• Loş ve yarısı boş bir odanın tam ortasında oturuyordu. Dizelerini gövdesine yapıştırmış çenesini dizlerine yaslamıştı. Önünde duran sıvası dökülmüş duvarı seyrediyordu. Sadece bir kaç dakika da o kadar çok anlam çıkarmıştı ki, en çokta kendi yaşamına benzetmişti onu. Kirli beyaz bir duvarın tam ortasında kocaman bir delik...

    Kafasını önündeki duvardan çevirerek sağ tarafına baktı. Odanın hemen girişinde duran ayakları pas tutmuş, kumaşları sokak hayvanları tarafından parçalanmış olduğu anlaşılan sandalye, onun az ilerisinde terkedilmişliğin dokunaklı görüntüsü olan örümcek ağı, içinde yanmış bir kaç odun parçası bulunan şöminenin ön tarafını tamamen kaplamıştı. Hemen üzerinde tozlu kırmızı bir oyuncak araba duruyordu. Gözleriyle bütün odayı taradı. Arkasında ki kahverengi deri koltuğun karşı pencereden aldığı güneş ışığıyla iyice yıpranmış olduğunu farketti. Odada pek eşya kalmamıştı yağmacılar iyi bulduğu her şeyi almışlardı. Oyuncak arabanın yanında, tozdan görünmeyen kitaplara ise hiç kimse dokunmamıştı. Oturduğu yerden kalkıp balkon kapısına doğru ilerledi. Attığı her adımda yerden çıtırtılar duyuluyordu. Ev her haliyle inliyordu. Kapıyı açtığı anda geçmiş aniden bir simülasyon gibi canlanmıştı gözünde. O balkonda ne kadar çok oyun oynamıştı. Bir keresinde abisiyle arasında geçen trajikomik bir anıyı hatırladı.
    "var mısın benle iddiasına? Sen bu balkondan atlayamazsın! Korkaksın çünkü sen. Her şeyden korkuyorsun. Hahahaha korkak korkak kooooorkaaaak." Abisinin bu kışkırtıcı sözlerine dayanayıp kendini  balkondan aşağı atmış, sağ kolu ve sol bacağını kırmıştı.

    Yüzünde hüzünlü bir tebessümle kapıyı geri kapattı, evden çıkmak için dış kapıya doğru ilerledi. Çocukken hep korktuğu demir, dik ve dar merdivenlerin başındaydı. Yine içinde o korkuyu yaşıyordu. Korkuluğa tutunarak yavaşça aşağı indi, oraya son kez veda ediyormuş gibi bir duygu hissetti. Biraz ilerledikten sonra kitapları alması gerektiğini düşündü. Hızlı aldımlarla tekrar eve dönüp kitapları aldı, hafif bir yağmur olduğu için etrafta poşet benzeri bir şeyler aradı ama hiçbir şey bulamadı. Sonra çürümüş deri koltuğun kılıfını yırttı tozdan kuru bir öksürüğe tutuldu. Neyse ki istediği şekilde bir parça kesmişti. Bir kaç kitap için girdiği hale güldü. Kitapları yerleştirip bohça gibi bağladı "Bir kadının en güzel çeyizi kitaplarıdır." Diyip saçma bir kahkaha attı.

    Uzun süren bir gece yürüyüşünden sonra sonunda evine varmıştı. Hemen odasına girip diğerlerinin yanına koymak için kitaplarını temizlemeye koyuldu. Bohçasını açıp ilk kitabı çıkardı. Onu ne zaman düşünse içine hep bir hüzün dolardı. Son sayfasını açıp gök yüzüne baktı "hiç göremediğimiz, bir koyunun bir gülü yediği ya da yemediği (acaba hangisi?) öyle çok şeyi değiştirir ki...Gökyüzüne bakın. Kendi kendinize sorun: Yedi mi? Yemedi mi? Ne kadar çok şeyin değiştiğini göreceksiniz...Hiçbir büyük bunun ne kadar önemli bir sorun olduğunu anlayamaz!" dedi, derin bir iç çekerek sayfaları karıştırmaya koyuldu. Exupery'nin yaşamını düşündü. Ortadan kayboluşunu, belki de küçük prensi ziyarete gitmişti, sonra da dönmek istememişti. Kim öyle bir dostu bırakmak isterdi ki‽

    Pek arkadaşı olduğu söylenemezdi Makbule'nin. Genelde çocuklarla arkadaşlık etmeyi severdi. Karşı dairede oturan Fatma teyzenin torunu Mustafa'yı çok severdi. Çok zeki bir çocuktu, henüz beş yaşındaydı, yaşından beklenmedik laflar ediyor, karşısında ki insanın en ufak bir ruhsal değişikliğini fark edebiliyordu. Makbule, bazen Mustafa'nın özel bir çocuk olduğunu düşünürdü. Çünkü çoğu kez ağladığı sırada kapıyı çalıp hiç bir söz etmeden Makbule'ye sarılırdı. Ona hep "Küçük Prens"im derdi. Henüz okumayı bilmiyordu "Okumayı öğrendiğimde bana bu kitabı alır mısın Abla?" diye sormuştu bir keresinde. Sabah olunca elinde ki kitabı ona hediye etmek düşüncesinin heyecanıyla uykuya daldı.

    Çalan kapı sesiyle birlikte alelacele yataktan fırladı. Kapı deliğinden baktığında kimseyi göremedi. Tam geri dönerken tekrar kapı çaldı, bu defa direkt kapıyı açtı karşısında küçük Mustafa duruyordu. Kocaman kara gözleriyle ona bakıyordu. Makbule onun boyuna indi. Mustafa yine zamansız gelmişti.
     
    " sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez..." dedi Makbule. Mustafa her zaman ki gibi boynuna sarıldı. Hemen mutfağa geçip kahvaltı etmek istediler.

    "Yaklaşık iki aydır görüşemiyoruz küçük prens. Nasılsın bakalım?"

    "İyiyim abla. Hastane işleri işte yapacak bir şey yok prosedür böyle"

    "Bak sen! prosedürü nasıl söyledin öyle tek seferde. Anlamını bilip bilmediğini sorgulamıyorum haddim değil."

    "İçerdeyken çok şey öğrendim. Hemşire ablalar elimin üzerinden kan aldıklarında canım acıyor. Anneannem kızdığındaysa 'prosedür' böyle diyorlar."

    Makbule gülmekle ağlamak arası bir duyguya kapılmıştı. Boğazında düğümler... üst üste yutkundu bir kaç defa ancak konuşmaya devam edebildi.

    "Saçların mı çıktı senin? Bir yakışıklı göründün gözüme."

    "Gerçekten mi? İşe yaramış demek ki"

    "Ne yapıyorsun ki ?"

    "Dedem benle kalıyor ya, uyumadan önce süt ve sarımsak karışımı sürüyor bende o uyuduktan sonra kalanı kendi kafama sürüyorum."

    "Ooof bende bu koku ne diyorum! Neyse bak sana ne getirdim."

    "Nedir bu?"

    "Daha önce bahsetmiştim ya 'Küçük Prens' işte o, okumayı öğrendiğin zaman ilk bu kitabı okumanı istiyorum olur mu?"

    Mustafa gözlerinde bir ışık parıltısıyla  Makbule'ye baktı, sanki hiç gitmeyecekmiş gibi hissettirdi.

    "Olur tabi... Abla sana bir şey sormak istiyorum. İnsan bir şeyler yazabildiyse ölmüş sayılmaz değil mi? Geçen gün Doktor Hanım anneannemle konuşmuş o da dedeme anlatırken duydum. Kanser hastaları çok yaşayamıyormuş. Keşke yazmayı bilseydim o zaman ben öldüğümde insanlar yazdığım harflere bakıp, belki de beni düşünecekler. Düşündüren biri yok olmuş sayılmaz değil mi?"

    Makbule ne diyeceğini kestiremedi. Küçük bedenin hak etmediği ölüme bu kadar hazır oluşu, söylenilecek hiçbir sözü anlamlı kılamazdı. 

    "Elbette sayılmaz. Onu bunu bırak da  benim için bir şeyler yazmaya ne dersin?"

    "Yazayım ama ben hiç okula gitmedim, kalem tutmasını bilmem ki hem ben boyama bile yapamam"

    Makbule odadan kalem kağıt almaya giderken, giderek yükselen bir sesle
    "O zaman bu günü yazar Mustafa Güçlü'nün imza günü ilan ediyoruz."

    Getirdiği kağıdı masanın üzerine bırakıp kalemi Mustafa'ya uzattı. Küçük ipincecik parmaklarıyla, dolma kalemi kavradı. Kağıda gelişi güzel çizgiler çizmeye başladı. O kadar çok mutluydu ki evin o soğuk sessizliğini kahkahalarıyla ısıttı. İnsanlar bir iz bırakmayı neden bu kadar çok seviyorlardı? Bir insanı hatırlamak ne kadar önemliydi?

    Her tarafı çiziklerle dolan kağıdı aldı. Mustafa'nın önüne yeni bembayaz bir kağıt bıraktı. Elindeki kağıda bakarak.

    "Hayatımda bu kadar çirkin bir imza görmedim. Bunu hemen her gün görebileceğim bir yere asmalıyım" dedi.

    Odasına gitti yatağının başlığına yapıştırdı kağıdı. Geri mutfağa döndüğünde beyaz kağıt ve Mustafa'nın maskesi artık kırmızıydı. Kuş kadar hafif bedeni kucakladı. Bir kaç defa seslendi. Hızla telefona sarıldı. Yaklaşık on dakika sonra ambulans kapıya geldi. Hastaneye vardıklarındaysa, Mustafa çoktan B-612 ye varmıştı...
     
    Acil kapısında beklerken Mustafa'nın dedesi Makbule'nin yanına geldi. "Sabah yediyi biraz geçiyordu, uyandığımda yatağında yoktu, bir kaç gün önce doktoru bugün yarın hazırlıklı olun demişti. Biz konuşurken duymuş olmalı, hep seni görmek istediğini söyleyip duruyordu. Tüm hastaneyi aradık bulamadık aklıma sen geldin ama evi nasıl bulabilir ki dedim hem bilse bile o halle nasıl gelebilirdi... bir kaç saat oldu burda polislerden bir haber bekliyordum. Şimdiyse evladımın mezar yerini ayarlamam gerekiyor" deyip dopdolu gözlerle Makbule'ye sarıldı.

    " Suç ve Ceza da ki Sonya'yı biliyor musun?"

    "Evet efendim biliyorum."

    "Benim için sen de o kadar asil bir insansın bunu unutma. Seni bu işe iten şey her neyse basit bir sebep olmadığını biliyorum."

    "Teşekkür ederim efendim."
    Bu sözlerden çok etkilenmişti Makbule çünkü zaten lakap olarak bu adı kullanıyordu.

    Bir kaç saat sonra eve döndü mutfağa baktı. Masanın üzerinde ki kanlı kağıdı aldı katlayıp Küçük Prensin arasına koymak için bir sayfayı açtı. Sandalyeyi çekip oturdu.

     "Hoşça kal," dedi.
    "Hoşça kal," dedi tilki. "İşte sana bir sır, çok basit bir şey: İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez."
    "Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu.
    "Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır."
    "Onun için harcamış olduğum zaman..." diye yineledi küçük prens. Unutmamalıydı bunu.
    "İnsanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
    "Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens. Bunu da unutmamalıydı..." Kısmını okudu içi burkuldu. "Hoşça kal Mustafa" dedi gözyaşlarını silerek.

