.   

    .

    Bakma aynaya zira aksi düşen suretinde günahın var. Siretinden utanmalısın. Ağlama öyle sessizce. Duyabiliyorum gözlerinde çığlık var. Ve görüyorum ahlı nefesinde bir yangın… iyice aç kulaklarını göğsünün ki kafesinde gönlün ve onun içindeki ses var, dinle. Öyle ki pişmanlık sözlerinde karanlık bir gece var. İsyan olmalı bu. Saklanmalısın. Hayır, endişelenme Yare sığın. Yıldız doldurur yar gönlüne iki kaşı arasından yatıştırır karanlığı. Lakin dikkat et de sen günahlarını yıldızların nurunda yakıp aydınlığa çıkayım derken Yarin narında kavrulmayasın. İsyandan saklandığın sokaklarda divaneler gibi dolanıp da sonra bildiğin yollarda kaybolmayasın.

    .

    kocaman soru işaretlerim var. kırışmak istiyor göz altlarım. bükülmek istiyor belim. nefesim daralmak, gözlerim kararmak… şiirleri, geceyi solumak istiyor kelimelerimin. şarkıları, sabahın ilk ışıklarını gıdığından öpmek… güldürmek istiyor beni zaman, en zarif hülyamdan gıdıklamak... izin vermek istiyorum hayata. Ve kendime bir şans daha... şimdi, burada, sadece biraz daha kalmak...

    .

    Gözlerinde kaybolmayı dilediğim nehir! Akma bu tarafa bulamazsın kendini.

    .

    Günahkarlığımı bile bile cehennemin sahibine sığınmak. Yaramazlık yapan bir çocuğun dövüleceğini bile bile yine ana babasına sığınması gibi.

    .


    Bir nefes var boğazımda tetikte. Çıkmaya hazır, girmeye hazır, düğümlenip kalmaya hazır, yokluğa hazır… varlığı nimetimken neden?

    Bir ruh var göğüs kafesimde. Bir de kalbim sol yanımda. Savaşmaya hazır, kazanmaya hazır, kaybetmeye hazır, ölmeye hazır… nefs ve şeytan düşmanımken neden?

    Bir mezar var kaderimde. kazılmaya hazır. Tenim renginde toprağım. çiçekler açmaya hazır, alevler saçılmaya hazır. Akıbetim cennet olmaya cehennem olmaya hazır. Azrail bir melek iken neden?

    Bir dünya var gözlerimin önünde. Görmediğim bir inanç var içimde. Hissedişimin huzuruyla gönlüm; yaşamaya razı, ölmeye razı. Varlığım yokluktan gelmişken yokluğa dönemeyişim neden? Varlığımın kıymetini bilemeyişim?.. 

    hiç işte, bir hiçim.

    .

    Uçmak değil marifet, yere çakılmamak…

    .

    Susmayı öğretir ilim. Susamıyorsan cahilsin. Susabiliyorsan alim.

    .

    Ruhum feryat figan içinde. 

    İçimdeki isyankar kan ter içinde. 

    Kendimde değilim. 

    Dünya gurbet, gaflet zehir, 

    ölüm hastalığında kalbim. 

    Hayır, bu ben değilim.

    .

    Hangi kafiye uyduracak içimdekileri kağıda kaleme?

    Hangi nakaratta takılacağım senin adına yârim?

    Hangi kulak dinleyecek yazsam seni gözlerime?

    Hangi yaş sızlayacak yanağımdan yoluna doğru?

    Hangi rakkas oynayacak hasretimin türküsüyle?

    .

    Bulutların yağdığı, koyu bir hüzün var

    Benim duyduğumsa onun tınısı 

    Umutların çaldığı, efkarlı bir türkü var

    İçime çektiğim ses onun yankısı 

    Bu musikiye eşlik eden bir his var

    Söylemeye çalıştığım bir dert şarkısı...

    .

    DUYGULARIN AĞLAYIŞI

    Saat dün sularında bir hüzne tutuldu güneşim

    Ortamın karaltısında görünmez oldu zaman

    Siyaha gark oldu aydınlık ışık hüzmeleri…

    Hedefini bulamadı Pertev mızrakları

    Saplandı bir kuytu köşeye ve

    Kanlı yaşlarla söndü afitabımın ateşi

    Aşık pervanelere mezar oldu alevleri…

    Feza okyanuslarına varıyordu al ırmakları

    Bir yıldız kaydı tuzlu suların arasından

    Ve karaya çıkamadan battı karanlığa…

    Bir lodos fırtınasıyla savruldu yapraklarım

    Toprağın cazibesine yenik düştüler

    Birer birer döküldüler yokluğa…

    Koşmaktan bitaptı gözbebeğim

    Yorulmuştu hep uzaklara adım atmaktan

    Gri hicranları seyretmek acıtıyordu

    Göz kapaklarının arkasına saklandı son çare

    Bir çözüm değildi bu da

    İmkansızları, hayal ediyordu şimdi de…

    Kirpiklerini yararak çağlayan şelaleleri

    Damlıyordu gamzelerime doğru

    Acılı bir tiyatro oynuyordu ağıt sahnesi…

    Duygularım gece siyahında dostsuz ve dertliydi

    .

    disarida yagmur, iceride ben,

    gozlerimde yas,bende sevda var.

    gozyasimda ask,sevdamda karalar var.

    gonlumde huzzam,

    ellerimde kalan;

    bir avuc hicran var....

    .

    Kendimi sensizliğe terkettim sevgili

    Nefsimi yalnızlığa hapsettim

    Hiçliğe tutsak ettim duygularımı

    Her saniye biraz daha gömüyorum kalbimi

    Hiç kimsesiz, tek başınalığa…

    Acı, keder, üzüntü, gam…

    İki kaşımın arasından yükselen

    Kapkaranlık dumanlar…

    Hangi güneşi söndürecek 

    şimdi geçmeyen zamanlar…

    Ölümcül bir hüzzam hastasıyım

    Umutlar; sanki lanetliymişim gibi

    Can havliyle kaçıyorlar benden…

    Gitmek istiyorum dünyadan…

    Kendimden ve arzularımdan kaçmak…

    Nefsime inat, yarsız kalmak istiyorum…

    Anlıyor musun sevgili,

    Sadece rabbimi istiyorum!...

