• 235 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Öyle bir kitap ki içindeki belki deneme belki mini hikayelerle insana çok şey katıyor, insanı araştırmaya itiyor. Bende sürekli merak uyandıran, sürekli bir şeyleri açıp internetten bakmamı, araştırmamı sağlayan aynı zamanda bana ve bilgi dağarcığıma çok şey katan bir kitap oldu. Okudukça ne kadar eksik olduğumu gördüğüm konular oldu. Elimden bırakmak istemedim ve Sunay Akın’ın diğer kitaplarını da almak için sabırsızlandım bir yandan. Herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm bir kitaptı benim için.
  • Bu yazı Margaret Smith’in Rabia: Bir Kadın Sufi (İnsan, 2014)
    isimli kitabından mülhem varlık bulmuştur.
    Hicret Karaduman

    https://www.dunyabizim.com/...adeviyye-h32822.html

    İslâm tarihinde Allah ile kul arasında sevgiye dayalı bir ilişki tesis etmeye çalışan tek müessese tasavvuftur. Bu sevgi için erkek yahut kadın olmak hiç mühim değildir; kalbinde Allah sevgisine yer açan her kişi için, Rabbiyle sevgi esaslı bir dostluk/ünsiyet kurmak muhtemeldir. Tam da bu sebeple tasavvuf tarihinde erkek ve kadın sûfîlerden eşit şekilde bahsedildiğini görürüz ki kadın velilerin başında gelen ilk isim, Râbiatü’l-Adeviyye’dir.

    Tabakât yazarları tarafından “ikinci Meryem” olarak anılan Hz. Râbia, İslâm’da tasavvufun gelişiminin ilk temsilcilerinden sayılmıştır. Ekseriya erkeklerden oluşan bir sûfi-zâhid cemaat içerisinde temayüz edebilmiş; pek çok âlim/zâhid onun sohbetine başvurmuştur. Onu çağdaşlarından ayıran ilahi aşk terennümü, İslâm toplumunda daima yankı bulmuştur. Kendisinden yüzyıllar sonra gelen Yahyâ b. Muâz er-Râzî, Ahmed el-Gazzâlî, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî ve Yûnus Emre gibi isimler onun mirasına kendi renklerini katarak aynı tasavvufî neşveyi dillendirmişlerdir.

    Râbiatü’l-Adeviyye hicrî 95 yahut 99 ( 717) yılında ömrünün büyük kısmını geçirdiği Basra’da dünyaya gelmiştir. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sındaki malumata göre, onun kerametlerini daha doğumu zamanında başlamıştır. Hikâye şöyledir: Doğduğu gece evde ne yağ ne lamba ne de yeni doğan bebeği saracak bir kundak vardır. Annesi kocasından, komşuya gidip lamba için yağ istemesini rica eder. Fakat o daha önce, bir yaratılmıştan hiçbir şey istemeyeceğine and içmiştir. Bu yüzden yağı almadan eve geri döner. Büyük bir hüzün içerisinde uykuya dalınca gördüğü rüyada, Hz. Peygamber (sas) kendisine şöyle seslenir: “Kederlenme. Doğacak kız bu ümmetimden yetmiş bin kişinin şefaatini dileyeceği büyük bir veli olacak.” Yine Hz. Peygamber (sas) rüyanın kalanında, Basra Emiri İsa Zadhan’a gitmesini ve Cuma günü Rasûlullah’a salavat getirmeyi ihmal ettiği için, kendisinden kefaret olarak dört yüz dinar istemesini söyler. Hz. Râbia’nın babası emredileni yapınca Basra emiri ona dört yüz dinar vererek gönlünü alır.

    Nesiller boyu anılacak bir dindarlık örneği

    Râbiatü’l-Adeviyye henüz çocukluk çağında iken annesi ve babası vefat etmiştir. Basra’daki kıtlık sebebiyle kardeşlerinden her biri bir tarafa dağılmış, kendisi ise yolda karşılaştığı zalim bir adam tarafından alıkonulmuş ve bu adamın kölesi olmuştur. Gündüzleri sürekli oruç tutup efendisinin işlerini yerine getirmiş; geceleri ise sabahlara kadar ibadet ve münacatta bulunmuştur. Kölelikten kurtulma hikâyesi ilginçtir: Efendisi bir gece uyanınca, onun başı secdede yakarışta bulunduğunu işitir ve gizlice onu izlemeye gider. Râbia büyük bir huşu ve içerisinde Rabbine münacatta bulunmaktadır. Başının üzerinde ise bir lamba, zincirsiz şekilde durarak etrafı aydınlatmaktadır. Efendisi bu garip manzara karşısında -biraz da korkarak- kölesini serbest bırakır. Artık hür olan Râbia bir süre çöllerde dolaşarak en sonunda kendisine bir kulübe edinir ve zühd hayatına burada devam eder. Nihayet yaklaşık 90 yaşında, geriye nesiller boyu anılacak bir dindarlık örneği miras bırakarak, sevgilisi olan Allah’a kavuşur.

