• Hz. Ali bin Ebi Talib (r.a)

    Hz. Ali, Peygamber Efendimizin amcası Ebû Tâlib’in oğluydu. Ebû Tâlib, maddi durumu iyi olmamasına rağmen, uzun yıllar Peygamber Efendimizi ken­di yanında büyüttü. Hattâ o sofraya gelmeden ailesinden kimseyi yemeye baş­latmazdı. Çok tecrübelerle, Peygamberimizin “bereket sebebi” olduğunu biliyor­du.

    Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Hatice’yle evlendikten sonra, “amcasının yükünü hafif­let­mek ve ona minnet borcunu ödemek” düşüncesiyle Hz. Ali’yi yanına aldı. O sı­ralar Hz. Ali henüz 4-5 yaşlarında bir çocuktu. Bu sebeple, çocukluk yılları Pey­gamber Efendimi­zin terbiyesi altında geçti.

    Kâinatın Efendisi peygamberlikle vazifelendirildiğinde, Hz. Ali 10 yaşında bulunuyordu. Ona ilk iman etme şerefine, kadınlardan Hz. Hatice, çocuklardan da Hz. Ali ermişti.

    Hz. Ali bir gün Peygamberimizle Hz. Hatice’yi namaz kılarken görmüş, hay­ranlıkla seyre koyulmuştu. Namaz bitince hayranlığını gizleyemeyerek çocuk­su bir edayla, Peygamberimize:

    “Nedir bu yaptığınız?” diye sordu. Peygamber Efendimiz:

    “Ey Ali!” dedi, “Bu, Allah’ın beğendiği dindir. Seni, bir olan Allah’a imana davet edi­yorum. İnsanlara ne faydası, ne de zararı dokunmayan putlara tapmaktan sakındırıyorum!”

    Böyle bir teklifle karşılaşan Hz. Ali:

    “Bunu babam Ebû Tâlib’e bir danışmam gerekir.” dedi.

    Fakat Peygamberimiz henüz davasını açıklamakla emredilmemişti. Bunun duyulmasını istemiyordu:

    “Yâ Ali, söylediğimi kabul edersen et, etmezsen kimseye söyleme!” buyurdu.

    O geceyi düşünerek geçiren Hz. Ali, sabah olunca Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıktı ve yaşından beklenmeyecek bir şekilde şöyle dedi:

    “Allah beni yaratırken Ebû Tâlib’e sormadı ki, ben de O’na ibadet etmek için gidip babama danışayım!”

    Hz. Ali bu sözleriyle, Re­sû­lul­lah’ın terbiyesinde yeti­şen bir kişiden beklenen olgunluğu göstererek imanla şereflendi.

    Artık bundan sonra Hz. Ali, Re­sû­lul­lah’ı bir gölge gibi takip etti. Fakat anne ve babası başına bir iş gelir düşüncesiyle durumdan endişeye kapıldılar. Fakat Ebû Tâlib, Re­sû­lul­lah ile görüşüp onu dinledikten sonra, kendisine hak verdi. Kendisi Müslüman olmamakla beraber, Hz. Ali’nin Peygamberimize tabi olmasına rıza gösterdi. Nitekim müşriklerin işkencesinden dolayı endişe eden hanımına Ebû Tâlib şu cevabı verdi:

    “Eğer nefsim, Abdülmuttâlib’in dinini bırakmak hususunda bana itaat etmiş olsaydı, ben de Muhammed’e tabi olurdum. Çünkü o halimdir, emindir, tahirdir.”[1]

    Hz. Ali daha önce hiç puta tapmamıştı. Onlardan hep nefret ederdi. Mekke devri bo­yunca Peygamberimizin yanından hiç ayrılmadı. Hicret sırasında da Peygamber Efendimizin yatağına yatmakla mühim bir vazife gördü.

    Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Ebû Bekir’le birlikte Mekke’yi terk etmeden önce Hz. Ali’den o gece kendi yatağında yatmasını istemişti. Yanında bulunan müşrikle­re ait ema­­netleri de kendisine bıraktı. Emanetleri sahiplerine verdikten sonra Medine’ye hicret etmesini söyledi.

    Müşrikler o gece Re­sû­lul­lah’ın evinin çevresini kuşattılar. Mevzilendikleri yerden, gü­nün ışıyıp Peygamber Efendimizin evinden çıkacağı ânı gözetlemeye başladılar. Çün­kü o zamanın âdetlerine göre, bir insanı evinin içinde öldürmek büyük bir korkaklık sayılırdı.

    Re­sû­lul­lah, yatağına Hz. Ali’yi yatırıp gece yarısı evden çıktı. Yerden bir avuç toprak alıp müşriklerin üzerlerine attı ve Yâsin Sûresi’nin ilk sekiz âyetini okuyarak gözleri önünden çekip gitti. Müşriklerden hiçbiri kendisini görmemişti.

    Müşrikler hâlâ bekliyordu. Bir ara Re­sû­lul­lah’ın evden çıkmış olabileceğini düşündüler. Hane-i Saadet’in penceresinden baktılar. Hz. Ali’yi Peygamberimiz sandılar, “İşte Muhammed yatıyor.” diyerek beklemeye devam ettiler.

    Sabah olunca, daha fazla beklemeye tahammül edemeyip içeri daldılar. Ya­takta Hz. Ali’yi görünce şaşkına döndüler. Peygamberimizin nerede olduğunu sordularsa da, Hz. Ali cevap vermedi. Müşrikler fazla üstelemediler, zaman kaybetmemek için etrafa adamlar saldılar.

    Oradan ayrılan Hz. Ali, emanetleri sahiplerine teslim etti. Üç gün sonra o da Medine’nin yolunu tuttu. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaştı. Öyle ki, ayaklarının altı yarılıp kabarmıştı. Peygamberimiz onun bu acıklı hâlini görünce şefkatin­den gözyaşlarını tutamadı. Sonra da ayaklarının altını mübarek eliyle meshetti. İyileş­mesi için duada bulundu. O anda Hz. Ali’nin bütün ağrı ve sızıları geçti, şifa buldu.[2]

    Hz. Ali’nin en mümtaz vasfı, cesaret ve şecaatiydi. Katıldığı bütün savaşlarda kah­ramaklık ve cesaretin en güzel örneklerini göstermişti.

    Mesela Uhud Savaşı’nda müşriklerin bütün güçleriyle Peygamberimizi şehit etmek için saldırdıkları sırada vücudunu ona siper edenlerden biri de oydu. Bir ara müşriklerden bir grup, Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) doğru geliyordu. Re­sû­lul­lah, Hz. Ali’ye, müşrikleri karşılamasını emretti. Hz. Ali hücum edip hepsini darmadağın etti. Birisini de öldürdü. Az sonra bir başka grup daha saldırdı. Peygambe­rimiz onları da Hz. Ali’ye havale etti. Hz. Ali onlardan Şeybe bin Mâlik’i öldür­dü.

    Bunun üzerine Cebrail (a.s.), Peygamber Efendimize geldi ve:

    “Yâ Re­sû­lal­lah! Ali’nin yaptığı büyük bir iyilik ve civanmertliktir.” dedi. Peygamberimiz de:

    “O bendendir, ben de ondanım.” buyurarak Hz. Ali’yi taltif etti. Cebrail,

    “Ben de her ikinizdenim.” buyurarak bu taltifi daha da latifleştirdi. Bu sırada semadan şöyle bir ses işitildi:

    “Ali gibi yiğit, Zülfikâr gibi kılıç olmaz.”

    Hz. Ali, Uhud Savaşı’nda müşrikler tarafından birkaç defa yere düşürülmüş, ama her defasında Cebrail (a.s.) tarafından ayağa kaldırılmıştı.[3]

    Hayber’in fethi güçlükle gerçekleşmişti. Çünkü Hayber, volkanik bir arazi üzerinde sağlam kalelerden meydana gelmiş bir yerleşim yeriydi. Medine’den sürgün edilen Yahudilerin çoğu burada oturuyordu. Muhasara devam ederken, bir gün Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

    “Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, Allah ve Resûlü onu sever, o da Al­lah ve Resûl’ünü sever. Allah, onun eliyle fethi gerçekleştirecektir.”

    Bu söz üzerine mücahitleri bir merak sardı. Kimdi bu büyük şerefe nail ola­cak insan? Sahabilerden birçoğu bu şerefe kendilerinin erişmesini arzuluyordu. Bunlardan biri de Hz. Ömer’di. Bu hadise için, “Kumandanlığı o günkü kadar hiçbir zaman arzu etmedim. Sancak için çağırılırım ümidiyle bekledim.” demiş­tir.

    Herkes dört gözle sabahı bekliyordu. Nihayet beklenen an geldi. Peygambe­rimiz:

    “Sancağı getirin.” buyurdu. Sancağı getirdiler. Re­sû­lul­lah (a.s.m.):

    “Ali nerededir?” buyurdu. Hz. Ali geldi, fakat gözlerinden rahatsızdı. Re­sû­lul­lah mü­barek eliyle gözlerini meshetti:

    “Allah’ım! Sıcağın ve soğuğun sıkıntısını Ali’den gider” diye dua etti. Sonra da: “Allah sana fethi nasip edinceye kadar yürü!” buyurdu. Gözlerinin ağrısı geçen Hz. Ali he­defe doğru ilerledi.[4]

    Hz. Ali, Re­sû­lul­lah’ın beyaz sancağını Hayber Kalesi’nin önüne dikti. Bu arada Hayberlilerin kuvvetli ve cesur bir adamı kabul edilen Merhab, askerleriyle bir­likte kaleden çıktı. İki kat zırh giymiş ve iki adet de kılıç kuşanmıştı:

    “Ben,” diye kükredi, “arslanları bile kılıç ve mızrakla yere seren biriyimdir!” Hz. Ali ise:

    “Ben de annemin bana ‘Haydar’ adını taktığı insanım. Cesarette ormandaki en heybetli arslanlar gibiyim. Sizi yaşatmayacak, yere sereceğim!” diye haykır­dı.

    Yapılan teke tek mücadelede Hz. Ali, Yahudilerin en kuvvetli adamı Merhab’ı ikiye bölerek yere serdi. Manzarayı gören Re­sû­lul­lah:

    “Sevininiz, artık Hayber’in fethi kolaylaştı!” buyurdu.

    Bunun üzerine mücahitler hep birden hücuma geçip kaleyi ele geçirdiler. Hz. Ali, pek ağır olan kalenin demir kapısını yerinden söküp kalkan olarak kullandı. Harp bitince kapıyı yere bıraktı. Fakat sekiz kişi kapıyı yerden kaldıramadı…[5]

    Hz. Ali, Tebük Savaşı hariç, Peygamberimizle birlikte bütün savaşlara katıl­dı. Bu savaşa katılmamasının sebebi de, Re­sû­lul­lah’ın Medine’de, yerine onu ve­kil bırakmasıydı.

    Cihat ordusundan geri kalmak, Hz. Ali gibi bir kahramana çok ağır gelmişti:

    “Yâ Re­sû­lal­lah,” dedi, “siz beni çocuklar ve kadınlar arasında mı bırakıyorsu­nuz?!”

    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

    “Harun’un Mûsâ’ya vekâlet ettiği gibi, sen de bana vekâlet etmeyi istemez misin? Ne var ki, benden sonra Peygamber gelmeyecektir.” buyurdu.

    Hz. Ali bu ifadeler üzerine rahatladı ve Peygamberimizin vekili olarak Me­dine’de kaldı.[6]

    Hz. Ali’nin en bariz vasıflarından biri de, ihlasıydı. Her işinde Allah’ın rızasını esas maksat yapmıştı. Bir işe nefsi ve duyguları karıştığı zaman hemen ondan yüz çevirirdi.

    Bu mevzuyla ilgili bir hadiseyi Bediüzzaman Hazretleri şöyle nakleder:

    Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip keseceği zaman o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?”

    Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni kesmedim.”

    O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem di­niniz bu kadar safi ve hâlistir; o din haktır.”[7]

    Hz. Ali, bütün amelinde takvayı esas alırdı. Başkalarına da takvayı tavsiye ederdi. Bununla ilgili olarak şöyle derdi:

    “Takvaya dikkat edin ve onu amellerinizin Allah katında makbul olmasına vesile ya­pın. Takvayla yapılan ibadet hiçbir zaman az sayılmaz. Makbul amel hiç az olur mu?…”

    Hz. Ali (r.a.), tevekkül ve kadere rızanın saadet kaynağı olduğuna inanırdı. Bu hususta da şöyle derdi:

    “Kadere razı olmayan, imanın tadını alamaz. Kişi Allah’ın takdir ettiği şeye razı olsa da, olmasa da mutlaka o başına gelecektir. Fakat kaderine razı olan se­vap kazanır, razı olmayan ise günahkâr olur.”

    Hz. Ali, her hususta Peygamberimizden en çok istifade eden sahabilerdendi. Peygam­ber Efendimiz onun ilminin büyüklüğünü ifade için:

    “Ben ilmin şehri­yim, Ali de kapısıdır. İlim öğrenmek isteyen, onun kapısından gelsin.”[8]buyurmuştur.

    Hz. Ali (Kerremallâhü Veche), Kur’ân ilmine en çok vâkıf olan zattı. Han­gi âyetin nerede, hangi hadise üzerine, kimin için indiğini çok iyi bilirdi. Bir ko­nuşma esnasında, kalabalık bir topluluğa şöyle hitap etti:

    “Bana sorunuz. Vallahi bana sorduğunuz her şeye cevap vereceğim! Bana Al­lah’ın Kitabı’ndan sorunuz. Vallahi hiçbir âyet yoktur ki, ben onun gece mi gün­düz mü, dağda mı ovada mı indiğini bilmeyeyim…”[9]

    Hz. Ali’nin bu faziletlerinin yanı sıra Peygamber Efendimizin en küçük ve en sevgili kızı Hz. Fâtıma’yla evlenmesi de onun için pek büyük bir şereftir. Pey­gamber Efendimizin Medine’yi teşriflerinden beş ay sonra Hz. Fatıma, Hz. Ali’yle nikâhlanmış, Hicret’in 2. yılında Bedir Savaşı’ndan sonra da evlenmişler­dir.

    Düğün için Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Bilâl-i Habeşî’ye, “Dört-beş avuç un ek­mek yapılsın ve bir deve yavrusu kesilsin!” diye emretmiş. Bilâl-i Habeşî Haz­retleri der ki:

    “Ben yemeği getirdim, mübarek elini üstüne vurdu. Sonra Sahabiler taife taife gelip yediler, gittiler. O yemekten geri kalan miktar için de dua etti. Bütün hanımlarına birer kâse gönderildi. Ayrıca emretti ki: ‘Hem yesinler, hem de yanlarına gelenlere yedirsinler.’ Evet, böyle mübarek bir evlilikte, elbette böyle bir bereket lazımdır ve vukuu katidir.”[10]

    Birer sene arayla bu mübarek evlilikten Hz. Hasan ve Hüseyin’in dünyaya ge­lişi, Peygamber Efendimizi çok sevindirdi. Peygamber Efendimiz (a.s.m.), nur torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’i son derece sever, onları omuzlarına alır, taşır­dı. Ve haklarında şöyle buyururdu:

    “Onlar benim dünyada öpüp kokladığım iki reyhanımdır.”[11]

    * * *

    Bir gün Hz. Hasan ve Hüseyin hastalanmıştı. Hz. Ali ile Hz. Fâtıma, sevgili yavruları iyileşirse Allah rızası için üç gün oruç tutmayı adadılar. Cenâb-ı Hak yavrulara sıhhat ve afiyet verince, adaklarını yerine getirmek üzere oruca başla­dılar. Akşam olmuş, iftar vakti gelmişti. Fakat yiyecek olarak ancak bir parça ekmekleri vardı. O sırada kapıda bir yetim belirdi. Ekmeği ona verip ken­dileri suyla iftar ettiler. İkinci ve üçüncü gün de üst üste bir fakir ve esir geldi. Yi­yeceklerini onlara verdiler. Üç gün üst üste aç kalmanın tesiriyle güçsüz düştüler. Sabah olunca yavrularını da alarak Peygamber Efendimizin huzuruna gitti­ler. Renklerinin solgunluğu Peygamberimizin dikkatini çekti:

    “Yâ Ali!” dedi. “Hâliniz nedir?”

    Hz. Ali, başlarından geçen hadiseyi anlattı. Derken Cebrail gel­di ve İnsân Sûresi‘nin şu mealdeki 5-10. âyetlerini vahyetti:

    “İyiler, şüphesiz güzel kokulu ve serin kâfur dolu bir kadehten içerler. O bir pınardır ki, ancak ondan Allah’ın veli kulları içer. Onu nereye isterlerse peşle­rinden akıtırlar, fışkırtırlar. Onlar adaklarını yerine getirirler. Şerri yaygın olan günden korkarlar. Yemeğe olan sevgi ve iştihalarına rağmen fakiri, yetimi, esiri doyururlar. Biz size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür istemeyiz. Çünkü biz Rabb’imizden ve yüzlerin ekşiyeceği o çetin günden korkarız, derler.”

    Peygamber Efendimiz, gelen bu vahyi kendilerine bildirdiğinde o kadar çok sevindiler ki, üç günlük açlığın verdiği bitkinliği unuttular.[12]

    * * *

    Hz. Osman’ın şehit edilmesi üzerine karışıklık sürüp gidiyordu. Asiler, Hz. Osman’ın yerine kime halife olmasını teklif etmişlerse hep ret cevabı aldılar. Kimse böyle bir zamanda hilafeti almak istemiyordu. Nihayet fitnenin daha faz­la yayılmaması için Medineliler bir araya gelerek “Hz. Ali’nin halifeliği”nde ittifak ettiler. Hz. Ali kabul et­mek istemediyse de, karışıklığın önünü almak, fitne ve fesadı önlemek için bu ağır mesuliyeti kabul etmek zorunda kaldı.

    Hz. Ali’yi bekleyen müşkiller pek çoktu. İlk önce her tarafa kendi tayin ettiği valileri gönderdi. Tayin ettiği valilerin hepsi de idarecilik hususunda liyakatliy­di. Hz. Ali, valilerine güveniyordu. Onları vazifelerine gönderirken birtakım tavsiyede bulundu. Onun bu tavsiyeleri her zaman aynı canlılığı korumakta­dır. Mesela bunlardan Mısır Valisi Mâlik’e yaptığı şu konuşma, çok ibretli­dir:

    “Ey Mâlik! Ben seni öyle memleketlere gönderiyorum ki, birçok hükûmet senden önce oralarda adalet sürdü, zulmetti. Sen vaktiyle nasıl önceki valilerin icraatını gözden geçiriyorsan, halk da şimdi öylece senin icraatını gözetecek. O zaman senin onlar hakkında söylediklerini halk da şimdi senin hakkında söyle­yecek. Kimlerin iyi ve doğru olduğu, ancak Allah’ın kendi kulları dilinden söy­lettiği sözlerle anlaşılır. Onun için en sevimli azığın, doğru ve adil işlerin olsun. Hevesatına hâkim ol.

    “Halkın için kalbinde sevgi ve merhamet duyguları, lütuf meyilleri besle. Sa­kın biçarelerin başına, kendilerini yutmayı bekleyen bir cani kesilme! Çünkü bunlar iki sınıftır: Ya dinde kardeşin, ya yaradılışta bir benzerin… Evet, kendile­rinden hata sadır olabi­lir, birtakım arızalar çıkabilir. ‘Ben mutlak güce sahibim, emrederim, itaat ederler.’ de­me. Çünkü bu, kalbi fesada vermek, dini zaafa uğrat­mak ve felakete yaklaşmaktır. Şayet elindeki kudret sana bir büyüklük duygusu veriyorsa, derhâl melekutun azametine bak ve senin kendi kendine güç yetiremediğin şeylerde, Allah’ın sana karşı Kadîr olduğunu düşün. İşte bu düşünce, senin o yükseklerde uçan nazarını yere indirir, şiddetini giderir; seni bırakıp gi­den aklını başına getirir.

    “Allah’a ve insanlara karşı adaletten ayrılma. Böyle yapmazsan zulmetmiş olursun. Kullara zulmetmenin davacısı Allah’tır. Birinin hasmı Allah oldu mu, o kimsenin tutunabileceği bütün hüccetler batıldır. Dünyada zulüm kadar Al­lah’ın lütfunu değiştirip kahrını çabuklaştıracak bir şey yoktur. Allah, zulüm al­tında inleyenlerin iniltisini işitir ve zalimleri de görür.

    “İnsanlar hakkında bütün kin düğümlerini çöz. Seni intikama doğru sürükle­yecek iplerin hepsini kes. Şunu bunu çekiştiren gammazların sözüne çarçabuk inanma. Çünkü gammaz, ne kadar saf görünürse görünsün, yine dessastır. Ne cimriyi, ne korkağı, ne de sana ihtirası hoş gösterecek hırslı kimseleri meclisine sokma.

    “Müşavirlerin içinde en ziyade beğeneceğin, sana acı hakikatleri herkesten çok söyle­yen olsun. Sadık ve Allah’tan korkan adamları kendine sırdaş edin. Se­ni alkışlamaları­na, yapmadığın şeyleri sana isnat ederek keyfini getirmelerine müsaade etme. Çünkü al­kışın çoğu insanı gurura yaklaştırır. Sakın, adamın iyisi ile kötüsü, yanında bir olmasın! Zira bu çeşit bir eşitlik, iyileri iyilikten soğutur, kötülerin de fenalığa meylini artırır.

    “Memurları seçerken sadece simalarını tetkik ve hüsn-ü zannın kâfi gelme­sin. Çünkü insanlar daima yapmacık davranıp güzel hizmet göstererek, zahire göre hükmeden valilerin gözüne girebilir. Hâlbuki işin ötesinde ihlas namına bir şey yoktur. Onun için, senden önce halkın arasında iyilikleriyle tanınanları seç.

    “Her türlü çareden mahrum fukara ve felaketzedeler, kötürümler hakkında Allah’tan kork, hem çok kork! Bunlar arasında hâlini söyleyen de olur, söyleyemeyen de… Hepsinin hakkını gözetmek senin vazifendir. Sakın büyüklük, seni onlarla uğraşmaktan alıkoymasın! Hâsılı öyle çalış ki, huzur-u İlahiye çıktığın zaman, ‘Gücümün yettiği kadarını yaptım.’ diyebilesin.

    “Ben, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizden birkaç yerde işittim: ‘Zayıfın hakkının kuv­vetlisinden rahatça alınamayan bir millet, hiçbir zaman kuvvetlenemez.’ buyurmuştu.

    “Her günün işini o gün gör. Çünkü diğer günlerin kendine mahsus işi var­dır.

    “Valinin hususi ve yakın adamları bulunur. Bunların iltiması, zulmü ve mua­mele­ler­­de insafsızlığı görülebilir. Sen onların zararını, bu gibi durumların se­beplerini kökün­den kaldırmakla kes. Etrafındakilere, yakınlarına, akrabana katiyen toprak verme. Bunlardan hiçbiri, senden cesaret alıp etrafındakileri sı­kıntıya sokacak şekilde mal biriktirmeye tamah etmesin. Bunun kârı senin ol­madığı gibi, ârı hem dünyada hem de ahirette senindir.

    “Sakın kendini beğenme! Sakın nefsinin sana hoş gelen cihetlerine güvenme! Sakın yüzüne karşı övülmeyi isteme! Zira iyilerin ne kadar iyiliği varsa, hepsi­nin mahvı için şeytanın elindeki fırsatların en sağlamı budur. Sakın halkına etti­ğin iyiliği başına kakma, yaptığın işleri mübalağalı gösterme yahut kendileri­ne olan vaadinden dönme… Çünkü minnet etmek, iyiliği bitirir; mübalağa, hakikati söndürür; sözünden dönmek ise, Yaratıcı‘nın da, halkın da nefretini celbeder.