    .


    Gecenin ruhuma doldurduğu karanlık! 

    Yırtıl artık yırtıl ki, ışık sızsın ruhuma.

    Ey şu gece ruhumu sızlatan ışık! 

    Kısıl artık kısıl ki, gönlüm kamaşmasın.

    Ey karanlığı yırtık gece!

    Yaman artık yaman ki, yıldızlar düşmesin.

    Ey şu ruhumun yamandığı secde!

    Sarıl artık soluma ki, titriyor, üşümesin.

    Ey içimde sızım sızım, ışık içen karanlık!

    Seril artık yerlere ki ruhum çok yorgun.

    Ey sol yanımda uyuklayan gönlüm! 

    Uyan artık gör ki her yer aydınlık!

    Ey yıldızlı gecenin umut sızıntısı! 

    minnettarım benimle olduğun için 

    Ey aydınlanan ruhumun gözyaşı ! 

    Akarken neden ılık ve sakinsin?

    Oysa nekadar da heyecanlıyım ben

    Artık gönlüm özgür ,ruhum coşkun.

    Geceme gün doğarken seyret beni

    Nasıl da mutluyum gör 

    ve nasıl da huzura doygun...

    .

    Susmak ne güzel kelam imiş 

    Gözler ne güzel tercüman.

    Dinleyebilmek gönül işi imiş

    Okuyabilmek ise pek yaman.

    Dertliyi söyleten dert, 

    şifasız, merhemsiz bir yara imiş

    Bak hale ki, susturan dert ise 

    dumansız, dermansız yakan...

    " Ah" etmek yaraşmaz imiş 

    Derdi nefesinden üfleyene .

    Tek seferde içine çekmek imiş mesele.

    İyi edecek ilaç, söndürecek yel sormadan 

    Kanamak, yanmak gerekmiş

    O'ndan başka dert-tabip aramadan.

    .

    Kendini bir şey sanma güneş!

    Isıtamıyorsun işte 

    yağmuru benim yanağımda.

    Hep soğuk,

    Hep kuru izler kalıyor.

    Hep ışık, Hep bahar değilsin 

    Yalan söyleme!

    Kavuruyorsun umudumu 

    Hep yanıklar, çizikler kalıyor.

    .

    KANAMAK VE …

    Susmak ne zormuş böyle içinde feryatlar koparken

    Konuşmak ne zormuş hiçbir şey olmamış gibi gülücükler saçarken

    Kalkabileceğine inanmak ne zormuş böyle her düşüşte 

    Yaraların kabukları soyulurken.

    KANATMIŞ OLMAK…

    Ve ney zormuş ki söyle

    Kanattığın bir yaraya merhem olsun diye Allaha yalvarırken canın yanması kadar

    Kim demiş vicdan yok! 

    Hangi merhem iyidir ki pişmanlığın akıttığı şifa kadar gözlerinden?

    Hangi cinayet ağırdır bir yarayı kanatmaktan

    Merhem bulamadıkça Allahtan şifa umarak ağlamaktan…?

    .

    Dili yok mudur acının,

    Neden anlatamıyorum? 

    Sesi yok mudur ki,

    Kimseye duyuramıyorum?

    Tadı yok mudur ki tatsınlar?

    Bilseler ya ne kadar zor .

    Kokusuz da mı yoksa bu? 

    Verdiği ıstırabı bir anlasalar...

    .

    Tıkırtı… sessiz ve karanlık bir kimsesizliğin ortasında bir çocuğun oyun oynarken çıkardığı tıkırtıları duymak. Bu kadar masum muydu içindeki çocuğun kalbi? Oysa o hep günahkardı çocukken.

    .

    Zaman aktı gözlerimin altından. 

    Damla damla yağdı yanaklarımdan.

    çizgi çizgi kader üşüştü alnıma. 

    Yazgısında keder düştü bahtıma.

    .

    Bir günah işlersin. Pişmanlık rabıtası yaparken bilmeden isyan edersin. farkına vardığın an nefsinden daha da korkarsın. O öyle merhametli affeder ve yardım eder ki günahı da tövbeyi de isyanı da unutur, Yare dalarsın.

    .

    Dertsiz görünür asi kulun sözde rahat yaşar dinden ahlaktan bihaber. İsyankardır üstüne üstlük. Lakin hidayet nimetine en muhtaç odur Rabbim. Ruhu sensizlikle azaptadır. Senin firakında gurbettedir. Sabreder farkında bile olmadan. Esirdir nefsine. işkence eder şeytanlar kalbine. Yaradır her zerresi.sıkılır gönlü her gecede. Acır soluğu zikrinsiz. Çilelidir başı. Sana sığınacağını bilmez. Kimsesiz sanır kendini. Yapayalnızdır Rabbim. Senden gafil kalan kulun Senden uzak oluşunun zulmü altındayken mazlumdur. Yardımına muhtaçtır. Yardım et Rabbim.

    .

    Artık  bütün taşlar yerli yerine oturmaya başlıyordu. Kelebek, içindeki sessizliğe anlam verebilmenin heyecanını yaşıyordu sonunda. Toz kanatlarındaki ihtişamın ve hassaslığın sırrına da vakıf olmak üzereydi. Hissediyordu. Geçmişi, şimdiyi ve ihtimali var ya da yok bir geleceği. Kelebek, aynaya baktığında sonsuzluğa giden kapıları görebiliyordu. Bir tanesi yangın bir tanesi ışık bir tanesi de boşluk. Şu kadarcık zamanda ne kadar da büyük bir mana inşa edilmiş meğer içimde ve dışımda diye şaşkınlığını dile getirdi kelebek. Haklıydı. 

    Üç beş yaşlarında gördüğü bir rüyayı anımsadı. Sonra geçenlerde gördüğü bir tanesini ve yaklaşık iki yıl önce sadece gözünde canlandırdığı uyku uyanıklık arası bir şeyi…

    Sanki geçmişte yaşadığı her şey iyiliğiyle de kötülüğüyle de hakikati anlamasını kolaylaştırmak adına başına gelmişti. Gayet intizamlı ve kusursuz bir şekilde parça parça ayrılıp binlerce pazılın bir bütün oluşturduğu dev bir resme dönüşüyordu hayatı. Kadere inancı artıyordu. Zira ruhundan gelen bu tarifsiz senfoni alelade bir şekilde maymunun, çam ağacının, gökyüzünün yahut toprak ananın ortaya koyabileceği bir senfoni değildi. 