    Onun hayatı hakkında bilinenler genellikle ilk dönem biyografik derlemelerdeki kısa açıklamalarla sınırlıdır. Bununla birlikte sıra dışı bir insan olduğu ve bu kişiliğine mutabık davranışlar sergilediği açıktır. Mesela hiç evlenmemiştir. Kendisine evlenme teklif edenleri, kalbinin bir mahlûka yer veremeyecek kadar Hak ile meşgul olduğunu ileri sürerek geri çevirmiştir. Yalnızca günü geçirebileceği rızıkla kifayet edip oldukça zâhidane bir yaşam sürmüştür. İnsanları lüks ve rahat yaşama alıştıkları için tenkit etmiş ve her fırsatta bunun Müslümanlar için bir utanç olduğunu dile getirmiştir.

    Ziyaretçilerinin naklettiğine göre Râbia bir deri bir kemik denecek kadar zayıf bir kadındır. Evinde bir hasır, yerden iki ayak yüksekliğinde kamış bir elbise dolabı ve içinde de birkaç giysi vardır. Kendisine maddi yardımda bulunmak isteyen ahbabını şöyle uyarmıştır: “Ben ki dünyanın sahibi olan Allah’tan bile bir şey istemeye hayâ ederim. Onun sahibi olmayan bir mahlûktan nasıl isterim?” Yine kaynaklar, Râbia’nın hastalığında şifa bulmak için herhangi bir şeye tevessül etmekten ısrarla kaçındığını naklederler. Ona göre hastalık Allah’ın dilemesiyle başa gelmiştir; onun iradesine gönülden teslim olmak gerekir. Bundan daha mühimi azabı görmeyecek dereceye ulaşmaktır. Mısırlı kadınlar bile bir yaratılmışın güzelliğiyle parmaklarının acısını hissetmediklerine göre, Hâlık’ı tefekkür eden biri bu mertebeye çok daha layıktır.

    Hz. Hasan el-Basrî’nin ziyaretleri

    Râbiatü’l-Adeviyye’nin evine gidip gelen ziyaretçiler arasında sıkça ismi zikredilen kişilerden birisi, yine Basra’da yaşamış olan meşhur zâhid Hasan el-Basrî’dir. Kronolojik olarak mümkün gözükmese de bu iki ismin buluşmaları ve aralarındaki sohbetlere dair pek çok rivâyet, menâkıb kitaplarında yerini almıştır. Bunlardan birinde Hasan-ı Basrî, Râbia’yı nehir kenarında görür ve seccadesini suyun üzerine sererek birlikte namaz kılmayı teklif eder. Hz. Râbia onun bu keramet gösterisine cevaben, seccadesini havaya fırlatıp üzerine oturur; Hasan’ı yanına çağırır. Hasan-ı Basrî, onun verdiği mesajı anlayarak sükût eder. Hz. Râbia şöyle der: “Hasan, senin yaptığının aynısını balıklar, benimkini de kuşlar yapabilir. Asıl iş bunların çok ötesindedir!”

    Ona dair anlatılan kerametler sebebiyle, henüz o hayatta iken zaten oldukça şöhret kazandığı görülmektedir. Seccadesinin altında para bulduğu, ateşsiz yemek pişirdiği veya kendisine gökten ilahi ikramların indiği gibi söylentiler bunlar arasındadır. Hz. Râbia ise bu şekilde anılmaktan rahatsızlık duymakta ve esasında insanların kendisini ziyaret etmesine de sıcak bakmamaktadır. Bu durumun sebebini soran yeğeni Zülfâ’ya şöyle bir açıklama yapmıştır: “Ölünce insanların yapmadıklarımı yaptığımı, söylemediklerimi söylediğimi iddia etmelerinden korkuyorum.” Fakat vakıa onun tahmin ettiği gibi gerçekleşmiş; tarihi süreç içerisinde Râbiatü’l-Adeviyye pek çok kerametin baş kahramanı olarak anlatılagelmiştir.

    Onun tasavvufî öğretisinin temelinde ilahi aşk vardır. Basra’da Hasan-ı Basrî’nin “korku ve hüzün” temalı zühd yaşantısının mukabiline “aşk ve hüznü” yerleştirmiştir. Onun zühd hayatı Allah’ı hesapsızca sevmeye (ihlas) ve Allah’ın sevgisini kazanmaya dayalıdır. Onu anlamamızı sağlayabilecek en isabetli örnek, kendisine cenneti arzu edip etmediği sorulduğunda verdiği cevaptır: “El-câr sümme’d-dâr”, yani “Önce komşu sonra ev”. Bir niyazında şöyle yakarır: “Ya Rabbim! Eğer sana cehennem korkusuyla ibadet edersem, beni cehennemde yak. Şayet cennet ümidiyle taatte bulunursam, beni cennetine koyma. Fakat Sana Senden ötürü ibadet ediyorsam, ne olur beni ebedi güzelliğinden mahrum eyleme!”

    Ne cennet ümidi ne de cehennem korkusu

    O, Allah’a ne cennet ümidi ne de cehennem korkusuyla ibadet etmiştir. Maksadı yalnızca müthiş bir sevgi ve iştiyak duyduğu Rabbinin sevgisini kazanmaktır. Onun cemalini temaşa etmek ve hakkında marifete ulaşmak bu karşılıklı sevginin neticesi olacaktır. Hz. Râbia bahar aylarından birinde bir gün, evde yine ibadetle meşguldür. Hizmetkârı onun huzuruna gelir ve “Efendim, Allah’ın eserini görmek için dışarı gelin” der. Hz. Râbia şöyle cevap verir: “Bilakis sen içeri gel ki, onları vücuda getireni göresin. Yaratıcının seyri beni yaratıklarını seyirden men ediyor.” Yine şeytanı düşman olarak görüp görmediği sorulduğunda, verdiği yanıtla soranları hayli şaşırtmıştır: “Hayır. Zira Allah’a olan aşkım, şeytandan nefret etmeye yer bırakmadı.”

