• Gerçeğin kurguyla bütünleştirildiği bir hikâyenin sonuna geldim.
    Nereden başlasam, nelerden bahsetsem daha doğru olur bilemediğim bir hisle yazıyorum yorumumu. İnsanlıktan mı başlamalı, güzel ülkemin duyarsızlığından, yanlışından dolayı yanan canımdan mı, aşktan mı? Nereden başlamalı... Hangi ırktan hangi renkten olursak olalım insan değil mi kimliğimiz? Bazı insanlar kötü olmak için mi yaratılıyor yoksa sonradan mı kötü olabiliyorlar bu denli, anlamıyorum. Yüzlerce insanın zulüm gördüğü, öldüğü bir yerde başkaları için hayat devam ediyor; bu çok "acı ama gerçek " di mi?
    Struma... Kimi âşık, kimi çocuk hatta bebek, diğeri yaşlı, bir başkası hamile. Ama hepsi İnsan! Mavi Alay: O da öyle! Onca İnsan nasıl olur da bu ülke, o ülke, diğer ülke tarafından sonsuzluğa bırakılır? Saçımı başımı yolmak geldi içimden. Yüreğim kaldırmadı; onların yüreği, bedeni neler yaşadı? Birileri nefes almaya devam etti, diğerleri son nefesini verdi. Kim daha şanslı diyemedim ben. Şans aramaya, bulmaya çalışmak da gelmedi içimden.
    Ne büyük aşklar gömüldü kim bilir denizin altına. Ne umutlar, hayaller... Bir de kadın olmak vardı kitapta. Hele de bizim ülkemizde... Ne zor kadın olmak!
    Öyle özel konulara yer vermiş ki Livaneli... Ciddi anlamda bir emek var ortada.
    Okunmalı mı? Kesinlikle. Okuyun
  • Hayatlar birbirine neden sonuç ilişkisi ile bağlı olan
    anlaşılması zahmetli hülyalardır, desem herhalde
    benim için tokmaklarınızı kaldırmazsınız. Sherlock dizisinde
    şöyle bir ifade geçiyordu;
    "Hayatın sana ait değil, ellerini hayatından çek!"
    bu ifade üzerine çok düşünmüştüm. Gerçekten bizim hayatımız olarak kabul edebileceğimiz
    bir hayat var, ancak bu hayatı biz oluşturmuyoruz sadece oluşturulan hayata müdahil oluyoruz...
    Düşünsenize refah düzeyi zengin bir ülkede doğduğunuzu veya sefaletle boğuşan başka bir ülkede
    doğduğunuzu;
    şimdi söyler misiniz bana, bebekliğiniz, çocukluğunuz, gençliğiniz kısacası hayatınız
    aynı mı geçecek bu iki durumdan bağımsız olarak,
    kişiliğiniz benzer mi olacak?
    Ki bununla kalmayıp cinsiyetiniz, uzuvlarınızın tamlığı ve işlevlesliğini de eklersek bu listeye
    hayatımızın bize ait olmadığı çok daha net olarak ortaya çıkmış olacak...
    Ama toplumdaki yerimiz ve "bizi biz yapmayan" liste bununla da yetinmez
    düşünsenize bir PİÇ olarak dünyaya geldiğinizi...
    tam alnınızın ortasında kocaman bir damga PİÇ
    siz ağzınızla kuş tutsanız dahi
    zihinlerden o imajı silemezsiniz... Toplumun az bilmişleri ve çok bilmiş kaynakları,
    o küçük bedenleri gühanın bir elçisi olarak kabul eder
    ve her insanı hatalarında bunları alınlarına yapıştırırlar...
    Yani hayat bazen siz doğmadan ve bazen de doğumunuzdan sonra
    sizin için bir "çile programı"nı başlatır
    ya kabul edersiniz bu programı, efendi efendi çilenizi çekersiniz
    ya da isyan eder fizik kurallarını hiçe sayarsınız...
    (Bunun adı da tercihinizdir)