    “Sakın bir işe vaktinden önce atılma, vakti gelince de tembellik etme! Açıklı­ğa kavuşmamış işlerde inat etme, açıklığa kavuştuğu zaman da gevşeme, her işi yerli yerince yap. Herkesin eşit olduğu noktalarda kendine imtiyaz tanımak­tan çekin. Çalıştırdığın adamların ortaya çıkmış kötülüklerinden dolayı senden beklenen hareketten habersiz gibi davranma.

    “Hiddetine, gazabına, eline, diline hâkim ol. Bunların hepsinin kötülüğünden masun kalabilmek için şiddetini geciktir ki, öfken geçsin de iradene sahip ola­sın.”[13]

    Hz. Ali, adaletin mutlaka yerini bulması çok titiz davranırdı. Makam ve mev­kileri ne olursa olsun, hukuk ve hâkim karşısında insanların eşit olduğunu biz­zat kendi hayatıyla ispatladı. Müminlerin halifesi olduğu hâlde, bir Yahudi’yle muhakeme edilmekten çekinmedi. Şöyle ki:

    Hz. Ali, Sıffîn Savaşı’na giderken yolda zırhını kaybetmişti. Harp bitip Kûfe’ye dön­düğünde, zırhını bir Yahudi’nin elinde gördü. Yahudi’ye şöyle dedi:

    “Bu benim zırhımdır. Onu ne birine sattım, ne de hediye ettim.” Yahudi:

    “Bu benim zırhımdır ve benim elimdedir.” dedi.

    Hz. Ali, isteseydi zırhı ondan hemen alabilirdi. Fakat kesin olarak kendisi haklı da ol­sa, meselenin hâkim önünde halledilmesini teklif etti:

    “O hâlde hâki­me gidelim.” dedi. Birlikte hâkime gittiler.

    Hâkim, adaletiyle tanınan Kadı Şureyh idi. Hz. Ali huzura girdiğinde, hâkimin ya­nı­başına geçip oturdu ve bu hareketinin sebebi olarak da:

    “Hasmım Yahudi olmasaydı elbette onunla aynı yerde otururdum. Fakat ben Re­sû­lul­­lah’tan, ‘Al­lah’ın onları küçülttüğü yerde siz de onları küçültün!’ buyurduğunu işittim.” de­di.

    Kâdı Şureyh, Hz. Ali’ye:

    “Ey müminlerin emîri! Aranızdaki mesele nedir?” dedi. Hz. Ali:

    “Şu Yahudi’nin elindeki zırh benim zırhımdır. Ben onu ne birine sat­tım, ne de hediye ettim.”

    Meseleyi anlayan kadı, Hz. Ali’ye:

    “Bu iddianı ispat edecek delilin var mı?” diye sordu. Hz. Ali:

    “Evet, var.” dedi, “Hizmetçim Kanber ve oğlum Hasan, bu zırhın be­nim olduğuna iki şahittir.” Kadı Şureyh:

    “Oğulun baba için şehadeti caiz değildir.” dedi. Hz. Ali:

    “Cennet ehli birinin şehadeti nasıl kabul olmaz?! Ben Re­sû­lul­lah’ın, ‘Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir.’ buyurduğunu işittim.” dedi.

    Neticede Şureyh, delil yetersizliğinden davayı Yahudi’nin lehine neticelen­dirdi. Bu büyük adalet karşısında Yahudi daha fazla dayanamadı ve şöyle demekten kendini alamadı:

    “Müminlerin emîri, beni hâkime götürdü, kendi tayin ettiği hâkim de kendi aleyhinde hüküm verdi. Ben şehadet ederim ki, bu din haktır. Ve yine ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de onun Resûl’üdür. Bu zırh senindir. Devenden düşmüştü, ben de almıştım.”

    Hz. Ali, bu neticeye çok sevindi:

    “Mademki Müslüman oldun, ben de zırhı sana hediye ediyorum” dedi.[14]

    Hz. Ali, kendisinden önceki üç halifeye bütün gücüyle destek oldu. Üç halife de, mühim meselelerde Hz. Ali’yle istişare ederek onun fikrine değer verdi­ler.

    Diğer taraftan Hz. Ali, Hz. Osman zamanındaki fitne hareketlerinin önlen­mesi için elin­den gelen gayreti gösterdi. Fakat kaderin bir tecellisidir ki, Hz. Os­man’ın şehade­tiy­le neticelenen hadiselere mâni olamadı.

    Hz. Ali’nin kendi hilafet döneminde de tamamen bir iç karışıklık hüküm sürdü. Müslümanlardan bir kısmı Hz. Ali’yi, bir kısmı Hz. Muâviye’i halife olarak ta­nıdı. Hz. Muâviye, Hz. Osman’la akraba olduğu için kanını dava etti. Katillerin cezalandırılmasını istedi.

    Fakat Hz. Osman’ı kimin öldürdüğü bilinmiyordu. Sadece birkaç kişiden şüpheleniliyordu. Hz. Ali zaman istedi. Şüphe üzerine kısas yapamayacağını söyledi. Katil belirlendiğinde gerekli cezanın verileceğini vaat etti. Ancak Hz. Muâviye acele ediyordu. Neticede iki sahabi arasında, içtihat farklılığı yüzün­den kanlı savaşlar oldu. Birçok Müslüman şehit edildi. Bunun için Müslüman­lar arasındaki birlik ve beraberlik bir türlü temin edilemedi.

    Nihayet Hz. Ali, Hicret’in 40. yılında Kûfe’de şehit edildi. Müslümanların tamamı Muâviye’ye biat ettiler.

    Peygamberimizin yanında Hz. Ali’nin apayrı bir yeri vardı. En sevgili kızını ona nikâhlaması bunu gösterdiği gibi, Peygamberimizin (a.s.m.) onun hakkın­daki şu mübarek hadisleri de bunu gösterir:

    “O, Allah ve Resûl’ünü sever, Allah ve Resûl’ü de onu sever.”[15]

    “Ali’yi seven beni sevmiş, beni seven Allah’ı sevmiş olur. Ali’ye kızan bana kızmış, bana kızan da Allah’a kızmış olur.”[16]

    “Ben Ali’denim, Ali de bendendir.”[17]

    “Münafık olan, Ali’yi sevmez; mümin olan da, ona kin duymaz.”[18]

    “Yâ Ali, sen dünyada ve ahirette benim kardeşimsin.”[19]

    “Ali’ye söven, bana sövmüş olur.”[20]

    Hz. Ali’den 586 hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan birkaçının meali şöy­ledir:

    “Re­sû­lul­lah: ‘Cennette öyle odalar vardır ki, içeriden dışarısı, dışarıdan da içerisi görünür.’ buyurdu. Bunun üzerine bir zat: ‘Yâ Re­sû­lal­lah, bu odalar kim­ler içindir?’ diye sordu. Re­sû­lul­lah: ‘Tatlı konuşan, yemek yediren, oruca devam eden ve insanlar uyurken geceleri namaz kılan kimselere aittir.’ buyurdu.”[21]

    “Her kim Kur’ân’ı okur, ezberler, helalini helal, haramını haram bilirse, Allah onu cennete koyar ve ailesinden cehennemlik 10 kişiye de şefaatçi yapar.”[22]

    “Ey Ali! Üç şeyi geciktirme: Vakti giren namazı, hazır olan cenazeyi ve dengi­ni bulan kız veya dul kadını evlendirmeyi…”[23]

    Hz. Ali’nin bize kadar ulaşan birçok hikmetli sözü vardır. Bunlardan birka­çı şöyledir:

    “Cenneti arzulayan kimse, dünyada nefsin arzu ettiği şeylerden uzak dur­sun.”

    Hz. Ali bir defasında:

    “Kurtuluş imkânı elinde olduğu hâlde mahvolan insa­na şaşarım doğrusu!” demişti. Dinleyenler:

    “Ey Ali, kurtuluş imkânı nedir?” diye sordular. Hz. Ali:

    “Allah’tan af dilemek.” cevabını verdi.

    “Az konuş ki, selamette olasın. Susmak, cennete girmek için bir vesiledir. Sırrını söyleme dostuna; dostunun dostu vardır, o da söyler dostuna!”

    Cenâb-ı Hak, ondan razı olsun ve bizleri şefaatine nail eylesin!


    ____________________________

    [1]Sîre, 1: 262-264.
    [2]Tabakât, 8: 18.
    [3]Taberî, 3: 177.
    [4]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 33-34.
    [5]İnsânü’l-Uyûn, 2: 737-738; Tabakât, 2: 110-112.
    [6]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 31.
    [7]Mektûbât, s. 248.
    [8]Tirmizî, Menâkıb: 20.
    [9]Tabakât, 2: 338.
    [10]Mektûbât, s. 119.
    [11]Tirmizî, Menâkıb: 31.
    [12]Üsdü’l-Gàbe, 5: 530-531; Tefsîrü’l-Kebîr, 30: 244.
    [13]Kitabü’l-Haraç, 448-460.
    [14]Târihü’l-Hulefâ, s. 172.
    [15]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 33.
    [16]Târihü’l-Hulefâ, s. 162.
    [17]Tirmizî, Menâkıb: 20.
    [18]Tirmizî, Menâkıb: 21; İbni Mâce, Mukaddime: 11.
    [19]age.
    [20]Fethü’r-Rabbânî, 23: 121.
    [21]Tirmizî, Birr: 53.
    [22]Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân: 13.
    [23]Tirmizî, Salât.13.
  •  

    Sorularla Risale

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

    3. BÖLÜM
    RİSALE-İ NUR’UN ÖNEMİNİ KAVRAMA

    1. İhtiyacınız olduğuna inanın ve dert edinin!

    Hepimize her gün 24 saatlik zaman verilir. Sabahın ilk ışıklarıyla emanet aldığımız bu hazineyi ertesi günün sabahına kadar kullanırız. Rabbimiz, günlük sermaye konusunda eşit davranmıştır hepimize. Hiç kimsenin daha az veya daha fazla süresi yoktur.

    Bu süreyi bizce önemli ve değerli uğraşlarla doldururuz. Sizin için en büyük mesele ne ise onun için çırpınırsınız gün boyu. Neyi dert edinmişseniz onda yoğunlaşırsınız. Sizi peşinden koşturan hedefiniz ne kadar önemli ve değerliyse o kadar fedakârlıkta ve feragatta bulunursunuz.

    Eğer üniversitede okumayı kafanıza koymuşsanız gece gündüz çalışmayı, yüzlerce gece uykusuz sabahlamayı göze alacaksınız. Sizin için para kazanma vazgeçilmezse ağır hastayken bile yatağı değil, iş yerini tercih edeceksiniz. Emekli oluncaya kadar bir gün bile işe geç kalmayan ya da gelmemezlik yapmayan insanların var olduğunu duymuşsunuzdur.

    Bunları şaka mı sanırsınız? Hayır! Evlâdı için canını fedadan çekinmeyen anne, üniversite için can atan öğrenci, işinden vazgeçmeyen iş adamı hep neyi dert edindiğini gösterir davranışlarıyla...

    Üstünkörü okumak yetmez!

    Peki, sonsuz ahiret hayatına bedel bir damla serap hükmünde olan dünya hayatının hedefleri bizi böylesine dertlendirirse, ebedî saadeti kazanmanın anahtarı olan imanı sağlam elde etme gayretleri bizi bizden almalı değil midir?
    Manevî bir binayı ve ulvî bir bir ağacı temsil eden insanın temeli ve kökleri hükmünde olan “iman” gerçeği tam ve mükemmel elde edilmezse ne din yaşanır, ne de sonsuz mutluluk kazanılır. Yaratılış itibarıyla sonsuza âşık ve sonsuz mutluluğu isteyen insanın en büyük meselesi, en büyük derdi ve en büyük davası, “Kur’an’ın istediği iman”ı kazanmaktır.

    İşte baştan sona tahkikî iman dersleri olan Risale-i Nur’u okuma ve anlama meselesini dert edinmeden ona tam zaman ayıramazsınız, anlamak için çırpınamazsınız. “Dostlar alış verişte görsün” izlenimi veren “üstünkörü göz gezdirmek”, “teberrüken okumak”, “günde birkaç sayfayla yetinmek”, bizleri “Biliyorum” gafletine sokan yetersiz çabalardır.

    Oysa onu okumanın aşkıyla deli divane olmak, onu anlamanın ateşiyle yanıp tutuşmak gerekir. Onu niçin büyük bir şevkle okumak ve anlamak zorunda olduğumuzun gerekçelerinden en önemlilerini sıralayalım.


    2. En büyük davayı kazanacaksınız

    Risale-i Nur’un müellifi Bediüzzaman Hazretleri, 1939 yılında Kastamonu’da sürgün yaşamaktadır. O yıl İkinci Dünya Savaşı başlamıştır. Bütün dünya heyecanla savaşı izlemekte, gazeteler ve radyolar bu ilgi çekici olayı haber vermektedir. Hatta bazı dindar kimseler, camiyi ve cemaati bırakmış, radyo dinlemekle meşguldür.

    Bediüzzaman ise hiç merak etmemiş, hiç kimseye bir şey sormamıştır. O sıralarda kendisine hizmet etmekte olan talebeleri Mehmed Feyzi ve Çaycı Emin, bu ilgisizliğine şaşırırlar. Niye 50 gündür hiç sormadığını, hâlbuki bu savaşın İslâm’ın geleceğiyle ilgili olduğunu belirterek, “Onunla meşgul olmanın zararı mı var? Ondan daha büyük bir hadise mi var?” derler.
    On Birinci Şua’nın Dördüncü Meselesinde geçen bu soruya verilen cevap müthiştir. Bediüzzaman’ın ilk cümlesi, “Ömür sermayesi pek azdır, lüzumlu vazifeler ise pek çoktur” şeklindedir. Bu cümle, gaflet uykusundaki insanın beynine bir balyoz gibi inmektedir.

    İman elde edilmezse dava kaybedilir

    İnsanın kendi küçük dünyasında “en büyük, en mühim ve sürekli” bir vazife vardır. Çünkü herkesin, özellikle Müslüman’ın başına, “iman karşılığında ebedî Cenneti kazanmak veya kaybetmek davası” açılmıştır. Eğer iman belgesini sağlam elde edemezse, bu davayı kaybedecektir.

    İşin acı yanı, Bediüzzaman’ın keşfine göre, bir yerde 40 kişi ölmüş, ancak bunların sadece birkaçı imanla kabre girmiş, diğerleri kaybetmişler.
    Düşünün: Sonsuz mutluluğu kazanmak için verilen ömür sermayesini lüzumlu vazifelerle doldurmak yerine gelip geçici hayat için harcıyorsunuz. Sonunda iman vesikasını sağlam elde edemiyorsunuz. “Bu kaybedilen davanın yerini, bütün dünya saltanatı verilse doldurabilir mi?”

    Bütün dünya bizim olsa, tüm karaların ve denizlerin hâkimi olsak, hatta bin yıl mutlu bir hayat yaşasak, imanın yerini tutabilir mi? Elbette ki tutamaz. Çünkü dünyanın bin sene en mutlu hayatı, Cennette bir saat yaşamaya bile denk değildir.

    Bütün dünya böyle ise, dünyanın küçük işleri, iman dersini hakkıyla öğrenmemize nasıl engel olabilir?

    Müslüman’ın sorumluluğu daha büyük

    Üstelik bu dava, özellikle Müslümanların başına açılmış. Çünkü kendisine İslâm ulaşmamış kimse, sadece Allah’a inansa kendini kurtarır. Müslüman ise, “tam inanmak, tam teslim olmak ve tam yaşamak” zorundadır.
    Hele bir de bu Müslüman, ümmet-i Muhammed’i (a.s.m.) selâmet sahiline çıkarmakla görevli ise... Risale-i Nur gibi bir iman hazinesini tanıyorsa... İşte onun sorumluluğunu ölçemeyiz bile!

    Eğer bu durumdaysanız, sanki Nurları henüz tanımış gibi, sanki bu hazineyi yeni keşfetmiş gibi silkinmeniz, yeni bir ceht ve gayrete girmeniz, yepyeni bir hizmet şuuruyla donanmanız gerekir.

    Zaten öyle olanların Rabbim şevk ve gayretini daim etsin, bize de dua etsinler. Tavsiyemiz, nefsim gibi gaflet gemisinde rahat yatarken Cennet rüyaları görenler için...


    3. Şeytanın tuzağından kurtulacaksınız

    Bütün ömrünüzü iman ve ibadetle geçirmiş olabilirsiniz. Allah’ı sevmiş, hep O’nu anmış, hep O’nun rızasını düşünmüş olabilirsiniz. Bunlar yetmiyor büyük imtihanı kazanıp sonsuz mutluluğa kavuşmaya...

    Ruhlar âleminden başlayıp anne karnından dünyaya, oradan kabre ve ahirete doğru uzanan yolda bir dizi tuzak, bir dizi engel var. Hepsinden başarıyla geçmek, son hedefinize varmak zorundasınız.

    İşte bu tuzaklardan en önemlisi, “imanla kabre girmek”tir. İslâm’ı çok iyi yaşayan Allah dostları, son nefeslerini verinceye kadar “hüsn-ü hatime” için dua etmişler, hep “iyi son” dilemişlerdir. Bir kimse gitmek istediği şehre kalkan tren için bilet alır ve yolculuğun sonuna kadar tren içindeki kurallara uyabilir. Ama son anda hoşuna giden bir istasyonda trenden inmemesi gerekiyor ki, istediği şehre varabilsin. Yoksa yolculuk boyu çektiği acıların, sıkıntıların, uyduğu kuralların hiçbir önemi yoktur.

    Bir insan ne kadar imanlı ve iyi olursa olsun son anda Allah’a olan inancını, ümidini, bağlılığını yitirirse, sonsuz mutluluk değil, sonsuz hüsran kazanır.

    Sekeratta şeytan aldatmak ister

    İşte bu çetin imtihandan bütün Allah dostları tir tir titremişler, son anda imanla çene kapayabilmek için gözyaşı dökmüşler, gece gündüz yalvarmışlardır.
    Çünkü sekerat anında şeytan gelir ve insanın aklına şüpheler atar, insanın imanını çalmak için çırpınır. Eğer kişinin sağlam bir imanı yoksa son anda aldanır ve hayatta iken canı gibi sevdiği imanını kaybeder.

    Oysa Bediüzzaman’ın dediği gibi, ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne ve hakka’l-yakîne yükselen tahkikî iman kişinin aklına, kalbine, ruhuna ve bütün duygularına öyle bir yerleşir ki şeytan onu aldatamaz ve imanını çalamaz.
    Düşünün: Bir ömür boyu iman ve ibadeti sevdiğini ve onu korumak için çırpındığını sanan bir Müslüman’ın ölüm anında imanını kaybetmesi kadar acı bir olay olabilir mi?

    İşte Risale-i Nur’u üstünkörü değil, çöldeki susuz insanın buz gibi suya yapışması gibi okumaya bu bakımdan da şiddetle ihtiyacımız var. Balıkların su içinde olduğu hâlde onun kıymetini bilmeyip ancak çıktıktan sonra fark etmeleri gibi, iman ve Kur’an derslerinin yanı başında, hatta içinde olan kimseler ondan kana kana içmezse ahirette uyanmak çok geç olur. Rabbim bizi böyle gaflete düşmekten korusun.

    İmanla yaşayan imanla ölür

    Şeytanın ölüm anındaki tuzağından başka “kabir, hesap, mizan, sırat” engelleri var. Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz” buyuruyor.

    Eğer işiniz gücünüz, aklınız fikriniz iman dersleriyle dolmuş, ibadet aşkıyla yoğrulmuş, hizmet şevkiyle yanıp tutuşuyorsa, müjde size! Çünkü “Allah Allah!” diye can vereceksiniz, iman tahsilinize tıpkı Denizli hapsinde risale yazarken şehit olan Hafız Ali (r.a.) gibi kabirde devam edeceksiniz, orada başta Peygamberimiz (a.s.m.) olmak üzere tüm İslâm büyükleriyle ve tüm sevdiklerinizle birlikte olacaksınız...

    Söyleyin, bundan daha büyük saadet olur mu? Bediüzzaman, toprak altındaki hayatı gördüğünü söylüyor. Başka birçok veli, kabirdeki müminlerin bizden daha mutlu ve rahat bir şekilde yaşadıklarını müjdeliyorlar. Biz bunları görmüş gibi inanıyoruz. Onlar gibi olmak için de, iman ve Kur’an dersleriyle en yüksek seviyede meşgul olmalıyız.


    4. Hesabınız kolay, mizanınız ağır olacak

    Kur’an, yaptığımız zerre kadar iyilik ve kötülüğün mutlaka hesabını vereceğimizi belirtiyor. Her şey en ince ayrıntısına kadar sorulacak. Buna karşı da, kâmil bir iman kazanıp, her an Allah’ın huzurunda olduğumuz şuuruyla yaşayıp, bütün davranışlarımıza ve sözlerimize dikkat etmemiz gerekmez mi?
    O haşir âlemi ki müthiş bir âlem. Kıyame Suresinde denildiği gibi, “insanların anasından babasından, eşinden çocuğundan kaçtığı” bir âlem. Yüce Nebinin (a.s.m.)beyanıyla, “güneşin tepemize indiği, herkesin günahına göre ter denizinde yüzdüğü” bir âlem...

    İşte o en sıkıntılı bir anda imdadımıza koşacak olan yine imanımız, imanımız, imanımızdır. Onu güçlendirmek ve en mükemmel hâle getirmek için gözümüzü yoruncaya kadar okusak, beynimizi zorlayacak seviyede düşünsek ne kaybederiz? Hiçbir şey kaybetmeyiz.

    Kaldı ki, ne gözümüzü, ne aklımızı kaybetmeden “bir iman çağlayanı” olan Risale-i Nur’u her gün muntazam okuyarak sağlam bir imanı kazanabiliriz.

    “Hayrola, Sıratı mı geçtin?”

    Bir de Sırat Köprüsünü düşünün. Mahiyeti bilinmediğinden “kıldan ince kılıçtan keskin” diye anılan, altında Cehennem ve ilerisinde Cennet bulunan bu engeli aşmadan Cennete gireceğinizi mi sanırsınız?
    Bu öyle bir meseledir ki, ehl-i kemal zatlar, kahkahayla gülen insanlara, “Hayrola, nedir bu neşen? Sıratı mı geçtin?” diyerek uyarırlarmış. Çünkü orayı geçmeden, tam rahatlık ve tam huzur duyamayız. Orayı geçmenin yolu da sağlam bir iman kazanmak, her gün iman ve tefekkürle meşgul olmak, başta namaz ve diğer ibadetleri hakkıyla yapmaktır. Çünkü namaz, Sıratta burak olacaktır.

    İşte, Risale-i Nur’u okuyup anlamayı kendimize en büyük bir mesele ve en önemli bir dert edinmemiz için yığınla sebep var.

    5. Cehennemden kurtulacaksınız

    Bu eserlerde anlatılan gerçek imanı ve esma-i hüsna bilgisini hakkıyla elde edip imanla kabre girerseniz, inşallah Cehennemden kurtulacaksınız. Diyebiliriz ki, “insanlığın en mühim meselesi, Cehennemden kurtulmak meselesidir.” Onun dışında insanlığın büyük zannettiği her mesele küçüktür.
    Bir insan Cehennemden kurtulmadıktan sonra dünyanın hâkimi bile olsa neye yarar? Sanki bir hayal ülkesinde yaşıyormuş gibi bol imkânlar içinde geçen sorumsuz ve inançsız bir hayatın neticesi sonsuz azap olursa, nasıl içimiz rahat eder, nasıl huzur duyabiliriz?

