• 120 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Steinbeck'in okuduğum üçüncü kitabı.. Gazap üzümleri,  Fareler Ve İnsanlardan sonra yine şahane bir öykü.
    Yazar beni şaşırtmadı kendine özgün üslubuyla yine farkını konusturmuş..
    İnsan- doğa ve insanların birbiriyleriyle ilişkilerini ,  özellikle de,  çalışan kesimlerin yaşamlarını anlatmaktadır kitaplarının genel konusunda..

    Salim 'in Önerisiyle okuduğum bir kitaptı. Baya da etkiledi beni.
    Kısa bir öykü. Ama kısalıgına rağmen içinde barındırdığı değerler,  size kattıkları,  verdiği dersler o kadar anlamlı o kadar çok ki. Sanki 100 sayfalık bir kitabı değilde bir koca yaşamı okumuş gibi oluyorsunuz. Ve işte ben böyle kitaplara hayranım.

    "Bir inci ve inciyle gelen bir yok oluş.."

    Elinize bir yerden bir anda yüklü miktarda para geçtiğini düşünün.  Ya piyangodan ya bir akrabanızdan büyük bir meblağ elinize para geçtiyor ne olur ?
    Hiç tanımadığınız akrabalarınız ortaya çıkar değil mi :D

    Bu kitapta da tam da böyle bir şey olmasa da  buna benzer bir şeyler yaşanıyor; bu sefer akrabalardan çok düşmanlarınız ortaya çıkıyor.
    Yoksul bir 'İnci' avcısı olan Kino güzel gösterişli büyük bir inci buluyor. Buluyor bulmasınada sonra neler oluyor ?
    Düşmanları dosta...  Dostları düşmana dönüşüyor.

    Çocuğunu hayatını kurtarmak için İnci arayıp buluması.. o inci yüzünden çocuğunun ölmesi ayrı bir hüzün ayrı bir ders...
    İnsan bir şeye başlarken neler düşünür ne  hayaller kurar ama hayat ona ne verir...

    Para hırsıyla başkasının malına göz diken insanlarla olan mücadelesi çok güzel anlatan bir kitap Aslında mutlulugun parayla hiç bir alakası yok. Evet bunu anlıyoruz ama anladıktan sonra çok geç olabiliyor. Bir çok şeyimiz elimizden gittikten ya da kaybettikten sonra fark ediyoruz.

    Açgözlülükle para hırsı insanları felakete sürükler. Açgözlü olan ve gözlerini para hırsı bürümüş insanların kendileri de mutlu olmadığı gibi çevresindeki insanları da kendi felaket girdabının içine alır.

    Topluma eleştirisel bakış açısı ile gerçek yaşama ayna tutan; İnsanın doğasını çok iyi anlatan bir yazar.