    Bir yaratıcının varlığına inanmamak elde miydi? İmkansızı mümkün kılan bir inanca davet ediyordu bütün bunlar onu. Hiçliğinin farkına vardıkça korkularını imha ediyordu kelebek. Ne ölümden ne de yaşamaktan korkuyordu. her şeyden, beş duyuluk gerçekliğin lezzetiyle beraber ruhunun azalarını keşfettikçe kat kat daha fazla haz alıyordu. Çünkü büyük resmin her parçasında yegane bir gerçeklik seziyordu. 

    Aciz fakat harika bedeni, ruhuna mükemmel bir çerçeve olmuştu. Beş duyuluk gerçekliğiyle dünya da bedenine çerçeve olmuştu. 

    Peki ya büyük resimde, bütün çerçevelerin ötesinde nasıl bir hayat ya da ölüm vardı? Kelebek, sonsuzluğa açılan asıl kapının eşiğinde gibi hissediyordu kendini. Şu muhteşem yaratıcı için, alacağı tek nefesten dahi firar etmeye hazırdı. Delicesine, aşıkçasına O’na kavuşmayı diliyordu. 

    .

    Aşağı, en aşağı yerim.

    Çıkar çıkar yükseğe, en tepeden düşerim.

    Himmetiyle teselli olur kalkarım.

    Teslim olamazsa kalbim, yerin de dibine düşerim.

    .

    Ruh nefse aşık olur. Buradan kalp doğar. Kalp kimin tarafına meylederse insan ona çeker.

    .

    Bahçen çiçekli mi saklı mı? Suluyor musun kilitliyor musun? Saksı mı sandık mı? Bahçen hangi renk? Rengarenk mi iki renk mi, tek renk mi? Gök kuşağıyla mı sınırlı yoksa? 

    İnsan bazen beyaz kadar özgür ve bilgedir. Bazen siyah ve beyaz kadar kuralcı. Bazen gök kuşağı kadar uyumlu. Bazen de hayat kadar süprizdir. 

    Bahçende yaşıyor musun gömülü mü?

    .

    Tek kelime…

    Senden duymak istediğim tek bir kelimeydi benden esirgedin.

    Tek kelime etme ve git.

    Tek kelimeydi sevgiye ve nefrete yeten.

    Kırgınlıktı içindeki.

    .

    Görür gibi hissedebilir mi insan?

    Öyle! gözü fersiz, önü ışıksız...

    Duyar gibi dinleyebilir mi insan?

    Anlatsa anlaşılır mı?

    Cümle harfleri hiçe sayıp, sessiz kelamsız...

    Ne hayaldir ne de hayat yaşadığı.

    Yakaza halli bir duygu, dua olup 

    gerçekleşebilir mi yersiz zamansız?

    Gerçeği bile boşverebilir mi insan? 

    Fikri yere serip, beden başı akılsız...

    İnanınca böyle nazlanır mı insan?

    Çelimsiz kulluğuyla, biçareliğine rağmen

    Vuslat arzularken "sanki dertli" fakat

    Sonsuz Kudretiyle Merhametine yaslanıp 

    Yar'e sığınmakla bu insan

    " sahiden gamsız"...

    Nasihati oldur ki kulun verilenden çıkardığı;

    Acizliğince fakirdir insan, günahkardır.

    Vacip olur gözlerine 

    Pişmanlığa sabır ile ağlamak.

    Eşref-i mahlukattır.

    Rabbin lutfuyladır insan.

    Her nefesini şükr ile O'nun zikrine bağlamak

    Her vakit üzerine vacip olur.

    O halde var sen düşün âkil insan! 

    Seni dahi bir hikmete binaen Yaratan'a 

    Senin için yarattığı her bir ânâ

    Rıza göstermen, Hak üzere sana lazım olur.

    .

    Havanın sıcaklığını betimleyecek olsaydım bunun yerine alnımdan damlayan teri kalemime mürekkep edip yazarkenki halimi görmenizi dilerdim.

    .

    Bakma aynaya zira aksi düşen suretinde günahın var. Siretinden utanmalısın. Ağlama öyle sessizce. Duyabiliyorum gözlerinde çığlık var. Ve görüyorum ahlı nefesinde bir yangın… iyice aç kulaklarını göğsünün ki kafesinde gönlün ve onun içindeki ses var, dinle. Öyle ki pişmanlık sözlerinde karanlık bir gece var. İsyan olmalı bu. Saklanmalısın. Hayır, endişelenme Yare sığın. Yıldız doldurur yar gönlüne iki kaşı arasından yatıştırır karanlığı. Lakin dikkat et de sen günahlarını yıldızların nurunda yakıp aydınlığa çıkayım derken Yarin narında kavrulmayasın. İsyandan saklandığın sokaklarda divaneler gibi dolanıp da sonra bildiğin yollarda kaybolmayasın.

    .

    Bir günah işlersin. Pişmanlık rabıtası yaparken bilmeden isyan edersin. farkına vardığın an nefsinden daha da korkarsın. O öyle merhametli affeder ve yardım eder ki günahı da tövbeyi de isyanı da unutur, Yare dalarsın.

    .

    FATMA ZEHRA AKYİĞİT FZA

    .

