• -Sevilmesi gereken yerde soldurulan tüm kadınlara ithafen-

    Aslında bir kelime fazlayım hepinizden
    Bir kelimelik mesafemiz
    Ve bu tüm ilişkimiz sizinle
    Ya ben eksiğim ya da siz fazlasınız
    -Fazlalıksınız-
    Sahi sen neden yoksun Yeruhe
    Ve yokken nasıl oluyorda bu kadar çoksun
    Tüm varlıklardan daha çok
    Olmayan bir şeyin varolmuşcasına olması
    Ve olanların hiç olmayandan daha yok olması paradoksunda zikzak çiziyorum
    -Neredesin Yeruhe-
    Kitap sayfalarının arasında kurutulmuş
    Tütün yapraklarına soruyorum
    Ve yanıyorlar
    Bir duman yana yana arıyor seni ve sonra
    O da kayboluyor
    Odam kayboluyor
    Odamda kayboluyorum
    O adamlarda kayboluyorlar, sevilesi kadınlar.
    Çıkmadan kaybediyorlar yollarını.
    Ben bu dertle kıvranırken
    Onlar çamaşır iplerine hayallerini asıyorlar ve kuruyorlar saatlerini beşinci mevsime
    Bir umut mudur yaşamak onlar için yoksa son umudun yiğit kamçısı mı
    Cevabını bildiğim sorular sormam bir gerçekten kaçmam mı yoksa bir gerçeklik arayışım mı
    Artık soru sormayı ve felsefik bir cevap arayışına girmeyi bıraktım.
    Her sevilmemişliğe ve her esirgenmemişliğe bir şiir bırakıyorum
    Aklımın almadığı şeylerin aklımı alması ve her telime bir ak bırakması bundan
    Yaşarsan, yazarsın
    Hissedersen, şair.
    Gör, üşürüz Yeruhe.
    -Sevilmesi gereken yerde soldurulan tüm kadınlara ithafen.
  • Çevirmen ve yazar Sezer Duru’nun İsrailli şair İsrael Bar Kohav’la mektuplaşmalarını derlediği ‘Likya’ya Mektuplar’, dostluğun edebiyata dönüşmesinin en güzel örneklerinden birini oluşturuyor

    Usta çevirmen ve yazar Sezer Duru’nun, İsrailli şair İsrael Bar Kohav’la mektuplaşmaları, ‘Likya’ya Mektuplar’ adıyla yayımlandı (Everest Yayınları, Haziran 2011).

    Önce, Sezer Duru hakkında kısa bir ansiklopedik bilgi: 1962’de Avusturya Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünden mezun oldu. Yazar Orhan Duru’yla evlendi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirmesinin ardından Latince, Yunan ve Roma Edebiyatı Bölümlerinde okudu. İstanbul’da Goethe Enstitüsünde çalıştı. Türk yazar ve ozanların eserlerini Akzente ve Orte gibi dergilerde yayımlanmak üzere Almancaya çevirdi. ZDF ve ARD gibi Alman TV kanallarında yirmi beş yıl boyunca muhabirlik yaptı. Max Frisch, Heinrich Böll, Siegfried Lenz, Jerzy Stefan Stawinkley, Hans Magnus Enzensberger, Bertolt Brecht, Thomas Bernhard, Gustav Meyrink eserlerini Almanca’dan Türkçe’ye; Ferit Edgü, Demir Özlü ve Başar Sabuncu ise eserlerini Türkçe’den Almanca’ya çevirdiği yazarlar arasında. Ayrıca Orhan Duru’yla birlikte yazar Oğuz Halûk Alplaçin’in (Hayalet Oğuz) hayatı üzerine O Pera’daki Hayalet kitabını hazırladı.