    İnsanlığa dair çok etkileyici bir kitap. İnsanlığı tanımak istiyorsan John Steinbeck okumalısın...
  • 69 syf.
    Kitap hakkında söylenecek çoğu incelemeyi diğer okuyucu sayın okurlar klavyeye almış. Ben daha çok kitabın kendi bünyeme etkisinden bahsedeceğim. Bu etkiden bahsederken içerikten örneklemeler yaptığımı belirteyim ki kitabı okumamış okurlara saygısızlık olmasın.
    Kitabı bir günde bitirebilecekken, yani o kadar akıcı ve parça parça olmayan bir mektup, hatırat, günce şeklinde bir bütün olmasına rağmen, 3 günde bitirebildim. Evet, gene; bilmem ki bu kendimi adayamadığım kaçıncı kitap; kendimi kaptırıp gidemedim yollardaydım okumam sırasında.
    İlk sayfalarda gayet güzel başladık, "Sayın Zweig'in kitabını okuyorum. Santranç'ın dünyası beni benden kurtarmış, açtığı yelkenler fırtınalarıma liman bulmuştu. Eminim bu kitap da dönüşüm olacak." demiştim ki, sayın baş kahraman yardımcı subayın kaleme aldığı olağanüstü gecenin, niye yazdığını anlatmaya başladıktan sonra neden bilmiyorum boğuldum. Tasvirlerde, anlatıcıda sorun yoktu fakat ne bileyim yakalamayadı beni, dann diye inmedi kelimeler zihnime. Bazıları hariç, ki bu metnimden sonra alıntı da yapacağım (bilhassa sayfa 37 ve 59'dan sonrası). Dediğim gibi, şuan bütün yazdıklarım kişisel.
    Birçok okuyucuyu sarsmış ve iz bırakmış olan bir kitabın bende de etki bırakmasını bekledim. Tabiki bazı etkileri oldu, benim beklediğim etkilerin harici de olsa.
    Kahramanımızın yaşadığı yanlızlık ve kalabalılık bana hiç yabancı değil. Belki de anlattıkları, yaşamında ona acayip tesiri olmuş o gecesi birçok insanın her günü olduğu için bende extra br uyanışa sebeb olmadı. Biz faniler ve hayat mücadelesi verenler zaten her gün istediğimiz veya istemediğimiz kalabalıklarda, sevdiğimiz veya sevmediğimiz yakınlıklarla oksijen arıyoruz. Kitapta bahsedilen kendi içine sıkışmışlık, artık monotonlukta ve duygusal hisssizlikte tıkanmışlık çoğumuzun farkında olarak veya olmayarak sürekli yaşadığı bir döngü. Dışına çıkılamayan veya size gelmeyenlerle sıkıştığınız bir dairenin merkezi hariç her noktasında geziniyorsunuz. Bu daire hayat mı? Hayat bu daire kadar mı? Dairenin iiçinde kimler var? Kim dahil etti onları oraya? Ne kadar varlar?... Bir sürü sorusu olan bu daireniz sizin yaşamınızın geçtiği alan. İş-ev-sosyal hayat arasındaki gidiş gelişlerin geometrik şekline ben daire dedim. Çember demedim bakınız, içini dolu kabul ettim ve daire dedim. Siz dilediğiniz ismi verin. Ben içini dolu tutmaya çalıştığım alanı bir süredir farkındayım. Çoğumuz farkında olmadan o döngüde dönüp duruyoruz. Sonra ne oluyor? Sorgulamalar başlıyor, bunalım vb... Kahramanımız kuvvetli duvarlarla çevrili dairesini yaşadıklarıyla fark ediyor, öyle bir akşam kafasını yastığa koyduğuna "Bir dakka ya ben ne yaşıyorum?" diye sormamış kendisine. Merak ediyorum herkes kendıne bu soruyu neden sormaz, gereksiz bir soru mu bu, yoksa içinde bulunduğumuz hayatın veya gerçeklerimizden kaçmanın yoluna mı taş? Neyse kahramanımız olayların uzerine gidiyor. hislerini canlandırmasına karşı, suç saydığı bir takım eylemlerde bulunuyor, gündüz vakti. Gece vakti de ölüme gidiyor adeta. Sonra bir bakıyor hayat tam olarak o kıyıda bekliyormuş onu. Kendini dolduracak birçok duygunun, daha doğrusu yaşadığını hissettirecek kavramların aslında kendi dairesinin içinde olmadığını farkediyor. İşte burda ben şaşırmadım çünkü çok şükür ki biz faniler bunu farkındayız. O kadar canımız burnumuzda, o kadar sığlaştı ki benliklerimiz, ancak o kısır döngünün dışında başka canlarda, başka bir çift gözde (illa insan gözü olmak zorunda değil kedi, kuş, böcek de olabilir) hayatımızın anlamlanacağını biliyoruz. Yaşıyoruz her gün, dünya düzenin yaratılışımızdaki gayelerin aksine çalıştığını. Ve ölümün etimizle kemiğimizle değil bizzat ruhumuzla hissedilmesi gereken bir hayat olduğunu biliyoruz. İnsan bedeni sadece yemeğe mi acıkır? Ya acıktığı varlığını anlamlı kılan diğer varlıklarsa?
    İşte okuyup buraya kadar gelmişssen dostum, kitap bu acıkmadan bahsediyor. Sayın kitabın kahramanı tam olarak varlığına aç kaldığı, maddi manevi diğer varlıkları, yargıları, duyguları, havayı bulmuş ve bunları nasıl bulduğunu unutmamak adına yazmış. Eminim ki hissettikleri yazdıklarından gene fazladır. Kendisini anlıyorum ve kendi döndüğüm kıyılara bakınca hiç yadırgamıyorum yaşadıklarını. (Bu cümlemden ölüm kıyıları, suç kıyıları gibi anlamlar çıkarabilecek hayal gücün için bir not sayın okur, o kıyılar bildiğin kıyılar değil. Gün batımını izlediğimiz tatlı kıyılar onlar.)