    Odasına geçti başlığa astığı kağıdı gördü. O saçma karışık çizgilerin ona bir şeyler söylediğini fark etti.  Evet okuyabiliyordu.

    "Yaşadığın yerdeki insanlar," dedi küçük prens, "bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar, ama asıl aradıklarını bulamıyorlar yine de."
    "Bulamıyorlar," diye yanıtladım. "Ve aradıklarını tek bir gülde, ya da birazcık suda bulabilirler."
    "Doğru," dedim. Küçük prens ekledi: "Ama gözler kör. Yüreğiyle bakmalı insan..."

    "Bir tanecik Ablam'a KAHKAHALARLA...
                                    
                                        Mustafa GÜÇLÜ."
  • 95 syf.
    ·1 günde·9/10
    Kendi çapımda erişme şansı bulduğum tüm Bernhard eserlerini okumaya çalışırken, bu esere de İl Halk Kütüphanesi'nde rastgeldim. Zaten Bernhard'a ait olan üç kitabı da kütüphane vasıtası ile okumuştum. Kütüphanede, bu eser ile birlikte toplamda dört (evet, tamı tamına dört, hatta sayıyla 4) adet Bernhard eseri bulunması beni aşırı derecede şaşırtan bir durum oldu. Hiç umulmadık yerlerden gizli hazineler ortaya çıkabiliyor demek ki, hayatımızda her yöne bu şekilde bakmak gerek belki de. Kütüphanede başınızı çevirip bir bakıyorsunuz, bir Thomas Bernhard eseri onca kitabın arasından size hayali bir huzursuzluk dalgası gönderiyor. Eğer bir yazarın birden fazla eserini okuduysanız, kitaplıkta, kitabın üstünde kitabın isminden ziyade o yazarın ismini görmek daha öne çıkan bir etmen oluyor bir süre sonra. Çünkü o yazar ismine bizler tarafından artık bir anlam yüklenmiş durumdadır, o anlamın bizde uyandırdığı duygular ve düşüncelerle bakıyoruzdur artık yazarın ismine. Thomas Bernhard ismini görünce bende açığa çıkan ilk duygu, daha önceki Bernhard incelemelerimde bahsettiğim bir duygu hali idi: Huzursuzlukla dolup taşan, zihni sancılar içinde bırakan yoğun bir hal. Bu sancıyı zihnimde belirli bir zaman geçip atlatabildikten sonra kitabın ismine dikkat edebildim en sonunda. Dünya Düzelticisi.

    Eserin oldukça dikkat çekici bir ismi var. Eseri yazan kişi de Bernhard olunca, bu ismi gördükten sonra insan ister istemez, dünyanın düzeltilmesinden çok, onun zihinde yok edilmeye çalışılması üzerine bir eser olduğunu tahmin edebilir hale geliyor. Ama aslında bu da kesin bir yargı değil. Çoğu yazarda bu tahmin edilebilirlik vardır. Birçok eserini okuduğunuz bir yazarın, eğer okumadığınız bir kitabı varsa, o kitabın ismine bakıp, önceki okuduğunuz kitaplardaki anlamları ilişkilendirip bir ilk yorumlama yapabilirsiniz. Bu da zaten aşağı yukarı tutarlı bir yorumlama olur. Ama konu Bernhard olduğu zaman bundan dahi emin olamaz hale geliyorsunuz. Özellikle ben bu anlamda en çok Yok Etme eserinde şaşırmıştım. Eserin kapağında Bernhard'a ait, elinde bıçak tutan, saplamaya hazır, sinirli gibi görünen bir fotoğraf var. Bunu görünce yok etme kavramının zihinsel yönü olduğu kadar gerçekçi anlamında bir yönü olduğunu da düşünmüştüm. Tıpkı Suç ve Ceza gibi; fiziksel olarak bir yok etme çabası olur ve bunun zihinsel olarak kabulleniş, sindiriliş kısmı vardır. Ama beni tamamen ters köşe yapıp şaşırtmıştı. Dünya Düzelticisi de aslında biraz öyle.

    Öncelikle eser bir tiyatro eseri. Altı perdeden oluşuyor ve uzun monologlara dayalı. Bu eserden gördüğüm kadarıyla Bernhard tiyatro ile de oldukça yakından ilgiliymiş meğerse. Tiyatro eserlerini şöyle bir düşünce içersinde okurum sürekli: Her perdeden sonra bu eserin aslında burada, şehrimdeki tiyatroda oynandığını hayal ederim. Karakterleri oynayan insanları izlerken, bu insanların, eserin kendisindeki karakterlere ne denli bürünüp bürünemeyeceğini düşünürüm. Mesela Suç ve Ceza'nın yarı müzikal, fazla uzun olmayan bir tiyatrosu olduğunu düşünün. Bu oyun yüzlerce kez başkaları tarafından oynanmış olsun. Bu oyunlardan hangisindeki Raskolnikov gerçek olanına en yakındır mesela? Ya da oyuncunun gerçekten bir Raskolnikov olabilmesi düşünülebilir mi? Bu gibi düşünceler tiyatro eseri okurken aklımı meşgul ediyor genellikle.

    Bernhard'ın romanlarından da alışık olduğumuz zihinsel (her zaman) ve bedensel (bazen) açıdan hasta insanlardan biri bu eserin de temelini oluşturuyor. Bu eserdeki hastalıklı karakterimiz de Dünya Düzelticisi. Dünya Düzelticisi aslında bir filozof. Uzun yıllar boyunca çalışma yapmış ama bir türlü ciddiye alınamamış bir filozof. Ama son eserinden sonra, ki o eser de zaten mevcut dünya düzenini baştan yeniden düzenlemekle ilgili olan, kendisine de aynı ismi veren Dünya Düzelticisi'dir. Bu eserinden sonra öylesine ünlü hale gelmiştir ki dünya çapında tüm büyük ülkelerde eseri çevrilmeye başlanmıştır. Ama gelin görün ki Dünya Düzelticisi zihinsel olarak hastalıklı olmasının yanı sıra bedensel olarak da hasta durumdadır. Bacakları felçlidir, solunum problemleri vardır ve kendisinin de saymaya çekindiği birçok başka hastalık. Eser evde sevgilisi (sevgilisi ile evlenmemişler ama kadının da bir şekilde onun yanında kalmaktan başka bir çaresi kalmamış) ile geçen bir günün başından, kendisine ünvan takdim etmek için gelen kendi mezun olduğu okulun rektörlüğünün ziyareti arasında geçmektedir. Tabii bu arada, Bernhard'ın romanları kadar olmasa da yine de oldukça fazla sorgulama, insanın zihnine sancılar sokan bazı fikirler var.

    Dünya Düzelticisi'nin bir gününe şahit olurken eserde, onu yaşlı, mızmızlanan insanlara benzettim. Gün boyunca sevgilisine birçok şey yapmasını bazen rica ediyor bazen emrediyor. Ama bunların birçoğu da hastalıklı istekler. Örneğin karşısındaki koltuğun mevkisini defalarca kez değiştirtiyor sevgilisine. Kadın da hiç sorgulamadan her isteği yerine getiriyor. Bu açıdan, eseri okurken aklıma gelen bir fikirden bahsetmek istiyorum. Okuduğumuz eserlerdeki diğer karakterlerin de gözlerinden bakma şansımız olsaydı ne olurdu? Mesela ben bu eseri okurken sürekli kadının aklından ne gibi düşünceler geçiyor, ne düşünüyor, bu 'deli' ile birlikte olmaktan mutlu mu gibi fikirler beynime doluştu bir anda. Çünkü kadının diyaloğu o denli az ki eserde, kadın sanki hissiz duygusuz bir varlık gibi görünmeye başlıyor bazı sahnelerde. Ama bunu öğrenmeyi yazarlar aslında bize bırakıyor. Herhangi bir eserde açıklanmamış olan tüm şeyler bir nevi bizim yorumlamamıza ve hayal gücümüze kalıyor. Bu açıdan edebiyat yazarın yazdığı, sınırlardan taşan bir olgu haline gelmeye başlıyor. Yazar bu sayede yazmış olduğu, olacağı şeyleri yazarken, esere daha o andan yazmadığı şeyleri bile eklemiş oluyor. Bu yazılmayan şeyler bile aklımızı kurcalar hale geliyor biz eseri okurken, benim kadın hakkındaki birçok şeyi merak etmem gibi tıpkı. Bu açıdan edebiyatı varolanın bile dışına taşabilecek esneklikte bir olgu olarak görüyorum artık. İfade edilmişlerin ve ifade edilmemişlerin birlikteliğinden oluşan bir sanat. Hepsini de bir şekilde aktarıyor.

    Dünya Düzelticisi, dünyanın nasıl düzeltilebileceğinden elbette ki bahsetmiyor eserde. O çok ünlü yazınından pek bir bilgi öğrenemiyoruz. (Eserde yazılmamış olan ama yine de beni yazılmamış bir şey üzerine düşünmeye, gerekirse kurmaca yapmaya sevk eden bir durum, tıpkı az önce bahsettiğim gibi). Aslında bu bahsedilmeme durumunun bile temsili olduğunu düşünüyorum. Bir olasılıkla dünyanın düzeltilmesi imkansız olduğu için bu yüzden içerikten bahsetmemiş olabilir Bernhard. Oysa ki kendisi dünya ve devletler hakkında çok keskin düşüncelere sahiptir, bunları ifade etmekten de hiç çekinmez. Dünyanın düzeltilmesi imkansızdır belki de bu yüzden gerçekten de. Eserde Dünya Düzelticisi'nin çeşitli fikirleri ile karşılaşıyoruz. Söz arasında. Sevgilisine acıktığını söyledikten sonra, sevgilisi odadan çıkınca bir anda sesli olarak düşünüyor mesela. Hatta bazen o denli kaptırıyor ki düşüncelerine kendisini, bir anda bağırıyor. Çaba harcamak konusunda önemli fikirlerini dile getiriyor bu beklenmedik zamanlardan birinde. Biz insanlar eğer bir şey üzerinde çok aşırı çaba göstermişsek, çaba harcamayı ve uğruna çaba harcadığımız şeyi ne olursa olsun doğru sayıyoruz. Belki de uğruna çaba harcadığımız şey aslında bomboş bir şey ama biz o anda bunun farkında değiliz, bundan kim emin olabilir? Olağanüstü çabalar insana kendisini haklı çıkarabilecek yanılgıya düşmesini sağlar. Bir şeye çok emek vermek o şeyi doğrulamaz. Bizler bir yandan da çaba harcadığımız bir şeyin bomboş bir şey de olabileceği düşüncesini aklımıza sokmaya cesaret edemiyoruz. İnsanda zaman, onun için önemli bir değerdir, belki de bu yüzden zamanımızı çok kaplamış olan bir çabayı yanlışlama cesaretini gösteremiyoruz. "O kadar çaba gösterdim, uğruna çaba gösterdiğim şey doğru, doğru olmasa bu kadar çaba gösterir miydim" diye düşünüyoruz belki de. Ama çaba, amacı doğrulayıcı bir etmen değildir, yanlışlayan bir etmen de olmadığı gibi. Amaç en başında ne ise odur, biz çabamız ile onu olduğundan daha iyi, daha doğru göstermeye çalışırsak bu mantıksız ve tutarsız bir davranış olur.

