• 89 syf.
    Sosyo-psikolojik ve bireysel psikoloji ile ilgili kitap arayışım üzerine;
    dilinin çok zor olmasını, ilk defa ve korkuyla okuyacağımı bilmeme rağmen bu kez kararlılıkla Freud'la tanıştım. İnce bir kitap gibi görüyor olmasına rağmen bu kitabın üzerine, gerçekten ağır sayılabilecek 7 roman bitirdim.
    Freud okurken, anlatılanları sindirebilmek adına âdeta ders çalışıyormuşcasına notlar tutup araştırmalar yaptım. Hatta günde sadece yarım sayfa okuduğum, geri kalan zamanda ise bu yarı sayfada okuduklarıma kafa yorduğum zamanlar çok oldu.
    Fakaaaat beni asıl zorlayan şeye gelirsek, ilk psikianaliz okuma deneyimimde BERBAT ÖTESİ BİR ÇEVİRİ ile karşılaşmam oldu. Bu tarz bilim-araştırma-inceleme-psikolji kitaplarını, değil ingilizceden-türkçeye cevirisi hatta ve hatta anadilinden( ki burada almanca)çevirisiyle; onu geçelim Almanca tercüman çevirisiyle bile değil, çok iyi derecede İngilizce veya almanca bilen, uzmanlığını almış, bir psikolog veya psikiyatr tarafından çevirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
    Ya Allah aşkına Oda yayınlarının çevirisi ile okudum. Kitapta yabancı kelimelerin türkçe karşılığı olmasına karşın ısrar ve ısrarla yabancı kelime kullanılışı(örneğin; mania kelimesine engel denmiyor bi türlü), hiçbir psikianalitik kelime anlamının açıklanmayışı, kaynakça ve notlar kısmının olmayışı, Anlatım bozukluğu devrik cümle hat safhada olması... Ne arasanız vardı. İlaveten tekrarlanan kelime ve cümlelerden oluşmuş, bir paragrafı geçkin 7 satıra kadar, noktasız imlasız cümleler bile vardı yani o derece.
    Nacizhane tavsiyem tabii dünyada iz bırakmış pskianalizin babası Freud'u okuyun. Fakat okuduğunuz yayınevinin ve çevirinin de kalitesine çok dikkat edin.
  • I

    Senin adını
    kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
    Malum ya, bulunduğum yerde
    ne sapı sedefli bir çakı var,
    (bizlere âlâtı-katıa verilmez),
    ne de başı bulutlarda bir çınar.
    Belki avluda bir ağaç bulunur ama
    gökyüzünü başımın üstünde görmek
    bana yasak...
    Burası benden başka kaç insanın evidir?
    Bilmiyorum.
    Ben bir başıma onlardan uzağım,
    hep birlikte onlar benden uzak.
    Bana kendimden başkasıyla konuşmak
    yasak.
    Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
    Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
    şarkı söylüyorum karıcığım.
    Hem, ne dersin,
    o berbat, ayarsız sesim
    öyle bir dokunuyor ki içime
    yüreğim parçalanıyor.
    Ve tıpkı o eski
    acıklı hikâyelerdeki
    yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
    mavi gözleri ıslak
    kırmızı, küçücük burnunu çekerek
    senin bağrına sokulmak istiyor.
    Yüzümü kızartmıyor benim
    onun bu an
    böyle zayıf
    böyle hodbin
    böyle sadece insan
    oluşu.
    Belki bu hâlin
    fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
    Belki de sebep buna
    bana aylardır
    kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
    bu demirli pencere
    bu toprak testi
    bu dört duvardır...

    Saat beş, karıcığım.
    Dışarda susuzluğu
    acayip fısıltısı
    toprak damı
    ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
    bir sakat ve sıska atıyla,
    yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
    dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
    ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

    Bugün de apansız gece olacaktır.
    Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
    Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
    bu ümitsiz tabiatın
    ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
    Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
    yani bugün de mükellef bir daüssıla için
    yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
    Ben,
    ben içerdeki adam
    yine mutad hünerimi göstereceğim
    ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
    suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
    yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
    seni böyle uzak,
    seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
    kafamın içinde duymak...