    Edebiyat adası

    Sezer Duru, deyiş yerindeyse, üç tarafı denizlerle çevrili bir ‘edebiyat adası’dır: Kardeşi Tezer Özlü, ağabeyi Demir Özlü ve eşi Orhan Duru, bilindiği gibi, edebiyatımızın önemli isimlerindendirler. Kuşkusuz, Sezer Duru da öyle… Sezer Hanım, Birgün gazetesinden Saliha Yadigar’a, 29 Eylül 2007 yılında verdiği röportajda, esprili bir dille değinir bu hususa: “Ben nihayet yazar değilim, çevirmenim ama gizli bir yazarım belki. Çünkü benim çeviriye geçmem... Bu kadar yazar çevresinin içinde büyüdüm. Kardeş yazar, koca yazar, kız kardeş yazar... Şimdi ben ne yapayım dedim. Bunların altında ezilir insan. Ben bari çevirmen olayım. Ben bu yolu seçtim. Ama şimdi başladım ben de yazmaya kendime göre bir şeyler…”

    Sezer Duru’nun, eğer,  bir zamanlar, IGO (International Gossiping Organization) adlı bir ‘dedikodu örgütü’ kurduğu ve Prof. Dr. İlber Ortaylı’yı da bu örgüte üye yaptığı gerçeğini ‘ifşâ’ edersem (!), yukarıdaki açıklamasının ironikliği anlaşılacaktır. (Bkz: “Zaman Kaybolmaz / İlber Ortaylı Kitabı”, Söyleşi: Nilgün Uysal, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006, sayfa 414). Yine bu röportajda, genç yaşında ölen kardeşi Tezer Özlü için, “Onun ölümü benim yarımı aldı, götürdü” der Sezer Duru. Ardından da ekler: “Geçenlerde bir İsrailli şair bir şiir yazdı benim için de, orada bir bölüm var, çok güzel.” Bu röportaj yayımlandığında, ‘Likya’ya Mektuplar’ kitabı ortada yoktu elbette; çıkmasına, dört yıl vardı daha. Kitap yayımlanınca gördük ki, o İsrailli şair İsrael Bar Kohav’mış. Sezer Duru’nun bahsettiği şiir de, bu kitabın son sayfalarında yer alan ‘Sezer ve Kenti İçin’ alt başlıklı ‘İstanbul’ şiiri. İşte o şiirdeki –Sezer Hanım o röportajda dikkat çektiği– Tezer Özlü’yle ilgili dizeler: “Yakup’un meyhanesinde tam karşıda öyküler tanrıçası / Tezer özlü, bakıyor tıpkı İstanbul’un beyaz laleleri gibi / Duvardan aşağıya, soluk gülümsemeyle- / Senin sevginin yarısını alıp götürüyor / Ölümüyle, sen taşlarla bezenmiş boşlukta / Kalıyorsun hasret içinde …”

    Girişte, ‘mektuplaşmaları’ dedim ama; yalnızca İsrael Bar Kohav’ın mektupları var. Sezer Duru, kitaba yazdığı önsözde (sayfa V-VII), kendi yazdıkları mektupları neden yayımlamadığına değinmemiş. Bu kitabı neşretme nedenini şöyle belirtmiş:

    Bir kadınla erkeğin seviyeli ilişkisi

    “Yazışmalarımızın bir kısmını yayımlamaktaki amacım kadın erkek ilişkilerini, ister cinsellikte ister dostluklarda olsun hâlâ seviyeli bir düzeye erişemediğini düşündüğüm bir ülkede tartışılması gerektiğine duyduğum umuttur. Bir de antisemitizmin ayyuka çıktığı günümüzde bir İsrailli yazarla bir buralı yazarın ne derece içten bir dostluk kurabildiğini göstermek.” (Sayfa VII)

    Sezer Duru, başkanlığını yaptığı yazar ve çevirmenler merkezinin onuncu yıldönümü olan 2006’da tanışır İsrael Bar Kohav’la. Dostlukları, ondan sonra da devam eder. Öyle ki, Sezer Duru, şiir kitabını da çevirecektir Kohav’ın. (Kitap ‘Atlantis’ adıyla, 2007 yılında, Yasakmeyve Yayınlarınca yayımlandı.) Duru, ‘önsöz’ünde, şairin “Bu yıl da Uluslararası İstanbul Şiir Festivaline katılaca[ğını]” belirtir. (Sayfa VI)