    Başka bir önemli konu daha, insanlar kendilerini uzmanı saydıkları bir dal ya da konu dışında bir şeyle ilgilenmemeleri, bundan da bahsediyor Dünya Düzelticisi. Bu aslında gerçekten doğru bir fikir. Mesela rahipler din felsefesi dışında bir şeyle ilgilenmezler ona göre. Felsefenin başka dalları ile ilgilenmek şöyle dursun başka dalların isimlerini bile öğrenmeye tenezzül etmezler. Ama bir felsefe ya da bilgi dalının uzmanı olmanın bir yolu varsa da, bu o yol değildir. Daha doğru olan şey şudur. Bir felsefe ya da bilgi dalına, diğer dallardan daha hakim olduğunu düşünen biri kendini bu dal ile sınırlandırmamalıdır. Diğer dallarla ilgisini inceleyip yorumlayabilmelidir ki, uzmanı olduğu dalın gerçekten uzmanı olabilsin. Din felsefesi ile ilgilenen biri varoluşçuluk akımına da bakabilmeli, elinden gelirse onları sentezleyebilmelidir. Tabii bu sadece din felsefesine özgü bir durum da değil, benim bu örneği vermemin sebebi, eserde rahiplerin din felsefesinden başka bir şeyle ilgilenemediklerinin dile getirilmesindendi. Kendi alanı içine sıkışıp kalan insan asla uzman olamaz. Kendi alanı ile katı sınırlar çizen insan uzman değil, ancak ve ancak korkaktır.

    Çevirmenlik konusundaki sorunlara da değiniyor. Çevirmenlik aslında oldukça zor bir meslektir. Birden fazla kişiyi olmayı gerektirir. Bir eseri ana dilinden, sanki o dili kendi ana diliymişcesine algılayıp, ana diline bu ilişkiyi kaybetmeden çevirmelidir ki, etkili bir çeviri olabilsin. Ama bunda da çeşitli sorunlar ortaya çıkmaktadır. Çevirmene çok ağır bir iş de düşebilir kimi zaman, zor eserlerde. Çünkü her dil aynı anlatıma sahip değildir. Sadece o dilde olan bir kelimeyi ya da bir kelime oyununu çevirmenin tam olarak doğru bir şekilde çevirmesi imkansızdır. Bu bağlamda, çevirmenin kendisi, diyelim ki Descartes'ı çeviriyorsa bu gibi durumlarda bir anlığına ana konudan bağını koparmadan bir Descartes olabilmelidir. Descartes gibi düşünebilmek, onun gibi ifade edebilmek ve bu ifade etme biçimini öbür dilde en iyi yansıtabilmek için de Descartes'ın her şeyini çok iyi bilmeli, hatta zihninde onunla yatıp onunla kalkmalıdır belki de. Bu yüzden çeviri işi bir imkansızlık işidir. Çevirmenin yaptığı da imkansız kavramının keskin köşelerini yumuşak hale getirmektir. Başka bir deyişle, daha az imkansız hale getirebilmektir çeviriyi. Bu yüzden bir eseri ana dilinden okumak, çevirisinden okumaktan onlarca kat daha iyidir.

    Tarihin kötü şeyleri saklama yetisinden de söz ediliyor. Modernize edilmiş tarih kavramında, insanlara sadece gösterilmek istenen şeyler gösterilir. Yapılan zulümler her zaman gizlenir. Bu bağlamda düşünecek olursak, biz tarihe güvenilir diyoruz, tarihin kesin bir bilim dalı olduğunu söylüyoruz, ama bundan ne derece eminiz ki? Öğrendiğimiz şeyi nereden öğrendik, nasıl öğrendik? Öğrendiğimiz şey nereye dayanıyor? Öğrendiğimiz şeyin dayandığı yer nereye dayanıyor peki? Çağımızdaki kolay ulaşılabilirlik gerçekten dehşet verici derecede kötü bir şey. Tarih tamamen araştırmaya dayalı bir bilimdir, insan tarihten herhangi bir olaya bakarken dahi kendisi yeni bir araştırma içersinde olmalıdır doğru kaynaklarla birlikte, ama biz çağımızda bilgiyi hazır almayı tercih ettiğimiz için tarih biliminin kesinliği de çokca azaldı. Okuduğumuz tarih kitaplarının arkasında kaynakça görüp derin bir oh çekiyoruz, ama sizce bu yeterli mi? Peki ya o kaynakçanın doğru olduğundan yeterince emin miyiz? Kaynakça sayfası, tüm bilgileri doğrulayan bir belge de değildir bu bağlamda, gerekirse o kaynakçada yer alan kaynakları bile didik didik etmemiz gerekiyordur. İnsan emin olamıyor.

    Bernhard'ın diğer eserlerinden aşina olduğum bir saldırı var yine doktorlara. Doktorların dolaplarını fark ettiğimizde her şey çok geçtir, diyor Dünya Düzelticisi. Doktorlara güvenememek konusunda da pek haksız sayılmaz kendisi bana göre. Doktorluk o denli titizlikle yapılan bir meslek olmalıydı ki, doktorluk ile ilgili neredeyse hiçbir kötü olay yaşanmamalıydı. Neredeyse kusursuzluk ile yapılan bir meslek olmalıydı. Doktor konusunda çekincesi olan bir insanın doktorların hataları üzerine birçok şeyi gördüğünü ve duyduğunu hayal edin. Bu insanın güveni bir kez kırılıyor doktorlara karşı. Sonuçta biz doktora gittiğimizde aslında felsefi bir güven problemini de üstlenmiş oluruz. Kendimizi tamamen doktora bırakırız ve yine kendimizi doktorun ağzından dinleriz. Ama ya hata yapma payı varsa ne olacak? O diplomaları boşuna mı alıyorlar diye düşünebilirsiniz. Evet, diplomalar hiçbir şeydir. Önemli olan meslek adabıdır. Felsefi olarak bir güven sorununun üstlenilmesi problemidir aslında bir muayene. Basit sıradan bir muayeneye bile Bernhard 'yüzünden' nasıl bakmaya başlamışım. Zihnim sancıyor.

    Hukuksal bir serzeniş de göze çarpıyor eserde. Davaların asıl amacının bir yok etme olduğu ifade ediliyor. Bir insanı fiziksel olarak yok etmek kanunsal olarak bir suç olduğundan dolayı dava açan insan karşısındaki insanı en azından hukuksal olarak yok etmek istiyor. Bu belki de her davada aynı değil, ama bazılarında kesinlikle geçerli. İnsan hıncının alınma yollarından bir tanesi olarak da görülebilir. Amaç aynı, karşındakini yok etmek. Bazen düşünüyorum, biz insanlar kimimiz birbirmizi fiziksel olarak yok etmek için ama çoğumuz zihinsel olarak yok etmek için yaşıyoruz belki de. İmzalar, belgeler, senetler hep bunun kanıtı aslında. Eserde de imza kavramıyla ilgili bir bölüm de var. Yok Etme eserinde Bernhard, diploma kavramına bolca saldırmıştı, bu eserinde de imza kavramına bir saldırı var. Birtakım imzalar tüm hayatımızı kaplamış durumda, onaylama imzası, reddetme imzası, okuyorum kabul ettim (aslında hiç okumadım, okur gibi yaptım) imzası. İnsan hayatı görünüşe göre yalnızca diplomaların arasına değil, imza kavramının katı sınırları arasında da sıkışıp kalmış. İnsanları artık onların benliği ve varlığı değil, birtakım semboller ifade etmeye başladı. Bir imza atıyorsunuz aslında orada bulunup onaylıyorum diyormuşcasına bir etki yapıyor bu. Her şeyi bir kenara bıraktığımızda bu gerçekten de dehşet verici bir durum değil mi? Artık yalnızca imzalar var. Ama aslında en sonunda imzalar dolayısıyla bizi öldüren bir yaşama biçimini de dolaylı olarak desteklemiş oluyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam ölen insanların cenaze formunda bile ölenin yakınlarından biri için imza atılacak bir kısım bulunuyor. Korkunç.

    İnsanlık sıkışıp kaldı gibisinden şikayet ediyoruz ama bir yandan da her şeyin çürüyüp gittiğini izlemek zorunda bırakılıyoruz. Tarihin artıklarını temizlemek için yaşar hale getiriliyoruz devletler tarafından. Dünü temizlemek için yaşıyoruz artık. Hiçbir ilgimizin bulunmadığı bir dünü, sanki doğarken bize sorulup biz de onaylamışcasına temizlemeye zorlanıyoruz. Ama bu yaptığımız da yarını kirletmekten başka bir işe yaramıyor. Yarınlara daha büyük artıklar bırakıyoruz. Hayatımız bu açıdan trajik bir teatral gösteri haline gelmeye başlıyor. Bu açıdan Dünya Düzelticisi'nin yaşayışı, çevresindeki insanlar da tıpkı bu şekilde. Çevresinde onu anlamayan insanların dolup taşmasından ibaret onun yaşamı. Biz insan toplulukları da böyle miyiz? Altıncı perde bitti. Son.
  • 208 syf.
    (Yazımın spoiler içereceğini, dağınık ve gereksiz bir uzunlukta olacağını baştan üzülerek belirtmek istiyorum.)
    İlk defa bir Yaşar Kemal kitabı okudum. Başlarda çok kullanmadığım bazı kelimeleri ve betimlemeleri yadırgasam da alıştıktan sonra okuması keyifli bir hâl aldı.

    İnstagram uygulamasında, Kitapyurdu sitesinin kullanıcılardan gelen durumlarında bugün şans eseri bu kitaptan bahsedildiğini gördüm. Okuduğum için dikkatimi çekti, kitaptan çocuk kitabı olarak bahsediliyordu. Sitedeki etiketleri kontrol ettiğimde "kitabın türü" kısmında da "çocuk" etiketini gördüğümde garipsedim açıkcası. Bunu bir tek ben mi hissettim bilmiyorum, sakalından tutup karınca kafası koparma, kopan kafaları toplayıp filler sultanına fırlatmak falan bana pek çocuklar içinmiş gibi gelmedi.

    Arkadaş ortamında bazen söz çocukken yapılan yaramazlıklara gelir ve birileri çıkıp karıncaları kavga ettirmeye çalıştığını veya kafalarını ezdiğini falan anlatabilir ancak siz yine de olaylara bu kadar basit yaklaşmayın bence. Özellikle toplumumuzdaki şiddete yönelimin sınırları zorladığı, insanmış, hayvanmış canlı ayırt etmeden saldırıların bu denli çirkinleştiği bir dönemde, çocukları biraz daha sevgi dolu yetiştirmeliyiz.

    Bu demek değil ki çocuklar hayatın gerçeklerinden bihaber yetişsinler veya bu kitabı okumasınlar, ancak her kitap için verilen mesajların güzel bir şekilde anlaşılabileceği bir yaş aralığı olmalı. Çocuktan kasıt hangi yaş aralığı bilmiyorum 0-13 olmadığını umuyorum.

    Bu konuya uzunca değindikten sonra kitabın içeriğine gelecek olursam; Yaşar Kemal, ülkemizin derin problemleri olan ancak istisnasız tüm toplumların da içerisindeki ortak dinamikleri biz okurların gözleri önüne seriyor. Kraldan çok kralcı olmak sözünü neden bilmiyorum ama bu ara çok duyuyorum. Bu kitapta da bu sözün ne anlama geldiğini çok güzel gösteren kısımlar var.