    "Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar."
    Kendimi anladığımı düşünmüyorum. Fakat işkembelerimizde taşıdığımız, insanlığımız içindeki olağanüstülüğü de bayağılı da biraz olsun tehayyül edebildiğimi düşünüyorum. Sanırım Sayın Zweig'in bu metni bize sunarken diğer bir gayesi de buydu. "O
    gösteri harikalıklarınız içinde bünyenizde bulunan bayağılıkları ne iyi saklıyorsunuz ve gerçek olmayan hayatınıza az bir 6 saat gerçeklik katsanız o zaman insan olur ve yasadığınızı anlarsınız, anlayabilirseniz." diyor bence bir taraftan. Farkındayım saldırganlığımı sayın dost okuyucum. Elimde değil,bu da benim bayağılığım. Saklamıyorum.
    Bayağılıkları anlamak hak vermek demek değil. Hırsızın neden hırsızlık yaptığını anlıyorum diye ona hak veriyor veya anlayış gösteriyor değilim. Üzülüyorum olduğunca. Çok. İnsanların en çok kendilerine verdikleri zararlarına, birbirine ettiklerine ve etmediklerine üzülüyorum.
    Elimizin uzanamadığı, kabul edemediğimiz ama elimizden de birşey gelmeyen, etimiz kemiğimiz gibi parçamız olmuş gerçeklerin içindeyiz ve yaşıyoruz. Yaşıyor muyuz gerçekten?
    Bu satırlarım kitaptan ilham alınan satırlar değil. Bunları yazdıktan sonra anlıyorum ki birçok insanın beğendiği kitap oluşu, kendilerini kahramana yakın bulmalarından.
    Kitap güzel. Bilhassa bir dirsek temans dürtüsüne ihtiyacı olanlar için. İyi okumalar.
  • 528 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba sevgili dostlarım inceleme yazamadığım uzun bir aradan sonra :)

    Nerden başlasam bilmiyorum. Bu kitaba baaaaa-yıllllll-mışşşş-tımmmmm okuduğumda. O kadar da çok olmadı biteli aslında. Kitap benim için öyle heyecanlıydı ki. Okurken yaşadım her satırı kahramanlarımızla birlikte resmen ben de. Başları tehlikeye girdiğinde kalp atışlarım mı hızlanmadı, gözlerimi sıkıca kapatıp devamını okumak mı istemedim? Birbirlerini üzdüğünü sandığım anlarda ağlamamazlık mı ettim? Hepsini bizzat derinlerimde hissettim ve yaşadım. İhanet sandığım an öylesine korktuğum kısımların aslında çok masum bir güzellikte olduğunu görünce mutluluktan mı gözlerim yaşarmadı? Sorularımdaki olumsuzluk eklerini çıkartıp atın geriye kalanlar bilin ki cevabımdır... Kargalar meclisi kitabının hırsızlar çetesi büyük bir görev üstlenirler, bunun altından kalkabilecekler mi ki? Dostluk mu kazanacak? Dost sandıklarımız aslında düşman mı?

    KAZ
    Gizemli kahramanım benim duygusuz gibi algılanan çoğu zaman çevresindekiler tarafından aslında arkadaşlarını önemseyen güzel yürekli dostum. Çocukluğundan kalma sırrının intikamıyla yanan Kaz, bu hırsız çetesinin lideri... Peki abisiyle ilgili olan onu bu kadar üzen anısı neydi? Ve o hiç çıkarmadığın eldivenlerin. Karakterin, her zorlukta o güçlü duruşunla itiraf ediyorum etkiledin beni :)

    INEJ
    Kaz'ın gölgesi, sevgili hayaletimiz, onun da hikâyesi çok değerli, Kaz' a aşık mı ki? Ya Kaz onu seviyor mu? Derin bir yara alır Inej. Peki ya Kaz onu kurtarabilecek mi? Inej büyük görevde üstüne düşeni yapabilecek kadar yaşayacak mı?

    MATTHİAS
    Yakışıklı drüskelle o bir asker vatanı için her şeyini veren. Neden cehennem kapısına atıldı ve feci bir cezaya mahkum edildi? Nina yüzünden mi?
    Nina'ya aşık mı? Yoksa ölesiye nefret mi ediyor? En büyük aşklar nefretten mi doğar? Duyulan nefret bir insanı öldürmek isteyecek kadar büyük müdür?
    Kaz, Nina ve diğerleri onu cehennem kapısından kurtarabilecek mi? O Nina'ya, rağmen, belki de vatanına karşı olan bu göreve katılmayı kabul edecek mi? Nina'dan intikam mı alacak yoksa ona olan aşkı üstün mü gelecek nefretine?