    II

    Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
    Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
    taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...
    Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
    dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...
    Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
    suyu donmayan testi
    ve sabahları çimentonun üstünde güneş...
    Güneş,
    artık o her gün öğle vaktine kadar,
    bana yakın, benden uzak,
    sönerek, ışıldayarak
    yürür...
    Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
    başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
    dışarda akşam olur,
    bulutsuz bir bahar akşamı...
    İşte içerde baharın en kötü saati budur asıl.
    Velhasıl
    o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
    bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
    hürriyet denen ifrit...
    Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
    bittecrübe sabit...

    III

    Bugün pazar.
    Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
    Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
    bu kadar mavi
    bu kadar geniş olduğuna şaşarak
    kımıldanmadan durdum.
    Sonra saygıyla toprağa oturdum,
    dayadım sırtımı duvara.
    Bu anda ne düşmek dalgalara,
    bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
    Toprak, güneş ve ben...
    Bahtiyarım...
  • Gözetim altındaki mahkûm, saklayacak bir şeyi olduğu sürece her zaman berbat halde olur; gerçeğin ortaya çıkacağı korkusu, yalanına devam etme dürtüsü en çetin suçlunun bile cesaretini kaybetmesi için yeterlidir. Soru üstüne soru gelip de o kaçınılmaz an yaklaştığında sanki dişi çekiliyormuş gibi acıyla kıvranan çok adam gördüm. Bazen söylemek istediği sözler kısmen küstahlıktan, o sözcüklerin geri içine iter. O zaman savaş yeniden başlar. Savaş sürerken, bazen hâkim suçludan çok daha fazla üzülür ancak mahkûm onu düşmanı gibi görür, oysa hâkim ona yardım etmek için elinden geleni yapan kişidir.
  • Sorun şudur: Çağdaş toplumumuz, tüketici kültürü ve heybak-benim-karım-seninkinden-daha-havalı sosyal medyasıy­la, bir nesil insanı kaygı, korku, suçluluk gibi negatif dene­yimlere sahip olmanın kesinlikle doğru olmadığına inandırdı. Demek istediğim şu, Facebook sayfalarına bakarsanız herke­sin çok eğlendiğini göreceksiniz! TV’den on altı yaşında bir çocuğa doğum gününde Ferrari armağan edildiğini öğrene­ceksiniz. Başka bir velet de tuvalet kâğıdınız bitince size oto­matik olarak tuvalet kâğıdı gönderen bir uygulama yazıp iki milyar dolar kazanmış olacak! Bu arada siz evde oturup kedinizin dişlerini temizliyorsu­nuz ve elinizde olmadan hayatınızın sandığınızdan da berbat olduğunu düşünüyorsunuz.
  • 2086 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi·
    Nazım'ın tüm eserlerini Adam Yayınları'ndan kütüphanesinde bulunduran biri olarak bu kitabı almaya ihtiyaç duymadım, ancak hediye geldi. :) Kesinlikle okuması çok zor bir kitap, sayfalar incecik, okurken elinizde kalacak diye korkuyorsunuz. Ayrıca sayfaların inceliği bir sayfayı okurken aynı anda arka sayfayı da okumanıza sebep oluyor. Öyle berbat bir sayfa kalitesi. Bir Nazım hayranı olarak beni hayal kırıklığına uğrattı. Tüm şiirlerin bir arada bulunması elbette ki çok güzel ama kitabın fiziki özellikleri çok kötü.
  • Ama kadim Yunan Kahramanlarını okumak için en iyi nedeniniz, bu hikayelerin kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak olması. Hayatınızın ne kadar berbat olduğunu düşünürseniz düşünün, bu heriflerle hatunların hayatları çok daha kötü. Her daim kısa çöpü çekmeyi başarmış tipler.