    30 Temmuz 2006-25 Mart 2011 tarihlerini taşıyan toplam 124 mektubun içerikleri; aşk, dostluk, edebiyat, barış… Daha birinci ve özellikle de ikinci mektuptan anlaşılabileceği gibi, İsrael Bar Kohav’ın üslûbu –doğallıkla – şairane: “Sevgili Sezer, mail’ini okurken yazdıkların dans etti, sanki sen yaşamı kutluyorsun… Sana sormak istediğim, adının ne anlama geldiği, çünkü adın masalsı ve büyülü geliyor kulağa, tınısı çok güzel… (Sayfa 2).

    Bu mektuplarda, büyük bir aşk da mevcut: “Sevgili S. (Sezer), adının tınısı o kadar özel ki, o kadar gizemli ki, sana ruhumun sırlarından birini getireceğim…” (s.15), “Gururun ve İstanbul’a duyduğun sevgi beni derinden etkiledi, çünkü sevgi yoluyla bir insan kendi aslını gösterir: ‘Sen sevdiğin şeysin’ dedi ozanımız Rûmî.” (s.18), “S. (Sezer) benim için bir ad ve senin adın ebediyete kadar İbrani edebiyatına geçti…” (s.40), “En iyi şeyleri hak ediyorsun ve sen daha az sevilesi insanlar için modelsin.” (s.57),  “…bana ‘beni unuttun mu?’ diye soruyorsun, sen unutulabilir misin Likya?” (s.59), “…umarım sana sarılarak bu zor saatlerinde sıkıntını biraz hafifletmiş olurum sevgili S.” (s.87), “Sen kalbimdesin ve seni özlüyorum, seni özlüyorum…” (s.97), “Kıymetlimi düşünüyorum… Seninle birlikte ve yıldızlı Likya’nın büyüsünde, şiirin sarsıcı havasında.” (s.109).

    Barış neferi

    İbrani Üniversitesinde (The Hebrew University of Jerusalem)  ders de verir İsrael Bar Kohav. Amos Oz’un “Bizim en önemli ve en ilginç şairlerimizdendir,” dediği bu sanatçı, bu durumdan memnun değildir esasen; çünkü edebiyata, dansa, sanata daha çok vakit ayırmak ister. Belki de, içinde bulunduğu Ortadoğu’nun karmaşasından kurtulmak, sanatla arınmak isteğidir bu. (“Sorunlu bölgemiz[de]… Her şey bir anda ortaya çıkan kan ve nefretle doluyor. Neler olduğunu anlamaktan gerçekten yorgun düştüm; ama körlük ve yabancıdan korku ve korkunun gölgeleri ve siyah rüzgârlar, kim suçlu? İnan bana o kadar karmaşık, o kadar berbat ki bu pesimizm.” S.86)  Kendisini barış neferi olarak tanımlayan (“… Ben edebiyat ve barış neferiyim…” s.8) Kohav, her duyarlı ve kalbi körelmemiş insan gibi, savaşa, şiddete, faşizme karşıdır. 19 Ocak 2007’de katledilen ve İsrael Bar Kohav’ın “ışığın özgür habercisinin sesi” (s.14) diye tanımladığı (neden “basın şehidi” demeyelim?) Hrant Dink için çok üzülen ve “ideoloji maskesi altındaki şiddet olayları beni deli ediyor” diyen Kohav, “buradakiler de öldüren, durmadan öldüren aşağılık yaratıklar[…] (s.12)” diye ekleyerek, şiddete karşı, kimden gelirse gelsin; isterse mensubu olduğumuz, ırkdaşı ve dindaşı bulunduğumuz devletten olsun, tavır almamız gerektiği dersini veriyor. Şair, bu meşum olayla doğrudan alâkalı değil belki ama, dolaylı yoldan ilgili ve tam bir yıl sonra, 19 Ocak 2008’de, kanayan beşik Ortadoğu için Rodos’ta yapılan toplantının davetiyesini kaleme alır. (s. 67) Belki edebiyatın barışı tesis etme gücü zayıftır; ama denenmelidir. Barış için her şey, her yol denenmeli değil midir?