    Tabii asıl anlatmak istediğim "Değer Yargıları"nın insanlara çektirdikleri:
    İyi ve kötü?
    kime göre, neye göre ve hangi zamanda?
    Hani bazen şöyle bir söz kullanılır
    "Yaşanmadan bilinmez" diye
    işte iyi ve kötünün tanımını "yaşamayanlar" tanımlar
    ve toplum da artık kolları sıvazlayıp gerekeni zevkle yapar!
    Şimdi bir örnek vereyim,
    diyelim, siz açlıktan ölmek üzeresiniz
    ve toplumu inşa eden "namuslu" insanlar yanınızdan, sizi adeta cansız bir varlık yerine
    koyarak, geçip giderler bu durum devam ederken "namussuz" bir insan elinizden tutup
    karnınızı doyurup size yer temin eder ve hayata tutunmanızı sağlar
    ve size karşı asla hainlik yapmaz... ancak bu iyiliğin karşılığında da sizi, toplumun
    kabul etmediği kötü işlerde kullanır...
    şimdi bu hikayenin kahramanı olarak size,
    iyi ve kötü insanı gösterin deseler
    acaba hangisini
    hangi sıfatla gösterirdiniz?

    Eserde
    küçük bir yüreğin dikenli hayat hikayesine şahit olacaksınız
    okurken belki merak edersiniz (Toplumun kabul ettiği) kötü insanlar yanında iyi insanlar da, var mıdır?
    Bu küçük kahramanımızın hikayesi acı sonla mı bitecek
    yoksa ölmeden o da güneşli günlere şahit mi olacak?
    Suçlar cezasız mı kalacak?
    Ya da karşılığını bulacak mı?

    ve belki farklı bir çıkarım olarak "kötü insanlar da acıyı hisseder mi?
    ayrıca son olarak namus cübbesini giymek
    namuslu mu yapar?
    sorularına cevaplar almaya uğraşacaksınız...
  • Kadın benimle konuşuyor, ama anlamıyorum artık. Elbette, anlarmış havamla evet diyorum. Ama burada değilim. Her şey sinirime dokunuyor, bir zayıflık, bir gevşeklik çökmüş üzerime, karnım da aç değil. İçimde hep o sızılı batma var, karnımda bir sıkışıklık. Yarım duble ikram ediyorum, nasıl davranmak gerektiğini bilirim çünkü. Günün yemeği geliyor, yiyorum: etle irmik karışımı bir yemek, akıl almaz derecede kimyon katmışlar içine, mide bulandırıcı bir şey olmuş. Ama ben başka şey düşünüyorum, hiçbir şey düşünmüyorum daha doğrusu, gözlerim karşımdaki kadının yağlı ve güleç dudaklarına dikili. Davet mi ediyorum sanıyor? Şimdiden yanımda, sokuldukça sokuluyor. Kendiliğinden bir devinimim durduruyor onu. (Çirkin. Sık sık düşündüm: bu kadın güzel olsaydı, bundan sonra olacaklardan kurtulacaktım.) Burada, bu gülmeye hazır insanlar arasında hastalanmaktan korkuyordum. Otel odamda, parasız, isteksiz, kendi kendime ve zavallı düşüncelerime indirgenmiş bir durumda yalnız kalmaktan daha da çok korkuyordum. Bugün bile, huzursuzlukla sorarım kendi kendime: o sıradaki hantal ve ödlek yaratık nasıl doğabilmişti benden? Gittim. Eski kentte yürüdüm, ama kendimle daha fazla karşı karşıya kalamayacaktım, otelime kadar koştum, yattım, uykuyu bekledim, o da hemencecik geliverdi nerdeyse.
  • Sevgili Dost,
    Mutluluğun resmini çizebilir misin?
    Bu soruyu kendime de soyuyorum sana da soruyorum sevgili dost,
    Hadi çiz bana mutluluğu ve resme hayalindeki herşeyi koy..