    Cehennemden kurtulmak için öylesine ateşli bir gayret ve coşkulu bir çırpınma içine girmeliyiz ki, Rabbimizin bizi oraya bir saniye bile uğratmaması için elimizden geleni yapmalıyız.

    Yazık ki, bazı mü’minler, ümitsiz bir hava içinde, “Bizim günahımız çok, Cehennemden kurtulamayız. Hiç değilse Allah, bir süre yanıp da çıkanlardan eylesin” gibi yanlış bir dua ediyorlar.

    Allah’ın rahmetini sınırlandırmayın

    Oysa Rabbimiz, meâlen, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz” buyuruyor. Bir hadis-i kudsîde, rahmetini yüze böldüğünü, birini dünyada tecelli ettirdiğini, doksan dokuzunu ahirete ayırdığını ifade eden Rabbimizin rahmetini niçin sınırlandırıyoruz? Onun sonsuz rahmetinden niye ümidimizi keselim? Mademki, Kendisini Erhamürrâhimîn olarak tanıtıyor; niçin “merhametlilerin en merhametlisi”nden ümidimizi keseceğiz ki? Hem Cehennemin bir saniyesine bile dayanabilecek miyiz ki, bir müddet yanmayı katlanılabilir görüyoruz?
    Orası öyle bir azap yeridir ki, İmam-ı Gazalî Hazretleri, “Cehennemde bir gece kalmamak için, dünyanın bütün zevk ve rahatı terk edilse değer” buyuruyor; çünkü oradaki azabın acısı çok şiddetli...

    Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), “Cehennemin en hafif azabı şudur ki, bir kimsenin ayağının altına bir kor parçası konur da onun şiddetinden beyni fokurdar” buyuruyor. Buna nasıl dayanabiliriz? Nasıl bu azabı, yıllarca, asırlarca, hele sonsuz olarak çekmeye karşı cür’etkâr ve korkusuz olabiliriz?
    Sağlam imanı elde etmek için çalışmamak, imanın gereği olan salih amelleri işlememek ve günahlardan kaçınmamak, “Cehenneme karşı korkusuz olmak” demektir. Bunun anlamı, bir bakıma, Allah’ın celâline karşı meydan okumaktır. İşte bu hataya düşmemek için, iman derslerinin her zaman ve her yerde gönüllü ve coşkun bir öğrencisi olmak gerekir.

    6. Şüpheleriniz yok olacak

    Risale-i Nur’u tam anlarsanız, imanınız taklitten tahkike çıkacak, ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne, oradan da hakka’l-yakîne terakki edecektir; ibadette de ihsan makamına yükseleceksiniz, her an Allah’ın huzurunda bulunduğunuz şuuruyla hareket ederek, huzur-u daimîyi kazanacaksınız.

    Hakkal-yakîn, iman hakikatini tam hissetmek, zevk etmek ve yaşamaktır. Nasıl ki, mutfaktaki yemeğin varlığını üç yolla bilirsiniz. Birisi, onun kokusunu duyunca ne olduğunu anlamak; diğeri, gidip gözle görmektir. Üçüncüsü ise, bizzat yemek, onun tadına bakmak ve özelliklerini hissetmektir. Nasıl ki, sonuncusu en kuvvetli bilgi ise, hakkal-yakîn de, en kuvvetli iman mertebesidir.

    İhsan ise, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadislerinde bunu anlatırken, “İhsan, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Her ne kadar sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor” buyurmuştur. Bu durumda ihsan, Allah’ın seni gördüğünü bilme şuurudur bir bakıma.

    Ben Rabbimle beraberdim

    Bir gün, Beyazid-i Bestamî Hazretleri namaz kılarken evine hırsız girmiş ve ne var ne yoksa her şeyi toplayıp gitmiş. “Nasıl olur da sen evde iken her şeyi alır gider? Hiçbir şey duymadın mı?” diye sormuşlar. “Ben o anda namaz kılıyordum. Rabbimle beraberdim. Hiçbir şey ne gördüm, ne duydum” demiş.
    İşte ihsan budur. Tıpkı Hz. Ali Efendimizin (r.a.) ayağına batan oku, namaza durduğu zaman çıkarmalarını istemesi gibi... Çünkü o anda kendinden geçiyor ve namaz ona, ameliyat anında kullanılan bir anestezi görevi görüyor. Dış âlemden kopup ulvî âlemlere dalıyor.

    Huzur-u daimî, “Ve Hüve meaküm eynemâ küntüm” âyetinin sırrına mazhar olmaktır. Yani, “Siz nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir.”

    Günün 24 saatinde, ne kadar mekân değiştiriyorsak değiştirelim, nereye gidersek gidelim, her yerde isim ve sıfatlarıyla hazır ve nâzır olan Rabbimiz bizimle beraberdir.

    Huzur-u daimîyi kazanmak

    “İmanın en mükemmeli, nerede olursan ol, Allah’ın seninle beraber olduğunu bilmendir” buyuran Peygamberimiz (a.s.m.), hem bu âyeti, hem de huzur-u daimîyi açıklamış oluyor.

    Huzur-u daimî, Allah’ın varlığını, isimlerini ve sıfatlarını öyle bir hissetmektir ki, her ânının Onun bir ihsanı ve her davranışının Onun kontrolü ve gözetiminde olduğunu bilmektir.

    Âyetlerde belirtilen, “Onun izni olmadan bir yaprak bile düşmez”, “O gönüllerinizdekini bilir”, “O, kişi ve kalbi arasına girer” gibi mânâlar, inandığımız, gönülden kabul ettiğimiz gerçeklerdir. Her mü’min bunu kabul ve tasdik eder. Ancak huzur-u daimî, her an bu gerçeklerin farkında olduğunu bilerek yaşamaktır.

    Allah’ın kendisini görüp gözettiğini, bütün isim ve sıfatlarıyla her yerde tecelli ettiğini, her şeyiyle Ona teslim olduğunu bilen ve her an bu gerçekleri hisseden bir insan, günah işleyebilir mi? Haksızlık yapıp yalan söyleyebilir mi? Huzur-u daimîyi bütün zerreleriyle hisseden bir mü’min, ezanlar asumanı çınlatırken namaza koşmak dışında bir başka işle meşgul olabilir mi? Hele ibadetlerini ihmal edebilir mi? Mümkün değil...

    Sultanlar Sultanının huzurunda
    Onun varlığı, her yerde hazır ve nazır olduğu, hayatının ve ölümünün, sevincinin ve üzüntüsünün ancak ve ancak Onun kudret ve iradesinde bulunduğunu tam kabul eden bir mü’min, Allah’ın emir ve yasaklarının dışına çıkamaz.
    İşte bu makama ulaşan maneviyat büyüklerinden Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendi (k. s. ), hasta iken bile ayağını uzatmaktan kaçınır. Çünkü o, Allah’ın huzurundadır. Sultanlar Sultanının huzurunda ayak uzatılır mı? Etrafındakiler onu rahatlatmak için ayağını uzatırlar, hemen geri çeker ve “Beni günaha sokmayın” der.

    Bu yüce makamın yücelerinde olan Bediüzzaman Hazretleri, bir saniyesini bile boş geçirmeden ibadet eder, diz çökmekten ayakları yara olur. Talebesi Molla Resul böylesi takvayı aklına sığıştıramaz ve nazı geçtiği için şunları söylemekten kendini alamaz: “Biz de Allah’tan korkuyoruz, ama senin ödün patlıyor...”

    Bediüzzaman Hazretleri, huzur-u daimîyi anlatırken, bir Arap şaire ait olan şu ifadeyi sık sık zikreder: “Her şeyde Allah’ın birliğine delâlet eden bir âyet vardır.” Evet, huzur-u daimî, her şeyle Allah’ı bulmak ve bilmektir.

    İman, binanın temeli gibidir
    İşte her gün Risale-i Nur’la meşgul olarak böyle bir iman şuurunu kazanacaksınız. İmandaki bu yüce mertebeleri elde etmek için imanın mâhiyetini iyi bilmeniz gerekir.

    İman, bir binanın temeli veya bir ağacın kökü gibidir. Nasıl ki, ağacın kökündeki değişim ve gelişim dallarında ve meyvelerinde etkisini gösterir; imandaki terakki de insanın ibadetlerinde duyarlılığa, devama ve gelişmeye sebep olur. Bu iman, teknolojik alet ve makinelere hareket veren elektrik veya bedene canlılık kazandıran ruh gibi, fonksiyonel ve etkilidir.
    Hiç şüphesiz bahsini ettiğimiz, basmakalıp, üstünkörü, ruhsuz, cansız, etkisiz, kuru bir iman değildir. Kast ettiğimiz, Kur’an’da ve hadislerde anlatılan, başta Resulullah’ın (a.s.m.), ashabının ve maneviyat büyüklerinin yaşadığı coşkun, hareketli, muhteşem imandır. İşte bu imanı Yüce Rabbimiz, binlerce ayetle anlatıyor. Belki diyebiliriz ki, Kur’an’ın yarısı bu imanı anlatan ibretli âyetlerle doludur.

    Coşkun ve fonksiyonel iman
    Yoğun bir biçimde Kur’an’ın imanî ayetlerini açıklayan Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur’da anlattığı iman ise, Kur’an’ın istediği o coşkun ve fonksiyonel imandır. Bu iman, Rabbimizin sadece varlığını değil, aynı zamanda isim ve sıfatlarını, hattâ şuunatını ve tecellilerini bilmekle elde edilir. Çünkü Muhyiddin-i Arabî’nin dediği gibi, “Allah’ı bilmek, varlığını bilmekten başkadır.”

    “Allah bilgisi” diyebileceğimiz, mârifetullah, Onun sadece varlığına inanmakla meydana gelmez; Onun bütün isimlerini, sıfatlarını, şuunatını ve bunların zerreden kürelere kadar her şeyde, her varlıkta tecellilerini anbean, günbegün görmekle, bilmekle, inanmakla elde edilir. İnsan, kendi vücudunda, duygularında, âlemdeki bütün varlıklarda bu tecellileri defalarca görmeli, her fırsatta tefekkür etmeli, Rabbine olan bağlılığını her an tazelemelidir. Zaten Peygamberimizin (a.s.m.) bir hadislerinde, “Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibâdetten hayırlıdır” demesi, bu sırra işarettir.

    Risaleler, tefekkür programıdır
    Tefekkür, uçsuz bucaksız, sınırsız, kuralsız bir kavramdır. Onu yapabilmek için bir kurallar silsilesi, bir program, bir rehber lâzımdır. İşte Risale-i Nur, bu programdır. Yoksa plânsız, programsız, kuralsız, hangi varlığın hangi cihetle Rabbimizin hangi isim ve sıfatına delâlet ettiğini bilemeyiz.

    Risale-i Nur, Kur’an’ın imanî âyetlerini anlatan muazzam bir programdır; bu programı ne kadar çok okuyup anlarsak o derece imanımız ziyadeleşir.

    İman, nazarımızı, zihnimizi, dikkatlerimizi, Allah’tan başkasından (masivadan) alıp Ona yöneltmektir. Ne kadar zihnimizi dağıtan masivadan yüzümüzü çevirip, ilgimizi Rabbimize yöneltirsek o kadar imanımız parlar. Bunun için de Risale-i Nur’u yoğun bir şekilde okumalısınız.

    Sathî, üstünkörü, alelusul meşguliyet, istediğimiz istifadeyi sağlamaz. İmanın bütün haşmetiyle hayatınıza hükmetmesini istiyorsanız, her gün ve yoğun bir şekilde meşguliyetten başka seçeneğiniz yoktur.

    İşte, Risale-i Nur’u anlayarak okuduğunuzda, imanınızı sarsacak ve tehlikeye atacak tuzaklardan kurtulacaksınız. Aklınıza iman hakkında hiçbir şüphe gelmeyecek. Bu müthiş bir kazanç!.. Belki Peygamberimizi (a.s.m.), bazı evliyaları veya melekleri uyanıkken göreceksiniz.

    Özellikle okuma programlarında bu tür harikalıklar oluyor. Çünkü iman şuuru müthiş inkişaf ediyor, zihinler bir noktaya odaklanıyor. Buraya kadar saydığımız avantajlar bile iman ve Kur’an tahsili için deli divane olmaya yetmez mi?

    7. Risale-i Nur okumakla muhteşem kazançlar elde edeceksiniz

    Bir eseri okumaya sizi teşvik eden nedir? Bir öğrenci niye sabahlara kadar ders çalışır? Neden üniversiteye girmek için gecenizi gündüzünüze katıp uykusuz kalırsınız?

    Parklarda, otobüslerde, hattâ fatura ödeme kuyruğunda bile kitap okuyan insanlar görürsünüz. Neyin peşindedirler acaba?

    Çünkü, okumakla büyük kazançlar elde edeceklerine inanmışlardır. Üniversite için yıllarca dershane peşinde koşturan öğrenci, iyi bir okul kazanıp güzide bir meslek sahibi olacaktır; kariyer edinecek, mesleğinde yükselecek, dünya hayatını başarılarla süsleyecektir. Sınıfını geçen, okulunu bitiren gencin kafasında geleceğe yönelik türlü türlü hedefler vardır.

    Ancak dünyayla ilgili kazançlarımızın hiçbirisi, Risale-i Nur okumakla elde edeceğimiz muhteşem kazançlara ulaşamaz. Bir eseri okumak için gösterilecek gayret, katlanılacak fedakârlık elde edilecek kazancın büyüklüğü oranında olacağına göre, risaleleri okumakla neler kazanacağımıza bakalım ve birkaç maddede ele alalım. Bu kazançlar öylesine büyük olmalı ki, onun değerini bilen binlerce insan, yazıldığı günden beri deliler gibi okuyor, gece gündüz ondan ayrılmıyor.

    8. Bir yılda âlim olacaksınız

    Risale-i Nur’un yazarı Bediüzzaman Hazretleri, “Bu eserleri bir yıl kabul ederek ve anlayarak okuyan, bu zamanın mühim ve hakikatli bir âlimi olabilir” demektedir. Süre çok kısa, hedef ise çok büyük... Bundan daha güzel bir müjde olabilir mi?


    “İman” ilmini tam elde etmek, dinimizi öğrenmek, günahlardan kaçınıp ibadetleri hakkıyla yerine getirmek, âlim olmaya bağlı... Rabbimiz, “Allah’tan hakkıyla korkan kimselerin ancak âlimler olduğunu” belirtiyor. Elbette bilmeyen yaşayamaz.

    Peygamberimiz (a.s.m.), âlimler için, “Uykusu bile ibadettir” buyuruyor. Daha ötesi var mı? Âlimin hiçbir eylem yapmadığı uykusu bile ibadet olarak kabul edilirse, diğer fiillerinin sevabını kim ölçebilir, Allah’tan başka?

    Ancak, bu büyük müjdenin böyle muhteşem avantajları yanında bize yüklediği küçük bir zahmeti var. O da, bu bir yıl içinde Risale-i Nur’la yoğun bir şekilde meşgul olmaktır. Bunun için risaleleri tam anlamak ve gönülden kabul etmek gerekir. Yoksa risaleleri ara sıra, hatırladıkça, teberrüken ve üstünkörü okumakla, değil bir sene, bin sene de okusanız âlim olamazsınız.

    Yanlış olan müjde değil, ilgisizliktir
    Nitekim bu eserlerle 20-30 yıldır meşgul olan, okuduğunu sanan nice insan, bir türlü âlim olamadığını görür. Yanlış olan, Bediüzzaman’ın müjdesi değil, onu ara sıra okuyup, anlama yolunda gereken gayreti göstermeyen kimsenin lâkayt ve sorumsuz davranış biçimidir.

    Oysa bu muhteşem sonuca ulaşmak için o bir yıl içinde en mühim ve en yoğun meşguliyetiniz, onu okumak ve anlamak olacaktır.

    Sözgelişi; sabah kalktığınızda tıpkı mesaiye gider gibi masanın başına geçecek, günlük işinizi yapar gibi en az 10 saat, belki 16 saat onunla meşgul olacaksınız. Bu kadar süreyi fazla büyük görmeyin. Elde edeceğiniz muhteşem kazanç karşılığında bu kadar bir gayret “hiç” hükmündedir.

    Böyle bir fedakârlığa girişebilir misiniz? Girişebilirsiniz... Yeter ki, delicesine isteyin ve kararlı olun. Çünkü elde edeceğiniz başarı, hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar büyüktür.

    Böyle bir faaliyete giriştiğinizde risaleleri okumak ve anlamak için ciddî bir program yapmanız gerekecektir. Size tavsiye edeceğimiz örnek programı uygularken, bu kitabın üçüncü bölümünde yer alan “Risale-i Nur’u anlamak için nasıl bir teknik izlenmeli?” başlığı altındaki kuralları dikkate almalısınız.

    Nasıl âlim olabilirsiniz?
    Bu konuda çalışma yapmak isterseniz, şöyle bir program takip edebilirsiniz:
    Önce bir yılı dörde böleceksiniz. Her üç ayı, plânladığınız yoğun eğitimin bir dilimi olarak kabul edin.

    Birinci Dilim-İlk Üç Ay:
    Diyelim ki, günde 10 saatinizi feda etmeyi göze aldınız. Günde en az 200 sayfa risale okuyarak, bir ayda külliyatı aktaracaksınız. Bir ayı fazla kısa bulmayın. Çünkü 15 günde bu işi bitirenlerin olduğunu hatırlayın. İlk üç ayınız düz okumakla geçecek ve risaleleri en az üç kez aktaracaksınız. Böylece genel anlamda mantığına vâkıf olacak, kelimelerine alışacak, neyin nerede olduğunu öğreneceksiniz.

    İkinci Dilim-İkinci Üç Ay:
    İkinci üç ayda, elinize defter kalem alacak, kelime ve terkipleri yazarak, öğrenerek gideceksiniz. Hatta bilemediğiniz yerleri bilenlere soracaksınız. Bu şekilde tümünü en az iki kez aktaracaksınız.

    Üçüncü Dilim-Üçüncü Üç Ay:
    Anlaşılması zor olan ve tekrarı gereken yerlerde yoğunlaşacaksınız. Sözgelişi; Onuncu ve Yirmi İkinci Söz, Yirmi Dördüncü Mektup, Otuzuncu Lem’a, Yedinci Şuâ gibi bölümlerin derinliklerine inecek, yıllardır tanıyor olsanız bile fark etmediğiniz mânâ cevherlerini keşfedeceksiniz. Bu şekilde genel üzerinde çalışmak yerine, bölümler ve konular üzerinde çalışacaksınız.

    Dördüncü Dilim-Dördüncü Üç Ay:
    Bir önceki çalışmayı sürdürmekle beraber, meslek ve meşrebinde, âdap ve erkânında, ibadet ve evradında tam mesafe alacağınız, tam mücehhez olacağınız bir devre olacak. Bu devrede girift meseleler üzerine biraz daha eğilecek, belki genel bir tekrar yapacaksınız.

    Bir yılda 12 yıllık tahsil mümkün
    Bu her üç ay, eski medrese tahsilinin veya günümüz üniversitelerinin bir yılı mesabesindedir. Hatta bazı kabiliyeti gelişmiş insanlar için bir yılın her ayı bir yıllık eğitim değerindedir.

    Böylece bir yılda en az 4, en fazla 12 yıllık bir tahsil mertebesine ulaşacağınıza kesin inanın. Çünkü günümüz eğitiminin çoğu teneffüs, yoklama, sohbet, derse giriş, imtihan, tartışma, dersi kaynatma ve boş ders gibi fuzulî şeylerle doldurulmakta, zaman hebâ olup gitmektedir. Elbette bunların tümü boş değildir, ama tam verimli değerlendirilemediğinden vakit israfı çok olmaktadır.

    Kariyer yapmış, temayüz etmiş ilim adamlarına bakın... Eğitimlerini yerleşik üniversite kural ve uygulamalarıyla mı edinmişlerdir? Hayır! Orada işin anahtarını öğrenmişler, asıl çalışmalarını evlerinde, duvarlarını kitapla ördükleri özel kütüphanelerinde, masalarının başında ve bilgisayarlarının karşısında yapmışlardır.

    Siz de yaşınız, mesleğiniz, işiniz ne olursa olsun, böyle muhteşem bir hedef için program yapabilirsiniz. Dünyanın hiçbir güzelliği, hiçbir avantajı bu müthiş gayenin yerini tutamaz.

    Sezai Karakoç’un, “14 asırlık İslâm kültürünün özeti” diye nitelendirdiği Risale-i Nur, sizi de âlim yapar. Çünkü, zamanında girdiği bütün münazaralardan başarıyla çıkan ve bileğini hiç kimsenin bükemediği Bediüzzaman bile bu eserleri herkesten fazla okuyup istifade ediyorsa, hepimizin onu okuyup anlamaya canımız pahasına koşmamız gerekir.


    9. İmanınızı kurtaracak ve Cennete gireceksiniz

    İki dünyamızı da ışıklandıracak olan Kur’an’ın mükemmel bir tefsiri olan Risale-i Nur’u okuyup anlamakla imanınızı kurtaracak ve Cennete gireceksiniz. Bu müjdeden daha büyük ve daha mühim bir kazanç olamaz.

    Sonsuz mutluluk yurdu olan Cennet öyle muhteşem güzellikler barındırıyor ki, Peygamberimiz (a.s.m.) bunlar için “Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne insanın gönlünden geçmiştir” buyuruyor. Demek ki, Cennetin güzellikleri, dünyadaki en harika güzelliklerle kıyaslanmayacak kadar benzersiz... Zaten Yirminci Mektupta, “dünyanın bin sene mes’udane hayatının, Cennetin bir saatlik hayatına kâfi gelmediği” belirtiliyor.

    Oysa bizler, dünyanın güzelliklerine bile vuruluyoruz. Düşünün ki, denize bakan görkemli bir köşkünüz var. İçinde dilediğiniz kadar hizmetçi, arzu ettiğiniz kadar araba, aklınıza gelen tüm yiyecek ve içecekler, dünyanın en güzel ve rağbet edilen zevkleri bulunuyor. Eğlenmeniz ve mutlu olmanız için en küçük bir ayrıntı bile düşünülmüş. Dilediğinizde en hızlı vasıtalarla dünyanın en güzide yerlerine gidebiliyor, istifade edebiliyorsunuz. Hiçbir hastalığınız, sıkıntınız, derdiniz yok. Bıkar mısınız?

    Cennet hayatının hayali bile güzel

    Bırakın böylesine benzeri olmayan bir mutluluk saltanatından bıkmayı; biz şu sıradan hayatımızın zevklerine bile dört elle sarılıyoruz! Oysa Cennet hayatı, hayal edebileceğimiz en güzel dünya hayatından bile tam 8 milyon 760 bin kattan daha da güzel... Çünkü, bin sene en mutlu dünya hayatı, Cennetin bir saatine kâfi gelmiyor ve bin senede tam 8 milyon 760 bin saat var.

    Cennetin ne harika bir mutluluk yurdu olduğunu anlamak için Kur’an’daki ve hadislerdeki Cennet tasvirlerini okuyun. Nasıl özlem duyarsınız... Taşı, ağacı, kuşu, canlı ve emir dinleyen bir saadet yurduna özlem duymamak mümkün mü?

    İşte, sağlam ve köklü bir iman, Rabbimizin en büyük nimeti olan Cenneti kazandırıyor. Bu sonsuz mutluluk için geceyi gündüze katarak iman derslerini mütalâa etmeye değmez mi?

    Hem sağlam bir imanı elde etmekle Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanacak ve cemâlini göreceksiniz. İşte burada söz biter, kalem durur, beyin çalışmaz... Çünkü, hoşnutluğunu kazanmaya çalıştığımız, öyle bir Zat ki, bizi yoktan var eden ve tutkun olduğumuz her şeyi bizim için yaratan Odur. Onu razı etmek demek, sevdiğimiz ve bizi mutlu edeceğine inandığımız her şeye sahip olmak demektir.