    Özgürlük ve eşitlik gibi kavramların zamanında batılı ülkeler tarafından bolca kullanıldığını hepimiz biliyoruz, Amerika ise günümüzde hala bu kavramları kullanıyor. Artık kimse bu duruma inanmasa da, Amerika yeni bir kılıf uydurmaya uğraşmayacak kadar güçlü bir konumda bulunuyor. Demokrasinin sadece sözde olduğu ülkelerde de ne yazık ki bu kelimelerin bir önemi kalmıyor.

    Bir ülke nasıl sömürge haline getirilir, adım adım anlattılmış. Sömürge ülkelere bakarsanız kendi dilleri dışında bir çok dili bilmek zorunda olduklarını görürsünüz, hatta kendi dillerini çok az kullandıklarına şahit olursunuz. Sömüren ülkelerin dillerini ana dillleri gibi benimsemişlerdir. Kitapta üzerinde durulan konulardan birisi buydu, bir diğeri ise toplumların çok unutkan olmaları ve toplumu yöneten insanların bu durumu güzel bir şekilde kullanmaları.

    Filler ile karıncalar bir toplumun farkı kesimleri olarak görülebileceği gibi, farklı ülkeler olarak da görülebilir bence. Bugün A dediğine yarın B, bugün doğru dediğine yarın yanlış diyen bir filler sultanı karşısında karıncalar ancak çok yaşa sultanımız diyebiliyorlar.

    "Tembelliğe alışan bir daha bu alışkanlığından kolay kolay vazgeçemez." diyor yazarımız. Bence de çok haklı, hazıra alışmış bir toplumun üretime geçmesi gerektiğinde nasıl bocaladığını hepimiz görüyoruz maalesef.

    Toplum baskısı, toplulukların zayıf noktaları, kalabalıkları yönlendirme teknikleri, etkili bir motivasyon kaynağı ile yapılabileceklerin sınırının olmaması gibi birçok önemli konuya değinmiş Yaşar Kemal. Eleştirel yaklaşımları her zaman sevmişimdir, bu kitabı da bu açıdan beğendiğimi söyleyebilirim. Son olarak, kitapta yer alan çizimlerin de bazıları çok hoşken bazı karalamaları neden koyduklarını anlamış değilim.
  • 158 syf.
    ·2 günde·8/10
    Bukowski'nin aşağı yukarı her eserinde, bu eserinde de olduğu üzere otobiyografik bir yan bulunur. İnsanlar eğer kendi hayatları söz konusu ise çoğu zaman kendilerini olduğundan daha az kötü göstermeye çalışırlar. Bu, biraz da biz insanların zayıf bir noktası. Kötüysek eğer kötü diyemeyiz, "şu yüzden böyle oldu", "hep bu 'şu yüzdenlerden' dolayı bu hale geldim" deriz mesela. Bu aslında bir cesaret meselesidir. Kendini olduğu gibi gösterebilme cesareti insanda çok önemli bir noktadır. Özellikle de bu modern çağda insanların kendilerini olduklarından daha az kötü, hatta olduklarından çok daha iyi göstermeye çalışma mücadelesi sürüp giderken. Çünkü çağ, insanları buna itiyor. İnsanlar da doğası gereği olmamış şeyleri olmuşcasına oynamayı çok iyi bilir hale geliyorlar yavaşça. Bukowski, bana kalırsa, büyük çoğunluğu bu durumdaki insanlardan oluşmuş ruhsuz ve yapay modern toplumun içinden herkesin gözlerini kamaştıracak bir şekilde çıkmıştır. Bir güneş gibi parlamıştır diyemeyiz de ona, yaz günündeki sinir bozucu aşırı sıcak bir güneş gibi rahatsız etmiştir herkesi.

    Her eserinde kendi hayatının belirli bir dönemini kahramanı Chinaski'nin ağzından anlatan Bukowski bu eserinde genel olarak kendisinin iş bulmak uğruna çektiği zorlukları anlatıyor. Tabii sadece bununla da sınırlı kalmıyor. Bu iş bulma serüvenini sürdürürken şahit olduğu modern çağın mantıksızlıklarından da çekinmeden söz ediyor. Ne görüyorsa onu söylüyor. Bukowski'de biraz bu da vardır; eserleri oldukça akıcıdır günlük hayat gibi. Çünkü modern çağ böyle olmalıdır belki de. Modern çağın etkilediği en önemli şeylerden biri de insanın zamanıdır. Birey, bu çağda zamanını o denli kolay boşa harcar ki, gündelik hayat, tabiri caizse oldukça akışkan hale gelmeye başlar. Bu da monotonluğu beraberinde getirir. Monotonluk durumunun içinde geçen zaman bireye her zaman daha fazla akıcı gelir. Her şey bir anda olur biter ve bir bakmışsın gecenin köründe yatağındasın ve uyuyamıyorsun. Zaman kavramının farkına varmak oldukça güçleşmiştir de diyebiliriz bu çağda. Zaman kavramının farkına vardığımızda genellikle kendimizi zamansal olarak beklenmedik bir yerde buluruz. Bukowski'nin yazım tarzı da böyledir, gündelik hayat gibi boğucu ve akışkan.

    Bu akışkanlık içinde insanlar zamanla mantıksız olan şeyleri fark edememeye, fark etmeyi cesaret edemeyecek hale gelmeye başlar. Çünkü farkındalığa onların içerisinde bulunduğu modern akışkan zamanda yer yoktur. Zaten zaman hızlı geçiyordur, bireyin geçim derdindedir, bir de bu varoluşsal şeylere mi kafa yoracaktır, değil mi? Hayır. Bu büyük bir yanılgıdır. Asıl önemli olan şey farkındalık iken insanların buna bile zaman ayıramayacak halde "zamansız" olmaları gerçekten üzücü. Modern çağda çevremize baktığımız zaman daimi olan bir aceleyi kolaylık fark edebiliriz. Herkes acele ediyor. Otobüse geç kalma korkusu, işe geç kalma endişesi, sınavdan geçer bir not alamama kaygısı. Her bir yanımızı bu takıntılar sarmışken, modern çağın akışına kapılmışken farkındalık sağlayabilmek ve toplumu eleştirebilmek bence büyük bir meziyettir. Toplu bir şekilde uyuyan bireylerin arasından uykudan uyanabilmeye benzer bu. Chinaski de bu uykudan uzun zaman önce uyanmıştır.

    İş dünyası her zaman için acımasız, insani duyguların olamayacağı bir ortamdır. Her zaman komik tutarsızlıklar ile doludur. Büyük restoranlara, orada çalışan garsonlara yönelik iş sağlığı ve güvenliği hakkında gerekli önlemleri alacak olan bir uzman gönderilir mesela. Ama kendi hatası bile olmayan bir aksilikle elindeki yüzlerce dolarlık yemeği yere dökerse onu aşağılayan ve suçlayan insanlar arasında kaybolur o garson. Dışarıdan bakıldığında işçinin iş yerindeki güvenliği için türlü formaliteler uygulanmıştır. Fakat esas meselede garson insan yerine bile konmaz. Bu gibi yüzlerce örneğin olduğu sert bir dünyadır iş dünyası. Bu eser de zaten by acımasız dünyadan; Chinaski'nin üniversiteden sonraki iş arama serüvenlerinden bahsediyor. İş dünyası olarak bahsettiğim şey de kesinlikle memur işleri değil, işçi sınıfı olarak isimlendirdiğimiz kesimin yaptığı her türlü işin olduğu iş dünyası. Reklam panosu değiştiricisi, lastik fabrikasında paketleyici, büyük bir restoranda garsonluk, temizlikçi gibi meslekler.

    Bukowski'nin yazımında üstte bahsettiğim üzere olaylar büyük bir hızla ilerler, eserin tamamına yayılmış bir akıcılık vardır. Boğucu modern çağın zamanın bu biçimde anlatılıyor olması eserin bütünsel olarak bazı şeyleri daha sağlam yansıtmasını sağlıyor zannımca. Bir paragraf içinde aşırı derinsel iç sorgulamalar yoktur Bukowski'de. Olan şey hayatın gidişatında, gerektiği yerde gereken tepkileri vermesidir Chinaski'nin (Bukowski'nin). Her şey bir anda gelişir, işe alınır Chinaski ertesi gün işten atılır, tam atıldığı anda modern çağın iğrençliğini yansıtır bize, sonrasında başka bir iş bulma çabalarına başlar. Bu açıdan lafı uzatmayı, dolandırmayı sevmez Bukowski, gördüğü bir şeyi tüm açıklığı ile ve tam zamanında söyler. Lafı dolandırmak onun tarzı değildir. Onun farkı budur. Fazlaca derine inmez, çünkü olayların gidişatına göre tam zamanında yapılan bir tespit, dile getirilen bir düşünce, derin düşüncelerden çok daha önemli ve etkilidir. Bizi acı acı gülümsetir tam da anlarda, işte o acı gülümsetmelerin ustasıdır Bukowski. Acı acı gülümseyip düşünmekten yapabileceğimiz daha iyi bir şey de bırakmaz zaten bize de.

    İnsanları birbirinden ayıran şeyin para olduğunu bir anda soruyor mesela Chinaski. Tam yerinde, tam zamanında. Bir insanı idealist yapan şey neden para kazanma isteğidir? Neden yatırımcılar toplumdaki en ünlü insanlar olur da düşünürler her zaman daha alt kademelerde yer alır? Aslında maalesef ki modern çağda para ve onu elde isteği birçok kavramın da yerine geçmiş durumdadır. Zeka, azim gibi mesela. Binlerce dolarlık bir partide dans eden insanlar zekidir topluma göre, ya da çok ünlü bir şirketin yöneticisi zamanında çocuk işçi çalıştırarak büyük kazançlara ulaşmıştır ama öldükten sonra herkes onu dahi ve azimli bir insan olarak görür. Evet Chinaski haklısın, bazı ölüler çiçekleri bile hak etmiyor, çiçekler ölüler için değildir. Eğer biri ünlü veya zengin ise söylediği sözler her zaman daha dikkate alınası şeyler olacaktır toplum için. Söylediği bir şeyin yanlış bir şey olduğu anlaşılsa dahi, toplumda o büyük kişilerin yandaşçıları da olur mutlaka; "aslında öyle demek istememişti"ciler türemeye başlar aniden.

    Chinaski iş serüvenine devam ederken, biz okurlar da bir yandan hem acı acı gülümseyip bir yandan da bu iğrenç hayata tahammül edebilir hale gelmeye başlıyoruz. Belki de bu en dehşet verici şey, değil mi? Bir çağda dolup taşan bir mantıksızlık herkesi sarıp sarmalamış ama farkındalığa sahip olup artık bunları normal karşılamaya başlar hale gelmişiz. Bu da bizleri daha da acı gülümseten bir gerçek. Bu açıdan, sıradan insanların kaygıyla baktığı her şeye, Chinaski kaalesiz bir rahatlıkla bakıyor. İşte tam da bu sayede doğru yerde doğru eleştiriyi getiriyor ve bizlerde derin etkiler bırakıyor. Esere biraz daha genel olarak bakmaya çalıştığınızda Chinaski'de mevcut olan daimi bir rahatlık halini gözlemleyebilirsiniz. Hayatta toplumun "kaygı verici" şeyler olarak tanımladığı her türlü olguya rahatlıkla bakabilmek, yerinde yorum yapmayı etkili hale getiren etmenlerden biri. Modern kaygılar insanın görüşünü kapatır çünkü. Obsesif kaygılar silsilesi hakimdir dört bir yana ve Chinaski bunların hepsine birasının son yudumunu içerek bakar. Gerçek insanlardan daha gerçektir bu yüzden o. Herkesin gerçek olma kaygısı duyduğu bir ortamda gerçek olarak kalabilmiştir ve kaygı duyanları mahvedici bakışlarla izlemektedir.