    Ben sağlıksız mutluluğun olmayacağına inanıyorum. Mutluluğun ilk yolu sağlıklı olmakla mümkün olacağını düşünüyorum. Kendine bakar, düzenli sporunu yaparsan. Beyninin ve vücudunun ihtiyaç duyduğu besinleri doğru şekilde alırsan yaşamında keyfini çıkarman mümkün olacaktır. Yoksa aksi durumda hayatınız hem sıkıntılı ve stresli olacaktır.
    Mutluluğun ilk adımı olan sağlıklı yaşam için iki önemli yol bir sağlıklı hayat için spor ve sağlıklı yaşam için doğru beslenme. Öyle ki Hipokrat söyle demiştir “ İlacınız besininiz, besininiz ilacınız olsun”.. Bu nedenle en büyük etkili ilaç doğal olan yararlı besinlerin tüketilmesidir. Fıtratıyla oynanmış, GDO’lu ürünlerden uzak durarak aslından uzaklaştırılmamış gıdalar ilaçtır. Yediklerimiz biz çok daha mutlu ve zeki yaparken yada tam tersi olarak mutsuz daha aptal edebilir. Bu nedenle ne yediğimize dikkat etmeliyiz.
    Bir kere beyni vücuttan ayırıp kendi başına ele almak mümkün değildir. Vücut denen bu kompleks mekanizmayı parçalara ayırarak incelemeye çalışırsanız, ölümcül bir hata yapmış olursunuz. İnsan organizması, her etkinin bir tepkiye neden olduğu, tüm hücrelerin ve organların birbiriyle etkileşim içinde olduğu mucizevi bir sistemdir.
    Bağırsakta ki faydalı bakterilerin duygu durumumuz üstünde etkili olduğunu gösteren araştırmaların sayısı her geçen gün artıyor. Çoğu depresyon vakasında sorunun beyinde değil bağırsaklarda olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bağırsağınızda yeteri kadar iyi bakteri varsa, kendinizi daha sakin, daha odaklanmış ve daha mutlu hissediyorsunuz. Bu da depresyon ve diğer psikolojik sorunlara karşı dirençli olmanız anlamına geliyor.
    İlaç endüstri isi için hastalar sadece onlar için ticari pazar.. hasta iyileşmeyecek ki, ömür boyu bu sektörün tüketicisi olsun..
    Hayatlarımızı antibiyotiklerle değil probiyotiklerle desteklemeliyiz. Probiyotik kelimesi Latince “ yaşam için olan” anlamına gelir. Antibiyotik ise “ yaşam karşıtı” demektir. Antibiyotikleri herkes bilir, ama insanların çoğu probiyotiklerden bihaberdir.
    İnsan vücudu bir ekositemdir.Vucumuzda yüz trilyondan fazla faydalı mikrop yaşamakatadır. Vucudumuzda ne kadar faydalı mikrop varsa bakterilere ve hastalıklara karşı o kadar dirençli olursunuz. Bağırsaklarda bağışıklık sistemi hücrelerinin % 80 bulunmaktadır. Ayrıca mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin %95’i bağırsaklardaki probiyotiklerde tarafından üretilir. Bağırsakları tedavi etmeden depresyon tedavi edilmez.. Probiyotikler alerjik hastalıkları önler.Hatta önlemekle kalmıyor alerjik hastalıkların tedavisinde de kullanılıyor.Probiyotik bakteriler kanserden koruyor .Kanser yapan maddelerin toksit etkilerini önlüyor, kanserojenlerin vücuda girişini engelliyor ve kanserli hücrelerin intiharına neden oluyorlar.
  • Öncelikle nerden başliyicağımı inanın ki bilemiyorum. Ama tabi bi yerden başlamak gerek:)

    Bu benim yazarın, livaneliyin, okuduğum ilk kitabı, Ama kesinikle son olmayacak. Adını çok duymuştum yazarın, ama bir türlü okumak nasip olmamıştı. Yazarla ilgili yorumları okurken de tuhaf bir şekilde insanların, yani livaneli’yi okuyanların, ikiye ayrıldığını gördüm. Bir kısmınız, yazarın kalemine hayran, bir kısmınız ise bu iş livaliye göre değil diyor. Bildiğiniz üzere zülfü livaneli, yani yazarımız, aynı zamanda hem müzisyen, senarist, politikacı ve yönetmen.



    Peki sen hangi görüştesin, yazarla ilgili diye sorarsanız, bence yazar bu işin hakkından fazlasıyla geliyor. Evet bu belki yazarın okuduğum ilk kitabı, bu görüşümü biraz erken bula bilirsiniz, evet ben bu kitaba göre konuşuyorum, ama açıkcası diğer kitaplarının da kotü olduğunu düşünmüyorum. Yazarın farklı bir tarzı olduğunu düşünüyorum, bu kimine itici gelir, kimini ise çok etkiler. Bende oldum olası farklılıkları sevmişimdir, ve yazarın farklı bir dilde olan anlatmı beni çok etkiledi.