    Cemalullah, Cennetten de güzel

    Aklımıza gelen her şeyin sahibi O, her şeyin dizgini Onun elinde... İşte Onun rızasını kazanarak nefsimizi “nefs-i marzıyye”, yani “kendisinden razı olunan nefis” mertebesine çıkarmak öyle bir makamdır ve öyle bir mutluluktur ki, uğrunda her şey feda edilir, her sıkıntıya katlanılır.

    Düşünün: Her şeyin sahibinin, “Ey mutmain nefis! Sen Rabbinden razı, Rabbin senden razı olarak Rabbine dön. Razı olduğum kullarım arasına katıl ve Cennetime gir” sözüne muhatap olduğumuz gün, bizden daha mutlu kim olabilir?

    Onun rızası, kâmil bir iman, salih bir amel ve tam bir ihlâsla kazanılır. Bu üç önemli gayeyi elde etmek için Risale-i Nur’u düzenli ve devamlı okumak, hakkıyla anlamak gerekir.

    Onun hoşnutluğunu kazanıp Cennete giren kimseyi sınırsız zevkler ve mutluluklar bekliyor. Bunların en azametlisi, en haşmetlisi, en güzeli ise, Rabbimizin cemalini görmektir. Onu görmek ise, Cennette bin sene yaşamaktan daha güzel, daha lezzetli...

    Bütün güzellikler, Onun güzelliğinin gölgesi

    Elbette Onun güzelliğini anlatmaya hiçbir kimse güç yetiremez. Ancak şu kadarını düşünebiliriz: Gözümüzle gördüğümüz bütün güzellikler, Onun sonsuz güzelliğinin zayıf bir tecellisidir. Ağaçlarda, çiçeklerde, yıldızlarda, denizlerde, hayvanlarda ve insanlarda ne kadar güzellik varsa, O sonsuz güzellikten gelen parıltılar, belki gölgelerdir. Gölgesi bile bizim aklımızı başımızdan alırsa, ya Kendisi nasıldır, düşünebiliyor muyuz?

    İşte Yüce Peygamberimizin (a.s.m.) Allah yolunda her acıya katlanmasının, her işkenceye göğüs germesinin, herkesten fazla ibadet etmesinin bir sırrı budur. Çünkü onun gözleri, “Güzeller Güzelini” görmüş, cemal tecellisi olan Cenneti görmüş, celâl tecellisi olan Cehennemi görmüş; niye dünyanın basit güzelliklerine ve geçici zevklerine aldansın?

    Bizler her ne kadar gaybî âlemleri gözümüzle göremiyor isek de, aklımızla biliyoruz, kalbimizle hissediyoruz ve görür gibi inanıyoruz. O halde, Efendimizi (a.s.m.) örnek almak, onun kutlu ve mutlu yolunda her fedakârlığa katlanmak gerekir. İşte bu yüzden onun dâvâsını bu zamanda en güzel bir şekilde temsil eden Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerini okumak ve anlamak, Cennet gibi güzel ve ebedî saadet gibi şirindir.


    10. Ahiret ortaklığı kuracaksınız

    Bediüzzaman Hazretleri, eserlerini okuyan, yaşayan ve hizmet edenler arasında manevî kazançlarda ortaklık bulunduğunu belirtir ve bunu “iştirak-i amal-i uhreviye” ifadesiyle anlatır.

    Nasıl ki, bulundukları odayı aydınlatmak isteyen adamlardan birisi lâmbanın şişesini, diğeri fitilini, başkası gaz yağını, öbürü kibriti getirse, hepsi de karanlıktan kurtulurlar. Halbuki kendi başlarına hareket etseler bu lâmbaya sahip olamazlar. Ortak hareket etmekle karanlıktan kurtuldukları gibi, birinin istifadesi de diğerine engel değildir.

    İşte “iştirak-i amal-i uhreviye” de böyledir. Bunun anlamı, “iman ve Kur’an hizmetinde olanların, ahiretle ilgili işlerde ortaklık kurmaları” dır.
    Herkes ibadet ve takvasıyla, hizmet ve gayretiyle bu manevî şirkete katkıda bulunuyor. Sonuçta hepsinin kazandığı toplam sevap, hizmetteki derecelerine ve takvadaki mertebelerine göre defterlerine yazılıyor.

    Böylece yalnız başına kazandığı sevaptan katbekat fazla bir sevap ve makam kazanıyor. Özellikle bu zamanda böylesine manevî ortaklığa ihtiyacımız var. Çünkü günahlar sel gibi hücum ediyor. Onlara karşı tek vücut olmak, bir değil, milyonlar dille dua ve istiğfar etmek gerekiyor. Bunlardan birisinin duası kabul olsa, hepsi kabul olmuş gibidir. Çünkü, her biri, bütün kardeşlerine dua ediyor. İşte bu ortaklığın şartı, Risale-i Nur’u anlayarak okumak ve onun hizmetinde bulunmaktır.

    11. Başkalarının imanına kuvvet vereceksiniz

    Yaşadığımız devir, iman hizmetinin zirveleştiği bir çağdır. Bu zamanın en büyük, en güzel, en faziletli, en vazgeçilmez hizmeti “iman hizmeti”dir.
    Risale-i Nur’un yazarı Bediüzzaman Hazretleri, imana ve Kur’an’a hizmet görevinin “bir ihsan-ı İlâhî” olarak talebelerinin omuzlarına konduğunu belirtir.

    Eğer siz, bu mukaddes ve ulvî vazifeyi omuzlamayı kabul etmişseniz, eğer saniyelerinizi iman ve Kur’an hizmetiyle süslemeyi ve ebedîleştirmeyi ideal edinmişseniz, bu uğurda her şeyi göze almak ve çalışıp çabalamak zorundasınız; başka kurtuluşunuz yok; bu hizmeti yapmaya mecbursunuz, mahkûmsunuz. Sizin sorumluluğunuz, başkalarına benzemez.

    Kaynağın başında bulunan kişi, başkaları susuzluktan can çekişirken rahat uyuyamaz, zevk ve sefaya dalamaz, kendisini başkaları gibi kabul edemez.

    Dünyevîleşmek en büyük engel
    Risale-i Nur’u anlamanın önündeki en büyük engellerden birisi, dünyevîleşmektir. Dünya rahatı, gelip geçici zevk ve keyifler, okuyup hizmet etmenin en büyük engelidir. Bu eserler dün hapishanelerin en ağır şartlarında okunup yazılıyordu. Eğer biz, sıcak koltuklarımıza oturup onları okuyup anlamak yerine, elimizde kumanda aletiyle televizyon kanallarını geziyorsak, ahiretteki hesabımızı zor vereceğiz demektir.

    Herkes sadece “yaptıkları ve yapmadıklarıyla” sorumlu olmayacak, aynı zamanda “yapabilme ve kaçınabilme” seviyesiyle orantılı bir şekilde hesap verecektir. Bunun için iman derslerini okurken, bir kişinin imanını kurtarmanın ne büyük bir şeref ve nimet olduğu bilinciyle hareket edeceksiniz.

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Bir kişinin imanını kurtarmak dünya ve içindekilerden hayırlıdır”, “Bir kişi senin vasıtanla imana girse, sahralar dolusu kırmızı koyundan hayırlıdır” buyurarak, iman hizmetinin önemini vurgulamıştır.

    Kimse kurtulmuş insan değildir

    Bir kişinin imanını kurtarmak dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıysa, kazanmak için ömür boyu çırpındığımız basit varlıkların ne değeri olabilir?
    Dünyadan hissemize düşen basit ve küçük mal ve mülk için ahiret hizmetimizi tehlikeye atmaya değer mi?

    Elbette değmez! Eğer bu eserleri tanıma bahtiyarlığına ermişseniz, sakın kendinizi “kurtulmuş insan” gibi görmeyiniz. Sizin sorumluluğunuz başkalarından çok farklıdır. Çünkü siz yolcu değil, mürettebatsınız. Bu yüzden farklısınız.

    Bediüzzaman’ı, bütün rahatı bırakıp zahmeti tercih etmeye götüren sebep nedir? Bunun altında yatan sır, nurlu hakîkatleri, sana, bana, ona ulaştırma azmidir.
    “Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem” diyen, o değil mi? “Milletimin îmânını selâmette görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım” fedakârlığının altında yatan sır başka ne olabilir?
    O, kendisi için yaşamadı, bizim için yaşadı; tıpkı diğer mâneviyat büyükleri gibi...

    İslâm, kahramanların omuzlarında yükseldi

    Eğer bir fikir uğruna hayatı hakîr gören milyonlarca kahraman olmasaydı, İslâm dâvâsı bugün olmayabilirdi. Allah bu yüce dâvâsını bu büyük insanların omuzlarında yükseltti.

    Mes’uliyet ve vazifenin takat getirmesi güç ağırlığı, sadece nebîlere ve velîlere has değildir. Kur’an’dan aynı dersi alan insanlar, sıradan bir mü’min gibi gözükseler bile, kabiliyetleri miktarınca mes’uliyetin ağırlığını hissederler.

    Onun gönlünde yanan, mes’uliyet ateşidir. Onun gecelerini uykusuz bırakan, mes’uliyet şuurudur. Onu durup dinlenmeden çalıştıran, aç susuz bırakan, mes’uliyetin her şeyin üzerindeki ağırlığıdır. Bizi, sizi, onları bir ideal uğrunda koşturan, bu sorumluluk değil midir?

    Ne diyor Asrın Bedîi, İhlâs Risâlesinde?
    “Ümmet-i Muhammedi (a.s.m.) sahil-i selâmete çıkaran sefine-i Rabbaniyede çalışan hademeleriz” demiyor mu? Bu hizmetin bir ihsan-ı İlâhî tarafından omzumuza konduğunu belirtmiyor mu?

    Mürettebat, sıradan insanlar gibi olamaz

    Geminin mürettebatı uyumaz, uyuyamaz. Herkesin rahat etmesi için o dâimâ uyanık olmalıdır. Başkaları belki gönlünce dinlenip eğlenebilir; ama başkaları için yaşayanlar, sıradan insanlar gibi olamazlar.

    Etrafımızda kimi insanlar görürüz... Başkaları rahatken onlar telâşlıdır, başkaları gezerken onlar çalışmaktadır. Onları her zaman bitip tükenmeyen bir meşguliyetin içinde görürüz. Çünkü, onlar sadece kendilerini değil, başkalarını da düşünmektedirler. Belki onlar düşündükleri insanlardan daha fazla onlara acımakta, onlar için çırpınmaktadırlar. Çünkü onların örneği Resulullah’tır (a.s.m.).

    Herkes uyurken sabaha kadar gözyaşı dökerek ümmeti için af ve mağfiret dileyen Resûlullah... Savaşta en önde, cihadda en başta, ıstırapta en yüksekte olan Resûlullah... Âlemlere rahmet olduğu için âlemi düşünen Resûlullah...

    İhsan şükür ister

    Onu rehber eden, elbette onu taklit edecek, ona benzemeye çalışacak; onun fedakârlığının, sorumluluk duygusunun, gayretinin hiç değilse bir zerresini göstermek için çırpınacak. Yoksa “ihsan-ı İlâhî tarafından omzuna konulmuş hizmetin” hesabını vermesi güçtür.

    İhsan şükür ister. İhsan, gereğiyle amel etmeyi gerektirir. Başkalarından farklı olarak bazı gerçekleri bilmek, Allah’ın bir lûtfudur. Ancak bu lûtfun şükrü, onu muhtaçlara ulaştırmaktır. Eğer bu yapılmazsa, eğer kişi “farklı” olduğunu fark etmezse, eğer kendini sıradan kabul ederse, onun hesabı ağırdır, onun neticesi acıdır. Ama, ihsana karşı şükürle, hizmeti başkasına ulaştırmakla mukabele ederse, karşılığı ebedî saâdettir.

    12. Risale-i Nur’u anlamak için Bediüzzaman’ı iyi tanıyın!

    Belki de bu, kimilerine hiç de aklî ve ilmî gelmeyecektir; “Bir eseri anlamak için onun yazarını tanımak niçin gereksin?” diye düşünenler olacaktır. Gerçekten de, Risale-i Nur’u anlamak için Bediüzzaman Hazretlerini tanımak ve sevmek, fazla aklî ve ilmî değildir. Ancak akıl ve ilimden çok, hâlî, vicdanî ve hissî bir gerçektir.

    Onu tanıyan, seven ve şevkle eserlerini okuyan birçok insan, fazla tahsilleri olmadığı halde, okumuş nice insanın bilemediği imanî gerçekleri öğrenmiş, çevrelerine ışık saçmışlardır. Risalelere sevgiyle sarılmışlar, onu anlamayı kendilerine dert edinmişlerdir.

    Evet, bir insan, tanıdığı ve sevdiği kimsenin yazısını, eserini daha bir arzuyla okur, ondan istifade eder; hissen hoşlanmadığı bir kimsenin eserlerine de soğuk ve uzak olur.

    Bu açıdan yaklaştığımızda, Bediüzzaman Hazretleri, bütün ruh u canımızla sevip sayacağımız bir ulu şahsiyettir.

    O, asrın söz sahibi, müceddididir

    Çünkü, onun ilimde, ahlâkta, takvada, ibadette, zikir ve taatta, hizmet ve mücadelede, sevk ve idarede emsali yoktur. İlmî seviyesi tartışılmazdır. Çağının bütün âlimleriyle münazara etmiş ve hepsinde galip gelmiştir.
    Takvada, ibadette o kadar ileridir ki, tüm sıkıntılara rağmen nafile dahi olsa namaz ve evradlarını terk etmemiştir. Bir taraftan ibadetin en yüksek mertebesinde iken, diğer tarafta da her türlü şer güçlerin engellerine karşı tarihte emsalsiz bir hizmeti organize etmiştir.

    Peygamberimizin (a.s.m.), “Âlimler, peygamberlerin varisleridir” hadisine lâyık olmuş, veraset-i nübüvvet makamında olan bir şahsiyettir. “Rüyada Bir Hitabe”de, geçen asırların mümessillerine niçin hesap vermiştir? Çünkü “asrın temsilcisi” seçilmiştir. Bir rüya-yı sadıkada meşhur Ağrı Dağı infilâk ederken, ona “İ’caz-ı Kur’an’ı beyan et” diyerek emreden mühim bir zat kimdir? Peygamberimizdir (a.s.m.). Büyük bir makamın görevlendirdiği şahıs, elbette büyüktür ve sevgiye lâyıktır.

    Gelecek nesillerin imanının kurtulması için 35 yıl sürgün hayatı yaşamış, 40 ay haps-i münferidde kalmış, 21 kez zehirlenmiş ve bunlar yetmiyormuş gibi, “Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennemde yanmaya razıyım” diyecek kadar fedakârlık göstermiştir.

    Basit bir hastalığa yakalansak çalışamıyoruz. Nezle, grip gibi gelip geçici rahatsızlıklar, çoğu kez programımızı aksatıyor. O ise, talebelerinden Mustafa Sungur’a, “Bende 10 hastalık var. Bunlardan birisi sizde olsa ayağa kalkamazsınız” demiştir.

    Onca hastalık, yaşlılık, işkenceye rağmen, eser yazmaktan ve yaymaktan bir an geri durmamıştır.

    Onuncu Söz’ü 500 kere okumuş

    Bizim için her zaman istirahatini feda eden, bir an bile durmadan sürekli üreten bir kimseyi elbette gönülden sevmek ve uyarılarını dikkatle yerine getirmek gerekir.

    Bütün hayatını Kur’an’dan süzülen Risale-i Nur eserlerine vakfeden, “Bunlar benim değil, Kur’an’ın malıdır” diyerek kendisi bile sürekli okuyarak istifade eden bir zatın tavsiyelerini elbette can kulağıyla dinlemeniz, şevkle yerine getirmeniz icap eder.

    Kendisi yazdığı halde, Onuncu Sözü 500 kere okuması, onun risaleler hakkındaki nitelendirmelerinin ne kadar yerinde olduğunu gösterir.

    Onun manevî makamını, Kur’an’a ve İslâm’a olan hizmetini, şahsiyetini, meziyetlerini, faziletlerini anlatmakla bitiremeyiz. Baştan başa Risale-i Nur, sanki yazılı bir Bediüzzaman, kendisi de canlı bir Risale-i Nur’dur. Çünkü ne yazmışsa yaşamış, yaşamadığını da yazmamıştır.

    Tarihçe-i Hayat ve onu görenlerin hatıralarından derlenen Son Şahitler dizisi, onun özelliklerini ve büyüklüğünü anlatan eserlerdir. Koskoca ciltler dolduran bir meseleyi, bizim birkaç sayfada anlatmamız zaten düşünülemez.
    Ancak bir işaretle yetiniyoruz ve diyoruz ki: Onu tanımayı ve anlamayı da kendinize dert edinin. Onun nasıl manevî zirveleri tuttuğunu ve bizim henüz o zirvenin eteğinde bile olamadığımızı bilin. Onu hakkıyla tanıyıp sevin ki, eserlerindeki mânâ çiçekleri açılsın.

    13. Risale-i Nur’u anlamak için özelliklerini bilin!

    Öğrenmek istediğiniz bilim dalına olan ilgi ve sevginiz, o dalda elde edeceğiniz başarıyı etkiler. Ne kadar çok ilgi ve sevgi duyuyorsanız, o kadar çok istifade edersiniz.

    Kimi öğrenciler matematik dersinden nefret eder, ama bir başkası problem çözmeye bayılır! En zor matematik problemleriyle uğraşmak bir zevktir onun için... Bu yüzden o derste başarılıdır.

    Birçok ilim dalı insanları bir yönüyle ilgilendirir; ancak üzerinde durduğumuz “iman” ilmi, insanları kâinatın bütün varlıklarıyla birlikte ilgilendirir. İman, ibadet, ihlâs ve ahlâka dair bilgiler, insanı akıl, kalp, ruh ve diğer duygularıyla birlikte cezb eder. Çünkü iman, insanın bütün varlığını hareketlendiren, ışıklandıran, ona huzur ve sürur veren, onu mutlu eden bir güçtür.

    İşte Risale-i Nur, insanın en mühim meselesi olan “nereden gelip nereye gittiği ve niçin yaratıldığı” gerçeğine tatmin edici cevaplar verdiğinden, onu okumak, anlamak ve hayata geçirmek bambaşka bir zevktir.

    Risale-i Nur’un özelliklerini, meziyetlerini ve faziletlerini anlatmak için bir kitap yazmak bile yetmeyebilir. Bizim konumuz kısaca işaret ve hatırlatma olduğu için birkaç noktaya temasla yetineceğiz.

    Risale-i Nur nasıl yazılıyordu?

    Risale-i Nur’un en mühim özelliklerinden biri, bir insanın eseri değil, tam “bir ilham-ı İlâhî” olmasıdır. Bunun telifini anlatan Risale-i Nur’un ilk kâtiplerinden Şamlı Hafız Tevfik, Bediüzzaman Hazretlerinin sürekli ufuktaki bir noktaya bakarak söylediğini ve kendisinin de hızla yazdığını anlatıyor.
    Öyle ki, o kadar ağır ve ilmî meseleler, âdeta bir konuşma yapıyor gibi bir hızla yazılıyor. Demek ki, Bediüzzaman Hazretlerinin emsalsiz ilmi yanında Allah’ın da büyük bir lütfu ve ilhamı vardır.

    Hattâ İşarâtü’l-İ’caz, savaş meydanında, at sırtında yazılmıştır. Birçok ilim adamının çalışma masalarında okurken anlamakta zorlandıkları bir eserin, bilhassa sanki bir bilgisayar hesabı gerektiren huruf-u mukattaaya dair yazılan bölümlerin at sırtında yazılması, Üstadın harika ilmini, ihlâsını ve Cenab-ı Hakk’ın ikram ve ihsanını gösterir.

    Müellif yaşayarak yazıyordu
    Özellikle yazılan gerçeklerin yaşanarak kaydedildiğini düşünürsek, bu eserlerin kıymeti bir derece daha anlaşılır. Sözgelişi, Ayetü’l-Kübrayı yazarken kıtalarda, asırlarda, yıldızlarda geziyor.
    Üstad Hazretleri bir gün, Sungur ve Ceylân Ağabeyleri odasına çağırıyor ve, “Ayetü’l-Kübrada kıtalarda, asırlarda gezen cevval ruh kimdir, biliyor musunuz?” diye soruyor. Onlar da kendisini kast ederek, “Evet, biliyoruz Üstadım” cevabını veriyorlar.

    Demek ki, eserlerini yazarken, zaman ve mekânın dışına çıkıp konuyla ilgili âlemlere giriyor, göremediğimiz mânâ âlemlerinde ilhama mazhar oluyor. Bediüzzaman Hazretleri, eserlerinin birçok yerinde, “Sözler güzeldirler, fakat benim değildirler” diyerek, Cenab-ı Hakk’ın ikram ve ilhamına işaret ediyor.

    Kaynağın kudsiyeti önemli
    Bu hakikat, Risale-i Nur’u okuma ve anlamada nasıl bir etki meydana getirir? O yazsa ne olur, ilham-ı İlâhî olsa ne olur?

    Arada çok büyük bir fark vardır. İkinci şıkta, bu eserlerin bu asrın insanına Allah tarafından ihsan edilmiş bir kurtarıcı ve Kur’an’ın manevî bir mûcizesi gerçeği vardır. Elbette kaynağın kudsiyeti çok önemlidir. Bediüzzaman ise, Cenab-ı Hakk’ın bu asrın insanına bir kurtarıcı olarak gönderdiği bu harika tefsiri yazmaya ve yaymaya muvaffak olmuş, ilmiyle âmil, ihlâsıyla namdar muhteşem bir şahsiyettir.

    Onun eserleri yazarken nasıl bir ilhama mazhar olduğunu şu olayda da görüyoruz: Bir gün, Emirdağda iken, hizmetine geç gelen bir ağabeye, “Kardeşim, az önce gelseydiniz, yaptığımız ders Kader Risalesine iyi bir zeyl olurdu” diyor.

    Demek daha sonra yazamıyor; o kudsî kuşu avlayamıyor...

    Eseri severseniz, öğrenmeye çalışırsınız

    Ayrıca Risale-i Nur’un üslûbu, işleyiş tarzı, bakış açısı, temel mantığı muhteşem... Onu deli gibi sevmek, Zübeyir Ağabeyin müdâfaasında dediği gibi, “Kâğıt bulamazsak derimizi kâğıt, kanımızı mürekkep yapacağız” diyebilmek gerekir.

    Bir eseri sever ve kıymetini takdir ederseniz, onu okumak ve anlamak için can atarsınız; sevgi ve takdiriniz ölçüsünde katlanacağınız zahmet ve fedakârlık da artar.

    Risale-i Nur, imanımızı kurtarıp İslâm’ı yaşama şuuru kazandırdığı için, onu okuyup anlamayı ciddî bir iş kabul etmek, mutlaka halledilmesi gereken bir mesele ve bu meseleyi dert edinmek şarttır.

    Yoksa, “Gerçekten faydalı bir kitap... Ara sıra okumak gerekir. Bende de var. Hattâ eskiden çok okurdum” mantığı, ondan istifadeyi temin etmez.
    Bediüzzaman’ı iyi tanımak ve Risale-i Nur’un özelliklerini öğrenebilmek için Hizmet Rehberini tahlil ederek okumak gerekir. Eğer bu eserleri yeni bir heyecanla tekrar ele almak istiyorsanız, Hizmet Rehberini çok iyi müzakere etmelisiniz.