    Barışın olmadığı yerde güven de yoktur: İsrail’e gitmek isteyen Sezer Duru vize alamaz, çünkü pasaportunda Suriye vizesi vardır. İsrael Bar Kohav’ın tepkisi, doğal olarak sert olur ve ne kadar haklıdır: “Bu budalaların sana yaptıkları için kendimi küçük düşmüş hissediyorum. Utanıyorum. Seni yargılayacak olanlar kim oluyor. Paranoya bu, Ortadoğu’nun Allah’ın belâsı paranoyası. Tüm bu sefil ülkeler ve bizimki (İsrail), ilkel düzeyde var olmaya çalışıyorlar!” (s.69) “Ruhunun bir yanı, yuvası olmayanların karanlık yanında kışlamakta olan” (s.71) herkesin vereceği bir tepkidir bu… Bunun gibi tatsız olaylara, bu arada, “One Minute” de değinen (s.90) şairin çıkış yolu umuttur. Başka ne yapılabilir ki? Umut da giderse, hangi dala tutunulacaktır? (Bir hatırlatma yapalım: Yüzyıllarca çileler çeken, oradan oraya sürgün hayatı yaşayan Yahudilerin devleti olan İsrail’in millî marşı, ‘Umut / Ha-Tikva’ adını taşır.)

    Okunması gereken bir kitap ‘Likya’ya Mektuplar’; çünkü yalnızca ‘Likya’ (İsrael Bar Kohav’ın Sezer Duru’ya verdiği isimdir bu) özelinde değildir. Hem hangi edebiyatçıların mektupları şahsîdir ki. 21 Ağustos 2011’de, Zaman gazetesindeki köşesinde, edebiyatçıların mektupları bahsine değinen büyük yazar Selim İleri, kendisine gelen mektupları birkaç sene evvel yok ettiğini ve Hasan Bülent Kahraman’ın bunu duyunca, haklı olarak üzüldüğünü ve kızdığını yazmış; “Mektupların ‘kişi’ye yazılmış olduğunu düşünürdüm” diye ekleyerek, edebiyatçıların kendi aralarındaki yazışmalarının da, edebiyat tarihine âit olduğunu vurgulamıştı.  Okurken, Tezer Özlü, Demir Özlü, Orhan Kemal, Orhan Duru gibi yazarlar ve Mevlânâ, Hâfız, Nâzım Hikmet, Mahmut Derviş, Adonis, Orhan Veli, Ece Ayhan, küçük İskender, Paul Celan gibi şairlerle karşılaşacağınız bu mektuplar da, edebiyat tarihinin halkasıdır. Hem de, İsrael Bar Kohav’ın, 3 Mart 2010 tarihli tek satırlık mektubunda (ya da tek dizelik şiirinde), Sezer Duru’ya olan hissiyatını çok güzel ifade ettiği aşkla birlikte: “…senin krallığına sürgün…” (s.110)
  • Aslında bir kelime fazlayım hepinizden
    Bir kelimelik mesafemiz
    Ve bu tüm ilişkimiz sizinle
    Ya ben eksiğim ya da siz fazlasınız
    -Fazlalıksınız-
    Sahi sen neden yoksun Yeruhe
    Ve yokken nasıl oluyorda bu kadar çoksun
    Tüm varlıklardan daha çok
    Olmayan bir şeyin varolmuşcasına olması
    Ve olanların hiç olmayandan daha yok olması paradoksunda zikzak çiziyorum
    -Neredesin Yeruhe-
    Kitap sayfalarının arasında kurutulmuş
    Tütün yapraklarına soruyorum
    Ve yanıyorlar
    Bir duman yana yana arıyor seni ve sonra
    O da kayboluyor
    Odam kayboluyor
    Odamda kayboluyorum
    O adamlarda kayboluyorlar, sevilesi kadınlar.
    Çıkmadan kaybediyorlar yollarını.
    Ben bu dertle kıvranırken
    Onlar çamaşır iplerine hayallerini asıyorlar ve kuruyorlar saatlerini beşinci mevsime
    Bir umut mudur yaşamak onlar için yoksa son umudun yiğit kamçısı mı
    Cevabını bildiğim sorular sormam bir gerçekten kaçmam mı yoksa bir gerçeklik arayışım mı
    Artık soru sormayı ve felsefik bir cevap arayışına girmeyi bıraktım.
    Her sevilmemişliğe ve her esirgenmemişliğe bir şiir bırakıyorum
    Aklımın almadığı şeylerin aklımı alması ve her telime bir ak bırakması bundan
    Yaşarsan, yazarsın
    Hissedersen, şair.
    Gör, üşürüz Yeruhe.
    -Sevilmesi gereken yerde soldurulan tüm kadınlara ithafen-