    Bir yandan da farkındalık, insanda farkında olmayanı kanatma, mahvetme durumu doğuruyor. Bu durumun da çokça altı çizilmiş eserde. Neredeyse her şeyin aldatmaca olduğunu idrak edemeyenlere bunu idrak etmeleri için anlatırsın her şeyi, tüm olağanlığıyla, idrak kapasitesi olanlar da büyük acılar yaşar. Çünkü ilk farkında olma anı acı dolu bir andır. Acı, bu yüzden insanın kendine gelmesinde gerekli bir etmendir. Acı ve zorluk. Doğru ve gerçek şeyler modern çağda bize empoze edildiği gibi asla basit ve kolay şeyler değildir. İşte bu uykudan uyanmak, aşırı gerçekçi bir kabustan uyanmaya benzer. Chinaski bu acıyı uzun zaman önce yaşamış bu yüzden de insanları kanatmaya çalışıyordur tabiri caizse.

    Ayrıca bir yazarın yaşanmışlığı da yazacağı eser açısından çokça önem taşıyor bana göre. Kimi yazarlar vardır, sefalet kavramını, son kitaplarından kazandıkları tonlarca para ile cefa çekerken yazmıştır. Bu, ne kadar gerçekçi ve etkileyici olabilir ki? Biçimsel olanı bırakın, eğer yazarın yaşamını, eseri hangi koşullar altında yazdığını biliyorsanız, size yapay uydurma şeyler gibi gelecektir olmadığı bir durumu betimlemeye çalışması. Ama Bukowski'de işler bu şekilde değil. Sefalet kavramını çokça yaşamış, her türlü işe girip çalışmış, zorluk çekmiş bir insandır Bukowski. Bir süre önce ona ait bir belgesel izlemiştim. Onunla röportaj için gelen gazetecileri dahi o anda sefalet içinde olan evinde ağırlamaktan çekinmez. İçerken verir röportajlarını, içerken konferans salonunda konuşma yapar. Çünkü neyse odur Bukowski ve bunu gizleme gereği duymaz. Bu yüzden daha gerçektir toplumdaki insanlara nazaran. Yaptığı kötü bir davranışı gizlemeye çalışmaz, hatta bazen kendini olduğundan daha kötü bile gösterdiği olmuştur. Modern çağda gerçek olarak kalabilmek gerçekten cesaret isteyen bir mesele. Bukowski de bunu gayet iyi başarmış. Hem Chinaski olarak eserlerinde, hem de Bukowski olarak yaşamında.

    İçki bağımlılığını saklamaz asla, ama bununla övünmez de, neyse odur. Kadınlarla birlikte olmasını, çapkınlığını saklamaz, çünkü insandaki kötü tarafların saklanması, gizlenmeye çalışılması sahtekarlıktır. Modern çağda gerçek kalamayanların içine en çok düştüğü hata budur. "Şu yüzden böyle oldu"culardan değildir, "oldu"cudur Bukowski. Doğaldır ve kendi zararına bile olsa yaptığı şeyleri gizlemez asla.

    Son olarak da eserin isminden de bahsetmek istiyorum. Eserin arka kapağında Factotum kelimesinin anlamı hakkında bir açıklama var. Latince bir kelime olan Factotum, kısaca, bir işte yapılması gereken tüm niteliksiz işleri yapan kişi, kahya, ayakçı olarak çevrilmiş. Bu bağlamda Chinaski, hayatsal anlamda bir ayakçıdır bir bakıma, hayattaki kimsenin uğraşmadığı farkındalık düşüncesi ile uğraşır her zaman. Çünkü ayakçılar genellikle kimsenin uğraşmadığı, uğraşmak istemediği işleri yaparlar. Çağımızda toplumsal olarak kim farkındalık kavramı ile düşünsel olarak uğraşır ki? Farkındalık ağırdır, herkes öyle kolay kolay katlanamaz buna sonuçta. Bu farkındalığın, Bukowski'nin üstte bahsettiğim kendi yazım tarzı ile resmedilmesidir Factotum.
  • 172 syf.
    ·5 günde·9/10
    Bernhard'ın anlatım şekline, kendisinin eserlerini okudukça daha da çok alışıyor insan ister istemez. Çünkü basit bir anlatım şekli değil bu. Bir yazar yazdığı metnin anlatımını kendi çapında zorlaştırabilir. Bunun amacı süslü bir anlatıma erişmek olmamalıdır. Kimi yazar böyle yapar; süslü anlatım biçimleri kullanarak eserinin okunabilirliğini zorlaştırır, okuyabilenler o yazarı över. Bir övülme kaygısı gütmedir aslında bu bir nevi. Süslü, konuyu derinleştirmekten çok, konuyu uzattıkça uzatan bir anlatım biçimidir bu bahsettiğim. Fakat Bernhard'da durum böyle değil kesinlikle. Bernhard, önceki incelemelerde de altını çizmeye çalıştığım gibi çoğu şeyi derinleştirici bir anlatım biçimi ile aktarıyor bizlere. Bir yazı dizisinde okur açısından derinleşmek kolay bir olgu değildir. Herkesin okuma kapasitesi de aynı değildir, uzun süre oturup okuyanlar vardır, ağır kitapları sindirmek için yavaşça okuyanlar vardır, bu gibi birçok tür okur. Ben şahsen Bernhard'ın ilginç bir şekilde tüm okur gruplarına hitap ettiğini düşünüyorum. Okuru derinlere sürüklüyor ama bunu zorla yapmıyor. İşte bunu zorla yapan yazar aslında herkese hitap etmeyendir. Bunu okuyucu kendi isteği ile yapıyor ve Bernhard da ona geri kalan yolu gösteriyor sadece. Bu bağlamda, okuru zincirlemek gibi okuru zorla derinlere çekmeye çalışan bir yapı yok. Bernhard aktarış biçimi ile bunu yapıyor ve bir anda kendinizi, kendi isteğinizle derinliklere gömülmüş halde buluyorsunuz. Tabii bunun da farkındasınız elbette, sizi derinlere gömme konusunda Bernhard sadece bir aracı görevi görüyor burada. Ama o ilk derinlere gömülme anından itibaren artık yukarı çıkamaz hale geliyorsunuz. O derinliğin dibini görmeden yukarı çıkarsanız, aklınız daima derinlerde kalacak. Bir yandan da derinlerde olmak insana ağır geliyor. Sonra bir düşünme sancısı sarıyor zihninizin dört bir yanını, ta ki kitap sona erene dek. Ama her zaman belirtmeye çalıştığım gibi, eğer söz konusu Bernhard ise bu sancılı süreç sonuna dek çekilmeye değer.

    Eserde iki bölüm bulunuyor. İlk bölümde doktor ile oğlunun günlük gezintilerinden biri, ikinci bölümde de bir prensin hastalıklı zihin yapısını incelediğimiz uzunca bir monolog anlatılıyor. Bu yazım biçimi aslında dönemine göre oldukça yenilikçi ve aykırı bir yazım biçiminin olmasının yanında, Bernhard yine biz okurların yüzüne birçok gerçeği bu yazım biçimiyle de acımasızca çarpıyor. Bir yazar eğer etkili olmak istiyorsa iyi niyetli olmamalıdır. Başka bir deyişle acımasız olmalıdır. Okurunu gönlü rahat bir şekilde zihinsel sancılara sokabilmeli, anlattığı şeylerin dehşetini olduğu gibi aktarmalıdır. Çünkü dehşet bir söz ustalığıdır. Yazarın okuruna kendi içine düştüğü dehşeti yansıtıp yansıtamadığı oldukça önemli bir noktadır. Bu dehşet sayesinde insan kitabın derinliklerine ulaşabilir, derinliğin dibini görmeden rahat edemez hale gelir. Bu rahat edememe hali de kitaptan haz aldığımız anların bütünüdür bana göre. Aslında bu, günlük hayatımızda bizim çokca kaçındığımız bir konudur, oldukça da önemlidir. Dehşet verici, tüylerimizi diken diken edecek konu üzerinde herhangi bir kitap, film ya da bir sanat eseri görsek hemen ondan kaçınırız; bu dehşet gerçek hayatı çıplaklığıyla yansıttığı için buna katlanabilmek bize zor gelir. Ayrıca bu türden sanat faaliyetleri çokca da kınanır, çünkü toplum dehşeti kolay kolay kaldıramaz. Ama doğru olan bu değildir. Sanat eserlerinde güzel şeylerin yansıtılması gibi dehşet verici, kötücül şeylerin de aktarılması gerekir. Eğer böyle olmasaydı sanatın kendisi de iki yüzlülükten başka bir şey olamazdı. Sadece iyi şeyleri bize gösteren kötü şeyleri yok saymaya çalışan rezil bir oluşum olurdu. Ama asıl sanat bu değildir. Bize gerçek hayatta görmek istemediğimiz şeyleri de göstermeli ki, bizi dehşete düşürmelidir ki, toplumda kaçınılan iğrenç olayların temelinin aslında bu olaylardan kaçınıldığı için, biz onları unutmaya çalıştığımız için oluştuğunu anlayabilelim. Bu açıdan bir sanat eserinin görevi hem insanın hoş estetik duygularını tatmin etmesi hem de onu dehşete düşürmesi olmalıdır. İşte Bernhard'ı ben edebiyat dünyasında bu noktada görüyorum. Bizleri cesurca dehşete düşürmekten çekinmeyen aykırı bir yazar.

    Biz toplumu oluşturan bireylerin, birbirleri arasındaki ilişkilerin bile aslında ne denli uzak olduğunu söylüyor bizlere ilk olarak Bernhard. Bu bağlamda, bir kişiyi nihai olarak tanımak (en azından tanımaya çabalamak) bazı durumlarda o kişinin ölümünden sonra daha mümkün hale geliyor. Belki bu durumda bile tanıdığımızı iddia edemeyeceğimiz bir insanı en azından daha az yanlış olarak tanımış oluyoruz Bernhard'a göre. Gerçek hayatta da bu böyle değil midir? Bir insan, hayatı boyunca anlaşılamayan biri, ardında bıraktığı şeylerle ancak, daha yeni yeni anlaşılabilir hale gelmiştir. Çünkü ölüm insanlar arasındaki gerçekleri açığa çıkaran etkili bir etmendir. Ölüm, soğukluğu ile insanları kendine getirir. Ölen bir insanın ardından bu yüzden çoğu şeyi daha az yanlış şekilde görebilir hale geliriz. Bir ciddiyettir ölüm. Resmiyet gibidir; resmiyet bile gerçek hayatta yapmacık iken, aşırı derecede resmiyet içeren ölüm kavramından sonra insanları anlamaya gerçekten de yakın olur muyuz? Birlikte olduğumuz insanlarla gerçekten birlikte olduğumuzu ancak onlar öldükten sonra mı anlarız mesela? Bu biraz da insanın düşünme biçimi ile ilgili. İnsan beyni sonuç odaklı işler. Yakınımız olan biri öldüğünde, zihnimizdeki sonuç gerçekleşmiş olur, (her sonuç iyi olmak zorunda değildir, ölüm de bir anlamda nihai sonuçtur) böylece geriye dönüp o kişiyle olan bağımıza göz attığımızda sonucu tamamlanmış bir olaya bakmış oluruz aslında. Bu yüzden daha anlaşılabilirdir. Sonucu tamamlanmış şeyler insanın zihninin işleyiş biçimi açısından her zaman daha anlaşılabilir haldedir. Eserin ilk kısmında öğrendiğimiz üzere, doktorumuzun eşi de yıllar öncesinde yaşama veda etmiştir. Doktorun ölen eşini daha ayrıntılı ve derinsel biçimde hatırlayabilmesi belki de bu yüzdendir. Anıların silikleşmesi ilkesini söz konusu etmezsek eğer, bir insanı, o insan nihai sonucuna vardığında daha ayrıntılı olarak anımsayabilir ve tarif edebiliriz. Bu açıdan en yakın olduğumuz insanlara bile aslında ne denli uzağızdır, işte Bernhard okurunun bunu düşünmesini sağlıyor.