    DEVAM EDECEK...
  • Ağır ağır söylüyor şarkısını karanlık ağaçlarda yağmur,
    Esiyor ormanın üzerinde ürkünç bir kahverengi.
    Dostlar, yaklaştı sonbahar, ormanda pusuya yattı bile pürdikkat;
    Tarla da boş boş bakar, geleni gideni sadece kuşlar.
    Ama güneydeki yamaçta olgunlaşıp göverir çubuğunda asma,
    Ateş ve gizli bir teselli saklıdır kutsal kucağında.
    Şimdi henüz kanlı canlı, yeşil yeşil hışırdayan ne varsa
    Çok yakında solup gidecek üşüyerek, ölecek siste ve karda;
    Kanı tutuşturan şarap sadece ve sofradaki gülen elma
    Yazdan, güneşli günlerden kalma bir parıltıyla alevlenecek.
    Anlam da böyle olgunlaşır bizde ve kararsız kışta tadın siz de,
    Isıtan ateşine müteşekkir, hatıraların şarabından,
    Ve akıp gitmiş günlerden çırpınıp gelen şölenler, sevinçler,
    Salar suskun danslarla mutlu gölgeleri yüreğe.
  • 160 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Okumuş olduğum kitap 80 yaşındaki nenenin torununa yazmış olduğu mektuplardır.  Mektuplarda daha çok nene kızıyla geçirmiş olduğu zamanları torununa anlatıyor. Nenenin hayata dair verdiği öğütler, kendine ait düşünceleri, o dönemin yaşam biçimini o kadar akıcı anlatıyor ki sanki insan kendi nenesinden dinliyor gibi. Nene yazarken hem kızıyla  yaşadığı olayları torununa anlatarak yokluğu dolduruyor hem de kendisiyle yüzleşmiş oluyor. 1994 yılında yazılmış olan bu kitap o dönemdeki insanların yaptığı davranış biçimlerini, kendisinin ve kızının aldığı kararların sonucunu bize aktarıyor. Nenenin verdiği nasihatları yaşamın her alanında kullanabiliriz. Kitabın sayfa sayısı az olmasına rağmen okurda izlenim bırakacağını, düşündüreceğini, kitap biterken yüreği hafiflemiş hissedeceğini ve hayata dair bir şeyler katabileceğini düşündüğüm bir kitap. İyi okumalar.

    Kitaba Dair Alıntılar

    Sevgiye tembellik yakışmaz.

    Ama güçlü olabilmek için insanın kendisini sevmesi gerekir; kendini sevebilmek için de insan, kendini derinlemesini tanımalı, kendi hakkında her şeyi, en gizli, kabullenmesi en zor olan şeyleri bilmelidir.

    Dışarıdan gelen fazlalıkları, kendimize ait olmayanları ayırıp attığımız zaman, doğru yoldayız demektir.

    Yürek ruhun merkezidir.

    Anlayışın sessizliğe gereksinimi vardır.

    Asıl korkunç düşünceler, trende yalnız kalınca üşüşüverdiler.

    Anlayış, bilgiçliğin kibiriyle değil, alçakgönüllülükle doğar.

    Başımıza gelenler hiçbir zaman nedensiz değildir, her birinin kendi anlamı vardır. Her karşılaşma her küçük bir olay kendi içinde bir anlam barındırır.

    Var olan tek gerçek ve inanılası öğretmen, insanın kendi vicdanıdır.

    Ölüler yokluklarıyla değil, daha çok -onlar ve bizler arasında- söylenemeyenler yüzünden acı verirler.

    "Yalnızca acı insanı geliştirir," diyordu, "Ama acıyla göğüs göğüse gelmelisiniz, kaçmaya çalışan ya da ağlayıp sızlanan kaybetmeye mahkûmdur."

    "Yanıtların cebinde hazır olduğunu söyleyenlere inanmayın, yalnızca yüreğinizin sesine kulak verin."
  • 383 syf.
    Kitabın giriş kısmında bilimin tanımı hakkında farklı yorumlara yer verilmiş; anlaşılıyor ki konu hakkında mutlak bir uzlaşı söz konusu değil. Ama bir tanım yapacak olursak, kitaptan en yalın ve kısa tanımı verebiliriz: “Bilim, dünyamızda olup biten olguları betimleme ve açıklama yoluyla anlama girişimidir.” Ama hayatımızı derinden etkileyen en önemli konu olan bilimi daha iyi anlamak için onun niteliklerine eğilmemiz gerekiyor. Bunlardan en temel olanı, bilimin olgusal olmasıdır. Olgu, doğrudan veya dolaylı ortak gözleme tabi tutulabilen oluşlardır. Yani, bir şeyin bilimsel manada olgu değeri taşıyabilmesi için onun deney veya gözlem yoluyla test edilebilir olması gerekmektedir. Örneğin:
    “Yeşil nesneler renktir.”
    “2+2=4”
    “Dünya yuvarlaktır.”
    “Sabit basınç altında gazlar ısıtılınca genleşir.” Önermelerinden ikisi bilimsel birer olgu değilken, son ikisi bilimsel olgulardır. İlkinde sorun şu: yeşil bir şeyin renk olduğunu herhangi bir teste tabi tutamayız. Bunlar üzerinde evrensel bir uzlaşı söz konusu gibidir. İkincisinde de benzer bir durum vardır. Denilebilir ki iki koyun ile iki koyun toplanır ve dört koyun elde edilir ve teste tabi tutulmuş olunur ancak bu, onluk sayı sistemi için geçerlidir. Ayrıca matematik de benzer bir uzlaşı değil midir? Üçüncüsünü, gözlemleyebiliriz. Keza sonuncusu da gözlemler veya deneye tabi tutarız. Sonuçta bunlardan ilk iki türündeki önermelere analitik, son ikisi türündeki önermelere ise sentetik önermeler denir. İlk ikisi kendiliğinden doğal sayılan veya tanım gereğince doğru olan önermelerdir ve bunlar matematik ve mantık alanına aitken, son ikisi bilimin konusu içindedir.
    Bilim mantıksaldır; yani bilim ulaştığı sonuçları her türlü çelişkiden uzak, kendi içinde tutarlı olmasını ister ve bilimde bir hipotez veya teori teste tabi tutulur, ancak bunun için önce teori veya hipotezden birtakım gözlenebilir sonuçların (öndeyiler) çıkartmaya ihtiyaç vardır. İşte bu işlem dedüktif mantıkla gerçekleştirilir. Dedüktif mantıkta, sonuç öncüllerin içinde gizli veya öncüllerle sınırlıdır. Yani, öncülleri aşan bir sonuç çıkarılamaz. Örneğin:
    “Bazı öğrenciler politikacı değildir” önermesi şu iki önermenin ilişkisinde vardır:
    “Bütün öğrenciler yalancıdır.”
    “Bazı öğrenciler yalancı değildir.”
    Bilim nesneldir. Ancak buradan “mutlaktır” manası çıkarılmamalıdır. Denilmek istenilen insanların veya kamunun soruşturmasına açık ve elverişli biçimde dile getirilir.
    Bilim eleştireldir. Bilimde hiçbir doğru değişmez değildir. Buradaki doğrunun manası, teori veya görüşlerin olgular tarafından destekleniyor olmasıdır. Bu özellik, bilimin kendi kendini yenileyebilmesini sağlar. Belki yeni gelişmeye başta kuvvetli bir direnç olur ama bilimde bir yanlışta daimi olarak ısrar edilmez.
    Bilim genelleyicidir. Yani bilim tek tek olgularla değil olgu kümeleriyle uğraşır. Bunun nedeni basittir. Evrende olgular sınırsızdır ve aslında her olgu birbirinden farklıdır ama biz bunları tek bir kavramla isimlendirerek tür haline getiririz. Aksi takdirde dünyadaki her “elma”ya tek tek farklı isimler vermemiz gerekirdi. Tahmin edileceği gibi böyle bir duruma ne dilin kendisi ne de insanın zihni imkan verir. Bundan dolayı bilim araştırma alanını belli tür olguları baz alarak yapar, haliyle sınıflama bilimin olmazsa olmazlarındandır. Başka bir deyişle bilim, belli koşullar altında belli bir yöntemle daima aynı sonuçları elde etmeye çalışır ve buna bağlı ilerler.
    Bilim seçicidir. Az önce değindiğim nedenlerden ötürü olgular sınırsızdır ve bundan dolayı bilimin belli sınırlar içinde bir araştırmaya yönelmesi gerekir.
    Bilim belli inançlara bağlıdır:
    1. Kendi dışımızda bir olgular dünyasının var olduğu
    2. Bu dünyanın bizim için anlaşılır olduğu
    3. Bu dünyayı bilme ve anlamanın değerli bir uğraş olduğu
    “Neden”siz bir olgu yoktur ve bu neden doğanın içindedir.
    Bilimde “var olan her şeyin bir miktarda var olduğu” ilkesi vardır yani nicelik önemlidir.