    Hz. Râbia’nın ibadet/kulluk anlayışı, sevabı “öteki dünya”ya bırakılan amellerin semeresini bu dünyada bulmaya dayalıdır. Vefatından sonra kabrini ziyarete gelen arkadaşlarının, “Ey iki âleme boyun eğmemekle övünen veli! O yüce mertebeye eriştin mi?” dedikleri ve “Gördüğüme eriştim”! diye bir nida işittikleri anlatılmıştır. Bu menkıbe yukarıdaki tespiti doğrular niteliktedir. O, ne gördüyse bu dünyada görmüştür.

    Hz. Râbia’nın yaşantısında sevgi ve hüzün bir aradadır. Hüznü cehennem korkusundan değil, noksan amelleri sebebiyle Allah’ın sevgisini kaybetme endişesindendir. Ona göre günahlar, kul ve Rab arasında mesafe oluşturur ki bu da onun için azaba eş değerdir. Günahları sebebiyle Rabbiyle arasına mesafe gireceğini düşünür; bu yüzden daima günahlarını hatırlayıp mahzûn olur, ağlar ve tevbe eder. Görüldüğü gibi onun Rabbine olan sevgisi kulluğunda bir gevşekliğe, rahatlığa yahut akıbetinden emin olma durumuna yol açmamıştır. Bilakis o, sahih muâmele ve mücâhedeyi bu sevgiyi tahkim eden bir araç olarak görmüştür. Rivâyet edilir ki dostu Süfyân es-Sevrî bir gün Râbia’ya “Bütün geceyi ibadetle geçirmemizi lütfeden Allah’a bunun için nasıl şükredeceğiz?” diye sorar. Râbia için şükrün karşılığı yine ibadettir: “Yarını oruçlu geçireceğiz” şeklinde karşılık verir.

    Hamd sadece O’nadır

    Aynı minvalde olmak üzere Hz. Râbia’nın meşhur şiirine de değinmek gerekir. Şiir kısa olmasına rağmen mana bakımından oldukça ağırdır ve zaman içerisinde pek çok bestesi yapılarak ilahi şeklinde de terennüm edilmiştir. Bu şiirinde o, Hakk’a duyulan sevgiyi ikiye ayırır. Biri, ona verdiği nimetler sebebiyle sevgi duymak, diğeri ise Hakk’a sırf zatı için muhabbet beslemektir. Bu iki farklı sevgi türü kullar arasındaki hiyerarşiyi de simgeler. İnsanların bir kısmı cenneti talep ettikleri veya Allah’ın gazabından emin olmak istedikleri için kulluk ederler. Burası açıktır. Fakat az sayıda olan seçkinler, Hakk’a yalnızca cemali için, sırf zatı için ibadet eder, onun sevgisini kazanmaya çalışır, cemâlini diler, ondan başka bir şey murâd edemezler. Şiir belki de sayfalar dolusu şerhi hak eder fakat çoğu zaman ibâre, manayı taşıyamaz. Mananın okuyucunun kalbine ilham olunması temennisiyle, meşhur şiirin tercümesini aktararak yazıyı sonlandırmak ve sükût etmek gerekir:

    Senin aşkını tattıktan sonra bildim aşkı
    Ve kapadım kalbimi senden başkasına
    Sana yakardım ey
    Biz kendisini görmediğimiz halde
    Kalplerin sırrına muttali olan!
    İki farklı sevgim var sana karşı
    Biri bana ait, diğeri sana layık olan sevgidir
    Zikrinle meşgul olmak benim sevgim
    Zâtına layık olan sevgi ise, yalnız Seni müşâhede etmemdir
    Her ikisinde de hamd bana değil
    Sadece sanadır.

    Not: Bu yazı Margaret Smith’in Rabia: Bir Kadın Sufi (İnsan, 2014) isimli kitabından mülhem varlık bulmuştur.
    Hicret Karaduman

    --------------------------------------------------------
    Bu güzel yazı da başlıbaşına bir inceleme sayılır, Hicret Karaduman'a ait bu bilgilerden sizleri mahrum etmek istemedim.
    Margaret Smith
    dunyabizim.com
  • 352 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Tüm zamanların gerçekliğini anlatan yazar George Orwell ve onun muhteşem kitabı “1984”. 1984’e ilk başladığımda bitiremeyip daha en başında bırakmıştım. Neredeyse bir yıl aradan sonra Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” kitabını okudum, beni inanılmaz etkiledi. Cesur Yeni Dünya ve 1984 sürekli beraber anılan kitaplar olduğu için ardından 1984’e başladım, ilk okumamın aksine bu defa elimden düşmesini istemedim beni alıp sürekli yaşananları, insanları, zamanı ve olayları sorgulamama neden olan anlara götürdü. Okuduğum birçok yorumda geleceği anlatan kitap diye anılmış aslında ben öyle düşünmüyorum aksine tüm zamanları anlatan bir kitap. Zamanlarımızın siyaseti ve insanların birbirlerini ezerek bir yerlere varma isteği. Orwell’ında söylediği gibi

    “Kimse devrimi kurmak için diktatörlük kurmaz; dikta
    törlük kurmak için devrim yapar. Zulmün amacı zulümdür. İşkencenin amacı işkencedir. İktidarın amacı iktidardır.”