    NİNA
    O hem bir grisha hem de cellat. Sevdim ben seni. Neden iftira attın ki seni kurtaran Matthias'a. Matthias için bir cadı mıydı sadece Nina ya da onun aşkı? Peki Matthias'ı önce cehennem kapısına mahkum etmek sonra onu çıkarmaya yardım etmek neden Nina? Bu göreve katılmayı bu yüzden mi istedin, onu kurtarmak geçmişin kötü izlerini silebilmek için? Matthias ona kendisi yüzünden yaşadıklarının bedelini ödetecek mi?
    Nina arkadaşları için hayatını tehlikeye atan bir şey mi yapacak? Hayatta kalabilecek mi? Yoksa gücü onu yiyip bitirecek mi? Matthias'a en güvendiği anda Nina sırtından mı bıçaklanacak? Nefret dolu bu aşk kederle mi bitecek, yoksa sevgi mi kazanacak?

    JESPER
    Kumar oynamadan duramazsın değil mi sen? Biraz söz dinle, Kaz'ı dinle... Çetemizin sevgili nişancısı...

    WYLAN
    Babanın düşmanın olduğunu düşün, ne yapardın sen onun yerinde olsan? Ekiple bir olup babasına ders vermesinin zamanı gelmişti belki de Wylan'ın? Gerçek yüzünü görecekti babasının, babası gözlerinin önünde onu görmezken hem de... Diğerlerine kıyasla ana kuzusu gibi görünse de sevgili bombacımızdı o bizim.

    Serinin devamını okumak için sabırsızlanıyorum çokça. Şu an finallerime çalışmalıyım ama söz vermiştim bu kitaba inceleme yazacağım sana diye dayanamadım döktüm yine böyle bir yoğunlukta hislerimi. Okuyun okutturun bu kitabı yoksa çok ayıp edersiniz.

    Birlikte başladık ama birlikte bitiremedik olsun Nausicaä'm. Bu kitapla tanıştırdığın için ne kadar teşekkür etsem az sana, iyi ki varsın...

    İncelememden sonra Leylim Leylim'i okuyanları görünce öylesine mutlu olmuştum ki aynı hisleri bu kitapta da yaşamak isterim. Beni bu güzel duygudan mahrum bırakmazsınız umarım...

    Biraz da alıntı...

    "Her kalbin kendine has bir atışı var."
    (Anlamlı)

    ... bir gülümsemesi neden elli kişininkine bedeldi?
    (Özel)

    “Senin çeneni kapayıp yolumdan çekilme anlayışın bu mu?” ...
    “Senin teşekkür etme anlayışın bu mu?”
    (Tatliş)

    "Ah, ..., seni o kadar özledim ki."
    (Özlem dolu)

    "Bırak beni."
    "Bırakamam."
    (Bağlılık)

    "Ben seni korumak için varım. Buna ancak ölüm engel olabilir."
    ...
    "Buradan sağ çıkarsak seni çılgınca öpeceğim."
    (Cesaret ve aşk)

    "... şimdi de aynı şeyi yapıyordu. Onu bir kez daha terk ediyordu."
    (Ayrılık)

    "... Gülüşün beni uyandırıyordu."
    "Gülüşümden hep nefret ederdin."
    "Gülüşünü severdim, ... Seni de sevebilirdim."
    Sevebilirdi. Bir zamanlar.
    (Pişmanlık)

    "... senin yaşamana ihtiyacım var."
    "... bensiz de yapabilirsin, biliyorsun."
    ... "Sensiz yapmak istemiyorum ama."
    (Hüzün)

    “Gitme,” dedi nefes nefese. Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Sonuna kadar kal.”
    “Ve sonrasında,” dedi. “Ve daima.”

    SONNN

    Mutlu akşamlar eklemiyor musun listene, ayıp ediyorsun şayet gerçekten düşündüysen böyle bana Kaz'a, Nina'ya, Matthias'a, Inej'e ve diğer herkese :)
    Bu arada okuyan yüreğine en içten sevgilerimle...
    Fıçı'ya davetlisiniz, bu macera bu kitapla bitmiyor, siz de okuyun serinin ilk kitabını sonra kaldığımız yerden hep birlikte devam edelim hem daha güzel olmaz mı? Beklerim sizi :)
  • 104 syf.
    ·9 günde·9/10
    Giovanni Papini
    Gençliğinde özgürlükçü, kilise karşıtı aykırı bir İtalyan iken 1930'lardan itibaren katolikliğe yönelmesi dahası Mussolini ve Faşizme beslediği sempati; muhtemeldir ki onu ikinci dünya savaşından sonra biraz kenara itmiş. Herhalde bedelini ödemiş olacak ki daha sonra tekrar gün yüzüne çıktı, derler.