    Kitapta sonraki bölümlerde bilimin çeşitli alanlarla ilişkilerine değinilmiştir. Bunlara kısaca değinelim.
    Bunlardan ilki bilim ile dinin ilişkisidir. Bilindiği üzere her ikisi de insanın çevresini anlama uğraşısıdır ama yöntemleri ve özellikleri farklılık gösterir. Bunlardan birisi, bilim olgusal bir alanken, din olgusal değildir. Bilimin dünya görüşü gerçekçi rasyonalistken, dinin mistik rasyonalist olmasıdır. Dinin evreni açıklama için metafiziksel hipotezleri vardır ve bunlar teste tabi tutulamaz, bunlara koşulsuz inanılır. Bunlar haliyle yanlışlanabilir değildir. Haliyle dogmadır, yani doğruluğundan şüphe edilemezdir. Ayrıca bunları bilimsel olarak doğrulamak da söz konusu değildir. Anlaşılacaktır ki bu nedenlerden dolayı din, kendini düzeltemez, yenileyemez, değişiklik kabul edemez; o ne demişse başta o, ilelebet ‘doğrudur’. Yani dinsel inanç kesinlik ve evrensellik iddiasındadır. Bilimde ise hiçbir teorinin kesinlik iddiası yoktur; ne kadar çok teste tabi tutulmuş olunursa olsun bir teori sonraki testlerde yanlışlanabilir. Bunun sonucunda belli düzenlemeler geçirir. Yani kendini yeniler, değişime açıktır ve bu özelliği bilimin en önemli özelliklerindendir. Dinler çok uzun zamanlar boyunca kendi görüşlerini dikta etmiş, tarihte bilimsel yöndeki gelişmelerle çatışmalar yaşamış ama nihayetinde bilimin evrene dair sonuçları karşısında mağlup olmuştur. Yine de günümüzde evrene dair açıklamalar yapmaya çalışmaktadır, tabi bunları eskiden olduğu gibi cinler, periler, şeytanlar getiriyor götürüyor diye değil; bilimmiş gibi davranarak yapmaktadır. Akıllı tasarımcılık bunlardan en önde gelenidir. Doğadaki olguları bilimsel olamayacak argümanlarla ve daha çok salt evrim teorisini yanlışlamaya çalışarak kendine bilimde yer bulmaya çalışıyor. Sanki evrim teorisini çürütse kendi varsayımları doğrulanacakmış gibi. Bence din ile bilim uzlaşabilecek, beraber hareket edecek şeyler değillerdir. Birinin açıklaması doğru ise diğerininki doğru olamaz. Yani hem evrim teorisi hem de akıllı tasarımcılık olmaz. Bu örnek çoğaltılabilir.

    Bilimle felsefenin ilişkisinde ise göze çarpan nokta her ikisi de olgudan hareket ediyor görünüyorken, bilim, olguları yine bazı araçlar vasıtasıyla yine olgulara dönerek temellendirmeye çalışıyor ama felsefe daha çok temellendirmesini olgusal olarak değil, mantıksal çözümlemeyle veya metafiziksel spekülasyonla yapmaktadır. Örneğin: Platon idealarla sistemi temellendirir ama bu idealar alemin bilimsel manada teste tabi tutmak mümkün değildir. Felsefe her şeyi açıklamaya çalışır yani kendine bilim gibi özelleşmiş alanlarla sınırlayarak bir araştırma alanı oluşturmaz. Nitekim eskiden tek ‘bilim’ söz konusuydu, bu da felsefeydi. Özelleşmiş alanlar sonradan oluştu ve şu anki bilim alanları felsefenin içinden çıktı. Bu açıdan felsefenin durumu, dine benziyor yani her ikisi de bilimsel gelişmeler sonucunda ilgi alanlarını daha dar bir alanla sınırlı tutmak zorunda kalmış gibiler. Bu noktada Prof. Dr. Ahmet Arslan farklı düşünüyor. Hatta Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir,” sözünün gerçeği yansıtmadığı fikrindedir. Çünkü ona göre, bilim insana hayatını üzerine kuracağı bir temel ve bu temelden dallanarak onu zenginleştirecek yollar sağlamaz. Bu yine felsefenin görevidir der. Bu konuda Arslan’ın fikriyle Atatürk’ün sözü arasında bir uzlaşımı bence bilimsel düşünme yetisi sağlayabilir. Bilimsel düşünme yetisi kazanmış bir insan; gerçeğe dönük, olaylara saygılı, yargılarında tutarlı ve ihtiyatlı; olgulara dayanmadan uluorta genellemelerde kaçınan, önyargılara ve dogmatik inançlara saplanmayan, düşüncesinin hareket noktasını geçerlilik ölçüleri kapsamındaki gözlemler yapan, gözlem verilerine ters düşen şeyler karşısında şüpheci olan, rasyonalist, her türlü mistik ve doğa üstü görüşlerin karşısında bir dünya görüşüne sahiptir.