    Risale-i Nur’u ilk günkü heyecan ve tazeliğiyle sevmeniz, dört elle sarılmanız, okuyup anlamanız için özel plân ve programlar yapmanız gerekir. Bir sonraki bölümde böyle bir programın teknikleri üzerinde duracağız.
    OKUNMA: 17830
    Sorularla Risale
  • İKİNCİ BASIMA ÖNSÖZ
    Türk Ülküsü'nün bu ikinci basımı, birincisine göre oldukça değisiktir. İlk basımdaki tarihe ve kalem
    mücadelesine ait yazılar bırakılmış, doğrudan doğruya ülkünün türlü konularını ilgilendiren yazılar alınmış
    ve bunlara yine ülkü ile ilgili yeni yazılar eklenmiştir. İlk basımda bulunup da ikinci basımda bulunmayan
    Türkolojiye ve kalem mücadelesine ait yazılar, yine yenilerinin de eklenmesiyle ayrı kitaplar olarak
    basılacaktır.
    Burada toplanan 21 yazının da üzerinde düzeltmeler yapılmıştır. Düzeltmelerin bir kısmı dile aittir. Bir kısmı
    da yazıların ilk yayınlandığı zamana ait olup, simdi lüzumu, hatta anlamı kalmayan parçaların çıkarılması
    veya değiştirilmesi seklinde olmuştur.
    Böylelikle kitap kısa bir zamana değil, uzun bir zamana seslenebilecek bir ülkü dergisi durumuna
    gelmektedir.
    Maltepe, 1 Ocak 1966
    Atsız


    1. ALINTI
    TÜRK ÜLKÜSÜ
    Dünya bir çarpışma alanıdır. Yaratıcı kuvvet, dünyayı bir çarpışma düzeni içinde yaratmış, yaratılanlar

    çarpışma düzeni içinde yaşayıp bugüne erişmişlerdir. Bunun, neden, niçin böyle olduğu hakkındaki yüksek felsefi düşünceleri bir yana bırakıp gerçeği olduğu gibi kabul edersek, çarpışmaya hazır bulunmanın en hayati prensip olduğu sonucuna kendiliğinden varırız. İnsanlar arasındaki çarpışma, birleşip düzene girmiş topluluklar arasında oluyor. Bu topluluklara millet diyoruz. Milletler, binlerce yıldan beri var. Amansız boğuşmalarda bazıları ortadan kalkmış, bazıları sonradan kurulmuş, fakat milletler her zaman var olmuş, her zaman birbiriyle savasmıştır.

    Savaşmak, yasamak için gereklidir. Çünkü, milli çıkarların çatıstığı davaları bitirmek için, savastan baska

    çare bulunamamıstır. Milletleri savasa hazır bulunduran iki vasıta vardır. Biri maddidir, buna "teknik"

    diyoruz. Biri ruhidir, "ülkü" adını veriyoruz.

    Uzun tarih göstermistir ki, esit maddi kuvvetler arasındaki çarpısmayı ruhi yönden üstün olan kazanır. Ruhi

    kuvvet, teknik kuvveti yaratabilir. Ruhi kuvvetten yoksunluk ise, maddi güç ne kadar büyük olursa olsun

    bozgun demektir.

    Ruhi kuvvet nedir?

    Milli üstünlük inancı, büyümek isteği, yani milli ülküdür. Milli ülküler, toplulukların yaratıcı kuvvetidir. Bütün

    yaratıcı güçler gibi de, aykırılıkları yok etmek özelliğine maliktir. Türk yaratıcı gücü, yani Türk ülküsü,

    yüzyıllardan beri prensip haline gelmis, uğrunda çarpısılmıs, birkaç kere gerçeklesmis bir düsüncedir. Ona

    hayal diyenler, hayal içinde gevseyip tembellesmis olanlardır. Dedikleri gibi hayal olsaydı, hiç gerçeklesir

    miydi?

    Bununla beraber yirminci yüzyıl bir mucizeler zamanı olmus, olmaz sanılanlar mümkün kılınmıstır. Bu

    bakımdan da Türk ülküsünün gerçeklesmesini ummak, insanlar için, haktır.Türk ülküsü, Türk büyüklüğü ve

    Türk kudreti isteği ve inancıdır. İnancın ne büyük ruhi amil olduğunu anlatmaya lüzum yok. İmanla ümitsiz hastalar bile iyilesiyor Bir ülkünün çerçevesinde toplanmak ve onun için ölümü bile göze alarak savasmak ne güzel seydir! İnsanlar ancak ülkü ile hayvanlardan ayrılabiliyorlar. Milli bir ülkü olmadıktan sonra, insanın hayvandan ne farkı kalır? Hayvan, ölümden ve ızdıraptan kaçar, kuvvetliden korkar.

    Ölümden korkmayan, ızdıraptan kaçmayan, kuvvetli ile savası göze alan yaratık, ancak ülkücü insandır.

    Bir zamanlar, dinler, insanları hayvan olmaktan kurtarmak için çalıstı, onlara Tanrı'dan öğütler verdi.

    Bugünkü ülküler tamamıyla millidir. Dini inancı da içine almıs olan milli ülkü, insanları sürükleyen,

    güçlendiren ve asillestiren bu duygu ve düsüncedir.

    Bugünkü kaba maddecilik arasında, Türk ülküsü sararmıs, biraz küllenmis gibi görünüyor. Maddecilik

    hastalığı geçtiği zaman, o, yine parlayacaktır. Onun için Türk ülküsüne sarılmaya mecburuz. Bütün Doğu

    milletlerini yendiği halde, yalnız Türklerle basa çakamayan Batı'nın içine sinmis düsmanlığı ve hıncı

    karsısında, bizim silahımız, Türk ülküsüdür

    Arab'ı, Acem'i, Hind'i, Çin'i yenilirken, tek basına Avrupa'ya dalan ve yüzyıllarca tek basına bütün Avrupa

    milletlerine karsı Tanrının adının savunan Asya arslanları, zaman zaman gaflet uykusuna dalmıslar, fakat

    sonra sıçrayıp sahlanmıslardır.

    Bu seferki dalgınlık biraz tehlikeli gibi görünüyor. Çünkü, içinde yabancıya hayranlık unsuru var. Tehlikeler

    nereden gelirse gelsin, ne kadar büyük olursa olsun, tek çare ve tek ilacı "Türk ülküsüdür".

    Bir sair:

    Bu toprak için,

    Bu bayrak için,

    Ölelim..

    Fakat bilelim.

    Diyor. Güzel bir düsünce. Türk ülküsünün yoluna girdiğimiz gün, bu siiri biraz değistirerek söyleyeceğiz:

    Bu toprak için,

    Bu bayrak için,

    Ölelim.

    Ne düsünelim, ne de bilelim!

    10 Kasım 1955



    2. ALINTI

    KIZILELMA

    Bir milletin yürütücü kuvvetine “ülkü” denir. Toplumlardaki kisileri birbirine bağlayan nesne, sadece kök

    birliği, çıkar ve ihtiyaç değil, bunlarla birlikte ve aynı zamanda ülküdür. Ülküsüz topluluk yerinde sayan, ülkülü topluluk yürüyen bir yığındır. Sözlük anlamı “and” ve “uzak hedef” demek olan “ülkü”, topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine karsı içten sözlesmis gibidirler.

    Ülkü, ilk önce, insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, suuraltında, hayallerinde doğar ve kendini

    önce destanlarda gösterir. Sonra suura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük

    kahramanlar, onu gerçeklestirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da ülkülü millet,

    kahramanlar ardından gönül isteği ile kosar. Bütün bu uğrasmalar arasında da millet yürür; önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlasır, erginlesir. Türk destanlarından çıkan anlama göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda büyük ve üstün bir devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa kavusmaktır. Asağı yukarı, her millet, aynı sekildeki milli gayelerin ardındadır. Milletlerin çapına, kaabiliyetine göre milli ülkülerin ayrıntılarında farklar olmakla beraber, ana çizgiler bakımından hepsi birbirine benzer: Büyümek ve rahatlığa kavusmak!

    Türkler, kendi ülkülerine niçin “kızılelma” demistir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık ve

    tabiilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manalıdır. Kızılelma adı, ülkünün

    aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir. Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip sekillenmis ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmistir. Bu büyük düsünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu’ya gelen, en çok bir milyon Türk, Bizans’ın Asya ve Avrupa’daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik hrıstiyanlasmıs döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta “dördüncüsü Okyanusya’dır” üzerindeki teskilat ve medeniyet saheserini yaratamazdı.

    Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü

    olaylara bakmak yeter:

    60 milyonluk bir millet olmalarına rağmen dağınık, teskilatsız ve geri olan Araplar, milli ülküleri olan Arap

    Birliği düsüncesi sayesinde toparlanma yoluna girmişlerdir. Ülkülerinden aldıkları güçle, Filistin isinde

    İngiltere ve Amerika’ya kafa tutmaktadırlar. Ülkü sahibi millet oldukları için de dünyada itibarları ve

    değerleri artmıstır. Bizim için çok büyük isret ve ders olan su olay, Arapların itibarını göstermesi

    bakımından manalıdır: Birlesmis Milletler teskilatının 11 üyeli Güvenlik Konseyi’nin besi “Amerika, İngiltere,

    Fransa, Rusya ve Çin” daimi, altısı geçicidir. 1945 yılında, bu altı üyelik için seçim yapıldı. 900 yıllık büyük

    bir geçmisi ve tarihi olan, askeri devlet olarak nam kazanmıs bulunan Türkiye bu seçimde ancak bir tek oy

    alarak Konsey’e giremediği halde, İngiliz isgalinden henüz kurtulamamıs olan ordusuz, donanmasız Mısır,

    45 oy alarak bu üyeliğe seçildi. Demek ki, o zamanki Birlesmis Milletler teskilatına dahil bulunan 50

    devletten 45’i, Mısır’ı bizden daha itibarlı ve üstün görmüstü. 1946’da geçici üyelik için yapılan seçimde de, Türkiye’ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye’nin Türkiye`ye tercih edilmesinin sebebi açıktır: Suriye, bir ülkünün ardındadır. Yani prensip sahibidir. Bundan dolayı da, düsmanlarının bile saygısını kazanmıstır. Yahudiler de, ülkü sahibi olmanın ikinci bir ibret verici örneğidir. Korkaklığı atasözü haline gelen bu millet, bugün, bir milli ülkünün ardında, herhangi bir millet kadar cesaretle çarpısıyor. Milli kahramanlar ve bu milli kahramanlar, idama mahkum edildikleri ve bağıslanma dileğinde bulunurlarsa ölümden kurtulacakları halde, İngiltere’den af dilemeyerek milletlerine seref vermek suretiyle ölüyorlar. Bu milli ülkü sayesinde, Filistin’deki yarım milyon yahudi (O zaman Filistin’de yarım milyon Yahudi vardı), yalnız Araplarla değil, koca İngiltere ile savası göze alıyor, Amerika’ya meydan okuyor. Milli ülküye yapısmak sayesinde Yahudiler o kadar kuvvetlenmisledir ki, bugün İngiltere imparatorluğu onlara karsı bir sey yapamıyor. Tabaasında bir tek kisinin hapse atılmasını savas sebebi saban İngiltere, bugün, İngiliz askerlerinin öldürülmesine, İngiliz subaylarının kaçırılıp dayak atılarak horlanmasına, masum İngiliz çavuslarının Yahudiler tarafından canice asılmasına ses çıkaramıyor.

    Bütün bunların en önemli sebebi Arapların ve Yahudilerin olağanüstü kuvvetli olmasıdır. Bu kuvvet maddi

    değil, manevidir, Yani ülkü kuvvetidir.

    Kızılelma ülküsüne “tehlikeli maceracılık” diyenler, bugünkü Araplar ile Yahudilere bakıp düsünmelidirler.

    Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız kitaplarda kalmıs olan

    İbrani dilini diriltip bir konusma dili haline getirmek uğrundaki çalısmaları ile dünyaya örnek olmuşlardır.

    Biz ise bir yandan “bir Türk dünyaya bedeldir” vecizesine inanmıs görünürken, bir yandan da kendimizi

    baltalayıp inkar ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve milli ülkü ile delilik diye alay ettik.

    Güvenlik Konseyindeki seçimler göstermistir ki, kimseden bir sey istememek, herkesle hos geçinmek,

    ittifaklar yapmak bir millete itibar sağlamıyor. Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak, büyüklükten değil,

    yasamaktan da vazgeçmeliyiz. “Tarihi görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmus bir topluluk” olmayı

    kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hititler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değilsek

    milli ülkünün pesine düsmeliyiz ve demiryolu yapmakla birkaç fabrika kurmayı ülkü diye göstermek

    gafletinden çekinmeliyiz.

    Ülküler için “maddi faydası nedir?”, “uygulanabilir mi?” diye düsünmek doğru değildir. Hiçbir inanç riyazi

    mantığa vurulmaz. Tanrı’nın varlığı da riyazi metod ile isbat edilememistir. Fakat yüz milyonlarca insan ona

    inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır. Ülküler de böyledir.

    Kızılelma ülküsünün gerisinde savaslar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar bulunabilir. Kendi rahatı ve

    keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler, ülküyü inkar edenler her zaman, her yerde çıkabilir. Fakat

    bir milletin içinde büyük bir çoğunluk milli ülküye inandıktan sonra, geri kalanlar da ister istemez bu milli

    akıntıya uymaya mecburdurlar. Bizim için önemli olan, dost kılıklı yabancıların milli ülküyü güya milli çıkar

    adına baltalamasının önüne geçmektir.

    Bir topluluktan ortak ülküyü kaldırın, insanların hayvanlastığını görürsünüz. Ortak düsüncesi olmayan

    toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düsünür. Böyle bir toplulukta fedakarlık, saygı, nezaket

    kalmaz. Bencillik, kabalık, rüsvet, iltimas ve namussuzluğun türküsü alır yürür. Maddilesmis bir insan vatan

    için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder mi? Milletine inanmayan bir adam yabancı ile isbirliği

    yapmaz mı? Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı? Kızılelma, Türk milletinin manevi besinidir. Açlar

    yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hatta zehirli nesneleri yerlerse; Türk milleti de

    “Kızılelma” kendisine yasak edildiği için marksizm ve kozmopolitizm gibi zararlı ve zehirli fikirlere el

    uzatıyor.

    Fakat artık bu devir kapanmıstır. Gittikçe uyanan milli suur karsısında gaafiller ve hainler, Türk milletini

    daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.

    Ziya Gökalp’ın mısraları düsturumuz olacaktır:

    Demez tas, kaya

    Yürürüz yaya...

    Türküz, gideriz

    Kızılelmaya.

    ( Kızılelma, 1. Sayı, 31 Ekim 1947 )



    3.ALINTI

    BÜYÜKLÜK ÜLKÜSÜ

    Sahsi çıkara önem vermeyen, toplumun iyiliğini isteyen her düsünce insanidir. Bu insani düsünce,

    toplumun maddi kazançları ile yetinmeyip manevi kazanç davası da güderse, o zaman "ülkü" olur. Ülküler

    birer büyüklük davasıdır. Bundan dolayıdır ki, büyümek isteyen, büyüklük ardından kosan milletlerin ülküsü

    vardır. Bir Nepal'in, bir Panama'nın veya İsviçre'nin ülküsü olamaz. Bunların milli davalarının son basamağı,

    nihayet, huzur ve bolluktur. Huzur ve bolluk ise ülkü olmak özelliğini tasımaz. Çünkü huzur ve bolluk isteği,

    milletleri heyecanlandırmaz. Vecd haline getiremez. Onları ölüme kadar varan fedakarlığa sürükleyemez.

    Büyüklük davası, yani ülkü, savasla elde edildiği içindir ki, insanlık tarihinde büyük savasçıların,

    kumandanların ve kahramanların daima seçkin bir yeri olmustur. Savaslar, kahramanlık ruhunu beslemis,

    erdemli insanların yetismesine sebep olmus, destani edebiyatı yaratmıstır. Yirminci Yüzyıla doğru

    yaklastıkça savaslar daha ıztıraplı bir hal almakla beraber, hiçbir sey onun ahlaki karsılığı olmamıstır ve

    uzun zamandır savasmayan milletlerde ahlaki bir bozulmanın basladığı gözden kaçmamaktadır. Mesela

    İsveç'te kültür ve refah son dereceye vardığı, bu alanda Amerika ve Almanya'dan bile üstün bulunduğu

    halde, İsveç halkının ahlakındaki, günden güne çoğalan yozlasma, düsündürücü bir durum almaktadır.

    Bazı bayramlarda İsveçli gençlerin topyekün yaptığı rezaletler, memleketteki homoseksüel derneklerinin

    yasa ile tanınması, çocuk yetistirebilecek kaabiliyetteki aileler arasında bile sun'i nikahla çocuk sahibi olmak

    gibi gariplikler, bu milletin bir iç sıkıntısı, bir manevi bocalama içinde olduğunu gösteriyor. İsveç, iki

    yüzyıldan beri savasmamıstır. Bir zamanlar "büyük devlet" olan İsveç'in artık hiçbir büyüklük emelinin

    kalmayısı, uzun bir süredir devam eden tarafsızlık, atom savasına tam manasıyla hazırlanacak kadar maddi

    güç göstermesine rağmen, manevi kuvvetlerden yoksunluğu, bu sonuçları hazırlamıstır. Soysuzlasma

    durdurulmazsa, İsveç, günün birinde tıpkı Estonya, Letonya ve Litvanya gibi bolsevikliğin ağına

    düsüverecektir. Çünkü İsveç milletinin heyecan verici bir ülküsü, bir büyüklük ülküsü yoktur.

    Bu örnekler epeyce çoğaltılabilir. Su kadarını söyliyeyim ki, hükümet darbelerinin sanat haline geldiği belirli

    ülkelerde, bunun bas sebebi, bu ülkelerin bir büyüklük ülküsünden yoksun bulunuslarıdır. İktisadi

    yoksulluk, siyasi buhran isin dıs tarafıdır. Asıl ve gerçek sebep, milli ülküsüzlüktür. Milli ülküler, milletleri yüzyıllar boyunca ayakta tutacak enerji kaynağıdır. Ülkücü milletler, fedakar insanlarla doludur. Fedakar insanların çokluğu, her türlü insani meziyetlerle yasar. Hayvanlasmıs toplumlar refah ve dıstan büyüklük içinde de olsa, yıkılmaya mahkumdur. Eski Roma gibi...

    Türk milleti, ülküsü olan mutlu toplumlardan biridir. Bütün tarihi boyunca büyüklük ülküsü ardından

    kosmus, birlik ve fetih savasları yapmış ve Birinci Dünya Savası'nın sonuna kadar da daima bir büyük

    devletin sahibi olmustur. Bugün, Türkler arasındaki mayalanmanın Kızılelma, Turancılık, Uluğ Türkistan veya Büyük Türkili adlarıyla adlandığını görüyoruz. Bunun manası "büyüyüp birlesme" veya "birlesip büyümek istiyorum" demektir. Ancak kaabiliyetli ve enerjik olanlar büyüklük ülküsü ardından kosar. Çünkü büyüklük ülküsü, büyük fedakarlıklar ülküsü demektir. Bundan dolayıdır ki, korkaklarla asağılıklar büyüklükten korkar, daima küçük kalmak ister.

    ( Büyük Türkeli, 2. Sayı, 25 Nisan 1962 )



    3.alıntı

    ÜLKÜLER SALDIRICIDIR

    Biyoloji bakımından canlıların, yani hayvanlarla bitkilerin gayesi kendi soyunun bütün dünyayı bürümesidir.

    Hiçbir hayvan veya bitki cinsi dünyayı kaplayamıyorsa bunun sebebi aynı gayeyi güden baska cinslerin

    mukavemetine maruz kalmasıdır. Cinslerin aynı gaye için yaptıkları bu tesir ve maruz kaldıkları tepkiden

    "hayat kavgası" doğuyor. Bu arada zayıflar eziliyor, azalıyor; güçlüler yapılıp çoğalıyor; bazı soylar ise

    yeryüzünden büsbütün kalkıyor. Milletler arasında da aynı yasa hüküm sürer. Millet, âdeta gayri suurî olarak dünyaya yayılıp hâkim olmak ister. Fakat yayılırken baska milletlerin mukavemetine çarpar. Böylelikle aralarında savas baslar. Sonunda güçlüler kazanır. İnsan toplulukları yani milletler, yüksek bir suur mertebesine eristikleri için bunlar arasındaki hayat kavgası yalnız tabiatın kanunları içinde sürüp gitmekle kalmaz. Buna insan suurunun sistemi ve metodu da eklenir. Bundan da millî ülküler doğar. Demek ki millî ülkü, milletin tahtessuurunda bulunan "yayılıp hâkim olma" sevkitabiisinin baskanlar ve kılavuzlar tarafından suurlandırılıp sistemlendirilmis seklidir. Ülküye kılavuzluk veya baskanlık eden sahsiyetlerin irade ve kuvvet derecesi ülkülerin basarısında birinci derecede âmildir. Millî ülkülerde azdan çoğa doğru üç dönem vardır: İstiklâl, birlik, fütuhat.

    Millî ülkünün ilk dönemi istiklâl kazanmaktır. Müstakil olmayanlar istiklâllerini kazanmak, kazanmıs olanlar

    da bunu muhafaza edip sağlamlastırmak düsüncesi ardında kosarlar. İrlandalılar sekiz yüzyıldan beri istiklâl için uğrasıyorlardı. Küçük bir millet oldukları halde fedakârlıkları sayesinde koca İngiltere'nin elinden istiklâllerini zorla söküp attılar. Estonlar, Letonlar, Litvanlar asırlardan beri istiklâl rüyası görüyorlardı. İlk cihan savasından sonra

    ülkelerine kavusmuşlardı. 1940'ta kaybettikleri istiklâli yeniden elde etmek için simdi içerde ve dısarda

    azimle çalısıyorlar. Eskiden müstakil olup 150 yıl önce istiklâllerini kaybetmis olan Lehliler büyük fedakârlıklardan, kanlı ihtilâllerden sonra ilk cihan savası sonunda istiklâllerini kazanmıslardı. 1939'da istiklâli yeniden kaybettiler.

    Fakat sanki hiçbir sey olmamıs, o kadar felâketi onlar yasamamıs gibi yeniden istiklâl davası arkasındadırlar. Bir yandan çete savaslarıyla millî ruhu ayakta tutmaya çalısırken bir yandan da dısardaki

    teskilatları vasıtasıyla her fırsattan faydalanarak istiklâllerini kurtarmaya çabalıyorlar. Hindistan, Pakistan, Birmanya, İndonezya da aynı yolun yolcusu olarak, aynı gayeler için kan dökerek nihayet emellerine kavustular.

    İstiklâl uğrundaki savasın en tipik örneğini Yahudiler vermistir: Esâretleri yirmi asrı geçen, dünyanın her

    tarafına dağılarak bir anayurtları kalmayan ve dillerini de kaybeden Yahudiler, istiklâl sevkitabiisinin

    tesirinde olarak yaptıkları uzun ve yıpratıcı mücadeleden sonra millî ülkünün ilk merhalesine erdiler.

    Bugün, milletlerin çoğu müstakil olduğu için millî ülkünün bu ilk merhalesi ardında kosan milletler azdır.

    Millî ülkünün ikinci merhalesi birliktir. Yani bir milletin bütün fertlerinin tek bayrak altında tek devlet hâline

    gelmesidir. İstiklâlini kazanmıs olan her milletin ilk isi yabancı hâkimiyet altında kalmıs olan uruktaslarını

    kurtarma yollarını aramaktır. Yahut bir millet birkaç ayrı devlet hâlinde siyaseten müstakilse bunların

    birlesmesi için siyâsî ve askerî faaliyette bulunmaktır. On dördüncü asırda Türkiye Türkleri yirmi, otuz ayrı hükûmetle idare olunuyordu. Birlesme kanunu dolayısıyla bunlar bir buçuk asır birbirleriyle çarpıstılar. 1051'te birliği tamamladılar.