    Binlerce yıldır sorulan soru.
    Camus, Sartre, Puslu Kıtalar Atlası.
    Temaları benzer olsa da biraz farklı açılardan hep aynı sorunun (10 soru) cevabını arayışla geçen 10 öyküden oluşuyor kitap. Biraz karamsar(ll. Dünya Savaşı)
    Bazıları pek öyküye de benzemiyor aslında bunun incelemeye benzememesi gibi.

    Havuzda İki Yansı:
    Kendimizi bildiğimiz "an" ya da bu yazıyı okuduğunuz "an" en bilge düşünceleri, en yüce ve en doğru duyguları taşıdığınızı düşündüğünüz an'dır.
    Yeter ki o an'ın üstünü örtecek zaman geçmeyegörsün.
    İnsan büyüdüğünü ne zaman anlar veya olgunlaştığını? Çok matah bir soru olmasa da burada ve daha birçok yerde sıklıkla sorulur: Büyüdüğünüzü ne zaman anlarsınız? diye.
    Yıllar önce üniversitede bir hocamız da sormuştu bu soruyu. "Aynı somut ya da soyutluklarla ilgili artık aynı şekilde düşünemediğimde" diye cevap vermiştim ya da buna benzer bir şeydi.
    O zamanlar çok da anlam yüklememiştim bu söze.
    Aynı bedende, eğer varsa aynı ruhta binlerce "ben" taşıyoruz ve hiçbiri aynı değil ve dua edelim ki hepsini aynı anda yaşatamıyoruz.
    Zira çekilmez hayatımıza çekilmez ben'lerle dolu yeni halkalar eklerdik.
    Peki en doğru "ben" hangisidir ya da ben kimdir, kimim?
    Bizi bugüne getiren geçmişteki ben/benler olduğuna göre ona herhangi bir suçluluk atfedebilir miyiz? Onu sevmeme hakkımız var mı? Öldürsek kötü mü?

    Zihinsel Bir Ölüm:
    Yaşam nedir? Niçin? Nereye gidiyoruz? Yaşamaya değer mi?
    Minvalinde sorgulamalarla varoluşsal bir sıkıntının girdabına sokuyor bizi bu denemede.
    Anlamlı cevaplar bulamadığımızda tek seçenek ölmek midir? Belki de hepsinin cevabı ölümde gizlidir ya da zıtlıklarda.
    Bedensel bir ölüm değil elbette kastedilen.
    Her şeyden vazgeçmek, bırakmak ama yine de erişebilmek en yücesine. Sefiliz ama mutluyuz. Ölüyoruz ama mutluyuz. Ölüyoruz ama ölmüyoruz.

    Hasta Beyefendinin Son Ziyareti:
    Evren, dünya, insanlar, hayvanlar, somutlar, soyutlar, akıllı cep telefonlarının şarj aletleri...
    Bütün bunların hepsi "sen" olduğun için varsa ya da bunların hepsi senin zihninde ise. Veya biz, tamamen bütün benliğimizle bir başkasının zihninde isek. Yokoluşumuz onun uyanışına bağlı, varlığımız onun düşüne.
    "Varım, çünkü beni düşleyen biri var; uyuyan, uykusunda düş gören, benim devindiğimi, yaşadığımı gören, şu anda benim bütün bunları söylediğimi düşünde gören biri.”

    Sen Kimsin:
    Bildiğim ben'i, beni bildiklerini düşündüğüm diğerleri artık bilmediklerini söylerse ne olur?
    Deliririz, sineriz.
    Dıştaki tüm uyarıcılardan gelen sen kimsin? Sorusu, sesleri çılgın kalabalıklar içinde giderek kısılır, kısılır ve kesilir. Ancak asıl sorun bundan sonra başlar. Kimsenin artık tanımadığı ben'i, ben gerçekten tanıyor muyum? Ve işte şimdi soruyu sorması gerekenle soruyu cevaplayacak kişi başbaşa kalır: Ben.