    Bilim ile formel disiplinler arasındaki ilişki: Formel disiplinler yani mantık, açıklamadan ziyade doğru düşünmeyi konu edinir. Örneğin mantığın genel ilkeleri hepimizin en temel yararlandığı ve düşünmemizi şekillendiren ilkelerdir:
    1. P doğru ise P doğrudur. (bir şey A ise A’dır)
    2. P hem yanlış hem doğru olamaz. (bir şey hem A hem de A değildir olamaz)
    3. P ya doğru ya da yanlıştır. (bir şey ya A’dır ya da A değildir)
    Bunlar belki de evrensel olan yegane şeydir. Bunları ilk olarak Aristo’nun kitaplarında okuduğumda, “bu adam bunlar için mi kitap yazmış” demiştim kendi kendime, çünkü anlam verememiştim onun, bu kadar açık olan şeyleri ciddi ciddi sıralamasına. Ancak bu konuda insan, daha çok okuma yaptıkça, yani bize oldukça doğal ve olağan gelen şeylerin derinine indiği vakit kendini bir metre önünü bile göremediği bir sisin içinde buluyor. İşte bunlar bu sisi dağıtan ve artık bizim, adımızdan bile daha doğal olan şeyler haline gelerek doğru düşünebilmemizi sağlayan şeyler olmuşlardır. “Doğru derken?” diyerek önünüze biraz sis getirebilirsiniz isterseniz. Anlaşılacaktır ki, mantığın yöneldiği nokta, yargıların doğruluğu değil, yargılarımızın arasındaki ilişkinin doğruluğudur. Bu noktada, bilimin gözlem ve deneyle saptadığı olgular arasındaki ilişkinin sağlıklı şekilde düzenlenmesinde mantık devreye girer. Örneğin:
    1. Bütün insanlar ölümlüdür.
    2. Sokrates bir insandır.
    Bu iki önerme doğru veya yanlı olabilir ve bunları saptayan bilimdir. Mantık bu iki önermeyi doğru sayarsak, bunların ilişkisinden oluşacak başka hangi önermeleri doğru saymamız gerektiğini ortaya koymaya çalışır.
    3. Sokrates ölümlüdür.
    Bu sonuç, ilk iki önermenin mantıksal açıdan zorunlu sonucudur. Ancak bu zorunluluk illa bilimsel olarak geçerli olacak değildir. Çünkü mantık olguyla veya içerikle değil biçimle ilgilenir. Adı üstünde formel yani biçimsel… Yine iki örnek üzerinden bilim ile mantığı kıyaslarsak:
    1. Dünya yuvarlaktır.
    2. Dünya ya yuvarlaktır ya yuvarlak değildir.
    Birinci önerme doğruluğu gözlemle sağlandığı için bilimseldir. Biri “dünya yuvarlak değil, düz” dese gerçeği inkar etmiş olur. Ama bu ifadeyle aynı kişi bir mantık hatası işlemiş olmaz, çünkü biçimsel olarak bir sorun yok. Bundandır ki garibim Galileo bir türlü kabul ettiremedi dünyanın yuvarlak olduğunu. Bunda mevcut güç sahiplerinin kurdukları sistemin temelden hasar alacağı gerekçesini bir kenara koyacak olursak, insanlar bu kadar kesinlik ortaya koyarak sisi dağıtan mantıksal sonuçlarının konforundan kolay kolay vazgeçememiş, yeni gelişmeyi kabul edememişlerdir. İkinci önermenin ise içeriği olgusal içerikten yoksun olduğu için bilimsel değildir, biçimselliğe bağlıdır yani mantığın alanındadır. Birinci tür önermelere daha önce de belirttiğimiz üzere sentetik, ikinci tür önermelere ise analitik önermeler denir; birinci tür önermeler, doğruluğu yaşantı sonrası belli olan/kabul edilen veya gözleme bağlı olan manasındaki a posteriori önermeler, ikinci tür önermelere ise doğruluğu yaşantı öncesi belli olan/kabul edilen veya gözlemlerden bağımsız bilinebilir manasındaki a priori önermeler denir.

    Mantık konusunda diğer önemli husus, dedüktif ve indüktif çıkarımlardır. Bunlardan dedüktiften yukarıda bahsetmiştim. Dedüktifte yeni bir bilgi üretilmez. Öncüllerde örtük olan bir sonuç ortaya çıkarılır. İndüktif çıkarımı anlatmak için de şu örnek verilmişti:
    1. A Afrikalıdır ve zencidir
    2. B Afrikalıdır ve zencidir
    3. C Afrikalıdır ve zencidir
    4. …

    Sonuç: O halde, tüm Afrikalılar zencidir.
    Tahmin edilecek ki tek bir zenci olmayan Afrikalı, ulaşılan sonucu yanlışlanmaya yetecektir. Bu nedenle istenildiği kadar gözlem yapılsın yine de sonuç doğrulanmış olmayacak. Bu çıkarımı tarihte Francis Bacon bilimin temeli saymıştır. Ancak günümüz bilimi, indüksiyonu, bilimsel genellemelere ulaşmada, dedüksiyonu ise bu genellemeleri açıklama gücü bulunan hipotez veya teorilerinin gözlem verileriyle uygun mantıksal sonuçlar çıkarmada kullanır.