    İtalya da aynı sekilde hareket ettikten sonra gözünü yabancı hakimiyeti altında kalmıs olan İtalyanlara çevirdi. İlk cihan savasında İtalya'nın müttefiklerine ihaneti, Avusturya idaresinde yasayan birkaç yüz bir İtalyan'ı kurtarmak içindi. İkinci cihan savasında Fransa ve Yugoslavya ile yaptığı savaslarda o iki ülkedeki birkaç yüz bin İtalyan için yapıldı. Ayrı müstakil evletler hâlinde yasayan Almanlar 1870'te yaptıkları büyük bir atısla siyasî birliklerini

    anaçizgileriyle kurduktan sonra bunu tamamlamak için 1938'de baslayan bir seri hamleler daha yaptılar.

    Gerçi bu büyük isi basaramadılar. Fakat basarmalarına ramak kalmıstı. Bugün Avusturya ayrılmıs ve

    Almanya da iki ayrı parçaya bölünmüs olduğu halde Alman önderlerinin bir birlik ardında kostukları

    görülmektedir. Hatta, Batı Almanya Meclisinde Doğu ile birlesmek konusu üzerine sözler söylenirken bazı

    milletvekilleri Avusturya ile de birlesmek istediklerini haykırarak açığa vurmuşlardır. Romen Birliği, Eflak ve Boğdan Beyliklerinin birlesmesiyle baslamıs ve Romanya bundan uruktaslarını kurtarmak için 1913, 1914-1918 ve 1941 savaslarına girmistir. Finler, Rusya idaresinde bulunan Karalya Finlerini kurtarmak için Almanya'nın yanında savasa girmişlerse de kaybetmişlerdir. Fakat ilerde mutlaka kazanacaklar ve büyük Finlandiyayı kuracaklardır.

    Macarların, Bulgarların, Sırpların, Yunanlıların da son asırdaki tarihlerinde aynı kanunla hareket ettiklerini

    vukuat pek açık olarak göstermistir. Bazı çok yeni ve zayıf, askerî kudreti sıfır derecesinde veya kültür seviyesi çok asağı olan milletlerde de aynı kanunla hareket edildiğini görüyoruz. Meselâ Afganistan asağı yukarı 10-12 milyonluk geri bir memleket olduğu halde 100 milyonluk Pakistan'la davâlıdır. Pakistan sınırları içinde yasayan ve Pesto yani Afgan dili konusan uruktaslarını istiyor. Yanında müttefikleri olduğu hâlde Yahudilere yenilen Mısır ise İngiltere'den Sudan'ı ve Trablus'la Bingazi'yi istiyor. Bütün nüfusu 400 bin kisi bile olmayan Ürdün Beyliği, Suriye ve Filistin'in hepsini istiyordu. Bu kadarını elde edemedi ama Yahudilerden arta kalan Filistin parçasını eklemesini becerebildi. Habesistan, Eritreyi istemektedir. Yahudiler ise millî birlik için Irak ve Yemen'deki yüz bine yakın Yahudiyi uçaklarla İsrail'e tasıdılar.

    Millî ülkünün üçüncü merhalesi ise fütuhattır. Çünkü millî birliğini tamamlamıs olan milletler kendi soylarını

    yeryüzüne yayıp hâkim kılmak için istilâ ve fütuhat yapmak mecburiyetindedirler. Hattâ bir millet bazen

    kendi millî birliğini tamamlamadan önce de fütuhata baslayabilir. Meselâ Osmanlılar Türkiye'deki Türk

    birliğini tamamlamadan önce Avrupa'da genis fütuhat yapmışlardı. İtalyanlar ve Almanlar da millî birlik isi

    bitmeden önce sömürge fetihlerine kalkısmıslardır. Fakat böyle tek istisnâlar umumî kaideyi bozmaz.

    Üçüncü Cihan Savası, millî birliklerini tamamlamıs olan Alman, İtalyan, Japon ve Rusların üçüncü

    merhaleye varmak gayretlerinden baska bir sey değildir. Simdi yalnız Rusya bu yolda yürümek istiyor ve

    tabiî bir sonuç olarak baskalarının mukavemeti ile karsılasıyor. Baska millî ülkülerin muzaffer olusu da

    yakında Rusya'yı çökertecektir... Görülüyor ki ülküler taarruzîdir. Müstakil olmayan millet istiklâlini kazanmak için kendisine hâkim olan milleti yenmeye mecburdur. Yani taarruzî bir maksatla hareket edecektir. Birliğini tamamlamamıs olan millet bu birliği elde etmek için uruktaslarını esaret altında tutan millet veya milletlerle çarpısacak, onlardan toprak alacaktır. Millî birliğini kurmus olanlar ise fütuhat yapmak için baskalarını yeneceklerdir. Demek ki millî ülkülerin her üç dönemi de taarruzîdir. Acaba tedafüî [savunmacı] ülkü olamaz mı? Bir millet malik olduğu sınırlar içinde yasayıp refaha kavusmak ülküsünü güdemez mi? Hayır! Çünkü mevcut sınırları muhafaza etmek ve zengin olmak düsüncesi hiçbir zaman bir ülkü olamaz. Bunlar bir millet için en küçük ve alelade bir istek değildir. Ülkü biraz hayal ile karısık, uzak, güç bir hedeftir. Ülkü, o ülkü ile tutusmus millet fertlerini heyecan içinde yasatan kutlu ve tatlı düsüncedir. Ülküler kanla, fedakârlıkla, kahramanlıkla beslenir. Bir millet, ülküsüne varmak için ırmaklar gibi kan akıtır, yığınlarla can harcar. Ülkülere kanla, kılıçla, dövüsle, millî kinle varılır. Ülkü çelik yürekler, demir bilekler, sarsılmaz irâdeler, yüksek ahlâklar ister. Ülkü bir dindir. Kahramanlar ve sehitler ister. Geçmiste birlik kurmus, fütuhat yapmış olan milletler eski ululuğu yeniden diriltmek için uğrasırlar. Çünkü (mazide tarihî hakikat olan seyler, âtide de tarihî hakikat olabilirler). Ülküler hiçbir kayıtla, hiçbir siyâsî ve insanî düsünce ile sınırlandırılamaz. Bir ülküye bel bağlamıs, gönül vermis milletlerin tarihî düsmanları vardır. O düsmanlar mutlaka tepelenecektir. O düsman milletlerle dostluk andlasmaları yapılmıs olabilir. Bu geçici dostlukların hiçbir değeri yoktur. Tarihî düsmanlar ancak dısişleri bakanlarının dostudur. Milletin

    asla!... Bir millet için en büyük tehlikelerden biri barıs ve dostluk afyonu yutarak uyumaktır. Büyümek istemiyen

    millet küçülmeye mahkumdur. Saldırmayan millete saldırırlar. (Yurtta barıs, cihanda barıs) yahut (kimsenin bir karıs toprağında gözümüz yok) gibi s filane bir siyasî umde ile bu milletin manevî enerjisini bilerek veya bilmeyerek söndürenler, zaten mahvolmus Almanya'ya savas açarak Türk tarihinde asla görülmemis bir kancıklığın zilletini tarihimize sokanlar, fakat Bulgaristan ve adalardaki Türkleri topraklarıyla birlikte kurtarmak fırsatını tarih yaratmısken en denî ve cebîn bir hareketle bundan kaçanlar hiç süphesiz Türk birliğini tamamlamak yolunda bir adım atamazlardı. Çünkü onlar bu memlekette Moskofçuluğu için için yasatmak, Türkçülüğü açıkça yok etmek istiyen devsirmelerdi. Hayat bir savasken ve onu kazanmak için mutlaka taarruz etmek gerekirken millî ülkü yolunda yapılacak taarruzun çirkinliğini haykırmak ya gaflet, ya ihanettir. Devletlerin sorumlu yerlerinde bulunanlar siyasî nezaket veya menfaat dolayısıyla böyle sözler söyleyebilirler. Fakat milletin gençliğine hitab edenler; yani öğretmenler, sairler, gazeteciler, yazıcılar bize barıs afyonu yutturmak isterlerse onların secerelerini ve evlerindeki gizli evrâkı arastırmak tarihin, bilhassa Türk tarihinin değismez hakikatını bir defa daha teyid

    edecektir. ( Orhun, 14. Sayı, 1 Subat 1944 )



    TÜRKÇÜLÜK

    Türkçülük, Türk milliyetçiliğinin adıdır. Kelimenin sonundaki ek, yerine göre, mensupluk, sevgi, taraftarlık

    gösteren bir ektir. Türkçülük de Türk sevgisi ve taraftarlığı demek olduğuna göre, kelime, yerinde

    kullanılmıstır. Baska milletlerin Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi bu kelime ile ifade olunamaz. Zaten baska

    milletlerin Türk'ü sevmesi de gerçekten bir sevgiye değil, geçici bir nezakete, çıkara, siyasi zaruretlere

    isarettir. Türk'ü, gerçek olarak, Türk'ten baskası sevmez. Türkçülük bir ülküdür. Ülküler, milletlerin manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin en talihlisi dahi silik ve sönük kalmaya mahkumdur. Eğer bu millet talihli de değilse, onun sonucu yenilmek, ezilmek, hatta yok olmaktır. Ülküler, gerçekle hayalin karısmasından doğmus olan, düne bakarak yarını arayan, milletlere hız veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir. Milletler, ölebildikleri kadar yasama hakkına sahiptirler. Türkçülük, büyük Türkeli'nde, Türk uruğunun kayıtsız sartsız hakimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bu ülkü, geçmiste, birkaç kere gerçeklesmisti. Büyük Türkçülük ülküsü ve inancı ile yetisen gençlik sayesinde yarın yeniden gerçek olacaktır. Türkçülük, dün bir kaynaktı; bugün çaydır. Yarın coskun bir ırmak olacak ve önünde yabancı duygu ve

    düsüncelerden gelen bütün engeller yıkılacaktır. Türkçülük, dört kaynaktan geliyor:

    1. Kökü çok eski olan ve Türk uruğunun suuraltında yüzyıllardan beri yasayan milliyetçilik;

    2. Tanzimat'tan sonra, Avrupa'daki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir hareketin bizde de tatbik olunmasını

    isteyen milliyetçilik hareketi;

    3.Devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyle doğan tepki;

    4.Türklerin 200 yıldan beri çektikleri büyük sıkıntılar.

    Bu dört kaynaktan gelen düsünceler birbiriyle kaynasıp yoğrularak bugünkü Türkçülük ortaya çıkmıstır.

    Türkler, Türkçülük ile güçlenecek, kurtulacak, ilerleyecek, yükselecektir. Bir millet yükselme iradesini tasımazsa, kendine güveni olmazsa, baskalarını taklitten baska bir sey yapamazsa, geçmisiyle övünmezse, baskalarından üstün olmak istemezse, ülkü için ölümü göze alamazsa, savastan korkarsa, o millet içinden çürümüs demektir.

    Bugün ülküler ve kahramanlar çağında yasıyoruz. Geçmis haklara dayanılarak davaların öne atıldığı hesapların görüldüğü günlerdeyiz. Kan çağlayanları, kılıç sakırtıları ve gülle sesleri içinde yarının neler hazırladığını bilemiyoruz. Bu kasırga arasında, milletlerin yalnız geçmişlerini hatırlayarak milli ülkülerine yapıstıklarını görebiliyoruz. Geçmisi olmayan, yahut olup da unutan, milli ülküsü bulunmayanlar devriliyor.

    İnsanlığın tarihinde büyük kasırgalar eskiden zaman zaman gelip geçerdi. Gitgide bu kasırgalar sıklasıyor.

    Bu gidisle tarih, ebedi bir kasırgadan ibaret kalacak gibi gözüküyor. Bugün ayakta kalabilmek için eskisi

    kadar sağlam olmak yetismiyor. Çok güçlü, çok sağlam, çok sert, çok yürekli olmak gerekiyor. Bunun da

    bizim için birinci sartı, Türkçülük ülküsüne sıkısıkıya yapısmaktır. Sasıran, ürken, sapıtan milletleri, tarih

    bağıslamıyor.

    Türkçülük ülküsü bizden amansız bir görev ahlakı istiyor. Subay hiç yorulmadan altı saatlık talimini

    yaptırırsa, öğretmen bıkmadan öğreticilik isini yaparsa, memur sinirlenmeden halka kolaylık göstermeye

    devam ederse, doktor her seyden önce yurttaslarının sağlığı ile ilgili olursa, öğrenci her seyden önce

    dersini bellemeye çalısırsa ve bütün görevlerle rütbeler arasında ne caka, ne gösteris, ne dalkavukluk, ne

    de ilgisizlik olmadan bir ahenk kurulursa, asağıdakiler yukarının buyruğunu ukalalık saymaz, yukardakiler

    de asağının doğru ihtarlarına kızmazlarsa, bütün karsılıklı işlerde, görüsme ve konusmalarda ne

    ikiyüzlülüğe kaçan nezaket, ne de kabalığa kaçan sertlik bulunmazsa, görevin bizden istediği sey yapılmıs

    olur.

    Gerçekten Türkçü olmak kolay değildir. Her önüne gelen Türkçü olamayacağı gibi, her Türkçüyüm diyen

    de Türkçü olamaz.

    Her Türkçü, bulunduğu yerin görevini inançla yaparsa, Türkçülük ülküsü sağlamlasır. Türklük güçlenir.

    Türkçülerin ilk isi, görevlerini, arınmıs gönül ve inanmıs yürek ile yapmaktır.

    ( Orhun, 10. Sayı, 1 Ekim 1943 )



    DISARIDAN GELMEMİS OLAN TEK DÜSÜNCE

    Türkçülük düsüncesi, bu fikrin düsmanları veya her seyle alay etmek alıskanlığında olan prensipsizler

    tarafından saldırıya uğrarken, yapılan satasmaların baslıcaları sunlar olmustur:

    1-Bunlardan biri “Türkçülük” kelimesine olan itirazdır. İtirazcılar söyle demektedirler: “Türkçülük de ne

    demek oluyor? Bunlar Türk mü satıyorlar? Sütçü, süt satan demek olduğu gibi bunun manası da Türk satan

    demektir. Böyle saçma bir düsünce olur mu?” Bu itirazın hiçbir ciddi tarafı olmadığı meydandadır. Çünkü

    kelimelerin sonuna gelen “ci, cı, cü, cu, çi, çı, çü, çu” ekleri, yalnız o nesnenin satıcılığını göstermez; türlü

    türlü manalara da gelir. En yaygın ve genis anlamı ise sevgi, taraftarlık, mensupluk belirtmesidir. Nitekim

    “cumhuriyetçi” ve “kralcı” kelimeleri cumhuriyeti ve kralı satan değil, tamamen aksine seven, taraftarlık

    eden demektir. Bunun gibi “Türkçü” kelimesi de “Türkü seven”, “Türke taraftar olan” anlamına gelir.

    2-İkinci ve pek olumsuz bir itiraz, Türkçülüğün, memleketteki baska unsurları gücendireceği fikridir. Bunun

    da hiçbir tutar yeri olmadığı ortadadır. Dünyanın hiçbir yerinde, yüzde on gücenecek diye yüzde doksanın

    kendi düsüncelerini ve çıkarlarını açıkça ileri sürmekten alıkonmak istemesi görülmüs değildir. Bundan

    baska bir memleket, yalnız bir milletindin ve o milletin istek ve çıkarlarına göre idare olunur. Azınlıklar o

    ülkede, ancak, asıl sahiplerin milli haklarına saygı göstermek sartıyla adalet içinde yasamak hakkına

    maliktirler ve hiçbir suretle, kendi özel ve milli sartlarını, çıkarlarını ileri süremezler. Hele memleketin asıl

    sahiplerinin hak ve çıkarları aleyhinde hiçbir dilekte bulunamazlar. Bu takdirde vatana ihanet etmis olurlar.

    Türkiye’de, yüzde on gücenecek diye yüzde doksanı Türkçülük yapmakta alıkoymaya çalısmak, adeta,

    yüzde onun manevi diktatörlüğünü kurmak demektir. Böyle bir düsüncenin ahlakla ve kanunla ilgisi yoktur.

    Hiçbir türlü mantıkta da makbul bir prensip değildir.

    3-Üçüncü ve makul gibi gözüken bir itiraz; Türkçülüğün, bütün dünya Türklerini ülkü edinmesi bakımından

    hayli, bos, hatta maceracı ve tehlikeli olması düsüncesidir. Bu da yanlıstır. “Hayali” demek, asla gerçeklesmeyecek ve gerçeklesmemis demekse, Türkçülük hayali değildir. Türkçülük, Türklüğün geçmisteki haklarının mirasını istemek bakımından haklı, mesru ve tarihi bir davadır. Türkçülüğün istekleri, geçmiste birkaç kere gerçek olduğu için, “hayal olmamak” gibi bir dayanağı var demektir. Büyük milli ülkülerin hiçbirisi, gerçeklesmesi kolay işlerden değildir. Fakat hepsi birer birer gerçek olmaktadır. Hindistan ve İndonezya kaç yüzyıl sonra milli dileklerine kavustular? Otuz yıl önce yalnız birkaç aydının kafasındaki hayal olan İndonezya bağımsızlığı nasıl gerçeklesti? Sekiz yüzyıllık bir tutsaklıktan, hatta dilini kaybettikten sonra, İrlandalılar, nasıl kurtulup, kitaplarda kalan milli dillerini diriltmeye koyuldular? Ya hele, dilleriyle anavatanlarını da kaybedip dünyanın her tarafına dağılan Yahudiler, 2000 yıl sonra Filistin’de milli devletlerini kurup milli dillerini milli yazıları ile yazmaya baslamadılar mı? Bütün bunların yanında Türkçülük ülküsü ne kadar yumusaktır? Türkçülüğün, maceracı olduğu hakkındaki iddia da hiçbir tarihi olaya dayanmamaktadır. Türkçülük, simdiye kadar is basına gelmis değildir ki, maceracı olduğu denenmis olsun. Sınırdısı ırkdaslarını düsünmek, onların bizimle birlesmesini veya hiç olmazsa bağımsız olmasını istemek ise hiçbir zaman maceracılık değildir. Dünyanın bütün milletleri, hatta pek yeni devlet kuranları bile ilki is olarak sınırdısı ırkdaslarımızı düsünmek ve hele insan hakları beyannamesinden sonra, onların da insan haklarından faydalanması için tesebbüslere girismekle yükümlüyüz. Soydaslarımızı, sistemli bir sekilde yok edenlere savasa hazırlanmak maceracılık değildir. Milletimizin ve insanlığın en kutlu hakları uğrunda Kore savasına katılmak nasıl maceracılık değilse; Türklüğün, insanlığın, medeniyetin, mukaddesatın düsmanı olan Moskoflarla hesaplasmayı düsünmek de öylece maceracılık değildir. Kore’de nasıl Türkiye savunulduysa, kendi sınırlarımızda da Türkiye, Türklük ve bütün insanlık korunacaktır.

    4-Solcular tarafından yapılan bir itiraz da, Türkçülüğün dısardan gelme bir fikir olduğudur. Güya bunu

    Almanlar icad ederek Türkiye’ye sokmuşlar” Türkçülüğün ırkçılık ilkesi de, Hitler Almanyasının ırkçılığından

    alınma imis!

    Yalnız Yahudilere karsı güdülen Alman ırkçılığı ile, her millete karsı bir korunma ilkesi olarak ileri sürülen

    Türk ırkçılığı arasında bir bağlantı bulunmadığı ve Türk ırkçılığının Alman ırkçılığından çok eski olduğu

    belgelerle meydandadır. Bir milli ülkünün, yabancı bir millet tarafından Türklere asılandığı yolundaki bu

    itiraz, üzerinde durmaya değmeyecek kadar çürüktür.

    *********

    Gerçekte ise, bugün, Türkiye’de fikir akımları arasında yerli ve mili olan tek fikir Türkçülüktür. Faydalı veya

    zararlı olsun, ötekilerin hepsi dısardan gelmistir: Komünizm, bize, Rusya’dan aktarılmıs ve bir vatan ihaneti

    halini almıstır. Milletlerarası Yahudi aleti olan Masonluk, Balkanlar yolu ile Türkiye’ye girmistir. Bugün

    itibarda olan demokrasinin vatanı İngiltere, sonra Fransa’dır. Epey taraftarı bulunan iktisadi liberalizm ve

    devletçilik de yabancı köklüdür. Bir zamanlar gazetelerde ve Meclis içinde taraftarları görülen Fasizm,

    İtalya ve Almanya’da doğmustur. Hatta bugün Türklerce benimsenip milli bir hale gelmis bulunan

    müslümanlık bile aslında Türk köklü değildir.

    Türk köklü tek fikir, tek ülkü yalnız Türkçülüktür. Bu bakımdan da milli suurumuzun gelismesi nisbetinde

    büyüyecek, güçlenecek ve atılıslar yapacaktır.

    ( Orkun, 2. Sayı, 13 Ekim 1950 )



    TÜRKÇÜ KİMDİR?

    Türkçü, Türk soyunun üstünlüğüne inanmıs olan kimsedir. Bilir ki bugün görülen geri ve kötü ne varsa,

    hepsi, geçici bir hastalığın belirtisidir ve geçmis zamanlarda bizi ileri götüren, zaferden zafere yürüten

    erdemlerin hepsi kanımızda, ruhumuzda, içimizde gizli bir halde yasamakta, belirecek imkan ve fırsat

    aramaktadır Türkçü, milli çıkarları sahısların üstünde tutan, milli mukaddesata ve geçmise saygı gösteren, görev ahlakı yüksek olan, haksızlıklarla savasta korkusuz bir insandır. Türkçü, gününü gün eden veya dalkavuk bir insan olamaz. Sert yasamaktan hoslanır ve en büyük sertliği de nefsine karsı gösterir. Tarihimizde kahramanlık ve büyüklük bol bol bulunduğu için, bazı küçük milletlerin yaptığı gibi kahraman ve kahramanlık icadına lüzum görmeden, esasen var olanların hakkını vermekle yetinir. Böylelikle, milli kahramanlarına saygı gösterir, fakat milli kahramanların kusuru da varsa, söylemekten çekinmez ve hiçbir sebeple, kahraman olmayana kahramanlık payesi vermez. Hele Türklüğün mukaddesatını yıkanı asla bağıslamaz ve bunları bağıslayanları düsman sayar

    Türkçü, alçak gönüllü olmaya mecburdur. Çünkü, kendini ileri sürmek, yaptığının karsılığını beklemek veya

    takdir olunmak içindir. Halbuki takdir beklemek bir bencilliktir. Türkçü, milletine bir hizmet yaparken,

    bunu, beğenilmek için değil, görev bildiği için yapar ve yapacağı en büyük hizmetin bile, adı sanki bilinmeden ölüp mezarsız yatan sehitlerin hizmeti yanında pek küçük kalacağını bilir. Türkçülük, yükselmek için değil, yükseltmek içindir. Topluluklar, fedakar fertlerinin çokluğu nispetinde yükselir. Türkçülük, bir fikir olduğu kadar da inançtır. İnanç olduğu için de tartısmasız, tenkitsiz kabul olunur. Onun tartısılacak ve tenkit olunacak tarafı temeli, esası değil, ayrıntılarıdır Türkçüler, dayanısmalı yasamaya mecburdur. Dayanısma, az kuvvetle çok is görmenin tek ve değismez çaresidir. Dayanısma olmayan yerde, için için bir çekisme var demektir. Türkçü, ülküdasları ile olacak bir geçimsizliğin ülküye zarar getireceğini bilir. Türkçü hiç süphesiz, Türkten olur. Fakat her "Türkçüyüm" diyen Türkçü değildir. Samimi olması ve Türkçülüğün sartlarına uyması lazımdır. Türkçülüğün en büyük görevi Türklüğe hizmettir. Bunun da bas sartlarından biri, çevresinde bulunanlara Türklük sevgisini asılamaktır. O, yorulmadan, bıkmadan, Türk soyunun üstünlüğünü anlatacak yabancıların tehlikesini söyleyecek, Türk ahlakının gereklerini bildirecek, barısmaz düsmanımızın Moskof olduğunu telkin edecektir Moskofçu komünistin vatan haini olduğunu en iyi ve herkesten önce anlayan Türkçülerdir. Onun için komünistlerle her yerde, her vasıta ile, her sekilde savasacaklardır. Kısacası, Türkçüler, XX. yüzyılda Türk milletinin fedakarlarıdır.