    İnsanların birbirine olan uzaklığından bahsetmesinin yanı sıra Bernhard bunun zorluğundan da bolca söz ediyor. Buna göre, hayatın kendisi bir yakınlaşma çabasından ibarettir ona göre, ilk başlarda umutla, neşeyle bakabildiğimiz bir çaba. Ancak yıllar geçtikçe ve daha çok şey anladıkça bu çaba bize de umutsuz gelmeye başlayacaktır. Birbirmize ne kadar yakın olduğumuzu düşünsek de aslında tamamen yalnız durumdayızdır. Bu, insanı salt cinnete sürükleyen etmenlerin başında gelir. Zihinsel olarak tecrübelenmiş insanlar bu cinneti aslında içlerinde daimi olarak taşırlar. Ne zaman bir yakınlaşma çabası görseler bunun anlamsız olduğunun bilincinde olacaklarından dolayı hayatsal bağlamda dışarıdan pek fazla umutlu gözükmezler. Bilgisel manada insanın kendini bilmesi, bilmeye çabalaması elbette ki mutluluk vericidir, ama zamanla insan mutluluk kavramının da değişkenliğinin ve üstteki bahsettiğimiz gibi şeylerle ne kadar da imkansızlaştığının farkına vardıkça, hayatı boyunca kendisinin yakasına yapışacak olan bir cinnet ile karşı karşıya kalır. Zaten ikinci bölümdeki prensimizin muzdarip olduğu şeylerden biri de bu yaşamsal manadaki cinnetir. Yaşamak cinnet verir, öfke gösterilemeyen, insanın kendi içinde sessiz çığlıklar atmasına yol açan bir cinnet.

    İnsanların birbiri ile uzaklığı konusu kimi kavramları daha da zorlaştırır Bernhard'a göre. Mesela empati kavramı. Biz insanları düşünüp anlamaya çalışırken aslında bir nevi onları bizmişiz gibi düşünürüz. Evet, elbette ki kendimizi o kişinin yerine koyma çabası vardır, ama bu yerine koyma bizi, yerine konulmaya çalışan insan yapamaz. Empati de aslında kendini tam olarak öbür insanın yerine koymak değildir, ama empati kavramı bu bağlamda bakıldığında imkansızlaşır Bernhard'a göre. Biz kendimizi karşımızdaki insanın yerine koymaya çalıştığımızda bile aslında benlik kavramımız zihnimizde bulunur. Benlik kavramını söküp atamayız zihinden, dolayısıyla empati yapmaya çalışırken dahi, farkında olmasak bile kendisinin yerinde düşünmeye çalıştığımız insanda bile kendimiz oluruz. Bu, insanları incelemeyi de son derece zorlaştıran bir kavramdır. Bu açıdan da düşündüğümüz şeylerin, aslında düşündüğümüz şeylerden çok daha farklı olduğu gerçeğini en başta kabullenmek gerekiyordur belki de? Bu gerçeği kabullensek bile daimi bir kesinleştirilememe olgusu hayatın içine kara bir leke gibi yerleşir. İnsanlara ya hayatın başlarında bu durumun böyle olmadığı öğretilir, insanlar sonradan hayal kırıklığına uğrar ya da insanlar hayatlarının ilk anlarında gereksiz bir derecede pozitif düşünürler. İnsan olmak zor.

    Tarafsız bir tartışmanın insanlar arasındaki önemine de dikkat çekiliyor. Tarafsız bir tartışma yapılmak isteniyorsa şayet her türlü olguya, değere acımasız ve soğuk bir biçimde yaklaşılmalıdır. Tarafsızlık beraberinde soğukkanlı düşünce sistemi ve acımasızlık getirir. Acımasızlık kötü bir anlamdaki acımasızlık değil bu bağlamda; bir değere karşı hiçbir şekilde zaafın bulunmaması durumudur. Örneğin insanın kendisinin de bir parçası olduğu bir milleti, kendinde o millete karşı herhangi bir zaaf hissetmeden incelemesi daha az yanlış olandır. Eğer bir olguya yakınlığımız ve zaafımız varsa o olguyu olduğundan farklı görmek bizler için çok daha kolaylaşır. Bu risk, tarafsız tartışmalarda alınılmaması gereken bir risktir. Zaten yazarlığın kendisi de eserde, doğayı kirletme olarak görülüyor. En iyi eserler bile sadece doğayı daha az kirletmiş olanlardır. Doğayı kusursuz olan olarak kabul edersek, yazarların bunu anlatma çabası daima doğayı kirletmenin farklı açılardan tasvirleri olacaktır. Doğa, sadece ilk akla gelen anlamı değil, her çeşitten doğa kavramıdır: Psikolojinin doğası, insanın doğası, ahlak kavramının doğası, bunlar gibi mesela. Kavramları kirlenecekler diye korkarak kendimizi olmamız gerekenden daha yumuşak kılmak bir düzenbazlıktır bu bağlamda.

    Gerçekçilik açısından bakacak olursak, insanların büyük bir kısmı kolaylıkla sahtekar damgası yiyebilecek insanlardır Bernhard'a göre. Eserin ilk kısmında, doktor ile oğlu köylerinde hastaları ziyaret ederlerken bu olayın bir benzerine de tanık oluruz. Bu bağlamda bazı şeylerin farkında olan insan bile kusursuz olamaz. Bir şeylerin farkında olmak, "toplum yanlış içinde yüzüyor" demek bir insanı kusursuz kılmaz. Bazı insanlar en çok bu yanlışa düşüyor çağımızda; farkındalık kavramı mükemmelleştirici bir kavram değildir, onların sandığının aksine. İnsan farkında olur ki kendi kusurlu yapısının da farkında olabilsin. Doktor bir hasta ziyaretinde, kötü durumda olan, yatalak bir hastasına dağdaki havadan ve ağaçların o anda mevsimsel olarak renk değiştirmesinden bahseder. Bu aslında trajik bir olaydır. Müebbet cezası olup da hapishanede olan resim yeteneği olan bir insanın, özgürlük temalı tablolar çizmesi (mesela bir dağ manzarası ya da göl kıyısı resmi) gibi bir olay. İnsanın içini acıtan ama insanın zaman zaman daha da kusurlulaşmasını gerekli kılan bir olay. Belki bir yerlerde müebbet cezasına çarptırılmış olup da hapishane resimleri ve daha boğucu tablolar çizen insanlar da vardır ama onlar da elbette ki kusursuz değillerdir. Bir hayatta kalma içgüdüleri olarak bizim bilmediğimiz bir kusurlu yanları vardır elbette. Bu açıdan insanın kusurlu bir varlık olmasının gerekliliğini de görüyoruz. Bu açıdan insanın kusurlu olması aslında bir hayatta kalma, hayatı karşılayabilme içgüdüsüdür. Ölümcül bir hastaya dağın havasından söz edilir, çünkü hasta artık onlara erişemeyecek halde bile olsa onları duymaya ihtiyacı vardır.

    Kitabın ilk bölümü sona erdiğinde; doktorun ve oğlunun köydeki hastaları ziyaret etmelerinden sonra uzun bir monoloğun bulunduğu prensin bölümü başlar. Aslında tam olarak da ayrı değildir bu bölüm. Doktor ve oğlu bu sefer de prensin yanına gitmişlerdir, ama bölümün çok büyük bir çoğunluğu prensin monoloğundan ibarettir. İşte tam da bu bölüm kitabın vazgeçilmez hale geldiği anlardan biri. Hani başta bahsettiğimiz gibi, derinliğin dibini görmek gerekliliği burada zihnimizi kemirmeye başlar ilk olarak.

    Bernhard'ın herhangi bir eserinde devlet kavramına saldırılmadığını şu ana dek görmedim. Bu eserde de sıkça devlet kavramına bir taşlama söz konusudur. İntihar eden devletlerden bahseder mesela; devlet her şeyi mahveder, devletleriyle başa çıkamayan insanlar da onu mahvederler. Bu aslında bir nevi dünyasal manada devletlerin ayakta kalmasıdır. Diktatör bir rejim ülkeden gider, ülke ferahlamış ve rahatlamıştır. Bir süre sonra da insanlar aşırı derecede rahatlamaya başlar ve birileri yine insanları kısıtlamak ister. Sonra yeniden aşırı bir kısıtlama evresi gelir, bu böyle sürüp gider. Bir ülkeyi hem devlet hem de insanlar dönüşümlü olarak batırırlar. Ama elbette ki devletlerin yükselme dönemleri de olur. Ayrıca çok önemli bir konudan daha söz ediliyor: İnsanları bir düşünce akımına kolayca sokmak mümkündür. Herhangi bir -izm'e kapılan insanların aslında büyük çoğunluğu o -izm'in aslında ne olduğunun farkında bile değildir. Tıpkı bir futbol takımını tutmak gibi, insanlar da bu -izm'i tutmak zorunda hissederler kendilerini. Bu bağlamda da insanlar kendi bahsettikleri şeyden bile uzaklaşır hale gelirler. Prensin kendisi de bu açıdan birçok örnekten söz ediyor. Ona göre insanların tümü bir konuşma sanatından bahsediyorlardır ama hiçbiri de bu sanattan haberdar değildir. Bu, başkalarının etkisinde kalan insanın bir tutumudur. Sürekli olarak yapılması gerek şeylerden bahsedilir ama yapılan her defasında çok daha farklıdır. Çünkü mantıklı ve tarafsız düşünebilme yeteneği insanların elinden alınmıştır artık. Gerek insanlar bu -izm'lere tek doğru yolmuş gibi sürüklendirilir hale getirilerek, gerekse de insanı zorlayarak. Kendi köşkünden bile örnek vermekten çekinmez prens:

    "Bu evdeki her şey mantıklıymış izlenimi yaratıyor, bu ev hakkında mantıklı bir ev olduğundan başka bir şey duymadım."

    Gerçekten de çağımızı yansıtan bir düşünce!