    Evet gelelim kitapa, kitap adı üzerin de kardeşimin hikayesi diyor, ama bunun hiç te öyle olmadığını kitabın sonlarına doğru anlicaksınız. Kitapta iki farklı hikaye anlatılıyor bize, iki farklı karakterin hikayesini, yazıp yazıp siliyorum şu an :) çünkü kitabın konusuyla ilgili bir şey söyleyipte heyecanını kaçırmak istemiyorum. ama ben hayatımda hiç bu kadar ters köşe olduğum bir kitap, okuduğumu katırlamıyorum. Hikaye bize ahmet, adlı karakter tarafından anlatılıyor, ahmet çeşitli piskolojik sorunları olan birisi. Sorunlarının ne olduğunu? Neden kaynaklandığını? İse kitabın sonlarına doğru daha iyi anlıyoruz. Ama kitabın başlarında gördüğümüz, okuduğumuz kadarıyla ahmet, her hangi bir duygu beslemeyen, hissetmeyen birisi, mesela birine karşı kızgınlık, kıskançlık, sinir, öfke, sevgi ve bunun gibi bir çok dugudan yoksun olan birisi... aynı zamanda ahmet kimseye dokunamıyor, kimsenin de ona dokunmasına dayanamıyor. Kitapla ilgili sadece bu kadar bilgi vere biliyorum size, şu an anlata bilsem neler söylerdim size de, dediğim gibi kitabın heyecanını kaçırmak istemem.


    Kesinikle kitabın sonunu kimsenin tahmin ediceğini düşünmüyorum. Ben Kitabın son sayfalarını ağzı açık bir şekilde okudum, ve yazarın, beni bu kadar şaşırtıa biliceğini hiç düşünmüyordum. Kitabı bitirince ben ne okudum, şimdi diye sordum kendi, kendime. neydi bu dedim, nasıl başladı nasıl bitti dedim, ve sizde okursanız kesinikle öyle diyeceksinizdir. Kitabın etkisinen çıkmam ise baya uzun sürdü.


    Kitabın konusu sürükleyici, yazarın kalemi, farklı bakış açısı ise muazzam.

    ALINTI;
    “Bir gün, “İnsanların duyguları olmasaydı her şey ne kadar kolaylaşırdı.”

    Kitabın sonunda ki bu yazı ise beni baya etkiledi.


    Kesinikle gönül rahatlığıyla tafsiye ede biliceğim bir kitap, oldu bu kitap ,benim için. Okumayı düşünüyorsanız hiç düşünmeyin hemen başlayın derim. Düşünmüyosanızda düşünün derim.

    Keyifli okumalar...
  • «kim müslümanların derdini kendine mâl etmezse onlardandeğildir.»

    müslümanlık nerde! bizden geçmiş insanlık bile...
    âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nâfile!
    kaç hakîkî müslüman gördümse: hep makberdedir;
    müslümanlık, bilmem amma, gâlibâ göklerdedir!
    istemem, dursun o pâyansız mefâhir bir yana...
    gösterin ecdâda az çok benzeyen bir kan bana!
    isterim sizlerde görmek ırkınızdan yâdigâr,
    çok değil, ancak, necîb evlâda lâyık tek şiâr.
    varsa şâyed, söyleyin, bir parçacık insâfınız:
    böyle kansız mıydı -hâşâ- kahraman eslâfınız?
    böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına?
    benzeyip şîrâzesiz bir mushafın eczâsına,
    hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet târumâr?
    böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedâr?
    böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
    böyle âdet miydi, bî-pervâ, yemek insan leşi?

    ırzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan!
    hey sıkılmaz ağlamazsan, bâri gülmekten utan!
    «his» denen devletliden olsaydı halkın behresi:
    pâyitaht’ından bugün taşmazdı sarhoş na’rası!
    kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi,
    saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
    lâkin aşk olsun ki aldırmaz da otlarmış eşek,
    sanki tavşanmış gelen, yâhud kılıksız köstebek!
    kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
    hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı! ..

    bir hakîkattir bu, şaşmaz, bildiğin üslûba sok:
    hâlimiz merkeble kurdun aynı, aslâ farkı yok.
    burnumuzdan tuttu düşman, biz boğaz kaydındayız!
    bir bakın: hâlâ mı hâlâ ihtiras ardındayız!
    saygısızlık elverir... bir parça olsun arlanın:
    vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!
    davranın haykırmadan nâkùs-i izmihlâliniz...
    öyle bir buhrâna sapmıştır ki, zîrâ, hâliniz:
    zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mâteme!
    davranın zîrâ gülünç olduk bütün bir âleme.
    bekleşirken gökte yüz binlerce ervâh intikam;
    yerde kalmış, na’şa benzer kavm için durmak haram!
    kahraman ecdâdınızdan sizde bir kan yok mudur?
    yoksa: istikbâlinizden korkulur, pek korkulur!

    13 haziran 1329 (26 haziran 1913)
  • https://www.dunyabizim.com/...-bir-oda-h32118.html


    Kendine Ait Bir Oda, 20. yüzyılın önde gelen modernist yazarlarından biri olan ve bireyin günlük yaşamını “bilinç akışı” ile birlikte ve tüm karmaşıklığı ile olduğu gibi eserlerine yansıtmayı amaç edinen Virgina Woolf’un eseri. Herhangi bir önsöz vs. olmaksızın hemen birinci bölümle başlayan kitap toplam altı bölümden oluşuyor.

    Her eserin müessirinden iz taşıması geleneği Kendine Ait Bir Oda’da da bozulmuyor. Kadınların ikinci sınıf kabul edildiği Victoria devrinin şartları gereği okula gitmesine izin verilmeyen Woolf, eğitimini özel hocalar eşliğinde babasının kütüphanesinde tamamlamaya çalışıyor. Bu durum onun kendi döneminde yaşayan birçok kız çocuğuna göre oldukça iyi şartlar altında yetişmesine sebebiyet verse de, Woolf, kendi devrinin yaşam koşullarına olan tepkisini dile getirmekten asla imtina etmiyor ve 1895’te, henüz 13 yaşındayken bir gazeteye yazdığı kısa hikâyelerinin her birini bu başkaldırıştan şekillendirerek oluşturuyor. Şüphesiz bu kitabı da dâhil olmak üzere daha sonra yazdığı bütün kitaplarında da aynı etkiden bahsedilebilir.

    Feminist olarak da nitelendirilen Woolf,Kendine Ait Bir Oda’da öncelikle neden kadınlar arasından yazarların ve şairlerin çıkmadığını sorguluyor. “Kadın ve kurmaca yazın” konusunda yapacağı bir konuşma için araştırma yapmak üzere girdiği kütüphanede kadınlar üzerine yazılanları -geçmiş yüzyıllardan yaşadığı çağa doğru olmak üzere- okuyarak işe başlamaya karar veren Woolf, ilginç bir şekilde kadınlar üzerine yazılanların çokluğunu ve bunları yazanların çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğunu ve kadınların yeryüzünde üzerine en çok tartışmanın yapıldığı varlık olduğunu görür. Kadınlar hakkında yazılan kitapların sadece isimlerinin bile oldukça düşündürücü olduğunu ifade eden yazar, bu arada kadınların erkekler hakkında yazmış oldukları bir tek kitabın dahi bulunmadığını da fark eder.

    Kitabında 14-16. yüzyıl İngiltere'sindeki kadını, 18. yüzyıldaki kadına yönelik uygulamaları ve 19. yüzyıldaki gelişmeleri anlatan Woolf, özellikle İngiltere'de Elizabeth dönemini, 1470'lerde Chaucer dönemi sonrasını ve 1670'lerde Stuart'lar dönemini çeşitli kitaplarda yer alan örnekler aracılığıyla ele alır. Profesör Trevelyan'ın İngiltere'nin Tarihi adlı kitabı öncelikli olarak baktıkları arasında. Kitapta bazı ünlü isimler de yer alıyor ve çoğunlukla Shekaspeare, Lady Winchilsea, Newcastle'lı Margaret, Dorothy Osborne, Aphra Behn, Jane Austen, Jane Eyre gibi isimler geçiyor.