    Bilim ile matematik ilişkisi: bilimin hiçbir zaman kesin olmadığı yerde matematik kesinliği ile cezbedici bir özellik gösterir. Matematikte bir teorem ispat edildiği vakit, öncülleri yani aksiyomları reddedilmedikçe yanlış çıkma olasılığı yoktur. Bu nedenle matematiksel teoriler, aksiyomlara dayalı sistemlerdir. Bu sistem: nokta, doğru gibi tanımlanmayan (tanımlanırsa ondan sonrakiler tanımlanmalı, böyle böyle sonsuza kadar gider) ve tanımlanan terimler ile ispatlanmaksızın kabul edilen önermeler (postulat, aksiyom) ve ispat edilen önermelerden (teorem) oluşur. Yani aksiyomlar ispat edilmeden teoremler kabul edilir. Ancak bunlar doğru kabul edilirse teoremler doğru olurlar. Bu da, bir teoremin ispatının teoremin doğruluğu anlamına gelmediği manasına gelir. Bilim açısından matematiğin önemi ise, matematik bilimsel bulguları veya yasaları açık, kesin ve kısa ifade etmeye yarar ve bu nedenle Galileo tarafından bilimin dili olarak nitelenmiştir. Örnek vermek gerekirse, aynı şeyi F=m.a şeklinde ifade etmek gayet kısa, açıktır ama aynı şey yazı diliyle ifade edildiğinde hem uzun olur hem de dilin yapısından dolayı anlam karmaşası yaratabilir. Diğer önemli yanını anlatmak içinse Einstein’ın matematiksel olarak kesin olması gerektiğini öne sürdüğü ve dediği gibi de ispatlandığı çıkarımı örnek olarak verilebilir. Yani hipotez veya teorilerden doğrulanacak öndeyiler ortaya koyulurken matematik önemli bir görev üstlenir.

    Artık bilimsel yöntemin genel çerçevesini çizerek incelemeyi noktalayalım. İnsan, olgular dünyasında merak uyandırıcı bir şey hakkında daha çok bilgi sahibi olmak ister veya gözlemlerde alışılanın dışında yeni bir şey yaşanır, bunu bir tehdit, problem olarak algılayarak çözmek ister veya günlük hayatını kolaylaştırmak ister. Sonra hareket geçer ama önünde yığınla olgu vardır. Evet, aslında merakını uyandıran tekil veya sınırlı sayıda olgu görünürde bulunuyor olabilir lakin bunu betimlemek ve açıklamak için kendisine bir yol haritası gerekir; aksi takdirde olgu okyanusunda boşa kürek çekmiş olur ve sonunda Robinson Cruose gibi bir adada yalnız başına kalabilir. Bilim insanını bu akıbetten kurtaran ilk adım veya yol haritası kurduğu hipotezlerdir. Hipotez, doğru olduğu veya doğru sonuçlara götürmesi yönünde güçlü yanları olan, bilim insanına belli sınırlar dahilinde araştırmasını sürdürme imkanı vererek daha bilinçli hareket etmesini sağlayan önemli bir bilimsel ayaktır. Hipotezler mantıksal tutarlılığı olmalı, çelişkili sonuçlar yaratmayan, açık ve basit olmalıdır. Ayrıca hipotezlerin doğru olup olmadığının bilinmemesi ve doğrudan test edilebilir olmaması gerekir. Hipotezlerin öngördüğü sonuçlar gözlem veya deneye tabi tutulur. Bunlardan genelleme biçiminde olup yeterince doğrulanmış olanlara açıklayıcı veya kuramsal yasa gözüyle bakılır. Tek bir öncülün yanlışlanması durumunda ise hipotez başarısız sayılır. Nitekim Karl Popper’a göre bilim ayıklama yaparak insanı gerçeğe olabildiğince yaklaştırmayı amaçlar ya da başka bir deyişle sisi olabildiğince dağıtmaya çalışır. Bu arada deneyin gözlemden farkı, gözlemde insanın doğaya müdahalesi söz konusu değilken, deneyde insanın belli koşulları ayarlaması söz konusudur. Bu durum bilime büyük fayda sağlamıştır. Bir şeyin olmasını beklemektense o şeyin oluşumunu minimal düzeyde de olsa en yakın şekliyle sizin yaratmanız daha iyidir. Değişik ölçüm türleri bulunur, bunlara değinmeden sadece hiçbir ölçümün mükemmel düzeyde olmadığını belirtmeliyim. Zaten emin olduğum bir şey varsa o da mükemmelin olmadığıdır. Bu nedenle bilimde ölçümde en az hata payıyla yapılmaya çalışılır. Mükemmel yok demişken, herkesin mükemmel bir şey olarak bildiği doğa yasalarının da ancak birtakım koşullara bağlı olmaksızın mutlak ve evrensel olmadığını belirtmeliyiz. Başka bir ifadeyle doğa yasası veya bilimsel yasa, şimdiye kadar tüm gözlem ve deneylerle doğrulanmış olgusal içerikli genellemelerdir. Yasaların işlevi ise çok sayıda ve ilk bakışta dağınık gözüken olguları düzenli bir ilişkiye bağlaması ve tek bir önermeyle ifade etmesidir. Yani her zaman olduğu gibi biz insanlar basitliği ve konforu tercih ediyor ve onları arıyoruz. Diğer işlevi ve de temel gücü yasanın, belirleyici olmaları yani insanın onlara dayanarak gelecek hakkında tasavvurlar oluşturmalarıdır. Bu sayede insan, modern bilimle doğaya egemen olma yolunda büyük bir adım atmış olur. Tabi, az önce kavramsal dünyaya ait olup teste tabi tutulan hipotez gibi teoriler de teste tabi tutulan kavramsal dünyaya ait şeylerdir. Tam tanımıyla bilimsel teori, birtakım olguları veya olgusal ilişkileri açıklayan kavramsal sistemdir. Yazar teorinin bilimde en üst derecede bir iş olduğunun altını çizmiştir. Öyle ki iyi kurulmuş bir teorinin bir sanat eseri gibi olduğunu ve insanın dünya görüşünü etkileyen niteliğe sahip olduğunu ifade etmiştir. Peşinden de dünyaya teorinin gözünden bakmanın, bilgi ve anlayışımızı beklediğimizden fazla geliştirebileceğini ekler. Kısaca, bilimsel teoride, tüm bilimin kristalize olmuş bir örneğini görmenin mümkün olduğunu söyler. Olgu, doğrudan veya dolaylı yoldan gözleme konu olan ve doğada yer alan bir şeyken, teori, insanın düşünme yetisinin bir ürünün olup olguları açıklamak veya evreni bir yanıyla anlamak için kurulan bir sistemdir. Varsayım, doğruluğu irdelenmeksizin kabul edilen iddia ve hipotez doğrulanmak üzere ele alınan bir iddiayken teori, bir ölçüde de olsa doğrulanmış ama henüz tümüyle kesinlenmemiş bir sistemdir. Gözlenebilir yüzeydeki olguları gözlenemeyen bazı temel ilişki veya süreçlere inerek açıklayan bilimin bu konuda en büyük yardımcısı teorilerdir. Bunlar, açıklama, ön deyi ve düzenleme özelliklerine sahiplerdir. Haliyle teori olmaksızın bilim dalları, bilgi yığını haline gelirlerdi sadece. Yani bu bilgi yığınlarını düzenleyerek, onun bakış açısından bakıp hayatımızı zenginleştirecek sistemleri teoriler sayesinde kurmuş oluruz. Başka deyişle, teori kurmak belli bir alandaki fikirlerimizi ifade eden genellemelerin mantıksal bir düzene sokulmasıdır. Son olarak teorideki teoremlerin bir veya birkaçının olgulara uymaması, teorinin tümünü hemen reddetmemiz gerektiği manasına gelmemektedir ama sistemin gözden geçirilmesini gösterir. Buna karşın teoremlerın tümünün doğrulanması sisteme hiçbir zaman tam bir kesinlik kazandırmaz.