    Kaçan Ayna:
    Kitaba ismini veren bu öyküde ise bu sefer kendisi dışına çıkarak evrensel bir soruna değiniyor.
    Sürekli koşmamıza rağmen olmak istediğimiz yer ile olduğumuz yer arasındaki azalmayan mesafeye değinir.
    Statümüz, mesleğimiz, rengimiz fark etmeksizin koşuyoruz. Nereye? Yarına. Bugüne eklediğimiz yarın, sonra bir diğer yarın. Ulaşmak mümkün değil. Suretimizi en iyi şekilde gördüğümüz aynaya koşuyoruz. Sorun şu ki; aynı hızda ayna da koşuyor. Koşmaya devam, yetişemedik, öldük.

    Gereksiz uzunluğu burada bitirelim.
    Öneri için Beyza ya teşekkürler.

    Keyifli okumalar.
  • 116 syf.
    Çelişkiler içinde bir kitap. Bir kere her şeyden önce üç büyük dinin başlangıçlarını yeryüzündeki ilk insana dayandırdığını, kutsal kitaplarının yazılışlarına kadar arada bir çok peygamberlerinin olduğunu iddia ettiğini ve hatta bu peygamberlerinin hikayelerini kitaplarında anlattığını biliyoruz. Durum böyleyken bu dinlerin bilgilerini Sümer'den aldığını nereden bileceğiz? Bu dinler zaten başlangıçlarını Sümer'den çok çok önceye koyuyor. Asıl Sümerler bilgi ve geleneklerini bu dinlerin peygamberlerinin getirdikleri dinlerden almış olmasın? Sümerler bu dini hikayeleri tahrif etmiş kavimlerden biri olmasın? Kaldı ki Sümer hikayelerindeki tufanlar, yaratılışlar, 10000 yıl önce Amerika'ya göçtüğü söylenen Amerika yerlileri de dahil dünyadaki halkların %90'ında var. Bu neyi gösterir? İnsanlığın tek bir ortak atadan geldiğini, aynı atalara sahip olduğundan aynı hikayelere sahip olduğunu ve zamanla bu hikayelerin değişip birbirlerine göre farklılıklar oluşturduğunu gösterir. Amerika yerlileri de mi hikayeleri Sümerler'den arakladı?

    Yani kitap daha başlangıçtaki yazılış amacıyla bile batıyor. Çünkü kitabın ana fikri şu; dinler uydurmadır, bilgilerini Sümer uygarlığından araklamışlardır. Yazar bu fikre ulaşmak için her türlü subjektif ve zorlama yorumu yapıyor. Bundan sonrası için aslında bir şey yazmaya gerek yok ama yine bu dinleri karşılaştırırken yine oldukça fazla yanlışlık yapıyor, bunlara değinmek istiyorum.

    ---

    Kitabın genel anlatımı şundan ibaret:
    1. Sümerler'de olan çok tanrılı, bir çok saçmalığa sahip bir durum-olay-hikaye açıklanır.

    2. Tevratta bulunan, daha az saçmalığa sahip ve Sümer'dekiyle %10-%60 arasında da uyuşan bir durum-olay-hikaye anlatılır.

    3. Konu Kuran'a gelince böyle bir durum-olay-hikaye ya yoktur ya da diğer ikisine göre çok kısa anlatılmıştır. Saçma kısımlar da yok olmuştur. Yazar bu durumdan şikayet edercesine Kur'an daki anlatımın "yüzeysel" olduğundan bahseder.

    Çoğu şeyi Kur'an da bulamadığı için yada eksik buluğu için "İslam(!)'ın farklı kısımlarında arayıp buluyor ve Sümer'le benzeştirmeye çalışıyor ( Berat Kandili, çok ağlayınca ölünün ruhunun rahatsız olması (!) vb. ). Hatta bu yöndeki çabasını anlattığı bir kısım mevcut kitapta. Özetleyeyim:

    Yazar bereket kültünün izlerini Hıristiyanlık ve Yahudilik'te bulmuşmuş fakat Kuran'da bu izi bulamamışmış. Babil'de geçen Harut ve Marut hikayesi Kuran'da varmış fakat Sümer tarihinin neresiyle benzeştiğini bulamıyormuş. Daha sonra baya araştırma yaparak İslamda bu efsanenin motiflerini Binbir Gece Masalları'nda ve bir Çağatay şairinin Hicri 960'ta yazdığı hikayede bulmuşmuş ( İslam'a bak be :) ). Kuran'daki Harut ve Marut ayetinden bir anlam çıkarması olanaksızmış( aksine kendisi çok anlamlı bir ayettir ), daha sonra Turan Dursun'un verdiği saçma sapan bir uydurma hikayeyi okuyunca arada benzerlik bulmuşmuş...