    Prens, ilk başta bahsettiğimiz daimi bir cinnete yakalanmış durumdadır aslında bir nevi. Doktor her ne kadar onu 'deli' olarak tanımlasa da, doktorun oğlu da "onun gerçekten de deli olduğu anlaşılıyordu" dese de bu delilik değildir. Ya da birilerine göre deliliktir, kim bilir? Zaten bazı insanlar sürekli bu 'birilerine' göre delidir, çıldırmıştır ya da aptaldır. Her neyse konumuza dönelim. Prens bu cinnet durumunun içine düştüğü için hayatı artık normal insanların gördüğünden daha farklı (belki de daha doğru?) görmeye başlamıştır. En basitinden şöyle düşünceler hakimdir prense: Anlatılan her şeyin açıklamasının gerekliliği ya da dünyanın parçalanmasının her an normal olduğu izlenimine kapılma düşüncesi. Bunlar ilk başta toplum için ilk başta delice gelen ama derine inildikçe fark edilen çarpıcı gerçeklerdir. Her insanın kendine özgün bir felaketi vardır ve insan kendi 'insani' felaketi olmassa var olamaz. Prensin de felaketi içinde bulunduğu cinnet ve dehşet durumudur. Aslında prensin düşünceleri şu ya da bu şekilde işaret edilip gösterilemez. Monologta onlarca birbirleri ile bağımsız düşünceler geçer. Bunları tek tek değerlendirmek bir nebze mümkün olsa da bütünsel olarak değerlendirmek, bizlere bu cinnet kavramı yabancı geldiği (çünkü böyle bir cinneti yaşamamışızdır) için oldukça zordur. Peki ya bir insanı (mesela prensi) doğru olarak anlayabilmek? İmkansız.

    Dünyasal manada toplumların ve bireylerin durumunu göz önünde bulundurursak dehşet duymamak elde değildir. Bu açıdan dünyanın parçalanması düşüncesi de bize olağan gelmeye başlar. Bizler günümüzde insanlık olarak, prensin de bahsettiği üzere, o denli başkalaşmış durumdayız ki, dünyanın kendisi dahi bize göre alıntılardan ibaret hale geldi artık. Dünyayı tanımlamak için genel olarak çok tembeliz artık. Buna ne gücümüz ne de zihinsel çaba gösterebilecek hırsımız var. Bir düşünceye ulaştığımızda bile, "bu düşünce zaten daha önceden birileri tarafından kesin düşünülmüştür" diyoruz! Herhangi bir konu hakkında yazı yazdığımızda aklımıza ilk gelen şey, "bu konu hakkında zaten daha önce onlarca yüzlerce yazı yazılmış, o halde ben neden yazayım ki" şeklinde düşünceler oluyor. Hayır. Her insan özeldir. Bir düşüncenin her insana karşı farklı bir yönü vardır. Hiçbir insan ya da hiçbir düşünce tek yönlü değildir. Mesela bir kitap söz konusu ise, bu kitabı okuyan yüz kişi varsa, yüz tane birbirlerinden tamamen farklı düşünce ortaya çıkar. Ama biz bu farklılıklara artık inanmıyoruz. Çünkü tektipleştirilmiş hale gelmişiz ya da artık buna müsait bir yapımız var. İnsan tektipleştirilemez. Prens bu açıdan dehşet duymakta sonuna kadar haklı. Dehşet de duyulmalı zaten. Bernhard'ın bazı kavramlara saldırması o kavramlara kin duyması sebebiyle değil bu yüzden. Dehşet duyulması gereken bir şeyden bizim de dehşet duymamızı sağlamak için. Ayrıca prens şundan bahsediyor: İnsanların geçmişten bu yana geliştirdikleri iki, ona göre rezil içgüdüden; alışveriş yapma ve tüketimden. Bu bağlamda bakacak olursak modern çağda insanın tektipleştirilmesi kadar kolay bir şey olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Yapmamız gereken ilk şey, o bahsettiğimiz tarafsızlık ile kavramlara bakabilmek. Mesela acımasızca bakabilmek, alışveriş ve tüketim kavramlarına. Evet biz insanlar bir şekilde alışveriş yapıyoruz ama bu modern düzene kurban edildiğimizi ya da her şeyin farkında olduğumuzu kanıtlamaz. Çünkü biz insanız, kusurlu varlıklarız, eleştirdiğimiz bir şeyin içerinde dolaylı olarak bulunabilme ihtimalimiz sürekli olarak bulunur, çünkü eğer bu ihtimal olmasaydı, kusursuz varlıklar haline gelir ve yapılan eleştirinin bir anlamı kalmazdı. Ama Bernhard'ın çok sevdiği deyimi ile 'daha az yanlış' bir biçimde yaşamaya çalışmak olmalıdır amaç. Çünkü hiçbir zaman yanlışsız olamayız.

    Biz insanlar daha doğuştan bazı şeylerin içine sıkışıp kalmışızdır. Harfler. İnsan harfler aleminde doğmaya mahkumdur. Prensin dehşete düştüğü bir nokta da şudur; insan duygularının harflerden üstün olmasının ağırlığı. Kendimizi harflerle, onların oluşturduğu kelimerle, onların da oluşturmuş olduğu cümlelerle ifade etmemiz bizi gerçekten de tam olarak yansıtmış olamaz mı? Peki ya öldükten sonra bizden arda kalan şeyler düşüncelerimizin kelimelerle ifade edilmeye çalışılmış hali olmayacak mı? Bu aslında oldukça yoruma açık bir konu. İnsan beyni sadece salt kelimelerle mi yoksa kelimeler dışında imgelemelerle de mi çalışır, bunun çözümünü bulmalı ilk önce. Belki de imgelemelerin kendisi de kelimelerden oluşmuş şeylerdir? Ama şu fikir beni derin bir şekilde düşünmeye zorladı: Bazı zamanlar kendimizi ifade etmek için kelimelerin yeterli olmaması, kelime dağarcığımızın azlığından mı kaynaklanır, yoksa kelimeler tümden insanı tamamen ifade edebilmek için yetersiz mi kalıyor? Eğer ikincisi doğru ise, daha bizlerin birbirini doğru olarak anlaması bile imkansızken, bunun yanında kendimizi dahi tam olarak ifade edemememiz olağanüstü dehşet verici olacaktır. Prens dehşet duymakta haklı gibi görünüyor. Prensin farkı, toplumun aksine, varoluş sorunsalını daimi olarak yaşamaya başlamış olmasıdır. Toplumdaki birçok birey sadece varoluş sorunsalı aklına geldiği anlarda felsefi olduğuna inanır ya da bu şekilde düşünmeye çalışır. Çünkü toplum kendi doğasını tanımaktan uzaktır. Toplumun kendine göre daha önemli işleri vardır ona göre; üstte söylediği gibi alışveriş yapmak ve tüketim belki de? Ama prens bu durumu daimi olarak yaşıyor, çünkü o, sürekli olan cinnete yakalanmış bir kere. Hiçbir doktor tedavisi ile düzeltilemeyecek bir zihin hastalığına. Bu açıdan prens ve prens gibi insanlar hayatları boyunca sürecek olan bir kendilerini anlaşılır kılma çabası içersinde olacaklardır.

    Sarsıntı, insanın farkına varma dehşetidir. Prensin bu cinnetine bütünsel olarak isim vermemiz gerekirse, kitabın konusuna göre bu sarsıntı olurdu. Prensin yaşamış olduğu (ya da belli bir noktadan itibaren yaşamaya mahkum olduğu) bir sarsıntı hastalığı. Zaten Sarsıntı da bu hastalığın bir tasviri gibidir. Hani "ateşli hastalık" şeklinde tanımlamalar yaparlar ya çeşitli hastalıklar için. İşte bu hastalığın adı da sarsıntı; cinnetli ve dehşetli bir hastalık. Tedavisi yok.
  • 680 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    "Tanrı öldü onu insanlar öldürdü" demişti Friedrich Nietzsche
    Neden Friedrich Nietzsche'in bu sözü ile başladım çünkü Fernando Pessoa Nihilizmin Friedrich Nietzsche 'den sonra ki temsicilerinden biridir. Bu eser için çok iddaalı bir sözcük kullanacağım Friedrich Nietzsche'in eserleri kadar iyi bir eser ve kitapla ilgili ayrıntıya girerken haklı bulduğum bir sözünü yazdim Fernando Pessoa'un:
    "Sevmek, yalnızlıktan yorulmaktan olur; yani bir alçaklıktır, insanın kendine ihanetidir (son derece önemlidir sevmemek)."

    Sevmek insan bencede yalnızlıktan bıktığı zaman kendine bir sığınak aramasidir. Bu da insana sevginin ikiyüzlülük olduğunu anlatıyor eğer insan sevmesinin sebebi yalnızlıktan kaçmaktır.
    Huzursuzluğun Kitabı (Das Buch der Unruhe) Fernando Pessoa'nın en önemli yapıtıdır. Pessoa?nın bu kitabında yer alan düzyazıları sosyolojik, politik ve filozofik özellikler taşıyor. Uzmanlara göre, Pessoa'nın bu kitabından alınan tadı ancak Friedrich Nietzsche'nin yapıtları verebilir.Ancak ne yazık ki Pessoa, kendisinin şimdi ulaştığı bu büyük ismi yaşarken hiç hissetmedi. O hayattayken ancak çevresindeki arkadaşları tarafından edebiyatçı olarak tanınıyordu.
    Pessoa'nın, Huzursuzluğun Kitabı adlı yapıtında yer alan, günce şeklinde yazılmış düzyazıları hemen gün yüzüne çıkmadı. Yazar her gün yazdığı kağıt yapraklarını bir sandıkta biriktirdi. Pessoa, ilerde bir kitap, hem de dünyanın en tanınmış kitaplarından biri olacak olan bu sayfaların ilkini 1913'te, sonuncusunu da 1934'te, yani ölümünden bir yıl önce yazdı. Yazar öldüğünde, sandığında 27 000 sayfa dolusu yazı vardı.
    Ancak, dünyanın en ünlü kitabı olacak olan bu el yazması sayfaların bir kitap olması için, Pessoa'nın ömrü kadar, yani 47 yıl daha geçmesi gerekiyordu. Bu yaprakların tekrar bulunması ve el yazısının çözülmesi, yani Huzursuzluğun Kitabı adlı yapıtın ortaya çıkması 1982 de gerçekleşti.
    Kitabın ilk baskısı 300 sayfa cıvarındaydı. Bundan birkaç yıl önce yazarın henüz gün yüzüne çıkmamış el yazması yapraklardan kitaba bir o kadar daha eklendi. Şu anda bende bulunan kitap 580 sayfadır. Benim okuduğum 640 sayfadır.Fernando Pessoa’nın ‘Huzursuzluğun Kitabı’ adlı anlatısı hayatın anlamını sorgulamak açısından sarsıcı bir etkiye sahip.
    Kitaba gelirsek müthiş bir eser eger çeviride ufuk tefek hata varsa da kitabın özüne zarar vermemiş. Kitap yazarın biriktirdiği notlarından oluşmaktadır. Kitabın icerisinde yazarın gelgitler yaşadığını görebiliriz. Bunun yanında yazarın geç tanınmış bir yazar olması beni üzdü yani değeri ölünce bilenen yazarlardan.


    Huzursuzluğun Kitabı bir roman gibi okunacak bir kitap değildir. İster başından ister sonundan başlayın, değişik tatlardaki yazılarla karşılaşırsınız. Bu kitap bir başucu kitabıdır.