    ( Orkun, 3. Sayı, 20 Ekim 1950 )



    TÜRK BİRLİĞİ

    Dünya Türklüğü yalnız Türkiye’dekilerden ibâret değildir. Rusya, İran, Çin, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Rodos, Kıbrıs, Suriye, Irak ve Afganistan’daki Türklerin sayısı Türkiye’dekilerden daha çoktur. Mısır’da, Libya’da, Avrupa’da, Kuzey ve Güney Afrika’da, Uzakdoğu’da yasayan ve herhalde birkaç on bin tutarında olan Türkleri de, kadroyu tamamlamak için, bu listeye sokabiliriz. Genel istatistikler olmadığı için dünyadaki Türklerin sayısını doğru olarak bilmiyoruz. Düsmanlar, kasdi olarak bu sayıyı azaltmaya çalıstıkları gibi, dostlar da körükörüne çoğaltmaktadırlar. Türkleri, eskiden beri kalabalık bir millet oldukları hakkındaki düsünceler, tarihi incelemelerin

    ilerlemesinden sonra, çürümüstür. Türkleri pek kalabalık gösteren sey, onların büyük siyasî rol oynamaları

    ve hareketli oluslarıdır. Gerçekte ise Türkler, bütün kırgınlara rağmen, hiçbir zaman XX. Yüzyılda oldukları

    kadar çok olmamıslardır. Bugün, Türklerin sayısı hakkında en müsbet bilgiye, yalnız Türkiye ve Rusya Türkleri hakkında sâhibiz. 1926 ve daha sonra Rusya’da 1927’den beri de Türkiye’de yapılan genel nüfus sayımlarından sonra yayınlanan istatistiklere göre, bugün, toparlak hesapla Türkiye’de 30, Rusya’da ise 35 milyon Türk vardır.

    Baska ülkelerde yasayan Türkler hakkında ise birbirinden uzak, türlü rakamlar ileri sürülüyor. Meselâ, Çin Türkistanında yasayan Türkleri , bazıları 3 milyon olarak gösterdiği halde, bu rakamı 13, 15 hattâ 18

    milyona çıkaranlar bile vardır. Türklerin sayısını çok göstermek eğiliminde olanlar, mesela Rusya’da 40 –

    50 milyon Türk yasadığını, Rusların siyasî düsüncelerle Türklerin az gösterdiklerini ileri sürüyorlar. Rusların, siyasî endiselerle Türkleri az göstermek istemeleri hakkındaki iddia doğrudur. Ancak bunda da mübalağaya kaçmak yersiz bir düsünce olur. Ruslar ne kadar çalıssalar, oradaki Türkleri yarı yarıya indirip gösteremezler. Biz de kendi millî ve ırkî gücümüzü hesaplarken, asırılığa kaçmamak zorundayız. Bazılarının iddia ettikleri gibi, gerçekten 120 milyonluk bir milletsek ve buna rağmen büyük bir kısmımız tutsaksa, bu geleceğimiz için ümit kırıcı bir durumdur. Bunu düsünerek, gerçekleri olduğu gibi göstermekten çekinmemeliyiz. Hele çocukça düsünceler uğruna, lehimizdeki gerçekleri değistiremeyiz. Bu gerçek sudur: Biz, azlık bir millet olduğumuz ve bazı sebeplerle teknikçe geri kaldığımız için, kalabalık milletlerin tutsaklığına düstük. Fakat, bu azlığımıza rağmen, kendi aramızda toplanabilirsek, dünyada yenemeyeceğimiz kuvvet yoktur.

    Acaba, dünyadaki Türklerin sayısı hakkında, asağı yukarı bir rakam söyleyemez miyiz? Bunun için, her

    ülkedeki Türklerin sayısı hakkında en az ve en çok olarak söylenen rakamları toplamak ve bunun üzerinde

    biraz durup düsünmekten baska çıkar yol yoktur.

    Rusya’da 80, Çin’de 18 milyon Türk olduğu hakkındaki hayâli sayıları bir yana bırakırsak, bu rakamlar

    sunlardır:

    En az En çok

    Türkiye’de 30.000.000 - 32.000.000

    Rusya’da 35.000.000 - 40.000.000

    İran’da 10.000.000 - 13.000.000

    Çin’de 5.000.000 - 8.000.000

    Afganistan’da 1.000.000 - 3.000.000

    Balkanlarda 1.000.000 - 2.000.000

    Irak-Suriye’de 700.000 - 1.000.000

    Kıbrıs’ta 90.000 - 100.000

    Baska ülkelerde 50.000 - 100.000

    Bütün Türkler 82.840.000 - 99.200.000



    Demek ki, Türkler en asağı bir hesapla 82.840.000 kisi tutuyorlar. Su halde yabancı milletlerin, Türkleri az

    göstermek gayretlerini de hesaba katarsak, milletimizin 100 milyonluk bir topluluk olduğunu söyleyebiliriz.

    ***********

    Dünya bir devler memleketi olmaya doğru gidiyor. Yüz milyonluk milletlerin kurulduğunu görüyoruz. İkinci,

    üçüncü derecedeki milletlerden bazıları da yaman bir hızla çoğalıyorlar. Böyle bir yüzyılda 85 – 100

    milyonun önemi bir kat daha artar. Yeryüzünde, ne kalabalık topluluklar bulunduğunu kavramak için, su ülkelere bir göz atalım:

    Çin 800 milyon

    Hindistan 540 “

    Rusya 250 “

    İngiltere (İmparatorluk olarak) 200 “

    Amerika 220 “

    İndonezya 130 “

    Pakistan 120 “

    Japonya 110 “

    Brezilya 95 “

    Almanya 70 “

    İtalya 53 “

    Fransa 52 “

    Bu kalabalık milletlerden Rusya sınırdasımız, İngiltere, İtalya ve Fransa komsumuzdur. Acaba, dünyada

    dev devletler kurulurken, siyâseten dağınık olan 85 – 100 milyonluk Türk milletinin geleceği ne olacaktır?

    Bize göre, millî programın hareket noktası bu soru olmalıdır. Bu sorunun cevabı, millî ülkümüzün adı

    demektir. Bu ad, “Türk birliği” sözleriyle özetlenebilir.

    ***********

    Her milletin, yasamak için, bir ülküye ihtiyacı vardır. Bu ülkü, milletlere göre ayrıntılarda değisse bile, ana çizgilerinde hemen hemen bir gibidir. Çünkü su tarihi gerçeği kimse inkar edemez ki, her tutsak milletin ilk ülküsü bağımsızlığını kazanmak, her bağımsız milletin ilk ülküsü de, henüz tutsak yasayan ülküde üçüncü dönemdir.

    Bu, kabataslak bir sınıflandırmadır. Hayata, olaylara, milletlerin özel durumlarına göre bu dönemler biraz

    değisebilir. Meselâ, bir milletin fetihlere baslaması için, mutlaka bütün urukdaslarını kendi sınırları içine

    almıs olması gerekmez. İtalya, Birinci Dünya Savası’ndan önce millî birliğini asağı yukarı elde etmis ama

    Avusturya’da, Fransa’da, Malta’da, Tunus’ta epey İtalyan, baska milletlerin tutsağı olarak yasıyordu. Buna

    rağmen İtalya, millî ülkünün üçüncü dönemi olan fetihlere baslamıstı. Habesistan ve Türkiye ile yaptığı savaslar bunu gösterir. Demek ki, millî ülkünün üç dönemi bağımsızlık, millî birlik ve fetihler olmakla beraber, bunlar, birbirleri içine girmişlerdir. Biri tamamlanmadan öteki baslayabilir. Millî ülkülerde dâima bu üç dönemin varlığına tarihten, istediğimiz kadar örnek bulabiliriz: İrlanda, yüzyıllarca uğrasıp İngiliz tutsaklığından kurtulduktan sonra, simdi İngiltere elinde bulunan Kuzey İrlanda’yı almak, yâni milli birliği kurmak için uğrasıyor. Yine İngiliz tutsaklığından kurtulan Mısır, ilk is olarak Sudan’ı almak, sonra da bütün Arap ülkelerini kendi çevresinde toplamak dâvası ardındadır. Almanların simdiki dâvası, Rus tutsaklığındaki Doğu Almanya’yı kurtarmaktır. Arkasından da sıra yine Avusturya ile birlesmeye gelecektir. Finlerin, Karelya için çalısan dernekleri vardır.

    Macarlar, Transilvanya’dan hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. Yugoslavlar, çok eski zamanlarda olduğu gibi, yine bütün Makedonya’yı ve Selanik’i almak sevdası pesindendirler. Bulgarlar, Sırp ve Yunan Makedonyaları ile Doğu ve Batı Trakya’da gözleri vardır. Yunanlılar, Kuzey Epir’i ve Doğu Trakya’yı istiyorlar. Yahudilerin ilk hedefi, bütün Ürdün Krallığıdır. Suriye, Hatay’ı ve hattâ Çukurova’yı kendi toprağı sayıyor. Afganistan, Patanlar ülkesini, yâni Pakistan’ın kuzey bölgelerini kendinde koparıkmıs sayıyor. Tunuslular ile Faslılar ilk döneme ulastılar. Simdi, Büyük Sahra’nın bir bölümü ile Moritanya’yı istiyorlar. Çok geri olan zenciler bile, artık bağımsızlık devletler haline girdiler. Acaba, Türkler, bu safhâlârın hangisinde bulunuyor? Bunun cevabını vermek için, haritaya bir bakmak yeter: Türkler, Anadolu’daki Kurtulus Savası ile ülkülerinin ilk döneminde pek parlak bir basarı gösterdikten sonra, tabi ve tarihi bir kayıtla, ülkülerinin ikinci basamağında bulunuyorlar. 1923’te gerçeklesen birinci dönemden sonra ikinci dönem yoluna yalnız Hayat kurtarılmıs, daha sonra da Kıbrıs üzerinde millî emellerimiz olduğu kayıtlı sartlı olmakla beraber, resmen açığa vurulmustur. Milli birlik ve millî birlikten sonra cihan hâkimiyeti, milletin suuraltında yasayan bir ülküdür. suuraltındaki bu istek, zaman zaman suura çıkar. Zaman iyi seçilmisse muzaffer olur. İyi seçilmisse milletin hız ve ahlâk kaynağıdır. Bir gâye için ıztırap çeken, fakat buna isteyerek katlanan insan gibi, milletler de millî ülküleri için hesapsız fedâkarlığa katlanırlar, katlamıslardır. Ülkü yolunda yürüyen milletleri baska milletleri hem korkutur, hem de hayran bırakır. Ülkü yolunda yürüyen millet, kendisinde baska milletlere karsı mevcut asağılık duygusunu atmıstır. Kendisine inandığı ve hiçbir seyden korkmadığı için, düsmanlarının çokluğundan, tekniğinden ürkmez. Ölümü seven milletlere, hayat kollarını açar. Böylelikle millî ülkü bir gün gerçeklesiverir.

    *********

    Türkler vaktiyle birkaç kere birlesmişler ve mutlu olmuşlardır. Yeniden birleseceklerdir. Millî ülkümüzün ilk

    maddesini : “Bütün Türkler birlesecektir” diye ifâde edebiliriz.

    ( Orhun, 8. Sayı, 23 Haziran 1934 )





    TÜRK HALKI DEĞİL TÜRK MİLLETİYİZ

    Uzmanlar yeryüzünde insanların 500.000 yıldan, belki daha eskiden beri var olduğunu söylüyor. Fakat

    insanların tarih sahnesine girmesi dört bes bin yıllık bir meseledir. İnsanlık durmaksızın ilerleyerek bugünkü durumuna gelmis, tarih öncesindeki ırkların türlü nisbetlerde birbiriyle karısmasından bugünkü ırklar doğmus, ırklar da yine türlü sebeplerle parçalanarak günümüzün milletlerini meydana getirmişlerdir. Bu söylediğim insanlık tarihinin ana çizgisidir. İnsan zekâsının gelismesi ölçüsünde de madde ve manâdaki her kavram için kelimeler bulunmus, zamanla kelimelerden baska kelimeler türemis, bazı kelimeler anlamını değistirmis, bazıları unutulmus veya bırakılmıs, yerine yenileri alınmıs veya bulunmustur. İnsan olgunlasmasının toplum hayatındaki son durağı "millet" ve "devlet"tir. "Millet" bağımsız yurdu olan teskilatlı bir topluluktur. Asırların fikir akımı olan milliyetçilik bu kelimelerden çıkar. Son zamanlarda solculardan baslayarak yavas yavas herkese, hattâ resmî sahsiyetlere de yayılan bir tabirle millet yerine halk kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. Komünistler milleti kabul etmedikleri için ve bu kelimeden ürkmeleri dolayısı ile daima "halk" kelimesini kullanırlar. Asırı sosyalistlerde de aynı eğilim vardır. Fakat bu iki kelime aynı anlamda değildir. Semseddin Sami "halk" kelimesini " Kaamus-i Türki" adlı mühim eserinde "insanlar", cem'iyyet-i beseriyye, umum, cemaat, güruh, "kalabalık" diye açıklar. Bugünün edebî dilinde ise bu kelime "milletin bir parçası" yahut "asağı tabakası" anlamında kullanılır. "İstanbul Halkı" veya "Orta Anadolu Halkı" dediğimiz zaman İstanbul veya Orta Anadolu'da doğan yahut oralarda yasayan insanlar anlasılacağı gibi "halktan yetisme" tabirleri de aynı mânâdadır. Halk=millet demek olsaydı "halktan yetisme", halk tabakası sözlerine lüzum kalmazdı. Herkes zaten milletten yetisme olduğu için bu türlü sözler lüzumsuz olurdu. Bundan baska "halk" yalnız o an için mevcut olan topluluktur. "Millet" ise üç zamanda da vardır ve "millet" bir " var olma suurunun" da ifadesidir. Kanunların ruhunda da bu iki kelimenin ayrılığı siddetle göze çarpar. Kanun koyucusu millete hakareti ceza tehdidi altına almıstır. Halk için böyle bir tutum yoktur. Türkiye'deki insanlar "Türkiye halkı" olarak anıldığı zaman yalnız çalısıp kazanan, suraya buraya giden, oturan ve eğlenen bir yığın akla gelir. Aynı insanlar "Türk milleti" olarak ele alınınca geçmis yüzyıllardan kopup gelen, zafer ve kültür yaratıcısı

    olan, gelecek için ülküsü bulunan, bunun için savasa varıncaya kadar her fedakârlığı göze alan güçlü bir topluluk söz konusudur. Komünistler milletlere "yığın" diyemedikleri için halk diyorlar. Onlar için insanlar hammadde yığınından baska bir sey değildir. İran'daki komünist partisinin adı olan "Tûde", Farsça'da "yığın" demektir. Bizdeki komünistler de bir zamanlar "Yığın" adında bir dergi çıkarmıslardı. Komünist Çin'de yüz milyonlarca insanın Mao'nun sözlerini gece gündüz ezberlemeye zorlanması milletleri yığın, hatta sürü gibi görmenin bir seklidir. Çünkü halk suursuzdur. Bastaki zorbalar neyi telkin ederse onu körü körüne yapar. Böylece iktisadî bir takım basarılar sağlanır; yollar yapılır; kanallar açılır; ağaçlar dikilir, ırmakların yatağı derinlestirilir ve

    bunları yaparken halk sürüsünden milyonlarca insanın ölmesine ehemmiyet verilmez. Millet ise suurludur. Neyi, ne için yaptığını bilir. Halk, arkasında makineli tüfekler islediği için savasta ileri yürür. Millet bir görev yaptığına inanarak atese atılır. Yaratılıstan cesur olmasa bile sırf haysiyet ve utanç duyguları yüzünden ölüme doğru gitmekten çekinmez. Resmî bildirilerde sık sık görülen "halklarımız arasındaki geleneksel dostluk" gibi tabirleri Türk dıs işleri bakanları kaldırmalı, bunun yerine "milletlerimiz" kelimesini koymalıdır. Milletin bir pasaport meselesi olmadığı iyice kafalara sokulmalıdır. Türk milleti nedir, kimler Türk'tür diye sorulacak. Türk milleti, Türk kökünden gelenlerle Türk kökünden gelmis olanlar kadar Türklesmis kimselerden meydana gelen topluluktur.

    Türkler, Polonya Türkleri gibi tektük istinaslarla evlerinde Türkçe konusan, anadili Türkçe olan insanlardır.

    Suuraltında veya duygularının gizli yönünde baska biri ırkın suur ve özleyisini tasımayan kimselerdir. Türkçülere yedi, hatta yirmi kusak ilerisine kadar soy kütüğü arayan kimseler diye iftira ediliyor. Tatbik kaabiliyeti ve arastırma imkânı olmayan bu safsatalar ancak moskofçuların ve baska düsmanların uydurmasından ibarettir. Her zaman verdiğimiz örnekleri yine tekrarlayalım: En büyük Türkler'den biri olan Yıldırım Bayazıd'ın anası Türk değildir. Hangi Türkçü onu Türklük kadrosundan çıkarmıstır veya çıkarabilir? İstiklâl Marsı sairi Mehmet Akif' in babası Arnavut, ülküsü de Türkçülüğe aykırı olan ümmetçilik olduğu halde hangi Türkçü Mehmed Akif için Türk değildir demistir? Mesele Yıldırım Bayazıd veya Mehmed Akif kadar Türk olabilmektedir. Bir millette millî ruh yükseklerde olduğu zaman onların arasına karısan yabancıların hiçbir tesiri olmaz. Millî ruh, herhangi bir yabancılığı eritir. Fakat millî ruh arıklayınca, yabancılara karsı hayranlık baslayınca her sey allak-bullak olur. Milliyet inkâr edilir. İnsanlıkla hiçbir ilgisi olmayan çıkarcılar insaniyetçi kesiliverir. Her türlü konfor ve rahat içinde

    yasayan milyoner çocukları, bu konfor ve rahatın zerresini bile feda edemeyecek oldukları halde komünist

    olur. Komünizm uygulanırsa ne o yiyeceği, ne o evi, rahatı, parayı, arabayı bulamayacağını, isçi haline

    geleceğini düsünemeyecek kadar ahmaklasır. Millet olmanın sonuçlarından biri de baska milletlere göre bir çok özellikleri olmak, onlardan ayrılmak, onlara benzememek, bazen onların zıddı olmaktır. Bu benzemeyis ve ayrılıs maddî ve manevî yönlerdedir. Milletlerin ses tonundan konusma sekline, sevdiği ve sevmediği seylere, davranıslarına kadar bir çok seyi birbirinden ayrıdır. Sevinç ve saskınlığın ifadesi bile her millette baska baskadır. Sözün kısası milletler birbirine benzemez. Birinin ak dediğine öteki kara der. Milletler binlerce yılın gelistirip sekillendirdiği sosyal varlıklardır. Bunları ortadan kaldırarak insanları kardes yapmak, birlestirmek, tek devlet haline getirmek, devletleri kaldırıp insanları devletsiz bir birlik yapmak Hasan-i Sabbâh müritlerine yakısır rüyalardır. Tabiatta bir yandan birlesme bir yandan bölünme olduğu gibi, sosyal hayatın kanunlarında da, hem birlesme, hem parçalanma aynen mevcuttur. İnsanlık tarihine kısa bir göz atıs bu birlesme ve ayrılmaların düzinelerle örneğini verir. Simdi, insanlığın son merhalesi olan suurlu, inançlı ve istekli "millet" dururken onu kaldırıp yerine suursuz, her kalıba girmeye elverisli, ham madde halindeki "halk" ı koymakta ne mânâ var?

    Bu sözlerimize karsı hemen Atatürk kalkanıyla karsımıza dikileceklerini, öyle ise "Atatürk kurduğu partiye

    ne diye Halk Partisi dedi ? " diye soracaklarını biliyoruz. Atatürk, Halk Partisi'ni kurarken komünistlerin sinsi maksatları henüz anlasılmamıstı. Milletleri ortadan kaldırmak için halk kelimesini kullanacakları bilinmiyordu. Atatürk "halk" demekle edebî dildeki mânâyı kasdetmis, milletin geri kalmıs tabakalarını düsünmüstü. Partisiyle bunları kalkındırmayı amaç edinmisti. Sözün kısası: Biz çobandan bilgine kadar Türk milletiyiz. Türk milleti siyasi sınırlarla ölçüstürülmesine imkân olmayan, Adalar Denizi'nden ve Tuna' dan Altaylar' ın ötesine kadar uzanan genis dünyada yasayan yaratıcı millettir. Bu köklü millet, bir takım maskaraların tabirleri ve taktikleriyle dillerinin zorla değistirilmesiyle ve bozulmasıyla, yurtlarından sürgün edilmekle bölünmez, yok olmaz. Sürülseler de, dilleri bozulup değistirilse de günün birinde yeni bir Bozkurt doğup Türk ellerini kurt baslı sancak altında birlestirir, değisen lehçeleri tek bir edebî Türkçe haline sokar, Türk'ten bosaltılan Türk ülkelerini Türklerle doldurur. Yoksun budunu bay kılar, azlık milleti çokluk eder, geri kalmısı en ileri ve en üstün seviyeye ulastırarak tarihin önüne geçilmez zaruretini gerçeklestirir.

    ( Ötüken, 61. Sayı, Ocak 1969 )



    SAĞCI KİMDİR?

    Sosyalistler ve komünistler “solcu” diye tanındıkları için, onların karsısında olanlara da “sağcı” demek âdet

    olmustur. İktisadî bakısla devletçi olmayan , liberal olan, muhafazakâr olanlar sağcı sayılmıs. Sol taraf çoğunlukla dini inkar ettiğinden dindarlar da sağcı diye gösterilmistir. Fakat bu tarifler eksik ve kısırdır. Son zamanlarda her sey gibi bu tâbirler de müptezel olmus, sağ ve sol birbirine karısmıstır. Kendilerine “mukaddesatçı” diyen dindarlar milliyetçi ve sağcı sayıldığı gibi, asırı sosyalist ve komünistlerin de kendilerini “Milliyetçi” diye öne sürdükleri görülmüstür. Sağ ve sol deyimleri kabataslak ele alındığı takdirde Turancılarla İslâm birliği taraftarları sağda birlestikleri gibi, yalnız sosyal adalet kavramı düsünüldüğü anda da Türkçülerin sosyalistlerle aynı hizada olmaları gerekmektedir. Demek ki sağ ve solu iyi anlatmak, eksiklik ve kısırlıktan kurtararak öne sürmek lâzım. Çünkü sağ ve sol yalnız iktisadi veya sosyal bakım değil, millî suur bakımından da ele alınıp değerlendirilmelidir.

    Türkiye’de koyu dindarların bir takımı milliyeti inkâr ederek yalnız dinle yetinmek taraftarıdırlar. Bunlardan

    biri camideki vaazında “vatan için ölenler cehenneme gider. Cennete gidecekler ancak din uğruna

    ölenlerdir” demis. Simdi, bu seviyesiz yobazla Türkçüleri aynı cephede saymak hem anlayıs kıtlığı, hem de

    gerçeklere sırt çevirmek demektir. İktisadî görüse göre sosyal adalet düsüncesi bugün hemen herkes

    tarafından beninmis olduğundan artık millet meclislerinde partileri bu görüse göre sıralamak asla doğru

    değildir. Bizdeki dincileri ve hilâfetçileri sağa koymak, Batı ülkelerindeki taamüle de aykırıdır. Hitler’in iktidara

    gelmesinden önce Alman meclisindeki kuvvetli Hırıstiyan partisinin adı “Merkez Katolik Partisi” idi ve

    İmparatorcu Çelik Tulgalılar partisi ile Hitler’in Milliyetçi Sosyalist Partisi, Katoliklerin sağında yer almıstı.