    Avrupalıların kadına bakışı

    Bizim medeniyetlerin beşiği(!) olarak gördüğümüz Batı’nın ünlü yazarlarının (ya da farklı kişiliklerinin) kadınlar hakkındaki görüşlerinden alıntılar yapan yazar, bu görüşlerin birçoğu sebebiyle sinirlenir ve öfkeden kıpkırmızı kesilir. Mesela Pope’ye göre çoğu kadının bir kişiliği bile yoktur. Napoléon kadının eğitilemez olduğunu düşünür. Kadının ruhlarının olup olmadığı o dönem için ciddi bir tartışma konusudur. Bazı bilgeler kadınların beyinlerinin daha sığ olduğunu düşünürken Mussulini onları küçümser. Yine kabul gören bir görüşe göre her iki erkekten birinde şarkı veya sone yazma yeteneği varken hiçbir kadın böyle bir yeteneğin sahibi olamamıştır. Yazar, kadınlardan bir şair ya da yazar çıkmamasını elbette onların yeteneksizliğine bağlayan görüşleri kabul etmez; fakat ulaştığı bu bulgular sonrasında araştırmasına fikirlerin değil olguların kaydını tutan tarihçilerin kitaplarıyla devam etmeye karar verir ve kadınların hangi şartlar altında yaşamış oldukları sorusunun cevabını bulmaya çalışır.


    Sorusunun cevabının peşine düşen Woolf, Profesör Trevelyan’ın İngiltere Tarihi adlı kitabının “Kadın” maddesinden, karısını dövmenin erkeğe tanınmış bir hak olduğu, anne-babasının seçtiği eş adayıyla evlenmeyi kabul etmeyen kızın bir odaya kilitlenebileceği, dövülebileceği, hatta duvardan duvara vurulabileceği ve kimsenin bunu yadırgamayacağı gibi oldukça ilginç anekdotlar aktarır.  Dünyanın farklı coğrafyalarındaki kadınların hangi şartlar altında yaşadıklarını da araştıran yazar, aslında hikâyenin üç aşağı beş yukarı her yerde aynı olduğunu görür. Daha beşikte iken nişanlanan, ergenliğe geçiş yapar yapmaz rızası gözetilmeden evlendirilen, eğitimine gerek görülmeyen, okuması ve yazması yasaklanan, ancak çocuk doğurmak, onu büyütmek, sürekli temizlik ve yemek yapmak zorunda olan, hiçbir ekonomik gücü ve kendisine ait bir odası bile olmayan bir kadın! İşte aslında bütün bunlar Woolf’a göre kadınlar arasından niçin şair ve yazar çıkmadığı sorusunun cevabıdır.

    Erkeklerin kadınlara "Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?” şeklinde yönelttikleri soruya da kurduğu bir hayal üzerinden cevap vermeye çalışan yazar,  öncelikle Shakespeare'in hangi durumlardan sonra oyun yazmaya başladığını ifade eder ve kendi deneyimlerinden de yola çıkarak, Shakespeare'in bir kız kardeşi olsaydı Shakespeare'in sahip olduğu imkân ve fırsatların hiçbirine sahip olamayacağı için tek bir kelime dahi yazamadan bu dünyadan göçüp gitmiş olacağını söyleyerek Shakespeare gibi bir dehanın çıkmamasının gerekçelerini bu sefer biraz daha farklı bir açıdan izah eder.  

    Yazabilmek için ekonomik güç şart

    16. yüzyılda doğmuş üstün yetenekli bir kadın için tek alternatifin; yeteneğini kullanmasına fırsat verilmeyeceği, engelleneceği, zora koşulacağı ve sürekli küçümseneceği için kesinlikle delirmek olduğunu düşünen yazar, bunu keşfetmek için psikoloji konusunda eğitimli olmanın da gerekmediğini ifade ediyor ve “Şair ve oyun yazarı bir kadın için on altıncı yüzyılda Londra’da özgürce yaşamış olmak onu öldürebilecek bir sinirsel gerilim ve çelişkiler içinde yaşaması anlamına geliyordu. Eğer hayatta kalmış olsaydı da, baskı altındaki hastalıklı bir hayal gücünün ürünü olarak yazdığı her şey çarpık ve hasarlı olacaktı. Kadınlarca yazılmış hiçbir oyunun olmadığı raflara bakarken, hiç şüphesiz ki, diye düşündüm, eserleri imzasız olacaktı”[1] diyor.