    İnsanları yola getirmek için kendi söylediklerinin dışına çıkmamaları için onları ezerek işkence ederek hizaya getirdiklerini anlatıyor.

    “Yok etmek sadece zorbaların ve cahillerin işidir. Bir insan zekâsıyla yenemeyeceğini anladığı anda ya şiddete başvurur ya paranın gücüne. Birisi sizinle aynı fikirde değil diye onu yok edemezsiniz. Medeni ve erdem sahibi insanlar böyle yapmaz. Çok okuyan ve bilginin gücüne inanan her insan, sadece konuşma yolunu seçer. Sizden olmayanları yok etmek yerine, bilginin ve fikrin gücüyle, sizin gibi düşünmesini sağlamalısınız.”

    Yılların eskitemediği 1984, insanların sürekli bir şeyleri kabul etmelerine zorlandığını, korkularından konuşamadıklarını, en yakınlarının bile onlara her an her şey yapabileceğini anlatıyor. Cesur Yeni Dünya ve 1984 adlı kitapları okurken insanlara artık düşünecek bir beyin bırakmadan bir dünya kurma peşinde olan diktatörlerin bunu nasıl başardıklarını, oyunlarını ne kadar iyi oynadıklarını anladım. Bitirdikten sonra ise bir süre üstüne düşündüm, ‘nasılını anladığım ama nedeni anlamadığımı’ anladım. Hala sorguluyorum neden diye. Bu kadarı da fazla değil mi, bu kadar işkence neyin hırsından doğuyor bu kadar mı kör oluyoruz! İnsanları ‘insan’ olarak kalmalarına izin vermeyecek kadar kör oluyor muyuz gerçekten!
  • 344 syf.
    ·7 günde·6/10
    Kitap idare ederdi, aslında güzel sayılırdı ama eksik şeyleri vardı. Evet, doğru düzgün müsait olup da okuyamadım ama okumak için de fırsat yaratmaya çalışmak da istemedim. Yazarın yazımını normalde çok severim ama bu sefer konunun olay örgüsünde yetersizlik vardı. Konu aslında güzel ama alt yapı yeterince sağlam değil gibiydi. Olayları okurken endişelenmedim mesela, her şey belli bir seyirde akıp gitti, fazla seyirinde hatta. Dediğim gibi kitabı beğendim gibi ama işte, normalde yazarın sevdiğim kitaplarına göre sönük kalmıştı.

    Kasaba kütüphanecisi otuz dört yaşındaki Daisy, tekdüze hayatı, kişiliği ve görüntüsünden bıkmıştır. Yeni aldığı kararlarla köklü bir değişikliğe adım atarken attığı bir adım, görmemesi gereken bir şey görmesine sebep olur ve sonrasında kendini tehlikenin içinde bulur.

    Daisy'in önce başkalarının ilgisini çekmek için gittiği değişikliği hoş bulmasam da kendini bulmasını sağladığı ve sonrasında bunu kendi için devam etmesi gerektiğinin farkına varmasıyla mutlu oldum. Her şeyi önce kendimiz için yapmalıyız. Kitabın başında okuduğum şeyin Daisy'e nasıl bağlanacağını merak etmiştim ama sonradan öğrendiğimle üzülmedim değil, kendi için bir şeyler yapmak isteyen tek Daisy değildi çünkü. Erkek karakteri sevdim ama öyle aman aman değil. Bu kitap da aşk da yeterince hissettirilmemişti, geri plandaydı ama atışmaları hoşuma gitti. Aile desteği ise muazzamdı.
  • “Tehlikeler içinde yürüdüm durdum. Yürümek buydu. Tek bir taşa bile tekme atmadım. El sallamadım yanımdan geçenlere. Bazen gözlerimi bile kapadım tökezleme pahasına. Kulaklarımı tıkadığım günler oldu. Alkışları, bağırışları ve tezahüratları hiç duymadım. Çünkü inanmadım onlara. Yanımda yürüyenlere dönüp bakmadım bile. Çünkü aynı mekânı paylaşanların, aynı kalpte kalmadıklarını çok önceden görmüştüm. Kolumdan biri tutmaya mı çalıştı, hemen onu ittim. Yürüyeceksem yalnız yürümeliydim. Bana yardım edeceğini söyleyenlerin sözüne itibar etmek istemedim. Yolun sonunda yalnız kalmaktansa baştan tek olmayı yeğledim. Bu şekilde zorluklara katlanmamın bir anlamı olacaktı. Yapabildim mi, bilmiyorum. Ben sadece yolda olmakla övünüyorum. Şunu da iyi biliyorum ki: insan gittiği yoldan eminse yanlış yoldadır.