    Uydurma hikaye bu: https://sorularlaislamiyet.com/...a-ettigi-dogru-mudur
    Ayet de bu: http://www.kuranmeali.org/..._kerim_mealleri.aspx

    Ayetin ana fikri nere, bu hikaye nere? Kaldı ki hikaye ayete benzese ne yazar? Bu hikayenin İslam'la alakası olduğuna kim karar veriyor?

    ---

    Bir de Tevratla ilgili konuşmak istiyorum. Günümüzde Tevrat adı verilen kitabın bir çok parçadan oluşan ve farklı zamanlarda yazıldığı anlaşılan metinler topluluğu olduğu anlaşılmıştır. Hz. Musa'nın yazdığı düşünülen kısım şu anki kitabın 10'da biri bile değil. Kaldı ki bu kitaba yeni parçalar eklemekten çekinmeyen yahudilerin o kısmı ne kadar koruduğu bir muamma (Korumamışlar da zaten). Yahudilerin Babilliler tarafından esir edilip Sümer coğrafyasına götürüldüğü de bilinen bir gerçek. Ve bu bölgedeki hikayelerin Tevrat'a eklendikleri ortada.

    Yahudiliğin araklama bir din olduğunu iddia eden yazarın bu gerçeklerden kitap boyunca sadece 1-2 paragraf bahsetmesi ancak art niyetle açıklanabilir. Ve bu bir paragrafta bile kendi teorisini çökertiyor. Tevrat'ı Hz. Musa'nın yazmadığını söylüyor. Şu anki yahudiliğin Hz. Musa'nın diniyle alakası olmadığını kendisi itiraf etmiş oluyor. Buna rağmen defalarca kez Tevrat'ı Kuran'la karşılaştırıp Kuran'daki hikayelerin Tevrat'la benzeşmediği için yanlış olduğunu iddia ediyor. Mesela Süleyman peygamberin Tanrı'ya inanmadığını, 700 karısı olduğunu Tevrat'a dayanarak iddia ediyor ve Süleyman peygamberin salih bir kul olduğunu söylediği için Kuran'ın yanlış olduğunu söylüyor. Hem Tevrat'ı yalanlıyorsun hem ona dayanarak Kuran'ı yalanlıyorsun, kafan güzel mi yahu?

    Yazılabilecek daha çok şey var ama zaman kaybetmeye değmez. Ortalarına geldikten sonra artık okumak eziyet haline geliyor çünkü saçmalıktan geçilmiyor.
  • 318 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    “Edebiyat eseri, bir yandan içinden çıktığı dönemin toplumsal koşullarına ve sosyal gerçekliğine ışık tutarak, bir yandan da eserin yazarı bir yaratma edimi içerisindeyken bile belli bir ‘sosyo-kültürel’ ortama arkasını yasladığı için sosyolojik incelemeye konu olabilecek önemli bir araştırma nesnesidir.”

    Dur ya, bu değil, şu, “Kahverengi gözlerimi,” dedim, pek sevdiğim şarkıya ithafen. Güldü.
    Katilin Şeyi, zamanın birinde okuduğum, okuduğum dönem beni zorlayan, yahu bu adam ne yapmış diye söylendiğim, sonu gelmeden başını unuttuğum cümleleri ile “bu ne ki abi!” dediğim, ilginç ve benim için de ders niteliğinde bir kitap. Büyümüşüm ya, eskisi gibi tepeden bakmıyorum okuduğum polisiyelere. Ve olgunlaşmış, gerçekle yüzleşmişim, hadsizliğim gitmiş, ne de güzel olmuş.

    Her neyse, Katilin Şeyi, bir ilk roman olmasına rağmen “edebiyat eseri” denen forma çok yakın bir metin. Evet, bazı polisiye klişeleri var, evet, Doyle ile başlayan ve birçok polisiye yazarına ilham veren dedektif ikilisi var, evet, sıkı polisiye okurları için muamması biraz basit kaçabilir ama arkadaş ortada koskoca bir dil var, dile hâkimiyet var. Öyle ağızda taşınan, kemiksiz, sağı solu yalamaya yarayan organdan bahsetmiyorum, atalarımızın yüzyıllar boyunca oluşturduğu anlamlı sesler ve bu seslerin yazılı olarak ifade edildiği sembollerin oluşturduğu sistemli bütüne verdiğimiz isim olan dilden bahsediyorum.