    Hitler’in partisi “sosyalist” bir parti olduğu halde sırf milliyetçi olduğu için sağcı sayılmıs ve iktidara

    geçtikten sonraki tutumu ile de bütün solculara, yani sosyalistlerle komünistlere düsmanlık güttüğünü ispat

    emisti. Sağ ve solun Türkiye için en doğru tarifi, milliyetçilik açısından ele alınarak yapılabilir. Bir parti, milliyetçi

    olduğu nisbette sağcıdır. Milliyetçilikte millî gelenekler mühim olduğundan bu türlü partiler millî ahlâk bakımından muhafazakârlardır. Fakat milliyetçilik, milletin toplum ve fert olarak yükselmesi demek olduğundan milliyetçi bir parti adaletin ve servetin dağıtımı bakımından sosyalistlerin fikirlerine yakın olabilir.

    Dincilik ve siyasî ümmetçilik, Türklüğü ikinci plâna itmek veya saymamak olduğundan milliyetçiliğe aykırı

    yahut düsmandır. Bu bakımdan dinciler, siyasî ümmetçiler , hilâfetçiler “Sağcı” olamazlar. Siyasî

    ümmetçiler, İslâm beynelmileli düsüncesinde olup Türklüğü İslâm topluluğu içinde eritmek malihülyasına

    kapılmıs olduklarından beynelmilelcidirler ve her beynelmilelci gibi soldurlar. Moskovacı veya Pekinci sosyalistlerin kendilerine “milliyetçi” demesi de hem yanlıs, hem gülünç, hem de taktik icabı olduğundan yalandır. Milliyetçilik, bir milleti “millet” olmaktan çıkarıp “halk yığını” haline getirdikten sonra onun yalnız iktisadî refahını düsünmekle olmaz. Çünkü insanlarda yalnız mide değil, zihniyet ve inanç da vardır. Milliyetçilik yüzyıllardan kopup gelen manevî bir mirastır. Büyüklük duygusudur. Tarih suurudur. Mukaddes hodgâmlıktır. Yaratılıs hâsılasıdır. Türk milleti üç bin yıldan beri vardır. Onun var olusu, büyüklüğü, gücü, tarihe damgasını vurusu yalnız millî

    karakteriyle mümkün olabilmistir. Türklüğün büyüklüğünü veya var olusunu Türklüğün dısındaki su veya

    bu faktöre bağlamak asla doğru değildir. Gazetelerde çok görülen, siyasilerin dillerinde dolasan “asırı sağ” deyimi yanlıs olarak kullanılmaktadır. Çünkü asırı sağ diye çok defa İslâm beynelmilelcileri kasdolunmaktadır. Geçen yılın sonlarında yakalanan “Hizbüttahrir” adlı derneğin hilâfetçi olduğu, Türkiye’yi seriate göre idare etmek istediği, resmî dil olarak Arapça’yı kabul ettiği açıklanmıs ve baslarında bir Arap bulunan bir grup “asır
  • Cemal Reşit Rey Kimdir?
    Cumhuriyet tarihinin ilk kuşak bestecilerinden, Türk Beşleri grubunun bir üyesi, Onuncu Yıl Marşı, Lüküs Hayat opereti gibi ünlü eserlerin yapımcısı


    Cemal Reşit Bey sarayla yakın ilişkileri olan, son Osmanlı ailelerinden birinin oğluydu. 25 Ekim 1904'te Kudüs'te doğdu. Babası Ahmet Reşit Rey, o dönemde Kudüs'e mutasarrıf olarak atanmıştı. Cemal Reşit'in müziğe yeteneği o yıllarda ortaya çıktı. Diğer çocuklar sokakta oynarken o bulduğu bir akordiyonu çalmaya ve ondan çıkan sesleri taklit etmeye çalışıyordu.

    Beş yaşındayken ailece İstanbul'a geldiler. Burada bir yandan ilkokula giderken, bir yandan da piyano çalışmaya başlar. Galatasaray Lisesi'nde okumaya başladığı yıllarda babasının politik durumu nedeniyle 1913 yılında zorunlu olarak Paris'e taşınırlar.

    Burada özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Raymond Poincare aileye sahip çıkar. Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasına çok az zaman vardır ve Ahmet Reşit Bey ve ailesi dünyanın kültür başkenti Paris'te yaşamaya başlarlar. Cemal Reşit Bey daha çocuk yaşlarında Gustav Mahler'i orkestra yönetirken görecek, konservatuvarda onu müdür ve ünlü besteci Gabriel Faure dinleyecektir. Faure onu dinledikten sonra ünlü pedagog Marguerite Long'a telefon açar ve "Madam size bir Türk çocuğu gönderiyorum ve hiçbir şey söylemiyorum, kendiniz göreceksiniz" der. Sonra babasına dönerek "Oğlunuz hayatta müzikten başka hiçbir şey yapamaz" diye onun müzik dehasını hemen keşfeder. Claude Debussy'nin öğrencisi, Maurice Ravel'in en yakın dostlarından ve eserlerini en iyi yorumlayan piyanistlerden biri olan Marguerite Long, 19 yaşına kadar hiç para almadan Cemal Reşit'in eğitimi ile yakından ilgilenecektir.

    Ahmet Reşit Bey ve ailesi, savaş başlayınca Paris'te uzun süre kalamazlar. Cenevre'ye yerleşirler. Cemal Reşit eğitimine burada Cenevre Konservatuvarı'nda devam ederken, normal lise eğitimini de sürdürür. Konservatuvarın ustalık sınıfına kadar yükselir ancak 1919'da babası dahiliye nazırlığına atanınca İstanbul'a gelirler. Baba oğlunu hemen İstanbul'da bir piyano öğretmenine götürür. Ancak çocuğun piyano bilgisi öğretmeninkinden fazladır. Cemal Reşit bu kez tek başına Paris'e eğitime gönderilecek, tekrar Marguerite Long'la çalışmaya başlayacaktır. Konservatuvarda Gabriel Faure'den müzik estetiği dersleri alır. Besteci, piyanist ve orkestra şefliği üzerinde eğitim görür. Daha okul yıllarında besteleriyle ilgi çekmeye başlar.


    Onuncu Yıl Marşı

    Cumhuriyet'in 10. yıl kutlamaları için 1933'de bir marş yarışması düzenlenir. Cemal Reşit Rey, güftesi Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel'e ait olan şiir üzerine bir beste yapmaya karar verir. Uzun süre uğraşıp, herkesin coşku ile birlikte söyleyeceği bir marş oluşturmaya çalışır. Ancak ağabeyi Ekrem Reşit'e yaptığı çalışmayı bir türlü beğendiremez. Sonunda Cemal Bey'in aklına mehter ritmi gelir ve besteyi yapar.Herkesin rahatlıkla söyleyebileceği bir eser çıkar ortaya.

    Ankara'da eseri piyanoda çalarak kendi seslendirir. Marşı degerlendirecek olan heyetin içinde bulunan dönemin Milli Eğitim Bakanı Cemal Bey'in "Cumhuriyet" sözcüğünde majörden minöre geçtiğini bunu da cumhuriyeti küçük düşürmek için yaptığını iddia eder ancak Cemal Reşit şu örnekle durumu kurtarır:

    "Minör küçük anlamına gelir ama müzikte bu anlamda kullanılmaz. Beethoven'in Napoleone'un kahramanlıkları için yazdığı Eroica'nın ikinci bölümü de do minör tonundadır."

    Jüride bulunan bir başkası ise bir kahramanlık öyküsü olan Marseillaise'in de minör tonundan olduğunu söyleyince durum tatlıya bağlanır. Türkiye Cumhuriyeti'nin 10. Yıl Marşı böylece ortaya çıkmış olur.

    Operetleri
    Cemal Reşit Rey, operet yazmaktan ve ağabeyi ile sahne sanatçıları ile birlikte yaşanan anılardan her zaman en sıcak biçimde söz etmişti:

    "Zerafet, incelik, nükte, hoşgörü... Bir sırada elli kişi oturmuş ve elli kişi de gülüyorsa bu bir sosyal hadisedir. Operet bestelediğim yıllar hayatımın en zevkli, en neşeli yıllarıdır. Sahne sanatçıları ile kısa sürede kaynaşmıştık. Onlarla konakta buluşur, şarkılar söyler çalışırdık. rahmetli biraderimin ölümü ile operet devri benim için kapanmış oldu."

    Cemal Reşit Rey, 1932-1942 yılları arasında ağabeyi Ekrem Reşit Rey'le birlikte operet ve revü müzikleri besteler. Cemal Reşit Bey, bir yandan ciddi klasik eserlerini yazarken, ağabeyi ile birlikte Viyana, Paris havasını İstanbul'da yaşatmaya çalışmakta, sahneye konulan her oyun İstanbul'da büyük sükse yapmaktadır. Cemal Reşit Rey'in bu popüler çalışmaları kimi klasik müzik sanatçısı tarafından onun zamanını boşa harcaması olarak görülmesine rağmen, Cemal Bey bu çalışmaları hiçbir zaman küçümsememiş, sanat ve eğlenceyi düzeyli biçimde bir araya getiren operet ve revülerinden hep sevgi ile söz etmiştir.

    Rey Kardeşler'in ilk operet çalışmasını dönemin Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Muhsin Ertuğrul ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ talep eder. Üç Saat Opereti bu istek üzerine yazılır. Beş ay süreyle kapalı gişe oynayınca, Muhsin Ertuğrul gelecek sezon için onlardan yeni bir müzikal talebinde bulunur. İkinci operet Lüküs Hayat olur. Rey Kardeşler'in yazdıkları operetler içinde en beğenileni her zaman Lüküs Hayat olmuştur. Üçüncü yıl için yazılan operet Deli Dolu olur. Deli Dolu'da ana fikir iki yüzlülüktür. Eserde orkestrayı dönüşümlü olarak Hasan Ferit Alnar ve Cemal Reşit Rey yönetirler. sahnede kullanılan karikatürler Cemal Nadir tarafından çizilir. Deli Dolu'nun ilk orkestrası mali sıkıntılar doluyasıyla 10 kişiliktir. 1979'da İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenirken Cemal Bey, orkestrayı yetmiş kişiye çıkartır. 1937'de Hava Civa yazılır. Eserin ilk temsili 1943 yılında Avni Dilligil yönetiminde Ses Operet ve Tiyatrosu'nda yapılır. Ancak savaş yılları ekonomik krizi de beraberinde getirmiş ve eser daha küçük bütçeli olarak sahneye konulmuştur. Eserin baş kadın oyuncusu Semiha Berksoy'dur.

    Rey Kardeşler'in bu operetlerin dışında revü çalışmalarıda vardır. Adalar, Alabanda ve Aldırma. Bunlardan Alabanda'da Safiye Ayla oynamıştır.

    Cemal Reşit Rey'in ağabeyinin ölümünden sonra operet çalışmaları biter. Ailede birbirinin arkasına gelen ölümler ve maddi sıkıntılar sonucu satılan konaktan kalan para ile taşındığı Serencebey'deki küçük apartman dairesindeki yalnız yaşam, yaşlılık dönemindeki Cemal Reşit Rey'i sanat dünyasından da uzaklaştırmıştır. 60'lı yılların sonlarında Haldun Dormen onu ziyarete gider ve birlikte yeni bir operet çalışması yapmalarını önerir. Ağabeyinin ölümünden sonra operetlere veda eden Cemal Bey, şarkı sözleri için Erol Günaydın'la çalışmaya razı olur. Yaygara 70 isimli oyun büyük bir başarı kazanır. Ardından aynı ekiple Uy Balon Dünya isimli yeni bir çalışma daha yapılır ancak çok başarılı olmaz. 1971 yılında son opereti olan Bir İstanbul Masalı'nı besteler.

    Son Yılları
    1985'de Lüküs Hayat 51 yıl aradan sonra yine aynı sahnede İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelenecektir. Cemal Bey, gala gecesi için özel olarak hastaneden çıkarılır ve Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'na getirilir. Eser yıllar sonra yine büyük bir başarı kazanmıştır. Haldun Dormen ve Gencay Gürün onu alkışlar arasında sahneye çıkarırlar. Anlatılmaz derecede mutludur. Seyirci onu dakikalarca ayakta alkışlar. Bu onun son sahneye çıkışı olacaktır. Ertesi gün tekrar hastaneye yatırılır ve buradan ikinci çıkışında Edirnekapı'daki aile mezarlığına defnedilecektir.
  • 416 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Zeynep Rana
    Yalnızız, hiç şüphe yok ki edebiyat tarihimiz içinde önemli bir yere sahip. Birçok başlık altında ele alabileceğimiz bir romanla karşı karşıyayız. Felsefi, psikolojik, sosyolojik ve tarihî açılardan değerlendirebileceğimiz bu eser, yazarın aydın ve düşünür kimliğini de açık şekilde ortaya koymaktadır.
    Bir bütün olarak bakıldığında bu eser “düşünce romanı” sınıfına girmektedir. Romanın temeli düşünce ile bina edilmiştir. Eserdeki şahıslar ise bu düşüncenin taşıyıcıları olarak sahnededir. Hem olay örgüsünde hem de kişiler arası ilişkilere hâkim olan düalizm (ikicilik) düşüncesi romanın tamamında hissedilse de ikinci bölümde yoğunlaşmıştır. Hususen romanın merkezinde yer alan Simeranya ütopyasında kutupluluk ilkesi dâhilinde zıtlıkların ortaya konması bunun açık göstergesidir. Yazar eserde karşıtlık ilkesinden yola çıkar. İnsan hayatındaki temel karşıtlıklara sıkça değinen Peyami Safa, “doğma”, “varlaşma”, “yoklaşma” kutuplarından söz etmektedir. Yazar, Meral karakteri üzerinden mantıktaki zıtlık prensibine yoğun şekilde değinmektedir.
    “Bir şey aynı zamanda hem var hem de yok olamaz. Doğru – yanlış, aydınlık – karanlık, haz – keder… Bu zıtlıkların mevcut olmak için birbirine muhtaç oldukları da anlaşılmıştır. Ruhi hayatta, bilhassa düşünce hayatında bu zıtlıkların diyalektik bir hareketle kaynaşarak bir terkibe (senteze) kavuştukları da Eflatun’dan Hegel’e gelen bir tarih içinde gittikçe daha fazla aydınlanmış bir fikirdir.”
    Peyami Safa bu zıtlıklardan bahsederken gece ve gündüz gibi birbirini takip etmediklerini, iç içe ve aynı zamanda mevcut olduklarını söyler:
    “Pasiflik ve aktiflik birer cepheleriyle aynı şeydir.”
    Safa, roman boyunca Simeranya’yı dünyanın karmaşık sorunlarına karşı bir tür çözüm mekânı olarak kullanır. Simeranya’da, yaşanan tüm zıtlıkların varlık ve yokluk arasındaki zıtlığa yönelebileceği anlaşılmıştır. Yazar buna “dip zıtlık” der. Malumdur ki zıtlıklar arası sürekli bir çatışma mevcuttur.
    “Bu çatışmadan doğan zıtlıkların, sebep olduğu felaket ve kederlerin hepsi “olmak dramı” adını alır.”
    İnsanlık tarihinin en kuvvetli hissiyatından biri “varolma” duygusudur. Varolma eğilimi kuvvetli şekilde ebedilik özleyişine sebep olur. Peyami Safa, varoluşun ebediyet ile mümkün olabileceği sonucuna varmıştır. Bireyde yoklaşma hamlesi ise ihtiyarlığa ve ölüme giden bir yoldur. Yazar bunu şu şekilde ifade ediyor:
    “Bu, Simeranya’da insana gelen değil insanın ona gittiği bir netice gibi görünür. Yani, yoklaşma pasif değil varlaşma gibi aktiftir.”
    Peyami Safa, “İnsan mümkün olmayan şeyi istemek için kendini yormaz ve paralamaz.” der. Varlaşma hamlesi beraberinde bir neşe ve huzur getirir. Ebediyet arzusu, imkân sınırları dışına çıkmayan hayallere sebep olmaktadır. İmkân, mümküne giden yoldur. Haliyle varlaşma hamlesi, kendini ebedilik hayali içinde bulur. Benliğin faniliğini aşağılarda bırakan bir hamledir bu. Birey kendini aşmak için birçok fedakârlıkta bulunur. Yazar, “Her tür aşk ve fedakârlık varlaşma hamlesinin devamıdır.” der.
    İnsan, yoklaşma hamlesinden ise her şeyin geçip gideceği, yok olacağı, kaybolacağı duygusuna kapılır. Bu duygu insanı büyük sıkıntı ve buhranlara sürükler. Zira yoklaşma hamlesinin sebep olduğu sıkıntıya, yeryüzündeki en büyük felaketleri tercih edecektir. Yokluk hissi insanın en büyük ıstırabıdır. Yoklaşma hamlesi, varlaşma hamlesiyle sürekli çatışma halindedir. Yazar, “Bu iki zıt hamle insanda iki benlik meydana getirmiştir.” der:

    Birinci benlikte aşk ve fedakârlık hamlelerine değinir. Çünkü kâinat muhabbet üzere ayaktadır ve devam eder. Aşk ve fedakârlık eylemleri, bireyin kendini aşmasına ve ebedi değerlere sarılmasına sebep olur. Bahçesini bağını sever. Vatan millet aşkından, aile muhabbetinden, dünya ve toplumla alakasından, sevgiliye olan aşkından Allah aşkına varır. Faniliğin, yokluk hissinin ıstırabından bu şekilde kurtulur. Her inanın bunu az veya çok “şuurla” yaşadığını söyler yazar. Ayrıca bütün sosyal ve kutsal değerlerin orada olduğunu ifade eder.

    İkinci benlik ise tamamıyla fani değerlere sarılır. Teselliyi biyolojik hayatta, maddeci bir zihniyette arar. Bu benlik, kendini tabiata ve dünyaya bağlar. Dünyevi değerlerin tümünü ikinci benlikte görürüz. Mal mülk hırsı, makam sevgisi, geçici eğlence ve keyifler ikinci benliği sarhoş edip birinci benliği baskı altına alır.

    Peyami Safa, “Zamanımızda bu ikincinin birinciye baskın çıkışı tesadüf değildir. Uzun bir tarih gelişinin neticesidir.” der.  Romanın ana çizgisini oluşturan düşüncelerden biri, kutupluluk ilkesinde biri olmadan öteki olmaz ilkesidir. “Her şey zıddıyla kaimdir.”
    Batı ve Doğu Arasında “Yalnızız”
    Peyami Safa, felsefi fikir ve görüşleri Batı ve Doğu dünyasını ele alarak karşılaştırmalarda bulunuyor. Bulunduğumuz yüzyılın yaşadığı başarısız deneyimler ve dünya savaşları insan düşüncesinde farklı eğilimler meydana getirmiştir:
    “Yirminci asrın yalnız spritüalist (tinselci) filozoflarında değil tabiat âlemlerinde de tabiatı aşan metafizik prensiplere ve Allah’a doğru bir yöneliş görüyoruz. En büyük zekâlarda artık iki ayağını da yere basan yeni bir dünya hareketi olduğu seziliyor.”
    Düalizmin eserdeki karakterler üzerinden nasıl ifade edildiğine bakalım: Samim ve Besim davranış ve mizaçta hem de dünya görüşünde iki zıt karakter olarak karşımıza çıkıyor. Besim’i maddi zevkler, yemek içmekten başka gayesi olmayan maddeci düşüncenin temsilcisi olarak görüyoruz. Besim, manevi değer ve olgulardan çok uzak, hayvanca bir insan telakkisindedir. Midenin emrinde maddeci bir zihniyete sahiptir. Açık sözlü ve güler yüzlüdür. 
    Samim, Besim’in karşı kutbudur. Maneviyatçı fikriyata hâkimdir. Felsefi bakış açısına sahip, kendine özgü dünya görüşü olan aydın bir şahsiyettir. Kuvvetli bir zekâsı vardır. Entelektüel kişiliği öne çıkar. Hayata dair bakış açısı ve geniş ufku romanın şekillenmesinde oldukça etkin rol oynamaktadır. Olayları yorumlama ve çözüm sunma konusunda özel kabiliyeti vardır.
    Peyami Safa’nın ikicilik üzerine oluşturduğu eserde Besim’in düşüncelerini zaman zaman öne çıkarıyor olması, Samim’in düşüncelerine mukayese aracı olarak kullanmak istemesindendir.
    Meral ise, benliğinde yaşadığı zıtlığın, kutupluluğun bunalımındadır. Sürekli gelgitler yaşar. Zihninde oluşturduğu özgür bir hayat hayali ve var olan manevi değerler arasında sallanıp durur. Romanın “tereddüt” karakteridir.
    Eserde Samim’in Simeranya adında bir kitap yazacağından söz edilir. Simeranya bir ütopyadır. Yazar, Samim karakteri üzerinden içinde bulunduğu sosyal hayatın olumsuzlukları ve birçok sıkıntıyı tespit edip okurla paylaşmıştır. Bu olumsuzluklar için geliştirdiği çözümleri ise bir ütopya olan Simeranya’da sunacaktır.
    Yeri gelmişken eserde zaman kavramına değinelim. İkinci Dünya Savaşı sonrasına denk gelen bu romanın 1950’lerde geçtiği söylenebilir. Fakat eseri sosyolojik açıdan ele aldığımızda yakın zamanda yaşanmış evrensel bir vaka izlenimi vermektedir. Sadece ülkemizle sınırlı kalmayan, dünya toplumunu tesir altına alan sosyal ve düşünsel bir kriz yaşandığı ve bu krizin fikrî anlamda çözüme kavuştuğu bir hayalî ülkenin meydana getirildiğini düşünürsek esere daha geniş perspektiften bakmak gerekecektir. Bu durumda eser evrensel değer kazanır.
    Simeranya’ya psikolojik açıdan bakarsak bireylerin ruh tedavi merkezi olduğunu göreceğiz. Hâsılı birçok alanda göze çarpan aksaklıklara çözüm ümidi olan Simeranya bir hayal ülkesidir. Peyami Safa, Samim’in Simeranya’yı bir kitap olarak sunacağını söylemiştir. Fakat Simeranya kitap olmamıştır.
     “Fakat Simeranya bir roman olmayacaktır. Sadece bugünkü insanın kendi kendisi hakkındaki telakkisinden bilginin temellerine, metotlarına ve bütün sosyal müesseseleriyle değer sistemine kadar baştanbaşa inkılaba muhtaç bir dünyanın huzursuzluğunu duyan bir adamın yüz elli yıl sonraki tekâmül imkânlarını düşünerek tasarladığı muhayyel bir ülkedeki hayat, bir seyahatname şeklinde yazılacaktır.”
    Eserde mekân kavramını da psikolojik boyutuyla ele alalım. İstanbul, insanların karamsarlık içinde oldukları bir yer olarak karşımıza çıkar. Çok hızlı değişen insan ilişkileri, teknolojinin etkileri, ahlaki değerlerdeki dejenerasyon toplum yapısı üzerinde birtakım bozulmalara yol açmıştır. Birey hızla değişen bu düzene yabancılaşır. Yalnız hissetmeye başlar. Böyle bir karmaşa içine düşen kişi kendine çıkış yolu aramaya başlayacaktır. Samim’in Simeranya’ya, Meral’in Paris’e kaçışı gibi.