    Emin olamıyordum. Yola madem kendimi bulmak için çıkmıştım, kendime katlanmak zorundaydım. Bu nasıl olacaktı? Muhtemelen yanlış yoldadır, bu yüzden geri dönmeli ve her şeye yeni baştan başlamalıdır. İnsanı kendinden başkası ayağa kaldıramaz. Belki de kaldırmamalı. Çünkü daha sonra sizin ayağa kalkmanıza yardım eden kişi muhtemelen ayağınızı kaydırmak isteyecektir. Çünkü kimse kimsenin uzun süre ayakta olmasına tahammül edemiyor. Kalabalıkta yürüyenlerin elinden şeytan tutar. Şeytan kalabalıkta çok güzel saklanabiliyor. Yalnızken hemen enseleyebiliyorsunuz onu. Kendinle, daha çok kendinle kalmalısın. Bunu en çok kendime söylüyorum. Kendime dönmeliyim, daha fazla, daha derinlerine inmeliyim kendimin. Bunu hissedebiliyorum: ruhum küskün, en çok da kendime. Biliyorum küskün ruhlu insanların gözleri parıldamıyor.

    Omuzları düşük, benzi solgun ve güçsüz bedene sahip bir insan olmaya başladım. Ama inatla yürümeye devam edeceğim. Buna mecburum. Buna beni mecbur eden şey nedir, bilmiyorum! Kendi varoluşum hakkında herkese anlatmak istediğim şeyler var. Beni yönlendiren şeyler, başkalarını da yönlendiriyor mu? Aynı düşüncelere ve duygu dünyasına sahip biri var mıdır acaba dünyada? Yoksa onunla bir gün yolda karşılaşacak mıyım? Kim bilir kader belki bizi karşılaştıracak. Oturup bekleyemem, geceleri ölmek istiyorum. Sabah kalktığımda tüm ruhumu en kuytu hücreme varıncaya kadar; uyandırmak, diriltmek istiyorum. Bunlar biraz fantastik. Kurgusal bir hayat yaşamak istemiyor, içimi özenle arındırmak, yalnızlığın o berraklaştırıcı ve ferahlatıcı pınarında yıkanmak istiyorum.

    Soluk almak istiyorum ve tüm güzel şeylerin kokusunu almak istiyorum. Hayatımın çatlaklarını ateşle lehimliyorum. Biliyorum ki ateş en iyi temizleyicidir. Ruhunuzda kire dair hiçbir şey bırakmaz. Bu yüzden insanın kalbini yakan aşk, onu olgunlaştırır. Tuhaflıklar çekiyor beni, kendimi garip hareketler yaparken buluyorum.

    Garipliğim: Nereye gittiğimi bilmeden yola çıkmak. Tüm yaşanmışlıklarımın ve düşüncelerimin ötesinde bir duvar var. Bu duvar bana sınırlarımı hatırlatıyor. Kayamı ona çarpmadan varlığımı hissedemiyorum. Bu öyle görünmez ki; içimde sessizliğin, tehditkâr gerginliği. Kendimi düşmana atılacak bir okun ucunda hissediyorum. Bu oku kim elinde tutuyor? Karşımdaki gerçekten düşman mı, bilmiyorum. Kötülük doğada var ama bu önceden fark edilebilir bir kötülük. Mesela; yağmur yağıyorsa, şiddetlenmişse sel olacaktır, böyle bir kötülük. Yılan zehri insanı saniyeler içinde öldürebiliyor, doğanın kötülüğü bu. İnsanın kötülükleri öyle mi? Çoğu önceden kestirilemeyen ve hep en çok güvendiğin yerden gelen bir kötülük…”i.v
  • 484 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Kitabın yazarı Uno Harva Fin asıllı bir oryantalisttir ve bu kitapta bize sunduğu veriler Rus Çarlığı adına yaptığı araştırmalardır. Türk ve akraba halkların inanç dünyasını araştıran ilk araştırmacılardandır ve sonraki birçok kişi onun eserlerinden yararlanmıştır. Kitapta çok güzel ve geniş bilgiler vermesine rağmen yer yer bazı değerleri Türklere yakıştıramayıp farklı halklardan geçmiştir gibi bir yargıda bulunması benim de yer yer kitabın kenarlarına ufak küfürler yazmama sebep olmuştur. Kitabın girişinde bulunan Erol Cihangir'in tenkidi kitaba başlamadan önce muhakkak okunması gereken bir yazıdır. Harva'yı çok haklı olarak önyargılılığından ve doğu medeniyetlerini anlamamasından dolayı eleştirir. Harva Türklerin kolektif belleğini değerlendirirken batılı gözlüğünü bırakamamaktadır. Batılı bilim insanları öteki olarak gördükleri halkları zaten hiçbir zaman tam manası ile objektif olarak değerlendirememektedirler, özellikle doğulu halkları. Bunu başarabilene henüz rastlamadım çünkü ötekini önyargısız değerlendirmek çok zordur. Joe Bousquet 'in " Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum." sözleri tam da bu konu ile alakalıdır. Henüz kitap hakkında bilgi vermeden bu bölümde detaya inmemin sebebi, ilerleyen bölümlerdeki pek çok inanışın birçok mitolojik eserde bulunabilir aynı anlatılar olması ve şu anda bahsettiğim konunun daha önem arz etmesidir. Bousquet'in sözlerinden belki farklı kişiler farklı anlamlar da çıkarabilirler ancak birçok kişinin çıkardığı ortak anlam bence "kültür" kavramıdır. Kültür biz doğmadan önce içine doğacağımız toplum tarafından yaratılmıştır ve biz doğar doğmaz bu kültüre göre yetiştiriliriz; dil, yeme-içme, giyim, cinsiyet rolleri, din, öteki imgesi ve daha birçok kültürel unsur bizden önce oluşturulmuştur. Bizim yaşantımızı şekillendiren bu kolektif bellek, "öteki"yi objektif bir şekilde değerlendirmemizi engeller. Biz içine doğduğumuz kültürü tam anlamıyla eleştiremeyiz, "öteki" bize baktığı zaman bizim göremediklerimizi görür ancak o da kendi "yaraları" ile görür. Göğü Delen Adam adlı eserde "papalagi"nin yaşantısını eleştiren yerliler, aydınlığı ve objektifliği ile övünen pek çok megaloman bilim insanının dünyasını başına yıkmıştır. Bilim insanlarının ne kadar aydınlansalar da tam anlamıyla "yaralarından" kurtulamadıkları düşüncesindeyim. Harva'da "yaralarının" farklında olmadığı için doğu medeniyetlerini küçümsemektedir. Harva'da Türkleri ve doğu medeniyetlerini inanışlarından, yeryüzünü canlı olarak görmelerinden dolayı " geri medeniyet" olarak görmektedir. Doğayı katleden ve hayvanları gereksiz yere avlayıp nesillerini tüketen batı , 20. yüzyıldan sonra doğacı derneklerin kurulması ve protestolarla yeni yeni doğanın değerinin farkına varmaya başlamıştır. Oysa Türkler binlerce yıldır doğa temalı bir inanca sahiptirler. Cihangir, Harva'nın çoğu inanç ve uygulamada köken arayışına gidip delil sunamdan bazı değerleri Asya'da bulunan yerleşik hayata geçmiş medeniyetlere dayandırmasını da eleştirir. Birçok halkın yaşadığı coğrafyada kültür alışverişi kaçınılmazdır, Türk mitolojisindeki bir motif Çin mitolojisine de girebilir veya tam tersi de olabilir. Şamanizm ve Zerdüştlük inançlarındaki inanış ve pratiklerin İslam'da yer bulduklarını bilmekteyiz. Bu inanışların dinde yeri olmadığı vs. gibi cümleleri dile getirmek gereksiz bir çabadır, bu inanışların bireyler açısından işlevsellikleri vardır. Harva'nın çalışması Türk mitolojisinin kökeni üzerine bir çalışma olmaktan ziyade gözleme dayalı bir çalışmadır ancak alanında yapılmış en iyi çalışmalardan olduğunu da belirtmek gerekir.