    Hah, işte, adam dile hâkim, bu yetmezmiş gibi ortada iyi bir hikâye var, bizden, bize yakın, toplumun içinden görünen karakterler var, sosyal yapıya ilişkin izler var, oturmuş bir olay örgüsü var. Okur, (burada kendimden ve kitabı ilk okuduğum zamandan bahsediyorum, üzerine alınma) dile hâkim olmayıp bir de ukala olunca böyle oluyor, atıyor bir kenara kitabı, unutuyor. (lan o değil, ilk kitabı yemiş biri, yenisini aldık iyi mi?) Oysa ne okuduğunun farkında bile değil, nasıl bir metin olduğunu anlayamayacak kadar sığ. Sonra Algan Sezgintüredi okunmuyor, okunmaz tabii, nasıl okusun? Keşke ben de bu denli dile, hikâyeye, karakterlere, olay örgüsüne hâkim olsam da beni de okumasalar. La ben bu kadar hâkim değilim yine de okunmuyorum, dille alakalı değil demek ki!

    Velhasıl-ı kelam, Katilin Şeyi, çok başarılı bir ilk roman, Algan Sezgintüredi’nin ne olduğunu, ne olacağını gösteren bir kitap. Algan Sezgintüredi okunmuyormuş, bence sakıncası yok, okunmasın! Daha ilk romanı ile ülkemiz polisiye edebiyatı tarihinde yerini almış, aldığı yerden biz gençlere el sallayan (biraz uzakta olduğu için tam göremiyorum eli, şeklini) nitelikli bir yazar. Adı her zaman anılacaktır, bence bir yazar için daha büyük bir başarı yoktur. Bizim adımız da en fazla poyabir internet sitesinde “yitirdiklerimiz” kısmında kalır bu gidişle, tabii o zamana ilgilenen birileri kalırsa…
  • Cidden soruyorum insanlar "hayatı dolu dolu yaşamak lazım" derken neyden bahsediyorlardı? Bu cümlede asıl anlatılması gereken şey neydi? İnsanlar "hayatı dolu dolu yaşa" lafını çok yanlış benimsemiş olmalılar ki her yaptıkları hata ve yanlışlar karşısında "hayatı dolu dolu yaşıyorum" cevabını vermeye hazırlar. Kimileri yaptığı yanlışları, sergiledikleri lüzumsuz davranışları, veya günü birlik eğlencelerini bu lafa sığdırmışlar. Ya da küçücük bir cümleye kocaman hayatlarını sığdırmaya mı çalışmışlar demeliyim? "Hayatı dolu dolu yaşamak" sahiden bu mu? Özünü, sözünü, anlamını bilmediğimiz bir cümle uğruna kocaman bir ömrü, kocaman bir yanlışı yaşamak zorunda bırakmışız kendimizi, adını da "Hayatı dolu dolu yaşamak" koymuşuz. Halbuki insanlar hep böyle değiller mi ? Olanla yetinmek varken her zaman daha fazlasını arama çabaları, sürekli küçücük şeylere kocaman anlamlar sığdırmaya çalışmaları, bir avuca sığacak olan kalbe sınırsız karakterler sığdırma çabaları bunların hepsi biz insanların kendini bilmezliği değil mi ? Her zaman her şeyin bır tık daha fazlasını, her şeyin en iyisini yaşama arzusu.. Bunlar yormuyor mu cidden bizleri? "Hayatı dolu dolu yaşmak" yerine hayatı doğru yaşamayı öğrensek meslea o zaman her şey daha güzel gelmez mi bizlere? Etrafımızda sürekli dertlerimizi anlatcak birilerini aramak yerine mutluluğumuza dahil edeceğimiz insanları arasak o zaman daha güzel, daha anlamlı ve daha yaşamaya değer bir hayata sahip olmaz mıyız?
    Daha çok mutlu olacağımız anılar biriktiririz mesela
    Daha çok güler daha çok hayal kurarız..
    Kızmaya, küsmeye bahane aramak yerine sevmek için bahanler ararız.
    O halde "hayatı dolu dolu yaşamaya çalışmak yerine." "Hayatı doğru yaşamayı" öğrenmelidir insan...
    " Zû el asfi"