    Gündüzleri bir kumaş mağazasında çalışan Lizbonlu bir adam, geceleri, el ayak çekildiğinde yalnızlığını, karanlıkta, başkalarının uzaktan gelen seslerinde, yağan yağmurda büyütür. Üstelik yalnızlık, zamanı ve ayağını bastığı mekânı çoktan aşmış, tüm insanlığın yalnızlığı olmuştur. Bir gün, bir sandıktan Bernardo Soares imzalı yazılar çıkar. Yazıların sahibi, yağmuru ve uzaktan gelen sesleri çoktan bırakmış ve gitmiştir ama tüm sesler de, o yazıların içindedir. Seslerin asıl sahibi Fernanda Pessoa’dır aslında. Portekiz edebiyatı Pessoa’yı sandıktan çıkardığında, hayatın tanımının hep yeniden yapıldığı, kuşkunun sadece basit bir uyaran işlevi gördüğü, yarattığı kimliklerle ekip halinde gezen bir yazarla da karşılaşmıştır.
    Huzursuzluğun Kitabı’nda, gerçeklerle cebelleşen Pessoa, sonunda hayata seyirci kalarak, sürekli tekrarlanan sonuçların yaratacağı hayal kırıklıklarının da önüne geçme denemesi yapar. Çünkü, “hayat çabayı saptırır.”
    Lizbon’un küçük bir lokantasının asma katını kendine yer edinmiş adam da öyledir Huzursuzluğun Kitabı’nda. Hayatı başka bir şekilde yaşamaktadır. Ya da artık asma katta geçirdiği zaman, çok uzun sürmüş bir yaşam yorgunluğunun filozofik bir sonucudur. Ya da biz öyle anlarız. Pazar günleri dışında kimsenin uğramadığı asma katta, “tuhaf tipler, hayatın bir köşeye ittiği ilginç tarafı olmayan insanlar” bulunur. Günün birinde yazarın yolu asma kata düşer. Tam da aradığını bulmuştur aslında, asma katlı lokanta da sakin ve ucuzdur, artık o da buraların müdavimi olacaktır. Her akşam yemek saatinde karşılaştığı adam ilgisini çekecektir bundan böyle. Adının Bernardo Soares olduğunu öğrendiğimiz adam, yazarın
    neredeyse izdüşümü gibidir.
    Yazar, adamın, “dikkat çekici bir tarafı olmayan solgun yüzünde, hatlarına herhangi bir özellik katmayan acılı bir hava” sezer.
    Adamsa, çevresini özel ilgiyle sürekli izlemektedir. O da adamı izlemeye başlar, sonunda tanışırlar. Adam, “devletin ya da toplumun dayattığı zorunluluklarla uğraşmak zorunda kalmamış, sevgili ya da dost olabileceği insanlara hiçbir ilgi ve yakınlık duymamış, asla sürüye dahil olmamış”tır. Yazar, adamla kısa zamanda geliştirdiği dostluğu sayesinde, yapacak “daha iyi bir işi” olmadığından, her akşam kaldığı pansiyonda vaktini yazı yazarak geçiren adamın sırrına da ortak olacaktır. Adam, yazı yazarak, “çektiği acıya saygınlık katacak” bir iç mekân yarattığını söylerken, izdüşümü gibi duran ama asıl kendisi olan yazara da, eylemsizliği yüceltmesine rağmen, yazdıklarını yayımlatması isteğiyle bir hareket, bir çaba görevi verecektir. Huzursuzluğun Kitabı, bir anlamda bu çabanın ürünü olacaktır.

    Bilinçli olmanın ıstırabı
    Pessoa’nın yarattığı dış kimlikler, bir anlamda kendisinin başka halleri gibidir. Hissettikleri ve oluşturdukları ideallerle sıradan insanlardan ayrılan söz konusu kimlikler, yaşamı, ölümü, aşkı ve zamanı öğretildiği, göründüğü gibi yaşamazlar. Zamanın kendisi derin bir acı vermektedir. Birkaç ay yaşanılan bir odadan ayrılmak da, birkaç saat garda beklenilen tren de, normal hallerine rağmen, ruhun uçurumları olabilecek etkiye sahiptirler. Bütün bunlardan olsa gerek, yoğun acı, yazarın da belirttiği gibi kayıtsızlığa yol açacaktır. Aynı noktadan çıkarsama yaptığımızda ise, Huzursuzluğun Kitabı’nda, eylemsizliğin yüceltilmesi, bir anlamda, duyarlılığın üst seviyelerde olmasıyla ilgili gibidir.
    Hayaller ve gerçeklerin sürekli birbirlerini yok etme savaşı verdiği, pratik yaşama mal olan tüm değer ve hayallerin yaşam tarafından anlamsızlaştırıldığı şeklinde de anlaşılan Huzursuzluğun Kitabı, hayatın anlamını sorgulamak açısından sarsıcı bir etkiye sahip…

    Hiç değişmeyen, her anı aynı yoğunlukta akan bir hayatta, içine gömülü olduğum durgunluğu bir temizlik kusuru, değişmezliğin yüzeyine yapışmış bir kir ya da toz olarak değerlendirebilirim ancak.

    Bedenimizi nasıl yıkıyorsak, yazgımızı da yıkayabilmeli, çamaşır değiştirir gibi hayat değiştirebilmeliydik-yemek yediğimizde ya da uyuduğumuzda olduğu gibi varlığımızı sürdürmek için değil, tam olarak temizlik adı verilen, bizden doğup ayrılmış olan saygılı davranış bunu gerektirdiği için.

    Pisliği bir irade sorunu gibi değil, aklın bir umursamazlığı olarak yaşayan insanlar vardır; çoğu insan ise, özgürce aldıkları bir kararla ya da istemedikleri bir dünyaya boyun eğmeye razı oldukları için değil, kendi kendilerini anlama yetenekleri gerilediği için, bilgiyle alay etmeyi öğrendikleri için tekdüze, silik hayatlar sürerler.

    Kendi pisliğinden iğrenen ama o pisliği temizlemeyen domuzlar vardır; dehşete kapılmış insanın kaçmamasına neden olan da işte bu duygunun aşırı halidir. Yazgısının domuza çevirdiği, kendi güçsüzlüğünün çekimine kapılmış, bundan dolayı günlük hayatının sıradanlığından kurtulmayan insanlar vardır, benim gibi. Olmayan yılandan büyülenen kuşlardır onlar; dünyayı gözü görmeden bir ağaç gövdesine tutunup bekleyen, en sonunda bukelamunun iğrenç diline yapışan sinekler.

    Ben de bilinçli bilinçsizliğimi, sıradan hayat ağacımın gövdesinde ağır ağır gezdiriyorum. Yazgımı yerinden oynattıkça yürümüş oluyorum, ben ilerlemediğime göre, ilerleyen o; adım adım gitmeye devam eden zamanım için de durum aynı; çünkü ilerleyen gene ben değilim. Tekdüzelikten kurtulmak için tek çarem, hakkında yaptığım bu kısa yorumlar. Tek avuntum, hücremin parmaklıklarının arkasında bir cam olması-her gün, ölümle hesaplaştıktan sonra, cama, kaçınılmazlığın tozuna adımı büyük harflerle yazarak imzamı atıyorum.

    Ölümle mi atıyorum imzamı Hayır, ölümle bile değil. Benim gibi yaşayan bir insan ölmez: Biter, solar, bitkisel hayata girer. Bulunduğunuz yer varlığını sizsiz sürdürür, geçtiğiniz sokak görünmez olduğunuz halde yaşar, içinde yaşadığınız ev, siz olmayan sizi barındırır. Hepsi budur ve biz buna hiçlik deriz, ama bu hiçlik tragedyasını bile oynayamaz, alkışlayamayız, çünkü gerçekten hiç olduğuna bile emin olamayız; biz ki hem hayatın, hem de gerçeğin içinde biten otlarız, biz ki camların hem içine hem dışına biriken tozlarız, biz ki Yazgının torunları, Tanrının evlatlarıyız, Tanrı sonsuz Geceyle evlidir ve o da hepimizi doğurmuş olan Kaosun duludur.

    Başka bir erdemim yoksa da, hiç olmazsa özgür bırakılan duyguların getirdiği sürekli yenilenme hali var.

    Bugün Rua Nova do Almada'dan aşağı iniyordum ki gözüm birden, tam önümde yürüyen bir adamın sırtına takıldı. Herhangi bir insanın sıradan sırtıydı gördüğüm; sokaktan geçen birinin rasgele gözüme takılan gösterişsiz takım elbisesinin ceketi. Sol kolunun altına eski bir çanta sıkıştırmıştı, sağ eliyle kıvrık sapından kavradığı kapalı bir şemsiyeyi de, yürüyüşünün temposuna göre yere vuruyordu.

    Birden, o adama karşı içimde sevgiye benzer bir şeyler uyandığını hissettim, insanların ortak özelliği olan niteliksizliğin karşısında, işine giden bir aile reisinin sıradan günlük yaşamı, iddiasız ve neşeli yuvası, kaçınılmaz olarak hem neşeli, hem hüzünlü zevkleri barındıran hayatı, hiçbir şeyin nedenini merak etmeksizin safça yaşayıp gitmesi karşısında, kısacası, önümde duran bu giydirilmiş sırtın tamamen hayvani doğası karşısında doğmuştu bu duygu.

    Gözümü adamın sırtına, aralığından içeri göz atarak, yarım yamalak da olsa düşüncelerini seçebildiğim o pencereye diktim.

    Uyuyan bir adamın karşısında ne hissedilirse, bende onu uyandırıyordu. Uyuyan herkes çocukluğuna döner. Belki de bu yüzden, yani uyurken yaşadığımızın bilincinde olmadığımız için, kimseye kötülük de yapamayız – en gözü dönmüş cani, kendinden başkasını gözü görmeyen en bencil insan bile, ne olursa olsun uyuduğu sürece doğanın büyüsüyle kutsal bir varlığa dönüşür. Uyuyan bir insanı öldürmekle bir çocuğu öldürmek arasında büyük bir fark görmüyorum.

    Bu adamın sırtı da uyuyor işte. Benimle aynı hızda, önümden yürüyen bu insan tüm varlığıyla uykuya dalmış. Bilinçsizce yürüyor. Uyuyor, çünkü hepimiz uyuyoruz. Hayat bütünüyle düştür. O da bilinçsiz halde yaşıyor. Ne yaptığını, ne istediğini, ne bildiğini kimse bilmiyor. Yazgının büyümeyen çocukları olarak, hayatı uyuyoruz. İşte bu yüzden, bu duyguyla düşündüğümde, çocuksu insanlığa, uyuyup kalmış toplumsal yaşama, hepimize ve her şeye karşı içimde sonsuz, şekilsiz bir sevgi uyanıyor.

    Şu an içimi saran, sonuçları ve amaçları olmayan, çıplak bir insan sevgisi. Acılı bir şevkat duyuyorum, bizi seyreden bir Tanrı?nın duyacağı cinsten. İnsan denen şu zavallılara, insanlık denen şu zavallı, tuhaf yaratığa yegane bilinçli varlığın şevkatiyle bakıyorum. Ne yapıyor bu kadar insan ?

    Ciğerlerdeki basit nefesten başlayıp şehirlerin kurulmasına, imparatorlukların sınırlarını surlarla çevirmesine dek hayata dahil olan tüm koşturmacayı, tüm niyetleri, bir gerçeklikle başka bir gerçeklik arasında, Mutlaklığın bir günü ile bir başka günü arasında varolan, kendinden menkul bir uyuklama hali, düşe ya da uykuya benzeyen şeyler olarak tahayyül ediyorum. Ve soyut bir anaç varlık olarak, o uykunun içinde toplanarak bana ait olmuş çocukların üzerine eğiliyorum geceleyin; iyi, kötü ayırt etmeden. İçim sızlıyor, sonsuz bir varlık gibi büyüyorum.