    ALTAY PANTEONU
    Girişte yeryüzü tasavvurunu yönlere göre şekillendiğini, eski insanların dünya tasavvurlarının yaşayan atalarından aldıkları bilgiler ölçüsünde, yaşadıkları coğrafya sınırları çerçevesinde şekillendiklerini görmekteyiz. Yakutlar arasında dünyanın, yaşadıkları bölgedeki nehrin doğduğu yerden denize battığı yere kadar olan alandan ibaret olduğu inancı gözlemlenmiş. Türkler doğuyu önlerine, batıyı arkalarına alarak ilerlemektedirler. Diğer eserlerden de gördüğümüz gibi güneşi selamlamak için doğuya dönerler, kurban sunulurken de doğuya dönülür. Saçı sunulurken de dört ana yöne kımız, süt, rakı dökülür. Kurban olayı çok çeşitlilik gösterir ki bunlara birazdan geleceğiz. Türk ve akraba halkalrın yeryüzü tasavvurunda diğer pek çok halka görüldüğü gibi "axis mundi" inancı vardır ve bunlar genelde ağaç, dağ ve obaya dikilen büyük direklerdir. Gökteki kutup yıldızı, dağlar, ağaçlar, otağın tepesindeki şanırak veya tündük denen yer, yeri ve göğü birbirine bağlar. Ağaçlar ve dağlar gökyüzünü ayakta tutan kudretli canlılardır. Yeryüzünün göbek deliği olduğuna dair inanç da vardır ve burası da yeraltını bu bağlanan katmanlar arasına eklemektedir. Göğün direği, yerin direği / ekseni gibi adlandırmalar bu taşıyıcılara işaret etmektedir. Bazı Türk halklarında gökyüzü bizzat çadırdır, çadırın tavanıdır. Gökteki yıdızlar bu çadırda açılan deliklerdir ve en belirgin deliklerden olan Ülker takımyıldızı soğuk havanın en çok içeri girdiği deliktir, bunu gökte görünce çadırın delindiğini ve içeri soğuğun dolacağına inanmaktadırlar. Bu çok müthiş bir gözleme dayalı hadisedir, Ülker takımyıldızı gerçekten de havaların soğuduğu zamana yakın gökte belirir. Bu delikler aynı zamanda kuşlar geldikleri yerlerdir. Katmanlara dönecek olursa şamanlar ayinlerinde bu katmanlar arasındaki geçişlerini, tırmandıkları ağacın gövdelerine attıkları çentiklerle temsil ederler. Bölüm bölüm kitabı alatmak çok uzun süreceği için yazıyı akışına bırakıyorum burada. Diğer kitaplarda pek görmediğimiz bir motif olarak gökyüzünde bir süt denizi olduğu, sütü tanrıların çok sevdiği inancı vardır. Şamanlar bu sebeple ayinlerinde bol bol süt saçıları yaparlar. Göğün katlarının 7 veya 9 olduğu bazen daha fazla olduğu düşünülür. Aynı şekilde onun bir yansımasının da yeraltında olduğu düşünülür. Yeraltına Erlik gökyüzüne de Ülgen-Kayra hükmetmektedir. Kötülük yeraltından geldiği için Erlik Han'a yapılan kurbanlar daha gösterişli ve ciddidir, çünkü ondan korkulur. İyi tanrı Ülgen'den zarar gelmeyeceği için korkulmaz. Erlik bazı yaratılış mitlerinde de insana zarar veren, onu kirleten bir varlıktır. Örneğin birinde insan yaratılır, Erlik gelip onun cildini bozar ve hastalıklar bulaştırır. O zamana kadar dış yüzü olan insan teni Ülgen tarafından içe döndürülür ve o kötü görüntüler içte kalır, o günden bugüne kadar hastalıklar oluşmaya başlar ve bunlar Erlik yüzündendir. Bunlar diğer mitoloji kitaplarında da karşılaşılan mitler olduğu için ben burada geçen ilgi çekici uygulamalardan biraz örnek vereceğim. Mesela çocuğu olmayan ailelerde kadınlara uygulanan şaman tedavilerinden biri şöyledir. Şaman kadını otağın içine alır, otağın içi boydan boya birkaç yön boyunca gerilmiş at kıllarıyla doludur. Bu at kılları üzerine yıldızları, gezgenleri, güneşi temsilen nesneler konmuştur. Bu nesneler arasında büyük bir de kuş vardır. Kadın bunların altına sırtüstü yatar ve şaman ayine başlar. Şaman ayinin sonuna geldiğinde o kuş temsiline yaklaşıp kılı keser ve kuş kadının göbeğine düşer, ayin bu şekilde sona erer. Bana göre ve birçoğuna göre tiyatronun da temelini atan şamanlardır, burada bugün Anadolu'da da kuş, leylek, uçarak cennete gitme gibi motiflerin yansımasını görmekteyiz. Anadolu'da çocukları leyleklerin getirdiği yönünde inanç vardır ve bu Türksitan coğrafyasında da aynı şekildedir. Leylek zaten Umay Ana'nın don değiştirmiş halidir. Eski Türkler doğacak olan çocuğun bir kuş ruhuyla gelip kadının karnına girdiğine inanmaktaydılar, bu ayinde de bunun temsilini yani "tiyato" olarak sunuluşunu görmekteyiz. Tabi günümüzdeki insanalrın bakışı ile bu tiyatro olabilir ancak büyü ilkeleri ile ele aldığımızda o dönemdeki insanların mantığı ile "benzer benzeri yaratır". Hoşuma giden inanışlardan biri de "Ateş Tufanı" dır. Yani genelde su ve sel baskınıyla gelen tufan dile getirildiği için belki birbirlerinin varyantı olmakla birlikte bu farklı bir tufandır. Yeryüzünden ateşler püskürür ve her tarafı ateş denizi kaplar, ateşler su gibi akmaktadır, bir erkek ve bir kız kaza veya kartala binerek göklerde uçarlar ve en son buharlar vs. sona erkek bir kara parçasına inerler ve insan nesli devam eder.