    Yazabilmek için ekonomik gücün ve kendine ait bir odanın gerekliliğine inanan Woolf, bunun kadınlar için 19. yüzyılın başlarına kadar söz konusu bile olmadığını ifade ediyor. Kadınların maddi zorlukları aşmalarının çok zor olduğunu, ama bundan daha zorunun manevi olanlar olduğunu düşünüyor. “Dünya kadınlara, erkeklere dediği gibi, ‘Tercihin öyleyse, yaz, bana ne,’ demiyordu. Dünya onlara kahkahalarla gülerek, ‘Yazmak mı? Yazacaksın da ne olacak,’ diyordu.”[2]Cambridge’de önemli şahsiyetlerden biri olan Mr. Osgar Browning bile “Sınav kâğıtlarına baktıktan sonra, vereceğim notları hesaba katmaksızın söyleyecek olursam, kanımca en iyi kadın, entelektüel açıdan en kötü erkekten bile daha aşağı seviyededir.”[3] diyebiliyordu. Kadınlardan entelektüel açıdan hiçbir şey beklenemeyeceğini söyleyen erkeklerin görüşlerinden oluşan muazzam bir kaynak çokluğuyla karşılaşan Woolf, “virüs” olarak nitelendirdiği bu görüşlerin etkisinden kurtulmayı başaran kadın yazarların varlığına da değiniyor.  

    18. yüzyılda Aphra Behn gibi kabul edilebilir bazı niteliklerden vazgeçme pahasına yazan ve yazarak da para kazanılabileceğini kanıtlayanların yazarların etkisini Haçlı Seferleri’nden ve Güller Savaşı’ndan daha önemli addeden Woolf, “Eğer tarihi yazacak olsaydım, on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru meydana gelen değişimi daha etraflıca anlatarak yazardım.”[4] diyor.

    Kadınlar neden roman yazar?

    Yazmaya başlayan kadınların neden sadece roman türünde eserler, ürünler ortaya koyduklarını da sorgulayan Woolf, bunu kadınların yazma işlemini oturma odasında yapmak zorunda olmalarına bağlıyor. Kendilerine ayıracak bir yarım saatleri bile olmayan kadınlar, çalışmalarının, yapmak zorunda oldukları diğer işler yüzünden sürekli kesilmesi sebebiyle daha zor olan şiir veya oyunu tercih etmekten ziyade daha kolay olduğunu düşündükleri ve çok fazla odaklanmanın gerekmediği nesir ve kurmaca yazıya yöneliyorlar, diye düşünüyor.

    Woolf, kadınların ortaya koydukları eserlerin ataerkil niteliğe sahip toplumların bireyleri nezdinde aşağılayıcı bir şekilde sadece “oturma odasındaki kadınların duyguları ile ilgili” olarak görülmesi sebebiyle önemsiz addedilmesine ve dozajı yüksek saldırgan eleştirilere maruz kalmasına rağmen Jane Austen ve Emily Bronte gibi kadın yazarları, sahip oldukları büyük bir deha ve gösterdikleri azimli tutarlılık sonucunda bu zorlukların üstesinden gelebilen ender kadınlara örnek olarak gösteriyor ve “Onlar erkekler gibi değil kadınların yazacağı şekilde yazdılar”diyor.[5] Aslında bunu söylerken binlerce kadının içinde bir tek onların “o daimi eğitimcinin” ardı arkası kesilmeyen –bunu yaz, şunu düşün- şeklindeki nasihatlerini duymazdan geldiklerini, bazen homurdanan, bazen büyüklük taslayan, kimi zaman zorbalaşan, kimi zaman kederli, şaşkın, sinirli ve babacan olan ve kadınların peşini bırakmayan o sese kulaklarını tıkadıklarını kastediyor; yoksa kadınların sadece kadın, erkeklerin de aynı şekilde sadece erkek olarak yazmalarını doğru bulmuyor ve bunu şu şekilde ifade ediyor. “Saf ve katıksız bir şekilde erkek veya kadın olmak ölümcüldür; insan erkeksi kadın veya kadınsı erkek olmalıdır.”[6]