    Saygılarımla..

    -Geruhad
  • Güzel yürekli sevdiğim benim sen bana nese dolu içinde peri masallarının olmadığı saf, öyle çok sevilesi bir kalp bahşettin ki sanki ben yeniden doğdum gülüşünde küçük bir kız çocuğu var duygularımda sana dair ne varsa sana olan sevgimden sadakatimden senin o güzel ceylan gözlerinden yay gibi kaşlarından hani sana baktığım o gün kirpiklerin aşk oklarını o gün attı ben vuruldum senin güller açan yüzüne gülüşüne Senin öyle bir gülüşün varki sanırsın beşiktaş satadı ayağa kalkıyor tezehüratlara doymuyor yüreğim seni öyle masum içten kalbimden seviyorum ki ya bir gün gözlerime derin derin bakarlarda seni görürler seni benden alırlar diye çok korkuyorum can bildiğim sevdiğim sen içimde ki küçük kızı çok güzel sahiplendin Bende seni annen gibi sevmeye geldim meleğim
    Aşk ne kadar tesadüfleri severse sevsin ben seni seviyorum gülüşün ömre bedelken nasıl ömrümü vermem sana
    Canım sevdiğim sakın başka hiç kimseye ama kimseye öyle güzel bakma kıskanırım seni dünya ile başım belaya girer
  • 240 syf.
    Kelime dansı seven şiiristler buraya :D
    Okurken İbrahim tenekecinin tadını aldığım bir kitap oldu ardı ardına alıntı yağmuruna tuttum sizi ^-^ Ama çok güzellerdi napayım.

    Alova sözcüklerin gücüne inanmış bir kalem gördüğüm kadarıyla Yunan mitolojisinden alegorik simgelerde mevcut tam bir doğasever diyebilirim. Yalnız yer yer cinsel imgeler yok değil.Biraz müstehcenlik oluşturabilecek sözlerde mevcut.

    Okurken büyük keyif aldım ve bu zamana kadar bu kadar az okunmasına ve bilinmesine üzüldüm.Kitabın içindeki yüz güzel soruda düşündürüp sevilesi olmuş.Alovanın 3 şiir kitabının birleşimi ve artı yeten bazı siirleri de var mistik havasını sevebileceginizi düşünüyorum.

    O zaman herkese keyifli okumalar
  • O mavi gözlü bir devdi. 
    Minnacık bir kadın sevdi. 
    Kadının hayali minnacık bir evdi, 
    bahçesinde ebruliii 
    hanımeli 
    açan bir ev.

    Bir dev gibi seviyordu dev. 
    Ve elleri öyle büyük işler için 
    hazırlanmıştı ki devin, 
    yapamazdı yapısını, 
    çalamazdı kapısını 
    bahçesinde ebruli
    hanımeli 
    açan evin.

    O mavi gözlü bir devdi. 
    Minnacık bir kadın sevdi. 
    Mini minnacıktı kadın. 
    Rahata acıktı kadın 
    yoruldu devin büyük yolunda. 
    Ve elveda! deyip mavi gözlü deve, 
    girdi zengin bir cücenin kolunda 
    bahçesinde ebruli
    hanımeli 
    açan eve.

    Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev, 
    dev gibi sevgilere mezar bile olamaz: 
    bahçesinde ebruli
    hanımeli 
    açan ev..