    Şamanların ayinlerinde tanrılara ve ongunlara saçıda bulunmaları da çok çeşitli veriler sunmaktadır. Hem tanrılara hem doğa ruhlarına hem de ölen atalarına sunular yapmaktadırlar. Ölen atalar tamamen yok olup gitmemekte, yaşayan insanların hayatlarına etki etmeye devam etmektedirler. Bazı Türk halkalarındaki inanca göre ava çıkan insanlar atalarına bol bol saçı sunmalıdırlar çünkü avda avlayacakları hayvanın gölgesininin "öbür dünya"da da avlanması gerekmektedir, bunu yapacak kişiler de ölen atalarıdır. Öbür dünya dediğimiz yer cennete veya cehennem değildir, eski Türk inancına göre böyle bir ayrım yoktur. İnsanlar ölüm şekillerine göre bir yerlere giderler ve buralar genel olarak bugün Anadolu'da da yaşadığı şekilde "öbür dünya" olarak adlandırılırlar. Ölüm anında kişi yatakta yatıyorsa veya hasta yatağında yatıyorsa bu onun için çok rezil bir ölümdür, bu kişi Erlik Han'ın yanına yani yeraltına gider. Kişi savaşarak can verirse daha iyi bir "öbür dünya"ya gider. Bu sebeple günümüzde yatarak veya can çekişerek ölmektense savaşarak ölme motifi kitaplarda ve filmlerde geçmektedir, bu Türklerin kolektif bilinçlerinin ürünüdür. Savaşarak ölmeyen kişileri Erlik'in yardımcıları ele geçirirler ve hizmetkarları yaparlar. Ölen ataların temsilelri ağaç kabuklarına çizilerek veya ağaç olarak bizzat yontularak evlere asılır veya bir sunak köşesi yapılıp özellikle 7 ata orada sıralanır. Ava giderken, özel günlerde vs. bir şey yenirken veya içilirken önce bu ataların temsilleri üzerine "saçı" olarak serpilir. Saçı kansız kurbandır; rakı, kımız, süt, su kansız kurbandır. Öbür dünyadaki atalara saçı yapılmazsa av başarılı geçmez. Öbür dünya, bu dünyanın tam tersidir, burada olan her şeyin orada zıddı vardır. Burada gündüz iken orada gecedir, buradaki insanlardan farklı olarak oradakiler başaşağı yürürler. O dünyayı görme veya oradan haber alma nesneleri ayna ve sudur, öyle ki sudaki yansımalardan hareketle böyle bir inanç doğmuş olabilir. Yakın zamanda veya aynı günde bir kız ve bir erkek evladı ölen aileler bir kağıda bunların temsillerini ve yanlarına çeyiz temsilleri çizerek ateşte yakarlar ve bu iki kişiyi evlendirirler. Onlar öbür dünyada karı koca olmuştur, dünürler de bu dünyada sanki hiçbir fark yokmuş gibi akraba olurlar.