    Kitabın bir diğer önemli bölümü bilimde nedensellik kavramıdır ama buna detaylı değinmeyeceğim. Kısaca belirtmek gerekirse, her şeyin zorunlu bir nedeni olmak zorunda değildir hatta yoktur. Birbirlerinin peşi sıra geldiği veya eş zamanlı meydana geldiği gözlenilen farklı olgular söz konusudur. Ancak bilim, tek tek olgular hakkında değil hep farklı olgular arasındaki ilişkilerini inceler yani tek başına olgu değil bu olgunun başka olgularla ilişkisi bilimsel nitelik kazanır. Haliyle, doğada özelliği belirtilen yukarıdaki farklı olgular arasında nedensel ilişki olduğunun varsayımı üzerinden bilim yapılır denilebilir.

    Kitabın son kısmında bilim dünyasındaki önemli isimlerin bazı yazı ve fikirlerine yer verilmiş ve bununla birlikte bilimin tarihine de kısaca değinilmiştir.

    İyi okumalar.
  • Çünkü anlam, bildiğimiz gibi, kökenden bağımsız değildir ve maddi olanı örten ya da dolayımlandıran her şeyde samimiyetsizliğin, duygusallığın,demek gizli ve bu yüzden çok daha zehirli olan çıkarın izini seçmek de hiç zor değildir.
  • 304 syf.
    ·32 günde·7/10
    Kitabın örnek oturumlarla somutlaştırma fikrini çok sevdim. Ayrıca oturumlardan sonra süpervizyon desteği alarak bunların da yazılması danışman açısından nasıl değerlendirildiğini de gözler önüne seriyor. Tabi ki tüm oturumların yazılması mümkün değil ama tek bir oturum örneği olduğu için öncesi ve sonrası olmadığından bazı konular havada kalmış, anlam bütünlüğü sağlanamamış. Yazarın benimsediği Duygu Odaklı Terapi bütün açılardan incelenmiş, etkililiği kanıtlarla ispatlanmış. Bu terapi ekolüne ilgi duyanlar için örnek bir kitap olduğunu düşünüyorum.
  • 84 syf.
    Şeffaflık, hayatımızın bir çok noktasında sık sık kullandığımız ve karşılaştığımız kavramların başında geliyor. Elbette bunu kullanmamızın nedeni olumlu bir anlam yüklü olması. Bu yüzden en çok da iyi bir politik malzeme işlevi görmektedir kamuoyunu manipüle ve kontrol etmek açısından.

    Yüzyıllar önce Marks'ın bahsettiği yabancılaşma günümüzde yerini (varlığını da yitirmeden) Baudrillard'ın simülasyonuna bırakmış durumda. İletişim teknolojisinin hızla ve tüketime endeksli bir alan olarak büyümesi, insanın artık sanal alem ile gerçek alemi ayırt edemeyecek duruma gelmesine neden olmuş, hız, teşhir, kontrol, şeffaflık gibi başlıklar temel yaşam kuralları haline gelmiş oldu.

    Günümüz neo-liberal dünyasında şeffaflık bir iktidar aygıtıdır. Hem siyasi, hem de ekonomik güçler şeffaflık ilkesini bir yaşam alanına dönüştürerek bu alan içerisinde insanın özel, gizli olarak tuttuğu her şeyi ''bilgi'' kapsamında yok eder. Şeffaf olmak bu anlamda çok değerlidir. Buna bir tür neoliberal ahlak yasası da demek mümkün açıkçası. neo liberalizmin sınırsız özgürlük (olmayan) arzusu aslında bir kontrol mekanizmasından başka bir şey değildir. Bu nedenle şefaflaştırılmış toplum, kural koyucular tarafından kendilerine göre ahlaklaştırılmış ve kontrol altına alınmış bir toplumdur.


    Byung Chul Han ise bir kısacık kitabında daha ansiklopedi yazarcasına kavramlar içerisinde muazzam bir geçişler yaparak bizlere, düşünenlerin farkında olduğu şeyleri bir araya getirerek anlatmış. Bu açıdan harika bir kitap daha.
    Han'ı okuyun okutun.
  • Rönesanstan sonra, insan dehası daha çok tekniğin gelişimi yönünde seferber olduğundan bu coğrafya etkisi giderek nerdeyse mistik veya metafizik bir güce ulaştı. Amerika'nın bulunuşu, kutuplara varış, okyanusların aşılışı insanı gizli bir şekilde geçmişte kurduğu medeniyeti küçümsemeye itti. Yeni bir anlam bulacağını sandı insanoğlu.

    #insanlığındirilişi