    Yaşadığı yüzyıla ait yazarların kitaplarının yer aldığı rafları incelemesi esnasında bir nesil önce hiçbir kadının dokunmaya cesaret edemeyeceği kadar çeşitli konularda da kadınlar tarafından yazılmış kitapların mevcudiyetini gören Woolf, okumanın ve eleştirinin kadınların alanını genişlettiğini, onlara incelik kazandırdığını, artık kadının yazmayı sadece kendini ifade etme biçimi olarak görmekle yetinmeyip bir sanat türü olarak kullanmaya başlamış olabileceği ihtimalinin de söz konusu olduğunu ifade ediyor.

    İyi bir yazar olmanın şartları

    İyi bir yazar olabilmek için kitabın başından sonuna kadar maddi güce ve kendine ait bir odanın gerekliliğine sık sık vurgu yapan Woolf, burada her ne kadar sembolizme pay bıraktığını ifade etse de zihnin bütün bunların üstünde olması gerçekliğinin yeterli olabileceğini de reddediyor. Çünkü ona göre “Entelektüel özgürlük maddiyata dayanır. Şiir entelektüel özgürlüğe dayanır.”[7] Bu sebeple “İngiltere’deki yoksul bir çocuğun, büyük yazarların içinde doğdukları entelektüel özgürlüğe kavuşma umudu Atina’daki bir kölenin oğlundan sadece biraz fazladır.”[8]

    Hayatta insanın kendisi olmasından daha önemli hiçbir şeyin olamayacağını düşünen yazar, maddi güç ve kendine ait bir oda hususundaki ısrarında sembolizme de pay bıraktığını ifade ederken muhtemelen gerçeğin eşliğinde canlı bir hayat yaşamayı kastediyor. Yaşama dört elle sarılmanın gerekliliğinin altını çiziyor. Kendine Ait Bir Oda, yazıldığı günden beri kadınları herkes için eşit ve adil bir dünya kurma mücadelesine çağıran bir başyapıt olarak güncelliğini koruyor.

    Bütün yüzyıllar boyunca erkekleri olduklarından iki kat daha büyük gösteren bir ayna görevi gören/üstlenen kadınlar sebebiyle, erkeklerin, kadınların erkeklerden daha aşağı olduğuna dair inançlarında bu kadar ısrarcı olduklarını düşünen Woolf’a göre eğer kadınlar aşağıda olmasalardı erkekler büyüyemezlerdi. Ayrıca erkeklerin, kadının eleştirisi karşısında ne kadar tedirgin olduklarını da ifade eden yazar, bu tedirginliğin sebebini kadının gerçeği söylemeye başlamasıyla aynadaki görüntünün büzülmesine ve erkeğin hayata uyum sağlayamaz hâle gelişine bağlıyor.

    Küçük yaşta annesini kaybetmesiyle büyük bir travma yaşayan Woolf’un hayatında, bunu izleyen üvey ablasının, babasının, çok sevdiği ağabeyinin vefatları ve iki üvey ağabeyinin cinsel tacizleri gibi başka travmaların da olması sebebiyle feminizm ve eşcinsellik noktasındaki fikirlerini ve kabulleriniKendine Ait Bir Oda’da da görmek mümkün oluyor.

    Kitabın sayfalarca süren uzun paragraflardan oluşması takibini ve okunmasını bir yerde zorlaştırırken kadın konusunda yüklenmiş olduğu yoğun bilgi bu dezavantajı ortadan kaldırıyor.

    Virgina Woolf, Kendine Ait Bir Oda, (Çev. Sevda Duman), Aylak Adam Kültür Sanat Yayıncılık.

    Selma Kavurmacıoğlu

     

    [1] Sayfa:64

    [2] Sayfa:67

    [3] Sayfa:68

    [4] Sayfa:83

    [5] Sayfa:93

    [6] Sayfa:131

    [7] Sayfa:135

    [8] Sayfa:135