    Bebeği kundakta ölen anne memesini sıkarak sütünü etrafa saçmakta ve "anam jajuci" için demektedir. Bu jajuci çocuk yapma enerjisi veren bir tanrıçadır. Doğum yapan kadınlar göbek bağlarını bir beze sarıp saklar, bu ileriki doğumlarda ona yardım edecektir. Bir yakınları doğuruyorsa hemen komşudan bu bağları olan kadın çağrılır ona dokundurulur vs. yine yukarıda dediğimiz gibi benzer benzeri yaratır mantığıdır bu.

    Tanrı tarafından gönderilen kartalın yumurtasından çıkan ilk şamanın soyundan gelen insanlar farklı bir statüye sahiptirler, bunlara Merküt kabilesi denir. Sıradan insanların yapamayacağı şeyler vardır. Mesela yıldırım çarpması sonucu ölmüş bir hayvana kimse dokunamaz, sadece Merküt kabilesi mensupları bu hayvanın etini yiyebilir. Böyle bir ölü hayvanı gören kişiler yakınından bile geçmezler.

    Yeni ev kuranlar ateşe saçı yapmak zorundadılar, gelin de yeni geldiği evin ateşine saçı yapmak zorundadır. Erkek de bunu yapmak zorundadır ve ayrıca baba otağından getirdiği toprağı kendi otağı içerisine serper. Bu ateşe sunu yapılmazsa bereket kaçar, ateşe saçı sunulmadı diye otağı yanan aileler vardır. Ateşi bıçakla- kılıçla eşeleyen kişilerin çocuklarının tek gözü kör olur veya sakat olurlar. Gök gürültüsünden korkup etrafa süt saçma geleneği de oldukça yaygındır. bu işi ölen insanların gazabından korunmak için de yaparlar. Ölen kişinin rahat etmezse geri dönüp yaşayanlara sıkıntı çıkaracağına inanırlar. Onun için sık sık onlara da saçı sunulur.

    Hırsızı ortaya çıkarmak için yapılan bir şaman ayininde ateş başına gelen şaman eline temsili bir insan figürü alır, bu tahtadan yapılmıştır. Obada şüphelenilen isimleri veya çoğunun adını sayarak ateş etrafında ayin yapar, bu esnada insanlar da oradadırlar. Şamanın gerçek hrısızın adını söylediğinde elindeki temsilin ona başını sallayacağına inanırlar. Bu esnada şaman o tahtaya çiviler ateşe tutar vs. Bu acıların hepsini gerçekten de hırsız hissetmektedir.
    Ölü defin yöntemleri de geniş bir alan ancak burada şamanların definlerine dair güzel bilgiler verilmiş. Şamanlar toprağa gömülmezler topraktan biraz yüksekte bir ağaç kuru içerisine bırakılırlar ve üzerlerine kayın yaprakları örtülür. Toprağa gömülmezler çünkü ölen şamanların ruhları kuş olarak bedenden çıkar ve başka bir bedende tekrar gelir. Sanırım bu sebeple toprağa koymuyorlar. Şamanların defnedildikleri yerlerde 4 sırık üzerine kartal figürleri yapılır.

    Kötü ruhlar insanların ruhlarını çalmaya çalışırlar. Ruh ölünce bedenden çıkar ancak bazen uyurken de, hastayken de çıkabilir. Ruh tanımlamaları çok çeşitlilik göstermektedir. Kötü ruhlar insanların burunlarını kaşıyarak hapşırmalarını sağlarlar, böylece içlerindeki ruh dışarıya çıkabilir ve onu çalabilirler.

    Av merasimleri olarak genelde ormanda gerçekleşen av ve bunun etrafındaki pratiklere yer verilmiş. Avlanan hayvanın gazabından korunmak için tütsülenirler, eve farklı yoldan gelirler, çadıra ön kapıdan değil de arkadan bir kısmı kaldırarak girerler. Hamile kadınlar ava götürülmez çünkü av hayvanının ruhunun , izini bulup kadına ve bebeğe zarar vereceğine inanılır. Avlanan hayvanın kafası veya kafa derisi verilmez, satılan tüm postlar özellikle ayı postları kafasıdır. Ayı da ormanın koruyucu ruhudur ve adı direkt telefuz edilmez, koca oğlan denir. Ayıyı avlamaktan kaçınırlar ancak avlarlarsa da ondan özür dilerler, ant içerler. Seni biz öldürmedi x kabiledeki kişi öldürdü, seni buran ok Rus yapımıydı gibi şeyler anlatırlar ölü hayvana.

    Anlatılacak çok şey var ancak diğer eserlerdeki aynı şeyleri anlatmak istemedim.

    İlteriş YILDIRIM